Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 26 Ekim 2024 · 1:22:21
Enzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikrfâlimennâhu, Lâââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââ Rabbim Kur'an ve sünnet seneye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatanlardan eylesin.
Cenab-ı Hak İsrail devletinin battığını bizlere göstersin. Doğu Türkistan'ın özgürlüğünü bize göstersin. Bütün Ümmet-i Muhammed'in birlik ve beraberliğini bizlere göstersin. Nerede Ümmet-i Muhammed'e bir haksızlık yapılıyorsa, adaletsizlik yapılıyorsa, kanı, namusu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa Cenab-ı Hak bu zalimlerden intikamımızı alsın. Onların güçlerini yerle yeksan eylesin. Onların adaletsizliklerini yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak cümlemize affı mağfiret eylesin. Ecmain. En son yağmur vardır, âlemi beslemek için yağar.
Yağmur vardır, âlemi perişan etmek için yağar. Burayı okumuşuz. Bahar yağmurlarının faydası şaşılacak bir derecededir. Güz yağmuruysa bağ ısıtma gibidir. Bahar yağmuru, bağı naz-ü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır. Bahar yağmuru malum bütün toprağa düştüğünde bereket olur, rahmet olur. Ağaçlar yeşillenir, bitkiler yeşillenir, meyveler, sebzeler hepsi de yeşillenir, neş-ü nevâ bulur. Genelde bahar yağmuru fiziki olarak toprağın üzerine berekettir.
Hatta bahar yağmuru insanın üzerine de berekettir. İlk bahar yağmurunda soyunup yağmuru direkt bedenine değmesi de sünnettir. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri baharda ilk yağmurda soyunur vücuduna o yağmurun değmesini isterdi. Şifadır çünkü. Aynı zamanda bahar yağmuru o suyunu biriktirse bir kimse, onun suyu da insana şifadır. Tabii eski hava şartları yok. Şimdi ne yalnız ki insanoğlu her şeyi bozduğu gibi havayı da bozmaya çalışıyor. İşte uçaklardan gaz atıyorlar, uçaklardan ilaç atıyorlar. Sonuç itibariyle dünyayı kendi şeytani fikirlerine ve şeytani emellerine ulaşmak isteyen bu deccalist güçler göğü de zehirliyorlar.
Ve yağmur yağdığında normalde asitli bir yağmur yağıyor. Artık Cenab-ı Hakk'ın da bir planı var muhakkak, bir takdiri var. Bu ayrı bir konu. Ama normalde genel manada bahar yağmurları bütün tabiri caizse bitkilere, hayvanlara, insanlara, bütün her şeye şifa. Ama güz yağmuru dediğimiz kış yağmurları, sonbahar yağmurları. Bunlar da normalde baktığınız zaman o bağa sıtma verir dediği zamansız yağan yağmur. Yani normalde o da ne yapıyor? O zamansız yağmurlar da bitkileri bozuyor. Mesela meyveyi bozuyor. Zamansız bir tolu yağıyor, zamansız bir yağmur yağıyor. Meyveleri, bitkileri, mantar yapıyor. Ne bileyim işte çürütüyor.
Böyle bir şekilde bunun normal gidişatını bozuyor. Bunu çiftçilikle uğraşanlar daha iyi bilirsin. Değil mi Fatih? Normalde kış, güz yağmuru bütün her şeyi bozuyor değil mi? Evet. Hani burada bağı bozar dediği şey, malum biraz üzümden de bahsedelim. Yani üzüm tam toplanacağı zaman eğer yağmur yağarsa o zaman o üzümü de o yağmur küflendiriyor. Çabuk çürütüyor, bozuluyor. Genel bir dünya üzerinde bozulma var. Ama normalde o bozulmanın haricinde de güz yağmurları normalde bütün bitki ve meyvelerin üzerine zarar veriyor. Ve normalde bu, tabii Hz. Pir bunu buraya koymuş, bunun bir de mana tarafı var. Bizi ilgilendiren de o zaten.
Biz bu beytlere bakarken, Hz. Pir buraya bahar yağmuru veya güz yağmurunu açıklamak için söylemedi. Bu işin bir de manevi tarafı var. Nahl Suresi, ayet 10-11 O gökten sizin için bir su indirdi. Ondan hem kendiniz içersiniz, hem de hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler yetişir. O su ile ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve her çeşitli üründen sizin için bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibret vardır. O yüzden normalde bu, demek ki suyu indiren kimmiş? Allah'mış. O sudan, hem insanlar kendileri içiyor, hem de bitkiler yetişiyor. Bütün herkes iş için, her şey için. Zeytinler, hurmalar, üzümler, her şey. O gökten indirilen suyla mümkün. Yağmur değil yanıt bakın.
Bu ayeti kerimeyi de böyle almamın bir sebebi de o. Yani gökten o inen suyun içerisinde dünya üzerinde ne kadar bitki, ağaç, ığır, zıvır olacaksa hepsinin tohumu da içinde. Zeytinin tohumu da onun içinde. Üzümün tohumu da onun içinde. Yani o gökten inen su dünyayı vurduğunda, bütün içindeki ne kadar dünya üzerinde şu anda tohum varsa, hepsi de içinde o tohumlar indi gökten.
Yani yok işte yosun oldu, yosundan sonra ağaç oldu, öyle bir şey yok. Hepsi de o suyun içinde. Geldi, vurdu ve o suyun içerisinde bütün hepsi de, bütün ne kadar bitki varsa, ağaç varsa, hepsi de onun içinde mevcuttu. Bu manada Nuhadis suresinde de biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun eğlence, bir süs, aranızda bir ölme ve mal ve evvat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu yağmur misali ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da onu sararmış görürsün. Sonra da çerçöp olur. Cenab-ı Hak bu ayette de dünya hayatının öyle bir geçici olduğunu, yağmurla biten bir bitkiye benzetiyor burada da. Ve normalde bu da hani güz yağmuru gibi, bu da sonuçta sararıyor. O yüzden o sararması, kuruması, aynı insan hayatı gibi.
Nasıl bahar yağmuru, neşvi neva eyledi, o bütün böyle hayat verdi, can verdi. Sonra da güz yağmuruyla ne oldu? Hayat sona erdi, bitti. Yani bitkinin hayatı sona erdiği gibi, insanın da hayatı sona erdi. Güz yağmurun da işine, normalde bu meselenin sonu. Ve dünya hayatı da bunun gibi işte. Normalde başladı, sonra sonuca erecek. Ve bahar yağmuru, yani manevi olan iklim, manevi olan ilim, manevi size verilen şey, size neşvi neva edecek, sizi diriltecek. Hani ölüydünüz, dirildiniz. Size can verecek, size hayat verecek. Manevi olarak. Ama sonradan bu dünya hayatını, o manevi canlılıkla yaşayacaksınız. Ve bir gün gelecek, ecel kapınızı çalacak.
Kapınızı çaldığında, ölüm denilen, o geçici fiiliyatla tanışacaksınız. Ve normalde nasıl bitkilerin, ağaçların bir ömrü var ise, ve güz yağmuru yağdığında, bu dünyadan göçüp gidiyorsa, sizler de, bizler de, hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bir güz yağmuru bize vuracak, ama ne zaman vuracak, nasıl vuracak, güz yağmuru vurunca, işte sonbahar geldi, yapraklar döküldü, kış geldi, selamünaleyküm, elveda diyeceğiz, bu dünyadan göçüp gideceğiz.
Ama insan için, bu dünyadan göçüp giderken, yeni bir hayatın başlangıcına doğru gideceğiz. Bu yeni bir hayatın başlangıcı ne? Kabir. Bu ayrı bir hayat standardı. Dünya ayrı bir hayat standardı. Anne karnı ayrı bir hayat standardı. Ruhlar ayrı bir hayat standardı. Normalde hayat standardı değişti, kabir alemine gittin. Kabir alemi ayrı bir hayat standardı. Ya cennetten bir pencere açılacak, cenneti izleyeceksin, ya da cehennemden bir pencere açılacak, cehennem izleyeceksin. Kabir hayatı, ne kadar bunu izleyeceksin, bu senin günahlarınla, kusurlarınla alakalı. O günahları, o kusurları kabir hayatında yaşayacaksın, mahşerde hesabın biraz daha hafifleyecek.
Mahşere biraz daha hafiflemiş olarak gidecek. Ümmet-i Muhammed için geçerli bu. Onun orada kabirde ızdırap yaşaması, mahşerdeki hesabını, tabiri caizse, azaltacak onu. Müminler için geçerli. Kafir olarak ölenler için geçerli değil. Bu da bir ayrı bir hayat standardı. Sonra kabirden mahşere insanlar uyanacaklar. Mahşer ayrı bir hayat standardı. Mahşer çünkü öyle kimisine çok hızlı, kimisine çok yavaş. Kimisi hızla mahşerde yürüyüş alanını bitirip, hesap yerine uğrayacak. Hatta bazıları hesap yerine uğramadan direkt cennetlik olacak. Bir hesabı görülecek olanlar var, bir de hesabı görülmeyecek olanlar var. Hesabı görülmeyecek olanlar da direkt oradan uyandıkları gibi hızla, onlar da maneviyatlarına göre hızları da değişecek.
Yani inşallah sizin hızınız en az, hani en kötü, en kötümüz, hızı en az olan olsun, hesaba çekilmeden en son giren olsun. Amin. Ne yapalım? Biz de öyle kör topal gidelim, hızımız az olsun, en son gidelim. Hesaba çekilmeden gidelim biz de inşallah. Amin. Ümidimiz, umudumuz o. Yoksa git orada şunu, ne yaptın, bunu ne yaptın. Bu uzun bir mesele. Ben kendi nefsim için söylüyorum bunu. O yüzden Cenab-ı Hak benim hesabımı sizlerle beraber, sizin yüzünüz hürmetine. Ben deyim ki bunlar benden çok iyiydi. O yüzden ben de bunların peşine takılayım. Hızla gideyim ben de. Ne işim var orada hesaptı, kitaptı, onu mu yaptın, bunu mu yaptın.
Haydi yürüyelim gidelim. Onun fazlı, geniş nasıl olsa. Tabi bu da ayrı bir hayat standardı. Hani mahşer ayrı bir hayat standardı. Mahşerde hesap anı ayrı bir hayat standardı. Hesaptan sonra bir şey var ya, sıratta, ben başka bir şey diyeceğim. Hani demiş ya, üzerine evler yapasım gelir diye. Bir de oradan geçmek var. O da ayrı bir hayat standardı. O zaman Yunus demiş ya, sırat sırat dediklerine, evler yapasım gelir demiş. E yani, o evler yapalım dediyse, biz böyle villaya alıştık ya şimdi. Herkes normalde gözü villada. O zaman villa demek ki, koca Yunus, villa yokmuş etrafında, evler yapasım gelir demiş. Şimdi insanlar gözü villada olsun, çok katlı olsun, bir tane daha üstüne, adamın on katı var, on birinci katı kaçak kat atacağım diye uğraşıyor.
Mustafa Özba gibi. Hep böyle, işimiz bizim böyle şeyler böyle. Hani, atalım bir kaçak kat daha. Ne olsa, ne yapalım yani? Allah Allah. Ne olacak yani? Göğün sahibi Allah. Bunda sıkıntı yok. O yüzden hani böyle, oraya o, hani ev yapasın gelir demiş. Biz de, villa yapalım. Ne olacak? Kaçak kucak olsun. Yapalım biz sıratın üstüne. Gelene geçene çay dağıtırız orada. E şimdi oradan geçtik. Ben küçümsemek için söylemiyorum bunu. Sıratı küçümsediğimi düşünmeyin. Ama derviş ne yapacak? Allah'ı zikrediyor. Zikirden başka bir şey görmüyor ki o. Yani hesaba gidecekler. Onun diyecek ki, ona şu ne? Allah. Bu ne? Allah. Bu ne? Allah. Bu ne? Allah. Ne diyecek ki ya bunu?
Ne? Sen bundan başka bir şey bilmiyor musun? Allah diyecek. Ne diyecek ki? Dönecek Cenab-ı Hakk'a. Diyecek ki, Ya Rabbi buna biz ne soruyorsak Allah diyor. Tamam diyecek ya. Yürüyün, atın onu. Deli başın, tekoz diyecek. Dünyada kanıda böyle. Melekler sizden uğraşsın ya. Üstürü deli. Normal değil iş birisi. Bir de bardağı yazmışlar. Deli miyiz? Deliyiz. Deliyiz zaten. Tamam. Bundan sonra o bardakta çay kahve içeyim ben. O da ayrı bir hayat standardı. Sonra cennetlik olanlar cennete gidecekler. Ayrı bir hayat standardı. Cehenneme gidenler cehenneme gidecek. Ayrı bir hayat standardı. Tabi cennet sekiz kat, her katta ayrı bir hayat standardı var. Cehennem yedi kat.
Yedi katta ayrı bir hayat standardı var. Bir de cennetten Müslümanlar cehennemden çıkacaklar sonra. Bunlar dervişleri ilgilendirmiyor da bilgi olsun diye söylüyor. Dervişin cehennemde ne işi var? Allah'ın izniyle inan. Yani bu şey değil yani. Atacak başka kimse bulamadı da. Dervişlerim atacak yani. O yüzden atacaksın. Atsın bütün gavurları, bu pis Yahudileri atsın işte hepsini. Amin. Cehennemi onlarla doldursun. Amin. Bize ne? Kalmasınlar cennet ya. Ah. İnşallah. Amin. O da ayrı bir hayat standardı. Sonra Müslüman olan, mümin olanlar cehennemde az bir şey. Eza, cefa çektikten sonra.
Onlar iman ehli çünkü. Yani ben hala da kendi kendime bazen hayıflanırım. Yani iman ehlini o cehennem ateşi nasıl yakacak diye. Bugün demek ki benim biraz cemaliyetim fazla. Oradan çıkacaklar. Hani bir böyle havuz var ya hani Müslüman olup da cehennemde az bir şey böyle kızaranları. Sonra Cenab-ı Hak rahmet havuzuna atacak. Onlar havuza girip çıkacaklar. Hiç cehennem kokusu kalmayacak onlarda. Böyle pimi pak olacak. Cennettekiler anlamayacaklar onların cehennemden geldiğini. Neden? Küçümsenmesin onlar diye. Biz insanları küçümseriz burada. Allah, onlar küçümsenmesin. Cennet halkı onlara tepeden bakmasın diye onları rahmet havuzuna bandıracak, çıkaracak.
Pimi pak, tertemiz. İlk günkü gibi. Ama öyle kalbi temiz olan o mu değil bu. Rahmet deryası. Oraya daldıracak, çıkaracak. Onları cennetine katacak. Ve onlar cennete girdiklerinde diğer cennet halkı onların cehenneme girip çıktıklarını anlamayacaklar. Bu da ayrı bir hayat standardı. E bir hayat standardı daha var. E cemalinde cemi olanlar. Bunlar da çok özel bir hayat standardı. E şimdi bahar yağmuru işte böyle yağdığı zaman her bitkinin, ağacının ihtiyacı neyse, fiziki ve manevi fıtratı neyse o yağmurdan alacağını alır. İnsanlar da aynıdır.
Cenab-ı Hak rahmetini saçar, lütfunu, ikramını, ihsanını saçar, hidayetini saçar. Bahar yağmuru gibi. Bütün böyle insanlar eğer fıtratlarına göre, istidatlarına göre o yağmurdan faydalanırlar. Kış, yel ve güneş de böyledir. Bunların tesirleri de zamanına göre ayrı ayrıdır. Bunu böyle bir ipin ucunu yakalar. Şimdi sufiler bu tabiat olaylarını, hani kış geldi, kar yağdı, yağmur yağdı, güneş çıktı, bahar geldi, otlar, çöpler işte böyle neşvi neva buldu filan. Bu doğadaki olayların hepsini insanların hayatına bağlarlar. Ve nasıl dünyadaki her şeyin belli bir mevsimi, zamanı, zemini var ise, insan hayatının da böyle bir zamanı, zemini, mevsimi vardır.
O zaman mevsime göre insan hayatı normalde yürür gider. Nasıl doğadaki her şey yürüp gidiyorsa, insanın da öyle yürür gider. Ve sufiler nasıl doğadaki her şey Cenab-ı Hak'ın kudret ve kuvvetiyle tecelli ediyorsa, Allah'ın ilmiyle. Sufiler şöyle düşünürler, insanın üzerinde de aynı şeyler, Cenab-ı Hak'ın kudreti, kuvveti, ilmiyle her şey insanın üzerinde de tecelli eder.
Ve insan normalde her şeyin sufice düşünme bu. Nasıl yağmurun yağması veya yağmaması, Cenab-ı Hak'ın kendi katından bir takdir ise, sufiler de kendi üzerlerinde olan, kendi ellerinin dışındaki tecelli eden her şeyi Cenab-ı Hak'ın takdiri olarak görürler. Ve burada bir teslimiyetleri olur. Ona teslim olurlar. Nasıl bitkiler, ağaçlar teslim ise Allah'a, ağaç kendi lisanıyla yalvarır bana su ver diye, bitkiler kendi lisanlarıyla yalvarırlar, zikrederler bana su ver diye veya bana şu lazım diye, insanlar da kendi lisanlarıyla, kendi fıtratlarıyla, kendi düşünceleriyle, ama susuzluya, ama suya, ama kışa, ama güze doğru giderler.
O yüzden mesela, sufi düşüncesinde kış, bir yolda bir sabır gösterme, bekleme, hazırlanma, olgunlaşma ve kemale ermedir. senin başına sıkıntılar gelir. Bela, musibet, dert, gam, kasabet, değişik problemler gelir. Sen kendince onu olgunlaşma zamanı diye nitelendirirsin. Başına gelmedik bir şey kalmaz, bunlar seni olgunlaştırır. Sufi için kış hayatı problemlerin içerisinde boğuşmaktır. eşinden, çocuğundan, annenden, babandan, işinden, aşından, arkadaşlarından, etrafından sıkıntılar yaşarsın.
Veyahut da dışarıdan sıkıntılar yaşarsın. Hani sufilik halkın içerisinde durup halkın eziyetlerine katlanmaktır. Yani böyle el bebek, gül bebek bir sufi hayatı yoktur. Aslında mümin isen, el bebek, gül bebek bir hayatın olamaz senin. Eğer el bebek, gül bebek bir hayatın oluyorsa, müminliğini sorgula.
Bazen böyle dervişlik anlatırlar. Bak, sen bir derviş ol, bizim tarikatımıza gir, işin düzelecek. Sen bizim tarikatımıza gir, hayatın şöyle olacak. Sen bizim tarikatımıza gir, şunlar şöyle olacak. Bunları kulağımla duymuş insanım. Ben de şöyle diyorum. Allah Allah diyorum ya. Ya adam x tarikata girecek, işi bozuksa işi düzelecek, eşi bozuksa eşi düzelecek, çocuğu bozuksa çocuğu düzelecek. Ben diyorum ya, millete kazandan, bize çay kaşınan mı diyorum ya. Biz nasıl bir yere girdik diyorum ya. burnumuz bir yerden kurtuldu derken, başka bir yerden burnumuz ne, kolumuz kopmuş bizim. Diyor musun, bunda bir şey mi var acaba, bir sıkıntı mı var yani? Biz yanlış yolda mıyız? Bakıyorsun, yol kuran sünnet, bir sıkıntı yok.
Ama burnumuzun kısması da bitmiyor. Öbür taraftan diyor ki, gel kardeş bizim tarikata gir, hiçbir şeyin kalmaz. Ben şimdi tersine söylüyorum. bakın diyorum ders alacak olanlar veya yeni almış olanlar, yol yakınken dönün. Neden? Erkeklere diyorum, o güne kadar laf söylemeyen eşiniz size bir tersinden laf söyler, elinizi şaşırırsınız. Kadınlara diyorum ki, bak o güne kadar koyun gibi, gelip giden, otur dediğimde oturan, kalk dediğimde kalkan, ondan sonra, adam değişir, canavar olur evde. Ya çocuğu önceden yediriyordum böyle, yiyordu çocuk. Yani derviş oldun, çocuğa kaşık ver, bir tokat atıyor kaşıyan. Her taraf yemek. Lan dervişin çocuğu da sıkıntılı.
İmtihan, duvarlara tırmanıyor lan. Tut tutabilirsen, yakala yakalayabilirsen. Lan derviş oldu, adamın hayatı gitti. Hayatı gidiyor, adam derviş oluyor. Önceden mesela işte, öyle geliyor. İşte yolunu değiştiriyor adam, derviş olmuş. Önceden böyle bağırış, çağırış her şey var. diyorum dervişlik böyle değil. İşte, eşinle iyi geçineceksin, hanımına bir şey dövmeyeceksin, sövmeyeceksin, hakaret etmeyeceksin. Hiç unutmuyorum, birisi geldi, gömleğini bir tuttu, yırttı, bana müsaade et, ben döveceğim dedi. Ne oldu dedim ya? Dedi, yok dedi ya. Sen bizi yasakladın dedi. Ondan sonra, dedi ya, ne olacak daha, ne göreceksin dedim. Tava yedin mi başına dedim. Ben tavada mı yiyeceğim başıma dedi. böyle baktım, dedim yani, olabilir, neden olmasın dedim.
Bu böyle bakıyor şimdi. Sana bir menkıbe anlatayım dedim. Bu arada menkıbecilerle çok oturup kalkıyorum, dikkat edin kendinize. Dedim, sana bir menkıbe anlatacağım, bunu yeni derviş olduğunda duydurdum dedim. Sana bunu anlatayım. Tire'de bir zat varmış, onun olsana böyle işte, uğraşıyor, evli alacağım diye. Hanımı da böyle, ona çok eziyet ediyormuş. Bir gün gene ona başlamış, bağırıp çağırma, bağırıp çağırma, o da susuyor ya. Demiş, ulan sen nasıl herifsin, nasıl susuyorsun demiş. Bir de tokat çakmış en sonunda. Adam ona da sabretmiş, sabredince, bütün mana alemi gözünün önüne gelmiş, açılmış. Şimdi bunu duydunuz, eve gidip hatun bir tokat attı, şu mana alemi bize de açılsın, böyle bir şey yok.
İsmail yapmazsın zaten zaten. İsmail öyle bir tokat vuracaklar, mana alemi açılsın, ulan kapanırsa kapansınlar, on tokat vurur. Demirtaşlıları ayırayım ben en iyisi ben. Demirtaşlıları, böyle bir şeye maruz bırakmayayım şimdi. Neyse, dedim böyle böyle, mana alemi açılmış. Mustafa kardeş, beninki açılmasın dedi. Ben istemiyorum dedi. Tavayı da yemeyim ben dedi. Tavayı bari yemeyim ya dedi. Tamam abi dedim ya, tamam sen tavayı yeme o zaman dedim ya, tamam sıkıntı yok dedim. Tabii sonra geldi, hanımı yalvardı. Ne olursun gel, bu adam dönsün tekrar, sizde olduğunda çok iyiydi diye. Bizim tabii o arkadaş dayanamadı daha fazla. Ulan ben sarhoşken, herkes benim önümde esas duruşta duruyordu dedi.
Bu dervişlik bozdu beni dedi. Abi be dedi, müsaade et ben bir işeceğim ya dedi. Dedim içme, içmiş numarası yap dedim. Birisini öyle yaptır dedim. Bu yok abi, işeceğim dedi. Oğlum dedim, göz göre göre işeceğim değil mi dedim ya. Vallahi işeceğim abi, billahi işeceğim, dayanamıyorum dedi. dedim ben sana iç diyemem ama yapma. Abi dedi, sana haber vermeden yapsam, vicdanım rahatsız olacak dedi. Oğlum içince dedim, rahatsız olmayacağım yani. Yok olmayacağım abi dedi. Senden habersiz içersem rahatsız olacağım dedi. İçiyom bu gece, bilmiş ol dedi. Bu bir güzel hafillemiş kendini. Şimdi böyle büyük bir ev, annesinin babasının evi de var, kendi evi de var.
Ama bu böyle derviş olunca, anne, baba, ondan sonra hanım, herkes bundan intikam oluyormuş. Böyle herkes buna böyle, gelen geçen bunu tokatlamış tabiri caizse. Bana sonra anlatıyor. Abi diyor, eskisi gibi diyor, sokağın başına bir girdim diyor, bir diyor sokağa kaykıldım diyor. Eve yaklaştım diyor, bir daha kaykıldım diyor. Ulan ooo, bu mahallenin ben, nokta, kapıya diyor, bir tekme vurdum diyor dış kapıya. Bir de diyor içeride bağırdım diyor. Anam babam lambaları kapattılar diyor. Hemen kapıları, pencereleri kilitlediler diyor. Baktım pancurları da çektiler diyor. Hanım gitmiş, onun kapısını açın, beni ne olursunuz alın içeride diyor. Beni alın.
Annesi bağırıyormuş, kızım bu gene içmiş, seni alırsak bizi de döver şimdi diyor. bağırış, çağırış, bir iki sandalye atmış oraya buraya, bir iki kırmış, dökmüş, hanım el pençe duruyormuş bunda. Hemen kahve yapmış getirmiş. Bir kahveyi fırlatmış, bir duvara, bardağı bir duvara, çocuklar bir kenara, herkes dağılmış çil yavrusu gibi. İçinden diyormuş ki, vay lan diyormuş ya, sarhoşluğum, gözünü yiyeyim. Bakıyorum çok iştahlandınız. Sakın. Bu o gün böyle çarpmış, kırmış, dökmüş, sabah olmuş tabii. Buna kimse bir şey demiyor. Babası demiş, oğlum, bir derdin varsa söyle.
Hani ne oldu ki demiş, sen neydin? Ben iyi oldum, siz kötü oldunuz demiş. Her gün sizde uğraştım demiş. Sen bana böyle dedin, böyle yaptın, bunu yaptın, bunu yaptın. Ana gel buraya. Kadıncağız gelmiş böyle. Bana diyor ki, abi bir gör sen diyor. Filme çekmek lazımdı diyor. Annem diyor, böyle diyor, tıpış tıpış geliyor. Ne oldu oğlum? Demiş, neden şimdi böyle davranıyorsunuz? Dün neden böyle davranmadınız? Beni delirmiş, delirttiniz. Bundan sonra her gün içeceğim, içki paramı da sen vereceksin demiş babasına. Oğlum diyormuş, benim param nasıl harama gider? E demiş, biz helala döndük de ne oldu demiş. Bağırış, çağırış. Babası diyormuş ki, ne istiyorsan yapayım.
Yeter ki bıraksan. Bitti demiş. Ben onu bıraktım, bir sefer yaşadım yaşayacağımı. İş yerine gidiyor, iş yerine bir talan ediyor. Yanında dört beş kişi çalışıyordu. Sanayide. Onlar da bir talan etmiş, herkes esas duruşta. geldi. Selamun aleyküm abi. Aleyküm selam. Abi ben içtim dedi. E ne yapalım dedim ya. Allah affeder, bugün de tövbe et dedim ben. Yok abi biraz böyle gitsin dedi ya. Oğlum böyle olmaz dedim ya. Sen ne yapıyorsun? Abi lütfen Allah rızası olsun dedi. Bana biraz müsaade et dedi. Oğlum içkiye müsaade mi edilir dedim. Ulan sen dersli adamsın. Böyle bir şey mi olur dedim ben. Neyse nerede olduğunu da söyleyeyim. Ödemiş doluyor bu iş. Bu derviş olduktan sonra böyle onun güzel bir motoru vardı.
Motoru binmeyi de bıraktıydı. Motoru da çıkarmış, afillemiş. Motorla geldi. Dedim hayırdır motor bilmiyordun. Abi dedi ya. Bu işin raconu mu dedi. Yere yelek, yere ceket böyle. Motorcu kıyafeti. E ne olacak dedim. Biraz böyle gidecek abi dedi. E sen bilirsin dedim. Bir gün geçti. Anama geldi yanıma. Selamun Aleyküm Aleyküm Selam. Dedi Mustafa abi sensin deyim dedi. He öyle diyorlar dedim. Benim adım Mustafa dedim. Abi dedi ben filancanın eşiyim dedi. O sen misin dedim ben. Benim dedi. Eyvah dedim ya. Adam bir daha dedim dönmemeye karar vermiş dedim. Çünkü adamı rezil etmişsin sen dedim. Abi yaptım ya dedi. Böyle bu dedi on yıldan beri içiyor. Dövdü mü içsen dedim.
Hayır dedi. Hani içiyor ama dövdü mü? Hayır. Küfretti mi? Hayır. Şunu yaptı mı? Hayır. Bunu yaptı mı? Hayır. Neydi dedim bu adamın? Hani şey neydi? İçiyordu abi dedi. Bir de dedi işte millet denize gidiyor. Bu gitmiyor. Meşhur ya. Bundan işte düşünün. Otuz yıldan fazla. O zamanlar millette böyle yeni yeni açılıyor millet. Avrupayileşiyor. Mahalleden şeye biniyorlar. Mahalleden şeye biniyorlar. Otobüs tutuyorlar. Denize gidiyorlar. Herkes birbirinin karısını kızını orada denizde çıplak olarak görüyor. Geliyorlar. Sonra muhabbetler böyle gidiyor. Yok o çok yağ bağlamış. Yok onun göbeği sarkmış. Benim gençliğimdi bu. Onlara gitmek istiyor kadın.
Göndermiyor. Filan pişman böyle. O zaman yeni yeni açılıyor millet daha. Şimdi açılacak bir şey kalmadı artık. Her şey açık şu anda. O zamanlar yeni yeni açılıyor. İşte bu tip şeylere gitmiyor. Adam böyle atayerkil böyle işte. Şuna müsaade etmiyorum. Bundan müsaade etmiyorum. Filan. Velhasıl kelam ondan sonra uzun müddet götürdü. Öyle bir hafta iki hafta kalmadı bu. Sonra biraz daha dedik yeter artık filan. Sonra gene tövbe etti. Döndü. Ondan sonra derslere gelip gitmeye başladı. Derslere gelip giderken arada bir kaydırıyordu gene. Ondan sonra diyordum bunu da kaydırma yapma. Öyle bıraktıydı. Sonra tabi biz Bursa'ya tayinimiz çıktı bizim. Bursa'ya tayin çıktıktan sonra o arkadaş kendisi kendi kendine götüremedi.
Oradaki arkadaşlar da onunla ilgilenemediler. Sonra duydum tekrar Tornistan yapmış geri. Şimdi tasavvufta kış zorluğudur, sıkıntıdır. İmtihanlarıdır. Değişik problemlerle uğraşmadır. O yüzden normalde ama o hani kışı yaşarız. Değil mi? Şunu ümit ederiz. O kıştan sona bahar gelecektir. İşte sufi düşüncede de o zorluk, o sıkıntı, o problemler, o işin içinden çıkılmaz haller sona ercek. Muhakkak bahar gelecek. Döngü öyledir. Ve bir de ne var? Rüzgar, yel.
O rüzgar, yel ise bitkilerde, ağaçlarda, doğada değişim zamanıdır. Rüzgar, poyraz veyahut da lodos ne derseniz deyip bütün bitkilerin üzerinde, ağaçların üzerinde bir şeyi değiştirir. Bazen rüzgarlar kırar, yıkar. Değil mi? Muhtar rüzgar fazla şey yapınca dalları kırıyor değil mi? Meyve olunca daha fazla zarar veriyor değil mi? Bir bakıyorsun meyveli dal kırılmış. Öyle oluyor değil mi? Döküyor. Zeytinler çiçekleri döküyor değil mi? Toğurken döküyor. Rüzgarlar normal, hani böyle faydalı rüzgar olursa ayrı. Ama rüzgar faydasız olursa mesela zeytin bir daha küçücük, toğurken döker.
Değil mi? Demirtaşlılar da bilir bunları. Normalde meyveler çiçeklerini döker. Meyve olduysa, çok hızlı eserse dallarını kırar değil mi? Meyve ile beraber. Demek ki rüzgarlar da değişim, dönüşüm oluşturuyor. Bu manada, sufilikte de rüzgar, bu noktada insan üzerinde değişim, dönüşümdür. Aynı zamanda da o rüzgar manevi esintilerdir. Ne diyor Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri? Rahman'ı yel esiyor, böyle bir rüzgar esiyor Yemen'den doğru. Diyor ki Rahman'ın kokusu gelmekte Yemen tarafından. Rüzgar o zaman ne oldu? Hem de Allah'ın bir nimeti oldu. Zahire nimet, Rum suresi 46. Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndermesi onun ayetlerindendir.
Andolsun güneşe ve onun pırıltısına ardından gelen aya. Şura 1-2. Bu ayeti neden buraya koydum? Çünkü o rüzgarlar o değiştirecek ya manevi olarak seni. Ardından ne gelecek? Normalde güneş ve onun pırıltısı gelecek. Yani ardından sana ilahi ilham, ilahi manevi olarak düşündüğümüzde, o manevi güneş Allah'ın nurunu, Allah'ın hakikatini, ilmini getirecek sana.
Hidayetini getirecek. Ve senin kalbini aydınlatıcı bir nur getirecek. O zaman sufiler rüzgara bakarken, meyve ağaçlarını kırıp döken noktasında gördüğü gibi, aynı şey sende de değişikliği uğratabilir. Sen yeni yeni manevi olarak yetişiyorsundur. Bir imtihana tabi tutulursun, kaybedersin. Nasıl kaybedersin? O imtihan seni alır, sürükler, başka bir yere götürür. Başka bir yere sürüklediğinde, Allah muhafaza eylesin. Dağılır, gidersin. O rüzgarı sen, sen kendine manevi pozitif olarak değişikliğe vuracaksın. O yüzden oradaki güneş, hani veyitteki güneş, ilmi ilahiden kopup gelen ilimdir. Onun güneş ve parıltısı.
O yüzden o nur ve, o nurla beraber kalbin dirilişi olacaktır sende. O yüzden rüzgara bakarken, veya yağmura bakarken, kendi hayatında manevi olarak, değişimlere ve dönüşümlere hazır ol. Tıpkı bunun gibi, gayb aleminin de, bu gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır, bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir, bazıları da ziyan. Demek ki gayb aleminden de böyle gelen, tecelliyatlar, gayb aleminden sızan, ama senin gönlüne gelenler, ama senin yaşadıkları. Bunlar da normalde doğadaki, yağmur, rüzgar, güneş, bulut, ay, bunlar gibidir.
O zaman normalde bu alemde nasıl gerçekleşen olaylar, bir sürü çeşitlilik arz ediyorsa, manevi alemde de, bir sürü çeşitlilik arz eder. Nasıl yağmur, baharın yağınca, bereket, lütuf, ikram, ihsan ise, o kimsenin baharına gelen ilmi ilahi de, ona bereket, ihsan olur. Ona da normalde değişik tecelliyatlar olur. Ama bu gayb aleminden gelen tecelliyatlar, nasıl yağmurun, ağaçların ve bitkilerin fıtratlarına göre fayda sağlıyorsa, insanların da fıtratlarına ve almalarına, algılanmalarına göre fayda veya zarar sağlar. Bakın, o kimsenin fıtratı ve algılamasına göre, o ilmi ilahiden kopup gelen, o manevi alemden kopup gelen şeyler, ya sana fayda verir, ya sana zarar verir.
Fayda verir. Bunu böyle örnekleyeyim. Bir kimse üstadına tam teslimiyet olur, tam teslimiyet noktasında dururken, üstadının söylediği her şey ona rahmet olur. Ama o adam, eğer o tam teslimiyet noktasında değil ise, kendi teslimiyet noktasında olmadığına bakmaz, üstad bunu böyle söyledi, bana zahmet oldu der. Oysa onun teslimiyetiyle alakalı problemi vardır. Bir kimse Kur'an ve sünnete teslim olur, Kur'an ve sünnete teslim olunca, hidayet bulur, ikram bulur, lütuf bulur, ihsan bulur. Veyahut da bir kimse, bir mürşidi kamile intisap eder, mürşidi kamile intisap edip, teslim olunca, ve yolunu istikametli çizdi ise, o kimse rahmet bulur, ondan sonra, o kimse kendince ilim bulur, hidayet bulur.
Ama o kimse, bu noktada, kendi, duruş noktasında teslimiyet yok ise, evet ona da ne olur? Zahmet olur. Ama o kimse, iyi bir dervişse, doğru bir dervişse, hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, başına gelen her şey, onun için hayra dönüşür. Bakın, bu hadis-i şerif çok, enteresan bir hadis-i şeriftir. Müslüm'de geçer. Bir müminin başına gelen her şey, onun için hayra dönüşebilir. Müminin başına gelen her şey, şer gibi gördüklerinizde hayır, hayır gördüklerinizde şer vardır, gibi benzeri bir hadis-i şerif. Ama burada hadis-i şerif farklı biraz daha. Diyor ki, bir müminin başına gelen her şey, onun için hayra dönüşebilir.
O yüzden normalde baktığımızda, başımıza gelen şey, görünürde zararlı gibi. Görünürde biz oradan zarar ediyoruz. Görünürde. Ama onun arkasından, bu kış ya zarar etmek, onun arkasından bahar gelecek. Senin zarar gibi gördüğün şeyden, sen rahmet bulacaksın. Ama bu teslimiyetle alakalı. Bu sen teslimiyetini bozmayacaksın, sen iyi niyetini bozmayacaksın. İyi niyetini bozmadığın müddetçe, teslimiyetini bozmadığın müddetçe, senin başına ne gelirse gelsin, sen ondan rahmet bulacaksın, bereket bulacaksın, lütuf bulacaksın, ikram bulacaksın. İhsan bulacaksın orada. Yeter ki teslimiyetinde, bir yalpalama olmasın. Yeter ki sen yolda yürüyüşünde, bir yalpalama olmasın. Zarar gördüğün şey, sende kar olarak oluşacak.
Bunun için ne lazım? Bunun için sabır lazım. Bunun için metanet lazım. Bunun için yolda dimdik durmak lazım. Bunun için teslimiyet lazım. Ama yok, ben aklımca böyle dediğinde, o zaman bocalıyorsun. O zaman işte patinaj çekiyorsun. Oysa, Kur'an-i Sünnet dairesinde, bir teslimiyet arz etmiş olsan, hasta oldun. Hastalıktan rahmet doğacak sana. Sen hastalığını zulmet olarak görürsen, zulmet olur sana. Hastalığına rahmet görürsen, rahmet olur sana. Sen ben hastayım deyip de, günlük işlevlerini geriye bırakırsan, hastalığın artar senin. Hastalık seni yener. Ölüm herkese hak, ecel herkese gelecek. Ecel gelinceye kadar ayaktadır. Ecel gelinceye kadar, yapman gerekenleri yap.
Hastalık seni yenmesin. Veya ekonomik darlık seni yenmesin. Ekonomik sıkıntı seni yenmesin. Sen Kur'an ve Sünnet noktasında, sımsıkı yapış. Şimdi, bugünün insanında hamd yok, şükür yok, teşekkür yok. Bugünün insanında yetinmek yok. Bugünün insanında bir şükürsüzlük, bir hamdsizlik, bugünün insanda bir savurganlık, bir israfçılık, almış götürmüş kendine. Almış götürmüş. Yani bir çay içiyorsun, çayına hamd et. Su içebiliyorsun, suyuna hamd et. İçebildiğine hamd et. Olmayı versin senin on kat elbisen. Olmayı versin. Lüks bir dairen olmayı versin senin. Lüks bir araban olmayı versin. Cenab-ı Hak bahşettiyse, sen çalışmana devam et. Yürümene devam et. Sen çalışmana ve yürümene devam et.
Başına gelen sıkıntılardan, yoldan çıkma. Bu sıkıntılar, seni yolundan etmesin. Bu sıkıntılar, seni eşinden etmesin. Çocuklarından etmesin. Aileni koru, işini koru, kendini koru, dergahını koru, yolunu koru, istikametini koru. Bir imtihanda savrulup gidenlerden olma. Bir üfürüğe kurban etme kendini. Dedi gitti. Ne oldu? Şu oldu da, bu oldu da, yan yattı da. Ulan oğlum, peygamberlerin başına gelenleri, okumadın mı hiç? Hangi peygamberin hayatı, el bebek, gül bebek geçmiş? Hangi peygamber pembe, pamukların içerisinde büyümüş, yaşamış, ölü ölmüş? Böyle bir hayat yok, böyle bir din yok zaten. İslam ayrı, sende bir dert olacak, sende bir sıkıntı olacak, ama insanlar bilecek, ama bilmeyecek, sende bu olacak.
E o zaman, normalde biz, ufacık tefecik problemlerden, yıkılanlardan olmayacağız. işte, gayb aleminden gelen, tecelliyatlar da, insanlar için, ya kış olur, sabreder, baharı bulur, ya da onlara, normalde, der ki bunlar, kırmızı kurdele ile gelmiş, bana hediye ondan, ne geldiyse, bahtımı aldı, öptü, başına, tacir edildi. Öyle ya, ama belki de, vakkadan elbise gelecek, belki de markasız gelecek, belki de hiçbir şey gelmeyecek, bir bakacaksın ki, bir çekiç, çekiç, kafanın senin etrafında dolaşıyor. Öyle ya, o zaman nefse uymak yok. Gelen sıkıntılara karşı, göğüs germek. Onları güzellikle atlatmak var. Allah bizi onlardan eylesin.
Abdalın, bu nefesi de, işte bu bahardandır. Özür dilerim, misafirimiz vardı, misafirleri matbah ürünleriyle ağırladık. Biraz fazla kaçırmıştım ben de. Çok lezzetli olmuş hepsi de. Amin inşallah. Valla, Doktor Fatih duymasın, ne varsa gömdük bugün.
Böyle bir gömüş gömdük ki, Rabbim bizi affetsin beni yani. Ne diyet kaldı, ne bir şey. Hiçbir şey kalmadı bugün. Hepsini de astık, askıya gitti. Böyle mayı ışıkım ya, o yüzden. Bir de fetvayı da verdim. Misafir geldiğinde, yediğinden sual olmaz. Misafirliğe gittiğin yerden, yediğinden sual olmaz dedim, gömdüm. Evet, matbaha, huzurlarınızda teşekkür ediyoruz. Abdalın, bu nefesi de, bu işte bahardandır. Candı ve gönülde, bu nefes yüzünden, yüzlerce güzel şeyler biter. Onların nefesi, talihli kişilere, bahar yağmurlarının, ağacı yaptığı, tesiri yapar. Abdal kim?
Abdalın karşılığı bedel. Bedel ne? Kendisini Allah'a adamış kimseler. Bunlar normalde, velilerle alakalı, evliyalarla alakalı, hadislerde geçer. Abdal kelimesi. Kur'an-ı Kerim'de de, velilere korku yoktur. Var ya, onlar mahsuz ve mahcun da olmayacaklar. Bununla alakalı. İşte bu şeyde, Kütüb-ü Siddet'de, ebdal olarak geçer. Kütüb-ü Siddet'e bakarsanız, Mehdi'yle alakalı, fitneler babında, fitneler babında, Bab-ül Fitne'de, Mehdi'yle alakalı, hadisler vardır.
Mehdi'yle alakalı, hadislerin birisinde, hatırımda kaldığı kadarıyla, Ebu Davud'dan nakil orada. bu normalde ebdallar, Şam ebdalları diye, orada geçer hadis-i şerifte. Hz. Pir de, ebdallara oradan atıfta bulunuyor. Diyor ki, bunlar nefesleri, o bahardandır. O bahardan dedi, gayb aleminin baharından. Onların nefesleri, hani, velilerin, mürşidi, kamillerin sözleri, eski sufilerde, nefes olarak geçer. Hatta işte gidelim, üstadımızı ziyaret edelim, bir nefeslenelim. Eskiler, nefes olarak, hani, üstadlarının, sözlerini nefes olarak bilirler. Bu nefes, buna, bu noktada, çok eski, yani, çok eski, dedim, ta Horasanî'den gelir nefes. Horasan erleri, üstadlarının sözlerini, nefes olarak nitelendirirler.
İşte, abdalın bu nefesi de, bu bahardandır. Yani, gayb alemindedir. Candan, gönülde, bu nefes yüzünden, yüzlerce güzel şeyler biter. Yani, o velinin, o mürşidi kamilinin, nasihatlerinde, söylediklerinde, yüzlerce güzel şeyler biter. Sen ona, kendin teslim olur, onu dinler, onu bu noktada, tabiyet, tabiyette bulunursan, tabiyetini bozmazsan, o güzel şeylerden, nasibini alırsın. Onların nefesleri, talihli kişilere, bahar yağmurlarının, ağaca yaptığı tesiri yapar. Talihli kişilere, bu nefesi kabul edenlere, kabul etmeyenlere, onlara zehir gibi gelir. Kabul edenlere, zehrin panzehiri gibi olur. Üstadın sözü, ariflerin sözü, velilerin sözleri. Bunlar normalde, ama, bir kimse, defans yapıyorsa, bir kimse kabullenmiyorsa, ya onların zaten, kalpleri mühürlenmiştir, kalpleri kararmıştır, onlarda bir tesir olmaz.
Kalbi katılara, söz tesiri olmaz. Kalbi karaysa, bir kimsenin, ona böyle, ayetten, hadisten, istediğin kadar, her şeyden bahset, o kabullenmez onun. Kalbi mühürlenmiş. Bir kimse, Kur'an'a düşmansa, zikre düşmansa, sünnet-i seniye düşmansa, Allah dostlarına düşmansa, onun kalbi yumuşamaz. Onun kalbi kararmıştır, katılaşmıştır. Rabbim hidayet eylesin. Bizim bundan bir, faydamız olmaz. Ama ve lakin, onların etrafa, zararı çok olur. Bakın, zararı çok olur. Onlar ortalıkta, zararcı mahlukat olarak dolaşırlar. Çünkü, kalbi katılaşmış, kalbi kararmış. Hakkı ve hakikati görmez, doğruyu görmez. Doğruyu görmediği için de, doğruyu gördüğünde, doğruya düşman olur.
Onlar, kendi yanlışlıklarını, ve kendi yanlış düşüncelerini, doğru görür. Şeytaniyeti doğru görür. Nefsaniyeti doğru görür. Kur'an ve sünnetin dışındaki, her şeyi doğru görür. Kur'an ve sünnetin içindeki, her şeye de düşman olur onlar. Onlar, gavur, kafir. Müslümanmış gibi, görünse de kafir. Neden? Müslüman, ayeti kerimeye düşman. Müslüman, şeriata düşman. Örneğin, ben de Müslümanım ama, şeriata karşıyım. Şeriat ne? Allah'ın hukuku, ben o kesmeye, asmaya karşıyım. İyi senin, hadi birisi karına tecavüz etsin de, sen ne isteyeceksin? Sen yetiştir, büyüt, kızını getir, 19 yaşına.
Gelsin, zalimin birisi, tecavüz etsin, öldürsün. Sen onun hakkında, ne isteyeceksin? Sen yaşasın, tecavüz etti, öldürdü mü diyeceksin? Yoksa, bangır bangır, bağıracak mısın? Onun öldürülmesini mi istiyorum diyeceksin. en Atatürkçü, laik dahi, başına bir şey gelince, öldürülmesi lazım bunların, idam edilmesi lazım. Allah da bunu söylüyor zaten. Neden şeriata karşı geliyor? Müslüman, oruca karşı. Müslüman, kurbana karşı. Müslüman, bayramlara karşı. Müslüman, zikre karşı. Müslüman, fuhuş haram, ne yapacak bu insanlar? Ya fuhuş haram, evlensin hepsi. Fuhuş haram, kabullenmek istemiyor.
kumar haram, devlet nereden vergi toplayacak diyor. Ya devlet vergi toplamayı versin, kumardan mı toplayacak? Geçen CNN'de izliyorum, ne o, bu şeyden, cep telefonundan oynanan kumarlar varmış. Neyse işte, kumar. Şimdi adamı önce kazandırıyorlarmış. Profesör anlatıyor bunu. Diyor, ilk üye olduğunda kazandırıyorlar diyor. Sistem ona göre diyor, oluşturulmuş diyor. Adam diyor, kazandırıyor. Bir de diyor ki diyor, etrafından insanları da getiriyor, onlar da kazansın. Haydi onlar da geliyormuş, topyekun. O ona diyormuş, bin lira aldım, o ona diyormuş, beş bin lira aldım.
Önce kazandırıyorlarmış. Hepsini oraya üye ediyorlarmış. Ondan sonra, tezgaha bak. Kazanmış ne kadar? Bir milyar. Bir milyon değil, bir milyar. Diyormuş ki, bu parayı senin hesabına getirmem için, geçirmem için, yarısını benim hesaba atacaksın. Profesör söylüyor bunu. CNN'de. Ben kanal ismi de vereyim. Yoksa diyormuş, buna, sana, atmayız hesabına. Kabul ediyormuş adam. Diyormuş ki, senin o olduğunu nereden biliyoruz? Bize adresini ver, bize bankanı ver, bize ibanını ver, bize şuyunu ver, bize buyunu ver. Evet. Ya haram bu. Devlet nereden ver galiba? Nereden alıyorsa alsın ya. Kumar sitelerinden mi alacak?
Kumardan mı alacak? Ama, Müslüman, kumar oynuyor. Müslüman, kumar oynuyor. Hem namaz kılıyor, hem kumar oynuyor. İşin en acı tarafı bu. Kimisinin annesi, babası da biliyor. Kimisinin eşi de biliyor. Ya Müslüman, yapma. Ama yapıyor, Allah bizi affetsin. İşte böyle, kalbi katılaşmış, kalbi kararmış, gözü perdelenmiş olanlara, Kur'an da, onu normalde, etkili gelmiyor. Hz. Peygamber'in sözü de etkili gelmiyor. Şeyh'imin dediği gibi, Mustafa Efendi oğlum dedi, Allah'ı dinlemiyorlar, Peygamber'i dinlemiyorlar dedi.
Beni mi dinleyecekler dedi. Burada diyorum dedi, Mustafa Efendi hakkında dedikodu yapmayın, konuşmayın hakkında diyorum dedi. Burada söylüyorum, salonunu gösteriyor. Şuraya dedi, kapı, kendi dış kapıyı göster. Şuraya kapıya çıkıyorlar, başlıyorlar oğlum dedi. Dedikodu'ya, gıybete dedi. Allah'ı dinlemiyorlar dedi. Beni mi dinleyecekler dedi. O sözü hiç unutmam kendimden. Bir şey olduğunda, hani bir derviş, kardeş birisi, bir şeyi dinlemeyince, içimden o sözü tekrarlarım. Diyorum ki, üstadım ne doğru söylemişsin. Allah'ı dinlemiyor, Peygamber'i dinlemiyor. Mustafa Özbağ'ı mı dinleyecek diyorum ben. Kendi içimden bu sözü söylüyorum. Yani Allah'ı dinlemiyor insanlar, Peygamber'i dinlemiyorlar.
Mustafa Özbağ kim ki onu dinlesin. Bu acı gerçek. İşte o, adamın kalbi karardıysa, adamın kalbi mühürlendiyse, adamın kalbi taş kalpli olduysa, sen ona ne söylersen söyle. Dinlemiyor. Hani, Hz. Peygamber'le amcası Ebu Cehil karşı karşıya geldiler ya, onu kuyudan çıkardı. Onu kuyudan çıkartmasına rağmen dedi ki, yok ayı dedi ikiye böl. Ay ikiye bölündü, işte sen tam bir büyücüsün dedi. Sen tam bir büyücüsün dedi. Yani gözünün önünde ay ikiye bölündü, bunu düşündüğünüz zaman, böyle bir mucizeye tanık oluyorsunuz ve çıplak gözünüzle bunu görüyorsunuz. Ardından diyorsunuz ki, ya sen tam bir yeğenim, sen şimdi tam bir büyücü olduğuna inandım diyor.
Peygamber'e iman etmemiş. Sana mı inanacak? Hani bir, onunla alakalı bir hadis-i şerif daha var ya, eline taş alıyor. Üç tane. diyor, elindekinleri bil, sana iman edeceğim. O da diyor ki, ben senin elindekinleri bilmeme gerek yok. Ey amcam, elindekinler benim kim olduğumu söylesin. Elindekinler benim kim olduğumu söylesin. Diyor, bu daha iyi. Söylesin o zaman diyor. Taşlar dile geliyor. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diyor. Elinden taşlar atıyor, sen bir büyücüsün diyor. Bakın, sen bir büyücüsün diyor. Şimdi insanlar, keramet yarıştireceğim diyor o reşif.
Bırak, adamın kalbi karardıysa, sen onun önünde, ayı değil, güneşi ikiye böysen, gene inanmayacak o. Ona bu gaybden gelen bahar yağmuru fayda eder mi? Etmez. Gaybden gelen o tecelliyatlar, gaybden gelen o ilahi ilim, buna kalbi açık olanlara fayda eder. Bunu anlayana, bunu dinleyene fayda eder. Evet, o abdalların, yani velilerin, mürşidi kamillerin, Allah dostlarının, evliyaların, müminlerin nasihatleri, işte ancak, böyle ona kalbi açık olanlara tesir eder. Kalbi açık olmayan, yani, ona tesir etmez. Sen yağmur yağıyor, şemşeği açınca, yağmur sana dokunur mu? Dokunmaz, bunun gibi.
Yağmur yağdı, ama sen bir kaya parçasısın, yağmur ne kadar yağarsa yağsın, sen içine yağmurdan su alır mısın? Almazsın. Yunus'un dediği gibi, sen bir kara taşsın diyor, denize atsan da, sen içine su almazsın ki diyor. E kara taşsa, o da o gaybden gelen, o manevi ilhamları, tecelliyatları, kabul etmeyecek. Ve, hatta daha ileri gidecek, o velilere, o ebdallara düşman olacak. Onların hakkında, dedikodular üretecek, gıybetler üretecek, iftiralar üretecek, iftira açacak. Her türlü, kötülüğü, onların üzerinde düşünecek. Kalbi iyice kararacak, kalbi iyice katılaşacak, ve kalbi mühürlenecek. Ve Cenab-ı Hak, o velilerin intikamını onlardan alacak.
El nihayede, ebdallarla alakalı bir tespit var. Bunlar, evliyalar ve abidlerdir. Bedelin cemidir. Ebdal diye isimlenmişlerdir. Çünkü her ne vakit, bunlardan biri ölecek olsa, bir başkası, onun yerini alır. Ha demek ki, bu veliler, bu mürşid-i kamerler, bu evliyalar, bitmiyor. Çünkü tükenmez hazineden geliyorlar. Tükenmez hazine ne? İlmi ilahiden geliyorlar. Bunların birisi vefat ettiğinde, yerine başka birisi geçiyor. Yani, duyarsınız ya, mübarek ne mübarekti. Eee, ondan sonra kime intisap ettin? Öyle bir veli gelmez bir daha. O yüzden intisap etmedik başka birine. O zaman onun şeyhi de öyleydi.
Sen neden ona bağlandın? Ben bunu normalde, şeyhefendiye intisap ettim de, çorumlacı Mustafa Efendi'de kalıp, kalıp, başka bir yere intisap etmeyenlere söylüyordum. Kardeş, çorum-i büyük bu zatı. Eyvallah. Diyorum, Hacelaydar Efendi, ondan daha mı küçüktü? Hayır, o daha büyüktü. E neden o zaman, çorum-i'ye bağlandığı insanlar, Hacelaydar Efendi'nin vefat edince, ses yok. Gideceksin, intisap edeceksin. Bir veli bulacaksın kendine, bir mürşid bulacaksın. Neden? Onlar eksilmiyorlar çünkü. Cenab-ı Hak onların yerine, layık olan bir kimseyi koyuyor. Sen bulamadın o zaman. Senin gözün körleşmiş, senin kalbin katılaşmış, kararmış. Sen bunu tespit edemiyorsun. Ya da, hasbel kadar bir mürşitten ders almışsın, ama ikinciden alamıyorsun.
Ona nasıl bir küstahlık yaptıysan, nasıl bir edepsizlik yaptıysan, yolun kapanmış senin. Muhakkak bir şey yaptın ki, senin yolun kapanmış. Muhakkak bir şey yaptın sen. Allah muhafaza eylesin. Tebarani'de geçiyor ve El-Heysemi'de geçiyor. Hadis-i Şerif. Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur ki, onların kalpleri İbrahim'in kalbi üzeredir. Onlar sayesinde Allah kullarından belaları. Def eder, yağmuru indirir ve rızık verir. Yine, Tebarani'den başka bir hadis-i Şerif. Ebdallar, Şam ehli arasındadır. Onlar sebebiyle yardım görürler. Onlar sebebiyle rızka mazhar olurlar. Yine Hazreti Ali Efendimizin rivayeti. Ebdallar Şam'dadır. Onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü, Allah yerine birini koyar.
Yağmur onlar sebebiyle sular, düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir. Suiyeti'ye göre, ebdallarla ilgili haberler sahihtir. Hatta mütevatir bile denilebilinir der Suiyeti. Ve açıklamayı şöyle yapar. Çünkü der, rivayetler manevi mütevatir haddine ulaşmıştır. Öyle ki, ebdalların varlığına kesinlikle hükmetmek, zaruret halini almıştır. Yani birileri çıkıp taşının, bu zamanda veli yok, evliya yok, mürşidi kamil yok diyor ya, öyle diyenler de var ya, işte hadis-i şerifler, ya hadis-i şerifleri inkar edecekler, veayet-i kerimeyi, ya da kabul edecekler. İbni Hacer, Feteva'sında, İbni Hacer, malum Şafi'dir, 4 cildlik İhya'ya 16 cild şerh yazmıştır.
Aynı zamanda, iyi bir hadis alemidir, İbni Hacer. Feteva'sında, ebdallah hakkında kimisi sahih, kimisi gayri sahih, birçok hadis gelmiştir. Kutubun zikri, bazı asarda gelmiştir. Yani kutub olarak isim. Sufiler arasında meşhur olan, efsafıyla, Gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir. Demek ki, İbni Hacer, Gavs, bir veliye, bir mürşidi kamile, Gavs denilmesini, hadislerde bulmamış. Böyle bir rivayet yok diyor. Kutub olarak isimlendirilmiş, veli, evliya, mürşidi kamil, bunlarla isimlendirilmiş, ama Gavs adı ile, herhangi bir mürşidi kamil, bir evliya isimlendirilmemiş.
Böyle bir şey sabit değildir diyor. Kim? İbni Hacer, Feteva'sında. Kaynak, Kütüb-ü Sidd'den. Kaynak da söyleyeyim. Şimdi, bir kısım, ehli sufi, kendi şeyhlerine, Gavs diyor ya, hatta daha ileri gidiyor, Gavs, Gavs, Gavs, … bir titriyor böyle, benim gözümün önünde olanı söylüyor. Sigara ödemişte, haram dedim, sohbette.
Haramiyeti de açıkladım. Dedim, mekruh derler, bir sefer işlersen mekruhtur. Mekruhun devamı, yine günah kebay'dir. her günah kebay haramdır. İsraftır. İsrafın devamında haramdır. Her israf dedim, haramdır. Çünkü ayet de sabit. Siz israf etmeyiniz. Yiyiniz içiniz, israf etmeyiniz. Besmelesiz ağzına bir şey götürülmez. Mekruhu da ağzınıza besmeleyle götüremezsiniz. Mekruh. Bir şey mekruhsa, yenilmesi, içilmesi, onu besmeleyle ağzınıza götüremezsiniz. Dedim, sigaraya besmele çekeniniz var mı sohbette? Tabii ben böyle deyince, ödemişte bu dalga dalga yayılmış bir günde. Nasıl yayıldıysa, birisi geldi, aldı sandalyeyi, benim masanın karşısına koydu.
Senle tartışmaya geldin dedi. Öyle baktım. Dedim, ben Müslümanım. Önce bir selamünaleyküm deseydin dedi. Öyle baktı. Selamünaleyküm ve aleykümselam. Kendim selam verdim, kendim aldım. Kardeş, sohbet et. Tartışacak bir şey yok. Din tartışma deyimi değil. Buyur dedim. Sen sigaraya haram demişsin dedi. He dedim dedim. Bizim dedi, gavuz, Ali Veselam Hazretleri'ni görsen, gözünden siyim siyim yaşa kar dedi.
Geçmiş peygamberleri görsen yine yaşa kar dedi. Sahabeleri görsen yaşa kar dedi. Pir efendileri görsen yaşa kar dedi. Bir insan dedim, halinde, rüyasında, şeyhini görse sevinir, mutlu olur, gözünden yaşa kar dedi. Sen ne gördün kardeş böyle yaptın şimdi dedim. Bizim gavuzlarımız dedi, içerler çünkü dedi. vücudu içiyoruz dedi. Böyle sakinleşti. Sen de mi sigara içiyorsun dedi. Hayır dedim. Ya dedi, şarap içiyorum ben dedi. Ya o daha büyük günah ya dedi. Bizim şarap günah olandan değil dedi. Hangisi günah değil dedi. Mansur şarapı dedi. Bu günah değil dedim. Bu durdu şimdi bak, hiç duymamış Mansur şarabı.
Dedim siz sigara içmekten Mansur şarabını içemiyorsunuz dedim. Gelmiyor size dedim. O dedim tütün kokusuna gelmez çünkü dedim. Gene gavuz gavuz gavuz … E dedim bir daha yaparsan tokatlayacağım seni şimdi dedim. Bir daha böyle yaparsan yemin ediyorum valla da billa da dedim. Derviş olduğumdan beri tokatlamadım kimseye. Seni tokatlayacağım artık. Bir daha yapma dedim. Sohbetin sonuna kadar yapmadı bir daha. İçimden dedim. Ulan dedim tokatın faydası var mı dedim. Lazım yani insana dedim. Anlat şimdi. Dedim sigaraya helal diyebilir misin diyemem. Helal diyemedin dedim. Her şey şüpheli mi? Evet. Şüpheli de mekruh mu dedim. Dur dur. Evet dedi.
Mekruhta haram mı dedim. Harama yakın dedi. E dedim devam ediyorsun. Harama yakın olan şey haram oldu dedim. Niye kızdın buna dedim. E gavuz muza laf söyle dedim. Oğlum ben senin gavuzundan ne bileyim. Nereden? Bana ne dedim senin gavuzundan. Beni ilgilendirmiyor dedim. Ben dinin bir kuralını söyledim sana. Ben kimin biliyor musun dedim. Hayır dedim. Sen de benim gibi insansın. Müslümansın la ilahe illallah Muhammeden Resulullah demişsindir. Müslüman değilsen hangi dine sahipsin bilmiyorum dedim. Herhalde senin dinin gavuz dini. Gavuz gavuz gavuz … diyorsun dedim. Ya bir Allah de dedim ya. Ne yapıyorsun oturuyorsun gavuz gavuz gavuz … Böyle mi zikrular yapıyorsun sen dedim.
Şimdi var ya yarın dinleyin siz twitter'ı. Ondan sonra o mailleri. Sen bizim gavuzumuza laf mı söyledin? Yok ördek dedim ben. Yağmur yağacak diyor mu ördek mi dedin sen bana. Bu ona benziyor. Velhasıl kelam bu durdu. Bu yaktı şimdi sigarayı böyle sigarayı böyle tutuyor. Bir de parmağı böyle üzerinde sigaranın ateşi. Biz sigarayı böyle cehennem ateşini devamlı hissedelim diye içiyoruz dedi. Bunu hissetmek için sigaranın ateşi yetmez dedim. Yanında sen bayağı odun taşıman lazım dedim. Böyle durdu. Nasıl yanın? Basmaya dedim ya senin gavuz gavuz gavuz gavuz demene dedim. Allah diyecek ki dedim. Gavuz dedin Allah demedin lan atın bunu cehenneme diyecek dedim.
Dedim bu kadar Allah desen cennetlik olacaksın zaten. Nereden okudunuz bunu dedim. Nereden okudunuz? Bu böyle baktı. Onların aleminde geçiyor dedim ben. Bir söz var dedim. Böyle durdu. Bak dedim ben sana yer söyleyeyim. Zatın biri diyor ki dedim. Senin şeyhin kim? Ahmet. Yolun başında dağ dedim. Ona diyor ki dedim. Senin zikrin Ahmet. Bu ne demek biliyor musun? Ne demek dedi. Sen devamlı şeyhine tabi olacaksın. Şeyhinin sözüne bakacaksın. Başka hiç kimsenin sözüne bakmayacaksın. Bu o manada dedim. Eğer oradan okuduysanız dedim. Yok oradan okumadıysanız kendi kendinize dedim. Şeytana uyuyorsunuz. Siz böyle demekle dedim.
Tabii. Adamı bir şeye inandıramazsın ki. Dedim bak son defa. Sigara mekruh mu dedim. Mekruh dedim. Tamam başka bir şey lazım değil sana. İşin gücen asker'si seninle. Gönderdim. Tabii. Ödemiş de yer yerinden oynadık. Bizim gavsımıza laf söyledi diye. Evet. Bu akşamlıkta bu kadar yetsin inşallah. Önümüzdeki hafta 2044. Beyit'ten gideceğiz inşallah. Böyle biraz ağır gidiyor bu ara herhalde. ama saat 22-24 yani zaman olarak bayağı geçmiş. Menkıbeler fazla tuttu. Menkıbe önemli. Şimdi bu menkıbeyle alakalı birilerine aslında böyle buradan bir şey yapıyorum.
Gönderim yapıyorum. Menkıbeyle alakalı. Eğer dinliyorsa menkıbeler çok önemli. Evet. Önümüzdeki hafta 2044. Beyit. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgarı ayıplama. Rüzgar işini yaptı. Esti. Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti. Buradan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Helal edin. Bizden yana da helal olsun. Helal etmeyeniniz var mı içinizde? Ben biraz gecikiyorum diye. bakıyorum helal etmeyen var mı böyle Fatih Terim gibi baktım biraz hoş olmadı ama var mı helal etmeyen?
Yok. Peki. Teşekkür ederim. Olur mu olur? Yukarıdan helal etmeyen varsa olur mu olur? Birisi der ki ben helal etmiyorum. Sen benim gözümün üstünde kaşın vardı der. Yok sen bizim kavsımıza laf söyledin. Yok sen bizim evliyamıza laf söyledin. Öyle ya. Millet bu ara çok alıngan. Yok sen bana söyledin. Bir de onlar var. Sohbeti bitiriyor. İşte o gün yorgunluktan, argınlıktan nesi hiçbir şeye bakmıyor. Bakıyorum birkaç bir gün sonra, iki gün sonra bakıyorum. Dün akşam sohbeti benim kastettin efendim. Birine dedim evet seni kastettim. Ne yapacaksın? Döveceksin mi? Dedim. Şimdi bir de bu var. Evet herkes sohbetten istediğini alsın kardeş. Kastettiysen bile seni kastetmişimdir.
Al üstüne. tövbe et. Değiştir kendini. Evet. Seni kastettim. Hepinizi kastettim. Bitti. Benim için yol kolay. El-Fatiha dedik mi ya? El-Fatiha. Allah'a selam. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.