Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 7 Nisan 2024 · 38:12
Enzübillâhü bineşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâri zikrfâlemenlâhu, La-i-lâhî, Hak Muhammeden Resûlullah, Cemiyen Enliyâyi ve El-Murselîn, Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn. Selâmünaleyküm.
Aleykümselâm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Şu mübarek Ramazan'ın son günlerinde komple cümle bütün derviç kardeşlerimiz affeylesin. Amin. Hepsini de katından merhamet eylesin. Amin. Katından ikram eylesin. Amin. Katından ihsan eylesin. Amin. Tüm kardeşlerimize maddi manevi rızıklarını helal, hayırlı ve bol eylesin. Amin. Maddi manevi sıkıntılarını def eylesin. Amin. Maddi manevi dertlerine derman eylesin. Amin. Maddi manevi her ne var ise üzerlerinde sıkıntı olarak, bela, musibet, hastalık olarak hepsini de cana bak. İnşallah en hayırlı yöne çevirsin. Amin.
Rabbim cümle derviç kardeşlerimizi kendi katından sevsin. Amin. Kendi katından sevindirsin. Amin. Kendi katından lütfetsin. Amin. İkram etsin. Amin. İhsan etsin. Amin. Amin. Diyen dillerimizi nar-ı cehennemden azat eylesin. Amin. İnşallah önümüzdeki Ramazan'ı yeniden oruç tutmayı nasip eylesin. Amin. Her daim Allah'ı zikretmeyi nasip eylesin. Amin. Her daim kendi yolunda gitmeyi nasip ve müesser eylesin. Amin. Ejmayim. Cenab-ı Hakk'a hamdolsun ki bu Ramazan'da orucumuzu tuttuk. Hani daha her ne kadar üç günlük oruç kalsa da pazar, pazartesi, salı ama Ramazan bitmiş gibi görüyorum.
Ben kendi adıma, kendi nefsime seviniyorum. Çünkü hani her geçen gün insan sağlığı bir önceki seneyi aratır halde. Ama bu sene Cenab-ı Hakk'a öyle bir sağlık, afiyet verdi. Cenab-ı Hakk'a hamdusena olsun böyle sağ salim oruçtan fire vermeden Rabbime hamdolsun bugüne kadar geldik. Bir de bu teravihler ayrı bir ihme kattı benim kendi nefsime öyle söyleyeyim.
Böyle teravihlerle, zikirlerle böyle Ramazan'ı Ramazan olarak yaşadık Cenab-ı Hakk'a hamdolsun. Bu konuda da arkadaşlara, kardeşlere gerçekten çok teşekkür ediyorum. Cenab-ı Hakk'a da hamd ediyorum. Böyle kardeşlerin içerisinde bulunduğumdan dolayı samimiler, ihlaslılar, gayretliler hamdolsun. Böyle fire vermeden Allah'ın izninden bugünlere geldik. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. Tabii bu arada böyle bir öz eleştiri, siyasetin getirdiği çalkantılar, iftiralar, böyle dedikodular. Ramazan üç aylar diye sustum, hiç seslenmedim. Cevap bile vermeye ihtiyacı duymadım. Dedim ki üç aylarım ve Ramazan'ın bu maneviyatını bozmayacağım dedim kendimce. O yüzden hiç cevap vermeye ihtiyacı dahi duymadım.
Hamdolsun, o fasarya da geçtiği bir ondan sonra ama o Ramazan'ın bereketini, lütfunu, ikramını kendimce lekelemeyeceğim diyeceğim dedim. Sustum, hamdolsun, Cenab-ı Hak inşallah en hayırlı yöne çevirecek. O suskunluğum, kabullenmiştim değildi. Ben, Allah biliyor içimdekini, Ramazan'ın hürmetine konuşmayacağım dedim. Hiçbir şekilde de cevap vermeyeceğim dedim. Öyle Cenab-ı Hak'a hamdolsun geçti. Tabii iftira, yalan dolan hepsi de havada uçuştu. Allah intikamımı alsın. Amin. Benim duam bu başka bir şey değil. Cenab-ı Hak nasıl biliyorsa, nasıl intikam alacaksa Rabbim öyle intikamımı alsın. Amin.
Çünkü bazı iftiralar var ortalıkta dolaşan. İnsanın namusuna, şerefine, haysiyetine dokunan, izzeti nefsine dokunan, çoluğuna, çocuğuna dokunan. Böyle iftiralar var. Ondan sonra bu kimden gelirse gelsin, Cenab-ı Hak intikamımı alsın. Amin. Benim bir tek derviş kardeşlere hakkım helal. Başka hiç kimseye hakkım helal değil. Çünkü böyle benim ciğerime ateş düşürenler, ciğerime ateş düşürenler, o yüzden onları affetme noktasında değilim. Allah intikamımı alsın diyorum, başka bir şey demiyorum. Amin. Evet. 1920. Beyt. Fakat o nameleri his kulağı duymaz. Çünkü his kulağı kötülükler yüzünden pis bir haldedir.
Hatırlayacaksınız, geçen hafta peygamberlere olan, peygamberlerin içlerinden öyle nameler vardır ki, o namelerde isteyenlere değer biçilmez bir hayat erişir. Beyt buydu, biz o nameleri hikmete bağlamıştık. Dedik ki, her peygambere hikmet verilmiştir. Tabi o her peygambere hikmet verilmiştir. Cenab-ı Hak hikmeti saçmıştır, dağıtmıştır ama peygamberlerine özel bir hikmet vermiştir. Mesela siz bir Sokrat'tan da hikmetli bir söz duyabilirsiniz. Veyahut da Eflatun'dan bir hikmetli söz duyabilirsiniz. Bu hani, ya Sokrat'ın sözünü mü paylaşıyor?
Hikmetli söz, hani aslında hani ilim diye çevriliyor bizim dilimize. Ama bu hikmettir. Hikmet Çin'de de olsa gidip alınız. Yani hikmet nerede olursa olsun, kimden gelirse gelsin, kabul edilir. Doğru nereden gelirse gelsin, kabul edilir. Hani hatta Sufiler'de bir ibare vardır. Çok eski bir Sufi söylemişti bana. Mustafa Efendi, canım kardeşim dedi. Doğru dedi. Çok affedersiniz, çok özür dilerim. İtten dahi gelse kabul edilir dedi. Hani doğru kimden gelirse gelsin. Doğru doğrudur, kabul edilir. Kabule şayandır. Son dönem İslam toplumunun eksikliklerinden birisi de bu. Biz hikmet Çin'de de olsa gidip alınız.
Müslüman'ın yitik malıdır. Hadis şerefini algılamada problem yaşadık. Yani bir şeyde, bir yerde bir doğru var. Biz o doğruyu kendimize adapte edemedik. Yani batılılaşma uğruna, bir kültür erozyonuna, batılılaşma uğruna, bir ilim, bilgi erozyonuna uğradık biz. Biz oysa hani batının hikmetini alsak bunda bir sıkıntı çıkmazdı. Teknolojisini alsak bir sıkıntı çıkmazdı. Belli daireler içerisinde. Ama biz bunu beceremedik, başaramadık. Örneğin işte biz batının kültürünü, sosyal hayatını, batının ekonomisini, o vahşi ekonomisini kendimize ölçü olarak aldık. Oysa hani nereden gelirse gelsin biz doğruları almış olsaydık ve doğruları kendimize adapte etmiş olsaydık farklı bir noktada olurduk İslam dünyası olarak.
Veyahut da biz kendi öz değerlerimize dönseydik, öz değerlerimizden yeniden iştahatlar çıkarıp, yeniden meseleye ayrı bir açıdan baksaydık, o zaman farklı bir şey çıkacaktı yine önümüze. Ama biz tırnak içerisinde dini de kültürleştirdik. Dini kültürleştirdik. Dini bu sefer bir kısmımız sapkınlaştırdı. Yani böyle çok özür dilerim, böyle benzetme gibi olacak ama ortodoks bir İslam dini çıktı orta yere.
Bunun farkına varmadık biz. Yani şekilci, ondan sonra meselenin hikmetinden uzak bir dini anlayışımız çıktı bizim. Yani biz dine salt din gözlüğü bakamadık, gözlüğüyle bakamadık. Bu benim kendimce İslam olduktan sonraki İslam dünyasının içerisindeki problemler olarak tespit ettiğim şeyler. Yani biz dönüp de mesela işte İmam-ı Azam'ı tam olarak okuyamadık, dinleyemedik.
Serahsi'yi dinleyemedik. Zaman zaman ben oradan bazı iştahatları alıp arkadaşlara paylaştığımda şaşırıyorlar böyle. Başkaları da şaşırıyor. Ya canım kardeşim bakın bu iştahat var zaten. Bunun fetvasını vermişler öncesinden. Neden kullanmadık? Neden bunu biz önümüze bir ölçü olarak koymadık? Koyamadık. Veya sufiliğe de baktığımızda aynı şey ortodoks bir sufilik çıkmış orta yere. Ortodoks bir sufilik. Acı şeyler bunlar. Yani bir tek örnekliyorum bunu bizim yaşadığımız şeylerden örnekliyorum. Yani bir tek Konya semazenliği doğru. Yani o devri velediyle bilmem nesiyle o suyla bu suyla ritüelleriyle onun dışında bir semazen kabul edilmiyor. Yani Afyon Üniversitesi'nde bir sempozyumda Orhan Hoca şeydeki kahire mevlevilerini çekmiş.
Tenureli, rengarenk hepsinin de ve saat yönünde sema etmiyorlar. Tersine sema ediyorlar. Bunun videosunu gösteriyor. Üniversite bakın burası. Oradaki katılımcılar, izleyiciler hepsi de üniversiteden. Yani tırnak içerisinde üniversite gibi bir yerden ortodoks bir sufi anlayışı çıkabilir mi? Çıkmaması lazım değil mi? Çıkıyor. Oradan bağırdı birisi. Bunlar mevlevi olamaz dedi. Düşünün. Ya neden mevlevi olamıyor onlar? Neyse ben de Orhan Hoca'ya soru gönderdim. Dedim ki bir kimse Müslümanım derse onun Müslüman olmadığına kim hükmetecek? Bir kimse ben mevleviyim deyince sen mevlevi değilsin diye ona mevlevi olmadığına kim hükmetecek?
Bunun sorusunu sordum. Tabii salon karıştı. Tabii en sonunda Orhan Hoca bizim bizdeki çektiği bir gün bir gece yapmıştık. Onun sunum yaptı. Bir semazeni almış başlangıçtan sonuna kadar. Ondan sonra en son dedim bu ölmeden ölünüzü yaşamış dedim. Daha önce gösterdi bana. Bu o hal dedim. Fotoğraflarını söylüyor. Orada sundu. Tabii orada Çeleviler var ya bu işin kendilerince hani ordünemiz profesörleri olarak görünüyor ya. Halbuki babaları İngiliz ajanlığından sürülmüş ülkeden. Nereye? Halebe. sürülmüş sürgün. Neden İngiliz ajanı diye? Asamamışlar. Çünkü kraliyet var ya. Sonradan tekrar Hatay'a geri dönmüş onlar. Oradan Galatasaray Lisesi'nde okumuşlar filan fişman.
Hayat hikayeleri bu. Ama aile ne? İngiliz ajanı. Bağlı bulundukları vakfın merkezi nerede? Londra'da. Bunları böyle sivri bir şekilde söyleyince sevilmiyorum ben. Şimdi normalde o ortodoks anlayışı bütün hem İslam'ın içerisine hem iştahat mekanizmasına hem sufi mekanizmasını içine almış. Ve içine aldığı için hikmete kulakları tıkalı.
Bilgiye kulakları tıkalı. Değişime kulaklar tıkalı. Hikmete çünkü kulaklar tıkalı. Şimdi hikmete kulak tıkalı olması bir haramlardan olur. İki sapkınlıktan olur. Genel olarak. Haramlardan olur. O devamlı haram dinlediğinden haramla iştikal ettiğinden onun kalbi taşlaşmıştır. Gözü körleşmiştir. Kulağı sağırlaşmıştır. Kur'an'ın tabiriyle. O çünkü duymaz, hikmeti duymaz. Kur'an'ı duymaz. Görmez. Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarını görmekten mahrumdur. Kalbi onun ilham almaz. Kalbi doğruyu kabul etmez. O yüzden ne yapıyor? O bu hikmete yabancı.
Hikmeti reddediyor. Hikmeti anlamak, duymak istemiyor çünkü. Veya doğruyu anlamak, duymak istemiyor. Kitabi olarak baktığınızda sufi kitaplarında şu ibareye çok rastlarsınız. Allah'a giden nefes adedince yol vardır. Ne güzel değil mi? Bütün sufi kitaplarında bu bir ölçü olarak vardır. Allah'a giden nefes adedince. Nefes. Bir nefes aldın verdin ya onu da koyuyor. Nefes adedince yol vardır. İyi çok güzel. Ama Allah'a gideceksen benim tarikatımda, benim dediğim gibi, benim istediğim şekilde gideceksin. Ya hani Allah'a giden nefes adedince yol vardı. Ne oldu şimdi bu? Bu rafa kaptı. Ya onların dediği gibi, onun istediği gibi. O ortodoksluk dairede sen Allah'a gidebilirsin.
Ya biz ortodoks değiliz. Biz Müslümanız. Biz güzel bir şey var ise alırız onu. Öyle değil. Bu öyle değil. Öyle olamazsın. E o nasıl olacak? Onun istediği gibi olacak. Ve bizim bu manada kulaklarımız tıkandı. Biz doğruyu göremez olduk. Hatta o kadar biz ilerideyiz ki şu anda. Çocuklarımız bizim istediğimiz gibi olacak. Bizim istediğimiz mesleği seçecekler. Bizim istediğimiz yoldan gidecekler. Bu o kadar bizim her tarafımızda işledi ki, bizim istiyatifimizin dışında bir şey olursa, biz onu Tulkaka ilan ediyoruz. Biz ülke olarak da o hale geldik. Yani bir kimsenin bir fikri, bir düşüncesi varsa, bu herhangi bir fikrin hoşuna gitmiyorsa, onu linç ediyoruz biz.
Bir de ona bir isim takıyoruz. Her zaman. O vatan haini oluyor. O ne bileyim devlet düşmanı oluyor. O din düşmanı oluyor. O terörist oluyor. O FETÖ'cü oluyor. O komünist oluyor. O dev solcu oluyor. O ülke yıkıyor. Ya bir fikir, bir düşünce ne olursa olsun, biz bakmıyoruz ki onun elinde silah var mı yok mu, böyle bir silahlı örgüt kurmuş mu, kurmamış mı. Ona da bakmıyoruz. Yani ben mesela işte bir ara ne diyorlardı benden için? Yeni FETÖ'cü. Yeni FETÖ'ler oluşmasın. Evet evet benim üzerimde söylenen söz. Allah Allah. İnsan kendisini tanımlayamasa bakacak, ulan benim nerem benziyor diyecek. Öyle ya. Veya hangi sözüm, hangi düşüncem benziyor diyecek. Ama bizde böyle bir oturmuş, yerleşmiş bir kanı var.
Yani o bizim istediğimiz gibi olacak. Veya işte belli güç odaklarına biat edecek. Belli güç odaklarına biat etmezse daha yıkır o. Ya gideceksin, biat edeceksin ona diyeceksin ki ya elini öpeyim senin, senin istediğin gibi olsun örneğin. Toplum olarak, İslam dünyası olarak biz böyle kulağımızı Kur'an'a tıkamışız. Hafızız ama Kur'an'ı duymuyoruz. Hafızız ama. Biz namaz kılıyoruz ama Kur'an'ı anlamıyoruz. Biz Sufiz, Allah'ı zikrediyoruz. Allah'ı zikrediyoruz. Ama Allah'ın ne dediğini bilmiyoruz. Kulağımız tıkalı. Niye? Hiç kulağımız duymuyor.
Bunun sebebi çok. Bu sebepleri topladığımızda, hiç kulaklarımız bizim maneviyatı duymuyor. Gönlümüz açık değil maneviyata. Kalbimiz ilham almıyor. Gözümüz ilhama açık değil. Kulağımız ilhama açık değil. İlhama açık olmuş olsa, biz her varlığın üzerinde hakkın sesinin tecelliyatını duyacağız. gözümüzde perde olmamış olsa, Cenab-ı Hakk'ın varlığın her perdesinde sıfatsal tecelliyatlarını görüyor olacağız.
İlahiler çok güzel sorduğum sarı çiçeğe annen babam var mıdır? Çiçek dedi ki derviş baba, annen babam topraktır. Yunus'un ilahisini söyleriz, hiç kimse bir çiçekle konuşmamıştır ama. Bu Yunus, sordum sarı çiçeğe derken, biz herhangi bir Allah'ın varlık alemine sürmüş olduğu, ağaçla, çiçekle, böcekle hiç böyle bir iletişimimiz oldu mu? Hayır, sebep, çünkü bizde o dil çalışmıyor. Biz yalnız kuş penceremize konarsa, biz onu çok büyük bir hikmet görüyoruz. Hemen yazıyor o. Selamun Aleyküm, sevgili efendim, sabah dersini çekerken pencereye bir kuş kondu. Hikmeti nedir? Ben de cevap yazıyorum.
Sana ne dedi? Cevap yok. Ya herkesin penceresine bir kuş konar. Sana ne dedi ama? Sen ne esması çekiyordun o esnada? La ilahe illallah çekiyordun. Sen la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah diye tutturdun ya, pencereye kuş geldi, o da başladı seninle. La ilahe illallah, la ilahe illallah. Duydun mu bunu? Hayır. His kulağın kapalı. Her zikrullah yapan cemaatın etrafını melekler kaplar. Hadisi kudsi. Melekler onlarla beraber zikreder ve onlara dua eder. Hadisi kudsi.
Peki, sen gördün mü? Hayır. Onların duasını işittin mi? Hayır. His kulağın kapalı, gözün perdeli. Görmedin hakikati. Ama iman ettin, inandın. Hatta hadisi kudsi devam eder ya, onlar neden korkuyorlar cehenneminden? Gördüler mi? Vallahi görmediler ya Rabbi. Görselerdi, ağlaya ağlaya seni zikrederlerdi. Peki ne istiyorlar? Cennetini. Cenneti mi gördüler mi? Hayır. Görselerdi, büyük bir iştihakla, şevkle, zevkle seni zikrederlerdi. Ey melakeler! Şahit olun. Ben o toplulukta bulunan herkesi affettim. Peki, şimdi bakın hitap topluluğa ve meleklere.
Sen zikrullah halakasına oturup da, zikrullah bittin de af olundunuz diye bir hitap duydunuz mu? His kulağı açıksa duyacaksın. Eğer göz açıksa göreceksin. Ve kalp çalışıyorsa, oraya tecelli edecek o. Bak, oraya tecelli edecek. O hitabı alacaksın. Ben şimdi bunu böyle anlatıyorum ya size şimdi. Bunu anlatırken bir kimse şöyle diyor kendince. Martaval okuyor ya, böyle şey mi olurmuş? Neden? Bu haller geçmişte kaldı. Bunları yaşayan bir kimse olur mu ya? Bu zamanda olmaz ya.
Bu zamanda böyle bir şey yok ya. Bunu alıştırdılar. Kendi körlüklerini herkese yaydılar. Herkese kabul ettirdiler. Hepiniz kör olacaksınız. Hepiniz kör olacaksınız. Eliniz değneksiz körlerden. Hepiniz sağır olacaksınız. Kulağınızda sağırlığı giderici bir alet olmayacak. Ve hepinizde kalbiniz taşlaşmış olacak. Hakikati görmeyecek. İstenilen dünya insanlığı, dünya insanlığının içinde istenilen Müslümanlık, Müslümanların içerisinde istenilen sufilik bu. Görmeyeceksiniz, duymayacaksınız, hissetmeyeceksiniz, kalbiniz çalışmayacak, zikrullah etmeyeceksiniz. Dinde zikrullah diye böyle bir şey yok. Böyle sizin yaptığınız zikrullah gibi de yok. Dinde tasavvuf diye bir şey yok.
Bu yeni bir din oluşturdunuz siz. Bakın direkt saldırılar bu değil mi? Evet. Bakın saldırılar bu. Soru şu. Hocam peygamber zamanında tarikat var mıydı? İsmi tarikat olarak yoktu. Evet. Sen peygamber zamanındaki dini yaşamak istiyorsun. Öyle değil mi? Evet. Gel kardeşim bizim yaşadığımız hayatın, dini hayatın içerisinde söylediklerimizde peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sünnetlerine aykırı bir durum var ise bize söyle.
Ya ama o okumadan biliyor. Bakın okumadan biliyor. Bir eser okudun mu? Hayır. Bir kitap okudun mu? Hayır. Ama senden fazla biliyor. Bak senden fazla biliyor. Bunu oturtturdular ve insanların, İslam dünyasının his kulağını kapattılar. O yüzden bizim his kulaklarımız yaptığımız kötülüklerden ve o kötülükleri kabullenişimizden, toplumun geçmiş olduğu o düşük ahlak seviyesine göz yumup biz de onlara benzediğimizden kapandı his kulaklarımız.
Biz hikmeti duyamaz hale geldik. Hikmeti göremez hale geldik. Biz doğruyu ne yazık ki tanımlayamaz, tanıyamaz hale geldik. Öyle olunca bize doğru ne önümüze kondularsa baktık heva hevesimize de hoş geliyor aldık kabul ettik. Dedik bu Kur'an'a aykırı, bu sünnet'e aykırı. Kur'an'da böyle yok, sünnet-i seniyerde böyle yok. İmamların iştahatında bu yok. Ama biz onu evirip çevirdik, kendimize ettik. His kulaklarımızı tıkadık. Allah bizi affetsin. O yüzden, oysa peygamberler, ilmi ledünden gelen o hikmeti, ilahi ilim hazinesinden gelen o hikmeti, ümmetlerine ve bütün insanlığa yaydılar. Bazı peygamberler vardır, belli bölgeye gönderilmiştir, belli topluluğa gönderilmiştir.
Ama Hz. Muhammed Mustafa, bütün insanlığa ve cinlilere gönderilmiştir. Bakın, bütün insanlığa ve cinlilere gönderilmiştir. Mesela, beni İsrail peygamberi bir kimse, Musa Aleyhisselam'a intisap edebilmesi için, beni İsrail olması gerekirdi. O yüzden, mesela bazı peygamberlerin zamanında, birkaç tane daha peygamber yaşamıştır. Çünkü bazı peygamberler, direkt bir kavme gönderilmiş peygamberdir. Mesela siz, Musa'yı olamazsınız bu saatte. Enteresan bir şey. Siz şu anda, mevcut Musevi sisteminin içerisinde, siz Musevi alamazsınız. Musevi alabilmeniz için, sizin Yahudi olmanız gerekiyor. Yahudi ırkından olmanız gerekiyor. Mesela benzeştireyim size bir şeyle daha.
Türkiye'de, ben Aleviyim diyemezsiniz. Alevi olabilmeniz için, Alevi aileden gelmeniz lazım. Böyle bir enteresan ölçüleri var. Yani senin Alevi misin sen? Annen babanın Alevi mi? Değil. O zaman Alevi olamazsın. Senin annen babanın Alevi mi? Evet, onun annesi babası, onun annesi babası. Kalıyor şimdi. Ben dört kuşak, beş kuşak, altı kuşak geriye doğru götürüyorum onu. Biliyor musun, bilmiyorsun. Senin Aleviliğin nereden geldi? Senin, deden, ceddin, Hazreti Hüseyin Efendimiz mi? Eçit yok. Ama olamazsınız. Hani bir sanatçı, tiyatrocu öldü de, Çanakkale'de bir Alevi köyüne gömülmek istendiydi. Oradaki Alevi köyü dedi ki, gömmemezsiniz buraya. Neden? O Alevi değil. Adam yıllardır Aleviyim diye haykırdı.
Öldükten sonra Alevi köyü onu oraya gömdüttürmedi. Neden? Çünkü bu Alevi değil dedi. Neden? Annesi babası Alevi değil çünkü. Şimdi, bakın, İslam, bu manada, eski tabirle, cihan şumul bir dindir. Yani bütün insanlığa gönderilmiştir. Bütün cinni taifesine gönderilmiştir. Benim tabirimle, yer ve gök halkına gönderilmiştir. Çünkü, cinni taifesi girince işin içerisine, yerin altında, toprağın altında da yaşayan cinni taifeleri var. denizde yaşayan, denizin dibinde yaşayanlar var. Farklı gezegenlerde yaşayanlar var. Bunların hepsi de cinni taifesi. o zaman peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yer ve gök halkına gönderilmiş bir peygamberdir.
Öyle olunca, cihan şumul oluyor. Bütün varlık alemine gönderilmiş bir peygamber. varlığın hangi perdesine geçerseniz geçin, hangi boyutunda yaşarsanız yaşayın, orada Muhammed-i Mustafa'nın izini takip etmek zorundasınız. Ama kulak sağır olunca, göz kör olunca, siz o peygamberden doğan ve peygamberin, tabiri caizse kanalından gelen, ilmi ledüne, mahzar olamazsınız. Hikmetin bu manada, Muhammed ümmeti ve dünya insanlığı manasında, babası hükmünde olan, Hz. Muhammed-i Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem. Ona tam bir teslimet ve tabiyet gerekir ki, onun üzerinden gelecek olan ilmi ledüne mahzar ol. Eğer tam bir teslimet, tam bir tabiyet yok ise, o zaman hikmete senin kulağın kapalı.
Ayet-i Kerime'de o yüzden dedi, Hz. Peygamber'de iman edip Allah'ı zikredenler için, dikkat edin, iki unsur, iman edip Allah'ı zikredenler için, güzel örnekler vardır. O zaman, iman edip Allah'ı zikredenler için, Hz. Peygamber'de, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde, güzel örnekler var. Bu ne? Bu hikmet. Şimdi, onun giyinişi, onun tavrı, tarzı, yürüyüşü, her şeyinde bir hikmet var. Hani, ama biz, şekilde kalmamak şartıyla. Hani, ama biz şekildeyiz. İşin bir de o tarafı var. Yani, işin şeklinde kalmışız. Hani, dervişin birisi gelmiş, Hz. Mevlana, Celal-i Tülmü Hazretlerine demiş ki, efendim demiş, ben, her şeyimi, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme benzettim.
Demiş, kuşağına nasıl bağlardı acaba? Onu bana tarif etsen de demiş, ben kuşağımı da onun bağladığı gibi bağlasam. Hz. Pir'in cevabı muhteşem. Diyor ki, sen kuşağını onun istedi, onun dediği gibi bağlarsan, tam bir Ebu Cehil'e benzersin diyor. Bak, tam bir Ebu Cehil'e benzersin. Ebu Cehil'in kıyafetiyle, Hz. Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellemin kıyafetinin arasında, bir fark yok. İkisi de aynı kültürün kıyafetleri. Bakın, kıyafette arasında bir fark yok. Fark nerede biliyor musunuz? Kıyafetlerdeki fark, sarıkta, müşriklerle, müminleri ayırt eden, kıyafetsel olarak, ritüel, bir tek ritüel var. Bir tek ritüel. Sarık, Osmanlı'nın yasakladığı sarık.
Batılılaşma adına, ilk önce İstanbul'da yasaklanan, ve İstanbul'da sarıklı dolaşanları, dipçikle, dipçiklendiği, ve Osmanlı zamanında, yasaklanan sarık. Müslümanlarla, gayrimüslimleri ayırt eden, tek, bir tek, ritüel diyeyim, veya kıyafet diyeyim, veyahut da, adına ne derseniz deyin, sarık. Ne zaman? Bedir Savaşı'nda. Cebrail Aleyhisselam ve melekler, kafalarında sarıklarla geldiler. Allah Resulü dedi ki, sallallahu aleyhi ve sellem, hani, bunu böyle görünce, ondan sonra, bütün ashaba, şey yaptı, tebliğ etti, emretti, herkes dedi, başına sar, bu şekilde sarık sarsın. Ashab elbiselerini yırttı, cübbelerini yırttı, üzerindeki kıyafetlerini yırttı, hepsi de sarık bağladılar.
Ne zaman? Bedir'de. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretten, hiç terk etmediği sünnetlerden birisi sarık. Şimdi ne oldu içimizde? Gerici kıyafet oldu. Ne oldu? İrticacı oldu. Yani siz şimdi, sarıkla sokakta dolaşamazsınız, ben de dolaşamam. Bu ritüeli, yok ettiler, biz de. bu ritüeli yok ettiler. Anadolu'da bu yok oldu. Şimdi işte, bir tek bunu sufiler, hani ayakta tutmaya çalışıyorlar. İşte zikirlerinde, derslerinde, sohbetlerinde, kendileri işte sarı, sarmaya çalışıyorlar. İşte ne bileyim, haydarilere sahip çıkıyorlar. Haydariye, sarıya sahip çıkıyorlar. Sarıyorlar. geri kalanı, biz ne yalnız ki her şeyi kaybettik.
Şimdi, o yüzden, Allah bizi affetsin. Biz, kulağımız tıkandığından dolayı, o nameleri, işitemiyoruz. Hakkınızı helal edin. Saat 11 oldu, hemen toparlayayım dedim, ama dağıldı. Allah izin verirse, bu önümüzdeki hafta içerisinde, ııı, hiçbir, sohbet ve ders yok, önümüzdeki cumartesiye kadar. Sadece bizde değil, bütün, ııı, tasavvuf vakfının, temsilciliklerinin hepsindelerine, dersler ııı iptal. Bugün bir, ııı, salı günü ders yapmak için, İzmit'ten müsaade istediler. Onlara da müsaade ettik. Bu noktada bir sıkıntı yok. Geri kalan hiçbir yerde, genel olarak biz, ııı, bayram haftalarında, ve bayramlarda ders yapmıyoruz.
İnşallah. Bayramın birinci günü malum, yine bayramlaşmamız, dün akşam kandil programı yaptığımız yerde, inşallah devam edecek. Bayramlaşma da işte on bir, on iki gibi, inşallah başlayacak. Sonra, son arkadaş gidinceye kadar devam edecek. Ama böyle, daha, ııı, geç kalmazsak, memnun olurum. Yaş geçiyor artık benim de, ondan sonra. Ama, hiçbir zaman şeyim yok, bıkkınlığım yok, herhangi bir, şey, ııı, duymuyorum. Allah razı olsun, seviniyorum. Bayramlar, sevinç günleri, inşallah, ııı, bayramın birincisi günü, bayramlaşma olacak. Allah'tan başka, Allah, Cenab-ı Hak başka bir, zeval vermezse, başka bir dert, gam, kasavet vermezse, bayramın birincisi günü, orada olacağız.
İnşallah. İnşallah. haklarınızı helal edin. Bir dahaki ders de, önümüzdeki hafta, cumartesi yine burada, inşallah dersimiz var. Ondan sonra, ııı, cumartesinden sonra da, mevcut programlar devam edecek. Allah'tan bir şey gelmezse, bayramdan sonra yine ben, ııı, ne o, ne diyorlar, rut mu diyorlar Ömer Oycu? Rut diyorlar değil mi? Yeni dilde. Evet. Ben bayramdan sonra, inşallah, Allah'tan bir şey gelmezse, yine, ııı, il, ilçe, köy, kasaba, ııı, dolaşmaya, ııı, başlayacağız inşallah. Bu üç aylarda, bir, üç ayları böyle, ııı, kendimizce geçirmek için, kendimi tatile ver dedim. Allah'ın olsun. benim tatil bitti. Önümüzdeki cumartesinden sonra, mesai başlıyor inşallah.
Cumartesinden sonra, yine il ve ilçelere devam edeceğiz. Tekrar haklarınızı helal edin. Helal olsun. El Fatiha. Hemen selamat.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.