mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (1992. Beyitten) 24.08.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 25 Ağustos 2024 · 1:19:13

Euzubillahimineşşeytanurracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftânezikr-i Fâlemennehu, lûûûûûûûûûûûûûûûûûûûûûza, Hak Muhammeden Resulullah cemiyan Enbiyeyi velmürselîn velhamdillillâhi rabbil âlemîn.
Selâm-u aleküm. Aleyküm selâm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayi. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim bizleri ve ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim Filistin'deki Müslümanlara yardım eylesin. Doğu Türkistan'daki Müslümanlara yardım eylesin. Dünyanın herhangi bir yerinde kafirlerin, münafıkların, fasıkların, mürtedlerin zulmü altında inleyen Müslümanlara yardım eylesin. Müslümanlara zulmedenlerden Cenab-ı Hakk intikamımızı alsın. İsrail'i dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Destekçilerini dağıtsın, yerle yeksan eylesin.
Çin'i dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Her kim Müslümanlara zulmediyorsa, Cenab-ı Hakk onları dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Ecmay. Geçen hafta tarih skecesi, o gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti.
Burayı okumuştuk. O gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti. Devam ediyor Hazreti Bir. Aşk ve can, her ikisi de gizli ve örtülüdür. Hazreti Bir'in burada aşktan kastettiği maaşıktır. Yani sevilendir. Bu genelde Hazreti Bir maaşuk derse veya aşk derse, kullanmış olduğu cümleye göre, yani Allah'a atreder. Çünkü en yüksek derecede sevilmesi gereken Allah'tır, Celle Celaluhu.
Öyle olunca aşk aslında bu manada maaşuk, yani Allah'ı atfediyor. Aşıklık ise bir Sufi'nin, bir Allah yolcusunun derinlemesine en yoğun bir şekilde çoğu zaman o duygusunu tarif etmekte güçlendiği, güç tarif ettiği bir duygudur. Aşıklığı tarif etmek biraz ne yazık ki zordur.
Çünkü o insanın duygusunun en yoğun olduğu, en zirveye çıktığı bir andır ki, bunu ancak kendi dairesinde yaşayan kimse kendi yoğunluğunu anlatır. O kendi hakikatidir. O aşkın hakikati değildir. Birisi dese ki, aşıklığın hakikati budur. Özür dilerim, aşkın hakikati budur. O kendi aşıklığının hakikatini görmüştür aşkın aynasında. Çünkü aşk o da değildir. Aşıklık hem dünyevi anlamda birine karşı duyulan tutku, sevgi, muhabbet, hem de ilahi anlamda Allah'a duyulan derin sevgi, derin bir bağlılık, derin bir tutkudur aşıklık.
Biz, tekrar ediyorum, bizim aşkı tarif etme gibi bir benim derdim yok. Çünkü aşk tarife sığacak bir şey değildir. Biz ancak aşıklığı tarif edebiliriz. Aşıklığı tarif ederken de, herkes bir şekilde ya birini görür, bir aşık görür, onun aşıklığını tarif eder ya da kendi aşıklığını aynada görür, yani aşkın aynasında görür, kendi aşıklığını tarif eder.
Genel olarak aşıklığı aslında tam manası ile yine aşk tarif eder. Ama aşkı dinleyecek kulak lazım. Aşkı dinleyecek kulak olmazsa aşıklığı yine aşıklık tarif eder. İşte bu aşıklık aslında öz itibariyle insan ruhunun geldiği yeri özlemesiyle alakalıdır. Ve o hitaba koşmasıdır.
Hani kün dedi oldu, ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi, evet dedi. Ve o aşık, o normalde ben sizin Rabbiniz değil miyim anına koşar. Veyahut da kendi ayağını sabitesinden onun ayağını sabitesine doğru koşar. Can kelimesi de Türkçede genelde ruh, işte bir yaşantının tecelliyatı veyahut da bir varoluşun tecelliyatı, hani Allah ona can verdi, varoluşla alakalı veyahut da işte ona kendi ruhundan ruh üfledi, o yaratılmayla alakalı ve bu manada can kullanıldığı cümlelerin neresinde kullanılırsa ona göre ama ruh anlamına geliyor,
ama yaşam anlamına geliyor, ama genel olarak bedeni ayakta tutan, bedeni ayakta tutan, biz buna ister, bunu en yakın tarif bedeni ayakta tutan, ilahi bir nefesle bedenimize üflenen ruh veya ruhani bir güç, öyle tarif edebiliriz. Ve bu normalde hem can, yani ruh, hem de aşk, mesnevide veyahut da genel itibariyle yukarı mezopotamya sufilinde ikisi beraber anılır, hemen hemen, aşkla can. O yüzden Hz. Pir de burada aşkla canı yan yana kullanmış. ve aşk, aşıklık, can, ister dünyevi olsun, yani bir erkeğin bir kadına, bir kadının bir erkeğe olan duygusu olsun, ister ilahi olsun, bunlar böyle sıkça kullanılan ve derinlemesine duyguları ifade eden kelimeler.
ve tabii buna böyle baktığımızda da, aşka da, cana da, ruha da, bunların hepsi de birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi. Böyle aşk, aşıklık, can deyince üçlü tesis inancı gibi de gelmesin size, Allah bizi affetsin. Öyle değil. Yani normalde aşk dediğimizde, malum Allah'a olan aşıklığı aslında konuşuyoruz. Ama ola ki birisi de bir kadına aşıktır, bir erkeğe aşıktır.
O da bu sohbetten nasibini alsın. Sonuçta aşıklık aşıklıktır. Leyla, Leyla derken buldu Mevla'yı, Mevla'nın aşkına yandı gidiyor. Boşuna söylenmiş söz değil. Hz. Bir başka, hani Divan-ı Kebir'den bu alıntılar. Can nedir? Mana padişahlarının, ermişlerin küpüdür. İçinde gökyüzünün şarabı vardır. İşte bu yüzdendir ki sözlerim de aşıklar gibi perişan ve dağınık halde ağzımdan çıkıyor. Can nedir? Divan-ı Kebir'de hani canla aşıklığı Hz. Pir söylemiş ya, aşk ve can her ikisi de gizli ve örtülüdür demiş. Yine Divan-ı Kebir'den, Hz. Pir'den cevap alıyoruz. Canla alakalı. Can nedir? Mana padişahlarının, ermişlerin küpümüş.
Ve içinde gökyüzünün şarabı vardır. Ardından başka bir beytte de aşkı tarif ediyor. Aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin. Hani aşk da candı gizlidir dedi ya, başka bir beytte de diyor ki, aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin. Fakat onun ışığı bedene vurunca aşık olursun. Betin, benzin, solar sararırsın. Demek ki aşk bütün alemi, bütün kainatı sarmış. Ama biz onun rengini göremiyoruz, renksiz. Ama o aşktan bir ışık, bir pırıltı bize tecelli ederse o zaman aşık oluyoruz. Bakın aşk olmuyoruz, aşık oluyoruz. Aşık olmanın da bizdeki tecelliyatı o kimsenin betinin benzinin sararması, solması.
Beti benzi sararacak, solacak, semirmeyecek. Aşık, semiriyorsa sıkıntı vardır. Onda aşıklık yoktur. Aşık çünkü her an gam ve keder içindedir. Her an sevinçle gamı yan yana yaşar. Hüzünle sevinci yan yana yaşar. Öyle olunca aşığın üzerinde muhakkak aşkın tecelliyatı vardır ki, aşkın tecelliyatı da onu gamdan, sevince, sevinçten gama sürükler. Allah'a gelin dediğim için beni ayıplama. Hani bu önceki beytte dediydi ya, Hz. Bir tarih gecesi o gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti dedi. Yani tarih gecesi dedi, sabahladılar, pardon uyanamadılar yolculukta o geceyle alakalı. Orada geline benzetti.
Allah'a gelin dediğim için beni ayıplama. Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım. Bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut ederdim. Burada Allah'ı geline benzetme teşbih. Bu teşbih ne? Teşbih, beyan ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim. Yani bir şeyi bir şeye benzetmek.
Hani derler ya, aslan gibi yiğit adamdı o. Aslan gibi yiğit adamdı. Şimdi adamın yiğitliğini neye benzettiler? Aslana benzettiler. Benzetilen kim? İnsan. Bu noktada şey kim? Benzetilen aslan benzeyen kim? İnsan. İnsanın nesi? Yiğitliği. İşte bu bir teşbih olmuş oluyor. Tabi bu dilin cümleler içerisinde ifade gücünü fazlalaştırıyor. Teşbih. Veyahut da bilinmez bir şeyi, bilinir bir şeye benzeterekten onu anlatmaya çalışıyor. Çünkü bir şey bilinmez, o bilinmezi bilinirlikle anlatacak ki, o bilinirlikle anlatınca insanlar onu anlayacaklar.
O yüzden işte edebiyatta, şiirde, hikayede teşbih kullanırlar. Ve teşbihle soyut, bugünkü dilde soyut kavramları somuta indirgerler. Ancak öyle anlaşılır çünkü. Soyut kavram dedim bilinmez, elle tutulmaz, gözle görülmez şeyler. Onu normalde teşbihle elle tutulur, gözle görülür bir şeye benzetme. Ve böylece dinleyicilerin, hani size az önce dedim ya, aslan gibi yiğit adamdı o. Siz, o kimse hakkında, birisi hakkında böyle söyledim. Onunla alakalı kafanızda, beyninizde, düşüncenizde sabitlendi. Adam aslan gibi adammış, yiğit bir adammış. Vurguladık, ya bu adam iyi adamdı da, hoş adamdı da, güzel adamdı da, eyvallah.
Ama aslan gibi yiğit adamdı, perçinledi. Bu ne oldu? Teşbihle oldu. Ve Hz. Pir, enteresan bir şekilde Cenab-ı Hakk'ı geline benzetirken, geline benzetti ya, yani geline benzetince, haşa, bir gelin var, bir de vuslata, ona ulaşacak olan damat var. Necm Suresi'ni de düşündüğümüzde, hani ayet 9, 10, 11, baktığımızda, Cenab-ı Hak, peygamberini, iki yay arası kadar, mesafeye kadar, onu ne yaptı?
Onu miraçta, onu huzuruna getirdi. Öyle olunca, burada, Hz. Pir'in bu şekilde böyle benzetmesini de normal görmek lazım. Hatta yine Divan-ı Kebir'inde yine gelinle alakalı bir beyt aldım. Diyor ki, duvak altında, sert tuylu, ters yeni bir gelin var. Dünyanın iyisiyle de, kötüsüyle de alay edip duruyor. Burada da bir Hz. Pir ne yapıyor? Teşbihi kullanıyor. Teşbihi kullanan sadece Hz. Pir değil, Cenab-ı Hak'ta bazı ayeti kerimelerde, tabiri caizse, teşbih sanatını kullanıyor. Nur Suresi, ayet 35, Allah göklerin ve yerin nurudur. Şimdi bakın, ayeti kerimenin başlangıcı, Allah göklerin ve yerin nurudur. Göklerin ve yerin nurudur.
İyi, tamam. Ama o okuyanın, dinleyenin kafasında bir perde oluşması lazım. Seyretmesi lazım. O kimsenin dinlerken, bunu seyretmesi lazım. Bakın, onun nurunun misali, onun nurunun misali, teşbih geliyor, bak, misal. Onun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. O lamba bir can fanus içindedir. Can da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu lamba ne doğuya ne de batıya ait. Mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Yağı neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna ulaştırır. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Şimdi bu ayet-i kerimeye baktığımızda, Cenab-ı Hak teşbihin zirvesini işliyor. Diyor ki, onun nuru nedir? Onun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Bizim şimdi anında, içinde lamba bulunan bir kandil. Bakın, kandil. Her tarafta bu kandiller var. İçinde lamba var. Etrafa ışık veriyor. Şimdi onun nurunun alakalı teşbih ederken, biz şimdi kafamızda bir kandil oluştu. Onun içerisinde de bir ışık oluştu. Ve etrafında da can fanus oluştu. Teşbih. Orada bırakmadı. Can da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Can da sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Yıldız dediğinde seni aldı götürdü semalara. Devam ediyor.
Bu lamba ne doğuya ne de batıya ait. Neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir. Yani Allah'ın nuru, kendisine bir ışık değmesine gerek yok. O ne doğuya aittir, ne batıya aittir. Ne göğe aittir, ne yere aittir. O bütün kainatı Allah'ın nuru kaplamıştır. Ve onun dışarıdan bir ateşe ihtiyacı yoktur. Dışarıdan aydınlatmak için yağ da ihtiyacı yoktur. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ama o nur yıldız gibi her yeri parlatır mı? Her yeri parlatır. Ve nur üstüne nurdur. Asıl sıkıntı burada zaten. Nur üstüne nur ne demek? Teşbih. Allah dilediğini nuruna ulaştırır. Allah nur üzerine nurdur.
Göklerin yerinde nuru Allah'tır. Ve nur üzerine nurdur. Ve Allah dilediğini bu nur üzerine nura ulaştırır. Dilediğini o nurun üzerindeki nura ulaştırır. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Yani burada Cenab-ı Hak nuru bir lambaya, cam fanusa, yıldızın parıltısına, cam fanusu yıldızın parıltısına, saf bir yağın ışık vermesine benzetmiş.
Ve bu teşbih Allah'ın insanlara yol gösterici niteliğine sahip olduğunu ve o nurla insanlara yol gösterdiğini beyan etmiş. Ama bu ayet-i kerimenin üzerinde tefekkür etmek gerekiyor. E şimdi bu gece dersimiz teşbih olduğundan biz bunun üzerinde durmuyoruz. ama bir kenara, kalbinizin bir kenarına yazın. Allah nur üstüne nurdur ve Allah dilediğini nuruna ulaştırır. Dikkat edin. Dilediğine nuruna ulaştırır. Bu çünkü nur üzerine nur, özel bir nurdur. Çünkü nurun kainatta, kainatta tecellilerinin, nurun tecellilerinin tabiri caizse, perdelerinde ayrı ayrı nur tecellileri vardır.
Dünyadaki nurun tecelliyatı ile, örneğin cennetteki nurun tecelliyatı, nurun tecelliyatı aynı değildir. emmaredeki nur tecelliyatı ile, mülhümedeki nur tecelliyatı aynı değildir. Mutmainne de aynı değildir. Radiye, Mardiye, Safiye de aynı değildir. Arşala da aynı değildir. Kürsü de aynı değildir. Lef-i muhafuz da aynı değildir. Nurun bu noktadaki tecelliyatlarında, farklılıklar vardır. Farklı perdelerde nur, farklı tecelli eder. Ama bütün nurların üzerinde, nur üzerine nurdur. Bu nur ise, özel bir nurdur. Mesela bir kimsenin hidayete ermesi de nurdur. Allah'ı zikretmesi de nurdur. Zikrullah halakasında durması da nurdur.
Zikrullahın kalbe tecelliyatı da nurdur. Ve bunların hepsinde nurların tecelliyatları, farklı farklıdır. Ama sen bütün bu kainatı ve içindekinleri, bütün kainatı ve içindekinleri, bir nur üzerinde yürür gör. Ve bütün kainatı, bütün her şeyi nuruyla kapsadığını, nuruyla kavradığını tefekkür et. Öyle çünkü. Ama burada teşbihi işliyoruz ya, bu nuru Cenab-ı Hak ne yaptı? Teşbihle bize anlattı. Yine Bakara ayet 261, mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, 7 başak bitiren ve her başakta 100 tane bulunan bir buğday tanesine benzer. Allah dilediğine kat kat verir.
Allah geniş ihsan sahibidir, hakkıyla bilendir. Şimdi Cenab-ı Hak burada da neye benzetti? Mallarını Allah yolunda harcayanların durumunu, 7 başak bitiren ve her başakta 100 tane bulunan bir buğday tanesine benzetti. Yani o kimse bir buğday tanesi kadar, bir buğday tanesi, malını Allah yolunda harcadı, bir buğday tanesi. Allah yolunda, dinin hakim olması için, dinin anlaşılması için, dinin anlatılması için, dinin hem insan nefislerinde, hem dünyaya hakim olmasını anlattı, gayret etti, koşturdu. Bu yolda yürüyor. Bu yolda kendi malını harcıyor. Şehen lillah demiyor. Milletten zekat toplamıyor. İstemiyor. Milletten sadaka istemiyor.
Milletten şunu yapacağız, bunu yapacağız. Hadi pamuk eller cebe demiyor. Gücünün yettiğince, kendi iaşesinden, kendi malından Allah yolunda harcıyor. Cenab-ı Hak diyor ki, o bir buğdaya karşı, bakın teşbih bu, bir buğdaya karşı, bir buğday ekti, o bir buğday ekince, o bir buğdaydan, yedi tane başak çıktı. Yedi başakta da, yüzer tane ne var, tane var. O zaman, bire yedi yüz verdi. Allah yolunda, sen bir adım attın, sana yedi yüz adım. Bu kesin. Bakın bu kesin. Bunda keyfiyet olup, fazlası olur mu? Evet. Ama en az bire yedi yüz. Allah yolunda harcadığın, bir buğdaya yedi yüz buğday.
Allah yolunda harcadığın, bir liraya yedi yüz lira. On liraya yedi bin lira. Bin liraya yedi yüz bin lira. Bakın bu ayetle sabit. Ama iman et buna. Buna iman et. Ve Allah yolunda ol. Ve Allah için harca. Allah yolunda olan da. Burası çok önemli. Adam Allah yolu için değil, heva hevesi için. Aman ne cömert desinler diye, harcadı. Ya Mustafa Özban, ne cömert insan ya. Gitti. Harcadığın para diye bana gitti. Sen desinler diye harcadım. Bunu ben yaptırdım. İyi halt işledin. Desinler diye bunu ben yaptırdım dedin.
Gitti. Harcadığının bir anlamı kalmadı. Allah yolunda harcayacaksın bir daha. Heva heves yolunda değil. Aman iyi insan desinler diye değil. Allah yolunda harcayacaksın. E bunu neye benzetti Cenab-ı Hak? Buğdaya benzetti bunu anlatırken. Teşbih etti. Normalde mesela bir ayet-i kerime daha aldım da burada. Hani şey var ya, Allah'tan başkasına dost edinenlerin durumu kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir diyor.
Kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Yani normalde örümceğin yuvasının veyahut da o yaptığı şeyin insan önünde bir ağırlığı veya sertliği olabilir mi? Olamaz. İşte diyor Allah'ı dost tutmayanların da böyle olur yuvasıyla. tabi bunlar bunlar sufiliğin belirli haline gelince sufilerde teşbih onlara serbest olur.
Allah'la alakalı. Artık onlar tenzih etmezler. Sufilin belli zamana kadar her teşbihin her teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır. Çünkü sufi görmüş olduğu halde veya tecelliyatlarda Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olunca asıl burası tehlikeli noktadır. Sıfatlara mazhar olmaya başlayan derviş eğer orada kalırsa Allah muhafaza eylesin takılır kalır orada. O teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır. O çünkü hani meşhur ya Ali Ağoğlu muydu o bir reklam vardı bu değil diyordu. O reklam çok hoşuma itmişti benim.
Hangi perdeye geçersen geç bu değil. Hangi makama gelirsen gel bu değil. Seni bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğa çıkarıyor. yani sen bu dediğinde orada kalacaksın çünkü. Bu dediğinde orada kalacaksın değil. Tenzihe o yüzden ihtiyaç var. Yani Hz. Pir geline benzetti hakkıdır. O kah geline benzetir kendisini de güvey yapar. Kah sıfatlarını farklı şeylere benzetir teşbihde. Onun hakkıdır. Ama bir sufinin hakkı değildir.
Ta ki veliler sınıfına katılınca kadar. O çünkü her sıfatsal tecelliyatı teşbih olarak görüp onu tenzih etmeli. Tenzih etmezse orada kalır. Mesela hay esmasında kalır. Hu esmasında kalır. Orada kalmakla da kalmaz. Düşer. Durmaması lazım orada. Daha da yakınlığını, daha da zikrini, daha da takvalığını arttırması, daha da sevgisini arttırması, sevdikçe sevmesi gerekir. Yani o orada kaldı. Orada kalmasının sebebi ne? Tembellik yaptı. Orada kalmasının sebebi rahata ulaştı. Hani bazen derim ya hedef neresi? Ankara'ya ulaşmak. Ama sen daha İnegöl'de kaldın. Bir baktın ki ne güzel köfteciler var yol üstünde.
Dedin ki ya oh ne kadar güzelmiş. Cennet gibi yer, ağaçlık, böyle yeşillik. şurada bir köfte yiyelim, karnımızı doyuralım. E köfte yiyip karnını doyuracaktın. Ardından gelsin kahveler, ardından gelsin çaylar, muhabbet, muhabbet. Kaldın İnegöl ne güzel, yemyeşil, güzellik bir yer dedin. Değil, güzel ama daha senin gidecek yolun vardı. Hani sen yolcuydun, hani senin menzilin uzaktı, bitmek, tükenmek bilmeyen bir menzile gidiyordun. Aşık oldukça aşık olacaktın ama kaldın orada. Orada kaldın, tenzih etmen gerekiyordu. Burada nefeslendik, yürüyoruz. Burada işimiz bitti, yürüyoruz demen lazımdı. Yürümedin.
Ama tenzih lazım mı? Lazım. Şura ayet 11. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. Ama işiten ve görendir. İşiten ve gören deyince aklımıza kendi sıfatımız geldi. Öyle değil mi? Bir şeyi işitmek, duymak, bir şeyi görmek aslında hem tenzihi hem teşbihi içine aldı bu. Gören de duyan insan Allah'ın görmesi insanın gibi değildir. Allah'ın duyması insan gibi değildir. Ama görme ve duyma sıfatı bizde de var. Biz görme ve duyma sıfatı bizde de olduğundan dolayı biz Allah'ın üzerinde neyi bahsettiğini üç aşağı beş yukarı teşbihle anlıyoruz. Ama o baştan daha teşbihi önceden tenzihliyor.
Diyor ki onun benzeri hiçbir şey yoktur. O zaman onun görmesi veya duyması veya tutması senin görmeni duymanı tutmana benzemez. Baştan tenzihi koydu çünkü. Artık Allah'a benzerler kılmayın. Şüphesiz Allah bilir siz bilemezsiniz. Cenab-ı Hakk'a benzerlik koymak mümkün değil. Allah'ın zatını bir şeye benzetemezsiniz. Sıfatlarını da bir şeye benzetemezsiniz. Ama Allah'ı rüyada genç bir suret üzerine gördün. insan üzerine gördün. Veyahut Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri genç delikanlı suretinde gördüm dedi. Bakın normalde bunlar bize birer işaret. Gördüğün hak hak ama orada durma. Allah öyle değil.
Çünkü Allah'ı herhangi bir şeye benzer kılma. Yürü yolun var daha. Orada ne yapacaksın? Tenzih edeceksin. Bakın Allah normalde farklı suretlerde rüyalarda görülür mü? Evet. İnsanlar gibi görülür mü? Evet. Hadisle sabit mi? Evet. Aynı zamanda hakaet imamları bu noktada iştahat etmişler mi? Evet. Mezhep imamları iştahat etmiş mi? Evet. siz bakmayın diyanetteki cahil insanları veyahut da ilahiyattaki okumuş cahilleri. Allah rüyada görülmezmiş. Kendi yazdıkları kitaplardan kendilerinin haberi yok. Buhari'den, Müslüm'den, Tirmizi'den, bu konuda Rüyetullah bahsinden kendilerinin haberi yok. O zaman burada normalde sıfatsal tecelliyet olarak ama rüyasında uyurken ama uyanık rüyada halde bir kimse sıfatsal tecelliyata mazhar oldu.
Sıfatsal tecelliyata mazhar olduğunda hiçbir şeye benzemez. O bunu normalde kendine yerleştirecek. O sıfatsal tecelliyata kalmayacak. Bu sohbetleri de başka yerlerde dinlemeniz mümkün değil. İşin içinden çıkamazlar. Hal ehli değiller çünkü. O zaman o sıfatsal tecelliyata takılı kalırsan sen yolda kalanlardan olursun. Sıfatsal tecelliyatı da ne yapacaksın? Tenzih edeceksin. O hiçbir şeye benzemez ayeti kerimesini unutmayacaksın. Ve artık Allah'a benzerler kılmayın. Sözünü de unutmayacaksın. O zaman Allah herhangi bir şeye benzerlik olarak uygulanmaz. gördüğün ya hak mı hak ama orada durmayacaksın.
Orada takılı da kalmayacaksın. O da neye gerektirir? Tenzihi gerektirir. Ve insanların söylediklerinden münezzehtir ayeti kerime yine. Ve yücedir. O zaman Allah'ın sözü Allah'ın kelamı insanların kelamından yücedir ve insanların kelamından münezzehtir. onun konuşması onun sözü onun hitabı insanların hitabına benzemez. Hitap aldın. Bu ayeti kerimeleri o yüzden aldım. Manevi yolda yürürken Allah sana hitap etti. O esnada o hitabı anladın. Bütün vücudun kulak oldu. Bütün hitabı içinle dışınla yönsüz telamsız yönsüz hissiz duygusuz o hitaba mazhar oldun.
Altıncı makamdır. O hitaba mazhar oldun normalde altıncı makamdır. Beşinci makamda eğer ki bunu yakaladın senin yolun velilik yoluna gidiyor. Bunu Cenab-ı Hak sana bahşetti ama burada yine tenzih gerekir. Çünkü o hitap dilsiz dudaksızdı bütün vücut duydu. Ve bu hitap bir dünyadaken olur. Bu da onun yolu var aldanmasın dervişler. Ben hitaba eriştim deyip oldum dolgasına düşmesin. Bir de cennette görür o kimse rüyada kendini. Veyahut da halde cennete girmiştir. Cennettedir.
O hitap da cennette olur zaten. O meselenin özüdür. Ardından bir daha rumuzu vardır. Açık açık söyleyeyim. Cennette tuğba ağacına yaslanırken o hitap gelir. Bu da ayrı bir şeydir. Rumuzdur. Bunu başkası yere satmasın hiç kimse de. Aldatırlar insanı o zaman. İnsanı aldatandan görmediğini görmüş gibi gösterip aldatanlardan olursun. Allah muhafaza eylesin. Bu hitap geldiğinde de burada da tenzih vardır. Kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez dersin. Çünkü yolun var daha senin. Sen o diyemezsin. Ne zaman o dersin? Sana velilik hırkası giydirildiğinde artık her şey ondandır.
Her şey onundur. Her şey ondan onadır. Bunu ancak o zaman söyleyebilirsin. orada ilahilerde defterlerde kitaplarda yazanı söyleyen papağandan başka bir şey değildir. O hal ile hallenene her şey ondan onadır. Eyvallah. O teşbih etse de hakkıdır. Hz. Pir gibi. O bir şeye benzetse de hakkıdır. Hz. Pir gibi. Ancak Pir makamında olanlara bu teşbih haktır. pir makamında değilse o kimse bu teşbih ona hak değildir. O tenzih mertebesinde duracak. Her daim tenzih edecek.
O hiçbir şeye benzemez. Rüyanda o diyecek ki ben senin Rabbinim. A'menna ve seddakna sen secdeye gidersin anında. Ama kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez. onun sözü de hiçbir şeye benzemez. Onun kelamı da hiçbir şeye benzemez. Dersin o muydu evet ama değildi. Değil de hayır oydu. Bu benim meşhur repliğimdir. Tecelliden oydu hayır değildi. Değildi oydu. Tesbih teşbih ve tenzih birbirinin ardına. Hani var ya saat sallanıyor ve tik tak tik tak bir teşbih bir tenzih bir teşbih bir tenzih durduğu yerde durmuyor.
İşte o yüzden Hz. Pir burada hani geline benzettim diye diyor geline benzettim diye beni kem gözle bakma ayıplama ne yazık ki Hz. Pir ayıplayan çok. O kendisi demiş yani ayıplama diye ama devam etmiş sevgili benim sözüme darılsaydı susardım bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut ederdim yani benim bu teşbihimden sevgili bana darılmış olsaydı benim kalbime böyle bir hal böyle bir ilham gelmiş olsaydı fakat ben susardım buna devam ettirmek küstahlığında bulunmazdım sevgili bir nebze olsun bir an olsun
bu tecelliyat kesilseydi bu tecelliyat dursaydı ben susardım bu söz bu söz bu kelam bu teşbih bana ait değil bu teşbih bana ait değil diyor Hz. Pir teşbih kime ait ona ait devam ediyor onun ağzından söylüyor fakat söyle bu söz ayıp olmaz senin sözün gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir demekte o sevgili diyor ki konuş söyle senin bu teşbihin senin bu sözlerin ayıp olmaz senin sözün gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diyor o zaman iyi söz
güzel söz tatlı söz ilahi söz neydi İbrahim Suresi ayet 24-25 ben kendime ve sizlere söz verdim Hz. Pir'in her beytini her beytini bakın her beytini ilbim yettiği müddetçe kalbim yettiği müddetçe her beytini Kur'an ve sünnetle size anlatacağım dedim evet Kur'an ve sünnetle bunu anlamaktan uzak olan bu çalışmayı yapmaktan uzak olan insanlar ne yazık ki Hz. Mevlana'nın tüfrüne fetva verip ahiretlerini yok ediyorlar yakıyorlar evet Hz. Pir diyor ki
söyle Cenab-ı Hakk'ın dilinden söylüyor bunu bu söz ayıp olmaz senin sözün gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir senin sözün Hz. Pir'in sözü alın size ayeti kerime Allah nasıl bir örnek verdiğini görmez misin güzel söz kökü sağlam dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir o ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar o zaman güzel söz neymiş kökü sağlam dalları göğe yükselen ve güzel meyve ağacı gibidir güzel söz ilahi bir söz
ilahi bir nefes ilahi bir nefes pir makamındaki bir kimsenin sözü nefesi Allah'ın velilerinin sözü Allah'ın evliyalarının sözü peygamberlerin sözü Cebrail'in sözü meleklerin sözü neymiş güzel söz güzel söz bakın dikkat edin güzel söz kökü sağlam dalları semaya yükselen ve meyvesini veren Rabbinin izniyle her zaman meyvesini veren ağaca benzetmiş Cenab-ı Hak burada Hz. Pir de ne diyor Hz. Pir'e de sen diyor söyle konuş ve gayb aleminin yani gayb alemi dediğimiz ne bizim için bilinmez
bazılarımız için bilinmez bazıları için Cenab-ı Hak gaybını anahtarın istediğine verir istediği kadar peygamberlerine vermiş büyük velilerine vermiş sahabeden gayb ile alakalı konuşanlar var evet gaybı Allah bilir Allah'la bildiğini bazılarına bildirmiş yani o kimse oradan bir dem vurursa 3 gün sonrasından 5 gün sonrasından 20 gün 50 gün 3 ay 5 ay 10 ay 1 yıl 1000 yıl neyse demek ki Cenab-ı Hak ona oradan bir perde açmış o perdeden konuşuyor işte bu gayb aleminde kaza ve kaderin zuhuru Cenab-ı Hak'ın ezeli ilmi dairesinde
tecelli eden şeylerdir biz ezeli ilmi dediğimizde o ilmin başlangıcı da yoktur Allah'ın başlangıcı olmadığı gibi ezeli ilmin de başlangıcı yoktur çünkü Cenab-ı Hak'ın bütün sıfatları ezelidir ilim sıfatı da ezelidir o zaman Cenab-ı Hak'ın ezeli ilminde irade etti olaylar ezeli ilminde irade etti ne tecelli edecekse neyi irade ettiyse neyi planladıysa neyi planladıysa neyi bir hesap kitap dairesinde yaratmayı arzu ettiyse bunun tecelli etmesi kazaya dönüşmesi onunla alakalı e normalde Hz. Pir diyor ya burada gayb alemindeki
kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diye Hz. Pir'in üzerinden o zaman gayb alemindeki kader ve kazaya bağlı Pir'in söylediği şey heva ve hevesten değil Allah'ın hani vahyi anlatmıştık değil mi bir derste bölüm bölüm vahyi anlatmıştık velilere evliyalara gelen de vahiydi ama biz öyle yanlış anlaşılmasın diye onu ne olarak nitelendirmiştik ilham olarak nitelendirmiştik işte o da Allah'ın gayb aleminden kaderin kazaya dönüşmesi ayıptan başka bir şey görmeyen ayıptır yani bu söz ayıptan başka bir şey görmüyor
geline benzetmek ayıptan başka bir şey görmeyen ayıptır fakat gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır makbul Allah'a nispetle değildir bu beyt yaktı beni benim tellerim elleri yaktı burası benim gecemi gündüz gündüzümü gece etti bunun içinden nasıl çıkacaksın Mustafa Özbağ diye daha doğrusu nasıl anlatacaksın diye kılı kırk yardım ne kepenk kaldı kapanmadık ne pencere ne kendim kaldım kapanmadık dedim ki kendi kendime dedim ey koca pir seni anlamayan senin küfrüne fetva verir seni
bilmeyen dedim senin küfrüne fetva verir ve benim Hz. Pire hayranlığım malumdur bu arttıkça artıyor bende durmuyor durduğu yerde çünkü Hz. Pire'in teşbihini tenzihini sözlerini anlamayanlar anlamak istemeyenler bu konuda bilgileri akli bilgileri nakli bilgileri kalbi bilgileri yeterli olmayan o cahiller yürüğü ayıp görüyor küfür görüyor kimisi de hem kendi zamanında yaşayan çağdaşları kıskançlık krizine tutulmuşlar hem kendisinden sonra gelenler bir kısmı kıskançlık krizine tutulmuşlar hani böyle
ben şeyhimin üzerinden konuşayım bu mu Abdullah Efendi ya bu mu şeyh ya o nice şeyhler görmüş yani Abdullah Efendi'nin şeyh olma ihtimali yok onun gözünde bunları duyardık etraftan Allah rahmet eylesin eskiler bilir Ali abimiz vardı bizim bir gün baş başayken itiraf etti bana şöyle bir şey söyledi Mustafa Efendi dedi görev bana verilecek diye ümit ediyordum dedi ben çünkü dedi yıllardır dergaha kendimi adamışım derganın hakibi nükabbasıyım hafızım gerçekten
iyi hafızdı pişkin hafızdı yolda yürürken Kur'an-ı Kerim okuyaraktan yürüyordu şahittim ona sabahları beş bin tehlitsiz güne başlamazdı yani biliyordum bir gün ben böyle baş başayken itiraf kon gibi oldu öyle bir böyle çok böyle şeyler konuşmazdı çünkü dedi ben kendime görev bekliyordum Mustafa Efendi dedi ama dedi rüyamda gördüm ki dedi Abdullah Efendi'ye verdiler görevi bir de bana dediler ki dedi git ilk dervişi sen al biat et ilk dervişti o ilk biat edendi o ben dedi Sivas'tan kalktım dedi bu rüyayı görünce dedi
dost doğru Hazreti Mevlana'ya gittim dedi Hazreti Mevlana'ya gittim boynumu büktüm orada dedi hani rahata ettim dedi aynı şeyi dedi Hazreti Mevlana Celalettir Rum Hazretleri de söyledi o akşam git ilk dervişi sen ol dedi bana dedi ben hemen pirin huzurundan çıktım ilk Nevşehir arabasına bindim geldim Şeyh Efendi'nin yanına dedi Abdullah Efendi'nin yanına o Şeyh Efendi demez Abdullah Efendi derdi o Abdullah Efendi'nin oraya geldim Zikrullah başlayınca mi başlayınca bitince mi ne gördüğü halleri tecelli tecelliyatları
Şeyh Efendi anlatıp ilk ders alan kimse şimdi o kimse kendince kendine şeyhlik bekliyor kıskançlık girince işin içerisine o böyle bir şey yaşanmadı onda ama başkaları da bekliyor mesela Malatya'dan birisi de bekliyormuş sonradan haber aldık biz onu sonra başkaları da bekliyormuş bu bekleyen kimseler bu benim kendi yorumum rüyalarında hallerinde bir şey görmediklerinden gelip Şeyh Efendi'ye intisap etmediler hatta hani o mu Şeyh olacak böyle biz burada dururken havasına katılıp kapılıp kendileri intisap etmediler şimdi
kendi çağdaşları olan insanlar kendilerince kendilerine beklediklerinden dolayı kıskançlıktan gidip intisap etmediler Hz. Pire de kendi zamanında kendi zamanında kendi çağdaşlıkları onun maneviyatına intisap etmeleri gerekirken intisap etmediler kıskançlıklarından onu ayıpladılar ayıp gördüler ve Hz. Pire'in sözlerini anlamadıklarından Hz. Pire'in sözlerinin içinden çıkamadıklarından dolayı kıskançlık damarları kabardı ve ona intisap etmeden onun aleyhine konuştular bu bitmedi nasıl Hz. Muhammed'in Mustafa'nın aleyhinde
konuştularsa müşrikler sufi yolunun müşrikleri de Hz. Pire'i hep ayıpladılar hala daha ayıplayacağız diye uğraşırlar ya filanca beytini okudun mu dervişlere de söylerler filanca beyti okudun mu hani vardır ya bir merkep beyti onun nefis mücadelesini bilmiyor nefsin isteklerini bilmiyor onu bilmediğinden kendince bir yol bulundu laf söyleyecek ya ayıplamayla alakalı işte ayıp ayıp görmekten başka bir işi olmayana ayıptır Hz. Mevlana ve sözleri ve velilerin ve mürşidi kamillerin halleri davranışları yürüyüşleri her şeyde
ayıp gören ayıp gözlüler içindir o ayıp gözlüdür çünkü kendisi de ayıptır onun bakın kendisi ayıptır gördüğü de ayıptır onun o bir ayıp ürünüdür çünkü o bir ayıp ürünü olduğundan o hep ayıp görür her yerde ve Hz. Pir'de diyor ki o başka bir şey görmez o her şeyde ayıp görür Hz. Pir'in teşbiğini anlamaz oysa Hucurat suresi ayet 12'de Cenab-ı Hak der ki ey iman ederler zannın çoğundan sakın zan çünkü ayıp görmekte zan gıybet etmeyin der ayeti kerime devam eder ölmüş ölmüş kişinin kardeşinin etini yemekten hoşlanır mısın
der çünkü bazı insanlar ayıp araştırır ayıp bulacağım diye uğraşır evet enteresan bir şeydir ve ayıbı örtmeyi düşünmeyiz biz hele bu hastalık öyle bir arttık gibi sosyal medya denilen deccal yolunun en büyük hizmetçisi hayra kullanırsa harika ama hayra kullanan az öyle bir hale geldi ki hiç kimse bir Müslümanın ayıbını örtmeyi düşünmüyor bir ayıp örtme kültürünü medeniyetini yok ettik biz biz insanların ayıplarını orta yere dökmek için uğraşıyoruz ayıplarını araştırıyoruz
insanların takip ediyoruz karşı komşuya kim girip çıkıyor etrafımızı takip ediyoruz bir ayıp bulacağız çünkü yani asıl yapılması gereken insanın kendi ayıbını araştırması kendi nefsinin eksikliklerini araştırması kendi nefsini terbiye etme yolunda yürümesi gerekirken biz Müslümanların ayıplarını araştırıyoruz ve ayıbı olmayan hiçbir Müslüman yoktur Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve bütün peygamberler hariç bundan ayıp olmayan hiçbir insan yoktur günahı olmayan hiçbir insan yoktur ama biz ayıp araştırmak
için yola çıkarız mesneviyi de ayıp bulmak için okuyorlar öyle olunca da mesneviden ayıp buluyorlar kendilerince çünkü kalpleri ayıp kendileri de ayıp örülüyor her şeyde bir ayıp arayan bulan annesine babasına bakacak ayıbı örtmeyen anasına babasına bakacak ayıp örtmek müslümanın müminin şiarı iken biz ayıpları araştırıcı olmuşuz kimin kızı ne yapıyor kimin oğlu ne yapıyor kimin gelini ne yapıyor kim nereden para kazanıyor muhakkak bir şey vardır onda biraz araştırın bakalım
kim bilir nereden buldu o bu parayı biraz araştırın bakalım Allah muhafaza eylesin kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da onun ayıbını dünya ve ahirette örter kim bir müslümanı ayıplarsa buraya dikkat edin kim bir müslümanı ayıplarsa Allah da onu rezil eder ve evinin içinde dahi olsa rezil eder kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da onun ayıbını dünyada da ahirette de örter kim bir müslümanı ayıplarsa bir müslümanı ayıpladı onu diyor dünyada rezil eder evinin içinde de olsa rezil eder başkalarının kusurlarını
örtmeyi bilelim nasihat edelim kardeşimizdir eşimizdir çocuklarımızdır nasihat edelim din nasihattır ama ayıb ve kusurlarını örtmesini bilelim bir hata yaptı arkadaşımız kardeşimiz annemiz babamız çocuğumuz bir hata yaptı yaptı iki de bir de onun önüne koymayalım onu bir daha bir daha utandırmayalım bir daha bir daha onu tahkir etmeyelim bir daha bir daha ona bir şey söylemeyelim şu hadis-i şerifi yeni okudum itiraf edeyim ve biz neyi kaybettiğimizi bir daha idrak ettim neyi kaybetmişiz gerçekten
bunu bir daha idrak ettim Ebu Hureyre'den radıyallahu anh hazretlerinden hadis-i şerif bir cariye zina eder ve zina yaptığı da kesinleşirse sahibi ona had cezası uygulasın fakat suçunu başına kalkmasın bir cariye zina etti cariye kimin işte senin cariye neydi savaşta esir alınan gayrimüslim kadınlar senin esirin veyahut da onu satın aldım esirin sahibinden o cariye zina etti dikkat edin diyor ki ona had uygulasın ama onun suçunu başına kalkmasın
yani ey zaniye gel sen zina eden insansın nasıl zina ettin nasıl yaptın bunu başına kalkmasın dikkat edin devam ediyor sonra ikinci defa zina yaparsa aynı şekilde had uygulasın ama yine de suçunun yüzüne vurmasın suçunun yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın ya kendi eşimizi kendi çocuğumuzu kendi arkadaşımızı 20 yıl önce bir hata yaptıysa hiç bizde bayatlamıyor 20 yıl sonra onun önüne koyuyoruz sen böyle demiştin sen böyle yapmıştın diyoruz biz kaybettiğimize bak senin annen şöyle demişti senin baban böyle yapmıştı
20 yıl geçmiş 30 yıl geçmiş sizler bana böyle yaptınız Allah Allah neyi kaybetmişiz neleri kaybetmişiz nereden nereye gelmişiz bakın bu ikinci sefer diyor yaptı hadis-i şerifte diyor ki suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın kötü sözlerle kınamasın biz durur muyuz biz durmayız biz durmayız eşimiz çocuğumuz arkadaşımız kardeşimiz şeyhimiz mürşidimiz dervişimiz biz durmayız biz söyleriz hep ayıplarız kötü sözle söyleriz üzerinden neler yıllar geçmiş biz en ufak
kavgada önüne koyarız onu sonra bu cariye üçüncü defa zina etse o da durmak bilmiyor ya üçüncü sefer zina ederse artık efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa satsın yani bedelsiz gibi kıldan bir ip yani bir urgan karşılığında bir ip karşılığında da satsın hayır gelmiyor artık ona ahlaki çünkü iyice aşağı inmiş onu diyor satsın buradan şunu anladım bu hadis-i şerifi ilk defa okudum enteresan bir şey bunları araştırırken bu ayıplamayla alakalı oturdum saatlerce düşündüm toplumun halini düşündüm aileleri düşündüm
çocukları düşündüm bu genç nesli düşündüm anne babaları düşündüm kayınvalideleri düşündüm kayınpederleri düşündüm bütün aileleri sülaleleri düşündüm neyi kaybetmişiz biz dedim neyi kaybetmişiz bütün insanlar 20 yıl önce 30 yıl önce olan hadiseyi eşlerinin önüne koyuyorlar çocuğu bir hata yapmış çocuğunun hatasını yüzüne vurmaktan bıkmıyor utanmıyoruz ben kendi nefsimi de koyayım için içine hep beraber biz ayıplamak ve insanların ayıbını yüzüne vurmak ve insanların ayıbını yüzüne çakmak tabiri yazıyor ben onun yüzüne
söylerim haram işledin yüzüne de söyledin haram işledin haram bir insanın ayıbını yüzüne söylemek de haram günah-ı kebar açın heyteminin kitabından okuyun evet bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmak da günah-ı kebar yüzüne söylemek günah-ı kebar yani o delikanlılık değil ben onun yüzüne de söylerim sen onun yüzüne de söyle o da sana küfretsin bir güzel sonra sen nasıl küfredersin bana de sen ona bir tokat vur o da sonra sen bana nasıl bir tokat vurursun desin sana bir bıçak kaktırsın sen de sonra bunu yedireme git evinden silah
onu vuracağım diye uğraş bak nereden nereye geldi olay veyahut da birisinin ayıbını iki de yüzüne söyledin bunu mu çekeceğim ben dedi gitti karınsa adamsa gitti mutfaktan bir çağ aldı kalktırdı sana biz ama bunu kaybettik birinin ayıbını böyle incelemeyi irdelemeyi ayıbını onun yüzüne söylemeyi delikanlılık gördük doğruculuk gördük onu hak gördük harama şeytan aldattı bizi Allah bizi affetsin Hz.
Pir de diyor ki insanların ayıplarını araştıran ayıplarını gören ayıp gözayettir başka bir şey değil Allah bizi affetsin İslam aslında gerçek manada din başkalarının ayıplarını araştırmayı bunu ifşa etmeyi bunu insanların içerisinde yaymayı haram kılmış bunu hoş görmemiş bunun yerine kusurları örtün hataları örtün yanlışlıkları eksiklikleri örtün demiş ve ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bunu bize öğütlemiş nasihat etmiş ama İslam dünyası bunu ne yazık ki kaybetmiş asıl sarsıcı yere geldik fakat gayb aleminin
parlak pak ruhu hiç ayıp görür mü ayıp gözlü olanlar ayıpları ayıp görürken gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görmüyor tellerin yandığı yer manen kemale ermiş olan bu konu bitmez 22-32 bu konu çok su götürür kısaca geçeyim mi bazılarının canı sıkılacak
kısaca geçince evet bu söz temale ermiş manevi olarak olgunluğa erişmiş kişilerin yani pir makamında olan zatların eksikliklere ve noksanlıklara bakış açısı farklıdır çünkü her eksiklik ve noksanlıkta Allah'ın hikmetini görürler derler ki bunda bir hikmet var bir kimseye bir vazife verirler o vazifeyi verdiklerinde o kimse o vazifeyi hakkıyla
yerine getirmez der ki bunda bir hikmet var o bu makamda değinmiş bunları açık açık konuşayım da bilinsin yani normalde veyahut da o makamın o esmanın tecelliyatını bildiğinden dolayı örnekleyerekten söyleyeceğim x kimseye hay esmasını verir ama o kimse de hay esmasının tecelliyatını görmez görmediği zaman onu ayıp olarak görmez der ki o bu makamın adamı değilmiş onda hikmet görür burada ayıp görmez o kimse burada onda hikmet görür der ki o bu halin insanı değilmiş o bu makamın insanı değilmiş böylece bu
pir makamındaki insanlar her şeyde Cenab-ı Hak'ın sıfatlarının mükemmel bir derecede tecelli ettiğini görür çünkü sıfatsal tecelliyatta eksiklik yoktur isimler yani Cenab-ı Hak'ın isimleri tecelli edeceği şahsın üzerinde yanlışlık ve eksiklik olarak tecelli etmez onda hikmet vardır o yüzden opak ruh sahibi olan o büyük pir efendilerin gördükleri her şey Cenab-ı Hak'ın gayb aleminden şehadet alemine tecelli
eden hakikatten başka bir şey değildir herkesin ayıp ve kusur gördüğü şeyde o kimse onun makamının ve onun halinin bir sonucu olduğunu görür yani o kimseyi korkak bilmezsin çat ses çıktı korkar o onu normalde korktuğunu görürsün dersin ki bu cesaretli değil o çat diye ses ayıp değildir onun için o çünkü ne olduğunu görmüşsündür onun bu hamur çok su götürür ama normalde insanlar
arasında ayıpmış gibi görünen şey o insanın o insanın hani üzerinde ayıpmış gibi görünen şeyi o kimse bakarken onun derecesini tespit eder o ayıp olarak görmez onu bunun derecesi der bu bunun hali bu kedi bir an aslan rolüne bürünür öyle değil mi aslan da kedidir aynı sınıftan kedi de kedidir ama onun adı kedidir onun adı aslandır aynı familyadandır bir böyle gerer kendini demeyeyim mi kabartır böyle onu aslanı görmeyen bir kimse onu o esnada aslan zannedebilir ama aslanı tanıyan bir kimse bunu bu
aslan numarası yapıyor der aslanı tanımayan da bu aslan canavar der bu bir canavar der kediye oysa o kedidir bunu aslanı tanıyan onun ne kadar kedi kabarırsa kabarsın kedi olduğunu bilir çünkü o kabargınlık geçince kedi gene kediliğini yapar şaklamanlık yapmaya başla aslanlar şaklamanlık bekleyemezsin o şaklamanlık yapmaz şimdi böyle olunca bir kimse Allah'a yaklaşması ve manevi olgunluğa eriştikçe o kimsenin insanlar üzerindeki ayıba bakış açısı da değişmiş olur bilhassa sufilik yolunda o pir makamındaki kimse
hani eksik noksan tecelliyatları onların üzerinde görünce eksiklikleri ve noksanlıkları onları bu halle kıyasla bu mesele uzun ben bizi ilgilendiren kısmıyla böyle geçivereyim gideyim ama bu hadise gerçekten telleri yakan bir hadise bunun arkasından da geliyor ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır makbul Allah'a nispetle değil bu konuyu önümüzdeki hafta Allah izin verirse sağlığımız yerinde olursa ecel gelmezse inşallah kaldığımız yerden devam edeceğiz sohbetleri böyle Allah'a affetsin şata atvari veyahut da böyle hani
yanlış anlaşılmasın gücüm yettiğince olabildiğince anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışıyorum ama elimden gelen bu o yüzden hakkınızı helal edin biraz daha Hz. Bir bu beytlerde her zamanki gibi telleri yakmaya devam ediyor Rabbim bizi anlamayı nasip eylesin kalbimize feraset versin kalbimize o feraset nuruyla ince hakikatleri anlamayı nasip eylesin el fatihah amin

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi