mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (1932.Beyitten) 04.05.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Mayıs 2024 · 1:36:02

Önzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftanezikirfâlemennâhû, Lâââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââ Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim nerede bir Müslüman zulüm altında inliyorsa Cenab-ı Hak onun intikamını alsın. Yeryüzünde Müslümanları zulmedenleri kahve perişan eylesin. Onları yerin dibine getirsin. Onların makamlarını alaşağı etsin. Devletlerini ve güçlerini dağıtsın. Eycimayin. Geçen haftadan devam ediyoruz inşallah. Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk. Fakat Allah sesi gelince hepimiz derildik, kalktık. Allah sesi ister hicab ardından ister hicabsız gelsin.
Cebrail, Meryem'e yakasından üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir. Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk. Evet bu manevi olarak hepimiz de ne yazık ki hataların, kusurların, yanlışlıkların içine düşüyoruz. Veya bu sadece haramlarla, fiili haramlarla değil, fikriyat açısından da kah haramları düşülüyor, kah küfre düşülüyor.
Ve insanların bugün gelmiş olduğu noktada artık fikri olarak yani akait noktasında insanlar umulmadık zamanda, umulmadık bir şekilde küfre düşebiliyorlar. Bu bazen bilgisizlikten kaynaklanıyor. Cehalet söz konusu. Bazen de bildiği halde sapkınlıktan kaynaklanıyor. Bunlar böyle gün geçtikçe daha da artıyor. Müslümanları ifsad etmek isteyenler, Müslümanları bu noktada hem akidelerini bozaraktan hem de amellerini bozaraktan amacına ulaşmak istiyorlar. Bu tarih boyunca hep böyle olmuş. Böyle olmaya da devam ediyor. Sonuçta tarih boyunca hakla batılın savaşı hiç bitmemiş Adem'den itibaren.
Bu her alanda hakla batılın savaşı devam ediyor. Ve insanlar bu hakla batılın arasında savaşırken manevi olarak da çürüyorlar, mahvoluyorlar veya günahı kebailere giriyorlar. Veyahut da heva heveslerini ilahlaştırıyorlar. Heva hevese düşüyorlar. Ve acı bir şey bugün geçtikçe azalacağına fazlalaşıyor. Bu da ahir zaman alameti. Buna da söyleyecek bir söz yok tabi. Ve bu çürümüşlüğün, bu mahvolmuşlüğün içinde Hazreti Pir diyor ki Allah sesi gelince hepimiz dirildik kalktık. Yani bu çürümüş bir hayatın içerisinde, çürümüş bir akli hareketlerin içerisinde, ameli hareketlerin içerisinde bir Allah sesi bizi diritti. Allah'ın sesi ister hicap yani perdenin arkasından olsun, isterse hicapsız, isterse perdesiz gelsin, Cebrail'e, Meryem'e yakasından üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir.
Yani buradaki söz konusu olan vahiy ile alakalı. Cenab-ı Hakk'ın insanlara vahyetmesi veyahut da Allah'ın vahiy tecelliyatı. Şura ayet 51. Allah bir insana ancak vahiy ile yani direkt bir kimseye vahyetmesiyle. Dikkatinizi çekeceğim. Sohbeti burası, bu hafta ve önümüzdeki haftaki bu sohbeti çok dikkatli dinleyelim. Bir anda insan hoş sonradan dinlese toparlar kendini de bir anda böyle fikri olarak bir taraflara kaymasın hiç kimseye. Şura ayet 51. Bunu böyle önemli arz ediyorum. Çünkü hani benim başıma gelen bazı şeyler var ya işte rüyayla alakalı, diyanetle alakalı filan böyle medyada dolanan şeyler.
Bu aynı zamanda da onların hepsine de bu cevap olacak çünkü. İlmi bir cevap olacak. Allah bir insana ancak vahiy ile. Bakın direkt vahiy ile bir insana ayırmıyor burada. Bir insana vahiy ile. Veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o yüceler yücesidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Üç tane vahiy tecelliyatı var. Bir, Allah bir insana direkt vahyediyor. İnsana burada ayırmamış peygamber olarak. İki, yahut bir elçi gönderir, izniyle ona dilediğini vahyeder. Ya da perdenin arkasından konuşur. Üç tane vahiy bir, perdenin arkasından konuşur. İki, bir elçi gönderir, onun üzerinden vahyeder.
Onun üzerinden vahyeder. Bir, elçi gönderip onun üzerinden vahyetmesi peygamberler ve ilahi kitaplarla alakalı. Şimdi bunların tafsilatlısına giriyorum. Bir, Allah bir insana ancak ona vahiy göndererekten, direkt vahiy gönderiyor ona. Bu, biz yakın olarak bu kim var? Peygamberler var. Bunun başında kim var? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri var. Direkt kalbine vahiy veriyor, vahyediyor. Onun kalbine vahyedince, o Cebrail vasıtasıyla gelmediğinden dolayı, biz onu kutsi hadis olarak görüyoruz. Veyahut da biz onu tırnak içerisinde sünnet noktasından bakıyoruz.
Hadis-i şerifler böyle tecelli etti. Çünkü ayet-i kerimede ne dedi? O heva ve hevesinden hiç konuşmadı. O delirmedi de. O ne konuştuysa, ayet-i kerim öyle devam ediyor. Benim emrimle konuştu. Bakın burada Cebrail aleyhisselam yok ortada. Direkt peygamber var sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin üzerinden vahyettiğine dair, peygamberlere direkt vahyettiğine dair çok ayet-i kerime var. O zaman bunu bir, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinden bunu algılayabiliriz. İki, ama burada ayırt etmemiş ayet-i kerimede. Allah insana direkt kalbine vahyeder.
Kalbine vahyeder. Buradan sakın kendisini peygamber gibi görmek olarak algılamayın herhangi birisini. Bunu kastetmiyorum burada. Ama burada Cenab-ı Hakk ayırt etmiyor. İkincisi neydi? Yani normalde bunu Cenab-ı Hakk peygamberlerine vasıtasız bir şekilde, vasıta olmaksızın, onların kalplerine vahyederekten Cenab-ı Hakk vahyeder. Kitap bunu böyle anlatıyor bize. Bunu ayet-i kerimede peygamber olarak ayırt etmiyor. Mesela ikincisi ne? Mesela bununla alakalı örneğin işte direkt vahiy ile alakalı. Hani Allah istediği zaman bunu söylüyor ya. Örnekleyelim şimdi bunu. İbrahim aleyhisselamın rüyada görüp, rüyada görüp, İsmail aleyhisselamı kurban etmeye götürmesi.
Şimdi direkt İbrahim'e bir vahiy, İbrahim'e vahiy ediyor. İbrahim kendisi dua ediyor. Kendi duasına göre ne yapacak? Kendi duası var çünkü. Bana diyor bir erkek evlat verirsen sana kurban edeceğim bunu diyor. Sana kurban edeceğim deyince bu sefer İbrahim aleyhisselam İsmail'i ne yapıyor? Kurban etme yoluna gidiyor. Ve çocuk büyüyor, ayet-i kerime uzun ve çocuk büyüyor. Ondan sonra büyüyünce koşacak, yani tabiri caizse 7 yaşına gelince, müfessirler öyle söylüyorlar. Ne yapıyor? O da onu kurban etmeye götürüyor. Rüyasına göre. Ve normalde Cenab-ı Hak Saffat Suresi 103'den 107'ye, yine Saffat Suresi 99'dan 102'ye. Bunları okuyabilirsiniz orada.
Mesela 99'dan 102'ye. İbrahim dedi ki, ben Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum. O elbet bana bir yol gösterecektir. Ya Rabbi, salih evlatlar lütfet bana. Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik. İbrahim'in emriyle gittiği yer neresi? Mısır. Yani Nemrut bunu ateşe attı. Cenab-ı Hak bunu ateşten kurtardı. Ateşten kurtarınca emri ilahiyle nereye? İbrahim Mısır'a doğru yola çıktı. Mısır'a doğru yola çıkınca İbrahim yanında Sahre annemiz de var. Çünkü Sahre annemiz de kendini ateşe attı. İbrahim ateşe atılınca. İbrahim ateşe atılınca Sahre annemiz de ateşe attı kendini. Bu sefer ateşten Sahre annemizle beraber çıktılar. Sahre annemiz öylesine bir anne.
İbrahim aleyhisselama aşık. Öyle şimdikiler gibi seviyorum demesi bir sandviç yiyinceye kadar değil. Kadın erkek. Şimdi menfaate dayalı sevgilerimiz. Şimdi sevgilerimiz nefsimize dayalı. Heva hevesimize dayalı. Öyle ateşe atanı görmedik daha hiç. Sahre annemiz İbrahim ateşe atılınca o da kendine ateş atıyor. Ve ateşin içinden annesine sesleniyor. Anne gel. Dışarıdan ateş gibi görünce ama burası diyor gül bahçesi gel. Hani ateş sadece İbrahim'i yakmamazlık etmedi. İbrahim'e aşık olanı da yakmadı.
Siz buradan bir hisse çıkarın kendinize. Sadece İbrahim'i yakmamazlık etmedi. İbrahim'e aşık olan Sahre'yi de yakmadı. Onlar ikisi beraber Mısır'a yolculuğa çıktılar. Aklı başında bir oğul müjdeledik ona diyor. Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağırışınca bir gün ona tabii bu çocuk meselesi de ayrı bir imtihan. Tabii Sahre'den uzun müddet çocuk olmadı. Sonra Hacer'i nikahladı. Hacer'den İsmail oldu. Sonra böyle bir şey olunca, bir ahit söz konusu olunca İsmail'i, şimdi şeytan taşlamak var ya, Betullah'ın olduğu yerden kurban edilen yere doğru yürümeye başladı. O zaman şeytan geldi, küçük, orta, büyük şeytan. Önce İsmail'e dedi, baban seni bak kurban etmeye götürüyor, yapma dedi.
Özür dilerim, önce Hacer'e geldi. Hacer dedi ki kurban olsun Allah'a her şey. Ondan sonra İsmail'e geldi. İsmail de dedi kurban olsun. Hepsi de şeytana taş attı. Hem Hacer attı, hem İbrahim, İsmail attı. Ondan sonra da kim attı? Ondan sonra da İbrahim büyük şeytan attı taşı. Ve nereye gitti? Kurban kesilecek yere gitti. Şimdi hacıların kurban kestiği yer. Oraya normalde İsmail'i yatırdı. Bir sürü bununla alakalı rivayet var. Bıçak kesti, kesmedi, şu oldu, bu oldu. Sufilerin rivayeti güzel. Bıçak kesti, fıtrat o. Et kesildi, fıtrat o. Ama kesilen yer arkadan hamur gibi bitişti. Şeyh'im öyle derdi.
Hamur derdi. Hamur gibi birleşti derdi. Ben onu tabii, onun nereden söylediğimi sonradan öğrendim ben de. E şimdi, hani Kadirler'de kılıç burhanı var. Şimdi bunu yapmaya kalksam medya ayağa kalkar. Şiş burhanının iki yıl yedi ay cezası var ülkeden. Ben şişlenmiş bir insanım. Değişik yerlerden, işte yanağımdan, göğsümden, buradan böbrek yatağımdan, ondan sonra buradan gırtlaktan. En güzeli de oydu bu. Gırtlakta boşluk var ya burada, bakın eleyim burada bir boşluğunuz var ya aşağıda. Tam bu vücutla birleşiyor, altı. Var mı orada boşluk?
Ha işte o boşlukta. Oradan içeri doğru. Yetmedi, orada kemiğe meneni dayandı. Ben dedim çekici mi getirin dedi. Kara fayansçıların çekici var ya plastikten. Onu getirdiler. Çat, çat, çat, çat çakıyor içime doğru benim. Zaten şişten ah böyle. Girdi içeri kadar. Ne oldu çok ürperdin mi? Yok sana vurmayacağım merak etme. Yok. Hazır da var çünkü. Cafer hazır hemen böyle. Öyle bir şey olsa geçen gün onun da kalbine gelmiş. Dedim Cafer eline şiş alan geldi. Valla kalbim içime doğdu dedi. Şimdi şişleri getirtirsek dedim dedi. Dedim valla. Dedim Ahmet Rufay Hazretleri buradaydı. Mustafa Efendi buradaydı. Ellerimde şişler vardı dedim. Ben ha demek bu araya kadarmış.
İki buçuk yıl yatacağız bir de bunun cezasını dedim dedim. Ondan sonra öyle tecelliyat vur deseler vuracağım. Dedim vur deselerdi. Vuracaktım Cafer dedi. Valla ben hazırdım dedi. Ben içime geldi dedi. Hüseyin de dedi. Ben dedi ya şimdi şiş buranı yapacak dedim dedi. İyi delil oldu yani her ikisini de söyledi. Neyse vur demediler ne yapayım öyle kaldı. Mesela o şişi yiyorsun ya mesela. Bıtırıyor şişi. Ondan sonra. Öbür taraftan çıkıyor. Hadi bu yana bir şey söylersin. Ama göğsümden vuruyor benim. Böyle tuttu göğsümden. Buradan vurdu. Öbür taraftan çıkardı. Veya bu böbrek yatağı var ya. Buradan sıktı böyle bir güzelce. Oradan bir geçirdi. Öbür taraftan çıktı. Bir de elma.
Orada bir de işin şeyi bu. Yarın bir tane de elma takıyor oraya. Hay esmasında sen onunla beraber dönüyorsun. Şimdi bu o kesmemenin hücreti delili oluyor aslında. Yani çaktı. Çat çat. Küt küt küt … içime gitmiyor. En son dedim ya gitmiyor. Kemiğe dayandı. Hangi kemiğe dayandıysa dayandı. Ondan sonra sen karışma dedi bana. Allah rahmet eylesin. Sivas'ta alavi bizim. Ondan sonra. Çıkardı şişin ucu fısılmış. Bayındır dileğiyle fısılmak. Yamılmanın adı bizde fısılmak. Şişin ucu fısılmış. Zaten normalde girmedi. Kemiğe dayandı. Ondan sonra. Ben bırakacak zannettim. Hani öyle ya. Oradan vurmayacak. Başka hani bıraktı. Olmadı yani. Soyun üstünü dedi.
Çıkar kaldır üstünü dedi. Kaldırdım. Bu sefer böbrek yatağından vurdu. Vuracak illaki şişi bana ya. Velhasıl kelam. Şimdi o bıçağın kesmediğini. Bıçağın kesmediğini zahir olarak görüyorsun. Ateşin yakmadığını zahir olarak görüyorsun. Ben metal işlerimle okudum. Çok demir dövdük biz. Demiri kızdırdık. Ben kendi elimle kızdırdım. Kızdırdım kızdırdım kızdırdım. Lale gibi. Bir de içimden diyorum ki. Eyvah diyorum bunu yalayana. Yalayana eyvah diyorum bu. Hani yakacak ortalığı gibisinden. Aldım getirdim. Ali abi bizim meşhur. Hani. Bir de onu. Hani. İşte. Ateşe koyarken okuması var. Getirirken okuması var. Şişi alıp getirirken okuması var. Falan.
İşte. Onları ben biliyorum diye. Bana yaptırıyor onları. Neyse. İşte. Getirdim. Verdim. Lale deniyor ona. Eline. Ve çok özür dilerim hepinize. Tükürdü. Eline. Bir vurdu. Coz yaptı. Bir daha tükürdü. Bir daha vurdu. Coz yaptı. Bildiğin cozurttu. Adi yala dedi. Hay esmas. Kopuyor ortalık ama. Ayaklar yerden kesik. Ben hiç tereddütsüz dilime bir vurdum. Coz yaptı dilim. Ondan sonra dildeki tüyün yanık kokusunu alıyorsun. Dilin yanmıyor. Dildeki tüyün yanık kokusu genizine geliyor. Ama dilin yanmıyor. Cozur cozur cozur cozur.
Ben boyuna yalıyorum dondurma yalar gibi. İyi bir tanesini söndürdük işte. Tamam artık yakmıyor. Cozurtu cozurtu bitti. Ben öbürkünü getirdim. Bunu da dedi. Yala. Dedim intikam mı alıyorsun? Sus dedi. Tamam. Biz onu da yaladık. Üçüncüyü de yaladık. Bitirdik. Normalde tabii o gün ödemişte hiç unutmuyorum. Ben böyle şişi vurdu bana. Ben hay esmasında dönüyorum. Bir arkadaş vardı dervişlerden. Böyle göz göze geldik. Sen de mi istiyorsun diye böyle bir işaret ettim. Küt gitti bayıldı. Kulaklar için nasıl? Bir daha derse gelmedi. Şimdi İsmail'i bıçak kesmedi sonuç itibariyle. Çünkü kesmiş olsa dahi bıçak da vahye tabi.
Et de vahye tabi. Bütün varlık vahye tabi. Saffat 103-107. İkisi de bu şekilde teslim olduklarında onu tuttu şaka üzerine yatırdı. Biz ona şöyle seslendik. Ey İbrahim gerçekten rüyayı doğruladın. İşte biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir kesin çetin bir imtihandı. Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. O zaman Cenab-ı Hak ne yaptı? İbrahim'e rüya yoluyla direkt vahyetti. Aynı zamanda da kime vahyetti? Yusuf'a vahyetti. E peygamberlere bu manada rüyayla vahyetti mi? Evet.
Son peygamber Muhammed-i Mustafa'ya da vahyetti mi? Rüyada. Evet. Ebu Hureyre naklediyor. Buhar'da, Müslüm'de. Diğer hadis imamları da almış ama bu lafızla ikisi almış. Müminin rüyası nübüvvetin 46 bölümden birisidir. Müminin rüyası. Ben hadisleri teker teker alayım sonra yorumlayalım. Yine peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu. Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud. Zaman yaklaşınca müminin rüyası neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen müminin rüyası peygamberlinin 46 cüzünden bir cüzdür. Buhar'ın rivayetinde ilave var. İlavesi şu, peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz. Hadis-i Şerif.
Peygamberlikten cüz olan bir şey yalan olamaz. Yani müminin rüyası haktır. Bu manada da hadis-i Şerif'e göre mümin de ne yapmış oldu? Vahiy almış oldu. Yine devam ediyoruz. Enes bin Malik'ten Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu. Güzel rüya salih kişidendir. Bu da peygamberliğin 46 parçasından birisidir. Buhari, Müslim, İbni Mace, İbni Hiban, Muatta. Demek ki Cenab-ı Hak bir kuluna vasıtasız vahyediyor. Peygamberlerine vasıtasız vahyettiği gibi mümin kimselerin de rüya üzerinden vahyediyor. Ve hadis-i Şerif'te diyor ki o salih insanların görmüş olduğu rüyalar yalan olamaz.
Mesela bir hadis-i Şerif'te Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki beni rüyada gören gerçekte de görür. Bakın bu hadis-i Şerif'i bir kenara yazın. Beni rüyada gören gerçekte de görür. Benim şeklime ve şemalime şeytan giremez. Beni rüyasında gören gerçekte görmüş gibidir. Bu da başka bir hadis-i Şerif. Ama benim birinci söylediğim hadis-i Şerif şu. Beni rüyada gören gerçekte de görür. Şimdi dervişlerin haline laf söyleyenler, dervişlerin, gerçek dervişlerin ama böyle kal dervişi değil. Böyle derviş olanın. Halde gördükleri gerçektir.
O görüntülerin şekline şemaline girmez. Ve hadis-i Şerif'e göre bu Cenab-ı Hakk'ın vahyidir. Velilerle alakalı Yunus Suresi 61 ve 62'deki o hem dünyada da hem ahirette de onlara müjdeler vardır. Ayet-i Kerimesi'nin tefsiri olan dünyadaki müjdeyle alakalı onların gördükleri rüyalar ve onların göründüğü rüyalar olarak nitelendiriyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. O zaman Genab-ı Hakk peygamberlerine son dönem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ümmetinin salih olanlarına. Demek ki rüyada ne yapmış oldu? Vahy etmiş oldu. Bizim ikinci vahiy neydi? Bir sütrenin arkasından, bir perdenin arkasından vahiy alınması.
Bunda ölçüsü, deliline Musa aleyhisselamın Tur-i Sina'da Cenab-ı Hakk'ın vahyine mazhar olması. Kasas ayet 29. Musa Hizmet Suresini doldurunca ailesiyle birlikte Mısır'a doğru yola çıktı. Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine siz burada durun. Ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir haber getiririm. Veya ateşten bir kor getiririm de ısınırsınız dedi. Ayet 30. Musa ateşin yanına gelince, mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle nida edildi. Ey Musa! Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım. Elçisiz, Cebrail'siz, rüyasız.
Direkt hitap. Ey Musa! Ben alemlerin Rabbi olan Allah'ım. Bakın burada bir sıfat konuşulmuyor. Ben Semih olan Allah demiyor. Alemlerin Rabbi olan Allah'ım. 31. ayet. Asanı bırak. Musa asasını yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan kaçtı. Tekrar şöyle nida edildi. Ey Musa! Korkma! Korkma! Çünkü sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok. Kusursuz, pırıl pırıl parlayan bembeyaz bir el çıksın. Korkudan dolayı uzattığın ellerini kendine çek. Bu asa ve elin firavun ve adamlarına göstermen için Rabbinden sana verilen iki mucizedir.
Şüphesiz ki onlar hak yoldan ayrılmış fasık bir kavimdir. O zaman ne yaptı? Hz. Allah Celle Celaluhu rüyada değil. Direkt bir perdenin arkasından, bir perdenin arkasından. Hz. Pir'in Hicaplı ve Hicapsız dedi ya, Hicaplı bu ne oldu? Hicaplı oldu. Bir önceki neydi? Hicapsızdı, perde yok. Direkt kişinin şahsına, kendisine direkt vahyetti. Bu ne? Bu Hicaplı, perdenin arkasından konuştu. Hicapsız, Sufiler o hicapsız hitaba beşinci makamda ulaşırlar. Derviş kardeşler, ölmeden konuşayım bunları. Beşinci makama gelen kendi kendinizin delili olun.
Kanatlanmadan uçmaya kalkmayın. Bir başkasını da uçurmayın. Kendi kendinizin delili olun. Beşinci esmayı aldın mı aldın, hak esmasını aldın mı aldın, hak esması sende oturduysa ama bu sahih olan rüyadadır. Rüyanda cennete girdiğini görürsün. Daha ileri boyuttaysa ben ağacı da söyleyeyim. Bütün gelecek olanların ağacı. Ağaç suretinde görünür önce. Ağaca yaslanırsın, sırtına ağaca yaslarsın. Bütün dervişan o ağacın üzerinden gelir. Ağaca yaslanırsın, Cenab-ı Hak sana hitap eder. Cenab-ı Hak sana hitap edince sadece kulakların duymaz. Bütün vücudun duyar.
İçin dışın hitabı duyar. İçin dışın hitabı duyunca işte Allah sana direkt vahyetti. Biz böyle anlaşılmasın, peygamber gibi anlaşılacak diye ibare düşmüş ehl-i sünnet ilham eder. Ama hitaptır bu. O hitaba erişirsen beşinci esmada senin yolun açıktır. Açık açık söylüyorum bunu. Sen o zaman altıya, yediye doğru nefsine uymazsan koşarsın. Bu hitabı aldıysan sen şeyhlik de yapabilirsin. Bu hitabı aldıysan şeyhlik de yapabilirsin. Hitabı aldın sana bir de icazet verdilerse, Nakib-i Nugabba icazeti, sen buna şeyhlik de yapabilirsin. Bu manevi olarak da tasdiklenmiş olur. Ama o kimse mürşidi kamil değildir. Daha yolu var onun da. Ama başlangıcı nedir? Başlangıcı budur.
Direkt ne oldu? O hitaba erdi. Bu da ne? Bu normalde bir önceki hani rüya ile alakalı kısma ilave bu. Bu cennette çünkü hicapsız, perdesiz onu konuştu. Ağacın arkasından veya önünden değil. Bunları böyle açık açık anlatmamışlar bugüne kadar. Çünkü çok laf söylerler, çok inkar ederler. Çok insanı eleştirirler. Tabiri caizse kınarlar. Cenab-ı Hak'a hamdü sena ediyorum ki o kınanma duygusu, o kınanma üzüntüsü, o kınanma korkusu Rabbime hamdü sena olsun alınmış. Umurumda değil. İsteyen inansın, isteyen inanmasın, isteyen istediği lafı söylesin. Beşinci esmayı aldın oturduysan o hitabı alacaksın.
Bunu Türkiye'de şeyhlik yapan, Türkiye'de mürşidim diyenler, Türkiye'de ben veliyim diyenlere bu sözüm. Eğer beşinci esmayı aldığınızı iddia ediyorsanız ve bu hitabı almadıysanız oturduğunuz koltukları terk edin. Ya da deyin ki biz böyle bir şeye erişmedik, hakkınızı bize helal edin, biz böyle mürşid filan değiliz, şeyh filan değiliz deyin. Öyle atamayla da şeyhlik olmaz. Üç beş kişinin seçmesiyle de şeyhlik olmaz. Olur böyle olur. Bu manevi serüsülükü yaşamayan kimse bunun sancısını ve sıkıntısını hiçbir zaman bitiremez, geçiremez. Bir de işin ahireti var. Bir de işin ahireti var.
Allah bizi affetsin. Üçüncü vahiy türü ne? Cenab-ı Hakk'ın bir elçisiyle, elçisiyle peygamberlerine ve kullarına vahyetmesi. Elçi üzerinden. Peki bu kim? Peygamberler ne yaptı? Cebrail aleyhisselamı elçi olarak peygamberlerine ilahi kitapları vahyetti. İlahi kitapları vahyetti.
Bakın vahyin bir bu manada okunanı vardır. Vahyin okunanı nedir? İlahi kitaplardır. Hz. Adem aleyhisselamdan Muhammed-i Mustafa'ya kadar gelmiş bütün peygamberlerin içerisinde ama suhuf, hani sayfa, ama on sayfa, ama otuz sayfa, ama kırk sayfa, ama yüz sayfa okunmuş vahiyler, okunacak vahiyler, kitaplaştırılmış, son kitap, Kur'an-ı Kerim, okunan vahiy.
Cebrail aleyhisselamın vasıtasıyla peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlüne vahy olunan ilahi kelam. Bu da ne? Bu da üçüncü vahiy hali. Üç şekilde vahy ediyor ya, bu da üçüncü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine tabi bu vahyin de gelmesini, işte daha öncesinden, tabi bundan öncesinden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine altı ay rüyayla vahyedildi.
Altı ay ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik gelmezden önce buraları önemli. Bunları normalde yazmazlar, söylemezler veya yazdılarsa da bilmiyorum. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik henüz daha tebliğ edilmezden önce varlık, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin son peygamber olduğunu ona dile getirirdi. Taşlar ona peygamber muamelesi yapar, taşlar onu metheder, taşlar onu tazimde bulunurdu. Ağaçlar, yapraklar, çiçekler, mevcudat, onun peygamberliği henüz daha ilan edilmezden önce, onun peygamberliğini kabul edip, onun geçtiği yerlerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine temanna eder, ona salatu selam ederler, ona dua ederlerdi.
Yürüdüğünde bulutlar ona salatu selam eder, ona dua ederdi. O henüz daha ergenlik çağına gelmemişti ki, varlığın bütün mertebelerinde Hz. Muhammed Mustafa'ya salatu selamlar getirilir, Hz. Muhammed Mustafa da o salatu selamları işitirdi. Hz. Muhammed Mustafa peygamber olmazdan evvel, yani peygamberlik ona tebliğ edilmezden önce, yiyecekler dile gelir, hangisini yiyip hangisini yememesi gerektiğini ona söylerlerdi.
Bütün taş, bütün nebavat, bütün hayvanat, bütün varlık, Hz. Muhammed Mustafa'nın peygamber olacağı, kendilerine vahyedildenden ve onun çevresinde yaşayan, hatta dünyanın arzı göktekiler, gökte yaşayanlar, Hz. Muhammed Mustafa'nın peygamberliğini bildiklerinden dolayı, bütün göğün katlarında o doğduğundan itibaren salatu selamlar okunur, ona metiyeler düzülürdü, ona dualar edilirdi. Gök halkı da Hz. Muhammed Mustafa'ya peygamberlik vazifesi verilmezden önce, onun peygamber olacağını bilirler ve ona metü senalar ederler, dualar ederlerdi. Elçiyle peygamberliğin ona tebliğ edilmesi, meselenin fiziki olarak görev başlangıcı. Yoksa o, zahiri olarak dünyaya geldiğinde zaten peygamber idi, aslında dünyaya gelmezden önce de o peygamber idi.
Hatta Adem su ve çamur arasındayken de o peygamber idi, henüz daha hiçbir şey varlık alemine sudur etmemişken de o peygamber idi. O yüzden o peygamberin şanını, şerefini, o peygamberin mukaddesatlığını, o peygamberin mucizelerle donatıldığını görmeyenler, o yüzden küfür ehlidir. Hadislerini komple reddedenler küfür ehlidir. Hadisleri komple reddedenlerin nikahları düşer, hanımlarıyla zina etmiş olurlar. O peygamber ki, varlığın sebebidir. İşte Cebrail aleyhisselam ona, Hira dağında ilk vahyi getirdi. Ama o zaten Cebrail'i tanıyordu. O Cebrail'i tanımamış bir kimse değildi. O yüzden Cebrail aleyhisselamı gördüğünde, o böyle çok namütenayi herhangi bir şey yaşamadı.
Onun oradaki, onun titremesi, vazifenin ağırlığıyla alakalı. Dilimin ucuna geleni söyleyeyim. Cebrail aleyhisselam kim ki, o Cebrail aleyhisselamı gördüğünde titresin. Cebrail aleyhisselam onu gördüğünde, tiril tirir titrer. Eğer Cebrail aleyhisselam onun maneviyatını, tam olarak görseydi, Cebrail diye bir şey kalmazdı. Yanardı. Yanardı. Ama Hz. Muhammed Mustafa'nın maneviyatının, nuraniyetinin, ruhaniyetinin, o zirve noktasını bilmeyen, tanımayan körler, ne yazık ki onu postacı seviyesine indirmeye çalışıyorlar. Hadislerini inkar ediyorlar. Dünkü çocuk hadis inkar ediyor şimdi. Dünkü çocuk hadislerin hepsini reddediyor şu anda.
Ne yazık ki, Ümmet-i Muhammed'i bu hale getirdiler. Allah onların burunlarına sürtsün. İşte, Cenab-ı Hak, peygamberlerine de, Cebrail üzerinden ne yapıyor? Vahy ediyor. Vahy bu, bu manada ne demek? İlham ettirmek, bildirmek, bir şeyi işaret etmek, bir şeyi gizliden ihbar etmek, ihbar etmek.
Gizliden, hiç kimse duymuyor, hiç kimse bilmiyor. Ama senin kalbine ilham geliyor. Vahy, ihbar geliyor kalbine. Bunu yapma, bunu yap, bunu etme, bunu et, buradan git, buradan gitme, bunu şöyle yap, bunu böyle yap. Bu da ne? İhbar. Ve, vahy, ister ilham noktasında olsun, ben yine, ehli sünnetin çizgisinde yürüyeyim. İster ilham noktasında olsun, isterse ilhamın üst derecesinde olsun. Ne uykuya bakar, ne uyanıklığa bakar. Uykuda da gelir, uyanık da gelir. Hz. Mevlana, Celaleti, Rum Hazretleri, o yüzden der mesnevisinde. Bana yürürken rüya gören gerek der. Yürürken rüya gören. Bu nedir?
Bizim hal dediğimiz şey. Hepsi de rüyanın içindedir çünkü. Hepsi de rüyanın içindedir. Bize şunu öğrettiler. Rüya sadece uyuduğunuzda görülür. Değil. Rüya uyanıkken de görülür. Uykudayken de görülür. Uykuyla uyanık arasında, yakazayken de görülür. Hele o yakazaykenin hal, bambaşkadır. Tadından yenmez. Otur koltuğa. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, gitti. Oy. Gör göreceğini, yaşa yaşayacağını, duy duyacağını. Yakaza halindeki. Söyleme, anlatma, deme, içinde tut. Çıkamadığın bir şeyi, üstadına sor.
Yol bilmez, kelam bilmezlere anlatma. İşte, bu sıraladığımız, üç tane vahyin, tecelliyatından haricinde, Cenab-ı Hak, yani, bize öyle bir Allah anlattılar, hiçbir şeyle alakası olmayan bir Allah'mış gibi. Haşa. Değil. Evet. Allah, bu ayeti kerimenin dışında, bu, anlattığımız ayeti kerimenin dışında, şeytana ve yardımcılarına da vahyeder. Peygamberlerine vahyettiği gibi, arıya, toprağa, güneşe, aya, göğe, Musa'nın annesine, Cenab-ı Hak vahyeder.
Şeytana vahyediyor. Başka niye vahyetmesin? Şimdi, örnek verelim bunu, bu söylediklerimiz şeyleri delillendirelim. Benim bütün kardeşlere sözüm var. Sözüm şu, Cenab-ı Hak ölünceye kadar beni o sözde muhkim eylesin. Anlattığımız, söylediğimiz, din olarak tebliğ ettiğimiz, insanlara aktardığımız, kardeşlere aktardığımız her şeyin, Kur'an'dan ve sünnetten delili olacak.
Eğer bu yok size, bunu tekrar söylüyorum. 35 yıldır sohbet ediyorum, soru cevap, diyorum ki kardeşler, size anlattıklarında Kur'an'a ve sünnete uymayan bir yer var ise, lütfen beni ikaz edin. Bana söyleyin, ben kendimi düzelteyim. 35 yıldır birisi demedi bana, şurada Kur'an'a uymadın, şurada Hadis'e uymadın diye. Koltuğuma bakıyorlar, bizim Adanalı, marangozların yaptığı koltuğa takılıyorlar. Bu koltuğa takılıyorlar, ne kadar rahat koltukta oturuyorsun. Koltuğu yok, altın yaldızdı. Yok arabası ne? Yok arabanın markası ne? Tabii. Nereden geçiniyor? Siz hep böyle, milletin parasını yiyorsunuz filan. Bu milletin söylediği şey bu.
Birisi şunu demiyor. Bu, bakın, ilk defa konuşuyorum bunu. Birisi sohbeti sonuna kadar dinleyip, şurada, bu konuyla alakalı bir ayet söyle. Bu konuyla alakalı bir hadis söyle. veya, yani, burada bir Kur'an sünneti aykırı bir durum var demiyor. Bunu söylemiyor. Hamdolsun. Ya dinliyorlar, bulamıyorlar, ya da gerçekten dinlemiyorlar. Evet, Allah yeryüzüne vahyeder. Bakın, yeryüzüne. Yeryüzüne vahyeder. Zizan ayet 4 ve 5. O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberini anlatacaktır. Bunların tefsirlerine girmeyeceğim. Cenab-ı Hak demek ki ne yapmış? Yeryüzüne vahyetmiş.
Yeryüzüne vahyetmek demek, yeryüzündeki bütün mevcudata vahyedilmesi demek. Ben sohbette derim ya, Sufi taşa bile tekme vurmaz. Yeryüzüne vahyetmiş. Sen yeryüzünde dolaşırken, edebinle dolaş. Sen, taşa bile tekme atma, yeryüzünde edebinle dolaş. Sen oraya buraya bevletme. Sen oraya buraya uygunsuz yerlere bevle dersen, Cenab-ı Hak yeryüzüne vahyetmiş. Allah'ın edebini, adabını tut. Hazreti Abdullah gibi yap. Hazreti Ömer Efendimizin Abdullah gibi. 23 kez seyahate çıktım. Her seyahate çıktığında, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, burada defacet yapardı.
Burada da abdest alırdı deyip, defacet yaptığı yerde defacet yapar. Abdest aldığı yerde abdest alır. Namaz kıldığı yerde namaz kılardı. Onlar Hazreti Muhammed Mustafa'ya ve Allah'ın vahyine bu kadar sahiptiler. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hazretlerinin defacet yaptığı yere defacet yapardı. Peygamber sevgisi olmayan bir kimsede bunun bir anlamı yoktur. Allah sevgisi olmayan bir kimsede bunun bir anlamı yoktur. Ama Hazreti Ömer Efendimizin oğlu Abdullah için bu çok anlamlıydı. Defacet yaptığı yer dahi, Muhammed-i Mustafa'nın yaptığı yerdi. Ve sorarlardı ona, Ey Abdullah neden burada konaklıyorsun?
Derdi ki biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleriyle yolculuk ederken, o burada konaklamıştı. Ve hatta şu kadar konaklamıştı. O o kadar konaklardı. büyük hüzün, sonradan Muhammed-i Mustafa vefat ettikten sonra Hazreti Abdullah hüznünden dolayı artık bunları yapamaz hale geldi. Ağlamaktan kendini alıkoyamıştı. Ağlamaktan kendini alıkoyamıyordu. Hani meşhur ya, Hazreti Ömer hızla cumaya gidiyor. Bir saçak, bildiğimiz keremet gibi saçak gibi bir şey, sarına takılıyor. Bunu kim böyle yapmış diyor, alıyor onu, tabiri caizse kaldırıyor ortadan. Sonradan diyorlar ki, aynı gün, bunu hutbede söylüyor.
Hani yoldan geçenleri rahatsız ediyor bu diye. Sahabe kalkıyor. Ey emir el müminin, o saçağı diyor, kim yaptı biliyor musun? Duruyor, hayır diyor. O saçağı diyor, bizatihi elleriyle yapan Hazreti Muhammed-i Mustafa'ydı diyor. Koca Ömer, hüngür hüngür, ağlaya ağlaya gidip o saçağı tekrar yerli yerine koyuyor. Bildiğiniz saçak, saçak.
Allah yeryüzüne vahyeder. Yeryüzüne vahyedince, hayvanlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar, dağlar, taşlar, hepsi de o vahye tabidir. O yüzden sonbahar geldiğinde hepsi de silinir gider, ilkbaharda yeniden yeşerir. Hepsi de vahye tabidir çünkü. Vahye tabi olmayan yeryüzünde hiçbir şey yoktur. Edebini koru, edebini koru. Yeryüzünde dolaşırken, yeryüzündeki gördüğün, görmediğin, bildiğin, bilmediğin her şeyin vahye tabi olduğunu bilerekten yaşa. O yüzden eşyanı kırıp dökme. O yüzden yiyeceğini bozdurma. Küflendirme.
Sana verilmiş olan nimetleri heder etme. Hepsi de vahye tabi. Vahyiyle yürüdü, geldi, senin önüne geldi. Vahyiyle geldi, senin evine girdi. Vahyiyle geldi, senin üzerine elbise oldu. Vahyiyle geldi, senin elinde bir alet oldu. Vahyiyle geldi, senin elinde telefon oldu. Senin elinde bilgisayar oldu. Vahyiyle geldi, senin elinin altında araba oldu. Vahyiyle geldi, senin elinde bir alet oldu. Vahyiyle geldi, bir avuç toprak oldu. Vahiyle geldi. Bütün her şey vahye tabi. Ve vahye tabi olan bütün her şey emre tabi. Ve onun arkasında Allah'ın kudret ve kuvveti ve yaratması var. O yaratmaya tabi. Ey Müslüman! İsraf edemezsin. Ey Müslüman! Kırıp dökemezsin. Ey Müslüman! Sen bir şeye zarar veremezsin. Vahye tabi.
Sen zarar veriyorsan, birazdan anlatacağım. Şeytandan gelen vahye tabi oldun o zaman. O da vahyediyor insana. Neyi? Kötülüğü. Allah gökyüzüne vahyeder. Fusulet ayet 12. Sonra Allah yedi semayı iki günde yarattı. Her semayı kendilerine ait hususları vahyetti. Yedi kat semayı yarattı. Ve her semaya yani birinci, sema ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci. Dünya göğü değil bunlar.
Dünyada da yedi gök vardır. Dervişler aldanır. Dünyanın birinci göğünü geçince birinci semayı geçtim zanneder. Dünya yedi göktür. Bütün gezegenler yedi kattır. Güneş de yedi kattır. Ay da yedi kattır. Merih de yedi kattır. Yıldızlar da yedi kattır. Her şey yedi katın üzerine kuruludur. Saman yolu da yedi kattır. Sema da yedi kattır.
Birinci sema, ikinci sema, üçüncü sema, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci sema. Ve Cenab-ı Hak diyor ki, her semayı kendilerine ait hususları vahyettik. Her semaya ve her semanın zerresine kadar ve her semada yaşayan varlıklara kadar. Birinci semada yaşayan varlıklar ayrı, ikinci semada yaşayan varlıklar ayrı, üç, dört, beş, altı, yedi yaşayan varlıklar ayrı. Birinci semanın melekleri ayrı, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, altıncısı, yedincisi ayrı. Şeytan yedi kavim. Hepsinin de görevleri farklı. Cinliler yedi kavim. Bunların hepsinde göklerde yaşama merkezleri var. Hepsinin her şeyi ayrı. Cennet sekiz kattır. Sekizinci kat peygamberlere ve en üst pir makamındaki ve büyük şehitleredir.
Özel yaratılmışlaradır. Allah gökyüzüne vahyeder. Allah gökyüzüne vahyedince gökyüzünde ne var ne yok hepsini de vahyeder. Ben yer ve gök ehlinin cuması mübarek olsun deyince maneviyattan haberi olmayanların, gök ehlinden haberi olmayanlar bunu alaya alırlar. Çünkü haberleri yok. Birinci kat semada, ikinci kat semada, üçte, dörtte, beşte, altıda, yedide kim yaşar, ne yer, ne içer, zikirleri nelerdir, zikirleri nelerdir, meleklerin görevleri nelerdir, zikirleri nelerdir.
Hadi birinci kat göğe çık, o uğultadan başını kaldırabilirsen kaldır. Birinci kat göğe çıktıktan sonra dahi asla aşağı inmeyi istemeyeceksin. Asla diyeceksin ki ya Rabbi benim canımı bir daha al, bu dünyanın necasetinden kurtar diye yalım yalım yalvaracaksın. O vahyet abi, vahyet abi. O bir de dünyanın seması var. Bu yedi semanın haricinde.
Biz dünya semasını kandillerle donattık ve onu koruduk. Bu her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Göğe vahyeden, göğü kudret ve kuvveti net tutan Allah göğe vahyetmiş. Allah meleklere vahyeder. Enfal 12. Ey Muhammed bir zaman Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu. Şüphesiz ben sizinle beraberim. İman edenleri yerlerinde sebatlı kılın.
Bakın, Cenab-ı Hak meleklere vahyediyor. Şüphesiz ben sizinle beraberim. İman edenleri yerlerinde sebatlı kılın. Ben yakında inkar edenlerin kalplerine korku salacağım. Siz hemen onların boyunlarını vurun ve bütün parmaklarını doğrayın. Meleklere vahyediyor. Meleklere. Melekler nasıl sizin boyunlarınızı vuracak? Nasıl parmaklarınızı kesecek? Demek ki boyun kesiyorlar. Demek ki parmak kesiyorlar. Kimler? Melekler. Meleklere vahyetmiş. Husisi meleklere vahyettiğiyle alakalı başka ayet-i kerimeler de var. Burası en ilginci. Ey Muhammed! Bir zaman Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu. Şüphesiz ben sizinle beraberim. İman edenler yerlerinde sebatlı kılın.
İman etmiş, imanında sebatlı kılmak için meleklere vahyediyor. Diyor ki, aman bu iman edenleri sebatlı kıl. Kardeş, canım benim, Müslümanmış gibi görünen münafık, iman üzerinde sebatlı değil isen ve topuklarının üzerinden döndü isen, sen sebatlı değilsin. Sen kafirlerden oldun, boynunu manevi olarak vuran melek. Melek, boynunu manevi olarak melek vurdu. Görüntüde Abdülkadir Geylani'yi gördün sen. Görüntüde Ahmet Er Rufa'yı gördün. Görüntüde Şeyh'ini gördün. Görüntüde birisini gördün. Birisinin boynunu vuruyor. Canım benim, onun boynunu vuran melek Allah'ın emriyle vurdu. Sen öyle bir yanlışlık yaptın. Öyle bir tornistan yaşadın.
O tornistandan dolayı manevi olarak ya kellen gitti, tabiri caizse ya da parmakların kesildi. Sen bundan kendine bir delil çıkar. Manevi olarak nice başlar kesilir, kan parasını soran olmaz. Hatta kılıcını çeker birisi, o kadar kelle alır da bir de senden, sen benim kolumu yordun der. Bir de senden kol parası ister, kuvvet parası ister.
Bir de onu ödersin. Bu herkesin bildiği. Allah bal arasına vahyeder. Fatih Hocam gerçekten tatlı yemedim bugün sohbette ağır diye. Neredeyse yemek yemeyecektim ama gene dil dudak kurudu. Bugün ağır geçiyor. Allah bal arasına vahyeder. Nahül suresi ayet 68 ve 69. Ey peygamber! Rabbin arıya, arıya, dağlarda, ağaçlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin. Sonra her çeşit mahsulden ye. Rabbinin sana kolaylaştırmış olduğu yollardan git diye vahyetti. Arıların karınlarından içinde insanlar için şifa bulunan çeşitli renklerde şerbet çıkar.
Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için büyük ibret vardır. Allah arıya da vahyetmiş. Arıya vahyeden neye vahyetmez ki? Bizim Ali Karadağ'da benim arılarım Allah, benim arılarım. Oğlum benimkiler nerede diyorum ben de şimdi ona böyle söylüyorum. Bizimkiler tabii bir bakıyorsun diyor ki arıya ne geldi? Ayı geldi, arılar gitti. Oğlum benim kovanlarım gidiyor hep diyorum. Giden başka bir kovan değil mi? Böyle bir bakıyor böyle göz hüzlerini kırpıştırıyor bana. Yok diyor senin kovanlar duruyor mu, durmuyor mu? Oğlum kaç kovan var? Hesaplıyor. Lan altı üstü kaç kovan zaten? Eksiliyor mu, fazlalaşıyor mu? Onu soruyorum. Sanki sayacak böyle bir bekliyor böyle.
Nafızdan öğrendi onu. Nafızda bir şey soruyorsun, gözler dönüyor böyle. Cevap yok ondan sonra. Bir müddet sonra cevap geliyor. Bu da onun karındaşı gibi işte böyle. Arılar benim. Arılar kimimmiş Ali? He? Allah'ın, Allah'ın. Oğlum benim bir şeyim yok. Arılar Allah'ın. Vahyeden o. Bir de ona fotoğraf çekiyor. Elemanlar çalışıyor. Şey atıyor. Allah vahyediyor. Arıya vahyediyor. Ondan sonra ne diyor bir de? Çok şifalı benim bal. Oğlum vahyeden o. Her ne kadar bana börtü böcekli gelse de ballar. Oğlum diyorum ben inandım.
Sen arı natural. Senin bal da natural. İnandım. Oğlum süz de getir şunu diyorum ya. Ben inandım. Börtü böcek içinde dolaşmasına gerek yok. Yok. Hani diyor nimet kulfetsiz olmaz gibisinden. Ben onların hepsini bir daha süzüyorum. Tabii. Onun yapacağı işi bana yaptırıyor ya. Artık o bir keramet sahibi ya böyle kendince. Artık nasıl yapıyorsa. Arıya ne yapıyor Cenab-ı Hak? Vahyediyor. Nasıl çalışıyor mu arılar Ali? Çıktı mı daha? Daha çok soğuk. Tamam. Hep de bir cevabı var. Arılar kiminmiş Ali? Efendim?
Ulan dilin güdük çıktı ya. Allah havarilere vahyetti. Allah havarilere vahyetti. Maide ayet 111. Hatırla. Hani havarilere. Bana ve peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da iman ettik. Şahit ol ki biz Müslümanız demişlerdi. Bunu neden bu ayeti kerimeye aldım? Allah İsa Aleyhisselam'ın havarilerine vahyediyor. Bana ve peygamberime iman edin diye. Onlar da diyorlar ki Allah'a dikkat edin buraya. Karşılıklı diyalog var. Yazılı bir şey yok.
Karşılıklı diyalog. Havarilere vahyettim diyor. Dedim ki bana ve peygamberime iman edin. Onlar da iman ettik. Şahit ol ki biz Müslümanız demişlerdi. Allah zamanın mürşidi kamillerine de ben vahyeder demeyeceğim. Altını çiziyorum. İlham eder. Bana ve Resulüme itaat edin diye. Bu manevidir. Yoksa Kur'an bellidir. Sünnet-i Seniyye de bellidir. Bu ayrı bir ahittir. Bu ahidi aldıktan sonra sen şunu diyemezsin. Rüyamda bunu gördüm ben bunu yapayım mı yapmayayım mı yapacaksın. Sen o sözü verdin. Sen o sözü verdin. O sözü verdikten sonra artık senin için zahirdi, batındı, kalktı. Sen Habibine itaat edeceksin.
Yürüyeceksin onun yürüdüğü yerde. Onun söylediğini emir telakki edip, farz telakki edip yerine getireceksin. Sana bir şey söylerse bunu nimet bileceksin. Nimet. Ve harfiyen yerine getireceksin. Öyle yan yattı çamura battı yok. Havarilerine vahyettiyse, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın havarilerine de vahyetti.
Her peygamberin havarileri vardır. Her peygamberin havarileri vardır. Hz. Muhammed-i Mustafa'nın da havarileri vardı. 10 tane aşere-i mübecceredir. Zamanın kutbu vardır. Zamanın kutbunun etrafında da hepsi onların 10 tanedir. Zamanın kutbu ile beraber 10 kişidir onlar. Onlar da havariyun mertebesindedir. Her mürşidi kamilin etrafında 10 tane havariyun vardır. Her mürşidi kamilin etrafında 10 tane havariyun vardır. Onlar canlarını, mallarını, eşlerini, çocuklarını herhangi bir şey düşünmezler, düşünmez. Öyle imtisap eder, öyle bağlanırlar. Cenab-ı Hak vaktinizi alıyorum ama bu konuyu bitireyim, müsaade ederseniz.
Sıkılan varsa elini kaldırsın. Cenab-ı Hak Hazreti Musa'nın annesine vahyetti. Taha ayet 36. Allah şöyle dedi. Ey Musa, dilediğin sana verildi. Cenab-ı Hak Musa'ya diyor. Direkt, dilediğin sana verildi. Ayet 37. Biz sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk. 38. 38. Hani bir zaman biz annene bazı hususları vahyetmiştik. 39. Ona şöyle demiştik ki, Musa'yı sandığa koy, Nil nehrine bırak da, nehir onu kıyıya vursun. Onu benim de, onun da düşmanı olan biri alsın, seni sevimli kıldım ki muhafaza altına yetişesin. Demek ki Cenab-ı Hak Musa'nın annesine vahyetmiş.
Bir de Musa'ya diyor ki, dilediğini sana verdim. Daha önceden de seni böyle yapmıştım. Dilediğini verdi, ne yaptı? Musa Aleyhisselam'ın Cenab-ı Hak'tan özel isteğiydi. Harun'u kendisine halife edilmesi ve ona peygamberlik verilmesi. Bunun için Cenab-ı Hak, Tur-i Sina'da, Cenab-ı Hak'a yalvarmıştı. Arkamdan bir halife, ve benim yerime bakacak bir kimse, Allah da ona Harun'u verdi duasının karşılığı olarak. E bir de, hani Kur'an-ı Kerim'de, Ayet-i Kerim olarak geçiyor ya, hani benim dilimi aç, kuvvetlendir diyor, Firavun'a giderken.
Çünkü Musa Aleyhisselam, hafiften kekeme birisi. Böyle kekeme derken, kekemelik değil de, böyle bir kelimeyi konuşacağı zaman duruyor. Ama direkt açılmıyor dili. Bu Firavun'un önüne gidecek, Firavun'a Allah'ın varlığını, birliğini ve kendisinin peygamberliğini tebliğ edecek ya, o zaman dua ediyor. Ya Rabbi benim dilime kuvvet ver, dilimi aç. Cenab-ı Hak onun duasını kabul ediyor. Bir de, bir daha duası var. Hani benim gönlümü ferahlat, gönlümü genişlet, işimi kolaylaştır diye. Cenab-ı Hak onun bu duasını da kabul ediyor. Hemen anında cevap veriyor bunlara. Duaları kabul ediyor da, hemen anında cevap veriyor. Ve diyor, bunları ben sana lütfettim, ama daha öncesinden diyor, sana da böyle lütfetmiştim.
Ne yaptı? Musa Aleyhisselam'ın annesine de vahyetti. Aynı şekilde İbrahim'in annesine de vahyetmişti Cenab-ı Hak. Ne yapıyordu Nemrut? Bütün erkek çocuklarını kılıçtan geçiriyordu. Ne yaptı? İbrahim'in annesine de vahyetti. Doğar da olmaz, onu şu anki, hani insanların turistik ziyaret yaptığı, o mağaraya götürdü. Onu oraya bıraktı. Onu Allah'ın vahyetmesiyle yaptı. Ve gece gider onu emzirirdi. Gündüz hiç gidemezdi. Allah İbrahim'in annesine de vahyetti. Ve Musa'nın da annesine vahyetti. Ve Cenab-ı Hak Meryem'e de vahyetti. Bazen bayanlar soruyorlar, işte bayanlardan peygamber yok diyor, Meryem var.
Peygamber değil ama diyorum ben. Peygamberlerle arasında ince bir perde var böyle. İncizik bir perde. Hazreti Meryem'in, Hazreti Hatice annemizin, Hazreti Fatıma annemizin, makamları çok yüksektir. Enbiya 91, ırzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze hurma dökülsün. Ye iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen, de ki, ben çok merhametli olan Allah'a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım. Meryem ayet 25 ve 26. Demek ki Cenab-ı Hak Meryem'e de vahyetti.
Ve Meryem'e nasıl davranacağını da vahyetti. Harf harfine vahyetti. E Meryem bir böyle hurma ağacın, kuru bir hurma ağacı, kuru. Dalında budanda yeşillik yok, dalında budanda bir meyve de yok. Kupkuru bir hurma ağacı, kupkuru. Onun dalını sallıyordu. Sallayınca da hurmalar dökülüyordu. Tazecik, tazecik. Ve onunla rızıklanıyordu. Kur'an-ı Kerim, bize bu tip vahiylerden bahsederken, bir vahiy penceresi daha açar. Bazen şeytanların da ve insanların da vahyinden bahseder.
Şeytanların ve insanların diyorum. Enam 112. Sana yaptığımız gibi her peygamber içinde insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yaratmıştık. Bunlar birbirlerini aldatmak için süslü sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı bunu yapamazlardı. Onları iftiraları ile baş başa bırak. Enam 113. Bir de ahirette iman etmeyenlerin kalpleri o süslü söze meyil etsin, ondan hoştansın ve işleyecekleri suçu işlesinler diye böyle yaparlar. O zaman ne oldu? Bir vahiy daha çıktı orta yere. Bu ne? Şeytan ve insanlar. Bunlar ne yapıyorlar? Bunlar da senin kalbine vahyediyorlar. Şeytan ne yapıyor?
Senin kalbine vesvese veriyor. Hani zaman zaman Allah hafif etsin, büyüklenmek için söylemiyorum. Cenab-ı Hak büyüklenmekten muhafaza eylesin. Diyorum ya yeryüzünde dolaşan şeytanlaşmış insanlar vardır. Bu şeytanlaşmış insanlar şeytanın vazifesini yaparlar. Senin kalbine vesvese koyar. Seni Kur'an ve sünnet yolundan uzaklaştırmak için, seni hakikatten uzaklaştırmak için, senin kalbine vesvese koyar.
İşte bunlar da vahyin içinde. Bakın bunlar da vahyin içinde. O zaman şeytan da insana ne yapıyor? Vahyediyor. Kime? Dostlarına. O dostları kime vahyediyor? Müslümanların kalbi sağlam olmayanlara. Kalbi sağlam değil. Kalbi sağlam değilse ona vahyediyor. Ona süslü sözler söylüyor. Ona dünya hayatını süslü gösteriyor. Yaz geliyor. Plajlara akalım. Bir çimil diyelim, çipil diyelim. Bu da bizim hakkımız. Tatlı geliyor. O Müslümanların da hakkı. Denize girecekler.
Orada yüzecekler. Yüzecekler. Tabii olmadı soyunup soğana çevrilecekler. Olmadı gidecekler en lüks otellere. Bir de onu diyecekler. Müslümanlar yapmasın mı? Tabii gidin beş boynuzlu değil, yedi boynuzlu otellerde zaman geçirin. Gidin hiç kimsenin görmeyeceği koylar bulun. Yaz geldi. Kimse görmeyecek sizi. Hadi orada soyunun, dökünün. Hadi oralarda da çimildeyin biraz. Hadi götürün eşlerinizi, kızlarınızı. Giydirin bikinileri. Dolaştırın orada tabii. Herkes çıplak nasıl olsa orada. Ne olacak ki? Üzüm üzüme baka baka kararır. Çıplak çıplak bakara baka. Kafir olur gider. Tabii.
Meyledin dünyanın o tatlı, şatafatlı, gösterişli, tantanalı, şantanalı hayata meyledin. Şeytanın işi bu. Hadi biraz israf edin. Hadi biraz gösteriş yapın. Hadi biraz böyle yüksekten atın. Hadi gidin biraz marka budalası olun. Hadi gidin biraz marka ahmağı olun. Hadi gidin lüks restoranlarda bilmem nereye kuş konmaz bilmem ne yiyin. Gidin ismini bilmediniz yemekleri yiyeceğiz diye uğraşın. Selfiler yapın oradan. Yediklerinizi gösterin. Dünya açlıktan kırılırken siz bunları yiyin. Ondan sonra da gelin ahkam kesin. Din ahkamı kesin. Müslüman ahkamı kesin. Tabii lüks, şatafat, şatafat içerisinde yaşayıp ahkam kesin bir de. Şeytanın işi bu.
Fakir fukaraya tepeden bakın. Sufilere tepeden bakın. Siz entelektersiniz. Filerinizi yandan takacaksınız. Böyle çok süslü konuşacaksınız. Belagatlı konuşacaksınız. Böyle yüksekten konuşacaksınız. Bunlar derviş topluluğu. Bunlar sufi. Cahil, cihala, her biri de ter kokuyor bunların. Bunların kılık kıyafetleri de çok gösterişli değil. Yani sizin beş boynuzlu otellerde böyle toplantılara gitmeniz lazım. Beş boynuzlu otellerde konferanslar olması lazım. Orada ahkam kesilmesi lazım. Sufilikten, mevlevilikten. Tabii ahkamı bol olması lazım. Onun böyle bilmem ne bilmem ne bilmem ne bilmem ne araştırmacı yazar bilmem ne. Profesör osu busu şusu. Tabii. Kulağına fısıl deyiverceksin.
Seyri sülukun oldu mu? Bir şeyhin oldu mu? Fısıl deyiverceksin. Ama bu dünya hayatı böyle. Şeytan ve şeytanlaşmış insanlar. Aklını, fikrini şeytana kiraya vermiş. Değil. Satmış. Küçük bir bedele. Onun şataatı, şatafatı. Dervişlerin içinde de var. Bizde de var. Ahkam kesiyor. Kocaman derviş. O büyük derviş. Tabii. Neler gördü o neler? Tabii. O da böyle bir ahkam kesmeli ortalığı. O da bir makam kesmeli ortalığı. O da bir şey demeli. O da anlaşılmaz bir söz söylemeli. Vov. Büyüklüğü nereden anlaşılacak? Tabii. Allah ona hitap etmiş. Kim?
Filanca. Öyle diyor. Ha haberimiz yok abiciğim. Nasıl? Oğlum haberimiz yok. Onun beşinci esması da yok. Nasıl yok? Basfaya yok. Onun dördüncü esması da yok. Ama öyle diyor. Ha yakında görünür oğlum. Merak etme. Meleklerin ne işi var? Boyuna kelle alıyorlar. Hazırlar. Ha o diyor ki. Geylan hazretlerini gördüm. Tabii onu göreceksin. Gider. Dervişlerden de var bu. Derviş. Gönlünü. Kur'an ve sünnete dayar. Üstadına dayar. Heva hevesine uymuş olanlara değil. İsterse bu zakir, isterse çavuş olsun. İster eski derviş, ister yeni derviş. Hiç önemli değil. Ne olursa o. Heva hevesine uyduysa bir kimse.
Kulağını kapat. Sebep? Hastalık bulaşır senden. Dünyaya düşmüş. Dünyanın heva hevesine düşmüş. Hastalık kaparsın ondan. Kadınlar hastalık kaparsınız. Çantası ne marka? Çantasının markasına göre kariyer yapacak. Örtüsünün markasına göre kariyer yapacak.
Örtüsü ne en pahalı? En pahalı ne söyleyin. Yermeyeceğiz, utandırmayacağız sizi. Vakko mu en pahalı? Vakko mu? Aferin kız. Vakko. Kaç paradır kızıma bir örtü şimdi? Vakko'da üç bin beş yüz. En ucuzu. Tabi oradan üfüttürmesi lazım diye. Vakko diye değil mi? Kenarında yazıyor değil mi onun? O yazılısını dışarı çıkarıyorlar. Tamam. Tabi. Onunla kariyer yapacak. Tabi. İşte mantosu da Vakko'dan olacak o zaman artık. Değil mi? Mantosu da Vakko'dan olacak. Ayakkabısı da Vakko'dan olacak. E böyle kariyer yapacak. Bunu almadın mı erkek olarak? Yandın.
Senin adamlığın da kalmaz ortalıkta. Fatih o yüzden Allah'a hamd et. Vakko filan istemiyorlar yani değil mi? Şükür hamdolsun. Yandın kariyer yapacak. Erkek de aynı. Şimdi gençlere onu da alıştırdılar. Genç erkekler de genç kızlar da şimdi. Ya marka olacak illaki ya. Alacak ayakkabı alacak. Ne ayakkabı neydi? Söyle söyle herhangi bir. Oy bak bilmediğim bir şey. Kaç para bir ayakkabı? Bismillahirrahmanirrahim. Oğlum Vakko'ya en fazla ediyorduk biz. Sen batırdın lan adamları. Kaç para? Otuz bin lira. Alexander diye bir marka var. Kırk beş bin lira. Oğlum buraya aşan bir şey o. Bizim buradakiler en fazla en fazla alsa iki bin liralık ayakkabı alır lan.
Daha fazla alan olmaz herhalde. Yusuf kaç para alıyor on ayakkabıyı? Üç bin dört bin lira. Bak en fazla Yusuf alıyor bizim. Başka alay yoktur. Üç bin lira dört bin liraya yalan. Yusuf çok fela açık verdin. Ama doğru konuştun. Helalın var senin. Aferin. Şimdi normalde işte onunla şey yapacak. Kariyer yapacak. Bizim gençliğimizde şeydi. Ne o? Yok. Öyle bir kıyafet değil. Yani herkesin böyle bir şövalye yüzük olurdu evlenenlerde. Kayınpedere verirdi. Gençler kimisi altın künye takmaya başladı. Bende de saat vardı. Pahalı saat olacak. O pahalı saat bir yere rehin bırakmak için. Ama insanlar neyle? O dünyanın süsüyle, dünyanın aldatmasıyla. Ya biz otellere bornoz yapıyorduk.
Yani her sene kaç odası var adamı? Biz öyle büyük otellere yapamıyorduk da. Küçük oteller. Ha Sait? Elli tane, yüz tane. İki yüz, üç yüz. Her sene adamlar şey yapıyorlar. Ne o? Bornoz yapıtırıyorlar. Veya şey. Yazılı ya. Onu alıp gidiyor adam odadan. Hırsız. Ama o şunu izlenmiyor. Otel sahipleri de o alınmasını istiyormuş. Neden? Reklam. Hırsızlığın üzerinden reklam ediyor adam. Ama onu yaşayacak ki o kimse. Yani gidecek işte Antalya'da tatil yapacak on beş gün, yirmi gün. Bir de işin ilginç noktası bu. Yani Müslüman'ın da bu hakkı. Sanki cihad etti. Sanki yıl üç yüz altmış beş gününü, üç yüz otuz günü cihad etti. Yani otuz günde bir dinleneyim dedi.
Ya ne hakkı ya? Ne yaptın? Ne yaptın da bunu hak olarak gördün? Bir de hak olarak gördün başka bir yer bilmiyor musun? Antalya, Alanya, Denizkınır'ın kenarından başka bir şey bilmiyor musun? Anlatıyorum ya bir sefer gittim bir daha gitmedim. Annemle alakalı bir şey oldu. Bir pazar sabahı erkenden hiç yatmadan yola çıktım. Annemle görüştüm, konuştum. Bitti işi. Çanak, Gelibolu'da program var. Gelibolu'ya yetişeceğim. Sahil şeridinden gidiyorum. Oradan da Gelibolu'ya başka bir yol yok zaten. Öğlen namazını kılacağım. Bir yerlerde durdum böyle deniz kenarı gibi bir yer. Hemen camide böyle hani denizden böyle deniz sol tarafında.
Sağ tarafta cami var. Hemen dedim şurada öğleyi ikindiyeceğim edeyim. Ondan sonra yoluma devam edeyim. Caminin bahçesi çıplaklarla dolu. Kadınlardan. Allah'ım bunlar ne yapıyor burada dedim ya. İçimden böyle. Ben kafamı yere gömeceğim. Orada caminin avlusundalar. Oraya bir de caminin avlusuna duşlar koymuşlar. Caminin avlusu. Bildiğiniz duşlar koymuşlar. Şadırvan da var. Kadınlar geliyorlar. Duşun altına giriyor. Şampuanlanıyor orada. Ondan sonra havluya sarılıyor. Caminin içerisine kadınlar için etek ve bluz koymuşlar. Ayaklarına bir etek üzerlerine bir şey geçiriyorlar. Namaz kılıyorlar orada. Namaz bittikten sonra tekrar fora her şey. Haydi denize.
Ben böyle abdest beni mi aldı? Ben abdestimi aldım. Namaz beni mi kıldı? Ben namazımı kıldım. Şimdi önüme geçerlerse benim namazım fazit oluyor ya. Ben önüne geçtim dedim. Hem hiç görmeyeyim. Bir tek sakallı böyle hilkat garibesi gibi geliyorum ben onlara. Ben varım. Ben döndüm. Hocam bize de dua et. Ulan papazım sanki ben. Öyle bir hocam dediler ki. Filmlerdeki var ya böyle. Allah'ım dedim bunlar beni ne gördüler acaba? Dedim Cenab-ı Hak tez zamanda sizi İslam'ı yaşatsın. Tez zamanda Kur'an ve sünnete tabi eylesin. Tez zamanda dedim Cenab-ı Hak size doğruyu, hakikati göstersin dedim. Hepsi de amin diyorlar ama. Sizden daha canlı diyorlar.
Dedim Ya Rabbi sen beni şurada koru. Hocam misafirimiz ol. Benim imtihanım ya. Hocam yolcuyum gideceğim. Hocam hiç olmazsa bir yemek yiyelim. Teşekkür ederim. Ay ne kadar çekicisiniz hocam. Dedim gidiyorsun Mustafa Özba. Hocam muhakkak sizde bir şey var. Parlıyor. Birisi böyle bakıyor. Alnınızda bir şey var sizin. Dedim anlım var başka bir şey yok. Dedim teşekkür ederim ilgi ve alakanınız için. Allah'a emanet olun. Allah yardımcınız olsun. Bana müsaade. Hocam bir çay içmeye dahi zamanınız yok mu? Dedim valla ben burada bir oturursam şimdi dedim. Bütün plaj dedim benim başıma iyi olur.
Hepsi de dedim soru cevap burada dedim. Benim programım askıya alınır. Yoksa dedim gelirim. Dedim burada da sizin sorularınıza cevap veririm. Ama işim var acil gitmem lazım. Birisi neredeyse elimden tutacak. Dur gitme giresinden. Hemen ellerimi topladım. Allah'a emanet olun işiniz gücünüz az gelsin. Şimdi şeytan bakın ben onların imanlarıyla alakalı şüphem yok. Böyle bir derdim yok. Şeytan gönüllerine vesvese veriyor. Şeytan gönlüne vesvese vererekten onu yaşatıyor. Yoksa namaz kılan bir kimse namaz çıplak dolaşsın. Ne işi var orada? Ama bizim içimize bunu koydular. Bunu ilk başlatanlar bunun sorumluluğunu kaldıramazlar. İlk bunu başlatanlar o böyle işte İslami kesime tesettürlü işte otel.
Yok işte muhafazakar otel. Yok işte kapalıların gidebileceği otel. Bunları böyle insanlara yavaş yavaş alıştırdılar. Bize çok masum geldi bu. Ha ne olacak ya işte herkes Antalya'ya giderken. Biz de Antalya'nın kıyısında öyle bir otele gidelim. Ha gitti Müslümanlar. İşte gelinen nokta. Bir taviz tavizi getirdi. Taviz tavizi getirdi. Taviz tavizi getirdi. Ve Müslümanlar Kur'an ve sünnetin disiplininden, Kur'an ve sünnetin derinliğinden, Kur'an ve sünnetin yaşanmasından uzaklaştırdılar. Bunlara vahyeden kim? Bunlara da vahyeden şeytan ve şeytanlaşmış insanlar. Enam 121. Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır.
Şüphesiz ki şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki Allah'a ortak koşanlardan olursunuz. Demek ki şeytanın dostlarına uyarsanız, Allah'a ortak koşanlardan olurmuşuz. Rabbim cümlemizi af-ı mağfiret eylesin. Cenab-ı Hak gönlümüze doğruyu, iyiyi, hakikati ilham eylesin. Rabbim bizi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve geçmiş peygamberlerle beraber eylesin. Onların yolundan gidenlerden eylesin. Bizleri sımsıkı Kur'an ve sünnete yapışanlardan eylesin. Sizi geç bıraktım, bana da haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. İnşallah önümüzdeki hafta 1935. beyin. Ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler!
Sevgilinin sesiyle yokluktan dönün. Tekrar var olun. O ses Allah'ın kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka padişahtan gelmektedir. Allah ona dedi ki, ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım. Yürü, benimle duyan, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek? Bizzat sır sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun. Ben de senin olurum. Çünkü kim Allah'ın olursa, Allah onun olur. Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim. Ben aydın ve parlak bir güneşim.
Her nerede bir çıralıktan parlasan, orada bütün alemin müşkülleri hallolur. Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizde kuşluk çağı gibi aydınlanır. Adem, evladına esmasını bizzat gösterdi. Diğer mevcudata esma, Adem'den açıldı. Nurunu istersen Adem'den al, ister ondan. Şarabı dilersen küpten al, dilerse testiden. Çünkü bu testi küple adam akıllı birleşmiştir. O iyi bahtlı testi, senin gibi zahiri, zevklerle şad olmuş değil, hakiki neşeyle neşelenmiştir. Mustafa, beni görene, benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu dedi. Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür.
Bu tarzda o mumdan yakılan çırağıdan başka bir çırağı, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta yüzüncü muma kadar her ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek, hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir. İstersen o nuru son çırağdan al, istersen ilk çırağdan, hiç farkı yok. Nuru dilersen son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan, zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır.
Kendinize gelin, o güzel kokuları almaya çalışın, hadisinin tefsiri. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi