Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e, hakki hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim Siyonist İsrail'i dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Destekçilerini yerle yeksan eylesin. Bütün destekçilerinin güçlerini, kuvvetlerini alsın. Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa Cenab-ı Hak zulmedenlerden intikamımızı alsın. 2044. Beyt'e gelmişiz. Böyle 2000 beytlerini geçince kendi kendime mutlu olmuştum. Yani dedim ki Cenab-ı Hak hamdolsun.
Böyle işte kaplumbağa gibi yavaş yavaş gidiyor ama bir bakmışım 2000. Beyt'i geçmişiz. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri Mesnevi'den 1800 beyt şerh etmiş, bırakmış. Demiş ki Mesnevi için bu kadar yeterli demiş. Geri kalanını şey yapmamış, şerh etmemiş. Yeterli bu kadar demiş. Bizim öyle bir hani küstahlık gibi olmasın Allah bizi affetsin. Ömrümüz vefa ederse inşallah böyle bir mesnevi bitirmeye gayret edeceğiz inşallah. Allah ömür verirse. 2044. Beyt. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama. Rüzgar işini yaptı, esti.
Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti. Geçen haftaki beyt neydi? Abdal'ın bu nefesi de işte bu bahardandır. canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter. Onların nefesleri talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar demiştik. Tabi bu beytleri hep Allah affetsin, mana yönüyle bakıyoruz.
Yani rüzgardan mana ne, yağmurdan mana ne, tasavvufi manada. Bunu böyle hani bunları bir işare, tefsir gibi veya bir işaret gibi algılayıp farklı açıdan bakmaya çalışıyoruz. Yine böyle bir farklı açıdan bakılacak bir beyt. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katar rüzgarı ayıplama. Rüzgar işini yaptı, esti. Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti. Şimdi bir peygamberin manevi tesiri vardır. Bu peygamberin manevi tesirini bir rüzgar gibi kabul edin. Peygamberlerin varisleri olan mürşidi kamiller, alimler, veliler ve bunların hepsinde biz evliya Allah çoğul olarak öyle deriz. Evliya Allah, zamanın kutupları, pirleri bunlar da vazifelerini yapıyorlar.
Bunlar da bir rüzgar gibi hak ve hakikati insanlara anlatmaya çalışıyorlar. İnsanlara tebliğ ediyorlar. Yani bir tane bu tebliğden Hz. Ebu Bekir Efendimiz Sıddik olurken, Ebu'l-Hikem olarak geçen kimse Ebu Cehil olarak anılmaya başlıyor. Bunun gibi kimisi o manevi rüzgarın pozitif olarak tesirinde kalıyor, kimisi de o manevi rüzgarın negatif olarak tesirinde kalıyor.
Negatif olarak tesirinde kalan o kimse artık nasıl bir hatanın, günahın içine girdiyse o ondan nasiptar olamıyor. O yüzden bir mürşidin, bir velinin manevi tesirini veya bir peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin manevi tesirini edebilmek için, o tesiri alabilmek için herkesin bir kabiliyeti var. O kabiliyeti nispetinde o tesirden alıyor. Ona bir canı gönülden yaklaşması var. Canı gönülden yaklaşmazsa o da tesirini tam olarak almıyor. Şimdi hocam matematiği sevmeyen bir kimseyi matematik öğretmek ne kadar zor değil mi? Yani bir kimse matematiği sevecek ki matematiğe karşı gönlünü kalbine açacak veya bir meslek sahibi olacaksa bir kimse o mesleği sevecek ki gönlünü kalbine açsın ve o mesleğe karşı da bir istidadı olsun onun.
Yani o normalde o istidadı varsa onun o mesleğe karşı onu daha çabuk öğrenir. Veyahut da işte bir muhabbeti, bir sevgisi varsa onu daha çabuk öğrenir. Mesela bir kimisi vardır, çalışmayı sever. Hangi konuda olursa olsun. O kimsenin önüne bir iş koy, çalışıyor o kimse çalışmayı seviyorsa. Bir kısmı çalışmayı sever ama seçicidir örnekleyin. Yani o çok faydalı değildir. O bir kimse çalışmayı sevecek. Onun önüne ne iş koyarsan koy, o hızla o işin üzerinde kendini yetiştirip o çalışma noktasında iler adım atar. Ama bir kimse tembelliğe alıştıysa tembel. O kendince birçok bahane üretir. Böyle hayatlarının tembellik üzerine kurgulayan insanlar vardır.
O gün yağmur yağmıştır, işe gidilmez. O gün soğuktur, kapıdan dışarı çıkılmaz. Kar yağmış, karda dükkan açılmaz. İşte derste çalışacaksa, ya bu öğretmenler de bir türlü düzgün öğretmen değil. Yok şu şöyle, yani yapmayacak ya bir mahane üretir o kimse. Bakın bu beş yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki insana kadar yapmayacağı bir şeyde tembellik varsa veya sevmiyorsa bahanesi çoktur onun. Şimdi aynı şekilde bir peygamberin tebliğini bir kimse kabul etmeyecekse kendince bahane üretir o. Ve üretiyorlar da. İşte o normalde bir kimse o manevi rüzgardan nasipler olabilmesi için kendi iç hazırlığını tamamlaması lazım. İç yani gönül aleminde o manevi tesire açık, o manevi sunuma açık hale gelecek.
Ve o manevi sunuma açık hale gelince o zaman o kimse o manevi rüzgardan, o nasihattan, o sohbetten, o zikrullah'tan alacak olduğunu alır. Alırken de yine kabı kadar alır. Yine istidadı kadar alır. Bakın insanda manevi istidad değişir mi? Evet. Fıtri istidadlar değişmez. Dağların yerinden oynayacağına inanın, insanın fıtratının değişeceğine inanmayın. Fiziki fıtratlar değişmez. Manevi fıtratlar, manevi huylar, manevi ahlaklar değişir. Bunlar gelişir. Bunlar derinleşir.
Bunlar o kimsenin istidadını da değişir, huyunu da değiştirir, suyunu da değiştirir, bakışını da değiştirir. Yeter ki o kimse o cenaha doğru yönelsin ve oraya kendini açsın. Kendini açmakla alakalı bu. Eğer o kimse kendini açmazsa bu sefer o kendince o rüzgardan faydalanamaz. O yağmurdan faydalanamaz. Yani yağmur yağıyor, o kimse şemsiyenin altında, ıslanmaz. Ama yağmurun altında olmasından dolayı hafif rutubetlenir mi? Evet. Ama ıslanmaz. O rutubeti kendince yağmurdan ıslandım diye düşünebilir mi? Evet. Yağmur yağıyor, şemşeğinin altında yağmurdan ıslandığını iddia edebilir mi? Evet.
Ama o bir algı. O çünkü ıslanmadı ama. Normalde ıslanması lazım. ıslanması için şemşeği atması lazım üzerinden. Yani o kimse açık olması lazım. Bu hayatınızın bütün alanında böyledir. İkili ilişkilerinizde de böyledir. Karı-koca ilişkilerinde böyledir. Anne-baba-çocuk ilişkilerinde de böyledir. Siz araya bir perde koyarsanız, o koyduğunuz perdede takılır kalırsınız. Birbirinizi açamazsınız. Birbirinizi aşamazsınız. Araya perde konmaması gerekir. Ve bütün perdeler insanın kendisindedir. İnsan kendisi perde koyar. İnsan kendisi mayınlı araziler oluşturur. İnsan kendisi duvar oluşturur.
İnsanın kendisi oluşturur. Aman bu mayınlı arazim benim buraya dokunma der. Dokunmazsın oraya. Aman burada duvar var, duvarı açma derler. Açmazsın sen. Ama onu sen koyarsın. Onu bir başkası koymaz. Onu sen defans yaparsın. Mesela bir kimse gider, bir şeyhe intisap edecek, rüyası tamam, her şey tamam. Hala da defans tutar kendinde. Acaba der ya. Bir şey olabilir mi? Farklı bir şey olabilir mi? Bu sefer almaz oradan alacak olduğunu. Bir kimse üstadına karşı böyle bir tam net bir şekilde açmazsa kendini, almaz oradan alması gerektiğini. Bu sefer ne kadar araladı? Kapıyı az bir şey araladı. Az bir şeyden ne geçecekse o kadar geçer. Kapıyı tamamiyetle araladı.
Tamamiyetle ne alacaksa alır. Şimdi o yüzden hani rüzgarı biz manevi bir lütuf, ikram, bereket, sohbet olarak görecek olursak, rüzgarı biz bir hidayet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan olarak görecek olursak, hatta rüzgarı daha ileri boyutta ilm-i ledin olarak görecek olursak, o zaman o her yere ulaşır. Her yere ulaşır. Herkese ulaşır. Ama normalde alıcı bir gönül olursa onda tesir olur. Alıcı bir gönül yoksa ona tesir olmaz. Ebu Lehebe olmamış, Ebu Cehil olmamış, Utbe olmamış örneğin. Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in eksikliğinden değil ki. Bu o kimsenin alıcı olmamasıyla alakalı. O kalbini kapatmış, aklını kapatmış.
Bu noktada karşıya olan bir güveni söz konusu değil, inancı söz konusu değil. Öyle olunca normalde kendince kapattığı için kukkuru ağacı dahi yeşerten rüzgar, o kimseye ne yapıyor? Hiçbir fayda sağlamıyor. Onun üzerinde hiçbir şey tecelli etmiyor. Bir tesiri yok. O yüzden o kendisini kapattığı için rüzgarın kabahtı yok. Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin kabahtı yok, Kur'an'ın kabahtı yok. Veya bir mürşidi kamilin kabahtı yok, bir velinin kabahtı yok. Bir evliyanın kabahtı yok bunda. O normalde Kur'an ve sünnet dairesinde durup nasihatını yapıyorsa, onun bu konuda bir sorumluluğu yok, bir kabahtı yok.
Karşıdaki kimse, yani onu almaya çalışan, onu almak isteyen bir kimse, gönlünü açarsa, o zaman o kuru ağaç yeşerecek, meyve verecek. Ama yok, o gönlünü açmazsa kuru bir ağaç olarak kalacak. Allah muhafaza eylesin. Öyle olunca diyor, hani böyle bir o kuru ağacı gördün, o kuru ağacı görüp de rüzgarda kabahat bulma diyor Hazreti Bir. Yani rüzgarın bunda kabahatı yok. Yani Allah'ın ilmi ilahisinin bir kabahatı yok. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin tebliğinin bir kabahatı yok. Bir mürşidi kamilin, bir velinin, bir sadık bir kulun, iyi bir müminin görevlerini yerine getirmeye çalışıyor. Onun bir kabahati yok. Yani burada kabahat aranacaksa, gönlünü Kur'an'a, sünnete, ilmi ilahiye kapatana bir kabahatla aranacaksa, kendini tasavvufi yolda kendisini kapatana, gönlünü kapatana kabahat aralım.
Allah muhafaza eylesin. Ve burada, hani hep ben derim ya, ben cüz-i iradeciyim diye. Ben cüz-i iradeciyim. Gönlünü kapatanın kendisidir. Hidayete, lütfa, ikrama, ihsana, sırtını dönen insanın kendisidir. Allah Celle Celaluhu, durduğun yerde senin kalbini mühürlemez. Allah zalim değildir. Şimdi ayet-i kerimeleri biz biraz eksik yorumluyoruz. Allah dilediğine hidayet eder. İşte dilediğini delalette bırakır. Biz bunu hiçbir şey yapmadık. Geldi kul, baktı ona, sana hidayet damgasını vurdum.
Öbürküne baktı, sana delalet damgasını vurdum. Biz bunu böyle algılıyoruz. Ne yazık ki böyle algılayan alimler de çok. Bu işin hakikatinden uzak çünkü. Haşa Allah oturmuş, hiçbir şey yokken, delalette ve hidayette olanları ayırmış. Değil. Allah oturmuş, mürşidi kamile veya bir peygamberi, gönlünü aç, sen açacaksın, sen kapatacaksın demiş.
Değil. Böyle değil. Bakara ayet 16. Onlar öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır. Demek ki ne yapıyormuş insanlar? Hidayeti değil, delaleti satın alıyorlarmış. Hidayet karşılığında delaleti satın alıyorlar. Yani Allah ona hidayet vermiş, o al hidayeti ver delaleti diyor. Kendisi yapıyor ticareti. Ayet-i Kerim'de hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır. Sen delaleti satın aldın, mührü vurdu sana delalette diye.
Sen satın aldın. Hani bazen sohbetlerde derim ya, sabah uyandınız, iki tane gişe var. Birisi delalet bileti satıyor, birisi hidayet bileti satıyor. Sen sabah uyandın, sabah namazını kıldın, hidayet bileti aldın. Sen sabah namazını bıraktın kasten, kılmıyorsun. Delalet biletini aldın. Cenab-ı Hak sana zorla sabah namazı kıl demedi. Zorla kılma da demedi. Seni hür bıraktı. Allah sana hidayet yolunu gösterdi. Ve ayet-i kerimede dedi ki, dileğen buradan yürüsün. Dileğen buradan yürüsün. Sen yürümedin. Sen Allah'a sırtını döndün. Sen Kur'an ve sünnete sırtını döndün. Sen hidayete sırtını döndün. Sen hidayete sırtını dönünce, döndüğün yer delalet oldu.
Döndüğün yer delalet oldu. Haşa Allah senin iki omuzundan tutup delaletten hidayete döneceksin sen diye zorlamıyor. Veya sen delalette giderken zorla seni döndürüp hidayete gideceksin demiyor. Bunları yaratan Allah yalnız. Yaratma fiili ayrı bir şeydir. Cenab-ı Hak delaleti de yaratır, hidayeti de yaratır. Sen delalete gidersen delaleti yaratır. Sen hidayete gidersen hidayeti yaratır. Hidayeti yaratır. Yaratan o. Rabbim muhafaza eylesin. Böyle sen hidayeti bırakıp delaleti satın alınca, Bakara yedinci ayet giriyor devreye. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır. Onlar için büyük bir azaf vardır. O zaman sen delaleti satın aldın.
Tövbe edip de geri dönmüyorsun. Delalette yaşamaya devam ediyorsun. O delalette yaşamaya devam edince de Cenab-ı Hak ne yaptı? Onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi. Çünkü o delalette ısrar edenlerden. Tamamiyetle kendini delalete vakfetmiş. Rabbim bizleri onlardan eylemesin. O yüzden manevi olarak, manevi tecelliyatlara kendisini kapatan, Manevi tesirlere kendisini kapatan bir kalp sahibini, Bu hidayetten veya bereketten, lütuftan, ikramdan, ihsandan faydalanmamasının sebebi kendisi.
O zaman burada rüzgarın bir suçu kabahatı yok. O zaman peygamberlerin bir kabahatı yok. O zaman normalde velilerin, mürşidik amillerin, evliyaların, müminlerin bu konuda kabahatı yok. Çünkü o kimse kendisini delalete kilitledi. Delalette kaldı. Allah muhafaza eylesin. Bahar serinliğini ganimet bilip istifade edin. Çünkü o ağaçlarınızda ne yaparsa, bedenlerinizi de onu yapar. Bahar serinliği nedir? Normalde hidayetti, lütuftu, ikramdı. Tabiatta ne? Bahar serinliği, normalde ağaçları canlandırıyor, yeşertiyor. Bütün nebavat yeniden diriliyor, bütün her şey yeniden olgunlaşıyor. Meyveler kemale eriyor, olgunlaşıyor. Çiçek tutuyor, tohura vuruyor. Bizim orada çiçekten meyve tohur deriz. Ne dersiniz burada?
Muhtar nerede? Fatih ne diyorsunuz tohura, çiçekten meyveye dönünce? Hiçbir şey demiyorsunuz mu? Muhtar sizden bir şey demiyorsunuz. Ne diyorlar? Çiçek tuttu diyorlar. Anladım. Tamam, herkesin, her yerin kendine ait bir dili var. Bizim orada zeytin, çiçek tutar. Çiçekten sonra küçücük bir meyve olur. Böyle küçücük, çok küçük daha. Çiçeğini döker, küçük küçük zeytin meyvesi olur. Biz ona tohur deriz ona. İzmir'in bayındır dili. Enteresan bizim oranın dili var. Tuhaf, başka yerde, başka bir manada olan bizim orada başka bir mana. Böyle bir kafası kırık bir memleket işte. Siz öğrenin.
Fatih Muhtar, çiçekten meyveye dönünce ne oluyormuş? Adı tohur. Demirtaşlılar da bir şey demedi. Biz bayındırlıyız diyorlar ama. Ne diyorsunuz? Tohum diyorsunuz. Zeytin tohumu diyorsunuz. Tohuma döndü yani. Çiçekten tohuma döndü. Tohumla tohurun arasında bir fark yok. Hadi kabul ettik. Sıkıntı yok. Bayındır, demirtaş kardeş ya. Oktay'dan çekinin yanlısı. Normal değil bu ara. Duman attırıyor ortalığı. Sabah Nuriye dedim. Nuri bu ne olduysa oldu oğlum dedim. Öldükten sonra bir değişti, bir tuhaf oldu dedim ben Nuriye.
Valla dedi ya göz açtırmıyor bize dedi. Kimseye göz açtırmıyor lan dedim. Bu ne oldu dedim ben. Evet. Bahar serinliğinin ganimetti. Yani o bahar nasıl yağmurlarla beraber bitkiler, ağaçlar neşvi neva buldu ya. Normalde o bütün bu manada bahar gelince her şey canlandı. Her şey böyle işvelendi, cilvelendi. Böyle onu görünce çiftçiler böyle çok hoşlarına gider.
Her yer yemişir cıvıl cıvıl böyle çiçekler oldu. Ne bileyim işte meyveler, sebzeler, tohur tutuyor. Her şey böyle canlı, heyecanlı. Böyle insan böyle tarlası, takkası olan iyi bunu bilir. Böyle bir heyecan bürür onu. Kimisinin böyle doygun ya, göresi dahi gelmez bazen çiftçilerin. Öyle mi? Murat kim bakıyor yerlere size? Babam bakıyor. Sen ilgilenmiyorsun hiç. Ha topluyorsun sen. Sen de benim gibisin yani. Ben toplamıyorum da. Bir sefer gittim, bir fotoğraf çekildim. Elime domates aldım. O kadar. Bu iş bizimki biraz da cebriyetten oldu. Sokmuyor muhtar bizi köye. Mehmet duysun artık. Yani seni muhtar seçtik, köye giremiyorsun. Şimdi bahar serinliği, tabiat da böyle ya.
İşte o bahar serinliği de velilerin, mürşidi kamillerin, ariflerin kalbine gelen manevi haller ve ilhamlardır. Ben onu gene hafifleteyim, ilham diyeyim. Ama et-i kerimelerde vahiy olarak geçiyor. Tabi peygambere gelen vahiy ile karıştırır diye, ulema, cumhur ulema, velilerin, mürşidi kamillerin gönlüne gelen vahiy, ilham olarak nitelendirmişler.
Bu alimlerin, ulemanın nitelendirmesi. Yoksa ayeti kerimede Allah Meryem'e vahyetti diyor. Allah arıya da vahyetti diyor. Allah normalde yere de göğe de vahyetti diyor. Ayeti keriminin metninde hepsinde vahyi olarak geçiyor. İşte o bahar rüzgarlarının manevi manası, tasavvufi olarak, o arifi billahların, o mürşidi kamillerin gönüllerine gelen ilhamlar, bu hal onlara böyle bir manevi ilham gelince, onların vücutlarına, onların azalarına da tecelli eder.
Onun görüntülerine de tecelli eder. Hani bir hadis-i şerif var ya, hani veliler, mürşidi kamiller onlardır ki, onlar görüldüğünde Allah hatıra gelir. O kimsenin Allah dostu olduğuna işarettir. Yani o kimse onu görür, gördüğünde Allah hatırına gelir. Mümin ise, kafir ise nefret eder. Hımm şunun sakalına bak der. Dağ da ileri. Arabistan'a gidin. Dağ da ileri. Araplaştınız siz. Tamam. Ona nefreti makamla. Neden? Kalbi kapalı. Gözü, kulağı mühürlü. O seni karşıya düşman safına koydu. Bir Müslüman'ı, bir mümini, bir kimse düşman safına koyduysa kafirdir o.
Çünkü mümin, mümine düşmanlık yapmaz. Varsa eksikliği nasihat eder. Mümin mümine düşmanlık yapıyorsa, onun kalbi kafir kalbidir. Allah muhafaza eylesin. Ve işte o bahar rüzgarlarının esmesi, mürşidi kamillerin ve velilerin meclislerinde, sohbet meclislerinde, zikir meclislerinde, halakalarda tecelli eden. Ve normalde onların böyle sohbetleri, herkese açık olması, zikirlerinin herkese açık olması, o meclis ve halakalarının manevi rüzgarının kuvvetli olmasındandır.
O manevi rüzgar, o kimsede cezbe hale getirir. Cezbe hale gelince, o kimsenin korkusu kalmaz. Herhangi bir baskıdan, herhangi bir dış etkenden korkusu kalmaz. İşte o kimse, o manevi rüzgarın tesiri altında. O manevi rüzgar, onu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gibi, onu takip ettirip, öyle sohbet ettirip, zikullah yaptırıyor.
Ve o halakalarda duran kimseler, kendilerini açabildikleri kadar o manevi feyizden nasiplerini alırlar. Çünkü o serinliği, o manevi tecelliyatı, ganimet bilen bir kimse, hani bir kimse çok susamıştır, susadığı için ona berrak tertemiz bir su verdiğinde, o kana kana içmek ister, doymaz. Hani süt getirdi Ebu Hureyre radallahu anh hazretlerine, bir sahabe.
Ebu Hureyre getirdi, Allah Resulü içti, içti, içti. Ebu Hureyre içinden dedi ki, hani ben de açım, bana kalmayacak mı diye düşündü. İç ya Ebu Hureyre dedi, içti, bir daha iç dedi, gene içti, bir daha iç dedi, gene içti. Ondan sonra Ashab-ı Davut dedi, herkes bir tas sütten içti, içti, içti, hendek doluyor. Ondan sonra geldi, Allah Resulü birkaç yudum daha içti. Ebu Hureyre'ye verdi, iç bir daha dedi, içti, bir daha iç dedi, içti, bir daha iç dedi, içti. Ondan sonra, deri geyi sonunda, doydum ya Resulallah dedi. Bakın doydum demeseydi içecekti daha. Bunun şimdi zahiren baktığınızda ne oldu? Zahiren Hz. Peygamber'e, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabından birisi, hani böyle bir keçinin sütünü sağdı, getirdi.
Bir keçi sütü ne kadar? En fazla bir kilo olur, o günün keçileri. Şimdi cins keçiler çıktı da, 4-5 kilo süt veriyor. Eski keçiler yarım kilo, 750 gram süt verirdi. Keçi bakan var mı içinizde? Öyle değil mi? Bir maşrapı verir. Evet. O da böyle yemesi düzgünse, yemesi düzgün değilse bir maşrapı da vermez. Ama o süt de çok kıymetli de. Bakmayın siz, millet şimdi, ya keçi keçi kokuyor. Neye kokacaktı? Alışmış, böyle, kaydır guppak peynire millet. Tabii, peynir yemiyor ki insanlar. Peynir yemiyor insanlar. Bilse, keçi peynirinden başka yemez hiç kimse. Koyun peyniri yer, keçi peyniri yer, koyunla, koyunla ineyin karışık peynirinden yer.
Gidip bu mandıralardan, veya o hazır peynirlerden, almaz bile insanlar. İçinde her türlü katkı maddesi var. Al peynir, koy dolaba, 5 ay dursun orada. Yoğurt duruyor bir ay ya. Bir ay yoğurtluluğu durur mu dolapta? Hiç ne ekşiyor ne bir şey oluyor. Bizim bayındırdan çete yoğurt almış. Kimse yemedi dolapta durdu. Ben ne olacak diye beklettim. Durdu, durdu, durdu. İki ay durdu. Bunlar bir fasıl daha geldiler, gittiler. Dolapta duruyor o yoğurt. Sonra açtım. Hiçbir şey olmamış. Duruyor öyle. Ben dedim bu peynir değil. Bayron, bu dedim yoğurt değil. Yoğurt ya iki ay durur mu? Hiçbir şey olmadan, hiçbir şey olmadan duruyor. Millet yiyor mu onu yiyor.
Yoğurt yemiyorsunuz. Katkı maddelerinle hazırlanmış, neydi belirsiz bir yiyecek yiyorsunuz. Evet, peynirler de öyle. Allah bizi affetsin. Şimdi işte, meseleyi, o sütü biz, zahiri baktığımızda süt dağıtıldı. Değil mi? Değil. Manevi ilimdi o. Manevi ilim. Hendek gazasında husisi çalışan sahabeye bir lütuftu o. Onu süt olarak nitelendirirsek, sütün iki kişide bitmesi lazımdı. Doğru mu? Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin mucizesi tecelli etti. Süt çoğaldı.
Eyvallah. Ama o manevi ilimdi. O ilmi ledündü. İlmi ilahiden gelmişti. Süt çünkü manada ilme yorulur. Rüyada da süt ilimdir. Zikrullah'ta halde süt içirildiyse sana ilmi ilahiden, ilmi ledünden verilecektir sana. Yakaz'a da getirdiler bir tas süt içirdiler.
Değil mi? Sütün tadı ağzında. Sütün tadı ağzında. O sana ilmi ledünden gelmiştir. Sana manevi ilim veriliyor. Bunları açık açık da kimse konuşmaz. Sabah girdini çekiyorsun. La Allahe illallah, la Allahe illallah. Küt kafa gitti. O esnada bir tas senin maneviyatına göre altından mı, gümüşten mi, bakırdan mı tas, yakuttan mı, zebercetten mi, kırmızı mercandan mı?
Hepsinin manevi tecelliyatı ayrıdır. Hepsinin manası da ayrıdır. Sen o sütü iç içebildiğin yere kadar eğer normal kalbi, aklın duruyorsa, sen içtikçe içersin, içtikçe içersin, bir kendine gelirsin, sütün tadı ağzında da. Size bir işaret daha. Sakın süt sevmiyorum demeyin. Sakın size süt ikram edilirse geri çevirmeyin. Hemen aklınıza bu sohbeti getirin ve sütü içeyin. Ne getirdiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine? Bir kase şarap, bir kase süt getirdiler. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir şaraba baktı, bir de süte baktı. Ondan sonra kalktı, sütü aldı.
Sütü içti. Cebrail aleyhisselam dedi ki, Ey Muhammed, eğer dedi şarabı içmiş olsaydın, senin ümmetin serkeş olacaktı. Senin ümmetin böyle işte başıboş bir ümmet olacaktı. Ama sen sütü içmek de, senin ümmetin dediği ilim ehli olacak. Manevi ilim. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa'nın ümmetinde olan manevi ilim, Adem'den bu zamana kadar gelen bütün peygamberlerin ümmetlerinde görülmemiş bir manevi ilim vardır.
Görülmemiş. Ne İbrahim'in ümmetinde, ne Musa'nın ümmetinde, ne İsa'nın ümmetinde, ne Adem'in ümmetinde, ne diğer peygamberlerin ümmetinde. Hz. Muhammed Mustafa'nın ümmetinde görülen manevi ilim hiçbirisinde görülmemiştir. Biz kendimizin farkında değiliz. Biz üstün ümmetiz.
Biz seçilmiş ümmetiz. Biz, burası bakın, çok lütufane bir şeydir. Biz seçilmiş bir ümmetiz. Şu anda dağınık olabiliriz. Kur'an ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Şu anda bu manevi ilimlerden yeteri kadar faydalanamıyor olabiliriz. Bu Kur'an ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Yoksa hem zahiri ilim noktasında hem de manevi ilim noktasında ümmet-i Muhammed'in önüne geçebilecek olan hiçbir topluluk yoktur. Bu sütle alakalı. Oradan dem vuralım. Ama bir kimse de işte bu manevi tecelliyatlara kapalıysa o zaman da ona yapacak bir şey yok. Rüzgarın kabahatı yok. Allah bizi affetsin.
Ve o normalde sisileden gelen o manevi ilmi takip etmeli. Bu ne? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hulafayi Raşid'in, Hz. Ebu Bökür, Ömer, Osman, Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin sonraki gelen silsileyi takip etmekle alakalı. Ve o silsileye gönlünü açma. O silsileyi kabul etme. Ve o silsilenin içinde kendini tutma. Ve kendini o silsileye aidiyet kesbetme. İnsanı onlardan eder. Ve o manevi ilim şuna gidecek, buna gidecek diye bir kayda yok. Herkese açıktır. Herkese. Sen Allah yolunda olur, Allah'ı seversen o manevi ilimden de sen nasipdar olursun. Kendini açarsan, sen kendi duvarlarını yıkarsan, kendi perdelerini kaldırırsan, o manevi ilimden de sen ne yaparsın?
O yüzden faydalanırsın. Bahar serinliğini ganimet bilin hadisinin manası. Peygamber dedi ki, dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı ağaçlara nasıl tesir ederse, sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz serinliğinden kaçının. Çünkü o baha ve çubuklara ne yaparsa, sizin vücudunuza da onu yapar dedi. Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler. Ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir. Bu hadis-i şerife bakanlar zahiren buna mana vermişler. Bu ne? Bahar rüzgarları, bahar yağmurları, bütün toprağa, ağaçlara, bitkilere, çiçeklere faydalı olduğu gibi insanlara da faydalıdır.
O zaman bahar yağmurunda, bahar rüzgarında, bahar serinliğinde üzerini soy, senin tenine de yağmur değsin. Hadis-i şerifin zahiri bu. Hatta zahirende fiili olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri baharda ilk yağmur yağdığında üstünü soyar, ıslanırdı bahar yağmuruyla. Saçlarını, sakallarını filan ıslatır, vücudunu ıslatır, elleriyle sıvardı vücudunu bahar yağmuruyla. Sünnettir bu da. Bu işin zahir tarafı. Hz. 1 diyor ki bu hadis-i şerifi şerh edenler, tevhil edenler zahiren bunu tevhil ettiler. Zahiren. Şimdi zahiren tevhil ettiler deyince bir de bu işin o zaman batın tarafı çıktı. Sufiler genel olarak bu zahir batın tabirini çok kullanırlar. Sohbetlerde zahiren bu böyledir ama batinen bu böyle değildir.
Bu işin bir de batın tarafı var derler. Ehli zahir ulema, alimler bazen sufilerin bu hallerine çatarlar. İşte siz batinicisiniz filan. Biz batinici filan değiliz. Batiniliği ortaya koyan Allah Celle Celaluhu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sahabeler işin bir zahir ve batın yönünü söyleyen ve zahiri ve batın ilim, sufiler arasında zahiri düşman, batini düşman, zahiri ve batını nimet, rızık.
Öyle ya, zahiri ve batını göz, zahiri ve batını alem gibi sufiler çok kullanırlar bunu. Hani senin zahir gözün budur, batini gözün yani kalp gözün de açık olacak. Sana zahiri rızık olduğu gibi batinin rızık da olması lazım. Gibi sufilerin çokça kullandıkları terimdir, zahir ve batın terimleri. Zahiri ilim bu manada sufilere göre dile ve akla dayalı tedrisatla yani eğitimle, öğretimle, ezberle çalışarak öğrenilen bir ilimdir.
Bu zahiri bir ilimdir. Oturursunuz, tek cilt kuduriyi ezberlersiniz. Fıkıhınız iyi olur. Daha da arttırabilirsiniz. Oturursunuz zahiren, örneğin işte dört ciltlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz. Dürer güreni ezberleyebilirsiniz. On altı ciltlik el hidayeyi ezberleyebilirsiniz. İbn-i Abidin'i ezberleyebilirsiniz. Serahsin'in mefsutunu ezberleyebilirsiniz. Otuz iki cilt. Zahir bu. Size birisi bir mesele sorar, gider kitaptan bakarsınız, söylersiniz. Zahir ilim. Bu normalde bir kimsenin akli melekeleri yerindeyse okur, ezberler, o ilme sahip olur. Batıni ilim ise, batıni ilim ise bir mürsid-i kamilin tedrisatında oturup, kalben öğrenilen ilimdir.
Kalben. Bu normalde ferasete dayalı, basirete dayalı, kalbe gelen ilmi ilahiye dayalı bir ilimdir. Çünkü bu ilim, o kulun kalbine, herkesin kullandığı lisanı kullanayım, ilham vasıtasıyla gelen ilimdir. Bu kulun kalbine gelen bu ilham, onun için batıni bir ilimdir.
Ama bu kendi derecesine göre doğruluk payı, kendi derecesine göre derinliği, kendi derecesine göre yüksekliği ve genişliği vardır. Böyle bir normal bir dervişin kalbine de gelir, bu onu fark etmez, onu vicdanın sesi olarak görür. Oysa o da bir ilhamdır. Normalde bir kimse bir mürsid-i kamile bağlandıysa, onun kalbi manevi ilhamlara açıktır. Çünkü manevi ilhamlara açık olmayan bir kalp sahibi bir mürsid-i kamile intisap etmez. Çünkü onun kalbi bu konuda hastalıklıdır. İntisap etmeyen bir kimsenin kalbi hastalıklıdır. Kalbi hastalıklı olduğu için o bir mürsid-i kamile intisap etmez. Veyahut da intisap etmiştir.
İntisap ettiğinde intisabı çok sıkı değildir. Onun kalbi hastalık kapar. Hastalık kapınca da o hastalığını tedavi etmez. Hastalığını tedavi etmeyince ilacını yutmaz tabiri caizse. Ve kendi bağışıklık sistemini kuvvetlendirmez. Bu sefer onun dervişliği biter, sufiliği biter. Oradan ayrılır gider o kimse. Çünkü onun kalbinde maraz oluştu. O marazı tövbeyle, zikirle tedavi etmesi gerekirken, tövbeyle, zikirle, sevgiyle, muhabbet ile kalbini tenvir etmesi gerekirken, o bu kalbi marazına tespit edemeden çekti gitti. O kimse o marazı yok edemedi.
İlaçları kullanmadı. İlaçları kullanmayınca da o kimse hastalıkla baş edemedi. Hastalıkla da baş edemeyince kalben öldü. Kalben kalp gitti onda. Karardı, bozardı, perişan oldu. Gitti, Allah muhafaza eylesin. O yüzden zahir ilmi bir kimse unutur, tekrar okur, hatırlar. Bunda bir sıkıntı yoktur.
Ama kalbi ilim dediğimiz, batını ilim, Allah muhafaza eylesin. Bir kimseden tasını, tarağını toplar giderse, onun yolu çok zordur. Bakın onun yolu çok zordur. Rabbim cümle kardeşlerimizi bundan muhafaza eylesin. Amin. Tasını, tarağını toplayıp gitmediyse, o kimse döner dolaşır, tekrar geldiği noktaya gelir. Haylazlık yapmıştır, yanlışlık yapmıştır, eksiklik yapmıştır. Ama onun kalbinde o manevi ilim, onun kalbini tırmalar. Hep böyle yapma der. Hep onda bir kendince o bir eksik hisseder. Kendince huzursuz hisseder. Kendince kendi kalbinde onun tırmalar boynunu. Bu onun kalbinde manevi ilmin yer ettiğini gösterir. O sisile dediğimiz, o manevi dünyanın onda tesiri olmuş. Ve o tesir altında kalmış, onun kalbi bu noktada kararmamış, katılaşmamış.
Ve normalde böyle olunca da kalp, önemli unsur, gönül dediğimiz şey, o böyle insanda farklı bir dünyadır. Ben ona kalbi akıl derim ya, o kalbin kendine ait bir ritmi, kendine ait bir çalışma sistemi vardır. Kendine ait bir hafızası, kendine ait bir düzeni sistemi vardır. O mevcut akla bağlı değildir. Mevcut akıl unutur, o unutmaz. Mevcut akıl helak olur, o helak olmaz. Kalbi akıl. O yüzden kalbi aklın harekete geçmesi çok önemlidir bir dervişte. Bir sufide kalbi akıl harekete geçmeli. Yani o ilmi ilahi, o ilham onda tecelli etmeli.
O basiret, o feraset, o manevi ilim, o dervişin kalbinde tecelli etmeli. O rüya mesele manevi ilimdir. Salih rüyalar. Zikrullah'ta görülen haller manevi ilimdir. Bunlar normalde o kimsenin maneviyatının çalıştığına işarettir. Ha illa ki öyle mi çalışacak? Hayır. Bir kimse orada zikrullah lakasında duruyorsa, o mürşidin elini tutmuş o silsilede duruyorsa, onun çalıştığına işarettir. Onun çalıştığına işarettir. O yüzden zahiri ilim azalara hitap eder. Senin gözüne, kulağına, eline, ayağına hitap eder. Manevi ilim ise senin kalbine hitap eder. Ve kalbin iki önemli vazifesi vardır. İki önemli vazifesi. Kalp odur ki daim Allah'ı zikreder.
Kalp odur ki Allah aşkıyla yanar tutuşur. Allah'ı sever. Bu kalbi ibadetlerin en önemli ayağıdır. En önemli farzıdır. Kalbin farzıdır bu. Kalbin farzıdır. O kalp Allah'ı zikretmeli. O kalp Allah'ı her şeyden fazla sevmeli. O kalp sevgiyle yoğrulmalı. Sevgiyle. O zaman o kalp farzı yerine getirmiş olur. Ve normalde o zaman o kimsenin maneviyatı açılır. O kimsenin o zaman batın açılır. Batın ilimlerine karşı onun mükaşafesi artar. Vasireti artar. Feraseti artar. O manevi olarak yol almaya başlar. Ve meselelerin zahirine bakmamaya başlar. Bunu zahir ulemanın bir kısmı, ulema diyorum yine de ben onlara, cehaletinden dolayı batın-i ilme karşı gelirler.
Bu onların zırh cahil olduğunu gösterir. İlahiyat da bitirse, ilahiyat fakültesinde öğretim üyesi de olsa, doçent de olsa, profesör de olsa, eğer ki bir kimse ayeti kerimelerin ve konumuza binaen hadis-i şeriflerin batini bir manası olduğunu, olmadığını iddia ediyorsa, o kimse cahil insandır. Cahildir. Evet. Daha da iddia ediyorsa, zırh cahildir. Daha da iddia ediyorsa, kara cahildir. Çünkü hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurdu ki, Her bir ayetin bir zahiri, bir batını vardır. Her ayet için bir had, yani sınır ve her had için bir matlağ vardır. Matlağın karşılığı bir hakikati müşahede etme yeridir.
Yani o batın da o hakikati müşahede ettiğim bir yer vardır. Şimdi bu hadis-i şerifi buraya aldım, bu senetsiz, sepetsiz değil. Bu öyle de değil. İbni Celil Taberi'sinde bu hadisin tamamını almış. İbni Mesud'dan rivayet etmiş. Teberani, Ebu Yağla, Heysemi, Bezzar, Suiti, Begavi, İbni Hibban. Bu hadis-i şerifi nakletmişler. Özellikle bu hadis-i şerifi buraya aldım. Bu konuda, yani sıraladım bunların hangi sayfalarda, nerede geçtikleri benim notumda var. Sohbeti uzatmamak için isimleri sıraladım.
Eğer hangi kitapta, hangi eserde geçtiğini sorarlarsa, onları da burada açıklarım. O eserler, geçen eserlerin sayfa numarasına kadar, pararafa kadar burada açıklarım. Ben konu burada uzamasın diye isimleri aldım. Çünkü böyle bilmeden siz bidat işliyorsunuz, bilmeden siz sapıksınız diyen cahiller var. Veya siz işte, sizin üstadınız her şeye batini bakıyor. Siz batinilerden misiniz? Değiliz kardeş. Biz Kur'an ve sünnete tabiyiz. Siz araştırmıyorsunuz. Siz iki kitap okumakla kendinizi alim zannediyorsunuz. Bakın her ayeti kerimenin bir zahiri vardır, bir de batını. Bir hadis-i şerifte diyor ki, başka bir hadis-i şerifte. Başka bir hadis-i şerifte. Kur'an'ın her harfinin, harf, harf, harf, bildiğiniz harf.
Her harfin bir zahiri vardır, bir de batını vardır diyor. Harf olarak. Elif, la, min. Zahir bu. Zahir bu. Hadi mana ne? Hadi tevili ne bunun? Çünkü Kur'an okunur, zahiridir. Okunan Kur'an-ı Kerem zahirdir. Birisi şu mana gelir der. O tevildir. Tefsir de değil. Tevil. Hazreti Ali Efendimiz, Kur'an'ın zahiri kullara emredilen ameldir.
Batini ise gizli ilimdir demiştir. Bakın, Hazreti Ali Efendimiz'den alıntılar var. Hepsinin de kaynaklarını verebilirim. Arzu eden olursa. Daha doğrusu, hadi ya! Gene çıktı işte bu cumartesi. Kendince bir şeyler söyledi. Kardeş, ilimle gel karşımıza, ilimle. Bizim batinimizin de delili Hadis-i Şeriflerden ve Kur'an-ı Kerim'den, zahirimizin de delili Kur'an-ı Kerim'den ve Hadis-i Şeriflerden.
Sen Hadisleri inkar ediyorsan, sen zaten küfür ehlisin. Seninle konuşacak bir şeyimiz yok. Hadisleri inkar ediyorsunuz, siz Kur'an'ı da inkar ediyorsunuz. Hadis-i Şerifleri inkar eden, Kur'an'ı da inkar etmiştir. Hadis-i Şerifleri komple inkar eden bir kimse, Kur'an-ı Kerim'i de inkar etmiştir. Onların biz Kur'an'a bakarız dediklerine bakmayın Martavalo. Onlar kafirliklerini saklıyorlar böyle. Tekrar altını çiziyorum. Hadis-i Şerifleri komple inkar eden bir kimse, Kur'an'ı da inkar etmiştir. Bu kadar net. Küfür ehlinin ta kendisidir. Bu kim olursa olsun.
Buradaki Hz. Ali Efendimiz'in gizli ilim dediği ibare, ehlince bilinen ilimlerdir. Evet bunlar ortalığa saçılmaz. Ortalığa saçılmaz. Bunlar ehline ait. Ehlinin vukufiyetinde. Ehlinin perdesindedir bu. Bu yok manası değildir. Yine Hz. Ali Efendimiz'in sözü. Pirimiz olur. Pirim olur. Bizim silsilemizde pir başımızdır. Yol başımızdır. Bizim bu konuda ilim başımızdır. Ne derseniz deyin. Biz Hz. Ali Efendimiz'i çok severiz. Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Efendimiz'i de çok severiz.
Biz Cihar Yergüz'ün sıralamasını takip ederiz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali Radiyallahu anh Hazretleri. Ondan sonra Hz. Hasan, ondan sonra Hz. Hüseyin. Bizim silsilemiz budur. Manevi silsilemiz. Biz bu manevi silsilenin içindeyiz. O yüzden Hz. Ali Efendimiz, ben ilmin şehriysem Ali de kapısıdır. Bu yurdu o Ali'dir. O bir şeye hükmettiyse, hak o taraftadır. Başka bir taraf aranmaz. Çünkü hadis-i şerifle sabittir. Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Ya Rabbi, Ali'nin döndüğü cepheye, Ali'nin döndüğü yere hakkı döndür diye duası vardır. O yüzden birisi kalkar, Hz. Ali Efendimiz'in sözünü inkar edecek olursa, bu duaya da, bu hadis-i şerifi de inkar etmiş olur.
Döndük Hz. Ali Efendimiz'in sözüne. Her ayetin dört manası vardır. Her ayetin dört manası vardır. Zahir, batın, had ve matlağı. Zahiri, tilavetine aittir. Yani, Kur'an'ı okumaktır. Tilavet etmek, Kur'an'ı okumak. Bu zahiridir Kur'an'ın. Hangisini okursanız okuyun, hangi ayeti okursanız okuyun, kime okursanız okuyun, Kur'an'ı okuyun, zahir olarak Kur'an okudunuz, sevaba girdiniz.
Yok ölülere okunmaz, yok şunlara okunmaz. Kur'an-ı Kerim ölüye de okunur, diriye de okunur. Kur'an-ı Kerim ağaca da okunur, toprağa da okunur. Kur'an-ı Kerim havaya da okunur, yere de okunur, içinize de okunur. Okunur Kur'an-ı Kerim. Zahiri de şifadır, batını da şifadır. Kur'an'ın her şeyi şifadır. Ve her şeye faydası vardır. Oturun bahçenize, Fatiha okuyun. Oturun dükkanınıza, Fatiha okuyun. Oturun kendi vücudunuza, Fatiha okuyun. Oturun elinizi kafanıza koyun, başınız ağrıyorsa, Fatiha okuyun. Ağrıyan bir yerinize, elinizi koyun, Fatiha okuyun. Evet. Şifadır. Başını ağrıda, at hapranaksı. Atma kardeş. İnan buna, inan.
Kaliben inan buna. Kalbini bu konuda, vahye tabi tut. Kalbini Kur'an'a tabi tut. Kur'an'a kalbini aç. Evet. Oku, Fatiha oku kendine. Oku ya. Bir şeyi hıfz edemiyorsun. Elini koy kafana. Niyet et ya Rabbi. Hıfzımı açman için niyet ettim de. Oku Fatiha'yı ya. Kur'an'dan uzaklaştırdılar bizi. Adamın anası ölmüş, babası ölmüş, bir yasını okuyacak. Öyle yokunmaz. Sana mı okunacak? Edepsiz adam. Milleti o hale getirdiler. Millet. Nereye okunacak Kur'an-ı Kerim? İçinde şifa ayetleri de var.
İçinde hata ayetleri de var. Öyle söyleyeceğinize çıkın televizyona. Kur'an'ın hata ayetleri var. Ey devlet! Ey siyasetçiler! Gelin bu hata ayetlerini uygulayın da. Onu diyemiyorlar. Söyleyemiyorlar. Neden? Zahir alim. Zahir alim. Cep alimi. Maaş gelsin, koysun cebine. Ondan sonra otursun, kafasına takkeye koysun. İndiler gökten melekler saf saf. Kulağına eğildim. Gördün mü hocam? Neyi dedi. Saf saf inenlere dedi. Böyle baktı. Nasıl yani ya dedi.
Dedim hocam söyledin ya indiler gökten melekler saf saf diye. Eee? Sen gördün mü? Dedi ya görünür mü? Ya neden görünmeyeni mi yazdı dedim Süleyman Çele'ye? Görünür tabii dedim. Melekler görünmez mi? Görünür dedim. Öyle baktı. E var olan bir şey neden görünmesin dedim. Var olan bir şey neden görünmesin? E tabii o indiler gökten melekler saf saf. Aldı zarfı gitti. O zarfı bakıyor. Gökten zarf indi ona. Yandan cebellezi minelbeşer etti. Aldı selamün aleyküm gitti. Demek ki zahiri var. Kur'an'ı tilavet etmek. Batını anlayışla ilgilidir. Kur'an'ı anlamakla alakalıdır.
Batını. Kur'an'ı anlamakla. Hat. Hazreti Ali Efendimizin sözü bu. Hat. Haram ve helal bildiren hükümlerdir. Matla ise Allah'ın kullarından muradıdır. Matla. Allah'ın kullarından muradıdır. Yani Allah kullarından murad ettiği şey ne? Hakikati müşahade etmeleri. Matla'ın manası hakikati müşahade etmek. Yani Allah iman eden mümin kullarından muradı şu. Kur'an'ın okuduğunuz ayeti kerimenin hakikatini müşahade edin. Hakikatini müşahade etmek demek, tefsir okumak demek değil.
Tefsir anlamak için. Tefsir anlamak için. Müşahade için değil. Hakikati müşahade etmek. Bu normalde hat ayetleriyle alakalı değil. Onlar değişmez. Bu Kur'an'ın hat hariç diğer bütün ayetleri. Hatler hariç, hat ayetleri hariç. Diğer bütün ayetlerin hakikati. Hakikatini müşahade etmek. Kur'an'daki peygamber menkıbeleri. Menkıbe değil. Çıkmış profesörün birisi öyle diyor. Yani diyor siz diyor namazda İbrahim'in menkıbelerini okuyorsunuz. Ne anlıyorsunuz diyor. Sen anlamıyorsun.
Orada İbrahim'in menkıbesinin hakikati ayrı. Hud'un menkıbesinin hakikati ayrı. Lut'un hakikati ayrı. Adem'in hakikati ayrı. Ve bu hakikat anlamları zamana göre değişen anlamlar. Şahsa göre değişen anlamlar. Dün, üç yıl önce, beş yıl önce, yüz yıl önce, Kur'an'ın kerimdeki hakikat anlayışı ile, o günkü anlayanlar ile, bugünkü anlayanların arasında da fark var. Çünkü o manevi ilim de her daim kendisini değişiyor. Değişiyor. Derinleşiyor. Yükseliyor. Yükseliyor.
O yüzden Hz. Peygamber ahir zamanda benim kardeşlerim gelecek dedi. Neden? Çünkü onlar Kur'an'ın hakikatini daha iyi anlayacaklar. Evet, yine devam ediyoruz. Hz. Ali Efendimiz'den yine. Hz. Ali Efendimiz, Abdullah bin Abbas'ı, yani amcasının oğlu Abdullah'ı, haricileri ikna etmeye gönderirken, burayı dikkat edin.
Buraya, bu böyle, çok özür dilerim ama, levha yapılıp, bu ilimsizlere, levhayla gözlerine sokulacak bir şey bu. Diyor ki Hz. Ali Efendimiz, Abdullah bin Abbas'ı haricileri ikna etmeye gönderirken, onlarla tartış. Fakat kendilerini Kur'an'la delil getirme. Dikkat edin buraya. Haricilerle tartış. Ama onlar, kendilerine Kur'an'la delil getirme. Çünkü Kur'an'ın pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil getirerek tartış dedi. Hadi siz Hz. Ali Efendimiz'in içini küfürle itham edin. İlimsizler sizi. Evet.
Dördü Abdullah'tan birisidir. Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah. Ve, Arap diline, Kur'an diline, o çevrede, en fazla hakim olan kimsedir. Bakın, o kadar Arap diline hakim bir kimsedir. Hz. Ali Efendimiz, ilmin kapısı, ona diyor ki, sakın onlara Kur'an'dan delil getirme. Çünkü Kur'an diyor, pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil göstererek tartış. Ve bu sözden de ne anlıyoruz? Demek ki Kur'an ayetlerinin birçok manası, birçok anlayışı olduğunu gösteriyor. Hani Hz. Bir, hadis-i şerifi, beyanı göstererekten dedik ki ya, herkes zahire göre buna hükmetti.
Evet, ayetlerin zahiri ve batını hakkında, ilk açıklamalardan birisi de, ben onu müfessirlerin piri olarak nitelendiriyorum. Yani tefsircilerin piri, Hz. Abbas Efendimiz'in oğlu Abdullah. Hani sırası gelince diyorum ya, tek ciltlik bir tefsiri var. Arapça. Onu yıllar yıllar önce bulduydum, aldıydım onu. dedim ki ilim bir gün kaybolur. Ben Arapça bilmiyorum ama dedim, bilen bir kimse bunu çözer, alayım onu dedim, denk ederim. O diyor ki, Hz. Abbas diyor buna, Kur'an birçok bölüm ve ilimler içerir. Onda zahir ve batın olan birçok şey vardır. Onun insanı hayrette bırakan ilimleri bitmez.
İlimlerinin sonuna ulaşılamaz. Kim ona yumuşaklıkla dalarsa kurtulur. Ona sert olarak dalan kimse batıp helak olur. Onda birçok haberler, misaller, helal ve haramı bildiren hükümler, nasih, mensuh, muhkem, müteşabih, zahir ve batın ayetler vardır. Onun zahiri okunuşu, batını ise tevilidir. Kur'an'ı öğrenmek için alimlerin meclislerinde bulunun, aman sefihlerden uzak durun. Bunu da Suvit'i nakletmiş. Şimdi Hz. Pir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin bu hadislerini söyledi ya, o yüzden zahir, batınla alakalı, biraz konuyu geniş tuttum, mesele daha iyi anlaşılsın diye. 2050. Beyt. Onların halden haberleri yoktur.
Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir. Diyelim, burada bitirelim 22-37. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helalı, hoş olsun. İnşallah 2050. Beyt'ten devam edeceğiz. Konu biraz önemliydi, o yüzden bu zahir, batın meselesini biraz geniş aldım. Haklarınızı helal edin. Dedik, bir şey olsun, ölçü olarak da kalsın dedik. Bazen ehli sufiye saldırırlar, siz hep işin batini tarafındasınız diye. Hamd olsun, biz evet, işin zahir tarafından, batir tarafına da bakıyoruz. Hani, sufilerin meşhur bu sözleri vardır. Derler ki, sufi çift kanatlı olur.
Yani, bir kanadı zahirdir, bir kanadı da batındır. Allah bizi onlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. El-Fatiha, tamamen selavat. Amin. Böyle başımda durunca, heyecan yapıyorum kendi kendime.
Hızla toparlanayım diyorum ya, beni heyecanlandırmayın. Ben yaşlı ihtiyar aksi adamım ya. Aksi bir meşhurdur ben. Bir de inatçı, şey efendi, Allah rahmet eylesin, öyle diyordu. Mustafa efendi, inatçısın oğlum, doğru söylüyorsunuz efendim. İnatçıyım, Allah rahmet eylesin. Bursa'da ilk itikafa girdim.
Çok zor şartlardı. Soğuk, Zeyniler Camii'nin, o böyle, arka, ne diyorlar ona, son, cemaat mi diyorlar, ne diyorlar. Caminin içinde değil yani, dışında. Orada itikafa giriyordum, soğuk. Bir, orada letekçi soba vardı. Yakmadıydım. Hani, caminin malı, kamu diye. Yakmadığım halde, öyle duruyordu. Hoca geldi, onu da aldı götürdü. Allah'ım böyle, nasıl zor, nasıl zor ama, Ramazan itikafı, sarıkla, bu pencerenin, mandalı mı diyordun, şey var ya, kolu, sarığı böyle, boynumdan astım oraya, hani, uyumayayım diye.
Soğuktan çünkü, uykusu geliyor insanın. Kafam düşüyor, haaa, yapıyor mu? dersi bitireceğim. Bayram sabahı çıktım, itikaftan. Neyse gittim, Emur Sultan Hazretleri'nin oraya, telefon açtım. İki tane jetonum var. Üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak, para da yok. İki jetonum var, üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak da, para yok. o zaman şeyh efendinin evde telefonu, bayram sabahı açtım, selamün aleyküm dedim, o kadar. Başladı, dökülmeye bende.
Mustafa Efendi, ne dediğini anlıyor musun? Allah mübarek etsin. İnadınla itikafı bitirdin dedi. Maşallah, ne inatçıymışsın dedi. Ama ben nasıl böyle, gözümden iniyor böyle aşağı. dost doğru, Emur Sultan Hazretleri'ne git dedi, benden selam söyle. Bütün her şeyini anlat ona dedi. Allah mübarek etsin, işte bir muhabbet. Hadi selamün aleyküm dedi. Kapattı telefonu, şangır şangır jetonlar geri geldi. Aldım jetonları.
Dedim bunlar kerame jetonu. Gittim Emur Sultan Hazretleri'nin başına. Dedim benim bir şey söyleyecek halim yok. anlatacak bir şeyim diyor. Neyi nasıl biliyorsanız öyle yapın. Benim diyecek hiçbir şeyim yok. Tabii o hali kelimeler anlatmaz.
Geriye döndüm. Çarşıdan tanıdığım Bebeci İsmail abi vardı. Mustafa'cığım neredesin sen ya dedi. Benim gözümden akıyor daha böyle baktı. Sanki görmüyor beni ama. Ya dedi, başka yaşlı kimse yok mu itikafa girecek dedi ya. Böyle baktım benden daha yaşlısı mı var dedim ya. Bayram bitince dedi. O böyle nazik kibar konuşuyordu. Allah rahmet eylesin. Mustafa'cığım bayram bitince dedi. Hemen benim yanıma geliyorsun. Hemen ha dedi. Benim çarşıya ince cebimde para yok. Bildiğiniz dolmuş parası yok. Tamam abi geliyorum dedi. O itikafta beni karşılayan onlardan birisi Ali Karadağ'dır. Ali Karadağ'ın o zaman bir ekibi var.
Deliler mangası. Kim vardı Ali Başkan'ın da? Öyle. Bunlar ben itikaftan onlarla beraber çık dedi. Değil mi Ali? O yüzden benim bir tarafımda inatçıdır. Şeyhimden tasdikliyim. İnadım. Ne olduysa oldu bak. Deceviyat öyle olacaktır.
Velhasıl sözümü bir de inan et. İnsanda inat küfre doğru değil. İyiye, doğruya, güzele inat edecek. İnsanın başına zorluklar gelir. Bu yol öyle kolay bir yol değildir. Millet kolay olduğunu söyler. Kolay değildir. Nefisle mücadele, yolda durmak, yolun çilesine katlanmak kolay değildir. Zordur. Gerçekten. Hele bu zamanda daha zor olur. Neden? Tasavvuf bilinmiyor, tarikat bilinmiyor, yol bilinmiyor. Dine ve dindarlara karşı düşmanlık had seviyede. Cemaatlere, cemiyetlere, tarikatlara düşmanlık had seviyede şu anda. Bu zamanda yolda durmak gerçekten, yolda yürümek gerçekten önemli bir şey. İnat lazım.
Yani sımsıkı tutacak, bırakmayacak. O yüzden ben kendi özelliklerime neydim? Yaşlıyım, ihtiyarım, aksiyim, inatçıyım. Aşırı derecede dalınganım. Yaşayın yaşayabiliyorsanız. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.