Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 9 Haziran 2024 · 1:13:53
Euzubullâh mine yşeytanurracim, Bismillahirrahmanirrahim, eftali zikr faizvenlâhu, laaaaaa, Hak Muhammed en Resûlullah, cömî enbiy PeninsulaBlâhi, Vel- treatment, hamdillâhim, Rabbil alemin, Selamünaleyküm, Rabbim gecemizi hayırlı eylesin, gündüzümüzü hayırlı eylesin, ayımızı, yılımızı, ömrümüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim nerede bir Müslümana zulmediliyorsa, o zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamını alsın. O zulmedenleri dağıtsın. O zulmedenlerin burunlarını sürtsün. Devletlerini ve yandaşlarının başlarına geçirsin. Yerle yeksan eylesin. Ecmain. 1955. Beyt'ten devam ediyoruz inşallah. Geçen hafta başka bir koku daha erişti, uyanık ol. Ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın. Burayı okumuştuk. Malum bunu zamanın mürşitleriyle alakalı tefsir ettirdik, öyle diyelim. Aynı konu üzerinde devam ediyor.
Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can, onun lütfiyle hoş bir hale geldi. Yani o nefsi emmarede dolaşan, nefsiyle mücadele etmekte başarılı olamayan o kimse, gitti bir mürşidi kamile, zamanın mürşidine, zamanın mürşidi kamiline intisap etti. Ona intisap edince, o kötü huylarını, kötü alışkanlıklarını attı.
Onun yerine iyi huylar edindi, iyi alışkanlıklar yaptı. Cehennemlik amellerden kurtuldu. Cehennemlik fiiliyatlardan, cehennemlik hal ve hareketlerden kurtuldu. Böylece ateş meşrepli olan, çünkü o nefis, nefs-i emmâre, insanı cehenneme götürür. Ateş meşreplidir. Bir insan nefsine uyduğu zaman, nefsine uyan kimse ateş meşrepli olur. Ne yapar? Ne emmarede dolaşan kimse, din, diyanet tanımaz, helal, haram tanımaz, ibadet tanımaz, farzlı, vacipti tanımaz. O ne yaptı? Nefsinin peşine düştü. Nefsinin heva ve hevesine düştü. Nefsinin heva ve hevesine düşünce de, o nereye gitti? Belirsiz. Yani, belirsiz dedim, şaşkın ördek gibi. O ne yapacağını da bilmiyor.
Haram işleri de iştigal ediyor. Bir haramı bırakıyor, öbür haramı başlıyor. Bir haramı bırakıyor, öbür haramı başlıyor. Ona dur diyen yok, onu durduran bir ölçü yok. Onu durduran bir ses yok. Onu bunu yapma diyen yok. Burasını yanlış yapıyorsun diyen yok. O da nefsinin atına binmiş. Şeytan ne tarafa götürüyorsa, o da onu o tarafa doğru gidiyor. Heva hevesine ne uyuyorsa öyle oluyor. Çünkü neden? O çünkü şeytani işlerle, iştigal eden kimselerle arkadaş. Onlarla dost oluyor. O çünkü rahmaniyetle dostluğu yok. Şeytaniyetle dostluğu var. Bu sefer, o bir müddet sonra hadis inkarcısı. Önce mezhep inkarcısı oluyor. Sonra hadis inkarcısı oluyor. Sonra kalkıyor, ayetin inkarcısı oluyor.
Bir bakıyorsunuz, o kimse sapıtmış gitmiş. Bir de o sapkınlıklarını da kendisine doğru diye telkin ediyor. Etrafa da doğru diye telkin etmeye başlıyor. Yani kendi sapkınlığının da farkına varmıyor. Kendi küfrünün de farkına varmıyor. Hatta küfür içerisinde yüzerken kendisinde Müslüman olduğunu zannediyor. İşin bir de bu tarafı var. Bu böyle olunca da o kimse ateş meşrepli oluyor. Ve o gittiği yere ateş götürüyor. Konuştuğu yerde ateşi konuşuyor. Yani cehennemi konuşuyor. O cehenneme insanları davet ediyor. Bakın insanları cehenneme davet ediyor. Bakıyorsunuz, dinliyorsunuz. Bakıp dinlediğinde makul geliyor ona. O diyor ki ya devesidini içmek şifa mı olurmuş?
Aklına uyuyor. Doğru söylüyor ya diyor. Devesidinden de şifa mı olurmuş? Bütün hadisleri inkar ediyor. Buldu ya oradan bir tane. Ne olduğunu, ne gittiğini kendisi de bilmiyor. Hatta alıyor bir tane tas tamam diye bir kimse. Devesidini getiriyor televizyon programına. Diyor ki bundan içilirse şifa bulunur diyor. Bir tane absürt bir örnek getiriyor. Oysa o devesidinin özelliğini de bilmiyor. Ona desen ki ya doktorlar önceden tahlil denilen bir şeyi bilmezden önce hastanın sidini içerlerdi. Onunla hastalığını teşhis ederdi. Desen ona da inanmayacak o. O zaman devesidinden şifa olmayacaksa hastanın sidini ne ama kokladı, ne ama içti doktor. Örnekliyorum onu. Bunun gibi böyle işte aslında hiçbir hukuk çıkarılmayan, İslam olarak, din olarak bir hüküm çıkarılmayan, o güne kadar da o hadis-i şerif bir hüküm çıkarılmamış onun üzerinden.
Bir hukuk konulmamış. Onun üzerinden bir işlem yapılmamış. Ama o cımbız da çekiyor o hadis-i şerifi. Senin önüne koyuyor. İnsanların önüne koyuyor. İnsanların hepsi de hadis-i inkarcısı oluyor. Tabii tatlı da geliyor o insanlara. Hani namaz yok diyor. Hani Kur'an'dan namazı getir bana diyor. Kırılmış şeklini getir diyor. Yok Kur'an'da. Salat var diyor. Salat ne? Dua etmektir diyor. Bette. Ona çünkü başka bir şey söyleyen de yok. O zaten söyleyeni de dinlemek istemiyor. O cehennemde kendine yerini hazırlamış. Herkes yanında da bir sürü yoldaş tanıyor. Emmare'de. Hatta Emmare'den daha aşağıda bunlar. Bunlar Emmare'den de daha aşağıda. Ne oldu?
Ateş meşrepli oldu. Nerede bir haram var? Haramla iştigal ediyor. Helallardan uzaklaşmış. Ateş meşrepli olmuş. O zaman ne zaman ki zamanın mürşidine gitti. Bir mürşidi kamile teslim oldu. Ve hatta o mürşidi kamilin terbiyesini almış. O mürşidi kamilin eğitimini almış. Bir kimseyle tanıştı. Aslında illaki mürşidle de tanışmasına da gerek yok. Yani o bir orada ders yaptıran bir kardeş var. Onunla tanıştı. Onunla konuştu. Ateş meşrepli canı ne yaptı? Ateş söndürme kabiliyeti kazandı. Nefsin ateşini neyle söndüreceksin? Heva ve hevesinin ateşini neyle söndüreceksin? Şehveti neyle söndüreceksin? İlahlık taslamanı neyle söndüreceksin? Kibrin ilacı ne? Oturduğun yerden alim kesilmenin, kendini biliyor hükmüne çıkartmanın ilacı ne?
Zamanın hastalıklarının, manevi hastalıklarının ilacı ne? O ilacı bulman lazım. O ne zaman bulduğunu, bir üstada, bir mürşidi kamile gidince. Ama gerçek manada bir mürşidi kamile. Ortalıkta böyle şeyhim diye dolaşan, ne bileyim işte Kur'an ve sünnetten habersiz, maneviyattan habersiz, işin zahirinden bile habersiz olan kimseler değil benim kastım. Benim kastım, burada mürşid dediğinizde o kimse meselenin batınına vakıf olan, bir şeyhin elinde yetişmiş, o şeyhten icazetli olan, benim dediğim kimse o. O zaman öyle bir şeyhe intisap edince, o şeyhin yanında, şeyhin arkadaş ve dostlarının yanında, bir arada da bulunarak da ne yaptı?
Mürşidinin feyzininden, bereketinden, onun üzerindeki ilmi ilahinin tecelliyatından faydalandı. Yani bu normalde artık o kimse sohbetlere gitmeye başladı, zikrullah halakasına gitmeye başladı. Hem sohbetlerde sözlü eğitim aldığı gibi, sözlü eğitim, sözlü irşat, sözlü tebliğ aldığı gibi, aynı zamanda da eğer gittiği bir mürşidi kamil ise hal eğitimi de aldı.
Asıl işin ince noktası, bir sufinin gerçek manada bir mürşitten, üstattan hal eğitimi almasıdır. Yoksa tasavvufu bilgiyi oturur, kitaplardan okur. Bunda bir sıkıntı olmaz. Okur ama onun yaşanmış hali olacak. Kur'an, Hz. Muhammed Mustafa'ya indirildi. Ama Kur'an'ın yaşanmış hali, Muhammed Mustafa'nın üzerinde tecelli etti. Salattan kastın ne olduğunu, Hz. Muhammed Mustafa fiiliyle, haliyle bize öğretti. Dini, fiil ve hal olarak yaşayan Hz. Muhammed Mustafa'ydı sallallahu aleyhi ve sellem. O zaman normalde ne yaptı? O sohbetleri takip ederekten hem zahiri bilgi edindi, hem de manevi hal ile hallendi. Çünkü o zikir halakasında bulunmak, o sohbet halakasında bulunmak, o manevi ilmin haliyle hallendi.
Oradan geçti. Ve böylece ne oldu? O kimse manevi bir terbiyeye de mahzar oldu. Ama Hz. Pir'in uyarıları da var. Hz. Pir diyor ki, Allah velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirilmiştir. Onlar halkı Allah'ın haramine davet ederler. Hakka da ya Rabbi bunları sen kurtar diye dua ederler. Bu yüzden halka usanmadan öğüt verirler. Halk öğütlerini kabul etmedi mi? Ya Rabbi sen bunlara acı, sen kapını kapama derler. Demek ki Hz. Pir burada gerçek bir mürşidin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Onlar ne yapıyorlarmış? Onlar halkı Allah'ın haremine yani mahremine, yani evine davet ediyorlar. Bakın Allah'a davet etmiyorlar.
Allah'ın haremine, yani daha içeri, daha içsel bir noktaya davet ediyorlar. Ve onlara dua ediyorlar. Ya Rabbi sen bunları kurtar diye. Demek ki o mürşidler davet ediyorlar. Hakkı tebliğ ediyorlar. Doğruyu tebliğ ediyorlar. Sohbet ediyorlar. Sohbet edecekler. Anlatacak o mürşidi kamil. İşin hem zahir tarafını anlatacak, hem batın tarafını anlatacak. Hem hal olarak da anlattığını yaşayacak. Hal olarak da ne yapacak? Anlattığını yaşayacak. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Ateşli can onun yüzünden söndü. Ölü onun aydınlığından kaftan giyindi. Bir mürşide bağlandı, mürşide bağlanıp, intisap edip, onun terbiyesine girdi. Onun yap dediklerini yapıp, Kur'an sünnet tarihinde yapma dediklerini yapmamaya başladı.
Böylece onun nefsinin ateşi pustu. Nefis geriledi. Nefis bu manada kafasını kaldırmamaya başladı. Nefsi terbiye oldu. Nefis terbiyesine girdi. Hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem azedir dedi ya, büyük cihattan, küçük cihattan büyük cihada döndük. Nedir ya Resulullah? Nefistir dedi. Peygamberlerin ağzından da biz nefsimizi temize çıkaranlardan değiliz dedi ya peygamberin ağzından. O zaman nefsi temize çıkarmak yok. Ya nefis terbiyesi var. Nefis terbiyesine farzları yerine getirip haramlardan uzak durmak, şüphelilerden kaçınmak. Üstadının terbiyesine girdi. Nerede ne yapacağını öğrendi. Nefsi ona dedi ki namazı bırak boşta, tevhid çekti bu daha önemli. Üstad ona dedi ki hayır. Hadis-i Kutsi ona söyledi.
Dedi ki önce farzları yerine getireceksin. Allah'ın en çok hoşuna giden şey kulunun farzları yerine getirmesi. Farzlarını yerine getirmeden bir kimsenin sufilik yolunda yol yürümesi mümkün değildir. O yol sapıklıktır. O yol sapıklıktır. Sufilik Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışmaktır. Farzları yerine getirmektir. Haramlardan uzak durmaktır. Nafilelerle Allah'a yaklaşmaktır. Allah'ı sevmektir. Sufilikte kula düşen vazife farzları yerine getirip farzları yerine getirip haramlardan uzak durup haramlardan uzak durup nafilelerle Allah'a yaklaşma ve Allah'ı sevme yoludur. Allah'ı sevme yoludur.
Eğer o kimse Allah'ı sevmeyi kendisine hedef olarak koymazsa o yol yürüyemez, yolda kalır. Sen Allah'ı seviyorum deyip de dünyaya tapınırsan, Allah'ı seviyorum deyip de paraya, pula tapınırsan, Allah'ı seviyorum deyip de makama tapınırsan, Allah'ı seviyorum deyip de heva ve hevesini ilahi diniyorsan, o doğru bir Allah sevgisi değil. De ki ey Habibim eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. De ki ey Habibim eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah'ı sevmenin yolu Kur'an ve sünnete uymaktan geçer. Geri kalan o kimse kendi kendisini aldatıyor. Bir bakıyorsun haramın içerisinde Allah'ı çok sevdiğini iddia ediyor.
Değil kardeşim. Allah'ı çok seviyorsan haramlardan uzak dur. Allah'ı çok seviyorsan farzları yerine getireceksin. Farzları yerine getirmeden Allah sevgin doğru sevgi değil. O heva heves. Sen heva hevesini ilahi dinmişsin. Allah sevgisini perdeliyorsun kendine. Allah'ı seviyorum deyip her türlü melaneti işliyorsun. Allah sevgisini perdeliyorsun. Allah muhafaza eylesin. Ateşli can onun yüzünden söndü. Yani o cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu. Cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu. Ve gelgit yaşatan nefsi levvameden de kurtuldu. Gelgit yaşayan nefsi levvameden de kurtuldu. Gelgit yaşamak ne demek?
Bir namazı kılıp bir terk etmek. Gelgit yaşamak. Bir hem namaz kıldı hem günah işledi. Hem namazını kıldı akşam olunca ben bir kadeh içerim dedi. Sarhoş olmadığından dolayı bu ceva caizdir dedi. Kendi kendine de hükmetti. Veyahut da günah işledi döndü. Günah işledi döndü. O mürşide bağlanınca bu gelgitlerden kurtuldu. Bir müddet daha böyle giderken artık onda utanma duygusu ağır bastı. Utanma duygusu ağır basınca artık o gelgitler yaşamamaya başladı. Biraz daha utanma duygusu, biraz daha Allah sevgisi ağır basınca artık o haramlardan uzak durdu. Günah keballerden uzak durdu. Biraz daha Allah sevgisi ağır bastırınca şataattan, şatafattan, gösterişten, lüksten uzak durmaya başladı.
Mütevazilik onda söz konusu oldu. Kibirlenmeyi attı. İnsanlara tepeden bakmaya attı. O kimmiş demeyi yükten attı. Artık o her gördüğüne tevazu ile yaklaşmaya başladı. Önceden koca tanımazdı, kadın tanımazdı. Anne tanımazdı, baba tanımazdı. Şimdi öyle değil. Anne baba hakkını gözetir oldu. Eş hakkını gözetir oldu. Erkekse erkekliğini bildi, kadınsa kadınlığını bildi. Çocuksa çocukluğunu bildi. Anne babayı bildi. Haramı bildi, helalı bildi. Artık haram helal çizgisinde daha isabetli, daha istikametli yaşamaya başladı. Çünkü o veli, o mürşidi kamil onu Kur'an ve sünnet çizgisinde yürütmeye başladı. Sohbetleri dinledi, zikrullaha katıldı.
Günlük virdini çekiyor, kendini disiplin ediyor. Artık o bir müddet sonra rüyası veyahut da kalbi ilham almaya başladı. O bir müddet sonra öyle bir oldu ki, onun normalde içi de dışı da Kur'an ve sünnet de yoğrulmaya başladı. Onun batını da açılmaya başladı. Artık o kimse, o mürşidin terbiyesinde bir şey içecek dedi ki, beni içme, içmedi. Yiyecek dedi ki, beni içme, beni yeme, yemedi. Elbise konuşmaya başladı. Bununla hava atmak için mi giyindin? Attı elbise elinden. Demek ki ben bunun için giyiniyormuşum dedi. Öbür elbise dedi ki, beni giy daha tevasılıyım. Onu giydi.
Eşyaya, bakın, eşyanın dile gelmesi, eşyaya vakıf olma. Artık dördüncü makamın halleri. O üstadının terbiyesiyle manevi hali de, hal terbiyesi de açıldı. İlla ki rüya görmesi şart değil. Onun kalbi çalışmaya başladı. Onun kalbi çalışmaya başlayınca, tam gıybet edecek. İçinden ses dedi ki, etme. Tam boş konuşacak, içinden bir ses dedi ki, boş konuşma. Tam giydirecek ortalığa, içinden bir ses dedi ki, doğru. Bu sana yakışmaz. Ne dedi geçmiş peygamberler? Utanmıyorsan her şeyi yap dedi. Aa, dur. O zaman Hazreti Pir'in deyimiyle, o veliler zamanın israfilleridir dedi ya.
İsrafil ne yapıyor? Mezardakileri üflüyor, mezardakiler diriliyor. Ölüler dirildi. İsrafil üfledi. Zamanın velisine gitti, intisap etti. İntisap edince, ölüydü manen, dirildi. Ölüler can buldu onda. Gelişti, semirdi, kuvvetlendi manevi olarak. Çünkü o mürşid-i kamile intisap eden, maddende, manende dirildi, güzelleşti.
Bakın, dirildi ve güzelleşti. Dervişlerin aldandığı yerdir burası. Üç ve dörde geçerken, dervişin siması değişir. Kadın da erkek de. Siması albenili olur. Siması değişince erkek der ki, Ulan benden daha yakışıklısı yok herhalde. Değil. O senin gittiğin yolun, senin üzerindeki tecelliyatı, manevi tecelliyatı. Sana ayrı bir güzellik geldi. Kadınlar da aynıdır. O biraz böyle üstada bağlandılar. Biraz böyle Allah yolunda çalışmaya başladı. Onun da siması değişti. Ona da etraftakiler dediler, ne kadar nurlusun. Ay sen ne kadar hoş geliyorsun gözümüze. Bekar mısın işte benim bir teyzimin oğlu var da. Evli 40 yaşında kadın. Bekar mısın diyor ona. Neden? O da diyor ki, bana neden böyle söylüyorlar?
Bu zikrullahın güzelliği, yolun güzelliği. Aynı şey dervişlerin üzerinde tecelli eder. Ne yazık ki dervişler bunun farkında değil. İlk gördüklerini kapılıp giderler erkeklerde, kızlarda. Değil. Bu yolla alakalı. Bu mürşitle alakalı. Senin o güzelliğin, yolun güzelliği. Sen sakin ol. Ve ne diyor Hazreti Pir? Ölü onun aydınlığından kaftan giyindi. Bakın, ölüydün sen. Sen dirildin. Fakat ne oldu? Sen artık bir kaftan giymek, sufilikte ayrı bir makamdır. Haydari giydirirler. Ayrı bir özel elbise giydirirler. Kimse kafasına taş takarlar. Tacın yıldızı farklıdır.
Bunlar manevi hallerle alakalıdır. O kimse belli bir hale gelince, ona kaftan giydirilir. Manevi elbise giydirilir ona. Değişik renkleri vardır. Onun kalbi meratibine göre kıyafetleri de değişir. Burada Hazreti Pir kaftan demiş buna. Eyvallah. Yani bir kelimeyle bütün manevi halleri anlatmış. Çünkü dördüncü makamdaki elbise ayrı, beşteki ayrı, altıdaki ayrı, yedideki ayrı, velilik kaftanı ayrı, mürşitlik kaftanı ayrı.
Bunların hepsi de ayrı ayrıdır. Ve hepsi de bir kelimede Hazreti Pir kaftan olarak toplamış onu. O normalde işte dervişlik haydaresi giydirilir, dervişlik elbisesi giydirilir. Bir toplantı olur, götürürler onu. Toplantıda bir hırka giydirirler, bir cübbe giydirirler. Kafasına bir taç koyarlar. Tacın durumuna göre onun manevi hali ayrıdır. Veya kafasına farklı bir dervişlik fesi giydirirler. Fes diyeyim ben ona. Fes değil, dervişlik bir tacı gibi bir şey giydirirler. Onun ayrıdır. O dervişlik taçlarının da ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı Pir Efendiler giydirebilir değişik zamanlarda. Onun ayrı manaları vardır. Bakın bunların hepsi de hal eğitiminin içindedir.
Bunları böyle teferruatla anlatabilecek kimse de bulamazsınız. Bu hal eğitimiyle alakalıdır. Mesela o kimse Kur'an-ı Kerim okuturlar. Kur'an-ı Kerim'den değişik ayetleri okuturlar. Kalk, kalkar o kimse. Şu ayeti oku derler. O ayeti okuyamaz, yarıya kadar gelir. Bitiremez. Oysa ayet onun hıfzında değildir. Hatta Kur'an-ı Kerim okumasını da bilmiyordur. Kur'an-ı Kerim okumasını bilmiyordur. Yüzünden koysan Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz. Aman o rüyasında Kur'an-ı Kerim okuturlar. Değişik ayetleri okuturlar. O ayetlerin ayrı manaları vardır. O ayetlerin ayrı manaları vardır. Okuması ayrıdır. Okuyamaması ayrıdır. Hangi ayeti okuttu? Hangi sureyi okuttu? Hangi sureyi nereye kadar getirdi?
Nereye kadar getiremedi? Bunların hepsi de manevi hallerdir. O üstada bağlanınca, ona tabi olunca, o yolun adabına, erkanına riayet edince olur bunlar. Bunlar parayla, pulla, makamla, mevkiyle olacak işler değildir. Bunlar bir manevi eğitimdir. Gitmiş olduğun üstadın bunlardan haberi olması gerekir. Eğer haberi olmazsa o zaman o işin içinden çıkamaz.
Mesela geçen gün bir kardeş ağaç rüyası anlattı. Hemen aklıma geleni söyleyeyim. Dedi ki göğsümden bir ağaç çıktı. Göğsümden çıkan ağacın dallarının üzerinde dolaşıyordum dedi. Şimdi hal eğitimi olmayan bir kimse bu rüyayı nasıl tevil ederdi? Anlayacaktı ki o kimse, bu adam Şeyh Edibali mi ki? Veyahut da o kimsenin mürşidi olmasaydı, hani duydu ya tarihi vaka ne oldu?
İşte Osman Bey'in göğsünden bir çınar ağacı çıktı. Göğsünden bir çınar ağacı çıkınca, Şeyh Edibali ona tevil ederken ne dedi? Sen dedi büyük bir devletin kurucusu olacaksın. Doğru mu? Evet. O kardeş bana rüyasını anlattı. Dedim ki gittiğin yol çok doğru bir yol. Bu doğru yolundan doğru yolda yürüyorsun. Ve dedim dallarının üzerinde dolaşman, dallarının üzerinde dolaşman, oraya hizmet etmen, oradan faydalanman ve etrafına da faydan dokunman dedi. Şimdi eğer ki o kimsede manevi eğitim olmamış olsaydı, o üstadından bu cevabı almayacaktı. Hatta üstad diyecekti, lan bu adam hani öyle kamil bir kimse olmasa, bu adam şeyhliğe koşuyor, bunu nasıl ben önünü keseyim diyecekti.
Kendince öyle tevil edecekti. Değil ama. Bakın manevi hal eğitimi dediğimiz şey bu. Bu kimse hafızdır. Kur'an-ı Kerim'i okuyamaz rüyasında. O gelecek üstadına. Deyecek ki ben hafızım. Ama Kur'an-ı Kerim'i rüyamda okuyamadın. Ben ona diyeceğim ki, bak ben ona diyeceğim ki hangi yeri okuyamadın? Filanca yeri. Veya okuyamadın. Başladın okuyamadın. Senin hafızın yüzeysel diyeceğim. Batili değil. Örnek. Bu mürşidi kamillerin üzerinde olması gereken hal eğitimi. Ama o mürşide intisap edersen, dosdoğru durursan, yolun adabına, erkanına riayet edersen, sen bunlardan faydalanacaksın.
Eğer öyle olmazsa bunlardan faydalanmayacaksın. Yine biz Hazreti Pir'in öğretisine müracaat edelim. Diyor ki, fakat okur da dediğini tutmazsan, farz et ki peygamberleri, velileri görmüşsün. İnanmadıktan, onlara uymadıktan sonra ne fayda? Yani sen Kur'an'ı okur da, Kur'an'ı okur da, Kur'an'a tabi olmazsan, Kur'an'ın emrini yerine getirmezsen, sen peygamberi görmüşsün, peygambere iman etmemişsen, sen veliyi de görmüşsün, ama onun veline de inanmamışsın ve uymamışsın ona, o zaman bir faydası yok.
Allah bizi muhafaza eylesin. Bu tazelik, Tuğba ağacının tazeliği. Bu hareket, Tuğba ağacının hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez. Bu mürşidin tavrı, bu mürşidin hareketleri, bu mürşidin yaptıkları ve yaptırdıkları şeyler, Tuğba ağacının tazeliği. Yani, din taze olarak, dini sana taze olarak anlatan o. Dini fırından çıkmış, yeni çıtır çıtır ekmek gibi sana tebliğ eden o. Taze çünkü. Tuğba ağacı ne? Cennetteki ağaç. Cennetteki ağaç, Tuğba ağacı. Ve Ra'd, ayet 28, Onlar ki inanmışlardır ve kalpler Allah'ı zikretmekle huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, gerçekten kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzura kavuşur. 29. ayet, hemen arkasından geliyor.
İnanmış olup salih ameller işleyenler için hoş bir hayat ve güzel bir gelecek vardır. Yani burada önce Allah'ı zikretmekle huzura kavuştun. Yani bir mürşide intisap ettin. Bir veliye intisap ettin. O sana zikri öğretti. O sana zikri talim ettirdi. Senin kalbin zikrullah ile mutmain oldu. Oturdu, yerleşti. Artık kalbinde Allah'ın zikri var. Ve ardında müjde geldi sana. Hoş bir hayat. Artık sen o kalbin mutmain olunca, sen hoş bir hayat yaşamaya başladın. Hayat senin için hoş oldu. Çünkü Allah'a teslim oldun. Habibine, Resulüne teslim oldun. Üstadına teslim oldun. O teslimiyetle kalbin mutmain oldu. Zikrullah ile kalbin mutmain oldu.
Mutmain olunca, mutmain olan kalp ehli, kalp sahibi hayatı hoş yaşamaya başladı. Hayatı mutlu yaşamaya başladı. Çünkü o Allah'tan razı, Allah da ondan razı. İki raziyet cem oldu. Bir yerde oldu, razılık fışkırdı. O zaman o hoş bir hayat yaşıyor. Gelecek içinde ne diyor? Gelecekte de o güzel bir gelecek var. Hoş bir hayat, güzel bir gelecek. Hoş bir hayat yoksa, güzel bir gelecek yok. Hoş bir hayat neyle? Zikrullah ile mutmain olma. O mürşide gitti, mürşide intisap etti. O artık mürşide intisap edince, Kur'an ve sünneti seniye uygun bir hayat tarzı, zikrullah ile yorulmuş bir hayat tarzı onda oturdu.
Artık şatat, şatafat, gösteriş, heva hevese oyma, nefse dalma, şeytaniyete dalma yok. O Kur'an ve sünnet tarihinde, Allah'ın gölgesinde gölgeleniyor. Hoş bir hayat var. Ve gelecekte de ne yapıyor? Ona güzel bir gelecek bekliyor. Bu güzel bir geleceği de, cennet ve cennette tuğba ağacı olarak görüyor. İşte diyor, o mürşid seni, böyle taze din yaşatma noktasında, tuğba ağacın tazeliğindedir. Ve o hareketi, onların o Kur'an ve sünnet tarihindeki işlevleri, amelleri, halkın amellerine benzemez. Halkın yaptığı, avamın yaptığı amellere benzemez. onun sana tarif ettiği, onun sana anlattığı din, halkın dini gibi değildir. Halk çünkü geleneksel olarak, kültürel olarak din yaşar. Halkın yaşadığı din kültüreldir, gelenekseldir.
Oysa bir mürşid-i kamilin anlattığı din, çıplak Kur'an ve sünnettir. Çıplak Kur'an ve sünnet anlattığından dolayı, halkın inanmış olduğu dinden ayrıdır. Kur'an bunu böyle emretti, sünnet-i seniye bunu böyle yaşadı. Kur'an ve sünnete göre, bu işin böyle olması lazım, böyle yaşanması lazım deyince, senin anandan öğrendiğin, babandan öğrendiğin din bilgisiyle, veyahut da, okullarda öğretilen din bilgisiyle, veyahut da, daha ileriye gideyim, İmam Hatip'te öğretilen, hatta ilahiyatta öğretilen din bilgisiyle, o mürşidin çıplak,
Kur'an ve sünnet öğretisi çatıştı. Çatıştı. Neden çatıştı? Çünkü, öbür günler papağan gibi taze değiller. Onlar taklit ediyorlar. Taklitçiler, o bir peygamberin hayatını anlatırken, yaşıyormuşçasına, gözünün önünde yaşamıyor. Ayet-i Kerime'yi okurken, anlatırken, yaşıyormuşçasına, gözünün önünde yaşamıyor. Onu yaşıyormuşçasına, onu anlatamıyor. Çünkü, ayet-i kerimeleri, yüzeysel okuyor. Hadis-i şerifleri, yüzeysel okuyor.
Yani hadis, ayet ve hadis, hal noktasında, gözünün önünde değil. Oysa, hadisi kutsi de, Allah'ı görüyormuşçasına, yaşamandır dedi, Hazreti Peygamber, ihsanı anlatırken. O, ihsan ehli değil. İhsan ehli olmayınca, Allah'ı görüyormuşçasına, yaşamaktan uzak. Allah'ı görüyormuşçasına, yaşamaktan uzak olan bir kimseden, din dinleyince, o papağanlık yaptı.
O hakikati göremedi. O hakikati göremediğinden dolayı, o enflasyon miktarı kadar faizi caiz gördü. O hakikati göremedi çünkü. O hakikati göremeyince, Müslüman, Müslümandan da, enflasyon miktarı kadar faiz alabilir dedi. O hakikati göremedi. Devletin faizini caiz gördü. O hakikati göremedi. Emperyalistlerin eline aldığı, alim hükmündeki paçavraları, kendince din büyüğü zannetti. Hakikati göremedi. Hakikati göremeyince, İngiliz kraliyet ailesine bağlı tarikatı, hakikat noktasında bir tarikat gördü. Bilemedi çünkü. Hakikati de göremedi. Herkesi topladılar, İngiliz kraliyet ailesine bağlı. Bağladılar. Çünkü hakikati görmediler. Çünkü hakikati de dinlemediler. Çünkü dinleseler, onlara ters gelecekti.
Olur mu canım? Londra'da vakfımız var şimdi. Büyük bir ayrıcalıklık bu. Neredesin? İşte Londra'daki vakfa bağlı, üstada bağlı. ulan geri zekalı adam. Londra'daki vakıftan sana bir fayda olur mu? O dese ki tek din İslam'dır. Londra'da seni yaşatırlar mı? Sen diyeceksin ki, din Kur'an ve sünnettir. Londra'daki vakfına senin Saros destek verir mi? Seni kim yetiştirdi? Saros'un vakfı yetiştirdi. Sen Kur'an ve sünnet deseydin, Saros'un vakfı seni yetiştirir miydi? Sana para mı verirdi? Sana burs mu verirdi? Kim verdi sana bursu? Saros'un yan vakfı verdi. Yancısı verdi. Sen o yancıya tabisin. Yancıya tabisin.
Sana bir mürşidi kamil lazım. Senin şeyhim dedin. Kimseye de mürşidi kamil lazım. Neden? O kimsenin seyri sülükü yok. Seyri sülükünün olmadığını da kendisi bilmiyor. Kim onu şeyh tayin etti? Üç kişi toplandı tayin etti. Yok böyle bir şey. Ama o ne yaptı? O normalde bir mürşidi kamilin yalın, din anlatması, sufilik anlatması ona keskin geldi. Hocanız çok iyi ama çok keskin konuşuyor. Yanlış mı? Doğru ama bu zamanda böyle konuşulmaması lazım. Hangi zaman konuşulacak? Hazreti Peygamber zaman mı bekledi? Sallallahu aleyhi ve sellem. Hazreti Peygamber müşriklerin içerisinde peygamberlik de vazifelendi. Zamanı mı var dedi?
Ben böyle söylüyorum. Zamanı mı var dedi? Bakıyor şimdi bana. Ya diyorum bakma bana böyle. Ben gaybden bir şey söylemiyorum sana. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dini tebliğ etmeden zaman mı bekledi? Ne zamana bekleyeceksiniz? Nereye kadar bekleyeceksiniz? Allah bunun hesabını sormayacak mı size? Ne zamana kadar bağırmayacaksınız? Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir. Ne zamana kadar? İngiliz soytarısı var çünkü. İngiliz soytarıları. Daha da çoğaldılar bunlar azalacaklarına. Çoğaldılar. Azalmıyorlar.
Çoğalıyorlar. Mantar biter gibi bitiyorlar. İşte bir mürşidin tazeliği Hazreti Pir burada Tuğba Hacı'na benzetmiş. Ve onun hareketi de diyor. Tuğba Hacı'nın hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez. Halkın kendi içerisindeki yoğuz, tabansız, tabansız, temelsiz din anlayışına ve algısına karşıdır diyor.
Şimdi açıyorlar bana telefon. Hocam, selamun aleyküm aleyküm selam. Ya bu sene telefonlar bilinmeyen, bende kayıtlı değilse açmıyorum. Soru şu. Migros'tan kurban almamız caiz mi? Allah Allah. Geçen sene ne yaptınız diyorum ben. Migros'tan aldık diyor. Kaçta geldi kurban etimiz diyorum ben. Hocam bilsen diyor. Ne güzel diyor. Saat 10'da kurban etimiz geldi diyor. Telefonda. Bu sene değil. Geçmiş senelerden örnek veriyorum. Caiz değil kurbanın kurbanı değil. Yeniden kurban keseceğim diyorum ben şimdi. Bu kalıyor telefonda şimdi. Neden diyor. Diyorum ya. Kurbanımı ben kesiyorum. Kurban bayram namazından sonra kesilmesi lazım. Bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazından sonra kurbanın kesilmesi lazım.
Bayram namazından önce kurban kesilmez. Bayram namazından sonra diyorum. Ben kendi kurbanımı kendim boğazlıyorum. Ya 8.30'da mümkün değil hazırlanması diyorum ya. 9'da nasıl kurbanın, 10'da nasıl kurbanın geldi sana diyorum. Diyorum buzlu muydu, dondurulmuşlu muydu? Evet diyor. Ya diyorum bu kurban ne zaman kesildi, ne zaman temizlendi, ne zaman donduruldu, ne zaman paketlendi, ne zaman karga getirdi diyorum ya. Telefondaki duruyor. E sen şimdi diyor hocam bizi masrafa sokuyor. Açma kardeşim telefon bana. Ben sana doğruyu söylüyorum. Ben sana doğruyu anlatıyorum. Bu sefer diyor, nerede keseceğiz diyor. Git belediyeye müracaat et diyorum. Köpekler için müracaat ediyorsunuz. Kediler için müracaat ediyorsunuz. Kurban kesme için de müracaat edin.
Devasa statün var yapıyorlar. Mahallelere küçük küçük kurban kesme yerleri yapsınlar. Ayırsınlar. Müracaat edin. Yok. O yalın din, yalın din. Onu mutlu etmiyor. O ne yapacak? Kaldıracak nefsine tatlı gelecek. Veyahut da vakıflarda var ya. Ne güzel. Vekalette kurban kesmek. Diyanet başta. Ardından vakıflar. Alo, merhaba, merhaba. Benim bir kurbanım vardı. Yurt içi mi, yurt dışı mı olsun? Yurt içi olsun veya yurt dışı olsun. Ucuz ya. Yurt dışı olsun. Kaç para? Beş bin kusur mu? Ne kadar? Beş bin kusur mu?
Beş bin kusur. Tamam. Adınız ne? Mustafa Özba. Tamam. Allah kabul etsin. Allah Allah. Kurbanı gördün mü? Hayır. Kurbanın öldüysen olacak. Bilmiyorum. Ya boynuzunu kopardı. Şimdi diyorum ki karşıdakine. Hiç diyorum. Kurbanın öldü diyen oldu mu diyorum ben. Bir vakıf. Kaç numaralı kurban benim? Belli değil. Bir vakfa vekaletten kurban verdiniz. İyi. Ben gideyim bir tane budundan alayım. Kaç numaralı benim hayvanım? Şimdi ibadet. Değil ki. Halkın kendince, kendi kendini tatmin etmesi. Kurban kestik. Allah kabul etsin. Ne yaptınız? Filanca vakıfa verdik. Ne büyük iş yaptın ya.
Belli mi hangi hayvan oldu? Yok. Ya boynuzu koptuysa kökünden, boynuzu kökünden kopan hayvan kurban olmaz. Gördün mü kurbanlarını? Boynuzu kopuk mu değil mi? Kulağı kesik mi değil mi? Kör mü değil mi? Yürüyebilecek hastalığa sahip mi değil mi? Gördün mü? Gördün mü? Kardeşim, sen ibadet ediyorsun. Kurban, Hanefilere göre, zekat verenlere vacip, vacip, vacip bir ibadet ya. Evet sen tanıyorsundur. Yusuf Hoca'yı tanıyorum. Yusuf Hoca'ya vekalet veririm. Yusuf Hoca'm benim için bir hayvan al. Hayvanı almaya, kesmeye, ondan sonra etini de tasarruf etmeye seni vekil tayin ettim.
Yusuf Hoca'yı tanıyorum. İnanıyorum. Kabul. Büyükbaş'a girdik. İyi. Hangi büyükbaş'a? Deve mi? İnek mi? Dana mı? Düve mi? Kaç yaşında? Diş kapak attı mı? Atmadı mı? İnekse hamile mi? Değil mi? Düve ise hamile mi? Değil mi? Nereden biliyorsun? Veyahut da hisse dallardan birisi tertemiz et gelecek bana. Ben et niyetine ne bana ne kurban ya oradan ayakkabı da dağıtsan kurban olur dedi. Birisi de öyle hisse dallardan girdi. Yedi hissenin altısı da yedisi de fasit oldu. Gitti. Bunu anlatıyorsun.
Bakın bir tek kurban meselesini anladım duruyor. Telefonda. Ya diyor sizin din anlayışınız bana uygun gelmedi. E gelmez. Ben ibadeti anlatıyorum çünkü. Yok. O arkadaş ne güzel devlet de diyor ki Ey Müslümanlar siz ne bu ibadetlerle uğraşıyorsunuz? Kurbandır şudur budur. Alın size 9 günlük tatil. Gidin anaya babayı da bırakın. Her şeyi bırakın. Gidin 5 boyunuzda otellerde keyif edin. Bu da sizin hakkınız. Bir de onu çıkardılar. Müslümanın hakkı değil mi ya? Denize girecek. Havuza girecek. Tatil yapacak. He ya ya Müslüman dağları devirdi çünkü. Cihad ederken böyle kan ter içinde kaldı.
Ne ev yüzü gördü ne bark yüzü gördü. Gidip onun da 5 boyunuzda otelde çıplakların içerisinde dolaşması lazım ya. Tatil yapacak ya. Bir de ne dedi birisi bana? Biz dedi kimsenin görmediği koya gidiyoruz dedi. Ben kaldım böyle. Yan dedim. Hiç kimse gelmiyor mu? O koy sana mı ait dedi. Değil dedi. Peki biri gelince ne yapıyorsun dedi. Hemen çıkıyoruz dedi. Denizden dedi. Hanımında haşama mı var dedim. Kaldı. Ha bikini ile geliyor. Öyle mi dedim ben? Evet. O geldi aniden. Adam gördü onu dedim. Bu durdu şimdi. Yani abi ne diyorsun? Bu zakirliğim döneminde olan muhabbet. Abi dedi ya. Utandırıyorsun ben dedi.
Şimdi kitabın ortasından konuşun dedi. Oğlum yanından nasıl konuşayım? Ben yancı değilim ki dedim. Oğlum dedim hanımını dedim bikini ile dolaştır desem dedim. Bursa'da dolaştırır mısın? Abi olur mu öyle şey? Oğlum orada da görmediler mi? Oradaki gören adam değil mi? Ha bir ha bin. Kitabın ortası acı geliyor insana. O yüzden mürşidlerin hareketi halkın hareketi gibi değildir. O tuğba ağacı gibi tazesiktir. Eğer bu ebedi nefha yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi. Yani bu nefha dediği bu hal, bu feyiz, bu emanet yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi. Yani hatta nefha'yı eskiler İsrafil'in suru olarak şey yaparlar, nitelendirirler. Yani bu üfleme, bu haykırma, bu diriliş muştusu, müjdesi yere göğe nazil olsa hepsinin de ödleri kopardı, su kesilirdi.
Yani bunu kaldıramazlardı. Bu emaneti yüklenemezlerdi ki yüklenemediler. Esasen bu nihayeti olmayan nefhanın korkusundan gökler ve yeryüzü ve dağlar o emaneti yüklenmekten çekindiler. Fe ey beyne en yahmil neha ayetini oku da gör. Ahzab ayet 72, biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir. Sus siri şimdi. Onlar çekindiler. Yani dağlar bütün hani var ya ayet-i kerime biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik. Onlar yüklenmekten hem kaçındılar hem de korktular. Onu insan yüklendi.
Hani şimdi desek ki dağa, Cenab-ı Hak dağlara dedi ki size böyle bir emanet vereceğim. Dağa böyle bir emanet vereceğim dediği zaman dağın dili olması gerekir. Cevap verecek çünkü. Dağın aklı olması gerekir. Şimdi geriye doğru götüreyim sizi. Vahiy ile alakalı geniş bir sohbet vardı. Sizin vahiy ile bugüne kadar bildiklerinizin, öğrendiklerinizin tersi olan bir sohbetti. Onu hatırlayın. Geriye dönüp hep onu dinleyin. Çünkü ondan sonra gelen sohbetleri daha iyi anlayabilmek için o vahiy sohbetini iyi dinlemek gerekiyor.
Cenab-ı Hak ne yapıyordu? Dağlara vahy ediyordu. Yere vahy ediyordu. Göklere vahy ediyordu. Arıya vahy ediyordu. Bakın arıya vahy ediyordu. Demek ki Allah vahy ediyor. Dağa, taşa, göğe, yere. Allah dağlara vahy etti. Dedi ki size bir emanet yükleyeceğim. Dağlar o vahiy ile, o vahye ile ırgalandılar, sallandılar. Dediler ki biz bunu kaldırabilecek noktada değiliz. Allah göklere vahy etti. Size bir emanet yükleyeceğim dedi. Onlar da bu emanetten uzak durdular. Korktular. Korktular. Ayet-i Kerime'de diyor ki onlar korktular, çekindiler. Bu emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkuları, emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkuları, çekinceleri bu.
Biz senin vermiş olduğun bize, verecek olduğun bu emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı, eşfak ne minha denir miydi? Ve onlar korktular. Bu emaneti üzerlerine alamadılar. Bu emaneti evet biz yerine getiririz diyemediler. Bu emaneti kim yerine getiririz dedi. Adem aleyhisselam. Cenab-ı Hak Adem'e dedi ki bu emaneti yerine getirir misin? Bunu yerine getirirsen ben senden razı olacağım dedi. Adem aleyhisselam sen razı olacaksan ben bu emanete hazırım dedi. İki namaz vakti geçmedi. Adem hata etti. Adem de cennette namaz kılardı.
Allah'a hamd için, şükür için namaz cennetten çıkma bir ibadettir. Adem cennette namaz kılardı. Allah'a hamdini yerine getirmek için. Ey Müslümanlar! Namazlarınızı dosdoğru kılın. O yüzden İmam-ı Şafi, Tirmizi'nin naklettiği hadis-i şerifi kendisine ölçü aldı.
Namazı kasten terk eden küfür ehlidir dedi. Hadis-i şerifte İmam-ı Şafi bu hadisi kendine ölçü alıp namazı kasten terk edeni küfür ehli gördü. İmam-ı Azam küfür ehli görmedi. Günah-ı kebar işlemiş olur dedi. Ameldeki noksanlıkla alakalı. Gerçekten Ümmet-i Muhammed'i bu manada o başka hadisleri kendisine ölçü alarak bunu söyledi. Ve Hazret-i Adem babamız, zahirde çünkü babamız odur. Manada Hazret-i Muhammed-i Mustafa'dır. Sallallahu aleyhi ve sellem. Hazret-i Adem bu emaneti üzerine aldı. Örnekleyim ben bunu böyle. Öğlen namazı vaktinde bunu aldı. İkindi namazı vaktinde hata yaptı. yaklaşma denilen alana yaklaştı. Alan.
Yok ağaç mıdır, yok buğday mıdır? Yaklaşma denilen yere yaklaştı. Emanet neydi? Emanet, ben her şeyi bağlarım ya. İlmel-yakin, aynel-yakin, hakkel-yakin. Hepinize malum. Kur'an'i tabirdir. Emanetin ilmen yakini. İlmel-yakin emanet. Bu nedir? Kur'an ve sünnetin belirlediği, şeriatın emrettiği, dini işlerdir. Emanettir bunlar. Müslümanlar, müminlerin üzerine. Şeriatın belirlediği kaideler emanettir. Bütün kaideler. Ve bunların gözetilmesi ve gözetilirken bu bütün emanetlerin, haklarının yerine getirilmesi ve Cenab-ı Hak'ın mükellef ettiği bütün dini vecibelerin yerine getirilmesi emanettir.
Ve bu emanetler günün Müslümanlarına emanet edilmiştir. Müslümanlar, müminler bu emanetleri kendilerinden sonra gelecek olan silsilelere doğru bir şekilde aktarmakla mükelleftirler. Sen onu aktarmakla mükellefsin. Vel asri de ne dedi? Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna dedi. İman edeceksin, salih amel işleyeceksin, hakkı ve sabrı tavsiye edeceksin. Sen birinci derecede ehline, eşine, çocuklarına bu emaneti tebliğ edeceksin. Birinci derecede sen şeyhsen, mürşidsen, birinci derecede bu müritlere bunları emanet edeceksin.
Emaneti yerine getireceksin. Babasan, babalığını yapacaksın, çocuklarına emaneti yerine getireceksin. Emaneti onlara öğretmez, yerine getirmezsen dost doğru babalık yapma. Sen liman babası bile değilsin. Çocuklarına Kur'an ve sünneti öğreteceksin. Kur'an ve sünneti onlara tebliğ edeceksin, onlara emanet edeceksin Kur'an ve sünneti. Ve bu emanetlerin en başında da insana verilen emanetin en başında akıl vardır. Aklını korumakla mükellefsin. Hem kendi aklını koruyacaksın, hem de eş ve çocuklarının aklını koruyacaksın. Mürşid isen, dervişlerinin de aklını koruyacaksın. daha yeni ders alan bir kimseye otuz üç bin ya Allah çektirip onun buna gücü var mı yok mu manevi olarak bunu kaldırır mı kaldıramaz mı bilmeden o adamı derse boğmayacaksın.
Onun aklını oynatmayacaksın. Tuhaf hareketler yapmayı tuhaf hareketler sesler çıkarmayı dervişlik olarak öğretmeyeceksin. Bu birinci derecede dervişlere birinci derecede dervişlere ilmel yakin noktada şeriatın emrettiklerini emredip onlara şeriatın emanetlerini öğreteceksin. Bu ilmel yakin emanet. İkincisi ne? Emanetin ikincisi aynel yakin emanet. Bu da nedir? Bu dervişleri ilgilendiren bir emanettir. Burası sufi yolunda yürüyenleri ilgilendiren emanettir. Sen mürşid sen o koltuğa oturduysan sen dervişlerine muhabbeti anlatacaksın.
Aşkı anlatacaksın. İlahi cezbeyi anlatacaksın. Onlara o birinci emanet mertebesini anlatacaksın. Onlar ikinci emanet mertebesi olarak aynel yakin halini meyve olarak yiyecek. O ilmel yakin emaneti yaşayacak ki doğru bir mürşide intisap ettiyse ve üstadını dinliyorsa üstadına tabi ise şeriatı garranın emrettiği o emaneti müritlerine yaşatacak ki o aynel yakin derecede aşk hallerini muhabbet hallerini ilahi cezbe hallerini ilahi varidat hallerini o kimseler meyve olarak yaşayacaklar.
Ama onlar sorumlu. Neden? Onlarda da bu emanet. Onlarda bu emaneti kendilerinden sonra gelenlere nakletmek öğretmekle mükellef emanet çünkü kendisinin değil o nasıl ki birinci derecede ahdine vefa gösterme akitlerinde sağlam durmayı verdikleri sözü yerine getirmeyi manevi olarak mürşid öğretti artık mürid ve aynı zamanda da mürşid aynel yakin noktasında o manevi haller ile hallenmenin yolu açıldı o haller ile hallendi.
Bu ne? Bu da aynel yakin emanet. İşin bir üst noktası daha var. Bu üst noktası ne? Hakkel yakin hakkel yakin emanet. Bir mürşid müritlerine hakkel yakin emaneti de öğretmekle mükelleftir. Çünkü mürşidin üzerindeki hakkel yakin hali onun kendi hali değildir. Onun kendisinin malı da değildir. Onun için o anlatılmaması gereken bir şey değildir. O hakkel yakin ilmidir. Onu da ehline anlatmakla öğretmekle mükelleftir, emanettir. Çünkü burası vasıtasız. İyi dinleyin. Burası vasıtasız, perdesiz, feyzi ilahi denilen hal ile hallenmektir.
Yani ilmi ledünden almaktır, vasıtasız. Ve bu hal, bu hal, bu fakirin sözüdür. Öyle kabul edin. Vehbi'dir. Yani bu çalışmanın neticesinde olacak bir şey değildir. Bu direkt Allah'ın lütfu, ikramı, ihsanı Cenab-ı Hak'ın meccanen verdiği bir feyzi ilahidir. Bu vasıtasıdır. Bu hale gelen bir mürşid bunun da ahvalini, bunun da tecelliyatını müritlerine anlatmakla yükümlüdür. Çünkü bu da emanetin hassıdır, emaneti hassadır. Eğer mürşidin bunlardan haberi yok ise onun üstadlık taslaması da kendi nefsinde küfürdür.
Allah muhafaza eylesin. Ve bu feyzi ilahi dediğimiz vasıtasız ilmi ledünün tecelliyatının da iki hali vardır. Bunun da iki hali vardır. Bu birinci hali o mürşidin kalbine il milledünün akmasıdır.
Bu birinci halidir. Bunun ikinci hali vardır. Bunun ikinci hali de varlıkla alakalıdır. Varlığı tanıma, varlığı bilme, varlığa vakıf olmadır. Bunu sistemleştiren, bunu sistemleştiren, bunu sistematik olarak da anlatan Muhyiddin İbn-i Arabi'dir. Bu fakir de varlığın dereceleri olarak bunun sohbetini yapmış kimsedir. Bu o ilmi ilahinin, o feyzi ilahinin, benim tabirime göre nur-u Muhammedi'nin varlığın üzerindeki tecelliyatıdır. bunlar da emanettir. Asıl mürşidin mürşidliği bu emanetlerden belli olur.
Müridin müritliği de müridin müritliği birinci emanet anlattığım ilmel yakin emanetlere sahip olması bunları üzerinde tecelli ettirmesidir. Verdiği sözünde durmak, bir üstadın elinden tutmuşsun, otur oturduğun yere hangi ilminle onu kıyaslayacaksın? Şüphen varsa bırak git, hakkındır. Ama bir türlü peygamberi görüp de iman etmeyenlerden veyahut da üstadın dediği gibi, pirin dediği gibi veliyi görmüşsün ama ders almamışsın, tabi olmamışsın. Ders almışsın, dinlememişsin. Dervişler birinci emaneti yerine getirmek ve onu gelecek kuşaklara anlatmakla mükelleftir.
O zaman farzlara riayet edecek, haramlardan uzak duracak, nafilellerle Allah'a yaklaşacak, üstada vermiş olduğu sözleri bozmayacak. Sahabe öyle yaptı. Hz. Peygamber'e biat ettiler, hatta biat ettikten sonra bir daha biat ettiler, sözlerini bozmadılar, sözlerini bozmadılar. Dervişin hası sözünü bozmayandır. Dervişin hası. Ben bazen derim ya, neler yaşadık, gördük biz. Cenab-ı Hak lütfetti, dimdik durduk. Birinci emanete herkes tabi olacak. Allah bizi onlardan eylesin. 1960. Beyt'ten devam edeceğiz.
Geçen Perşembe günü Cafer'e ne yapıyoruz dedim, önümüzdeki cumartesi dersi devam edeceğiz mi dedim. Cafer dedi, herkes alıştı artık dedi ondan sonra. Mecbur değil nasıl olsa hiç kimse dedi. Gelebilen gelir dedi, biz derse devam edelim dedi. Helalın var Cafer dedim, tamam dedim. İçimden de dedim ki gönlümdekini söyledi. hani derse devam edeceğiz. Arife günü dedim bir de içimden. Tam dua edilecek kurban arifesi dua edilip zikredilecek bir gün inşallah. Allah izin verirse önümüzdeki cumartesi buradayız. Hani gece dükkan açan olur, işi gücü olan olur. Bu konuda hiç kimse mecbur değil. Çünkü kapalı çarşı açık oluyor. İsmail açıyorlar mı yine gece?
Allah'ım yeyesin. Murat açtınız mı gece? Son gece açmıyoruz. Allah iyi etsin inşallah. O yüzden işi olanlar işlerine bakabilirler. Bayanlar temizlik memizlik yapacaklarsa son güne bırakıyor ya kimisi hatta son saate bırakır. Her ben bayramdan önce kadınlara seslenirim. Kadınlar Arife gününe iş bırakmayın. Ev mi temizleyiniz, temizleyeceğiniz temizliyorlar ya. Bir de evlerini temizlikte öyle hassas olanlar var diş fırçasıyla şeyleri temizliyorlarmış. Ne o? Yok derzler iyi mutfak tezgahı mesela bir de kalorifer petekleri. Böyle ben böyle dedim yani adam anlatıyor bunu.
Yok bir dua var mı hanımı okuyayım dedi. Ne oluyor dedim ben. Ondan sonra dedi kaybettim ben hanımı. Ne oldu dedim ya. Dedi ki eline şey almış diş fırçası almış dedi. Kalorifer peteklerini temizliyor dedi. Ben de kaldım böyle. Kalorifer petekini ondan sonra bir de dağıtıyormuş bir kısmını böyle diş fırçası ile temizliyormuş. Dedim başka valla dedi bütün gün elinde toz bezi siliyor rahatsız o zaman dedi. Ne yapayım dedi. Valla sen onu buradan geri çeksen senin başına cebelleş olur dedi. Sen yine kendine hamd et. O dedim evi temizliyor. Ben öylesini biliyorum dedim. Adam daha içeri girerken derhal üzerinde ne varsa çıkar dosdoğru banyo ediyormuş dedim.
Nasıl dedi. Basbaya dedim. Asla diyormuş dışarıdaki kıyafetinle içeri giremez. İsmail de böyle yandan yandan bakıyor. Bana öyle birisi diyecek adıyor. Yavrum düşmemişsin sen. Sana Allah lütfetmiş. Bu arada başın sağ olsun. Ben seyahatteydim biliyorsun malum. Allah'ım üyesin inşallah. E dedi dedim sen ne hamd et. Dedi ki o ne yapıyor ne yapacak oğlum dedim. Geçim dünyası soyunuyormuş orada dedim ben. Hatta bir gün iş çamaşırını çıkarmamış ona bile kızmış dedim. havluya sarın iş çamaşırında çıkar gir demiş dedim. Ha diyormuş iş çamaşırım nereden toz aldı? Her yerin tozlu senin diyormuş. Gir içeri. Dedim böylesi var. Hatta başka bir farklı bir çizgi evde et pişirmiyor mesela kadın.
Kokuyormuş. Erzurum'la öyle ne yan yan bakıyorum dursun. O da dedi ne et pişirmiyor olmuş mu böyle kabardı. Oğlum ne kabarıyorsun? Sende böyle bir problem yoktur. Eee nasıl ahım dedi o bak. Böylesi de var. O yüzden koku yapan hiçbir şey pişmeyen evler var. Kızartma adam diyor ki yemiyoruz yıllardan beri diyor. Ne oluyor? Hem diyor böyle pikniğe mikniğe gidiyoruz orada kızartıyoruz yiyoruz diyor. Ondan sonra geliyoruz komple yıkanıyoruz diyor. Neyse kadınlara ait bu. Temizliklerinizi yapın bitirin. Arife gününe bırakmayın. Hele bayram sabahına iş bırakmayın. Allah rızası için. El-Fatiha selamat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.