mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (1980. Beyitten) 20.07.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 20 Temmuz 2024 · 1:12:47

Euzubillahimineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftar-ı zikr fâlemennâhû, La ilâhî, İmâm eden Resûlullah, cemiyen enbiyâhi vel murselîn, velhamdülillâhi rabbil âlemin. Selamun aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin.
Cenâb-ı Hak son nefese kadar hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı savunan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerede, dünyanın neresinde bir Müslümana zulmediliyorsa, zulmeden zalimlerden Cenâb-ı Hak intikamımızı alsın. Beni, İsrail'in devleti olan İsrail Siyonist katil İsrail'i kahri perişan eylesin. Doğu Türkistanlılara özgürlük nasip eylesin. Bütün ümmet-i Muhammed'i zulümden kurtarsın. Amin. Ecmain. 1980. beyti. Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl olur da şekerden tat ayrılır imkanı var?
Tat ayrılır imkanı var mı? Geçen hafta sen şekerden tatlı bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir. Bu mümkündür. Burayı okumuştuk. Yani bu neydi? Sen öyle bir zaman olur, öyle bir an olur. Sen bazen şekerden tatlı bir hale gelirsin. Yani öyle bir hal yaşarsın. Öyle bir hal yaşayınca şekerden tatlı bir hale gelirsin. Ama bu şeker, bu tat senden gidiverir. Bunu devam ediyor. Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Yani normalde şeker olmak ne demek? Şekerle, şekere hemhal olmak. Şekerin içerisinde karışmak.
Yani sen bir mürşidi kamil olursan, mürşidi kamil olduğundan senden tatlılık gitmez. Yani bu artık sen o makama eriştin. O makama erişince sendeki haller, sendeki tecelliyatlar gelip geçici değildir. Artık bundan normalde o bir makama erişen, yani mürşidi kamil olan bir kimsedeki tatlılık geçici bir tatlılık değildir. Onun üzerindeki hoşluk geçici bir hoşluk değildir. Onun üzerindeki manevi tecelliyatlar geçici bir manevi tecelliyat değildir. Yani normalde o kimseden de bunlar ayrılmaz. Neden? Çünkü o cemalinde fena oldu. Cemalinde fena olduğu için o belli bir makama geldi. O fenayı yaşayınca artık o makamdan sonra geri dönüşü yok.
Nasıl peygamberler peygamberlikten geri dönüşleri yok, onlar bir makam sahibi. Makam sahibi olunca onun peygamberliğinin sonunu da bulunuyor. Peygamberlikleri devam ediyor. Tabi o normalde mürşidi kamillerin kutup seviyesinde olanlar da, onlar da bir makama erişiyorlar. Peygamber değiller, oradan geri dönüşleri vardır ama geri dönüşü olan görülmemiş o bu zamana kadar. Normalde işte o geçici manevi tecelliyatlara mazhar olanlar, o kalıcı maneviyatların numunesi gibi. Hani ne diyorlar yeni siz fragman mı diyorsunuz? Hani fragmanı gibi o manevi haller, o makama erişecek olanlar, eriştirdiğinde kalıcı olmanın hali. Hani bir kimse rüya görüyor, rüyasında cenneti görüyor. Rüya görüp de rüyasında cenneti görünce cennetin varlığına karşı içinde bir delil oluyor.
Veya cehennemi görüyor rüyasında, cehennemin varlığına delil oluyor. Aslında rüyadaydı o ama o normalde onun varlığına delil olmuş oldu. Bir mesela bazen dervişlerin üzerinde görülür, bir mürşidi kamilin makamında göreceği rüyayı görür. O rüya ona delil olmuş olur. Gelecekte delil ona. Yani o rüya ona hüccet oldu, delil oldu. Veya da manevi hallerle alakalı, tecelliyatlarla alakalı bir kimse rüya görür. Ne bileyim zikrullahta bir hal yaşar, bir hal gösterilir. Onun normalde hakikatte var olduğuna işarettir. Onun delilidir. Ama bunlar normalde gelip geçici olursa bir hal olur. Ama mürşidi kamiller burada kendi üzerlerinde şeker olmuşlardır.
Şeker olduklarından dolayı şeker ayrı, o ayrı değildir. Bu neye benzer? Çayın içerisine şeker koydun. Çayın içerisine şeker koyunca artık o şekeri çaydan ayırman mümkün değil. Tatlandı. Onu ayırmanız mümkün değil. Bu da bunun gibi bir şey. Ey hoş arkadaş! Aşık, halis ve saf şarabı kendisinde bulur. Onunla gıdalanırsa bu makamda artık akıl kaybolur.
Bu sırra akıl ermez. Bu artık o kimsenin belli bir hale geldiğinde artık o kendince aşıklık kuvveti, aşıklık hali onun kendi içinden tecelli etmeye başlar. Şimdi, derviş önce şeyhini sever. Aşıklığı yakalar onda. Ardından Hz. Muhammed Mustafa'yı sever. Hz. Muhammed Mustafa'ya aşıklığı yakalar. Ardından Allah'ı sever, Allah'a aşık olur. İlahi aşk dediğimiz noktaya gelir. Artık o sadece ve sadece Allah'ı sevdiğinden, Allah'a aşık olduğundan onun cemaline vuslat olur. Artık o aşkın kendisi olur.
Ve döner, der ki kendince, hani ne ararsan kendinde ara, bu haldedir. Normalde aşkı kendinde bulmak, hani var ya Hades-i Kudsi, yine keşf-ül hafada geçer. Der ya, ben göklere ve yere sığmam, fakat mümin kulumun kalbine sığarım. Artık o kimse kendi kalbinde tecelli edenin, tecelli edenin Allah olduğunu bilir. Ve aradığı şey, dışarıda aradığı şey aslında içindeymiş der.
Hani meslevinin başında bir hikaye vardı, hani bir halayık vardı. Halayıkla padişahın aşkı vardı. Padişah halayıya aşık olmuştu. Halayık hasta olunca bir tabip istediler. O tabip geldi, halayığın durumunu çözdü. Halayın durumunu çözünce, bu sefer padişahın halayığa olan aşkı bitti, muhabbete bitti. Ve o zaman padişah dedi ki, asıl sevilmesi gereken senmişsin. Kime dedi? Mürşidi Kamil'e dedi. Asıl sevilmesi gereken senmişsin. O zaman halayık neyi bize anlatıyordu? Heva hevesi, nefsi anlatıyordu. İnsan önce hani nefse aşık olur, beğenir, nefsin isteklerine koşar. Sonradan ilahi aşkla tanışınca asıl sevilmesi gerekenin ne olduğunu anlar.
İşte insanlar da aşkı önce dışarıda arar. İlahi aşkı dışarıda arar. İşte çiçekte arar, böcekte arar. Ne bileyim işte bir hayvanda arar, yok bir sokak köpeğinde, yok bir kedi de. İşte kedinin üzerinden bir yudum su verecek cennete gidecek ya, aşıklığı dışarıda arar. Hazreti Pir der ki, neye aşık olursan ol, öteye bize delildir. Yani sen bir kadına da aşık olsan, bir kadın erkeğe de aşık olsa, ilahi aşka delildir. Yani demek ki bir görünene aşık oluyorsan, sen görülmez olan senin için Allah'a da aşık olabilirsin. Sen çünkü aşkın mecazını yakalamışsın, hakikatini de yakalarsın. Mecazını yakalayan, mecaz hakikatin delili olur çünkü. Yani namazı mecaz olarak görürsün.
Bir kimse namaz kılıyor, ha namaz varmış dersin. Ama hakikatte namaz ayrı bir şey, zahiren evet kıbleye döndün namazı kıldın, hakikatteki namazın tecelliyata ayrıdır. İşte o kimse o zaman kendince aradığı şeyin, dışarıda aradığı aşkın kendi içinde olduğunu görür. Zaten sufi bir müddet dışsal yolculuk yapar. Eğer o direkt kendi iç alemine dönüşünü gerçekleştirebilirse, o zaman onun içsel yolculuğu başlar.
Ama genel olarak insanlar aldanırlar, yolculukları dışsaldır hep, içsel değildir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde Hz. Pir aşk dışarıda aranmaz. Aşk kendi içinde bulunur. Sen aşkın kendisisin, aradığın aşk sensin der. Yani aradığın aşk sensin. Bu kadar böyle uç bir noktaya götürür insana. Aslında aradığın aşk sensin derken, burada kendi nefsini öne çıkarmak değil, kendi benliğini öne çıkarmak değil. Yunus'un bir ben var, benden içeri dediği, o olguyu meydana çıkarmak, onu bulmak. İçsel olarak. Hani yine normalde aşk düğümü çözülmemiş sır gibidir. O sır senin içinde, kendi içinde bul onu der Hz. Pir. Demek ki o normalde aşık, halis, saf şarabı kendisinde bulacak. Yani artık o öylesine ilahi aşk noktasında zirvelerde dolaşacak ve zirvelerde dolaştığında aradığı şeyin, yani Musa'nın Tur-i Sina'ya çıkıp konuştuğu şey, onun gönlünde var.
Onun gönlünde. Veyahut da Yunus'un balığın karnında bulduğu şey, onun gönlünde var. Ümmet-i Muhammed'in fazileti ve ehemmiyeti. Ümmet-i Muhammed'in fazileti ve ehemmiyeti. Yusuf'un kuyuda bulduğu şey, onun gönlünde var. İbrahim Aleyhisselam'ın ateşe atıldığı andaki bulduğu şey, onun gönlünde var. Onun içinde var, mana aleminde var. Eğer onu bulabiliyorsa, eğer onu bulursa o zaman sırrı çözüldü. Eğer onu bulamıyorsa o sırr çözülmedi onda. Hani o yüzden derler, her ne ararsan kendini de ara diye. Kişi, kendi içine dönerekten o manevi bir aşka ulaşır. Ve o manevi bir aşka ulaşınca iç aleminde, onun dış alemine denge oluşur. Ve normalde içinde de, dışında da muhteşem bir huzur olur.
Kendi içindedir yalnız bu. Bunu normalde dışarıdan bakan bir kimse onu deli görebilir. Dışarıdan bakan bir kimse onu çılgın bir şekilde görebilir. Dışarıdan bakan bir kimse onu normal görmeyebilir. Ama aşık, kendi iç aleminde huzuru bulmuştur. Kendi iç aleminde de dengeyi de bulmuştur. Dengeyi de tutturmuştur. Bu o kimsenin biraz hani meratibleri geçmesiyle alakalı. Mesela bir kimse emmaredeyken denge aranmaz. Levhame'de mesela gitgeller yaşar. Mülhüme'de gitgeller yaşar. Mutmainne'de gitgeller yaşar. Radiyede, Mardiyede, Safiye'de gitgeller yaşar. Ama artık o kimse hani Safiye'ye geldiğinde artık onda denge kurulur. O huzuru yakalamıştır. O artık içsel yolculuğu onun devam eder.
Bitmek tükenmez bilmez. Onun dışsal yolculuğu da bitmiştir. Bakın dış yolculuğu bitmiştir. Artık kendi derinliğinde kendi tatminini, yani mutmainliğini bulur. Onun kalbi çünkü mutmain oldu. Hani kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur. O ayet-i kerimenin sırrına ulaştı o. Onun artık kalbi mutmain. Onun kalbi mutmainlikten geri dönmüyor. Artık oturdu, yerleşti o. Böyle olunca onun yaşantısında da, hayatında da bir anlam oluştu. Artık o herkes gibi yiyip içmiyor. Artık o herkes gibi dolaşmıyor. O herkes gibi bakmıyor. Onun bakışında ayrı feraset var. Her baktığı yerde cemalin tecelliyatını görüyor. Her baktığı yerde sıfatsal tecelliyatlara mazhar oluyor.
Ve kendi iç aleminde de mazhar oluyor. Kendi iç aleminde batini olarak mazhar oluyor. Dış aleminde zahir olarak mazhar oluyor ki denge böyle kuruluyor. Normalde iç aleminde mazhar olmuş olsa, dışında bunu seyretmemiş olsa, onun da denge oluşmaz. Bir mürşidi kamilin dervişinde denge vardır. Eğer o dervişte denge yoksa o şeyhini tanımıyordur. O şeyhini tabi değildir. Şeyhe derviştir ama şeyhe tabi değildir. Kendi nefsine tabidir. O yüzden onda dengesizlik vardır. Bakarsın bazen dervişlerin bazıları dengesizdir. Konuşmaları da dengesizdir. Aslında o sufilik yapmıyor. O heva hevesine uymuş, o edepsizlik yapıyor. O nefsine uymuş. Kendi nefsine uyduğunun da farkında ama farkında değil.
Farkında olsa tövbe eder, geri döner. O kendince aşıklık yaşadığını zannediyor. Mesela işte bir kısım sufiler vardır. Adına sufi denilirse. İşte kendilerince vuslata erdiklerini, vuslata erdiklerinden dolayı namazın onlardan sakıt olduğunu söylerler. Örneğin, Türkiye'de bir kısım melamiler vardır, bir kısım. O melamilerin bir kısmı namazdan sakıt olduklarını, zikirden sakıt olduklarını, ibadetten sakıt olduklarını söylerler. Bunun gibi o aslında kemale ermemiş. Kemale ermiş olsaydı, Hz. Muhammed Mustafa'nın ayak izlerini takip ederdi ki, o son nefesine kadar namazı hiç bırakmadı. O son nefese kadar Kur'an-ı Kerim'e tabi oldu. Allah muhafaza eylesin. O zaman o sufi, o hale gelince, iç ve dış dengesi onda oturur. Ama iç ve dış dengesi oturmayan bir kimseyle karşılaştığında, o huzur, o denge, karşıdaki kimseye tuhaf gelir.
Böyle olmaması lazım der kendince. Veyahut da heva, hevesine uyan bir kimse çarpar ona. Çarpınca aslında, hani feraset ehli olmuş olsa, kendi heva ve hevesini görecek. Ama feraset ehli olmadığından, karşıdaki kimseyi, yani o üstadı suçla, kendince onda eksiklik peydah eder. Der ki eksiklik var bunda. Oysa o üstad ona ayna vazifesindedir. Eksikliğini görür. Ayna vazifesinde olmasına rağmen, o eksikliğini görmez. Karşıdaki kimseyi, yani üstadı eksik görür. Müşriklerin Hazreti Muhammed'i Mustafa'yı eksik görmesi gibi. Hani Ebu Cehil diyordu ya, peygamberlik bana gelmiş olması lazım. O da normalde kendince öyle der. Şeyhlik bana gelmesi lazımdır.
Veya ben şeyh olsam. Veya böyle olması lazım der kendince. Ya böyle diyor üstad ama aslında böyle olması lazım. O aslında çarptı. Heva hevesini gördü. Ama ona dese ki üstad, heva hevesini gördün, bırakır gider o. Bazen üstadlar da onlar bırakıp gitmesinler. Onlardan bir fayda umduklarından değil. Giderse iyice helak olacak. Nefsine uyacak. Şurada otursun, Allah'ı zikretsin diye düşünür. Yani o onu eksik görse ne olacaklar? Allah muhafaza eylesin. Aklı cüz'i sırra sahip gibi görünürse de hakikatte aşkı inkar eder. Aklı cüz dediği bizim bizdeki akıl. Yani manevi bir terbiye almamış, ilahi aşka ulaşmamış akıl. İnsanlar genel olarak bilmedikleri, anlamadıkları veya yabancı oldukları şeye önyargılı ve düşmanca bir tavır takınırlar.
Hem önyargılılardır hem de düşmanca bir tavır takınırlar. Ve bunu bu fakir çok yaşamıştır. Sizler de yaşarsınız. Adam şimdi normalde işte sufilik dersin, şeyh dersin, öyle değil mi? Dergah dersin, tarikat dersin. Dakika bir söyleyeceği şey şudur. Siz de para topluyorsunuzdur. Sen anlatırsın parayla işimiz yok diye. Yok, inanmaz. Bakın inanmaz. Anlatırsın defalarca yine inanmaz. Önyargısı var çünkü. Hatta daha ileri gider, sana düşmanca tavırlar takınır. Ya kardeş, senin çayını istemedim, yemeğini istemedim, evini istemedim, arabanı istemedim, senden para istemedim, pul istemedim. Sen ne ama düşmanca tavır takınıyorsun desen de, o sana, çünkü önyargılı, düşmanca bir tavır takınır.
Sana defans yapar. Bunu normalde hani neden işte kendince der ki, hatta toptancılık yapar. Siz hepiniz böylesiniz. Sizler böylesiniz zaten. Bu insanların önyargısındandır. Mesela aileden bir kimse suç işlese, hata yapsa. Bütün aileyi suçlarız biz. Yani oysa suç bireyseldir. Birisi hata yaptı. Bir kimsenin kızı hata yaptı. Bütün aileyi nasıl suçlarsın? Birisinin oğlu hata yaptı. Bütün aileyi nasıl suçlarsın? Buradan arkadaşlardan birisi bir hata yaptı. Bu topluluğun hepsini nasıl suçlarsın? Ama önyargı suçlatır insana. Ve düşmanca tavırlar takındırttırır.
Akıl, yani cüzi akıl, bu noktada yabancı olduğu, bilmediği, o konuyla alakalı bilgi sahibi değilse hemen defansa girişir. Aklın işi budur. Bu neden kaynaklanır? Bunun asıl kaynaklandığı korku ve güvensizlikle alakalıdır. Buna artı bir de bilgisizlik, cehalet eklenince artık o sana düşmanca bir tavır takınır. Bakın, üç şey vardır insanın aklını gideren. Üç şey, korku. İnsanın aklını giderir bu. Yani o kimseyi doğru karar vermekten uzaklaştırır. İkincisi, cehalettir. O kimseye doğru karar vermekten uzaklaştırır. Üçüncüsü, güvensizliktir. Güvensizlik. Güvensizliği ikiye ayıralım. Bir, insanın kendisine güvenmemesi. İki, karşındaki kimseye veya karşındaki topluluğa güvenmemesi.
Aslında güvensizliğin çıkış noktası asıl insanın kendisine güvenmemesidir. Yani özgüven eksikliğidir. Ben çıkarım, toplumun içerisinde konuşurum, toplumdan bana bir zarar gelecek diye bir korkuya kapılmam. Ben konuşurken bildiğim bir konuda konuşurum. Bilmediğim bir konuyu bilmiyorum derim. Yani bir kimsenin bilmediği bir konuyu bilmiyorum demesi aslında özgüvendir. Kendisinde huzurun var olduğunu gösterir. Oysa birisinin bilmiyorum demesi kendince, nefsince onu aşağılık bir şeymiş gibi zanneder. O bilgisiz bir insandır. Asıl bilgili insan, yani ehliyetli insan bir konuyu bilmiyorsa ben bunu bilmiyorum der. Bakın bir peygamber dahi soru soruldu. Soru sorulunca Cebrail Aleyhisselam'ın dedi ki, sorulanın sorandan fazla bir bilgisi yoktur dedi.
Hani var ya, ihsan hadisi şerifi. Bir kimsenin bir şeyi, kıyameti sordular, bilmiyorum dedi ne zaman kopacağını. Yani düşünebiliyor musunuz? Miraç yaşayan bir peygamber, kendisine kıyametin vakti sorulduğunda bilmiyorum dedi. Demek ki, bilmiyorum o konuda bilmiyorum demek, onun peygamberliğine bir leke getirmedi. Onun peygamberliğinin üzerinde bir şüphe getirmedi. Bilmediği bu konuda bilmiyorum demek özgüvendir. Ve o kimsenin bilgili olduğunu gösterir. Şimdi, insan aklı, insan aklı bu üç şeyden, üç şeyden dolayı doğru ve isabetli karar vermez. Birincisi bilgisizlik, cehalet. İkincisi korku, korku. Üçüncüsü güvensizlik. Bu üçü insanda toplanırsa, onun aklı, onun aklı doğru karar vermez, hemen defans yapar.
Hemen defans yaptığıyla kalmaz, bir çıt ilerisi daha o cahil, önyargılı davranır. Bir çıt ilerisi, bak üç adım, düşmanca davranır. O kimsenin cahil olduğunu gösterir. O kimsenin bilgisiz olduğunu gösterir. O kimsenin korkak olduğunu gösterir. O kimsenin önyargılı olduğunu gösterir bu. Çünkü bilmediği bir şeyde hükmediyor. Bilmediği bir şeyde düşmanlaştırıyor bir de onu. Bilmiyor çünkü. Öğrenmek de istemiyor. Ve hani meşhurdur ya, insan bilmediğinin düşmanıdır diye. İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Ve cehalet, korku, güvensizlik artık o kimsede ne yazık ki düşmanlık, ihanet, her türlü entrika o kimseden beklenir hale gelir. Çünkü o kimse artık korktu, güvensiz ve cahil bir kimse.
Artık o kimse sana zarar verebilir. Bakın insanları analiz ederken, bunlar insanları analiz etmenin tabiri caizse dipnotları. Bir topluluğu analiz etmenin dipnotları. Bakın güvendir bu kapının açık olması. Korku yok. Dileyen dilediği zaman buraya girer, dileyen dilediği zaman buradan çıkar. Bu aslında bir mesajdır. Bu fakir 26-27 yaşından beri sohbet eder. Hiçbir sohbetin kapısı kapalı değildir. Hiçbir zikrulan kapısı kapalı değildir. Benim bulunduğum yerde hiçbir zaman kapı kapanmaz. Bu benim yaptığım şeyin meşru olduğunu gösterir. Gayrı meşru değil. Devletmiş.
Gelsin incelesin. Ki incelediler, ne kadar incelediler, vakfı incelediler, incelediler, derneği incelediler, içimize polisleri koydular, onları incelettiler, telefonlarımızı dinlettiler, her şeyi yaptılar. Hiç sıkıntı yok. Yapsınlar zaten, devam etsinler. Problem yok burada. Buraya da gelip dinliyorlar, dışarıda da dinliyorlar. Zaten gerek yok ben YouTube'da veya kanallarda canlı yayınlatıyorum. Dinlesinler. Sıkıntımız yok. Sebep? Benim konuştuğum Kur'an ve sünnete uygunsa korkum yok. Ben meşruyum. Tanımayan, bilmeyen bir kimse tanımadığından, bilmediğinden ve cahil olduğundan defans yapacaktır. Gel kardeş, bir günden bir güne 35 yıldır pamuk eller cebe bir sefer dediysem her şeyi bırakacağım, çıkacağım buradan.
Bırakacağım, çıkacağım. 35 yıldır birisinden bir lokma istediysen bırakacağım, gideceğim buradan. 35 yıldır bir lira istediysen bırakacağım, gideceğim buradan. 35 yıldır yatacak yer, yiyecek, yemek istediysem bırakacağım, gideceğim buradan. Bir bardak su dahil bir şey istediysem bırakacağım, gideceğim. Bunu hani söylemek zorunda kalıyoruz. Neden? Ya bir incele, bir sor, bir soruştur, bir bak, bir gel ya. Ondan sonra ne karar vereceksen ver. Yok, hayır. Bütün tarikatlar böylesiniz. Biz tarikat değiliz diyorum. Bütün hocalar böylesiniz. Ben hoca değilim diyorum. Kalıyor şimdi. Ya kardeş, ben hoca değilim. Bir kimseye hoca demeni için onun Arapçası, yani Arapçası derken okumak değil.
İslami literatüre göre bir kimseye hoca denmesi için, hoca denmesi için, yedi ilimden onun icazeti olması lazım. Biz namaz kıldıranı da hoca diyoruz. Ya siz televizyonda orada burada başına bir sarık saranı hoca diyorsunuz. Bu toplum diyor. Kardeş, o fıkıhı bilecek, hadisi bilecek, kelamı bilecek.
O kimse Arapça, grameri bilecek. Nasuhu, mesuhu bilecek o kimse. Hangi, hangi ayet neyi nesletmiş, hangi hadisi nesletmiş, bilecek. Hoca dediğin kimse, bu tip, bu yedi, sekiz, hadi beş ilim olsun ya. Beş ilimden icazetli olması lazım. Siz kime hoca diyorsunuz şimdi? Topluma soruyorum bunu. Başında sarık olan hoca. Demeyin kardeşim. Dil alışkanlığı biz de diyoruz, filanca hoca diyoruz. Dil alışkanlığı. Ama hoca olması için bu ilimler olacak. Biz önüne gelen iki Allah diyeni şeyh görüyoruz. Deme kardeşim. Sebep, ya var mı icazeti, şeyhi onu ilan etmiş mi, sağlığında o şeyhtir diye? Etmemiş.
E var mı yazılı icazeti, bir yerden bir icazet almış mı? Almamış. Ya nereden şeyhlik yapıyorsun sen? Şeyhlik yapacaksan, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin makamlarını geçtin mi? Şeyhlik yapacaksan, emmare levvame, mülhüme, mutmainne, radeye, mardiye, safiyeyeye geçtin mi? Bunların esmalarını aldın mı? Kalbin makamlarından haberin var mı? Rüya tevhiliğinden haberin var mı? Bir kimse zikrullah'ta hal gördü, halden haberin var mı? Bakın bunlar manevi ilim. Bunun yolu ayrı. Koca İmam-ı Azam'ın buradan bir bilgisi yok. Koca İmam-ı Şafi'nin buradan bir bilgisi yok bu hallerden. Kime gidiyor?
Şeyin, İmam-ı Hanbel Hazretleri'nin şeyhine gidiyor. Şeyban-ı Ray'iye. İmam-ı Hanbel, bakın, koca fıkıh hali mi, hadis hali mi? Bakın İmam-ı Hanbel'de hem hadislik, hadis alimliği var, hem fıkıh hali mi kendisi? Arapça grameri, gramer, gramer hangi harften ne çıkar yalayıp yutmuşlar her biri. Ve gitmiş şeyban-ı Ray'inin önünde, kuzu gibi duruyor.
İmam-ı Şafi diyor ki ya, koca İmam'sın. Hani şeyban-ı Ray'inin önünde böyle neden oturuyorsun diyor ya. Ben geleceğim ona soru soracağım diyor. Diyor ki sorma, hazır cevaptır. Yok soracağım diyor. Bu zahir ilim erbabında böyle bir şey vardır. Hani ene vardır. E ne? Geliyor efendim bir sorun var, sor diyor. Diyor ki bir kimse günlük bir vakit namazını kaçırsa, kılamasa, unutsa ama hangi vakit olduğunu bilemese, hangisini kaza etmesi gerekir diyor.
Hemen hazır, hiç beklemeden, o bütün gününü gafletle geçirmiş, bütün namazlarını kaza etsin diyor. İmam-ı Şafi şok. Hemen derviş oluyor orada şeyban-ı Ray'ye. Bak hemen derviş oluyor. Halbuki bak o kadar ilim var, öyle değil mi? Kalp ilmi ayrıdır. Zahir ilim ayrıdır. Bir üstadın, bir mürşidin ince fıkıh meselelerinin içerisinde dolanma, öyle bir şey yoktur. Git onu kitaptan oku. Ama ona kalpten sor. Ona zikrin hallerinden sor. Ona maneviyattan sor. Eyvallah. Eyvallah. Onun durumu o.
Ama tabii toplum bunu bilmiyor. Bir de İslam dünyasında oynanan büyük bir oyun var. Bu oynanan büyük oyun, İslam dünyasında İslam'ın anlatılması, anlaşılması, yaşanması için temel taşları yerinden oynattılar İslam dünyasında. Yani düşünebiliyor musunuz? İslam dünya, bilhassa Anadolu'da hafızlık müessesesi bitti. Bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler. Bakın, İslam dünyasında ehl-i tarikatın kökünü kurutmaya çalışıyorlar. Bitiriyorlar bunu.
Sebep? Çünkü öz noktasında onlar. Öz noktasında. Siz Kur'an, sünnet dedikçe rahatsız oluyorlar. Yani o rahatsızlıklarını dışarı aksettiriyorlar. Ve bir de toptancılar. Bütün herkes toptancı. Çünkü akılları bilmedikleri bir şeyi reddediyor. Reddedince, reddedince. Bu sefer düşman noktasına koyuyorlar. Yani gerçek sufiliği akıl kabul etmiyor. Bakın, gerçek sufiliği akıl kabul etmez. Akıl ona karşı çıkar. Çünkü bilmediği bir yer. Onun için karanlık bir yol.
Onun için karanlık bir dehliz. Onun için karanlık bir oda. Hemen defans koyar. Gitme der. Sebep? Akıl. Çünkü sufilik hallerine uzaktır. Akıl bir baş ağrısının neden olduğunu okur kitaplardan. Kitaplardan okur onu. Zahiri bilim kitaplardan okur onu. Onu kabul eder. Ama işte rüyayı kabul etmek istemez. Şimdi sen yırtarsın kendini. Rüya haktır. Hadisle sabittir. Ayette sabittir. Bakın, ayette sabittir. Bunu ister İncil'den bak, ister Tevrat'tan bak, ister Kur'an'dan bak. Hepsinde de rüyayla alakalı hakikat vardır. Hepsinde de vardır. Ya rüya haktır, hakikattır dersin. Ama onun batı zihniyeti, batı aklı der ki rüyayı kabul etmez.
Götürürsün onu, batının fikir babası olan Eflatun'a götür onu. Platon'a götür. Poca profesörler, önlerine Eflatun'u koyuyorum, Platon'u koyuyorum, Aristo'yu koyuyorum. Diyorum ki bakın, bunlar Yunan felsefesinin, yani batının felsefesinin ana damarları. Yani onlar rüyada bir hakikatin öğrenebileceğine dair hükmetmişler. Sokrat hükmetmiş, Eflatun hükmetmiş, Aristo hükmetmiş, Platon hükmetmiş, Kant hükmetmiş. O kabul etmiyor o rüyayı. Neden? Çünkü rüya yorumunu ve rumuzları bilmiyor. Reddediyor. İyi. Hadi o batı zihniyeti. Bugün diyanet de kabul etmiyor. Bugün ilahiyat da kabul etmiyor.
Ne diyorlar? Rüyayla amel edilmez. Doğru mu? Hadi rüyayla amel etmeyin. Hadi ezanı okumayın. Hadi ezanı okumayın. Ezan, rüyanın tecelliyatı. Hem de bir başkası gördü. Sahabe gördü. Gören sahabe okuyamadı. Bilal-i Habeşi'yi okuttular. Ezan, Bilal-i Habeşi'ninmiş gibi oldu. Değil. Bilal-i Habeşi'yi okuyan, ezanı bakın, rüyasında gören sahabenin, sahabe ezberimizde değil adı. Bilal-i Habeşi'nin ezberimizde. Okuyan o çünkü. Hazreti Ömer Efendimiz de gördü rüyayı. Dedi ki ben o gün biraz rahatsızdım. Ben utandım, çekindim. Ben söyleyemedim dedi rüyamı. O söyledi dedi. Öbür sahabe söyledi dedi.
Rüyayla amel ettin. Hadi ne oldu? İbrahim aleyhisselam rüyayla amel etti. Oğlunu götürdü kurban etmeye. E Yusuf aleyhisselam rüyayla amel etti. Hapishanedeydi. Kur'an'la sabit. Hapishane arkadaşlarının iki tanesinin rüyasını yorumladı. Dedi ki bak bu yorumu götür padişaha söyle. Hapishanede o dedi de. Hatırlat dedi. E rüyayla amel etti. Kur'an rüyayla amel etmeyi kabul ediyor. Hadis-i şerif Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri rüyayla amel edilmeyi kabul ediyor. Rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür diyor. Ve peygamberlik ona verildiğinde, bahşedildiğinde, görevlendirildiğinde 6 ay boyunca, 6 ay boyunca rüyayla peygamberlik öğretileri ona verildi.
Şimdi siz rüyayla amel edilmez dediğiniz anda peygamberliğin 6 aylık peygamberlik sürecini reddetmiş oluyorsunuz. Küfür kardeşim, küfür, küfre düştüğünü de bilmiyor. İşte akıl, bu manada cüzdi akıl, özellikle Hazreti Pir cüzdi akıl diyor. Küçültüyor orada aklı. Küçümsüyor cüzdi akıl derken. Bakın küçümseyici bir tarzla söylüyor. İşte cüzdi akıl bilmediği bir şeyi reddeder. Bilmediği bir şeyden korkar. Bilmediği bir şeye güvensizlik oluşturur ve ne yapar? Hemen defans yapar. Hazreti Pir diyor ki, aşkın şerhinde akıl çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı, aşıklığı yine aşk şerh etti der. O der de koca Yunus durur mu bizim durmaz.
Der ki, aşk benliğimi yok etti. Bakın aşk benliğimi yok etti. Aklımı dört yana savurdu. Bu yük Yunus'a yetti. Bilmeyene az gelir. Koca Yunus da ne ediyor? Aşk benliğimi yok etti. Çünkü dervişin gönlü, dervişin iç alemi aşk ile doğduğunda, aşka ulaştığında, aşkla hemhal olduğunda akıl hükümsüz kalır. Akıl hükümsüz kaldığı gibi aşkı anlamada da aşka teslim olur.
Bakın aşkı anlamada aşka teslim olur. Eğer akıl aşka teslim olmazsa, hiçbir zaman aşkı anlayamaz. Bunu hani Hazreti Pir'e soruyorlar aşk ile alakalı, benim gibi ol da anla diyor. Benim gibi ol da anla. O zaman bir kimsenin aşkı anlayabilmesi için, işte örnekliyorum bunu. Bir kadına aşık değilse, bir kadın erkeğe aşık değilse, ne bileyim bir mürid üstadına aşık değilse, peygamberine aşık değilse, aşkı anlaması mümkün değil.
Ama o kimse anlamasa dahi, aşıkların içerisinde dursa, sabretse aşıklardan sayılır. Hani diyor bir topluluğu sevmesen dahi, o topluluğun ameliyle amellenmesen dahi o topluluğu seversen onlardan sayılıyorsun ya. İşte o kimse de onlardan sayılır diyor. Neden aşıkların içerisinde bulundu, salihlerin içerisinde bulundu? Akılla alakalı devam ediyor Hazreti Pir. Zekidir, fakat bilir, fakat yok olmamıştır. Zekidir, akılla alakalı. Zekidir, bilir, fakat yok olmamıştır. Şimdi aklın zekiliği ile kalbin zekiliği ayrıdır. Bir aklın zekiliği vardır, bir de kalbin zekiliği vardır. Bir, normalde akıl vardır, bildiğimiz pozitif akıl dediğimiz akıl vardır.
Bir de kalbin aklı vardır. Bizde iki akıl vardır. Bir kalbin aklı vardır, bir de normal aklımız vardır bizim. Genel olarak insanlarda kalbi, akıl çalışmaz. Hazreti Pir burada normal aklın zekiliğini bahsediyor. Zekidir, bilir, fakat yok olmamıştır. Aklın zekiliği, insanın işte, çok özür dilerim batılılar öyle diyor, insan düşünen hayvandır. Ben kabul etmiyorum ya. Ya biz hayvan değiliz çünkü. Biz insanız. Cenab-ı Hak bizi husisi insan olarak yarattı. Ben insana ahsene takvim üzerine yarattım. Biz en mükemmel şekilde yaratıldık. En güzel değil, en mükemmel. Her şeyimizde en mükemmel bir noktada yaratıldık ve kendi ruhundan üfledi bize. İnsanın en büyük özelliği.
İşte insanın düşünce, anlama, problem çözme, öğrenme ve bir şeyi böyle kıyas edip, bir şeyin üzerinde böyle düşünerekten yetenek elde etme. Zekilikle alakalı. Akılla zeka böyle sanki bir bardağın içerisindeki çay ve şeker gibidir. Veyahut da arasında ince bir perdeyle ayrılmış bir şey gibi derim. Örnekliyorum hani insanın iç organı, bir hayvanların iç organlarını normalde çıkarıyorsunuz ya. İşte o böyle kasaplar daha iyi bilir onu ama. Her organın üzerinde ince bir zar vardır.
Değil mi Said? Bütün organlarda ince bir zar var değil mi? Hepsinde var. Bakın bir organın üzerindeki ince zar, onun şeriatıdır. İçindeki de hakikatidir. O ince zar delinirse, içerisi kokar, içerisi bozulur. Şimdi, böyle zeka o aklın içindedir. Böyle o akıl diyelim ki bunun üstünü kapladı, komple içinde zeka da var. Yani zekilik de içinde. Ve normalde birbirine böyle sanki dışarıdan baktığınızda akılla zekilik böyle ince bir perdeyle ayrıldığından aynamış gibi görürsünüz. Mesela biz şöyle deriz ya, bir kimse kıvrak bir cevap verirse çok zeki, çok akıllı. Bazen kimisi çok zeki der, kimisi çok akıllı der. Aslında oradaki problem çözme özelliği kısa devreden zeka ile alakalıdır.
Mesela matematik çözme zeka ile alakalıdır, zekilikle alakalıdır. Ama şimdi çocuklarımızı körleştirdiler, akıllarını da körleştirdiler. Toplumun komple aklı körleşti. Toplumun elinden komple cep telefonlarını alacağım. Toplumun elinden komple bilgisayarları da alacağım. Diyeceksin ki teknolojiye düşmansın. Değilim. Bizim aklımızı köreltiyor. Şimdi çocuklar iki kere iki dört yapar bilmiyor. Üniversite bitiren çarpım tablosunu bilmiyor. Sorduğumuz sekiz kere sekiz kaç yapar dedim. Üniversite bitirmiş. Bana ne deseyim. Hocam biz onu görmedik. Sekiz kere sekizi görmemiş. Üniversite bitirmiş. Acı bir şey. Bugün lise mezunu. Çocuklar çarpım tablosundan haberi yok.
Alın lise bitiren bir çocuğunuz. Eğer ticaret yapmıyorsa böyle işte aman oğlum okusun, aman kızım okusun. Aman yavrum sen ders çalış. Ya ne alakası var bilgisayar önünde sörf yapıyor internette. Ondan sonra da şeyde no üniversite sınavlarına tota yapıyor çıkıyor. Bir de ilk önce çıkıyor. Sanki çok zekiymiş gibi. Her şeyi bitirmiş gibi. Ya dört kere dördü bilmiyor mu ki? Yok bilmiyor. Zaten bu teknolojiyi emperyalistler bütün dünyayı köleleştirmek için kullanıyorlar. Sizler birer ben de dahilim buna. Köleyiz. Köle köle. Yani cep telefonuna bakın.
Getirin biriniz cep telefonuna. Ben onun ekran suresine bakayım. Onun köleliğini ispat edeyim. Çok basit. Ama o böyle o cep telefonundan hükümetler kuruyor, hükümetler yıkıyor, hükümete ondan sonra akıl veriyor, dünya siyasetine akıl veriyor. Çok önemli o kimse. Tabii bütün herkes çok önemli. Elinde hepsinde cep telefonu var. Twitter'a da yazacak, Facebook'a yazacak, Instagram'a yazacak. Sonra yemek yiyor, çekecek Instagram'a. Bugün de böyle olsun. Edebiyatın yok. Yazma bari onu. Basitsin. Basitsin, basit. Basit. Çünkü okumuyorsun hiçbir şey.
Bilgisizsin. Bilgisizsin. Çekmiş yemek fotoğrafını koymuş. Bugün de böyle olsun. Utan kendinden. Bu lafı söyleyen bir kimsenin kendi kendine oturup benim seviyem ne demesi lazım? Gerçekten cep telefonu alacak olanların kültür seviyeliğini ölçmeli. Bildiğiniz kültür soruları sorulmalı. Telefonu açtığınızda karşındaki kimseye nasıl hitap ediyorsunuz? Açıyor telefon. Efendim diyorum, bekliyor. Efendim, bekliyor. Efendim, kimsiniz diyor. Allah Allah. Ben benim diyorum. Sen kimsin? Kimsiniz dedim diyor. Tabii. Dedim, lütfen siz ilk önce dedim cep telefonuyla konuşma adabını öğreniniz. Ondan sonra cep telefonunu edininiz.
Ben böyle çok kibar konuşuyorum. Duruyor şimdi. Böyle kibar bir şey beklemiyor karşısından çünkü. Ben de ona bağıracağım. Kimsin? Lütfen telefonu kapatar mısınız efendim diyorum ben. Ne diye sordu. Vodafone mu orası dedi bana. Bilgisiz ve cep telefonlarla, internetle, bilgisayarları yerli yerinde kullanmamakla aptallaşıyoruz.
Zekiliğimiz kalmadı. Problem çözücülüğümüz kalmadı. Herhangi bir şey, herhangi bir şey önüne bir problem gelse çözemiyor onu. Bakın çözemiyor. Dervişlerin arasında da görüyorum bunu. Yani ona diyorsun ki şunu şöyle yap. Böyle bir duruyor şimdi. Hani bunu böyle yap dedim ya ben. Ben anlıyorum. Bu diyorum grogi oldu şimdi diyorum ben. Bu diyorum tamam gitti bunun kafa diyorum. Problemi çözemiyor şimdi bu diyorum. Bekliyorum. Gerçekten ya acı bir şey bu. Acı bir şey. Ampulü değiştiremiyor. Ya bunu bana soran derviş var ya.
Ampul yanmıyor ne yapayım efendim diye. Bundan erinmiyorum. Bunu şikayet etmiyorum. Seviyeyi göstermek için söylüyorum bunu. Sandalye var mı dedim ben. Var dedi. Ampul var mı evde dedim ben. Var dedi. Sandalyeyi ampulün altına koy dedim. Üstüne çık. Dedim saat istikametinin tersine ampulü çevir. Ondan sonra dedim. Takacak olduğun ampulü at. Onu da saat istikametinde çevir. Bitecek mesele dedim. Bu kadar mıydı efendim dedim. Bu kadardı. Allah razı olsun efendim. Çok teşekkür ederim. Sen olmasa ne yapardın. Tabii ya ben nöbetçeli Türkiye'yim. Yani ampul takamayacak noktadayız. Evinde ampulü değiştiremiyor bir kadın. Dedim beyin.
Beyim hiç anlamaz dedi. Dilimin ucuna kadar geldi. Ne amma sen o adamla evlendin. Ampul değiştirmesini dahi bilmiyor. Ama bu global bir mesele. İşte bizim akıllarımızı bu manada donduruyor. Çalışmaz hale geliyor. Mesela cep telefonunu normalde 5-6 saat kullanan bir kimsenin beyni küçülüyor. Boş şeylerle uğraşıyor çünkü. Sörf yapıyor. Küçük videolarla. Derviş değil bu. Bana günde 15 tane, 20 tane video atan kimse var. Durmuyor.
Bu böyle bir şey. Bununla normalde o düşünme, muhakeme. Bunlar o aklın mesela en önemli özelliğidir. Düşünme, muhakeme etme. O özellik ortadan kalkıyor. Ve olaylara, mesela ortaya çıkan durumlara, problemlere mantıklı kararlar alamıyorlar. Sebep, o zeka çalışmadı çünkü. Akıl bu noktada işlevsel halde değil. O yüzden zeka, öğrenmeye, anlamaya, bakın öğrenmeye, anlamaya, ondan sonra bilgi edinmeye, bu bilgiyi kullanmaya yarayan bir olgudur. Eğer çalışırsa, bilgi işleme hızı, bilgiyi işleme hızı. Ya mesela ben burada konuşuyorum ya, bir bilgi veriyorum.
Bu bilgiyi işleme hızı. O kimsenin zekasıyla alakalı. Bakın o kimsenin zekasıyla alakalı. Veyahut da işte hafızası, mantıksal düşünmesi, onu sonra bugünkü dilde hani yetenekler, analitik yetenekler. Bunların hepsi de zeka ile alakalı hadiseler. Ve en önemlisi problem çözme. Zeka ile alakalı. Zeka ile alakalı. Şimdi bu bilgileri hepsini cem edip, toplayıp, hıfz edip bunları işler hale getirmek zeka ile alakalı. Böyle geniş aldım biraz ama bunlar aklın, zekanın işleri. İşte bu akıl, bu zeka, bu bilgi birikimini toparlayıp problem çözmede, mantıksal düşünmede, işin içerisinde çıkmada işe yaraması lazım. E şimdi bu donanımlara sahip değilse bir kimse, olmadı.
Bu donanımlara sahip, böyle mükemmel çalışıyorsa, bu donanımlarla alakalı bilmediği bir şeyde ne oldu? Yine pes etti, kaldı. Bilmediği şey ne? Aşk, hal, tasavvuf. Bilmediği yer orası Allah muhafaza eylesin. Bir hadis-i şerif, gerçekten zeki ve akıllı kişi nefsini kötü arzularına hakim olup ahireti için çalışandır. Aciz kişi ise heva ve heveslerinin kurbanı olup Allah'tan olmayacak şeyleri isteyenlerdir. Şimdi burada zeki ve akıllı kişi dedi, bak ayırdı, zeki ve akıllılığı ayırdı hadis-i şerifte. Hani az böyle birbirinin içindeymiş gibi görünse de, hani içinde bir perdeyle ayrıdır dedim, bu hadis-i şeriften dolayı ayrıdır dedim. Nefsinin kötü arzularına hakim olup, bakın bir kimse nefsinin kötü arzularına hakim olamazsa, o kimsenin pozitif aklı işlevsel değildir.
Körelir. Burada bunu anlatmaya çalışıyorum. Eğer o kimse heva hevesini ilah edinir, bu nefsiyle didişmezse köreldi. Ama bir kimse, buradaki sufilik yolunu anlatacağım şimdi size. Ama bir kimse heva hevesiyle mücadele etti, nefsiyle mücadele etti, heva hevesiyle mücadele etti, nefsiyle mücadele etti, o kimsede kalbi akıl çalışmaya başladı. Allah'ı zikretti, kalbi akıl çalışmaya başladı. Bu sefer kalbi akıl çalışınca o feraset nuruyla isabet ettirdi. O feraset nuruyla, zikrullahın nuruyla o pozitif aklın zekasını geliştirdi, çalıştırdı. Başka bir manevi kuvvet, onun diğer o bedensel veya zahiri aklını harekete geçirdi. O manevi kuvvet harekete geçirdi.
O kimse Allah'ı çok zikretti, o kimse Allah'ı çok zikredince zikrin nuru, ondaki o pozitif aklı berraklaştırdı. Feraset verdi ona. O doğruyu gördü, o hakikati gördü. Neyle gördü? O nurani akılla gördü. Neyle gördü? O zikrullahın nuruyla gördü. Neyle gördü? O haramlara girmeden veya harama girdiyse tövbe ederekten o aklın üzerindeki kiri temizledi. Aklın üzerindeki kiri temizleyerekten o ferasetle yolunu buldu. O yürüdü. Burada kalbi akıl dediğimiz şey bu. Öbür aklı berraklaştırdı mı? Evet. Mevcut akıl eğer ki sufiliği kabul ederse, dini kabul ederse, vahyi kabul ederse o zaman o da o berraklığı yakalayacak mı? El cevap yakalayacak.
Devam ediyoruz. Melek bile yok olmadıkça şeytandır. Yani o cüz'i akıl yok olursa, o normalde ilahi akıl haline gelir. Melek bile yok olmadıkça şeytandır. O zaman iki olgu çıktı önümüze. Melek ve şeytan. Nahil suresi ayet 49-50. Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler Allah'a secde ederler. Melekler asla kibirlenmezler. Üzerlerine hakim Rablerinden korkarlar ve kendilerine emrolanları yaparlar. Göklerde ve yerde bulunan canlılar. Demek ki bunlar sadece insan değil, insan olsaydı insanlar ve melekler diyecekti. Çünkü başka bir ayet-i kerimede ben insanları ve cinnileri bana kulluk etsin, beni tanısınlar diye yarattım dedi. Öyle olunca bakın orada insanları ayırt etti.
Burada da normalde hadis-i şerifte canlılar diyor gökte ve yerdeki canlılar. Bütün canlılar. O zaman gökte farklı canlılar var. Meleklerin haricinde. Yerde farklı canlılar var. Biz sadece bunu hayvanlar olarak biliyoruz. Değil. Değil. Sadece hayvanlar değil. Bunları tespit edecekler ahir zamanda. Arada dolaşıyorlar onlar. Evet. Bu arada Onur'u görünce Onur'a teşekkür edeyim huzurunuzda. Bugün kendi kendime iş yapıyordum. Büronun ampulü yanmıyordu dün akşamdan beri. Onur'a dedim git şu Allah razı olsun Hacı Erkan'dan da bizim Murat'tan da dediler. Ne zaman bir işin olursa Onur'a söyleyebilirsin.
Onur'a dedim şu ampullerden al gel. Ampulü aldı geldi. Ben kendimi hala da sağlıklı iyi hissediyorum. Merdivene çıktım söktüm yanı oradan çok rahat. Yine dedim takarım. Takamadım. Ben böyle tam merdivenden aşağı ineceğim zaman bir dengemi kaybedeyim. Onur maşallah güçlü kuvvetli Allah ona bir güç verdi. Kalbime de geldi. Dedim Onur'u göndermeyeyim dedim. Şu ampulü takıncaya kadar dursun yanımda. Başıma ne gelir ne gelmez dedim geldi. Onur nasıl bir tuttu beni maşallah subhanallah. Öyle az değilim. 86 kiloyum. Yavaş cam öyle Cenab-ı Hakk'ın izniyle indim aşağıma baktım. Her yer başlayacağım söylemeye. Gözmez kararmış benim ama Onur Allah razı olsun.
Bugün bir kazadan kurtardı beni. Cenab-ı Hakk'ın izniyle. Huzurunuzda teşekkür edeyim kendisine. Rabbim nefsimizi uydurmasın inşallah. Evet şimdi aramızda dolaşanlar da var demek ki. Bir de melekler var. Melekler ne yapıyorlarmış? Allah'a secde diyorlar. Yani Allah'a tam itaatler. Bakara 32. Melekler şöyle istiyor. Şöyle dediler. Seni teşbih ederiz. Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilensin. Hüküm ve hikmet sahibisin. Bu Bakara 32 bundan önce hani Cenab-ı Hak Adem Aleyhisselam'ın yaratılışını anlatıyor ya. Hani onu çamurdan yarattım ondan sonra onun ruh hüfledim. Ona bütün isimlerimi öğrettim.
Sonra ona ruh hüfledikten sonra meleklere dedi ki hadi sorun ona ne soracaksanız. Sonra melekler dediler ki seni teşbih ederiz. Ve bize öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yoktur. Demek ki melek, meleğin durumu bu, vazifesi bu. Tam Allah'a itaat etmiş. Ona ne bilgi verildiyse onu tecelli ettiriyor. O yüzden mesela işte güneşin doğması. Hani güneş doğmuyor da dünya dönüyor ya. Güneş, onunla ilgili melekler var. Emredilmiş vazifesini yapıyor. Rüzgar, melek aslında onlar da birer melek. Yağmur, melek aslında. Rüzgar, melek aslında. Kar, melek aslında. Yerin de göğün de nuru Allah çünkü.
Siz yerin de göğün de nuru Allah deyince bütün tabiat olayları da bu noktada Allah'ın emrinde. Yani melekler sevk idare ediyor. Hepsi de onun emrinde. Meleklerin bu sevk ve idareden dışarı çıkması mümkün mü? Değil. Bakın değil. Sevk, idare, mağlükül mülk olan Allah'ın elinde. Şimdi Bakara 34'ü okuyorum. Yine bir zamanlar meleklere Adem'e secde edin demiştik. Bunun üzerine onlar Adem'e secde ettiler. İblis hariç, o diretti, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. Kim secde etmiyormuş? İblis, şeytan. Kim secde etmiyormuş? Şeytan, iblis. Tekrar soruyor.
Secde etmeyenler kimmiş? Secde etmeyenlere duyurulur. Secde etmeyenlere duyurulur. Ayet-i kerimede ne diyor? Secde edin dedik. Kim secde etmemiş? Şeytan. Secde etmeyenler o zaman şeytanın emrinde. Ya da şeytan. Ya şeytan. Ya şeytanın emrinde. İkisinden biri. Secde etmiyor çünkü. Ağır geldi değil mi? Gerçek bu.
Hakikat bu. Hakikat. O yüzden İmam-ı Şafi namazı terk eden imanı yoktur dedi. O yüzden Hz. Muhammed-i Mustafa namaz son kaledir dedi. Namaz çadırın orta direği gibidir. Yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır dedi. Neden? Namazda secde var. Secde. Secde etmedi. Kim secde etmedi? İlk secde etmeyen şeytan. Ve secde etmeyenler şeytanın peşinden gidenler. Hücür suresi. Allah buyurdu ki ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir dedi. İblis dedi ki ben ondan daha üstünüm.
Çünkü beni ateşten yarattın. Onu çamurdan yarattın. Balçıktan işlenebilir, kara topraktan yarattın. İnsana secde edemem diye cevap verdi. Şimdi o zaman secde etmeyenler kibirliler. Kime karşı kibirli? Allah'a kibirli. Secde etmeyen kibirlidir. Kime karşı kibirlidir? Allah'a. Secde etmeyen kibirlidir. Kime kibirlidir? Hz. Muhammed-i Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve selleme. Secde etmeyen kibirlidir. Kime? Adem'le Muhammed-i Mustafa'ya kadar bütün peygamberlere namaz emredildi. O zaman bütün peygamberlere kibirlidir. Secde etmeyen. Yani namazı kasten terk eden bir kimse kibirlidir. Kibirlidir.
Namazı kasten terk etmiş çünkü. Kibirli. Kime? Allah'a kibirli. Peki? Gönlünde zerrece kibir bulunan asla cennetime giremez. Hadis-i Şerif. Gönlünde zerrece kibir bulunan cennetin kokusunu kırk bin yıl uzaklıktan dahi alamaz. Namaz kılmayanlar. Oruç tutmayanlar. Allah'ın emrini kasten terk edenler. Göz göre göre haram işleyip haramı haram görmeyenler. Kibirlerinden dolayı. Ne yazık ki sonları hüsran. şeytanın yolundan gidiyorlar. Bu kim olursa olsun bu. Kim olursa olsun.
Namaz kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur. Orucu kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur. Ve dinde son kale diyor. Hadis-i Şerif'te. Namaz yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır. Allah şöyle buyurdu. Şeytan ona dedi ya sen çamurdan onu çamurdan yarattın beni ateşten yarattın. Allah da şöyle cevap verdi ona. Öyleyse çık oradan. Sen artık kovulmuş birisisin. Muhakkak ki hesap gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır. Secde etmeyenler. Kibirlerinden dolayı secdeye gitmeyenler.
Şeytanın akıbetine uğuracaklar. Hesap gününe kadar lanet onların üzerinde dolanacak duracak. Ve hesap görüldükten sonra da cehenneme doğru gidecekler. Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Araf 12 Allah sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir dedi. İblis ben ondan hayırlıyım çünkü beni ateşten onu ise çamurdan yarattın dedi. Allah öyleyse in oradan. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık çünkü sen adilerdensin dedi. Secde etmeyen şeytana adilerdensin dedi. Demek ki melek Allah'ın emirlerine itaat etmezse şeytan oldu.
Allah'ın emrine itaat etmeyen şeytanlaştı. şeytanlaştı. Şeytan oldu. Ya insan ne oldu? İnsan kaldı mı orada? Hayır. O da vahye tabi değil ise o da Kur'an ve sünneti kabul edip işlemiyorsa o da şeytanlaştı. o da şeytanlaştı. O da şeytanlaştı. Şuradan devam edeceğiz. Aklı cüz'i sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten bir yoktan ibarettir. aklı cüz'i sözde ve işte bizim dostumuzdur. Hani ben zaman zaman derim ya Sufiler pozitif aklı kabul ederler diye önümüzdeki hafta aa önümüzdeki hafta burada değiliz. Önümüzdeki hafta buradan devam edeceğiz diyecektim.
Ama önümüzdeki hafta buradan devam etmiyoruz. Biraz böyle çok mu teknik sohbet oldu? Hakkınızı helal edin ama isterseniz helal etmeyin de sorun görün. Bayındırılığım tutsun benim bir. Efelik damarım kabarsın. Aklı cüz'i sözde ve işte bizim dostumuzdur. Buradan devam edeceğiz. Allah izin verirse inşallah.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi