Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, zulmeden zalimlerden Cenab-ı Hak intikamını alsın. Müslümanların intikamını alsın. Amin Uzunmeden zalimlerin elinde inim inim inleyen Müslümanlara Cenab-ı Hak özgürlük nasip eylesin. Amin Kurtuluş nasip eylesin. Amin Filistin'e kurtuluş nasip eylesin. Amin Doğu Türkistan'a kurtuluş nasip eylesin. Amin Tüm dünya Müslümanlarını zalimlerin elinden Rabbim kurtarsın inşallah. Amin Eşme Bazen bazı sohbetler vardır.
Bu benim için geçerli. Hani bir şeyden böyle insanın ayakları geri geriye gider ya. Ben böyle çok geriye gitmesini bilmem. Ama böyle nasıl toparlayacağız, nasıl anlatacağız diye zaman zaman mezneviden şerhler yaparken, pardon özür dilerim, okumalar yaparken ben kendimce böyle bunun dile dökmekte nasıl bir yol isteyeceğiz diye kendi kendime böyle tabiri caizse biraz teller yanarçasına düşünüyor insan.
Bu akşamki sohbet de öyle bir şey. Kalbimden geçenemi aktarayım, yazdığımı mu aktarayım böyle ikisinin arasında diyebilirim ki perşembeden beri git gel yaşıyorum. Bir yazıyorum, siliyorum, bir daha yazıyorum, bir daha siliyorum. Bir daha diyorum yok burası çok fazla şey olmuş, burayı biraz hafifleteyim, yok buraya ağırlaştırayım.
Velhasıl kelam ne gönlümdekini aktarabildim buraya, gönlümün sesi olabildi ne de buradaki yazdıklarımı da içim esindi. Şimdi bu akşam belki de dereden, tepeden gibi gelebilir size. O yüzden ama yazdıklarımdan ama gönlümden ne gelirse bu akşam onu dinleyeceksiniz. Anlaşılmayan bir şey olabilir, baştan söyleyeyim.
Ben aktarırken gönlümle aklımın arasında gidip gelebilirim. Bu gönlümle aklımın arasında gidip geldiğim yerleri de öyle bırakacağım. Onun üzerine de gitmeyeceğim. Onu da değiştirmeyi düşünmüyorum. Tecelliyat böylemiş diyeceğim, çıkacağım. Baştan böyle bir girişi de düşünmedim aslında da. Şimdi içeri girerken nereden başlayayım diye kendi kendime düşünüyordum öyle. Demek ki buradan başlanacakmış. Geçen hafta ayak, hani gelenin ayak seslerini duydunuz zaten. O 1995. Beyit'ten itibaren okuduyduk. Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü? Ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır.
Makbul Allah'a nispetle değil. Burayı okumuştuk, buranın içinden çıkmaya çalışmıştık. Buradan devam edecektik daha doğrusu. Fakat gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü? Bu ifade manevi anlamda kemale ermiş. Velilerin, velilik yetmez buna, artı mürşid-i kamillerin.
Çünkü her veli mürşid-i kamil değildir. Her veli şeyhlik yapabilir ama her veli mürşid-i kamil değildir. Burada kastettiğimiz bu perde mürşid-i kamillere ait. Bu mürşid-i kamiller, dünyevi gözle baktığımızda kusur ve eksikliklere bakış açıları farklıdır. Bu bakış açısı normal Müslümanların veyahut da zahir alimlerin bakış açısında değildir.
Zaten sufilerle, zahir batınlıktan, sufilikten kalbi harekete nasibi olmayan, kalbi harekete geçmemiş olan, manaca yol yürümeyen zahir alimlerle sufilerin çatıştığı yerdir burası tarih boyunca. Onlar çünkü manevi kemale ermediklerinden dolayı zahirle hükmederler.
Meselenin hikmetini bilmezler, perde gerisini bilmezler. Sonbahar gelir, sonbaharda yapraklar sararır, dökülür. Onlar nasıl yapraklar sararır, dökülür diye bunu sorgularla. Kemal ehli sonbahardan sonra baharın geleceğini bildiğinden niçin sonbahar geldi, yapraklar döküldü diye oturup üzülmezler. Derler ki her sonbaharın arkası bahardır.
Çünkü o baharı görmüştür. Zahir ulema karanlığa bakar, karanlığa göre hükmeder. Ama kemale ermiş bir zat, karanlıktan sonra aydınlığın geleceğini görür. Aydınlığın geleceğini gördüğü için karanlığı karanlık olarak görmez. Der ki karanlık aydınlığa gebe. O yüzden bu karanlık geçici, aydınlık ise kalıcı der. Burada onların bakış açısı farklı olur. Çünkü onlar gayba müttali olmuşlar. Burası önemli. Gaybden haber alır olmuşlardır. Bu gaybden haber almak da o mürşidi kamilin derecesine göredir. Bir kısım mürşidi kamiller henüz daha pir seviyesine gelmemiştir. O normalde üç günlük, beş günlük, bir yıllık, iki yıllığı görür.
Ama bazı mürşidi kamiller vardır. Onlar lef-i mahfuzu görür. Hatta pir seviyesindeki, kutup seviyesindeki zatlar, burası biraz şatahatvari olacak. Onun arkasında ilmi ilahiyeden haber alır. İlmi ilahiyeden haber almak zamanın kutbu ve üçlere aittir. O beşlerden dahi oradan haber almak yoktur.
Ancak zamanın kutbu sağındaki ve solundaki ilmi ilahiyeden haber alır. O da zamanın kutbuna verildiği gibi sağındakına, solundakına da verilmez. Şimdi, pak alemin, aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü dediği bu zatlardır. Bu zatlar Cenab-ı Hakk'ın sonsuz hikmet deryasından gönüllerine ama damla, ama derya döküldüğü için, onlar meselenin arka yüzüne, hakikatin, hakikatin, hakikatine mahzar oldukları için, onlar için kusur görmezler.
Onların kusur görmemesi, Cenab-ı Hakk'ın yaratmasında hiç kusur yoktur çünkü. Çünkü Allah, kusurlu ve ayıp bir şey yaratmaz. Allah'ın yarattığı her şey, zerreden küreye ayıpsız ve kusursuzdur. O yüzden, o pak aleminin, o büyük zatları, dünya aleminin ayıp ve kusurlarını, ayıp ve kusur olarak görmezler.
Ama bu, Kur'an ve sünnetin dışına çıkma, Kur'an ve sünnetin haramını helal etme, helalını haram etme değildir. Burada bir yanılgı olmaması için bu notu düşüyorum. Haram haramdır, helal helaldir. Ama o zatlar, o zatlar haram işleyende de bir hikmet görürler. Aslında cehennemlikler de bir hikmet doludur. Cehennemlikler nasıl hikmet doludur? Eğer cehennemlikler olmasaydı, cennetliklerin kıymeti bilinmezdi. Cennetlikle cehennemlik bir olurdu. Aslında cenneti de cehennemliğin de amelini fiil olarak yaratan Allah'tır. Ama onlar böyle her şeyi, Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarının noksansız, sıfatsal tecelliyatlarının eksiksiz, tam olarak tecelli ettiğini bildiklerinden, inandıklarından, gördüklerinden, hakkel yakin olarak o yüzden eksiklik veya kusur görmezler.
Şeriaten haram haramdır, helal helaldir, eksik eksiktir, noksan noksandır şeriaten. Ama o hale gelen bir zat, o hale gelen bir zat, bunu kendi iç dünyasında Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının birer tezahürü, birer tecelliyat olarak görür. Ve o tezahür, o tecelliyat onda eksik ve noksan görmeme noktasına götürür. O yüzden Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında ve yaratmasında eksik ve noksan yoktur.
Biz sufiler Allah'ın yaratmasında bir eksiklik görmeyiz. Allah'ın yaratmasında bir noksanlık görmeyiz. Neyi yarattıysa haktır, neyi yarattıysa haktır. Yaratıcı çünkü la faili illallah. Allah'tan başka fail yoktur. Allah'tan başka yaratıcı yoktur. İyin de fiiliyatını yaratan, kötünün de fiiliyatını yaratan Allah'tır. O bizim kötü olarak gördüğümüzün de fiiliyatını yaratan Allah'tır.
Ama Allah nezdinde, yaratımada eksik kusur ve noksa yoktur. Öyle olunca Allah'ın sıfatlarında fena olan, Allah'ın sıfatlarında fena olan o zatlar, Allah'ın yaratmasında herhangi bir eksiklik ve noksanlık görmezler.
Kendi iç aleminde bunun zevkini yaşarlar. Bu şeriatı delmemek, şeriat-ı garrayı yolundan çıkarmamak için de bu zevklerini paylaşmazlar. O yüzden Allah'a yakın olan, yakınlaşan değil, Allah'a yakin olan, Allah'a yakin olanla yakınlaşanın arasında da fark vardır. Buradaki tabirim net ve keskin.
Allah'a yakin olan bu zatlar, dünya üzerinde insanların eksik ve kusur gördüğü şeyleri kendi iç alemlerinde eksik ve kusur görmezler. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarının mükemmelliğinde kendileri hiç olmuşlardır. O yüzden onlar da eksik ve kusur görmezler. Ayıp, cahil mahlukata nispetle ayıptır. Makbul Allah'a nispetle değil. Buradan hareket ederekten insanların kısıtlı, sınırlı bilgi ve anlayışları Allah'ın mutlak hikmetini ve tecelliyattaki mükemmelliyetini bilemediklerinden, anlayamadıklarından ayıp görürler. Ama bu ayıp, insanların gördükleri bu ayıp, hatta bazen o kadar cahil insanlar vardır ki, bu ayıbı Allah'a nispet ederler.
Hani neden deprem oldu? Nasıl yangın olur? Veyahut da hani gündemde ya, Allah bu Filistin'dekileri görmüyor mu? Haşa! Neden böyle Müslümanlar eziyet çekiyor? Bu normalde insanların ayıp ve kusur olarak nitelendirdiği şeyler aslında o insanların derinlemesine İslami bilgi, derinlemesine Allah bilgisi, derinlemesine bir Kur'an, sünnet bilgisinin olmamasından kaynaklanır.
Ama normal insanlardan bu bilgiyi beklemek mümkün mü? Değil. Biz normal insanlardan bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği beklememiz mümkün değil. Hatta kendisini şeyh olarak tanıtanlardan dahi bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği bulmamız da mümkün değil. Öyle olunca bu tabirimi hoşgörün, anlaşılması için söylüyorum. Yani Allah'ın bakış açısını yakalayamamış bir kimse, bakın Allah'ın bakış açısını, Allah'ın bu noktadaki hikmetini, ilim noktasındaki hikmetini yakalayamamış. Ve bu noktada kör olan gönlü, kalbi harekete geçmemiş, harekete geçen de kemale ermemiş olan insanlar, bu noktada mahlukatın ayıbını, kusurunu, mahlukatın ayıbını, kusurunu Allah'a nispet ederler.
Allah'a atfederler ki, bu aslında gizli şirktir. Farkında değildir, şirke düştüğünü, bir kimsenin ayıbını, kusurunu, eksiğini, mahlukatın, cahil insanların eksik ve kusurlarını Allah'a nispet ederler. Oysa insanlar bu meselelere bakarken, tabiri caizse, Kur'an ve sünnetin derinlemesine gözlüğüyle baksalar, Kur'an ve sünnetin derinlemesine anlayışıyla baksalar, o zaman bu eksik ve kusurun mahlukata ait olduğunu ve mahlukata ait olan bu eksik ve kusurun Allah'a nispet edilemeyeceğini anlaması gerekir.
Ve bu manada işte o kemale eren, kemalata ermiş olan o zatlar her fiiliyatta Allah'ın yaratmasının, Allah'ın hikmetinin ve sıfatlarının mükemmelliyetini görmekten uzaktırlar. Böyle olunca o kısa bilgisiz akıllarıyla, kısa hikmetsiz görüşleriyle, kısa ferasetsizlikleriyle orta yerde görünen mahlukatın üzerinde görünen ayıb ve kusurları Allah'a atfederler.
Bu normalde oysa mahlukatın üzerindeki bulunan eksik ve kusurlar dahi, mahlukatın üzerinde görünen, mahlukata ait olan eksik ve kusurlar dahi, Allah'ın varlık üzerindeki mükemmel üstü sıfatsal tecelliyatına aykırı değildir. Cenab-ı Hak çünkü varlığın üzerinde tam bir hakimiyet kurmuş, varlığın üzerinde tam bir hüküm kurmuş, varlığın üzerinde bütün ilmiyle bütün varlığı kapsamıştır.
Cenab-ı Hak zat ve sıfatlarıyla bütün varlığı kapsamışken, mahlukatın üzerindeki, yine mahlukat tarafınca eksik ve noksan görünen şeyler, tekrar bunu ediyorum, mahlukatın eksik ve noksan görünen yerleri, yine mahlukat tarafından eksik ve noksan görünürken, o kemale ermiş olan zatlar bunun zevkini yaşayıp, Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfat noktasında eksik ve noksan bir şey yaratmadığını idrak edip, bu eksik ve noksanlığı ne mahlukata atfederler, ne mahlukata atfederler, dikkat edin, ne de Allah'a atfederler.
Çünkü mahlukata da atfederse o eksik ve noksanlığı, o eksik ve noksanlık kemaliyet noktasından Allah'ın sıfat ve zatına gideceğinden dolayı, mahlukatın üzerindeki eksik ve noksanlığı da ayıp görmezler. Bu, ancak bu dediğim kemal noktasına gelenlerin zevkidir. Bu onların halidir. Bunları açmak da çok uygun değildir. Ama Hz. Bir, madem ki büyük bir cesaretle bunu buraya yazdı, açtı, biz de o cesareti buradan alırız. Ve buradan bu cesareti alarak, alarak yürürüz. Bu, normalde bizim şatahatımız değildir. Bunu bizim şatahatımız olarak da görmeyelim.
Allah muhafaza eylesin. Çünkü iş daha da ağırlaşıyor şimdi. Küfür bile, yaratana nispet de bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir afet, bir felakettir. Hay maşallah çocuğa bak ya, mani sıfat oluyor oradan. Hepinizin aklını, fikrini oraya aldı. Annesine Allah yardım etsin inşallah. Ne kadar şimdi üzülüyordur. Anne olmak kolay bir şey değildir. Ama insan çocuğunun yaptığından utanmayacak. Rabbim çocuğu da sakinleştirsin inşallah. Amin. Evet. Küfür bile yaratana nispet de bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan, bir afet, bir felakettir.
Şimdi, küfür bile yaratana nispet de bir hikmettir. Küfür. Yani bir kimsenin küfre düşmesi, bir kimsenin küfür ehli olması. Yaratana nispet de bir hikmettir. O zaman Mülk Suresi ayet 3. Sen Rahman olan Allah'ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin. Bakın bu ayet-i kerime bizi farklı bir yere götürür. Bu ayet-i kerime bizi bambaşka bir dünyaya götürür. Hazreti bir küfür bile yaratana nispet de bir hikmettir diyor. Ayet-i kerime de diyor ki, sen Rahman olan Allah'ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin. Yani Allah'ın yarattığında bir düzensizlik yok. Allah'ın yarattığında bir ilimsizlik, bir hikmetsizlik yok. Allah'ın yarattığında bir eksiklik yok, bir noksanlık yok.
Allah'ın yarattığında herhangi bir farklılık bir şey yok. O zaman Hazreti bir diyor ki, küfür bile yaratana nispet de hikmettir. Evet, yani küfrü de yaratan Allah'tır. Küfrü yaratmamış olsaydı, imanın hakikati, imanın kıymeti, imanın aydınlığı bilinmeyecekti. O zaman küfrün yaratılmasında veya bütün yaratmada, bütün varlıkta, bütün olup biten olaylar, onun bilgisiyle, onun hikmetiyle, onun yaratmasıyla, onun kudret ve kuvvetiyle, onun her şeyi kapsamasıyla olur biter. Ve o zaman Allah, kendi hükümleriyle yapıp, yarattıklarında eksiklik, yanlışlık, haksızlık aramak, bu zatlar için abestir.
Onlar çünkü, olup biten hiçbir şeyde, olup biten hiçbir şeyde, haksızlık, adaletsizlik, yanlışlık, eksiklik görmezler. Allah'ın yarattığında, hikmet görürler. Hani meşhurdur ya bizde, sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde hayır vardır. Şimdi Allah'ın yaratmasında, hayır vardır her daim. Öyle olunca, normalde şimdi, küfür de dahi, eksiklik ve noksanlık aramak, Allah'ın yaratmasında, abes bir şeydir. Küfür ve iman, karanlık ve aydınlık gibi, birbirine zıttır.
Fakat, küfür ve iman da, anlaşılması için söylüyorum. Aydınlık ve karanlık da, Allah'ın kudret, kuvvet ve ilmiyle vardır. Küfür de Allah'ın ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle vardır. İman da, Allah'ın kudretiyle, kuvvetiyle vardır. Aydınlık da, Allah'ın ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle, hükmüyle vardır. Karanlık da, Allah'ın hükmüyle, hikmetiyle, ilmiyle vardır. İkisi de haktır. Bakın, ikisi de haktır. İman, bu manada, geçici değildir, ebedidir. Ama küfür, geçicidir. Küfür, ebedi değildir.
Küfür, bu dünyaya aittir. Burada kalır. Kötülük, bu dünyaya aittir. Burada kalır. Karanlık, bu dünyaya aittir. Burada kalır. Ama iman, bu dünyaya aittir. Burada kalmaz. Aydınlık, bu dünyaya aittir. Burada kalmaz. İyilik, bu dünyaya aittir. Burada kalmaz. İyiliğin kökü, güzel sözlerin kökü, ahirete aittir. Allah'ın, zatî tecellilerine aittir. Tekrar söylüyorum. İman, iyilik, güzel sözler, Allah'ın, ilmi ilahisine, yani, zatına aittir.
Zatından, kopup gelmiştir onlar. Hakikati, zatî tecellidir. Ama sıfatlarının, üzerinden gelmiş olsa dahi. Ama küfür, Allah'a, yaratma, Allah'a aittir. ama Allah'ın, zatından çıkıp gelme, bir şey değildir. Halka, ait, bir, fiiliyattır. Hakka, ait, bir fiiliyat değildir. Karanlık, halka, ait, bir fiiliyattır. Allah'ın, zatına ait, bir fiiliyat değildir. Ama bu fiiliyatları yaratan, her ikisinde yaratan, Allah'tır. Her ikisinin varlığı, Allah'ın, kudreti ve kuvveti iledir. Bizim sufilik anlayışımızda, Allah'ın, Allah, her şeyin yaratıcısı olduğu için, ve her şey, onun takdiri ile, gerçekleştiği, ve her olayın, bir hikmete, tabi olduğu, ve her olay, bir hikmeti, taşıdığına inanırız.
Bu, bizim, derinlemesine inancımızdır. Her yaratılan, hadisede, olayda, Allah'ın takdiri, bu manada, Allah'ın bütün, o yaratılan olaydaki, gerekli olan, sıfatsal tecelliyatları vardır. Ve, şuna inanırız, her yaratılanda, hikmet vardır.
Her, olan, olayda, ama insanlar, menfi, ama insanlar, gayrı menfi görsün, onda hikmet vardır. Yani, bugünkü dille, ister insanlar, onu olumlu karşılasın, olumlu görsün, isterse, olumsuz görsünler, ister insanlar, onu, bir rahmet görsün, isterse, insanlar, onu, rahmet değil, zahmet görsün. Biz, sufilik anlayışında, onda, bir hikmet görürüz. O yüzden, Allah'ın katında, Allah'ın ilminde, bir şey, gereksiz, anlamsız, boş bir şey değildir. Her yaratılan, olayda ve fiiliyatta, hikmet vardır. O yüzden, Allah, her şeyi, hikmetle yaratır.
Ve her şey, onun ilmi, onun bilgisi dairesinde, gerçekleşir. Bu, sadece, iyi ve güzel şeyler için değildir. Bu, aynı zamanda, kötü ve çirkin görünen şeyler için de geçerlidir. Allah'ın takdiri, Allah'ın hükmü, Allah'ın sıfatsal tecelliyatları, veya zatî tecelliyatları, insanların, sınırlı aklıyla, sınırlı aklıyla, ve, sınırlı bilgisiyle, kavramalarını bekleyemeyiz.
O yüzden, zaten, bir, sufi anlayışı, görüşüyle, bilgisiz, bilgisi kıt, aklı kıt, okuması kıt, öğrenmesi kıt, yaşaması kıt, manevi bir yol, yürümeyen insanların, bunu anlamasını beklememiz de, abes olur. O yüzden, insanlar, küfrü de, imanı da, nereden geldiğini bilmez, nasıl tecelli ettiğini de bilmez.
Ya kaderiyeci olurlar, çıkarlar, ya cebriyeci olurlar, çıkarlar. O zaman, o kulun üzerindeki, küfrü, Allah'a nispet edersek, biz de, cebriyeci oluruz. Biz kulun üzerindeki, küfürde, hikmet görürüz. Onu Allah'a nispet etmeyiz. Çünkü, kul, kendi küfrünü, ya kendi ayağını sabitesinde, nar-ı nur görmüştür, ya da, külli ayağını sabitede, nar-ı nur görmüştür.
Ama külli ayağını sabitede olsun, ama kulun kendi birey ayağını sabitesinde olsun, o kul, küfre, kendi rızasıyla, kendi ayaklarıyla koşmuştur. Ve tabiri caizse, ayağını sabitesinde, kendi küfrünü satın almıştır. Çünkü, insan, nar-ı nur görürse, nur-u nar görürse, bakın, nur-u nar görürse, nar-ı da nur görürse, bu onun, kendisine ait bir görüştür.
Ayağını sabitesinde, kendisine ait bir görüştür. Çünkü, o bilinç, kulun kendisine aittir. O idrak, kulun kendisine aittir. İster külli ayağını sabite dediğim, varoluşun dereceleriyle alakalıdır. İster bireyin kendi ayağını sabitesi dediğim, bu dünyanın içerisinde minicik ayağını sabitesidir. Minicik. O kendi ayağını sabitesinde, yani bu aleme ait, bu dünyaya ait, kendi ayağını sabitesinde, nar-ı nur görür. Ve, nur diye nara koşar, kimisi de, nur-u nur görür, o kemalata erer. Şimdi, Yunus suresi, ayet 44, Allah, insanlara asla zulmetmez, fakat, insanlar, kendi kendilerine zulmederler.
zulmederler. İnsan, kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. Altını çiziyorum. İnsan, bizim inancımıza göre, kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. O zaman, küfrü, yaratma, yönü, ciheti, Allah'a aittir.
Küfrü, isteme, küfre, yönelme, insana aittir. Küfr, Hazreti Pir'in dediğine göre, yaratana nispetle, yaratana nispetle, hikmettir. Nasıl hikmettir? O çünkü, o küfre gidenler, kendi kendilerine şahitlik ederler. O yüzden, yaratana nispetle hikmettir. O insan, kendi şehadetini kendisi yapacaktır. O yüzden, yaratana nispet edilince, hikmet olur. Çünkü, küfür ehli, küfründen dolayı, cezaya, çarptırıldığında, o, kendi yolunu, kendisi çizmiştir. O yüzden, küfür, yaratana nispet edilirse, hikmet olur.
Çünkü, küfre giden kimse, kendi yolunu çizdi. Çünkü, başka bir ayet-i kerimede, dileyen iman etsin, dileyen etmesin der, ayet-i kerimede. Dileyen bu yolu sessin, dilemeyen seçmesin. O zaman, küfür yolu, kulun kendi isteği, kulun kendi görüşü, kulun kendi anlayışıdır. Allah insanları zulmetmez, o gitti, tabiri caizse, küfür vezdesinden, küfrü satın aldı. İster, kendi ayağının sabitesinde aldı, ister külli ayağını sabitede aldı. Küfrü, kendisi satın aldı. Hatayı, yanlışlığı, eksikliği, kendisi satın aldı. Günahı, kendisi satın aldı. Bunda, Allah'ın cebri yok.
O zaman, normalde, bizim inancımıza göre, ben sizlerin adına da bunu söylüyorum. Bizim derken, hepimizin adına konuşuyorum. Bizim inancımıza göre, insan fiilinin üzerinde, harici bir fail yoktur. Biz makine değiliz çünkü. Eğer biz harici bir faili kabul edersek, cebriyeye düşeriz. Bunu hep sohbetlerimde anlatmışımdır yıllardır. İnsan fiilinin üzerinde iki kuvvet vardır. birincisi Allah'a aittir ki yaratmadır. İkincisi isteme. İkincisi isteme.
Onu elde etme. Onun için uğraş verme. O kulağa aittir. O zaman böyle olunca, biz cebriyeciler gibi, kulun fiilinin üzerinde, fiilinin üzerinde, yaratma Allah'a aittir. Ama o fiiliyatı isteme, kesp etme, eski dilde, kesp etme, isteme, kulağı aittir. Öyle olunca, küfrü isteyen, küfre koşan, kulun kendisidir. Kul kendisi küfrü istemiştir. Ama küfrün yaratılması, Allah'a nispet edildiğinde, onda hikmet vardır. İnananla inanmayanın belli olması için. Allah için bu bellidir. Kullar kendi şehadetine koşarlar. Kullar kendi şehadetine koştukları için, kullar ama kendi küfürlerine şahit olurlar.
Ama kendi imanlarına şahit olurlar. Ama kendi iyiliklerine şahit olurlar. Ama kendi kötülüklerine şahit olurlar. Gözünüzü yumduğunuzda, gözünüzü yumduğunuzda, ya önünüze kendi kötülüğünüz gelecektir, ya da önünüze kendi iyiliğiniz gelecektir. İyilikleri Rabbinizden bilirsiniz, tevazu gösterirsiniz. Ben iyiyim, ben iyilik yapıyorum derseniz, Allah'ın bu konuda size olan yardımını ve lütfuna nankörlük etmiş olursunuz.
Ve bu noktada iman edip, iman edip, iyi işler yapmak ve itaat etmek bizim, biz kullara aittir. İman edip, salih ameller işlemek ve Allah ve Resulüne itaat etmek bize aittir. Ve emretmek, hükmetmek, bakın emretmek, hükmetmek Allah'a aittir. Biz kulluğumuzu yapmakla mütellefiz, mükellefiz. Allah bu manada, bu manada bütün fiillerin yaratıcısıdır.
Bütün fiillerin. La faili illallah. Allah'tan başka fail olan, yani yaratan yoktur. Birisinde yüz binlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa, o ayıp nebatatın sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü nebatat ve sap, ikisi de bedenle cam gibi bağdaşmıştır. Elmayı sapıyla tartarlar. Armudu sapıyla tartarlar. Üzümü sapıyla tartarlar.
Doğru mu? Tartılırken ayırt etmezler hiç. Hepsini de tartıya atar tartan kimse. Öyle değil mi? Elmanın sapı ayrı, üzümün çöpü ayrı demezler. O yüzden hepsi de terazide birdir. İşte bir kimsenin, bu burada Üstad Hazreti Pir, hemen buradan kulların ayıbına indiriyor meseleyi.
Aldı zirve çıkardı, şimdi kullara indirdi. İnsanların kusurlarına, ayıplarına odaklanmak yerine, Hazreti Pir diyor ki, insanların faziletlerine, insanların iyiliklerine odaklanın. Sizin gözünüz ayıpları takip etmesin. Siz ayıpların üzerinden yürümeyin. Siz kusurların üzerinden yürümeyin. İnsanların iyi yönlerini, faziletli yönlerini, insanların doğru yönlerini ölçe alın, onları dillendirin. Kötülüğü dillendirmek kötülüğe fayda eder.
İyiliği dillendirmek iyiliği güçlendirir. Bir kimsenin kötülüğünü mü söyleyelim, iyiliğini mi söyleyelim? Yani şimdi hadis-i şerifin metni tam aklımda değil. Enteresan bir hadis-i şerif var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir eve ziyarete gidiyor. Bir eve ziyarete gittiğinde oradaki mahalleli toplanıyor oraya. Medine-i Münevvere'de. Orada bir zattan laf açılıyor. Hadis-i şerifin metninde ismi de geçiyor onun. Oradaki insanlar hemen onun işte tabiri caizse böyle onun İslam'da gevşek davrandığını hatta böyle münafıkça davrandığına dair laflar söylemeye çalışıyorlar. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki o kardeşiniz la ilahe illallah diyenlerdendir.
Bu bize örnek tabii. Tekrar onlar lafı dondurup dolaştırıyorlar. Ben kendi ismimi söyleyeyim. Ya Mustafa işte şöyle şöyledir, böyle böyledir diyorlar. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tekrar diyor ki o la ilahe illallah diyenlerdendir diyor. Üçüncü de bir daha söylüyor. Oradaki insanlar. Üçüncü de Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem tekrar onu söylüyor. O diyor la ilahe illallah diyenlerdendir. Bu sefer ashab susuyor. Şimdi demek ki oradaki o insanlar o kimsenin cemaatle namaza gelmediğini söylüyor. İşte böyle İslam yolunda koşturmadığını söylüyor. Hadis-i Şerif'in metni uzun. Ben mana olarak söylüyorum. Metni şu anda tam aklımda değil. İnşallah bir önüme gelirse bir gün tekrar metniyle burada inşallah okurum.
Tekrar bunu böyle söyleyince her seferinde o kardeşiniz la ilahe illallah diyenlerdendir diyor. Yani onun eksik ve kusurunu, onun ayıbını açmıyor orta yere. Onun üzerine gitmiyor. Ve onun üzerinde gitmemekle yani o kimsenin bir tek fazileti olan la ilahe illallah diyenlerdendir. Çünkü son sözü la ilahe illallah olanın akıbeti cennettir. Hadis-i şerifle sabittir, hadis-i kudsi de vardır. Şimdi o zaman bu insanların hata ve kusurlarını görmek, hata ve kusurlarını dillendirmek, hata ve kusurlarını insan gözünde büyütmek, o insanın yüzlerce erdemli, faziletli iyiliğini örtmüş demektir. Şimdi bu sufilerin arasında da bir hastalıktır.
Bir sufi kardeşinin bir eksiğini, kusurunu görür bir kimse. Onu eksik kusur olarak görür. Onu dallanır, budaklandırır, büyütür onu. Oysa onun eksik ve kusurunu örtecek, onun binlerce faziletli bir ameli vardır. Hatta fa hatta ben daha ileri gideyim. Onun bir perşembe zikri vardır ki topluca yaptığı veya toplu zikirleri vardır ki onların geçmiş günahları orada hayra çevrilir. Onu görmez o kimse. Onu görmediği için onun üzerindeki küçük hata ve kusurlarını insanların bir de önüne koyar. Kendi gözünün önüne koyduğu yetmez. Bir de insanların önüne onu serer ki o onun, Allah muhafaza eylesin, onun kör olduğunu gösterir. Onun faziletli bir bakışa, erdemli bir bakışa sahip olmadığı görünür.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu bakış açısı, sufilin bu bakış açısı yani insanların hatalarını, kusurlarını görmeme, onları dillendirmeme bakış açısı sufileri hoşgörülü olmaya, toleranslı olmaya yönlendirir. Hani Hz. Pir'in eksik ve noksanlıkları örtmekte gece gibi ol demesi gibi. Bunun çünkü temeli hem ayet-i kerimelerde hem de hadis-i şeriflerde vardır.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki bir Müslümanın başka bir Müslümanı hakir görmesi ona yetip artar bile. Yani senin insanların kusurlarını ve kusurlarından dolayı onları küçümsemeni ve o kusurlarından dolayı onu hor hakir görmenin yanlış olduğunu bize öğretir. O zaman biz insanların üzerindeki eksik ve kusurları gördüğümüzde onu örtmemiz gerektiğini söyler.
Onu açıp yaymamız gerektiğini söylemez. Müslüman çünkü diğer Müslümanın dilinden emin olduğu kimsedir. Biz dilinden emin olmamız gerekir diğer Müslümanların. Müslümanlar Müslümanların şu anda ayıplarını, kusurlarını araştırıp orta yere döküyorlar. Bu Müslümanca, bu mümince bir hareket değil. Müslüman çünkü bir Müslümanın ayıbını araştırmaz, bir Müslümanın kusurunu araştırmaz. Onu araştırıp, onu soruşturup insanların önüne dökmez. Ya biliyor musun, salih şöyle bir insan, şöyle kusurları var, böyle hataları var, bunu dile dökmez Müslüman. Ama günümüz Müslümanı anlayışı kıt, bakışı kör, duyuşu sağırdır. Günümüz Müslümanı ne yazık ki kafire zarar veremez, münafiye zarar veremez, mürtede zarar veremez, dinini oyuncak hale getirenlere zarar veremez, dinini alaşağı edenlere zarar veremez.
Onlara konuşamaz ama kalkar, bir Müslümanı kıyasaya eleştirir, bir mümini kıyasaya eleştirip, ayıbını, günahını ortaya dökmek için can havliyle öyle hareket eder. Hatta bu hastalık Müslümanların içerisine öyle yerleşmiştir ki, artık yanı başımızdaki kimseye dahi güvenemez hale gelmişiz. Yani o da benim bir açığımı görür de insanlara yayar mı? Bu da benim bir eksiğimi, kusurumu görür de insanlara aktarır mı? noktasına gelmişiz. Çünkü Müslümanlar, Müslümanların dillerinden emin değil, bu da bizim imanımızın temale ermediğini gösteriyor. Bizim gerçek müminliği yakalayamadığımızı gösteriyor. Ve işin en enteresan noktası evin içinde anne, baba, çocuk bunlar dahi birbirlerinin eksikliğini, kusurluğunu araştırır hale gelip birbirlerine eksik ve kusurlarıyla ateş eder hale gelmişiz.
Aynı evin içinde. Sen filanca zaman ama böyle böyle yaptırdın. Yok sen de filanca zaman ama böyle böyle dediydin. Bu İslam ahlakı değil. Bu Sufi ahlakı hiç değil zaten. Hacı Nuri yaktın bizi bugün. Bol bol su içiyoruz, yine içimiz sönmüyor. Hacı Nuri bize bayındır resitlerle çekti böyle.
Öyle bayındır resitlerle çekince, Uludağ'ı harmanlarsam hiç umurumda olmayacak. Yine bir başka hadis-i şerif. Pardon, ayet-i kerime. Zümer Söylesi ayet 53. Ey Muhammed! De ki, ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin.
Şurası çok önemli. Buraya dikkat edin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü o bağışlayıcıdır, merhametlidir. Tekrar okuyorum burayı. Ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Allah günahların hepsini bağışlar. Bağışlar. Sen oturursun orada, onu günahkar görürsün. Çünkü onun günahına şahit olmuştur senin gözlerin.
Ama Allah senin o günahkar gördüğün kimsenin bütün günahlarını bağışlar. Ayet. İman ettik. Bu ayete de iman ettik. Allah günahların hepsini bağışlar. Umudunu kesme. Ümidini yok etme. Allah'a olan imanın, Allah'a olan güvenin, Allah'a olan inancın tam olsun. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Sıdk ile tövbe eden, gerçekten tövbe eden bir kimsenin, annesinden doğduğu gün gibi saf ve berrak olacağını söyler.
Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde, kim tövbe ederse o kimse annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur der. O yüzden sufi virdlerinde muhakkak tövbe vardır. Yetmiş veya yüz kere hadisle sabittir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ben günde yetmiş kez, başka bir rivayette de ben yüz kez Allah'a tövbe ederim der. Ve kim Allah'a tövbe ederse, annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur der. Biz iman ederiz buna. Hem ayeti kerime, Allah günahların hepsini bağışlar ayeti kerimesine, hem de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tövbe edenin, tövbe edenin, annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olacağına inanırız.
Ve yine hani bu çok hoşuma gider benim. Hani hadisi kutsi olması lazım bunun. Hani geçmiş ümmetlerden birisi çölde devesini kaybediyor ya, devesini kaybedince üzülüyor, ağlıyor, feryat figan ediyor. Yorgun düşüyor, bir gölgelikte uyuyakalıyor. Bir gölgelikte uyuyakalınca kendine geliyor, uyanıyor, bir bakıyor ki devesi başında.
Çünkü devenin üstünde suyu var, erza var, gölgeliği var, yiyeceği var, içeceği var, çölü geçecek. Her eşyası o devenin üzerinde. Deve kayboldu çölde. Onu açar, oraya koştu, buraya koştu çölde, devesini göremedi. Uyku bastı, bir yerde uyuyakaldı. Yakaza gibi. Ve bir baktı ki, deve başında uyandığında. Kul o sevinçle kalktı, dedi ki, Ey Allah'ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim. Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim. Dedi sevincinden. İşte diyor, o kul böyle sevinir ya, tövbe eden için de diyor, tövbe eden için de Allah böyle sevinir.
Hani o kulun sevinci nasılsa diyor, o sevincinden kul dedi ya, ben senin Allah'ınım, sen de benim kulumsun. Sevincinden ne dediğini bilemedi ya, bilerek söyledi aslında da, bilemedi diyelim. Takdim tehir olur bazen. Yeni nesil takdim tehiri bilmez şimdi.
Bazı fena halleri vardır. O fena hallerinde yer değiştirir. Seven ile sevilen. Bu da öyle bir haldir. Diyeyim, kapatayım burayı. Allah, eksik ve kusurlardan, günahlılardan ümidini kesmiş, günahlarından dolayı önünü karanlık gören, o kulları, o insanları psikolojik olarak şok bir tedaviye geçirir.
Şok tedavi bu. Tabiri caizse, onları şoka uğratır. Şoka uğratır. Çünkü Furkan suresi, ayet yetmiş böyle bir şeydir. Der ki, tövbe eden, inanıp salih amel işleyenlerin, kötülüklerini iyiye çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder. Şimdi bu ana kadar, tövbe edenin af olduğunu anlattık. Şimdi, Allah, tövbe edeni affetmek de kalmıyor. Adım adım yürüyoruz. Allah, tövbe edip, salih amel işleyenlerin, kötülüklerini iyiliğe çeviriyor. Ve burada, günahların silinmesi, yok farz edilmesi söz konusu değil.
Dikkat edin buraya. Günahların iyiliğe çevrilmesi var. Senin günahını sildim, bu tövbeydi. Değil, günahını hayra çevirdim. Yani, bu çok böyle şok, psikolojik tedavi. Sen, günah işlemiştin, onu, sevap olarak yazdı. Sen, kötülük yapmıştın, onu iyiliğe çevirdi. Bakın burası, şok bir tedavi. ben bunu psikolojik şok olarak görüyorum. Ve, o psikolojik şoku, her toplu zikirde yaşadığıma inanıyorum.
Ve, o toplu zikirde yaşanıldığına inanıyorum. Çünkü, kim toplulukta Allah'ı zikrederse, kötülükleri iyiliğe çevrilmiş olarak, kalksın buyurdu. Dikkat edin buraya. Şimdi, böyle olunca, burada günahların, silinmesi değil. Günahların, dikkat edin. Bu sohbeti dinleyenler, buradakiler değil. Kalkıp da, şu günah affolmaz, bu günah affolmaz. Otur, otur, Allah mısın sen? Kısacık bilginle, Allah'lık yapma. Allah bütün günahları bağışlar. Allah, bir de günahları hayra çevirir. O öyle bir Allah.
O yüzden, buradaki Cenab-ı Hak'ın, Cenab-ı Hak'ın, zatının rahmet tecelliyatı, zatının, o günahları hayra çevirdi. Ve, hadis-i şerifte de, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, bu manada, bu ayeti kerimeyi, şerh eden, açıklayan, tefsir eden, hadis-i şerifi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, bir kısım kimseler, günahlarının çok olmasını temenni edecekler buyurdu. Bir kısım insanlar, bakın şoka bakın şoka, diyecekler ki, mahşerde, keşke biraz daha günah işlemiş olsaydım. ben mahşeri beklemeden bunu söyleyenlerdenim. Dervişlikten önce, işleseymişim daha işleyebildiğim yere kadar, Bayındır'ı, İzmir'i, Marmara'yı, koltuğumun altına aldığım gibi, bütün alabilseymişim, Akderiz, Marmara, Türkiye, neresi varsa, dolaşaymışım.
Evet. Bunlar kimlerdir diye sordular. Hani günahlarımız daha çok fazla, işleseymişik diye, temenni edenler, kimlermiş bunlar? Sahabe soruyor. Onlar, Allah'ın seyyiatlarını sevaba tebdil ettiği kimselerdir. Onlar kimlermiş? Onlar Allah'ın günahlarını sevaba çevirdiği kimselermiş. Bunlar feryat edecekler mahşerde. Keşke daha fazla günah işleşmişsiniz diye. Sizin geçti. Öyle şimdi kalkıp da, biraz bir günah işleyelim şöyle. Sakın ha. O Mustafa Özbay. Kendime bir pay çıkarayım şuradan ya. Sakın ha.
Nasıl olsa bir tövbe ediyoruz, bizim günahımız ayrı çeviriliyor. Öyle yapmayın. Allah muhafaza eylesin. Bir başka hadis-i şerifte de şöyledir. Adamın birine kıyamet günü küçük günahları gösterilir ve hesaba çekilir. Adamcağız, büyük günahların da ortaya çıkacak, mahvolurum diye düşünürken, Allah şu kulumun işlediği her kötülüğe karşı bir hasene yazın diyecek.
Beklenmeyen bu lütuf karşısında adam tamaha kapılacak. Ve benim büyük günahlarım da vardı, onları göremiyorum. Keşke onlar da ortaya çıksa da, karşılığını haseneler verilse diyecek. Hani orada burada kaçak kurban kesmiş. Aman burada kimse görmedi, nasıl olsa kapatayım, örteyim demiş. Kimse görmemiş çünkü. Vardır ya insanların hayatında, ben kendi hayatımı anlatıyorum. Karanlık'tı, bir tek ay ışığı vardı. Sen ve ben ve şahidimiz ay ışığı oldu. O ne kadar güzel, Allah yok yani. Bir şiir patlat yürü. Öyleydi ya. Vay şiirden mi ışığı, sen ve ben, ay ışığı.
Yıldızların altındaydık. Hiç kimseler görmedi. Hiç kimseler işitmedi, duymadı. Allah da yok sanki, haşa. Hani olur ya, insan kaçak kuçak bir şey yapmıştır. Hani orada burada bir şeyler yapındırmıştır. İnsanlık hali bu. Sizleri tenzih ediyorum. Kendim anlatıyorum. Sizler saf, temiz çocuklarsınız. Gel de inan şimdi. Ne kadar tatlı tatlı gülüyor herkes.
Herkes kendini biliyor çünkü. İsmail, biz seninle çok temiziziz. Tabii lan Allah iyiliğine versin. Ben seni her perşembe derste görüyorum. Sen beni görüyor musun? Tamam. Her perşembe film ufak oluyor. Hatta hayra çevir. Bu sözleri söylerken, hani o karşılığında haseneler verilecek, keşke daha fazla günahlarım olsaydı, bunu Hz. Peygamber naklederken, böyle Hz. Peygamber dişleri görününce kadar gülmez. Genel olarak. Ama bunu söylerken, Hz. Peygamberin o kadar çok hoşuna gitmiş ki, tabiri caizse arka dişleri bile görülmüş benim az önce, olmayan dişlerim görüldüğü gibi.
Bu çünkü büyük bir müjde, büyük bir psikolojik şok tedavi bu. Bakın, psikolojik şok bir tedavi. O kimse kendince ümidini kesiyor, benim günahım affolur mu? Ben neler karıştırdım, neler diyor kendince. Şimdi herkesin günahı kendine büyük gelmeli. Zaten normal bu. Küçük görmemeli. O kendince böyle, ben şunları işledim, bunları da yaptım, bunları da yaptım derken, bu hadisi kutsiler, bu ayeti kerime, bu hadisi şerifler, onu şok bir tedaviye geçiriyor.
Dur, tövbe edersen, senin günahlarını hayra çeviriyor. Sen bir de mahşerde yakınır dövünürsün, biraz daha günah iş yeseydim keşke diye. Evet, bu gecelik bu kadar yetsin olmaz mı? İnşallah. 2000. Beyt'ten devam edeceğiz. Sürç-i lisan ettiysek affola. Eksiğimiz, yanlışımız, kusurumuz olduysa affola. Cenab-ı Hak cümlemizi iman edip, salih amel işleyip, zikredenlerden ve tövbe edenlerden eylesin.
Amin. Ecmain. Geceniz hayır olsun. El-Fatiha ma selavat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.