mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (2035. Beyitten) 19.10.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 20 Ekim 2024 · 1:27:34

Euzûbillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali Zikr, Fâlemennâhu, La Ilâhe, İmâm, Elhamdülillâhî, Selâmünaleyküm.
Allah gecemizi hayırlı eylesin. Ayımızı, yılımızı, ömrümüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hak batıl, batıl bile nereden eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, nerede Müslümanların haksızlık ediliyorsa, nerede kanları dökülüyorsa, nerede ırzlarına, namuslarına, şereflerine, haysiyetlerine dokunuluyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin de intikamlarını alsın. Amin. Konu başlığı demiştik geçen hafta, Hakim-i Senayi'nin can elinde cihan göklerine iş buyuran gökler var. Ruh yolunda nice inişler, nice yokuşlar, nice yüksek dağlar ve denizler var. Beytlerinin tefsiri.
Yani can elinde cihan göklerine iş buyuran gökler var. Yani normalde bir gök diğer göğe iş buyuruyor. Can elinden cihan göklerine dedi, ruh can dedi. Ve o bazı demek ki ruhlar var, o ruhlar ne yapıyor? Cihan göklerinde, yani alemin göklerinde iş buyuruyor, göğe. Ve bir gök, bir gök, başka bir göğe iş buyuruyor. Bunu normalde Senayi'nin beyti. Hazreti Pir bunu şerh ediyor şimdi. Hakim-i Senayi malum çok ünlü bir sufi, onun da mesnevisi var. Ama tabi Hazreti Mevlana'nın mesnevisinden sonra diğerleri mesnevi hükmü kalkmış onlarda artık mesnevi denmemiş onlara.
2035. beyt. Gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır. Fakat o ancak havasa görünür. Hani bundan önceki beytlerde de, hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri kabristandan geri dönmüştü. Ve Hazreti Ayşe annemiz hava yağmurlu olmasına rağmen üzerinde bir ıslaklık görmemişti. Ve baktı böyle onun elbisesine, sarığına, onun üstüne başına ıslaklık yok. Dedi, ıslanmamışsın. O da ona ne demişti? Senin örtün neydi dedi. O da senin dedi, cübbenin altına girmiştim. O zaman senin gördüğün o yağmur manevi dedi. O gördüğün ıslaklık da manevi. O zahir yağmur değil demişti. Konu buydu.
Ne demişti? O yağmur sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka bir göktendir dedeydi. İşte ardından Hazreti Pir diyor ki, gayb aleminin başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü, başka bir güneşi vardır. Fakat o ancak havasa görünür. Normalde buna baktığımızda, Hazreti Pir tabi bu gayb alemiyle alakalı, bu alemle alakalı bilgileri, bu alemle alakalı oradan kopup gelen hikmetleri sıradan insanların bilemeyeceğini, göremeyeceğini söylüyor.
Tabi normalde buna baktığımızda, hani işte Allah'a yakın olan kimseler bunu ancak görür noktasında duruyor. Burada normalde gayb dediğimizde, gayb anladığımız ne olacak? Buna, hani bu açıdan baktığımızda biz varlığın dereceleri altında biz en son dereceyiz. Yani ne derecesi bu? İnsan derecesi, Adem derecesi. Biz bu insan derecesi, Adem derecesinde yaşayan varlıklarız. Bunun bir üst makamı var, o ne? Şehadet mertebesi diyoruz biz oraya. Hani bir şeyin şahitlendiği, görüntüye çıktığı, burası da biz aslında, benim gaybden anladığım şey farklı bir şey, ama ben normalde varlık dereceleri açısından baktığımızda, onun işte insan mertebesi, bir üst katman diyelim biz ona, şehadet mertebesi, onun bir üst katmanı, Muhyiddin İbni Arabi'den gidersek, misal mertebesi, onun bir üst mertebesi, ruhlar mertebesi, onun bir üst mertebesi, ikinci ta'ayyün dediğimiz şey.
Yani bunun bir üst mertebenin bir üst mertebesi de ta'ayyünsüzlük. Yani Allah bilinmez idi, Hadis-i Kudsi'deki. Allah bilinmez idi. Burası bize gayb mi? Evet. Gaybden benim anladığım şeyler. Burası bize gayb mi? Evet. Allah bilinmez idi. Burası normalde gayb. Yani Cenab-ı Hak herhangi bir zahir noktaya, bilinirliğe çıkmamış hali. Sonra Cenab-ı Hak bilinmekli istedi. İlk ta'ayyün. Bunu Arabi ilk ta'ayyün olarak tarif eder. Yani normalde ilk ta'ayyün dediğinde Cenab-ı Hak'ın bütün sıfatsal tecelliyatları, tabiri caizse Allah'ın Allah olarak, Allah olarak bilinmesi, bilinmekliğe geçmesi.
Bunun normalde ikinci ta'ayyünü vardır. İkinci ta'ayyün de yine tırnak içerisinde, Arabi'ye göre o ayağını sabite dediğimiz yerdir. Şimdi gayb alemi dediğimizde, gayb alemi dediğimizde burada herkesin kendince, kendi manevi durumuna göre anladığı şey girer ortaya. Bir kimse için gözün burnunun ucu dahi gayb olabilir. O onun gaybıyla alakalı. Bir kimse için on yıl sonrası gayb olabilir. Bir kimse için yüz yıl sonrası gayb olabilir. Bir kimse için işte şehadet mertebesi gayb olabilir. Ama o şahsı bağlıyor. Yoksa şehadet mertebesi tecelli etmiş mi? Etmiş. Var mı? Var. O zaman sen bilmiyorsun onu. Onun bir üstüne misal mertebesi. Yani misal alemi dediğimiz alem.
Misal alemi ne? İşte film şeridi gibi. Aslında var ama yok. Henüz daha şehadet noktasına inmemiş. Misal alemi. Bir şeyin böyle hayali pro tipi gibi. Onun bir üst mertebesi ne? Ruhlar alemi. Ruhların yaratıldığı alem. Ruhların yaratıldığı perde. Orası da bir başkasına göre gayb mi? Evet. Asıl burada gayb olan, hani bütün insanlara gayb olan şey, ikinci taayyün olarak nitelendirdiğimiz, nur-u Muhammediye veyahut da ayağını sabite olarak nitelendirdiğimiz yer.
Burası normalde işte genel manada, genel manada. yani bütün insanların hepsine olmasa da büyük bir kısmına kapalı olan yer. Bakın ruhlar alemi değil, onun bir üstü dediğimiz ikinci taayyün mertebesi. Arabi dilinden bakarsak ikinci taayyün mertebesi. Yok Arabi dilinden bakmazsak, hani ben böyle Muhyiddin İbni Arabi bunu böyle tahsif etmiş, anlatılması kolay böyle olunca. Ama öbür türlü, hani bu hani fakirin dediği, nur-u Muhammediye olarak nitelendirdiğim yer, nur-u Muhammediye olarak nitelendirilen ve aşkın, aşkın varlığa sudur ettiği yer. Hiçbir şey yok idi, hiçbir şey yok idi. Allah vardı, Allah tanınmakla istedi ve bir şey yarattı.
Bak bilinmezdi, işte taayyünsüzlüktü. Allah bilinmekliği istedi, Allah'ın Allah olarak tecelli etmesi ve bir şey yarattı. Bu da nur-u Muhammedi. O zaman bu ne oluyor? İkinci taayyüne denk gelen yer. Karşılığı ikinci taayyün. Arabice bakarsak, Arabi bunu Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri, bunun farklı bir şekilde, da tafsilatlı olarak anlatmış, hususunda, fütuhatında. Yani oralara girip de incelemiş değilim şimdi. Çünkü ayrı bir ekoldür o. Muhyiddin İbni Arabi bu meseleye bakarken, o aşkın aşkınlığından anlatır bunu. Bakın, aşkın aşkınlığından. Yani aşkın aşkınlığı dediğim şey şu, yani o Allah'ın aşkın bir şekilde tecelli etmesi. Nereye?
Nur-u Muhammediye tecelli etmesi. Ve nur-u Muhammediye bu manada, bu manada, işte umuma kapalı olan gayb dediğimiz şey. Yoksa herkesin bir üst tarafı, bir üst makam onun için gaybtir. Yani insan mertebesinde duran bir kimse için, işte şehadet mertebesi gaybtir. Şehadet mertebesinde duran bir insan için, misal alemi gaybtir. Misal aleminde duran bir kimse için, ruhlar alemi bir gaybtir. ruhlar aleminde duran bir kimse için, ikinci tahayyün zaten gaybtir. Şimdi, buradan diyor, Hz. Bir, bu gayble alakalı meselede, ancak diyor, havasa görünür bunlar. Yani çünkü, normalde o gayb alemi dediğimiz, başka bir bulutu, başka bir yağmuru, başka bir göğü dediğinde, biz şimdi buluta farklı manadan bakacağız, o zaman yağmuru farklı manadan bakacağız, göğe de farklı manadan vermemiz gerekir.
Evet, zahiran baktığımızda, nedir? Bulut buluttur. İşte, yağmur, yağmur taneciklerini, öyle söyleyelim, veyahut da, buharlar toplanır, bulut olur. Sonra, yağmur halinde, tabiatın dengesi değişir, hava sıcaklığı, soğukluğu değişir, rutubet değişir, ondan sonra yağmur olur, yağar. Ama bu, nerede olur bir de, gökte olur. O zaman, tasavvufi manada baktığımızda, sufice baktığımızda, o zaman yağmura farklı manada vermemiz lazım, buluta farklı manada vermemiz lazım, göğe farklı manada vermemiz lazım. Bir de, Hakim Senayi'nin söylediği söz var, iş buyuran gökler, iş buyuran gökler deyince, o zaman her mertebeyi, bir gök olarak al, her mertebeyi.
Ve bir üst mertebedeki, mesela, insan mertebesi, insan mertebesinin üzerinde, şehadet mertebesi var. Şehadet mertebesi, insan mertebesine tecelli ediyor. O zaman, Cenab-ı Hakk'ın, ilmi ilahiden doğan, ilmi ilahisinden çıkan bir şey, ilmi ilahisinden çıkan bir şey, önce ruhlar mertebesine, çünkü ilmi ilahi, ayağını sabit eyle, anlamamız mümkün, veyahut da ilmi ilahiye baktığımızda, Hz. Muhammed Musafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti noktasından bakmamız lazım.
Çünkü ilmi ilahen, Cenab-ı Hakk'ın zatından çıkan olan ilimin ilk tecelli ettiği yer, nur-u Muhammed'inin üzerinde. İlk tecelli ettiği yer. Veyahut da, Arabice baktığımızda, ilk tecelli ettiği yer, ikinci tayin. Yani, ayağını sabite. İkinci tayin. Yani, Cenab-ı Hakk'ın kendi zat noktasında, Allah Celle Celaluhu, ve bütün bilinen bilinmeyen, adı konulmuş konulmamış, bütün sıfatlar onda ceme olmuş, onda toplanmış. Ve oradan gelen ilmi ilahi, oradan gelen bütün ilimler, ayağını sabiteye tecelli ediyor. Ayağını sabit eden non-ruhlar alemine, ruhlar aleminden misal alemine, misal aleminden şehadet alemine, şehadet aleminden insan seviyesine, insan alemine tecelli ediyor. Böyle olunca, hakim senayinin gökler var, göklere emreder dediğinde, o zaman her ilmi, hakikat, tecelliyat, hikmet, bu aşağı doğru inmiş oluyor.
Böylece, yukarıdaki gök, sema, adına ne derseniz deyin, veya alem, aşağıdaki aleme ne yapıyor? Onu indirmiş oluyor. Tecelliyat ölü yürüyor. Ve, ruh yolunda, nice inişler, yokuşlar var, bu insanlara ait. O zaman, bu insanlar, bu, misal alemi, veya şehadet alemi, veya ruhlar alemi, veyahut da ne bileyim işte, ikinci ta'iyyün arasında, ruhlar gelip gidiyorlar, veyahut da belli seviyeye gelmiş olan ruhlar var, onlar içinde yollar inişli çıkışlı.
Orada da dağlar, tepeler var. O yüzden, normalde bunu ancak, hani, hikmet ehli olan, havasa görünür diyor, Hz. Bir bunlar. Bakın, bu manayla alakalı meselelerde, hepsi de, havasa görünür diyor. Ve, tabii, bir mutlak gayb olarak, nitelendirdiğimiz bir gayb var. Mutlak gayb. Sadece bunu Allah biliyor. Bakın, bununla alakalı birisinin bir söz söylemesi mutlak değil. Cenab-ı Hakk'ın, kendi, zat-ı uluhiyetinde var olan ilim. Bu gayb, bundan, peygamberlere kapı açılıyor. Hz. Pir'e göre, buradan bir kapıda, büyük velilere, zamanın kutuplarına, zamanın büyüklerine, kapı açılıyor.
Burası, diğerlerine kapalı. Hz. Pir'in deyimiyle. E, o zaman, hani, ancak, havas görebilir dediği, timseler bunlar. Havaslar. Has'ın üstünde. ilmi sıraladığımızda, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasında, hakkel yakinin, zirvesinde olan kimseler, bu havası hirleri. ve, bu havası, burası, Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ikramı. Kul çalışır, gayret eder, ama burası, bu nokta, bu perde, bu seviye, Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla alakalı, ikramıyla alakalı. Çalışma sebep, ama burası özel bir yer.
Bakara suresi, ayet 269. hikmet 269. Bunun, Kur'an'daki delili, Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz, ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak, akıl sahipleri düşünüp, anla. Demek ki, burası neymiş? Allah, hikmeti dilediğine verir. Sen beğen, beğenme, sen kabul et, etme. Allah, dilediğine bu hikmeti verir. Sen çalış, çalışma, gayret et, etme. Buradan bir, küçük bir, Şeyh Efendi'yle alakalı not düşeyim mi? Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'yle böyle, sohbet ediyoruz.
Özel, iki kişiyiz. Ustah Efendi dedi, oğlum dedi, niceleri dedi, bu vazifeyi bekliyordu dedi. Alimler, hafızlar. Ben diyordum ki dedi, işte alim insanlar var, hafız insanlar var. Vazifeyi onlara verin. Ama dedi, Cenab-ı Hak bize nasip etti dedi. Bu sohbet, benim Şeyh'imle beraber, baş başa konuştuğumuz bir sohbet. Şimdi başka bir baş başa konuşmaya geçeceğim. Allah rahmet eylesin, bizim Sivas'ta Ali abi vardı. Hüseyin bilir, Ali bilir, Karadağlardan, Adnan bilir.
Hafız kimse. Yolda giderken, Kur'an-ı Kerim okuyaraktan gider. Bildiğiniz, hafız böyle. Ben, dervişlik hayatım boyunca, öyle disiplinli, hemen hemen, günlük beş bin tevhid çeken başka bir kimse tanımadım. Ben de dahilim buna. her sabah Kur'an-ı Kerim okur, günlük beş bin tevhidini çeker. Böyle disiplinidir. Bakın, böyle disiplinidir. Onun bana söylediği şey, şimdi, Şeyh Efendi'yle bunu konuştuk baş başa. Mustafa Efendi dedi, ben görevi, bana bekliyordum dedi. Nasıl dedim abi ya? E dedi, ben de nakibin gabbayım, hafızım.
direkt bana söylediği şey, Allah'a metelesin. Görev bana verilir diye düşünüyordum, onu bekliyordum dedi. Ama dedi, rüyamda dediler ki, dedi, beş Nisan'da görev açıklanacak, git ilk dervişi sen ol dediler. Ben kendime bekliyordum görev dedi. Buraya açık açık konuştu böyle. Ben sonra dedi, Mustafa Efendi dedi, ben dedi Sivas'tan, o rüyadan sonra dedi, dosdoğru dedi, Konya'ya gittim dedi. Bakın, bizim dergahın, Abdullah Efendi'yle beraber, Hz. Mevlana'nın ayrı bir etkisi vardır. Bizim dergahın üzerinde. Bizim dergahın kuruluşu, kadri rufaydır. Ama Şeyh Efendi'yle beraber, Hz. Mevlana Celalettin, Rumi Hazretlerinin, bizatihi, bizatihi etkisi vardır.
Çünkü, normalde Şeyh Efendi, Hz. Mevlana Celalettin, Rumi Hazretleri'yle, irtibat da vardır, manevi olarak. Bu sefer, bunları, eskiler dahil, çoğu kimse bilmez. Sebebi, Şeyh Efendi'yle bizim özel konuşmalarımızdan. Ali abi, dost doğru, Konya'ya gidiyor. Konya'da, Hz. Pir'in başına gidiyor. Hz. Pir diyor ki, sakın vakit kaybetme. Git, bu gece diyor, intisap et. Ve, o, Ali abi, hemen oradan, biniyor otobüse, dost doğru, Konya'ya gidiyor, Nevşehir'e gidiyor. Nevşehir'de, o akşam, zahiren, açıklanacağını, Ali abi bilmiyor. Geliyor, dergaha oturuyor, tabii, Şeyh Efendi de geliyor.
Bombayı, tabiri caizse, patlatan, Ali abi. Nevşehir'de, yine eskiler bilir, küçücük bir yer vardı, içinden su çıkardı, rutubetli. Geliyor, Şeyh Efendi'ye diyor ki, efendim, Rüyam'da böyle böyle gördüm, Hz. Mevlana'da böyle böyle dedi, beni ilk evlat olarak, derviş olarak kabul edin diyor, ona intisap ediyor. Şimdi, Allah, hikmeti, dilediğine veriyor. Buranın altını çizmek istiyorum. Sen zahiren, düşünüyorsun, bundan olur, şundan olur, bundan olur, bundan olmaz. Öyle değil. Allah, dilediğine bu hikmeti veriyor. Sen beğenmiyorsun, sen kabullenmiyorsun, ama Cenab-ı Hak vermiş, ona vermiş.
Dilediğine hikmeti veriyor. Buradaki o, hikmet, Cenab-ı Hak'ın, insanlara açmadığı sırrı. yani bu hikmet, insanlığın tamamına açık değil. Hani Allah, peygamberlerine hem kitap veriyor, yanında hikmet de veriyor. Bakın, peygamberlerine kitap, yanında da hikmet veriyor. Birçok ayeti kerime var bu konuda. Velilerine, yani mürşidi kamillerine, hikmet veriyor. Peygamberlerine hem kitap, hem hikmet veriyor. Büyük peygamberlerine, kitap verilen peygamberlere. Diğer peygamberlere, bir kitap verilmeyen peygamberlere de hikmet veriyor. Bakın, işte o Beni İsrail peygamberleri dediğimiz, kitap verilmeyen peygamberlerle, ümmetimin velileri, ümmetimin velileri, Beni İsrail peygamberlerine denktir, hadis-i şerifinin tefsiri bu.
Kitap verilmeyen peygamberlerde de hikmet veriyor. Ümmet-i Muhammed'in velilerinde de hikmet var. Ve Allah bu hikmeti dilediğine veriyor. Ve bu normalde havaz ehli dediğimiz, zamanın büyük kutupları, mürşidi kamiller, veliler, ve velilerin bir çıt altında olan evliyalar, bunun tamamına evliya diyebiliriz ama sıralama olarak, evliyalıktan veliliğe geçilir.
Bu ne demektir? Mesela işte, dördüncü makama gelen evliyadır, beşinci makama gelen evliyadır, altıncı makama gelen evliyadır, yedinci makama gelen velidir. Sıralama olarak baktığımızda, dördüncü makamdaki de evliyadır. Evet, yani daha aşağıda, çalışıp yukarı doğru çıkması lazım. Dördüncü makamda da oturdu, yerleşti, embar-ı levame mülhümeye geçti, mutmainne de oturdu.
Hu esmasının bir üsmü, hay esmasında oturdu. O hay esmasında oturduğu anda, o da evliyadandır. Kalpler ancak, zikrullah ile mutmain olur dediği noktaya geldi. Mülhümeden mutmainneye geçti. O da evliyadandır. Mesela Hu esmasının sonuna doğru. O da kimsede artık böyle evliyalık emareleri olur. Nefsine uymazsa, o yolu açılır. Bak, nefsine uymazsa, yolu açılır. Hu esması ve hay esması, tehlikeli esmalardır. Ya nasıl tehlikelidir? Adam böyle ufak tefek, kalbinde, etrafında, keramet olmaya başlar. olunca böyle nefsine uymaması lazım orada. Yani işte kalbine bir şeyler gelir. Kalbine bir şeyler gelince, o kimsenin ayağının kaymaması lazım.
Böyle bir kimse ne oldum dememesi lazım. Etrafına bir kimsenin, üç beş kişi toplanır. Sen şunu yap, sen bunu yap, sen böyle yap. Nefsine uydu o. O nefsine uydu. Birinin nefsine uyduğuna işarettir o. O böyle biraz ona, insanlar, temanna etmeye başlar. Ona saygı duymaya başlar. O da kendinde bir şey görür. Herkes bende toplansın diye uğraşır. Nefsine uydu o. Yıkılır o kimse. Hatta daha ileri konuşanları duymuşsunuzdur. Önce beni bulacaksınız. Benden şeyhe geçeceksiniz. Maneviyat ayağını keser onun. Kafasını, kolunu keser. Sen kimsin der.
Bunun dediği zaman birisi, ona uyarın. Hani benim bir sözüm var ya, bu meydanda nice başlar kesilir, bırak kan parasını, senden bir de kolumuzu yordun diye, senden kol parası isterler. kolumuzu yordun derler. Biz onun parasından isterler. Bu yol, öyle bir yol. O yüzden orası mesela tehlikeli yerdir. İşte o kimseye biraz, şimdi Cafer'den örnek vereyim de, kimse bizlerinin alınmasın. İşte Cafer abi şöyle, Cafer abi böyle, iyi, Cafer de kendinde bir şey gördü. Öyle ya. Etraftaki insanlar saygı duyuyor falan. Cafer de diyor ki, önce beni tanıcanız, önce beni bileceğiniz.
sonra şeyhi bileceğiniz, şeyhi göreceğiniz. Aa, siz bana danışmadan, nereye şeyhle görüşüyorsunuz? Ne o ay? Ne olmuşsun sen be abi? En güzel şarkıyı sen çaldın. Sonra Geylan Hazretleri geliyor, şak, şak, şak, üç tane vuruyor bitiyor. Bir tane vurursa tedavisi var. İki tane vurursa, bir nebze tedavisi var. Üç tane vurdu mu tedavisi yok. yolda nice başlar kesiliyor. Bırak kan parasını, bir de kol parası alıyorlar senden. Yoğurdun bizi diyorlar. Yoğurdun bizi. Bir de işin o tarafı var.
O yüzden, hikmet ehli, olacaksa bir kimse, kendi nefsini koymayacak orta yere. Bunu neden Hu ve Hay esmasında topladım? Kardeşler buradan ileri gidemiyorlar. Buna üzülüyorum. Hatta Hay esmasına gelen, geri dönüyor, yıkılıyor. Buna üzülüyorum. Oysa, hani Hu esmasının sonuna doğru, onda evliyalık kokusu gelmeye başlıyor. Hay esmasında o koku daha da fazlalaşır. Hak esmasına gelince oturur. Çünkü Hak esmasına gelen kimse artık, normal şartlarda, şeyhlik yapabilecek seviyededir. O mesela Kayyum esmasına gelmese de ona halifelik verebilirsin.
Hiç. Sana neden halifelik verdin diye de soran olmaz. Ha bir üstad, bir şeyh efendi, icazetli bir üstad, icazetli bir şeyh efendi, istediğine halifelik verir, istediğine şeyhlik verir. Burası tartışılmaz. Tartışan, şeyhinin şeyhliğinden şüphe etmiş olur. Hani şeyh efendi hazretler işte bizim bir arkadaşa, kardeşe dedi ki, ilan edin. Hoş bizim Adnan Hoca'ya da söylemiş. Adnan Hoca demiş ki, ben Adanadayım. Ondan sonra öbür arkadaşı aramış. Abdullah Efendi istediğini şeyh ilan edebilirdi. Ahmet Duran abi bana bizatihi söyledi.
Ahmet Duran'a da söyleyeceğim. O da dedi, ilan etsin dedi. O mesela bana söyledi bunu. Açık. Şimdi, çünkü normalde o kimse hak esmasını aldıysa, çok rahat şeyhlik yapabilir. Herkes yapabilir. Teknik olarak. Ha, mürşidi kamildir, değildir, o ayrı meseledir. İcazeti vardır, yoktur, bunlar ayrı meseleler. Ama, bir şeyh efendi, bir kimse için, bu şeyhliğini ilan ettiyse, onun, o şeyhtir. Onun şeyhliğini tartışan, kendi şeyhinin şeyhliğini tartışır. Bak, onun şeyhliğini tartışan, kendi şeyhinin şeyhliğini tartışır. Onun şeyhliğini tartışmaz. Farkında değil, bilmiyorlar, millet tartışıyor.
Örnekleyeceğim. Abdullah Efendi, Sivas'ta, bizim, Ahmet Duran, Gümüş abiye, bana bizatihi söyledi, şeyhliğini onu da ilan ettireceğim dedi. Bana söyledi mi bunu? Söyledi. Şimdi, şeyh efendinin, Ahmet Duran, Gümüş abiye'nin şeyhliğini ilan edeceğim dedi, bana söyledi ve ilan etti. Onun şeyhliğini tartışan, Abdullah Efendi'nin şeyhliğini tartışır şimdi. Abdullah Efendi ilan etti mi etti, nesini tartışıyorsun sen? Kabul etmiyorsun. Etme. Abdullah Efendi'nin sözünü kabul etmiyorsun. Neyi kabul etmiyorsun? Abdullah Efendi'nin sözünü kabul etmiyorsun. Abdullah Efendi, tabi misin? Tabi misin? Bu ağaca, bu direğe desek ki, bu şeyh, şeyhtir kardeşim o. Sen o şeyhe tavisen, değilsen, nefsine tavisen, ben bu direği şeyh olarak kabul etmiyorum.
Etmiyorsan etmiyorsun. Çok, umurumuzda sanki gibi. Şimdi, normalde, işte bu, şimdi, konuyu dağıtmayayım. Şimdi, o, hani, hikmet sahibi olacak, o evliyalık noktasında yürüyor, o zaman, Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarında sırlara vakıf olacak. Bu okumakla olacak bir şey değil canım kardeşlerim. Bunlar defterde, kitapta yazan şeyler değil. Bunlar, Cenab-ı Hakk'ın ilmi ilahisinden kopup gelen şeyler. İşte o havas ehli dediğimiz insanlar artık yürürken, o ilmi ilahiden onlara geliyor bu ilim. Ve İmam Buhari de naklediyor hadis-i şerifi. Allah bazı kullarına öyle bir anlayış verir ki, onlar insanların kavrayamayacağı bazı sırları kavrarlar.
Allah dilediğine hikmet verir, Bakara'da. Ve diyor Allah bazı kullarına öyle bir anlayış verir ki hadis-i şerifte, o insanların kavrayamayacağı bazı sırları kavrarlar. Ve bu normalde, bu hadis, bize o havas ehlinin, manevi sırları kavrayacağına, ve bunun Cenab-ı Hakk'ın hususi bir lütfu, ikramı olduğunu gösteriyor. Ve bu normalde onların ferasetlerini, idraklerini, akıllarını, kalplerini Cenab-ı Hakk kendisi dizayn ediyor.
Bu normalde bir kimsenin kendi kalbini, kendisinin bu noktada dizayn etmesi biraz zor. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, kalbimi senin dininde muhkim kıl diye dua ediyor. Senin dininde diyor. Dikkat edin. Cenab-ı Hakk'ın zatına söylüyor. Senin dininde muhkim eyle diye. Ve normalde, artık o kimse havas ehli olduğundan, işte bu gayb alemin sırları da, lazım olan, gerekli olanlar, onlara verilmeye başlıyor. Mücadele Suresi Ayet 11. Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Demek ki Cenab-ı Hak bu ilim verdiklerini ne yapıyor?
Derecelerle de yükseltiyor. Ayetle sabit. O zaman Allah dilediğine hikmet verir. Hadis-i şerif, Allah hikmet verdi. Kimseler, insanların anlayamadığı şeyleri anlarlar. Ayet-i kerime, Allah, kendilerine ilim verilenlerin derecelerini de yükseltir. Allah yükseltir. Bir başkası değil. Ona hikmeti veren Allah'tır. Derecesini yükseltecek olan da Allah'tır. Diğerleri, şey devam ediyor, Beyt. Hz. 1 diyor ki, diğerleri, öldükten sonra tekrar yaratılıp diriltileceklerinden şüphe ederler. Yani iman eden, o dereceleri yükselen, o katından hikmet verilen, o bereketlendirilen, lütuflandırılan o insanlar ve o müminler topluluğu, evet, onlar normalde bunlara iman ederler, inanırlar.
Ama insanların bir kısmı vardır. Bunlar öldükten sonra dirileceklerine inanmazlar. Bundan şüphe ederler. Hani Türkiye'de de şimdi, hani Müslümanım ama öldükten sonra diriltileceğime inanmıyorum. Kafir aslında. Neden? Biz öldükten sonra yeniden diriltileceğimize ve hesaba çekileceğimize iman ediyoruz. İman şartlarından birisi bu çünkü. Ama o kimse ben Müslümanım inanmıyorum buna dediği anda kafir o. Veyahut da hani öte dünya dediğimiz kabir ve mahşer, cennet, cehennem olgusuna inanmıyorsa bir kimse kafir örneğin. O da kafir. Yasin suresi 77, 78, 79. İnsan bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi ki? Şimdi apacık düşmandır.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş de? Çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş? De ki, peygambere diyor bunu. Onları ilk defa yaraltan diltecek. O her yaratmayı bilir. Bu ayet-i kerimenin sebebi, nüzülü şu. Müşriklerden birisi böyle bir kemik alıyor eline. Birkaç tane kemik. Onlar da elinden oynuyor, atıyor yere. Bunları kim diriltecek ki bir daha diyor. Bunları kim diriltecek bir daha deyince, Cenab-ı Hak bu Yasin suresinin 77, 78, 79. ayet-i kerimelerini imzal ediyor. Bu bir müşriğin hareketinden kaynaklanan bir ayet-i kerime. Ve diyor, çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş?
De ki diyor peygambere, onları ilk defa yaraltan diriltecek. O her yaratmayı bilir. Ve ayet-i kerime öldükten sonra yeniden dirilmeye karşı şüpheyi kaldırıyor orta yerden, inanırsan. Ama inkarcılar, müşrikler, kafirler, öldükten sonra yeniden diriltileceklerine inanmazlar. Bir kimsenin bu konuda şüphesi varsa kafirdir zaten. Biz öldükten sonra yeniden diriltileceğimize iman edenlerdeniz. Hesaba çekilip, o hesabı verdikten sonra, ama cennete, ama cehenneme gidecek olmayı iman ettik bu konuda. Ama müşrikler ne yapıyorlar? Bu konuda iman etmiyorlar. Ve Allah'ın bir insanı yeniden yaratacağına, yeniden o insanı yaratacağına inanmıyorlar. Oysa Kıyamet Suresi ayet 34'te Cenab-ı Hak yine buyuruyor, insan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?
Evet, biz onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. Cenab-ı Hak o müntirlere, o inkarcılara, o kafirlere yeniden şataat yapıyor. Diyor ki onlar buna inanmıyorlar ama biz onun parmak uçlarına varınca kadar yeniden yaratırız. Kaf ayet 15, biz ilk yaratmadan aciz mi kaldık? Hayır, onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar. Yani biz sizi ilk önce nasıl yarattıysak, aciz değilsek, biz sizi tekrar yaratacağız. Bundan şüphe duymayın diyor. Yine Buhari ve Müslüm hadis-i şerifi, siz ölüp toprağa karıştıktan sonra tekrar diriltileceksiniz. Allah sizi yeniden yaratacaktır. Yine Tirmizi'den bir hadis-i şerif, siz insanlar öldükten sonra tekrar yaratılmayacaklarını mı zannediyorsunuz?
Allah insanı yeniden diriltecek ve onun bütün yaptıklarının hesabını soracaktır. O zaman bunlara iman etmeyen münkirler, kafirler, müşrikler, buna inanmayan, her kim ne olursa olsun, yeniden diriltileceğine inanmayan kimseler, evet, bu konuda kafirdirler ve yeniden yaratılmakta şüphe ediyorlar. Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi perişan etmek için yağar. Ve yağmur vardır, bu alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi perişan etmek için yağar beyti. Yağmurun hem rahmet olduğu hem de imtihan olduğuna delil. Hz. Pir bunu böyle söylerken, yağmurun yağması hem bereket hem de ne oluyor? Afat oluyor.
Yağmur yağıyor, oh ne kadar güzel. Topraklar ıslandı, yeşillikler oldu, ağaçlar sulandı, bitkiler ne güzel, neşi nevab oldu. Ama yağmur var, sel oldu. Ortalığı aldı, götürdü. Daha ilerisi Nuh tufanı oldu. E tabi bir de bizde ayrı bir yanlış şehirleşme, yanlış şehirleşme, şehirlerin yanlış yerleri kurulması, şehirlerin ovalara kurulması, dere yataklarının ıslah ediyoruz deyip de dere yataklarının bozulması.
Islah etmiyor. Hani ayet-i kerimede diyor ya, onlar ıslah edicileriz derler ama bozguncudur diyor. İnsanoğlu ıslah ediyorum diyor, bozgunculuk yapıyor. Şehirleri ovalara kuruyorlar. Şehirleri deprem bölgelerine kuruyorlar. Ovalar çünkü deprem görecek olan yerler, batma görecek olan yerler. Ama ne yazık ki ülkemizde şehirleşme yanlış. Ovaları imara açıyorlar. Yani şimdi de diyorlar ki tarımla alakalı problem var. Gıda ile alakalı problem var. Siz tarım yerlerini şehire açarsanız, insanların orada ev yapmalarına müsaade ederseniz, tarım alanlarına fabrikalar kurarsanız, tarım alanlarına evler kurarsanız, sizin tarım yapacak alanınız kalmaz. Bir de gider kenarlardaki köyleri dahi mahalle yaparsanız, onlara da büyük şehirler, kodamanlar karışacak derseniz, köyleri de bozarsınız, mezraları da bozarsınız, tarımı da bozarsınız, hayvancılığı da bozarsınız.
İnsanlar bu sefer şehire inerler, ucuz işçi olurlar. O zaman fabrikalarda insanları köle edersiniz. Sanki fabrikada çalışan adam zengin olacakmış gibi, o da gider fabrikada çalışacağım diye uğraşır. Kendi toprağını terk eder, kendi hayvanlarını terk eder. Orada gider fabrikada kölelik yapar, gider şehirde kölelik yapar. Bu yanlış şehirleşmenin, yanlış politikaların ürünü. Bu sefer bir yağmur yağar, evler su altında kalır. Bir yağmur yağar, fabrikalar su altında kalır. Bir yağmur yağar, arabaları, evleri, mahalleleri önüne katar, sürer götürür. Ondan sonra da insanlar kızarlar oraya buraya. İnsanlar kızarlar.
Desen ki, yıllardan beri derim ben, hadis-i şerif var, ovaları yurt edinmeyin. Oralarda depremler olur. Deniz kenarlarına yurt edinmeyin. Orada da su baskınlar olur. Deniz kabaracak çünkü. Yıllardan beri söylerim. Ovaları yurt edinmeyin, orada batışlar olur. Hadis de sabit. Devlet bizi dinlemez zaten. Siyasetçiler bizi hiç dinlemez. Gidiyorlar, Güzel'in Bursa Ovası'nı ne yaptılar? Talan ettiler. Fabrikalar kurdular. Koca koca yüksek binalar yaptılar. E şimdi 7.4 şiddetinde Bursa'da deprem bekleniyor. E 7.4 şiddetinde Bursa'da deprem olduğunda, bilin ki ovaların hepsindeki evler yıkılacak. O büyük deprem olduğunda, Gölcük'te, İzmit'te Şeyh Efendi'ye sordular.
Efendim, o Nilüfer bölgesinde daireler ucuz, alalım mı dediler. Şeyh Efendi dedi ki, gidin alın 20-25 sene oturursunuz dedi. Dediği tarihler yaklaştı. Ben Şeyh'imin dediğine iman ediyorum. Beni ilgilendirmez kim iman eder, kim iman etmez, kim kabul eder, kim kabul etmez. Ama sonuçta buraları, Bursa deprem bölgesi mi? Evet.
Deprem bölgesi. Hamitler nereden kalmış? Abdülhamit Han'dan kalmış. Bursa büyük bir deprem yaşamış. O kendi tapulu arazisini açmış oraya. Gelin oraları ev yapın demiş. Yapmamışlar. Ondan sonra bana soruyorlar. Efendim, deprem Bursa'da ne zaman olacak? Kardeş, gününü ben bilsem ben göçerim önce desem yalan olur. Ama yani normalde yok böyle bir şey. Hadis-i Şerifler meydanda. İşte yağmur vardır, bereket olur. Lütuf olur, ikram olur. Zahiri bu. Yağmur vardır, afat olur. Cenab-ı Hak rahmetin içerisine gadabını, gadabının içerisine rahmetini koyar. Celaliyetinin içerisine cemaliyetini, cemaliyetinin içerisine celaliyetini koyar. Bu Allah'ın kendi işi.
Bizle alakalı değil. Ve Töv Enam Suresi ayet 99, gökten su indiren odur. Biz o suyla her şeyden bitkiler çıkardık. Demek ki gökten suyu indiren o. Hatta dünyaya da su gökten indi. Dünya bildiğiniz taş. Kaya, hatta kapkara kaya. Kapkara, zifir kara. Zifir kara. Madenlerin cüruf halinde olmuş halde. Dünya cüruftur diyor ya. Dünyanın ilk yaratılışı o. Dünya cüruf halde.
Cenab-ı Hak gökten merhamet ediyor, rahmet ediyor. Dünyaya bildiğiniz bir dünya kadar su kütlesi vuruyor. Enteresan bir şey vuruyor. Nereden geldi, nasıl geldi, hangi alemden koptu geldi, bildiğiniz su kütlesi. Zaten vurduğu yerler okyanus oldu derinlemesine. Öyle vurdu. Arza. Sonra dağlar oluştu. Oradaki tepkiden buradan başka bir tepki oldu. Karman çorman oldu. O su komple dünyanın o lav halini iyice söndürdü. binlerce yıl sönme devam etti. Binlerce yıl. Binlerce yıl.
Su bu manada dünya göğünden değil, başka bir gökten geldi dünyaya. Bildiğiniz dünya oluşurken suyla oluşmadı yani. Bildiğiniz dünya kara, kuru, cüruf bir şeydi. Cüruf. Nedir cüruf biliyor musunuz? Cüruf bir madenin, bir madenin kaynadığında üstte çıkan köpükleridir. Ben meslek liseliği metal işlerinde okudum.
Bir madeni kaynatırsınız, üstüne köpükleri çıkar, onu cüruf denir. Veyahut da aşçılar bilir, kadınlar da bilir. Eti haşlamak için tencereye atarsınız, üzerine köpükleri çıkar. Cüruftur o. O köpükleri alacaksınız ki, etin lezzeti daha güzel olsun, kararmasın yemek. O üzerinden o köpüğü alacaksınız. Bilmeyen kadınlar veya erkekler onu o köpüğüyle kaynatırlar. Tembellik yapar kimisi. Onun başında duracaksın, ha bire kevgirle alacaksın çünkü köpüğü. Kevgirle o köpüğü almazsan etin lezzeti bozulur, yemeğin lezzeti bozulur. Köpük. İşte cüruftu o. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, dünya cüruftur. Dünya cüruftur dediğinde, dünyanın, ben o hadis-i şerifi bir de böyle anlıyorum.
Dünyanın ilk yaratılışı cüruf çünkü. Cüruf, bildiğiniz cüruf. Ne ağaç, ne ot, ne bitki, hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Bildiğiniz cüruf, kara, kuru bir şey cüruf. Su vurunca, gökten büyük, kocaman bir kütle. Dünya kadar. Dünya kadar büyük bir kütle. Allah'ın ilmi, ilahisi o suyu nereden topladı? O suyu dünyanın üzerine nasıl getirdi? Bizimki nerede oturuyorlar? Allah'ı kabul ediyorum ama peygamberi kabul etmiyorum. Cahil, zır cahil, zır cahil, kör cahil. Bu tabiat olayları kendi kafasından oldu. Ulan o su kütlesi nasıl kendi kafasından geldi dünyaya vurdu?
Ay'a vurmadı da dünyayı vurdu. Mars'a, Jüpiter'e vurmadı da dünyaya vurdu. Ha bir su kütlesi vardı, dolaşıyordu. Dünya seması, şeyde, samanyolunda. Ne düşünüyordu? Nereye vurayım acaba? Ulan bu gerçekten bu kafirler geri zekalı ya. Bunu eski alimler, yani bu akılsız demiş bunlara. Ve bunlarla tartışılmaz, konuşulmaz bile demiş. Bir kimse Allah'ı inkar ediyorsa onunla tartışılmaz demiş. Akılsız bunlar demiş. Ya gerçekten şimdi böyle bakıyorum ve diyorum ki ya gerçekten akılsız bunlar. Ya gerçekten ya kocaman akılsız bunlar. Bunlar isterse beş tane üniversite bitirmiş olsun. Akılsız profesör. Akılsız okumuş bunlar. Ya düşün ya bu su nereden geldi diye ya.
Jüpiter'e gitmedi de dünyaya geldi. Mars'a gitmedi de dünyaya geldi. Merihe gitmedi, dünyaya geldi. Sirius'a gitmedi, dünyaya geldi. Aya vursaydı ay diye bir şey kalmayacaktı. O kadar büyük bir kütle herhangi bir gezegenin vurduğunda normal şartlarda bütün yörüngenin değişmesi lazım. Hallaç pamuğu gibi atılması lazım. Ne yörüngesi ya, ne ay kaldı, ne güneş kaldı. Kaos oldu, hepsi de birbirine girdi. Hiçbir şey yok. Onun yaratmasında santim değişiklik olmuyor. Normalde depremler oluyor, seller oluyor. Öyle değil mi? Güneşte patlamalar oluyor. Dünyanın yörüngesinde değişme var mı? Yok.
Santim oynamıyor. Bizimkilerde yok ya. Doğa böyle. Evrene pozitif şeyler gönderelim. Yeni moda bu. Pozitif. Evrene gönderiyor. Lan seni kim duyacak lan? Nokta bile değilsin. Geri sekalı. Evren dediğin şeyin içerisinde nokta bile değilsin. Nokta büyük sende. Yok. Evrene gönderi yok. Tabii. Anası babası evren ya. Tabii. Birileri de daha var. Yükseklere çıkalım. İrtibat kuralım. Evrenle. Lan çık çıkabildiğin yere kadar. İlk sen değilsin. Babiller de yükseklere çıktılar. Astronomide ileri gittiler. İlk sen değilsin geri zekalı. İlk akılsız sen değilsin.
Merak etme. Sizden çok. Yalnız değilsiniz. En çok doğuşumaydı. Evrene gönderecek. Gönder yavrum sen. Sen nefesi verince evreni göreceksin. Milletin içine bu dinsizliği soktular ki. Biri ölüyor. Işıklar içinde uyuyor. Hangi ışık? Nerenin ışığı? Cehennemin çok canlı, çok canlı, çok ışıklı. Yanıyor. Neresi? Işıklar içinde uyuyacak. Nerede? Nerede? Yok. Öyle mi? Alkışlarla. Gönder. Dualarlı değil. Layık ol. Allah bizi affetsin. Ama gökten suyu indiren Allah. Burada normalde su indiren odur ayeti kerimesine. Bu ayeti kerimeyi ben böyle yağmura nitelendirmiyorum.
Bunu yağmura nitelendirmiyorum. Gökten su indiren diyor. Ben bunu yağmur olarak nitelendirmiyorum. Ben bu ayeti kerimeyi de bilmiyordum daha önce. Ama suyun kütle halinde dünyaya vurduğunu biliyordum. Suyun kütle halinde dünyaya vurduğunu biliyordu bu fakir. Ayeti kerimeyi bilmiyordum.
Daha da itiraf edeyim. Bu ayeti kerimeyi dün buldum, gördüm. Ben kendimce diyordum ki bu su gökten indi. Yani Allah bununla alakalı bir şey demiştir diyordum. Kaos'tayım ben dünden beri gene. Cuma, cumartesi sohbete kadar kaosum var benim. Hz. Pir beni yoruyor. Şikayetçi değilim. Öyle beytler söylüyor. Öyle beytler söylüyor. Ben onları ayet ve hadisle açıklayacağım diye, şerh edeceğim diye hem sizlere hem kendime söz verdim. Bu sefer her beytle alakalı muhakkak bunun bir ayet var, bununla alakalı bir hadis var diye aramaktan taramakla geçiriyorum günümü. Hamd olsun. Cenab-ı Hak yardım ediyor, lütfediyor.
Onun ayetini buluyorum. Gökten su indiren odur. Yani bu yağmur değil. Dünyada su namına bir şey yoktu. Kum kuru kapkaraydı. Ve hadis-i şerifte Hz. Peygamber'in dediği gibi cürüftü. Cenab-ı Hak öyle bir büyük bir su kütlesini aldı, getirdi, dünyanın başına yıktı tabiri caizse. Ve dünyanın başına yıkınca öyle bir buharlaşma oldu ki.
Yanıyor çünkü dünya. Ateş halinde. Kaynıyor. Bir vurdu suya, su bir vurdu dünyaya, dünya komple suların altında kaldı. Ve bu sefer dağlar oluştu, ovalar oluştu, denizler oluştu, o kaynamadan buharlar oluştu, yağmurlar oluştu. Başladı yağmur yağma. O ilk o yağmurların içerisinde bakterilerden, o maden, hepsinin de sonu maden onlar. Bitkiler oluştu, ağaçlar oluşmaya başladı. Allah öyle bir ince yaratıyor ki onu. Öyle bir hesap kitap üzerinde yürütüyor ki onu. Böyle onu fantastik bir film gibi izliyorsunuz onu. Bir belgesel gibi izliyorsunuz. Tabii o böyle yavaşın bir de hızlandırılmışı var. Öyle denizlerdeki bitkiler, ondan sonra karadaki bitkiler, yağmurlar, rüzgarlar, güneş, toprak oluşumları, küçücük küçücük kırıntılardan toprak oluşumları, mineraller ve dünya neşi neva buluyor.
Ama ilk başlangıcı gökten suyun dünyaya vurması, çarpması, inmesi. Başlangıç burası. Burası dünyanın içerisindeki yağmurlarla alakalı değil bu ayeti kerime. İlahiyatçılar, diyanetçiler beni tefe koyacakmış. Hiç umurumda değil. Ama bu ayeti kerime dünyanın içerisinde oluşan yağmurlarla alakalı değil. Gökten suyu indiren o. Ve biz o suyla her şeyden bitkiler çıkardık. Çünkü o suyun içerisinde de öyle bir mineraller topluluğu var ki, o suyun içerisinde dünya üzerinde şu anda varlık olarak ne varsa hepsi de suyun içinde var. Topraktakilerle birleşince, topraktaki minerallerle birleşince, yani suyu, suyu ister erkek görün, ister dişi görün.
Dünyayı, o esnadaki dünyayı da erkek görün veya dişi görün. Bu ikisi birleşince, bütün muazzam bir bitki manzumesi çıktı ortaya. Her şeyin yaratılışı insana benzer. Dünyanın da yaratılışı insana benzer. Varlığın da yaratılışı insana benzer. Allah önce bir şey yarattı. Ama iki sıfatı var. Kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. İkiyi bir etti. İkiyi bir etti. Ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı.
Bir. Aynı insanın oluşumu gibi. Ana rahminde erkeğin sipermi, girdi ana rahmine, yumurtayı dölledi. İkiden bir oldu. Yumurtadan ve siperminden bir oldu. Bakın buraya iyi dikkat edin. Bu da kemalat noktasında seyredeceğiniz filmlerden birisi. Bir oldu. O kadar çok hızlı bir şekilde iki, dört, ikiye ayrıldı sonra dört oldu. Sonra sekiz oldu. Sonra on alt oldu. Sonra otuz iki oldu. Sonra altmış dört oldu. Bu hıza yetişemiyorsunuz. Anne karnında çocuğun oluşumu. Allah alemi Adem'in suretinde yarattı. Adem'i de kendi suretinde yarattı.
O zaman bütün varlığın bütün derecelerinde oluşum bununla alakalıdır. İkiyi bir eder Allah. Dünyayla suyu buluşturdu, çarpıştırdı. İkiden bir olur. İkiden bir olur mu? İkiden bir olur. Şimdi dünyadaki suyla alakalı. Rum suresi 48. ayet. Allah rüzgarları gönderir de bulutları kaldırır. Sonra o bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar ve onları parça parça yapar. Sonra o bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Nihayet Allah o yağmuru kullarından dilediğine ulaştırınca bir de bakarsın ki sevinirler.
Enam suresi, pardon Rum suresi 48. Rum suresi 48'de Allah rüzgarı, bulutları ve yağmurdan bahsediyor. Ama Enam suresi 99. ayette de gökten su indiren odur diyor. Burada yağmur yok, bulut yok. Gökten su indiren odur. Muhteşem, muhteşem. Dünyaya su indiren odur.
İçerideki yağmurmuş, rüzgarmış. Sonraki oluşan bir şey. Hud suresi 37. Bizim gözlerimizin önünde vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaktır. Bir önceki ayeti kerimede dedi ki, o yağmuru kullarından dilediğine ulaştırınca bir de bakarsın ki sevinirler. Yağmurdan kullar sevindi. Ne güzel yağmur yağdı. Bitkiler, ağaçlar, meyveler neşelendi. Suyun bir de başka yönü var. Nuh Aleyhisselam ile alakalı. Nihayet buyruğumuz gelip sular kaynamaya başlayınca. Bakın su afat oldu. Sular her yerde yükselmeye başladı. Yağmur bardaktan boşanırcasına değil, kazandan boşanırcasına yağıyor.
Bildiğiniz bütün her yerlerden de su fışkırıyor. Hızla, öyle bir hızlı ki, insanlar koşmaya yetişemedi Nuh Aleyhisselam'da. İnsanlar sulardan kaçmak için koşmaya yetiştiremedi. Aldı sular hepsinin içine. Nuh'un oğlu kendince babasıyla alay ediyordu. Diyordu ki, oğluna diyordu ki, oğlum iman et gemiyi yaparken. Bak her yer suyla helak olacak. Oğlu da babasına diyordu ki, Nuh'un oğlu. O zaman için tek oğlan vardı. Sonradan oğulları oldu Nuh'un. Sonradan olanlar ayrı. Dört tane oğlu oldu. Bunlar tufandan sonra olanlar. O oğlu diyordu ki, ben yağmurlar başladığında su yükseldim de dağa kaçarım diyordu.
Dağa kaçacak zaman olmadı. Öyle devasa dalgalar, öyle devasa yağmurlar, öyle devasa su çalkantıları, öyle devasa suyun yutması, öbür taraftan da fışkırması. Dağlardan sular indi. Ovalardan sular fışkırdı. Bildiğiniz yeryüzü suların altında kaldı. Şimdi bir takım akılperestler şöyle diyorlar. Nuh'un bulunduğu bölgede oldu tufan. Yok ya bu akılsızlar gerçekten çok büyük akılsız. Gördün mü? Delilin ne? İşkembe-i kübrası delili. Senin delilin ne? Bana sor. Ayet-i kerime.
Seninkinden sağlam. Sen işkembe-i kübradan aktarıyorsun. Ben ilahi vahye dayanıyorum. Allah yeryüzünü komple suların altında bıraktı. Komple. Sular kaynadı. Bildiğiniz kaynadı. Yerden kaynadı. Allah'la kim yarışacak? Aynısı ne oldu? İnsanları helak etti. Hz. Pir ne diyor? Yağmur vardır alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır alemi perişan etmek için yağar. Bunun normalde zahiri bu o zaman tasavvufi ilgilendiren noktası ne? Yağmur nedir o zaman bu noktada? Berekettir, rahmettir, lütuftur, hikmettir. Öyle değil mi? O zaman normalde sufilik yolunda bazı olaylar vardır ki bir kısmına rahmettir.
Aynı olay bir başkasına afattır, zahmettir. Cenab-ı Hak birisine hikmet verir, ona rahmettir, ona inananlara da rahmettir. Ama hikmet verdiği bir kimseye inanmaz kimseler, onlara da cehennemdir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Cenab-ı Hak hikmet ve kitap verdi, peygamberlik verdi. Ona ve inananlarına rahmet oldu.
Ama Ebu Cehil'e ne oldu? Afat oldu. Peygamberliği o bekliyordu çünkü. Olacaksa peygamber ben olmalıyım diyordu. O yüzden ilahi tecellilerin bir pozitif tarafı vardır, bir de negatif tarafı vardır. Pozitif tarafı nedir? Bir keramet tecelli eder, sen ona inanırsın, senin için bu pozitif bir şeydir. Ama o keramete bir başkası inanmaz, onun için negatif bir şey oldu. Bakın, ilahi yağmur yağdı, kimine bereket oldu, kimine ne oldu? Afat oldu. O yüzden bazen bu tecelliler cemaliyetten kopar gelir. Cemaliyetten kopar gelirse lütuf olur, ikram olur, ihsan olur.
Bazen bu cemaliyetten değil, celaliyetten kopar gelir. Celaliyetten kopar gelince o da kahır olur, kahar ism-i şerîf olur. E şimdi hem kahrına hem de lütfuna hoş demek herkesin de işi değildir. E kimin işidir? Bizim koca Yunus'un işidir. Cana cefa kıl ya vefa, kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Ya dert gönder ya deva, kahrın da hoş, lütfun da hoş. Hoştur bana senden gelen, ya hilatü yahut kefen, ya taze gül yahut diken. Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ger bağ, ger bostan ola, ger bedü, ger zindan ola, ger vaslu, ger hicran ola, kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Ey padişahı lem yezel, zatı ebel, hayyi ezel, ey lütfu bol, kahrı güzel, kahrın da hoş, lütfun da hoş. Ağlatırsın zari zari, verirsen cenneti huri, layık görürsen nari, kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gerek ağlat, gerek güldür, gerek yaşat, gerek öldür.
Aşık Yunus sana kuldur, kahrın da hoş, lütfun da hoş. E Yunus gibi olmak lazım ki, kahrın da hoş, lütfun da hoş diyelim. Cemalini de, celalini de ondan kopup geldiği için baş tacı edelim, kabul edelim. Ama Yunus söylemiş, Yunus olmak gerek. Rabbim cümlemizi Yunus olanlardan eylesin. Bahar yağmurlarının faydası şaşılacak bir derecededir. Göz yağmuru, güz yağmuruysa bağ ısıtma gibidir. Bahar yağmuru, bavu nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır. Önümüzdeki hafta Allah nefes verirse, sağlığımız yerinde olursa, inşallah buradan devam edeceğiz.
Biz, haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. El Fatiha'ma selavat. Amin. Sorular varmış burada ya. Gördük de bak.
Yakınlarda ümre düşünceniz var mıdır? Yakında uzakta hep düşünüyoruz. Kendimizce ama. Bu konuda bir, geçen Ramazan'da böyle bir şey yapalım dedik. Ama, Cafer geçen Ramazan'da değil mi o? Ama, o gidecek olduğumuz şirket 400-500 kişiyi götüremeyiz dedi. Yani, bu sene o sene değil dedi. Kaldı. E şimdi de biraz kolaylaştı herhalde. Herkes kendince böyle bir şey alıp, vize alıp gidip gelebiliyor şu anda. O yüzden, hani böyle bir ümre yaparız düşüncesiyle ibadetten geri kalmayın. Gidebilenler gitsinler. Bunu da birkaç sefer sordular bana. Ama, ben Ramazanları artık sağlıktan dolayı gidebileceğimi tahmin etmiyorum.
Çünkü en son Ramazan'da gittiğimizde ben böyle rahat bir şekilde ibadet edemedim. Şekerle alakalı, kalabalıklıkla alakalı. Artık yaşlı, ihtiyar, aynı zamanda da aksi, fazlaca alıngan bir insan var karşınızda. O yüzden, böyle toplu şeyler artık nereye kadar olur, nereye kadar olmaz bir şey diyemiyorum. O yüzden bunu tekrar söyleyeyim. Hani ben böyle bir program yapabilir miyim, yapamaz mıyım bilmiyorum. Çünkü ağır bir yük, yaklaşık 300-400 kişi gidecek. 300-400 kişi gitmek demek, 1500 dolar olsa, 400 kişi gitsen 400-600 bin dolar. Bu riski ben göze alabilecek noktada değilim. Çünkü hangi firmaya güveneceksin, kime güveneceksin, 600 bin doları adama yatıracaksın, adam tiyansın deyince, bunu kaldıracak güç de değilim.
Evet, bu sefer de büyük şirketlere, tanınmış şirketlere gidiyorsun. Onlar da biraz yüksek fiyat söylüyorlar. Yani adam o tanınmışlığını, o güvenirliğini kullanıyor. E bu konuda böyle de çok konuşmak istemiyorum, biz böyle bir ömreye gideceğiz dedik. Aman iyi, birisi yüzdelik teklif etti. Birisi dedi ki, Ramazan'dan önce dedi, ma aile sizi ömreye götüreyim, misafir edeyim sizi dedi. Bu tip yapıyorlarmış herkes. Onlar da bizi böyle bir şey zannetti. Dedik, kardeş bizim böyle şeylerle işimiz yok. Ondan sonra, hani hatta biz en son o ömreye gideceğimiz zaman, Ahmet Hacer demiş ki, sakın ha demiş, yüzdelik mücdelik teklif etmeyin, kovar bizi demiş. Ben tabii ne yapacaksınız? Ben hesap kitap ettiriyorum, boyuna indirttiriyorum oradan, fiyatlardan.
O kulakları çınlasın. Neydi hocanın adı ya? İbrahim Hoca, ortağına telefon açtı. Benim yanımda açtı. Dedi ki, bugün bir şeyh efendiyle tanıştık dedi, bildiğin şeyhlerden değil dedi. O ortağı da ilk defa bizi uğurlamaya geldi. Ben dedi, bilmem kaç yıldır bu işi yapıyorum dedi. Bir dedi, ömre grubu uğurlamaya size geldim dedi. İbrahim Hoca böyle anlattı, şöyle anlattı. Bundan sonra sen benim şeyhimsin dedi adam. Ben bugüne kadar hiç kimseye şeyhimsin demedim dedi. Sana şeyhimsin diyorum dedi. Her yerde de böyle tanıtacağım seni dedi. O bir tane, ne Döngel Hoca vardı ya, dön müydü, döndürgen miydi, neydi o? Ömer ne? Döngel Oğlu, maşallah ezberlemiş.
O da benim sarığıma laf söylediydi ya. Canlı yayında çıkmış, acayip garip, başına bir şey sarmış falan böyle bir. Ben diyanete bir sayısaldan çaktıydım ya. İşte şu kadar, ondan sonra cami var, bu kadar imam var, bu kadar da müezzin var, bu kadar imamatif var. Onlar birer tane, birer kişi Müslüman etseler şu kadar olur dedim. Onun ağırına gitmiş. Canlı yayında, ben seyretmedim, böyle böyle demiş demiş. Tabii ben de yazdım, Allah'ın Resulü'nün sarığına acayip garip bir şey dediğin zaman, sarığı küçümsemiş oluyorsun. Küçümseyince tecdid iman, tecdid nikah gerekli. Sen sarığa, sünnet sarığa bir laf söylersen, öyle ölürsen gittin gümbürtüye. Sen bizim, burada da onların açılışı var.
Döngel Efemi tanıtıyor, benim şeyhim diyor. Tanıyor musun bunu diyor, tanımıyorum diyor. Ben de dedim tanırsın, sarımdan dolayı acayip garip kafasına bir şey koymuş. Dediğin adamım ben dedim. Kaldı böyle. Benden helallaşmadan ölme dedim. Helallaşmadan öldü. Ona da şeyhim diye şey yaptı. Ne o? Tanıştırdı. Şimdi, onun şeyhim demesi bana bir katkı veya şey değil. Çünkü böyle grupla gidenler, gruptan böyle işte bir şeyler alıyorlar demek ki. Bir şeyler ediyorlar, her neyse. E tabii bizimki öyle değil. Böyle bir ben ömreye gidiyorum arkadaşlar, haydin deyince, gene bu sefer halde 500-600 kişi olur. Hani işte 400 kişiden hesapladım, 600 bin dolar.
E herkes götürecek parayı da bana verecek, senle gidiyorum diye. Veya ben gidiyorum diye o şirkete yatıracak. E olmadı. Daha önce bunu yaşadım çünkü ben. Biz paraları yatırdık. Adamı götüremiyorum dedi. Biz de o para yatıranların, onlar da derviş kardeşimizdi. O para yatıranların bir kısmını ben ödemek zorunda kaldım. Bunu yakın dairem bilir. Hani dervişlerden herkes bilmez. Ben onların 1100 dolarlarını ödemek zorunda kaldım. Onlar geldiler, biz seni tanırız abi dedi. Bunlar bendeki acı ve tatlı tecrübeler. Ben dedim, ben de sizle beraber paramı vererekten gidiyordum. Biz, hatta birisi şöyle dedi.
Biz bilmeyiz abi dedi. Biz seni bilirik dedi. Tamam kardeşim. Bende hala da o 1100 dolarlık senetler durur. Ben bazı işlere kalkışacağın zaman eski tecrübeyi önüme koyarım. 1100 dolarlık ödenmemiş senetler var bende. Ben onu koyarım, derim ki bunlar senin, abim sana abi diyen, seni candan sevenlerdi. Senden bu 1100 doları azı dişini çeker gibi o yokluk zamanında aldılar mı? Aldılar. Mustafa Özba, adımını ona göre at derim. Bunlar siz böyle yapacaksınız diye bir kaydı.
Yok, böyle bir şey yok. Ama ben bunu yaşadım mı? Yaşadım. Şimdi 600 bin doları duyunca ben kalıyorum. 600 bin dolar deyince 4 kere 6, 24 trilyon para ediyor. Bu az bir para değil. Bu böyle altına imza atılacak. Benimce, bence haddim aşam bir şey. O yüzden arkadaşlar beni beklemesinler ömreye gidecek diye. Ha ömreye gitmeyecek miyim? Allah Allah, aniden gidebilirim. Bir duyarsınız ki ömredeymiş. Bu ayrı mesela. Ama böyle ilan edip ben ömreye gidiyorum arkadaşlar. Gelmek isteyen gelsin. Bu biraz benim, aşıyor beni. Hakkınızı helal edin. Loğuz'a 40 gün evden çıkmamalı mıdır? Hayır, böyle bir şey yok. Loğuz evde yalnız kalabilir mi?
Ya normalde işte bu tipi hani Loğuz'a oldu, çocuk doğdu, anne için çok önemli psikolojik ve fizyolojik bir değişim. O psikolojik ve fizyolojik değişimde anneyi yalnız bırakmamak, o psikolojik ve fizyolojik değişimde anneye destek olma amaçlı. Bu eyvallah. Allah'ın ilmi ilahisini birine nasip etmesi ne demektir? Bu nasıl olur? Çalışarak bunların nail olunabilir mi? Ben cüzide iradeciyim. O yüzden çalışaraktan Cenab-ı Hak her şeyi bahşeder, her şeyi verir. Hakkınızı helal edin. Helal edin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi