mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (1984. Beyitten) 03.08.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 3 Ağustos 2024 · 1:08:53

Euzübillâhimineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftali zikrfâlemennâhu, La-i-lâh, İlâh, İlâh, Muhammedenresûlullah, Cemiyen, Enbiyâhi velmurselîn, Velhamdülillâhi rabbil âlemîn. Selâmünaleyküm.
Aleykümselâm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak her nefeste kendisini zikreden, kendisine hamd eden, kendisine tövbe eden kullarından eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve Sünnet-i Sene'ye sımsıkı yapışan, yaşatan ve yaşayan kullarından eylesin. Rabbim Müslümanlara zulmeden kafirlerin hepsini de helak eylesin. Rabbim İslam yoluna, Kur'an ve Sünnet yoluna şehit olan bütün şehedanın ruhlarına şad eylesin. Onları kendi katında, kendi makamında ağırlasın. Rabbim İsrail'i dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Destekçilerini de yerle yeksan eylesin.
Doğu Türkistan'a özgürlük nasip eylesin. Amin Özgürlüğünü önleyenleri de yerle yeksan eylesin. Amin Bütün Müslümanlara Cenab-ı Hak özgürlük nasip eylesin. Amin İslam alamını Müslümanların özgürlüklerinin önünde duranları yerle yeksan eylesin. Amin Amin Aklı cüz'i sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten bir yoktan ibarettir.
Aklı cüz'i dediği bizim mevcut aklımız. Biz karnımız acıktığında yeme ihtiyacı hissettiğimiz. Biz normalde bir şeyi tefekkür ettiğimizde, bir şeyi düşündüğümüzde, almış olduğumuz ilmi, bilgileri analiz eden, normalde Allah'ın bahşettiği en büyük nimetlerden birisi. Ve insanı da diğer varlıklardan ayırt eden bir olgu, Cenab-ı Hak'ın vermiş olduğu bir nimet.
Yani bu akıl, bizdeki akıl varlığın herhangi bir tarafında yok. Varlığın herhangi bir kesiminde, kesitinde de yok. Bütün varlık aleminde, hepsinde de akıl var. Varlık tamamiyetle aklın örgüsünün üzerindedir. Küçücük bir atomun dahi kendine ait bir aklı vardır kendince. Ona verilmiştir. Ama o aklın dışına çıkmaz asla. Farklı bir şey de düşünmez. Farklı bir ilim de ona verilmez dışarıdan. Ancak onu değiştirebilirsin, dönüştürebilirsin. Ne bileyim işte DNA'larıyla, kromozomlarıyla oynayabilirsin. Ama sonuçta hepsi de birer aklın ürünüdür. Şimdi bazen bir kısım sufiler, aklı reddederler. Reddettikleri akıl bu değildir.
Bizim reddettiğimiz akıl, aklın ilahlaştırılmasıdır. Çünkü akıl verilen bilgi kadar analiz eder, verilen bilgi kadar düşünür. Verilmeyen bir bilginin üzerinde akıl hükmetmez. O yüzden insan mevcut akılla bir hakikati algılayabilir, bir hakikati öğrenebilir, bunu kavrayabilir. Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için akıl lazımdır. O rızayı kazanmak için de, o akıl onun için önemlidir. Çünkü aklı olmazsa sorumlu olmaz. Ve normalde aklı olmazsa o kimse, akletmezse cehaletten kurtulması mümkün değildir. Akıl insanı cehaletten kurtarır. Akıl bu noktada kendisini iyi kullanmayı bilenler için muhteşem bir şeydir. Doğru yolda yürümek için de akıl lazımdır.
Eğri yoldan kaçmak için de akıl lazımdır. O yüzden normalde akıl bazen sizde, yani bütün insanlarda hakem rolü oynar. Bazen hakim rolü oynar. Bazen normalde akıl bu manada amir rolü oynar. Yani hükmeder. Ondan sonra hakimdir. Ondan sonra ne bileyim, bir şeyi zaptırabz altında tutar. Hakimdir. Bir şeyde emreder. Bu sefer o meselede amir olur. Bilir bir şeyi ve hikmeti öğrenir, alim olur. Seni ibadete yönlendirir, abid olur akıl o esnada. Seni heva ve hevesten, dünya sevgisinden uzaklaştırır.
Seni zahid eder. Akıl yapar bunu. Normalde hem abid olman da, hem zahid olman da, hem arif olman da. Allah'ı sevmesi noktasında da akıl lazımdır. Bu sefer seni, Allah, akıl seni arif eder. Hatta Allah'a aşık eder. Allah'a aşık olunca o kimse marifetullah'a ulaşır. Bunu akılla yürünür burada. Bu hadisi, bunda akıl lazımdır. Yani insanlar böyle sufinin cahili, akıllı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Bakın, aklı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Biz bu noktada durmaktan Allah'a sığınırız. Çünkü normalde insanın doğruyu bulması da akılla alakalıdır. Mesela kimisine deriz ya, zeki diye, akılla alakalıdır.
Yani dolan başlı bir işten insanı çıkaracak olan da akıldır. Yani aklı küçümsemek demek, haşa Allah muhafaza eylesin, Cenab-ı Hakk'ın yaratılış fıtratını küçümsemek demektir. Çünkü Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti, aynı zamanda akıldır. Yani aklı evveldir. Aynı zamanda o ruhaniyeti ve nuraniyeti, aynı zamanda da kalemdir. Yani biz akla baktığımızda, yaratılışta aklı hem kalem olarak görürüz, hem de normalde aklı evvel noktasında, her şeyi bilen noktasında da görürüz. Rabbim muhafaza eylesin. Hadis-i Şerif'te de kendisine akıl bahşedilen kimse, kurtuluşa ermiştir buyurmuş.
Beyhakide geçiyor. O zaman, yani normalde aklı cüz, yani cüz-i akıl bizim bu manada dostumuzdur. Hz. Pir öyle diyor. Ama onunla çünkü iyiyi, doğruyu, kötüyü, yanlışı, eksiği, güzeli, çirkini ayırt edebiliriz. O akıl olmazsa eğer ve akıl da kemale ermezse, yani belli bir bilgi donanımına sahip değilse, belli tecrübe donanımına sahip değilse, o zaman o kimse cahildir.
Cahildir. Bakın cahildir. Sadece okumak yetmez, tecrübe gerekir. Sadece tecrübe yetmez, teknik bilgi de gerekli. Bunların hepsini de cem ettiğimizde, akıl bizim önümüze muhteşem bir, Cenab-ı Hak'ın bahşettiği bir lütuf olarak önümüze çıkar. Ama bu akıl ne zaman değerlidir? O İslam adına, din adına vahye tabi olduğu müddetçe bizim için kıymetlidir. Yani o akıl Kur'an ve sünnete tabi ise, evet o akıl muhterem bir akıldır, güzel bir akıldır, saygı değer bir akıldır. Eğer Kur'an ve sünnete tabi değil ise, o akıl sahibi akıllılardan değildir. Cahildir ve o kimse akıllı hükmünde de değildir. Çünkü o kimse Kur'an ve sünnete tabi olmadı. Çok iyi bir bilim adamı olabilir, çok iyi bir profesör olabilir, çok iyi bir ticaret erbabı olabilir, önemli değil.
Kur'an ve sünnete tabi ise, vahye tabi ise, o önemlidir. Vahye tabi değil ise, o dünyasını kurtarsa da ahiretini kurtaramaz. Helak olur, gider ebedi cehennemlik olur. Allah muhafaza eylesin. İşte bu teferruatı anlattığım akıl, hale gelince, yani sufilerin kendi içerisindeki hal dediğimiz, bunu bazı eserlerde ahval olarak da geçer, ama genelde bizim topluluğumuzun içerisinde biz bunu hal olarak nitelendiririz.
Mesela şu anda burada yaşadığımız bir haldir, örnek. Şimdi burada bir sohbet ediyoruz, sohbet ederken bu sohbeti yaşamak bir haldir. O kimse gözünü kapattı, gözünü kapattığı zaman anlatılan meselenin manevi boyutunu gördü, manevi boyutunu görünce hal içerisinde hal gördü. Şimdi o manevi boyutunu görürken, aynı zamanda bir ses ona o manevi boyutu tercüme etti. Veyahut da ne manaya geldiğini söyledi, hal içinde halin halini yaşadı. Bakın bu normalde burası bir haldir. Ne yaptı? Gözünü yumduğunda ve gözü açık. Farklı bir estantene gördü. Örnekliyorum bunu. İşte Hazreti Pir'i gördü. Evet bu beyti kendisi söylüyor ona. Bu hal içerisinde hal gördü.
Beyti söylerken, aynı zamanda da beyti şerh ediyor. Hal içinde hal görmeye başladı. Halin de halini gördü. İşte aklın tabiri caizse çalışmadığı, kabul etmediği yer burası. Yani çünkü akıl, bu hali ben hep öyle tarif ederim bilirsiniz. Geçici bir şeydir. Kalıcı bir şey değildir. Biz buradan çıktık, buradaki hal bitti. Geçti. Veya o esnada siz gözünüzü yumuk veya açık bir estantene gördünüz. Haldi, geçti bitti. İnsan onu tekrar arar ama bulamaz. Çünkü bütün hallerin hepsi de geçicidir. Ama normalde bu dervişlikte sufi için, o kimsenin iç mekanizmasının farklı çalışmasından kaynaklanır.
Bunun için normalde hani, o sufi adayının, o içsel yolculuğunun başlaması, içsel yolculuğunun yürütmesi lazım. Bu gördüğümüz zahiri hal. Az önce benim dediğim şey içsel, manevi. Yani siz burada otururken veya ben burada otururken, ben normalde bu beytleri okurken, eğer herhangi bir manevi, ayrı bir perdede görüyorsam onu, bu da geçici bir hal.
Ama o, normalde aklın reddettiği, aklın bu işin içerisinde çıkmakta zorlandığı bir hal. Onu ancak, orada manevi bir söz, kelam, bir görüntü olduğunda, onu idrak eder, onu hıfz eder. Onu normalde bir şey söylüyor. Çünkü onunla alakalı bir bilgi verilmedi ona. Bir bilgi verilmediği için ne yapar? Onu öylece hıfz eder. Onu analiz edemez. Onunla alakalı bilgisi yok çünkü. Yani bu hal kavramı bu manada detaylı bir şekilde incelenmesi gereken bir şeydir. Bunu genelde hani tarikat ehli, ben sufilerle tarikat ehlini ayırırım ya, tarikat ehli bu detaya inmek istemez fazla. Çünkü bu, kimisi bunları böyle konuşmayı arzu etmez. Kimisinin de bilgisi yoktur.
Teknik bilgisi yoktur. Teknik bilgisi olmayınca da bunları konuşmaz. Veyahut da onda manevi bir hal de yoktur. Manevi bir hal olmadığı için de bunları konuşamaz. Onun bir manevi hal görürse, o zaman o kimse bunları konuşabilir. Eğer manevi bir hali yok ise, onun bunları konuşması da mümkün değildir. O yüzden hal bu manada, bunu böyle bir kenara not alın, sürekli olmayan, geçici manevi durumlardır. Bakın sürekliliği olmayan, geçici manevi durumlardır. Bu normalde, dervişler veya sufi adayları, bunları anlık yaşarlar. Anlık, bunları anlık yaşadıkları için, bu normalde o kimsenin Allah'a yaklaşma yolunda, böyle manevi işaretler gibidir bunlar. Ama hiçbir zaman kalıcı değildir.
Geçicidir. Bazen derviş kardeşler, onların kalıcı olmasını isterler. Bu makama aittir. Bu normalde o henüz daha hal yolunda yürüyor. O gelip geçecek. Bazen hani zikullah esnasında, yani görmüş olduğu hal, saniyelerle ölçülebilir. Hani bir anda Geylan Hazretleri gelir, bir sürü şey yapar orada, ama o anlık bir meseledir. Geçer o. O tekrar onun yeniden yaşamasını ister. Mesela o hal dervişi, o hali gördü ya, onun üzerine odaklanır. İşte gözünü yumar, sıkar kendini, devam etsin der. Ben de bağırırım oradan ya, gelir geçer o. Bir demdir. Arama, arkasından koşmanın. Sebep geldi, yürüdü gitti. Sen onun arkasına koşarsan, aldanırsın.
Zikrullah, hal için yapılmaz. Sufilik, hal için yaşanmaz. Allah'a yaklaşmak içindir derdimiz. Allah'ı sevmektir derdimiz. Hal yaşamak değildir. Eğer hal yaşamaya odaklanırsa bir kimse, yolda kalır, aldanmış olur. Lazım mıdır? Sufi, normalde Allah'a yaklaşma yolunda, bunları önemser. Ama, Sufinin kendisi önemser. Ama yol için, bu önemli değildir. Bakın yol için, önemli olan istikamet sahibi olup, Allah'a yaklaşma yolunda, Allah'ı sevme yolunda gitmesedir. Hal bu manada, Allah'ın bir lütfudur. Lütfu. Bu normalde Allah'ın lütfu olduğu için, bir derviş bunu, veya bir sufi bunu, kendi çalışmasının bir ürünü, kendi çalışmasıyla gelinen bir nokta olarak görürse, aldanır yine.
Kaybedenler, kulübüne gider, kaydolur. Bu, Sufilik yolunda, her ne yaptıysan, sana Allah'ın lütfudur. Sen, Allah'a kulluk yolunda, iyilik olarak, güzellik olarak, Allah'ın emirleri olarak, ne yaptıysan, bu Allah'ın lütfu, ikramı, ihsanıdır senin. çalışmanla, çalışmakla, elde edebileceğin bir şey değildir. Tembellikle de, sana gelmez. Tembellikle de gelmez. O zaman, bu gayrete tabidir, ama senin gayretinin karşılığı değildir. Sen çünkü, karınca gibi adım adım yürürsün, karınca gibi bir adım atarsın, Cenab-ı Hak, keyfiyetinden, sana sanki, yüz bin adım atmışsın gibi, lütfeder. Bu, Allah'ın lütfudur.
Senin karınca yürüyüşüne bağlı değildir bu. Veyahut da, sen çok özür dilerim, işte, birisine, veyahut da bir yere, bir kuruşluk tasattuk etmişsindir. Cenab-ı Hak sana, akıtır. Bu, normalde, senin yaptığının karşılığı değildir. Bu, Allah'ın lütfu, ikramıdır. Sen beş tane hadis okursun, beş hadis okumuşsundur. Kendince ezberinde, üç hadis vardır, beş hadis vardır. Allah için konuşmaya başlarsın. Senin hırsına, beş bin hadis gelir. Lazım olan ne varsa gelir. Bu, Allah'ın lütfudur sana. Bu, Allah'ın ikramıdır sana. Bu, ticarette de aynıdır. Sufilikte de aynıdır. Bu, her alanda o aynıdır. Bir şey, sen kendinin yaptığının karşılığı olarak, görürsen, Allah muhafaza eylesin, kibre düşmüşsündür.
Nankörlerden olursun. Hiçbir şey, senin yaptığının karşılığı değildir. Sana gelen iyilikler, Allah'ın lütfu, ikramıdır. Onun ihsanıdır. Kendi katından, meccanen sana verdiğidir. Karşılıksız verdiğidir. O yüzden, hal, Allah'ın bir lütfudur. Senin buraya gelmen de, bir haldir. Bu, Allah'ın lütfudur. Maça da gidebilirdin bugün. Örnek. Veyahut da, başka bir yere de gidebilirdin bugün. Oturup, kafe mi yok, dolu, gidip orada oturabilirdin. Evinde rahat rahat da oturabilirdin. Hatta derdin, oh, Telegram'dan, veyahut da YouTube'dan, canlı yayın da var. Oradan da dinlerim ben. Ya evde oturayım, ne olacak ki yani. Bu sıcakta şimdi git, orada iki dizinin üzerinde otur.
Ondan sonra işte birisi konuşacak, sen dinleyeceksin. Bir de canı sıkılırsa, 20 dakikada konuşup kalkacak, gidecek. Ya bir de tutturmuş hastayım diye. İşte bizleri de öyle, kendi kendine algı yapacak, gidecek. Örnek. Nefis böyle insana, vesvese verir. Otur evde yarım saat için, gitme oraya. Der mi? Der. Der. İşte bu normalde insanın, Allah yolunda koşması, Allah yolunda yürümesi, bunun altını çizin. Lütf-i ilahidir. Hiç kimse bunu kendi nefsinde, ben yaptım, ben ettim. Böyle konuşmasın. Veyahut da bir kimsenin ticareti, lütf-i ilahidir. Bir kimsenin kazancının helal olması, lütf-i ilahidir. Bir kimsenin kazancının ona yetmesi, lütf-i ilahidir. onun artması lütf-i ilahidir. Bir kimsenin ilminin artması, lütf-i ilahidir.
Bir kimsenin manevi ilmi, lütf-i ilahidir. Lütf-i ilahidir. O yüzden bilhassa Sufiler, başlarına gelen herhangi bir şeyi, lütf-i ilahi olarak görürler. Bu dert olabilir, bu gam olabilir, bu hastalık olabilir, bu ne bileyim herhangi bir keder olabilir, bu sıkıntı olabilir, bu dermansız hastalık olabilir. Bir Sufi için bu, lütf-i ilahidir. Sufi her şeyini, üzerinde olan her şeyi, bir hal olarak görür, geçicidir çünkü. Sıkıntı geçicidir, hastalık geçicidir, problem geçicidir, dermansızlık geçicidir, başınıza gelen, iflas geçicidir, üç tane iflas geçirmiş insan var burada, karşınızda. Geçicidir. Zulüm geçicidir. Bakın, geçicidir.
Eşin sana zulmeder, geçicidir. Evladın sana zulmeder, geçicidir. Annem, baban sana zulmeder, geçicidir. Sen kendi nefsine zulmedersin, geçicidir. Patron sana zulmeder, geçicidir. İşçi sana patrona zulmeder, geçicidir. Sokakta sana zulmederler, geçicidir. Bakın, hepsi de bir haldir çünkü. Güneş bu sabah doğar, geçicidir. Akşama batar, biz battı olarak görürüz, geçicidir. Bakın, geçicidir. Sabah geçti gitti, o da bir haldir. Geçti gitti. Dün geçti gitti. Üç yıl öncesi geçti gitti. Beş yıl öncesi geçti gitti. Geçti bakın. Haldir çünkü, bir haldir. O yüzden, bu zaman zarfında, hayatının içerisinde, yaşadığın olumlu, olumsuz, her ne var ise, başına gelenleri, sen bir Allah'ın lütfu olarak görürsen, Allah'la barışık yaşarsın.
yaşarsın. Ve başına gelen, hadiselerle de, barışık yaşarsın. Ama bunları, Allah'ın lütfu görmezsen, Allah'ın ikramı görmezsen, sende kabız hali olur. Sende kabız hali olunca, daralırsın. Sen daralınca, yol alamazsın. Hiçbir noktada. Ne zaman ki, başına gelen, her hadiseyi, bir lütuf olarak gördün, o zaman yol alırsın. Bir başkası, sana üzülür, sende zaman içerisinde üzülürsün. Üzüntü de haldir. Bakın, haldir. Eşin terk eder seni, haldir, geçicidir. Geçicidir. Çocuğun seni terk eder, haldir, geçicidir. Hepsi de geçicidir. Bu dünya bir haldir. Geçicidir. Büyük olarak bakın şimdi. Dünya hayatında bir haldir.
Geçicidir. Birey olarak sen kendin, dünya hayatı yaşıyorsun. Bu dünya hayatı geçicidir. Ben kendi nefsime sorayım. Nerede benim annem? Nerede benim babam? Nerede benim şeyhim? Geçicidir. Hani bir tarafına Hazreti Hasan, bir tarafına Hazreti Hüseyin oturdu. Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın dedi Cebrail Aleyhisselam. Geçicidir. Bakın geçici. Bu dünya hayatı da geçici. Böyle gördüğünüz zaman zaten kemale erer, olgunluğa erersin. Senin işin geçicidir. Senin eşin geçicidir. Senin çocukların geçicidir. Geçicidir. Senin evin geçicidir.
Senin hanın, hamamın, katın, yatın, araban geçicidir. Geçici. Ben 40 yıl önce bayındırda oturuyordum. Geçici. 6 tane ev vardı bizde. Geçici. Yıkıldı hepsi de. Hepsi yıkıldı. Enteresan bir şey. Öyle değil mi? Geçici çünkü. Bakın geçici. Bunu Sufi kendi üzerinde oturtturursa, kendi üzerinde oturtturdu. Gördüğün kimse, Yusuf'u gördün. Geçici Yusuf'u görmen. Nasıl geçici? Ben 64 yaşındayım. Küt tek gittim. Geçici. Yusuf'u ertesi gün göremeyeceğim. Zahir olarak. Yusuf da beni göremeyecek yarın.
Ne kadar burnumuzun ucunda. Öyle değil mi? Geçici. Yusuf sevecekse, şimdi sevecek. Dinleyecekse, şimdi dinleyecek. Yarına çıkmaya kimin garantisi var? Yok. Geçici. Ve her şeyi Sufi bu muayenada, Allah'ın lütfu noktasında görecek. Şimdi bizde şöyle bir şey var. Hani böyle iyi, tatlı bir şey olursa, Elhamdülillah ya, Allah lütfetti, ikram etti. Buna ulaştık. İyi. Dert gelince neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir hastalık uğrayınca neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir darlık, bir sıkıntı gelince neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir nimet elinden gitti.
Neden Allah'a hamd etmiyorsun? Bu da Allah'tan demiyorsun. Nasıl gider benden diye çırpınıyorsun? Allah muhafaza eylesin. O zaman bütün yaşadığımız zahir ve batını hallerin hepsi de ne? Allah'ın birer lütfu. Biz bu konuda böyle iyice kendimize bunu dikt edelim. Ve hal, manevi manada bir dervişin kendi iç dünyasında manevi derinleşmesine sebep olur.
Sufiler için bu, bu manada ama illaki zikrullahta görülen hal değil, Sufilik açısından yaşamış olduğu her hal. Burası da dahil, bu sohbette dahil, zikrullahta dahil, namaz dahil buna, ibadetler dahil. Bunların hepsinde Sufi aslında kendi iç dünyasında derinlemesine duygu, derinlemesine deneyim ve bunun sonucunda derinlemesine bir tecrübe yaşar.
Çünkü Sufilik yolunda tecrübe çok önemlidir. Çünkü tecrübe, o kimsenin, o şahsın birebir yaşadığı bir haldir. Bakın, birebir yaşadığı bir haldir. O tecrübeyi yaşayacak ki o kimse, o derinleşmeyi sağlayacak o kimsede. Eğer ki o tecrübeyi yaşamazsa, onda o derinlik oluşmaz.
Onda o tabiri caizse böyle içsellik oluşmaz. Onun iç yürüyüşü oluşmaz o kimsede. O hali derinlemesine yaşamalı. Yani sohbet dinliyorsa o kimse, o sohbeti derinlemesine yaşamalı. Tecrübe etmeli. Ne oluyor demeli. Kalbinde bir pencere aramalı. O sohbeti anlamak için, o sohbeti dinlemek için, sohbetin tecelliyatını görmek için bir pencere aramalı.
Zikrullah esnasında Allah'ı zikrederken o kimse, kendince iç dünyasında bir pencere aramalı. Ve kendi iç dünyasında o pencereden alevi seyretmeli. O iç dünyasında, o yolu, o pencereyi, o kapıyı ve hatta o manevi derinliğe gidecek olan, manevi derinliğe gidecek olan, eğer ki o içselliği, o deneyimi yaşamazsa, o her daim böyle yüzeysel kalır.
Ama yok, o kapıyı aralamaya çalışırsa, o derinlemesine nüfuz etmeye çalışırsa, işte o hal, o kimse de bu manada makama devşirmeye başlar. Bakın makama doğru devşirmeye başlar. O zaman bir, halin gelip geçici olduğunu bilecek o kimse. İki, halin Allah'tan bir lütuf olduğunu idrak edecek. Bunu oturtturacak. Üç, o derinliği yaşamanın yolunu arayacak. Ve o tecrübeye edinmeye çalışacak. İlmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin. Bunu böyle algılayabilirsiniz. Ben böyle üçlü anlatırım ya hep. Allah bizi affetsin. Bunun akabinde, yani bu üç adımın arkasından, işte o kimsede ne olur? Makam gelir. Aslında hal ile makam arasında çok ince bir perde vardır.
Çok ince bir perde. Bazen sufi, hal ile makamı bazen karıştırabilir de. O incecik perde olduğundan. O yüzden hatta zaman zaman bir kısım sufi eserlerde hal ve makam sanki aynıymış gibi anlatılır. Makama erişti filan hani. İşte bu hali yaşadı. Bu hal işte makamı ona eriştirdi gibi sözler, terimler duyabilir o kimse. Ama yine ben altını çiziyorum. Hal, hal geçicidir. Sufinin manevi yolculuğunda anlık yaşar bunları. Sonra bunlar kaybolabilir, değişebilir. Tekrar yaşaması zordur ama tekrar geri gelebilir.
Bunların hepsi de mümkündür halde. Ama makam öyle değildir. Makamlar sufiler için manevi yolculukta elde ettiği, manevi yolculukta Cenab-ı Hakk'ın ona lütfettiği, lütfettiği manevi seviyelerdir. Bu manevi seviyeler, az önce hani Allah'ın lütfudur, gayret gerekmez diye düşünmeyin. Bu sufinin gayretiyle alakalıdır.
Bu gayret daimdir. İstikrarlı bir gayrettir. Ve Cenab-ı Hak onun o küçük gayretine Cenab-ı Hak bir makam ona verir. Bu makam genel olarak onda, hani genel olarak kalıcıdır. Ama zaman zaman o sufi o makamdan düşebilir. Ve verilen makam ondan alınabilir de. Bir tek burada altını çizmek gerekir. Peygamberlik bir makamdır. Peygamberlerin makamlarında düşme olmaz. Geri de alınmaz. Şimdi manevi olarak bir üstad, bir şeyh, bir başka yetiştirdiği kimseye veya bir başka bir kimseye bu şeyhtir diye ilan ettiğinde onun şeyhliğini de alamaz geriye.
Çünkü o makamı ona verdi. Makamı geri verdi, ondan geri alamaz. Zakirlik verdi, alır. Nakiplik verdi, alır. Nükabbalık verdi, alır. Halifelik verdi, alır. Geriye. Hata işledin. O yüzden halifelikten azlettim seni der. Nakiplikten azlettim seni der. Çavuşluktan azlettim seni der. Ama bir kimseye şeyhsin sen. İlan edin dediği anda onun şeyhliğini geri alamaz. Bitmiştir mesela. Onun şeyhliğini alacak olan yaşayanların içerisinde hiç kimse yoktur artık. Manevi olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onun vazifesini alabilir. Örnek.
Ama yaşayan bir şeyh senin şeyhliğini aldım diyemez. Makam bu manada ne oldu? Kalıcı oldu. Mesela o kapıyı aralıyorum ben bir peygamberlik gibi anlaşılmasın diye. Yoksa bir kimse manevi olarak onun şeyhliğini Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tasdiklediyse, açıkladıysa o da geri almaz. Alamaz değil.
Geri almaz. Makamdır çünkü. Bakın burası önemli. Makamdır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri makamdır. Pir makamıdır. Kalıcıdır. Geçici değildir. Hal neydi? Geçiciydi. Makam neydi? Kalıcıydı. İşte o makam sahiplerinin kendilerine göre, kendi dairelerinde özellikleri vardır. Mesela huzur vardır. O huzur ehli olmuştur. Huzur ehli olunca, o Allah'ın varlığı ve birliğini derinlemesine hisseder ve bilir. Bu onda derinlemesine uçsuz, bucaksız bir huzur oluşturur.
Hani Allah var, gam yok derler ya. Evet. Allah'ın varlığı onda derin bir huzur, onda derin bir iman oluşturur. Ve bu makam sahiplerinde veç hali vardır. Veç hali nedir? O kimse her daim manevi olarak coşkuludur. Her daim manevi olarak heyecan ve sevinç içindedir iç dünyasında. O iç dünyasında onun coşkusu, heyecanı ve sevinci hiç bitmez. O kendi iç dünyasındaki coşkusunu, heyecanını, sevincini normal bir kimse kaldıramaz. Dışarı aksettirse. Zaman zaman çatlaktan su kaçırır.
Çatlak su kaçırır ya, testin içinde ne varsa dışarı böyle çıkar. Testiye yağ koyarsan, yağ sızar. Su koyarsan, su sızar. Bakın su sızar. Şarap koyarsan, şarap sızar dışarı. Testin içinde ne varsa, dışarı o sızar. Manevi makam ehli de, makam ehlinin bu mananda veç hali. Veç hali, veç değil yani yüz manasında, yön manasında değil. Onun sevinci, onun normalde coşkusu, onun heyecanı bitmek, tükenmek bilmeyen bir hazine gibidir. Herkes yorulur, o yorulmaz. Herkes kedere batar, o batmaz. Herkesin hüzünlendiğinde, o sevinç çığlıkları atar. Herkes sevinç çığlıkları atarken, o hüzünle araları atar. Bitmez.
O makamla alakalıdır. Ve bu sevinç, bu heyecanın içerisinde, derinlemesine bir iç huzur, sukunet vardır onda. Bu böyle enteresan kutuplarda gidip gelmek gibidir. Bir tarafta heyecan, sevinç, coşku hakim. Ama bir tarafta da, iç huzur, dinginlik, sukunet hakim. İç huzur, dinginlik, sukunet, okyanus dibi gibidir.
Sevinç, coşku, dalgalanmış bir okyanus gibidir. Yüzü dalgalı, metrelerce çıkar. Vurur, kırar, döker, yıkar. Batırır, çıkarır. Rafting yaptırır. Ama iç dünyada, öyle bir dinginlik, öyle bir sukunet, öyle bir iç huzur vardır ki, oraya atsan kendini cennete girdim zannedersin. Ama o dışarıdaki raftingi yaşayacaksın ki, iç dünyaya girebilesin. O raftinge dayanamayan, o iç dünyaya, iç huzura erişemez. O yüzden, sufilin dışı, heyecan, sevinç, patara, kütere, paldır, küldürdür. Örneğin, ama iç dünyası, müthiş bir dinginlik, müthiş bir huzur, müthiş bir teslimiyet, müthiş bir sukunet vardır. Makam, onu o noktada tutar.
Ama, böyle yukarı çıktığında, kafanı kaldırdığında, hangi dalganın seni çarpacağı belli değildir. Ve o raftingin seni nereye de götüreceği belli değildir. Dümeni yok, küreği yok. Dümeni yok, küreği yok. Tutanacak kulpu yok. Müthiş heyecandır. Müthiş debdebedir. Ama, derinlerde, büyük bir sükunet, büyük bir iç huzuru, büyük bir dinginlik vardır. Orası, koy gibidir. Orada, hep huzurdasındır. Orada, hep tecelliyattasındır. Yukarıdama, fırtına devam eder.
Bu makam sahiplerinde, o iç dinginlik ve huzur, ve yukarıdaki coşku ve heyecan, Allah'a karşı, hem derin bir sevgi, hem de muhteşem bir aşıklığın tecelliyatıdır. Derin bir sevgi, derin bir sevgi. Alttaki sükunettir. Aşıklık hali ise, üstteki heyecandır, veç halidir. Çünkü, aşıklık bir kararda kalmaz. Aşıklık bir perdede durmaz. Aşıklık bir noktada da durmaz. Aşıklık her dem, her an, veç halinde, sevinç halinde, coşku halindedir. O yüzden, sevinç halinde, veç halinde, enel hak der.
Ama, dinginlikte, enel hak diyecek dil dahi yoktur onda. İçsellikte, o kelime ona ait değildir. O, iç alemde, söz de onundur, hal de onundur, makam da onundur. Onun kendisiyle alakalı bir şey yoktur. Çünkü, onda derinlemesine bir sevgi, derinlemesine bir aşk, muhabbet hakimdir.
O, dingin halinde, şatahatvari sözler yoktur. Şatafatvari sözler, aşk vurduğu zaman olur. Dalga vurur, götürür bir tarafı, sizin taptığınız ilah benim ayaklarımın altında der, söyler çıkar. Vurur, zikrullahta ayakları kesilir, tavandan dışarı çıkar, haberi yoktur. Vurmuştur o esnada. Ona desen ki, sen ne yapıyorsun böyle? Dingin hali, benim bir şeyim yok der. Benle alakalı değil der. İşte, o derin muhabbet, o derin sevgi, o derinlemesine aşk, onda ayrı bir derinlik, ayrı bir sükunet verir. Makam sahiplerinin hayreti de bitmez.
Bunlara bağlı olunca, bunlara bağlı olunca, o kimse Allah'ın zati tecellilerinde, Allah'ın sıfatsal tecellilerinde hiçbir zaman hayreti bitmez. O hep hayret noktasındadır. Hayretten hayrete, hayretten hayrete geçer ki, bu makam ehlinin halidir. Bu makam ehlinin halidir. Ve o hayretten hayrete geçerken de, o hem aşkın debdebesi, hem de sevginin sükuneti, onu bir merkezde tutar. Çünkü aşkın debdebesine kapılır giderse, hiç kimseye faydalı olmaz. Bakın dikkat edin, hiç kimseye faydalı olmaz. Ortalık kırılır, dökülür, yan yatar, çamura batar.
Onu bu manada revize eden, öyle diyeyim, onun sevgisi, onun dinginliğidir. O aşkın debdebesini, aşkın vuruşunu orası tolere eder. E tabi, buraya giden yol, buralara giden yol, öyle basit değildir. Öyle basit olmuş olsaydı, herkes zaten on numara sufi olacaktı.
Oraya giden yol, biraz meşakkatli, biraz çilelidir. Gören öyle görür. Ama aslında sufi onları yaşarken, kendisinin bir çilede olduğunu, bir meşakkat yaşadığını hissetmez. Öyle görürse yine yolda kalır çünkü. Sonra o normalde yaşadığı her şeyin Allah'a yaklaşmada bir vesile olduğunu, Allah'ı sevmede bir vesile olduğunu, Allah'a yakınlikte bir vesile olduğunu sonra idrak eder.
O esnada idraki çalışır çalışmaz o ayrı meseledir. O yüzden bu sufiler bu noktada zikirle, tövbeyle, ibadetle, sevmekle kendi iç temizliklerini oluştururlar. Bu iç temizliği sufide lazımdır. Derviş iç temizliğiyle yürür. Yani bir başkasının üzerine kötü düşünmez, bir başkasının üzerinde olumsuz düşünmez, bir başkasının üzerine kötülük düşünmez. Bu iç temizlik çok önemlidir bu süreçte. Bir başkasına kibirlenmez, bir başkasına ters yapmaz, ters davranmaz, etrafıyla ters konuşmaz. Bunlar sufinin iç temizliğiyle alakalıdır. Ya işte Yusuf şöyledir ya aslında, böyle düşünmez, suizan yapmaz, iftira etmez, gıybet etmez, etrafını olumlar, olumlaması gerekir. Yoksa Yusuf şöyleydi, Yusuf böyleydi, Salih böyleydi, yok işte Ahmet böyleydi, yok şu böyleydi, yok İsmail böyleydi, yok şu şöyleydi, yok bu böyleydi.
Bu dervişin içinin temiz olmadığını gösterir. Yol yürüyemez, bu hale eremez. Yok o öyleydi, yok bu böyleydi, yok şu şöyleydi, derviş yol yürüyemez. Burada çok önemli bir nokta var. Hani o kimsenin içinin temiz olması. Bu böyle kalbim temiz, kalbim temiz, bu böyle değil. Öyle basit değil. Hiç kimse hakkında olumsuz düşünemezsin. Hiç kimse hakkında. O zaman bu kapılar açılır sana. Sen oturdun yerde, onu olumsuzlaştır, bunu olumsuzlaştır. Ben onunla geçinemem. Ben Hacı Erkan'la geçinemem zaten. Ha ben İsa'yla da hiç geçinemem. Ha Hacı Erkan'ın sakalı var ya, benden uzak dursun.
Ha İsa da bıyıkları böyle ülkücü bıyık gibi bırakmış. Benden uzak dursun. Ben onları sevmek zorunda da değilim. Değilsin, yolda kalacaksın ya sen. Yolda kalacaksın çünkü. Sen yürümeyeceksin. Sen uygun adım kendi yerinde sahiç. O da bir dervişlik. Ben onu derviş demiyorum. Ama kardeş, bu dünya da geçici ya. Yapma. Sen neden sevmekten yana şansını kullanmıyorsun da, ona buna kusur bulmaktan yana şansını kullanıyorsun? Sevmek varken, tolere etmek varken, hoş görmek varken, koluna girmek varken, neden sen kibirlenip onun bunun hatasıyla, kusuruyla uğraşıyorsun?
Neden ayrıştırıyorsun? Sufilik bu değil ki. Allah'a yakınlık bu değil ki. Cenab-ı Hak ona insan sureti giydirmiş, ruhundan üflemiş ona. Adem ruhundan üflemiş ona. Sen Allah'ın ruhundan üflediği bir kimseye kibirlenerekten Allah'a kibirleniyorsun. Şeytandan farkın mı var? Şeytan da kibirlendi Adem'e. Sen de Adem'e kibirlendin. Ne farkın kaldı senin? Ne farkın kaldı? Cenab-ı Hak Adem'e ruhundan üfleceğim dedi. Üfledim dedi, ona secde edin dedi. Ruhundan üfleceğim dedi, ona secde edin dedi. Kim? Adem. Kim onu bu emri dinlemedi? Şeytan.
E sen kibirlenerekten şeytan kibirlendi, Adem'e secde etmedi. Sen de dervişe kibirleniyorsun ya. Kim o salih mi ya? Ha o küpeli mi ya? Küçümsüyor ona. Ha o küpeli iyi derviştir bizim dedim. Kaldı şimdi. Küçümsücek ya. Küçümsücek. Kendindeki kibri görmüyor. Kendindeki kibri görmüyor. Kardeş, sen yol yürüyemezsin. O iç temizliği oluşacak. Bazen zaman zaman bana da söylüyorlar. Susuyorum. Kendi içimden diyorum ki, Sus Mustafa Özbağ diyorum. Yoksa bunun alacağını dersini atacaksın şimdi dergattan diyorum. Sebep, benim ders verdiğim kimseye sen nasıl küçük görürsün ya?
Eksiği de benim, kusuru da benim. Sen kimsin? Nankör kibirlisin. Senin manevi bağın kesik. Onun değil. Sen ne zannettin kendini? Küçümseyecek. Sen kendini ne zannettin? Dağları mı açtın? Ovaları hallaçmamı gibi mi attın? Ne yaptın? Ne yaptın? Sen sabahlara kadar zikretseydin öyle diyemezdin zaten. Senin zikrin de eksik. Senin dersin de eksik. Senin maneviyatın da eksik. Senin içselliğin de eksik. Senin her şeyin eksik. Sen kime kibirlendin ya? Sende zaten o makama giden yolda, senin o içsel temizliğinle beraber, sende bir aşk olmalı.
sende bir de bağlılık olmalı. Sende zaten normalde o Allah aşkı olsa içsel temizliğin olur. Resulullah aşkı olsa sallallahu aleyhi ve sellem o içsel temizlik lazım. Bu yol çünkü o aşka giden yolda o içsel temizlik önemli. Sen üstadı seviyorum desen ondan önce yine içsel temizlik lazım. o iç temizliği sana her daim lazım. Sende o iç temizliği olmadığından dolayı Allah'ı sevemiyorsun. Resulullah'ı sevemiyorsun. Üstad'ı da sevemiyorsun. Müminleri de sevemiyorsun. Sevilmesi gereken noktaları, yerleri de sevmiyorsun. Neden? O içindeki hain kibirden. O içindeki zalim kibirden. O içindeki hain nefsinden.
Sen o nefse dur demiyorsun. Menkıbelerde dinliyoruz. Eşrefoğlu Rumi Hacı Bayramı Veli'ye gitti. Ne kadar güzel değil mi? Bir mürşidi Kamil arıyor. Hacı Bayram'a gitti baktı beğenmedi onu. Hacı Bayramı Veli ne yapıyordu? Almış eline kosayı buğday biçiyor dervişlerle beraber. Nerede? Tarlada. Dedi kim? Hacı Bayramı Veli? Dediler aha burada tarlada buğday biçen. Böyle harman kovan kimse. Baktı böyle. Bundan dedi. Mürşidi Kamil mi olur? Mürşidi Kamil dediğinin altında son model arabalar. Başında kocaman kavuk. Üstünde böyle sırmalı cübbeler. etrafında böyle onu korumalı böyle şeyli telefonlu siyah gözlüklü korumalar veya dervişler arabaların etrafında koşmalı.
Onu korumalı. Tabii böyle James Bond gibi gözlükleri olmalı etrafındaki dervişlerin. Öyle olmalı. Yani böyle. Orak lan buğday biçenden Mürşidi Kamil mi olur? Kocaman külliyesi olmalı. Millet gelmeli orada şakşaklar gırla gitmeli. Ooo özel uçakları olmalı. O olmalı da olmalı. Odur Mürşidi Kamil. Eşref olur. Rumi de bakmış. Demiş ya bu mu? Yani demiş sen yedi ilim bitirdin. Demiş bu değildir. Senin aradığın Mürşid. Haydi yürü. Nerede? Şam'da filanca var. Oraya yürü. Gitmiş. Şam'a kadar yayan. Hani gece bir beldeye girmek caiz değil.
Orada demiş bir yerde konaklamış. Konaklama yerlerinde. Aa rüyasında boynunda bir zincir haşa hani tasma derler ya tasma zincirin ucunda Hacı Bayramı Veli. Boynunda bir tasma tasmada zincir zincirin ucunda Hacı Bayramı Veli. Şam'dan geriye. Şam'dan geriye. Nereye? Ankara'ya bir daha. Gelmiş. Boynunu bükmüş. Demişler ki bir alim geldi. Üstad'a Hacı Bayramı Veli. Sizinle görüşmek istiyor demiş. Götürün demiş.
Bizim itin yanına bağlayın. Oraya demiş. İtin yanına bağlayın. Görüşmüyor yani. Şimdi dervişler bir rüya atıyor. Bir de soru işareti. Cevap ver. Nerede kaldın? ona. Ya o bir selamünaleyküm demiş veya bir şey anlatmış. Sen ona hızla cevap versen. Hastaymışsın. Zamanın yokmuş. İşin var. Öyle bir şey yok. O önemli o çünkü. Demiş. Bağlayın oraya. Nefis vuruyormuş. Eşref olur umuya. Sen tefsiri bitir. Dahivi bitir. Hadisi bitir. Matematik bitir. Fizik bitir. Kimya bitir. Bitir de Allah bitir. Hepsinden de icazet al. Gel burada demiş. İtin yaşadığı yerde yaşa.
Nefis ya. Bir gün öyle. İki gün öyle. Üç gün öyle. Beş gün öyle. Bir gün demiş ki kendi kendine. Ey eşef demiş. Bu demiş it kim bilir kaç yıldır bu dergahta demiş. Duruyor. Bu senden daha kıymetli demiş ya. Sen demiş git onun yedinden ye. Onun yalandan su iç. Nefis sana bu lazım demiş. Yüklenmiş oradan yiyecek itle beraber bir el çenesinin altından yumuşacık tutuvermiş. Demiş evladım. Aferin. İşte şimdi nefsini yendin demiş. Bir sevinmiş bir sevinmiş zannetmiş ki dergaha imam olacak. Hacı Bayram öyle demiş ki makam makam makam ne biliyor musunuz?
Ona demiş ki tuvalet temizliğini verin. Tuvaleti dergahın tuvaletini temizlemek gerçekten makamdır makam. Dergahta çaycılık yapmak makamdır. Nefis terbiyesi bu. Nefis terbiyesi makamdır. Demiş ki verin tuvalet temizlesin. Başlamış almaya vermeye yine. sen tuvalet temizleyecek insan mısın? Tabii. Nefis böyle bir şey. Kibir böyle bir şey. En sonda yine böyle aşk galip gelmiş. Demiş bu dervişlerin pisliklerini sakalından temizle demiş. Yüzünü yere vurduğu anda yumuşak el gelmiş yine.
Demiş kalk evladım bunun sınıfı da geçtin. Şimdi demiş dergahın imamısın. Geç insanlara hem vaaz et hem de demiş imamlık yap. Namazlarını kıldır. Orada uzun müddet dergahta yine imamlık yapmış. Seyriçlülük yapmış. Sonra demiş ki Hacı Bayram Veli Hazretleri demiş dost doğru Hamadane'ye gidiyorsun. Şimdi Hamadane'ye gidiyorsun. Önceden Hamadane'ye gidiyormuş Şam'da. Demiş şimdi gidiyorsun. Gidiyor Hamadane Hazretlerine. Demişler ki Anadolu'dan Eşref adında bir derviş geldi. Yüzüne bile bakmamış. Demiş atın çilehaneye onu. Paldır küldür geldi gibi çilehaneye.
Esmasını da göndermiş. Kapatın kapısını penceresini demiş. Kapatmışlar kapısını penceresini. Ne yemek götüren var ne su götüren var ne bir şey götüren var. Orada da dervişler başlamışlar kum gibi kaynamaya. Ulan gördün mü elin garibi geldi ta Anadolu'dan beri attı dergaha aç susuz bekletiyor. Attı çilehaneye aç susuz bekletiyor. Vay gariban neydi ne işte yok canım oraya gömerler onu. Bir muhabbet bir muhabbet dervişler de tabii kırkıncı günde olmuş şeyh efendi kırkıncı gün sabah namazında kalkmış hızla gidiyor çilehaneye. Dervişler arkasından herkes bekliyor ya öldü. Hani ne yapacak diyorlarmış şimdi cesedi cenazeyi nereye kaldıracak?
Gitmiş kapıyı açmış upuzun eşref oğlu Rumi yatıyor yerde upuzun eğilmiş hu demiş tak gözünü açmış eşref oğlu Rumi kalkmış hemen bir selam vermiş bir boyun kesmiş demiş evladım bitti demiş çile hadi gel bakayım şimdi demiş neyse huzura almış onu icazeti hazır icazetini imzalamış aynı zamanda kızı kızını da hazırlamış hemen nikahını kıymış senin eşin olur demiş al şimdi eşin de demiş dosdoğru yine Rum bölgesine demiş Rumi ismi oradan geliyor nereye gelip yerleşiyor
Hristiyanlığın merkezi olan İzniğe yerleşiyor pirimiz olur bizim geliyor İzniğe yerleşiyor İzniğe İzniğe yerleşiyor Rumi ismi oradan kalıyor dervişler yine başlıyorlar adam geldi icazeti aldı gitti uzaklaşmış gözden kaybolmuş eşref olur Rumi dervişler böyle kendi aralarında konuştuklarını zannederler bir duyan vardır onlara hep duyan olduğu gibi bir de manevi muhbir de vardır derviş onu bilmez fark etmez onu içinden konuştuğunu dair Cenab-ı Hak bazen muhbirler vasıtasıyla onun içinden konuşuyorum zanneder böyle başlamış
dervişler konuşmaya gözden kaybolmuş eşref olur Rumi ama arkasından seslenmiş ihtiyar ya fazla da bağıramaz eşref olur Rumi evladım demiş bu kadar dönmüş oradan ses vermiş buyur üstadım sultanım demiş evladım gel buraya demiş böyle konuşur gibi gözden kaybolmuş ama evladım gel buraya demiş sesi duymuşlar dervişler eşref oldu Rumi'nin tabi eşref oldu Rumi gelmiş emredin efendim demiş evladım demiş susadım su içmek istiyorum demiş buralarda da su yok demiş hemen secdeye kapanmış yarabbi üstadım susamış sende yok yoktur
kudretin sahibi sensin demiş su kalkmış secdeden bismillahirrahmanirrahmanirrahim demiş bir tekme vurmuş cumburlop su çıkmış dışarı almış avuçlarına güzelce üstadına getirmiş buyurun efendim demiş içmiş üstadı bir güzel suyu demiş evlatlarım hep dedikodu ettiniz demiş burnunuzun ucundaki suyu görmediniz demiş burnunuzun ucundaki suyu görmediniz demiş derviş burnunun ucundaki suyu görmez dedikodu eder kibirlilik eder işte o aşk halini yakalayamaz bundan dolayı o içsel arınmayı içsel tövbeyi temizliği yapmadığından dolayı
o aşk haline o sevgi haline ulaşamaz ulaşamayınca da o makam kokusu alamaz o hep böyle geçici haller üzerinde yürür o da bir yol mudur o da bir yoldur ben bu noktada onu küçümsemem hali de küçümsemem makamı da küçümsemem o yüzden ama yol olarak yol olarak insanlar bu sıraladığım maddelere dikkat etmeleri gerekir sufilik yolunda gidecek olanlara cümlemize Cenab-ı Hak öyle yürümeyi nasip eylesin haklarınızı helal edin bizden yana da helal olsun inşallah biraz bu hal ile makama fazla zaman ayırmışım notlarımı da böyle
este geçemedim kendimce önemli gördüm o yüzden bu akşamki sohbet sadece hal ve makamla alakalı oldu hakkınızı bu manada helal edin inşallah Allah razı olsun önümüzde iki hafta 1985 beytten gideceğiz biraz benim bu hani mezhevi sohbetleri biraz böyle hani bazı şeylerin ana hatlarını belirleme böyle kaileleri belirleme olarak da gidiyor o yüzden hani bazen bir beyt böyle okuyup ancak onunla yürüyebiliyoruz o yüzden farklı algılanmasın hakkınızı helal edin Allah razı olsun el fatiha Allah selamat amin

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi