mustafaozbag.org

Mesnevi Okuması (1890.Beyitten) 02.03.2024

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 3 Mart 2024 · 1:14:39

Eyvuzubillâhimeleşşeytanurrecim, Bismillahirrahmanirrahim, Efdâli zikrfâlemennehu, La-i-lâhâ, Hak Muhammeden Resulullah, Cemiyen, Enbiya'yı vel-mürselin, Velhamdillâhi Rabbil âlemin. Selamünaleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim bizleri ve ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin.
Rabbim Doğu Türkistan'da, Filistin'de, Irak'ta, Suriye'de, dünyanın herhangi bir yerinde zulüm altında inleyen Müslümanlara yardım etsin. Müslümanlara eziyet eden, Müslümanların kanını döken, Müslümanlara haksız, hukuksuz davrananlara Cenab-ı Hak kahri perişan eylesin. Onların makamlarını yerle yeksan eylesin. Onları dağıtsın, batırsın. Siyonus, pist İsrail'i helak eylesin. Onların destekçilerini de helak eylesin.
Amin. Eş-Mahin. 1890. Beyt'ten devam edeceğiz inşallah. En son okuduğumuz beyt, yüz binlerce zıt zıttını mahveder. Sonra senin emrin yine onları varlık alemine getirir. Aman yarabbi her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmakta.
Burayı okumuşuz. Şimdi bu gecede inşallah 1890. beyt. Hele her gece bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz bucaksız derin denizde batar yok olurlar. Yine sabah vakti o Allah'a mensup ruhlar ve akıllar balıklar gibi denizden baş çıkarırlar. Her gece bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz bucaksız derin denizde batar yok olur. Yani o iki ölümden bahsedilir. Birinci ölüm bu normalde bir kimsenin ecelinin gelip ondan sonra o ecelle beraber tekrar yeniden kıyamet gününe kadar beklemesidir. O normalde hani tabir edilir ki büyük ölüm denir. Bir de küçük ölüm diye nitelendirilen ölüm vardır ki o da her gecedir.
O yüzden Zümer suresi ayet 42'de Cenab-ı Hak buyurur ki Allah ölüm anında ruhları alır. Ölmeyenin ise uykusunda. Yani bir kimse öleceği zaman onun ruhunu alır. Ölmedi, sağ devam ediyor hayatı. Onun da uykusunda ölümünü alır. Ölmelerine hükmettiğini kendi yanında tutar. Diğerlerini de belli bir süreye kadar yine salıverir. Doğrusu bunu da düşünen bir kavim için ayetler vardır. O zaman Cenab-ı Hak normalde ne yapıyor? Bütün ruhları kendi emanına, kendi elinin altına alıyor. Bunların içerisinde ölmesine hükmettiğine, ölmesine hükmediyor, ölümü yaşıyor onlar. Yok ölmesine hükmetmediyse onu tekrar ne yapıyor?
Bedene sabah olunca veya uyanınca bedene tekrar onu ne yapıyor? İhade ediyor tabiri caizse. Tabi biz burada ruh, en büyük handikap bu zaten. Dünya, Adem'in var olduğundan beri bütün düşünen insanların üzerinde fikir yürüttüğü, kendince anlamaya çalıştığı, idrak etmeye çalıştığı, Cenab-ı Hak'ın hadisi kutsilerde Adem'i yarattıktan sonra kendi ruhundan ruh üfledim dediği bu ruh, bütün filosoflar, bütün dinler, bütün din mensupları bunun üzerinde birçok fikirler yürütmüşler tarih boyunca.
Ama bu fikirlerin hiçbirisi de bir sonuca ulaşmamış. Çünkü bununla alakalı Cenab-ı Hak'ın ayet-i kerimesine göre çok az bilgi verilmiş. Cenab-ı Hak İsra ayet 85'te, Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar, de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. Bunu da soranlar kim? Yahudiler. Yahudiler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ni gördüklerinde kendi kendilerine istişare ediyorlar. Buna bir soru soralım, bir şey soralım. Ne soralım diye kendi kendilerine, kendi üç kişi bunlar, kendi kendilerine tartışıyorlar. Şunu mu soralım, bunu mu soralım falan diye. En sonunda diyorlar ki, ruhtan soralım ona.
Çünkü işin içinden çıkılması en zor mesele bu. Bunu başka bir sahabe naklederken, diyor ki biz Peygamber'le sallallahu aleyhi ve sellemle beraberdik. O esnanda üç tane Yahudi geldi. Dediler ki, ey Muhammed sana bir sorumuz var. O da sorun dedi. Ruh nedir diye sordular. Ruh nedir diye sorunca Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir an durdu. O sahabe diyor ki, ben ona vahyin geldiğini anladım. Onun tesirinden ben de diyor, tabiri caizse hiç kıpırdayamadım. Yani vahyi öyle bir tesir etmiş ortama. Ben de hiç kımıldayamadım. Ben de hiçbir şey söyleyemedim. Ben tabiri caizse, ben de dondum kaldım diyor. Bir müddet böyle sessizlik oldu. Ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem'e vahyin geldiğini ben anlattım.
Çünkü böyle sahabeler bunları yaşadılar. Peygamber'e vahyin geldiği de delinlenmiş oldu. Sahabeler de böyle hiç hareket edemediler, kımıldayamadılar, konuşamadılar. Böyle üzerlerinde tabiri caizse cebri bir baskı oldu onların. Onlar da kımıldayamadılar. Orada hiç kimse kıpırdayamadı, hiç kimse konuşamadı. Velhasıl kelam vahyin geldiği belli oldu. Ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri direkt vahyiyle cevap verdi. Ey Muhammed sana ruhtan sonra soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. O yüzden bu konuda insanlara az bir bilgi verilmiş. Bu az bir bilgi de herkesin konuşabileceği, söyleyebileceği bir şey değil.
Hayır şimdi tabi ayak takımı, avam takımı bilmediğinin anlatır, bilmiyor ya bilmediğinden çok anlatır. Bilse hiçbir şey anlatmaz. Çünkü bilgisinin çok az olduğunu anla. Ama bu sonuç itibariyle Allah'tan gelen, vücudu canlı gösteren, görmemizi, duymamızı hissetmemize vesile olan bir şey. Yani bunu normalde şu dememiz de mümkün değil.
Bir şey. İmam-ı Azam'dan Allah razı olsun. Bütün mevzuları şey, felsefik olarak şeyi söyleyen o. Yani bir şey. Cenab-ı Hak ilk yaratında bir şey yarattı. Kendi ruhundan ve nurundan. İmam-ı Azam bir şey der ona. Ama bu da onun gibi. Ruhla alakalı da bir şey. Bunu normalde, bu da Rabbimin bileceği bir şeydir diyor. Ayet-i Kerime de öyle söylüyor. Öyle olunca ruh bu noktada bir şey. Ama hani bizim görmemiz, duymamız, ondan sonra hissetmemiz. Bu ruhla alakalı. Yoksa cesedi upuzun uzat, vefat ettikten sonra ne gözü görür, ne kulağı duyar, ne hisseder dokunduğunu. Hiçbir şey hissetmez, hiçbir şey bilmez. Ruh bildiğiniz etten kemik, ruh çekildiğinde vücut etten kemikten yapılmış bir şey ortaya kaldı.
E ne olacak? Bir müddet sonra o da çürülecek gidecek. O zaman cesedin bir anlamı kalmadı. Cesede anlam kata Cenab-ı Hakk'ın üflemiş olduğu ruh. Anne karnında dört aylık olunca çocuk, çocuk içerideki cenin dört aylık olunca Cenab-ı Hakk kendi ruhundan ona ruh üflüyor. Bakın dört aylık oluncaya kadar onda can var. Canla ruhu karıştırmayın. Onda can var. Veya uyuyorsunuz, uyuduğunuzda can var. Ama ruh yok o esnada. Ruhun bedenle uyuduğunuzda ilişkisi var mı? Var. Ama uyuduğunuzda bedenle ilişkisi en minimize noktaya kadar, en düşük seviyeye kadar geliyor. En düşük seviyede uyuduğunuzda. O yüzden normalde mesela uyku problemi olan tam dinlendim diye düşünemez.
Öyle uykusu tam düzenli değilse tam dinlenmez mesela o. Hep yorgun hisseder kendini. Sebep o böyle vücut o manada tam böyle kendisini kapatmadı çünkü. Veyahut da böyle rüyası açık, hali açık dervişler yorgun kalırlar hep. Sebep o çünkü o gece rüya devam eder, hal devam eder, yakaza devam eder. Öyle olunca rüya, hal, yakaza devam ettiğinden dolayı o bir türlü dinlenemez.
O hep kendini yorgun hisseder. Sebep vücut böyle bir güzel dinlenmedi çünkü. Bir rahat bir saat, iki saat uyumadı, üç saat uyumadı. Üç saat uyusa, iki saat uyusa yetecek ona. Ama iki saat böyle uyuyamayınca bir türlü dinlenemedi. Bu neden? O ruh ilişkiyi bedenle kesmedi çünkü. Hal görüyor, aklı, aklı çünkü mesaj olarak gönderiyor. Rüya görüyor, mesaj olarak gönderiyor. Yakazada bir şey görüyor, mesaj olarak gönderiyor. Bu sefer dinlenemiyor. O kimsenin aklı, beyni dinlenmiyor. Aklı, beyni dinlenmiş olsa dinlenecek. O dinlenemiyor. Veyahut da bir meselede çok etkilendiniz. Bir şeyi çok düşünüyorsunuz ya. Bu ayına yoğunlaşıyorsunuz ona. Yoğunlaştığınız zaman beynin hani yandı diyorlar ya.
Beyin devamlı onun üzerinde çalıştığından dolayı karnınız acıkıyor hemen. Acıktığınızı hissediyorsunuz. Sebep? Beyin enerjiyi aldı götürdü size. En fazla enerjiyi götüren beyindir. İnsan vücudunda enerjinin büyük bir çoğunluğu beyin yer bitirir. O yüzden normalde hani böyle işte yakaza görenler, hal görenler, rüya görenler geceyi böyle dolu geçirdiyse o da beyin onda normalde açlık hissettirir ona.
O da yemek ister. Veya hani öğrenciler ders çalışırlar ya. Öğrenciler ders çalıştığında strestir. Stres fazla olunca abur cubur bir şeyler yerler. Hep yemek isterler. Abur cubur. Neden? O beyin onda yakıyor çünkü. O açlık hissediyor. Şimdi ruh biz tecelliyat olarak var olduğunu görüyoruz. Bakın tecelliyat olarak. Yani nasıl Allah'ın batın ismi şerefi var, batın ismi şerefinin arkasına zatını saklamış, insanın da batını ruhudur.
İnsanda da batın ismi şerefinin arkasında ruh saklanır. Ruhun tecelliyatı var mıdır? Vardır. Ama şu diyebiliyor muyuz? Hayır diyemiyoruz. Düşünün uyuduğumuzda aklımızda, fikrimizde, düşüncemizde hepsi de o deryaya, o denize battı. Ruhların bekletildiği bir alan var. Yani ruh normalde senden ayrıldı. Ayrıldığı zaman arı peteği gibi bir alanı var. Direkt oraya gidiyor. Direkt. Şaşırmaca yok. Gelecek olan, yani daha dünyaya gelmemiş olan ruhlar, diyelim ki burada arı peteği gibi, yaşayanların normalde burada arı peteği gibi, işte normalde ölmüş olanların ayrı bir yerde arı peteği gibi. Bir oda düşünün, bir odanın dört tarafında arı peteği gibi ruhlar var.
Bir tarafında gelecek olanlar, bir tarafında geçmiş olanlar, bir tarafta da yaşayanlar var. Bir tarafta da velilerin, peygamberlerin, peygamberlerin, velilerin ruhları var. O pete kayrı, o özel o. O özel yer. E şimdi, oradan da o gelecek olan velileri bilenler, o peteği görenler. Hani Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri diyor ya, Allah müsaade etseydi diyor, ben diyor kıyamete kadar gelecek olan bütün velileri anne baba isimleriyle beraber söylerdim size diyor.
Bu nereden söylüyor? Oradaki petekten söylüyor. Tabii o normal böyle simasıyla beraber duruyor orada. Onun annesi, babası, gelmişi, geçmişi, geleceği hepsi de orada, o peteğin içinde. Peygamberler de orada. Ve onların bu manada ruhları serbest olanlar. Bir de işin bu tarafı var. Nasıl serbest olanlar? Mesela işte, Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin ruhu serbest. Peygamberlerin serbest komple. Velilerin serbest. Mürşidi Kamil dediğimiz o büyük zatların serbest. Zamanın kutupları serbest. Hepsi de serbest onlar. Onları görürken yine peteğin içinde görüyorsunuz. Ama serbest.
Mesela işte hani meşhurdur ya kıssa. Hani bu evliyalığa karşı olanlar, veliliğe karşı olanlar bunları reddederler. Olur mu böyle şeyler derler. Hani gelmiş ya, dervişin birisi demiş ki akşam üstad bizdeydi. Abdülkadir Geylan Hazretleri için. Ondan sonra ikincisi gelmiş. Dergan Çavuşu'na elhamdülillah demiş ya. Akşam bizdeydi. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on. Kırk kişiye gitmiş Geylan Hazretleri. İftara gidiyor bir daha. Bakıyor dergan çavuşu kırk kişiye gitmiş. Dönüyor usulünden Geylan Hazretleri'ne. Efendim diyor, hikmeti nedir? Dün gece kırk kişiye diyor, ziyarette bulunmuşsunuz. İftar etmişsiniz.
Dün gece diyor, Cenab-ı Hakk'ın Kadir ism-i şerîfi üzerimizde tecelli etti. Kırk değil diyor, dört yüz kişiye davet edeydi. Dört yüzüne de giderdik diyor. Bu da ne? Bunlar bu seçilmişlerin ruhları. O yüzden ayeti kerimede de siz onlara ölü demeyiniz diyor. Onları inkar etmeyin sakın. Bu inkar edilirse küfre düşülür. Çünkü onlar ölü değildir. Onlar haydır, onlar diridir diyor ayet-i kerimede. Şehitler, peygamberler, veliler, mürşid-i kamiller. Evliyaların belli bir kısmı. Beşinci esmadan sonra olanlar, beş ve beşten sonra olanlar. Bunlar da Allah'ın izniyle diğerlerinden farklıdır. O yüzden biz normalde ruhun tecelliyatını tanıyoruz. Ruhun kendisi suret olarak görünür mü?
Evet. Bunu da bir not alalım bir tarafa. Suret olarak görünür. Gördüğünüz suret de aslında onun ruhunu görüyorsunuz ama suret bugünkü onun vücut şekline bürünmüş oluyor. Bunun bir çıt ilerisi vücudu görmüyorsun, silüet halinde görüyorsun. İşte onun ruhu oluyor. Sülüet halinde. Bakın beden yok. Sülüet halinde görüyorsun ama onun hani yine yüzünü tanımlıyorsun. Yüzünü tanımlıyorsun. Yüzünü hafif silüetimsi görüyorsun. Sülüetimsi gördüğünde onu tanımlamış oluyorsun. Bu kim onu biliyorsun. Öbür türlü o peteklerde de gördüğünde onların silüetlerini görüyorsun. Bakın onların silüetlerini görüyorsun.
Rabbim cümleyi göstersin inşallah. O yüzden Cenab-ı Bir diyor ki gece olunca bütün uykuya gitti, uyuyunca ruhlar bedenden ayrıldı. Kendi katlarına gittiler. Bakın kendi katlarına gittiler. Emmare, emare katına. Levvame, levvame katına. Mülhüme, mülhümeye. Radiye, radiye. Mardiye, mardiye. Safiye, safiye. Onların da katları farklı. Yani orada bir kargaşa yok. Herkes kendi nefis katına gitti. Kendi nefis katına. Bir çıt daha ilerisini söyleyeyim. Kendi hakikatine gitti. Yani mesela bazıları da vardır. Aslında hani beşinci makamda değildir o esnada.
Ama o kimsenin hakikati beşinci makamdır. Ruh yine beşinci makama gidiyor onun. Aşağı gitmiyor. Ama adam burada dünya üzerinde baktığında yani üçüncü makamda dolaşıyor. Ama o ruh gece ondan ayrıldığında kendi hakikatteki makamına gidiyor. Asıl zulüm bu zaten. Bir de işin bu tarafı var. Nasıl asıl zulüm bu? O aslında beşinci kata çıkacak kimse ama amellerinden dolayı üçte duruyor, ikide duruyor, dörtte duruyor. Fakat o gece olunca ruh beşinci makama gidiyor. O ruh için büyük bir zulüm. Tekrar dünya üzerine indiğinde üçüncü makama iniyor, ikinci makama iniyor. O bedende bir makam çünkü.
Orada o kabız hali yaşaması veyahut da bir şeyden tat almaması veyahut da işte böyle kendi kendini boşlukta zannediyor, bir şeyden tat almıyor, böyle huysuzlanıyor. O aslında bedenin problemi. Neden? Ruh huysuz. Kendi katında değil çünkü. Kendi makamında değil. O normalde o bedende beşinci makama gelmiş olsa sakinletecek. Sükunete erecek. Rahatlayacak ama rahatlayamıyor. Sebep ya tabiri caizse çok özür dilerim ama yani nur bahçesinden nar bahçesine geldi. Nur bahçesinden geldi necasetin içerisine oturdu. Mecburiyetten oturdu. Bu da ayrı bir zulümdür. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenab-ı Hak der ki ey nefis Rabbine mutmain olarak dön.
Geri kalan çünkü ruha, geri kalan Cenab-ı Hak'ın üflemiş olduğu ruha zulümdür. Bir insan kendi nefsini, kendisi kendi nefsine zulmediyor. Kendisi kendisine zulmediyor. Oysa o dördüncü makama gelmesi lazım en azından. Ama gelmediğinden dolayı zulmediyor. İnsanoğlu zalim kendine zulmedi ilk önce. Yani insanoğlu zalim kendine zulmediyor. Ama bunu anlatsan da, haykırsan da, bağırsan da insanlarda çok fazla bir şey değişmiyor. İnsan gene yapacağını yapıyor. Allah muhafaza eylesin. İşte her gece ruhlar ne yapıyor? Normalde o deryaya, o denize, üstadın dediğine göre ne yapıyor? Derin denizde batıyorlar, yok oluyorlar. Orta yerde görünmüyorlar. Ne zaman ki o kimse uyandı, tekrar Cenab-ı Hak ruhları ne yapıyor?
Bedenlerine tekrar onları gönderiyor. Tekrar, o kimse daha uyanırken daha, kendine gelirken daha ruh anında geliyor. Peki, enteresan bir şey bakın ayeti kerime. Melekler ve ruh, 50 bin dünya senesinin karşılığı olan bir günde çıkarlar. Melekler ve ruh, Allah'ın bahsetmiş olduğu, tayin etmiş olduğu, o makama veyahut da ruhların bekletildiği yere, dünya senesiyle 50 bin dünya senesine göre, 50 bin yıllık yol kat ediyor.
50 bin yıllık, biz 70 sene yaşıyoruz. Öyle hızlı Cenab-ı Hak onları, öyle hızlı, bakın, buna normalde matematiksel olarak yaklaşmak biraz zor. Kolay mı hocam? 50 bin yılı normalde matematiksel olarak nasıl hesaplarız? Bir mikrofon verin hocama. Hocam en sonunda matematiği bıraktım ya, ne buyur diyecek ya, sohbete geliyorum, matematik dışı şeyler oluyor burada diyecek. Buyur hocam, 50 bin yılı normalde ne yapmamız lazım? 50 bin yılı günlere mi çarpacağız? Efendim ilk önce insan bir günde ne kadar yürür, onu bulmamız lazım. Çünkü o zaman sanırım 50 bin yıl insan yürüyüşüne göre ya da at yürüyüşüne göre artık bilmiyorum ama neye göre belirlenmesi lazım, onu bulmamız gerekiyor.
Yani insan mesela bir günde en fazla ne kadar yol alabilir, daha sonra bunu senede bulmamız lazım. Ona göre hesap etmemiz gerekiyor mesafeyi. Sen işi daha da arttırdın bu hocam ya. Yani fizik açısından bakarsak böyle efendim. Biz kestirmeden bir şey bulalım dedik ama yok daha uzattın sen. Yani eğer uzay zamanı katlanması, boyutlar arası geçiş gibi bir şey varsa o zaman sorun yok. Ama sizin anlattığınız şeylerle sanırım o boyutlar arasındaki geçiş biraz daha uyumlu gibi duruyor. Fakat bu fizikte çok temel daha doğrusu deneysel değil, genelde teorik kalıyor. Ben gene dedim ki, ben şöyle dedim, hoca diyecek ki şimdi dedim 50 bin yıl dedin ya bir adım attın 50 bin yıl geldi. Öyle değil mi? Aslında eğer boyut analizinden girersek doğru öyle oluyor.
Yani bu işin kısasına gidelim hocam biz ya. Bir adım attın 50 bin yıl oldu. Bir adım da attın ikinci 50 bin yıl oldu. Öyle olmaz mı? İşte sicim kuramı eğer doğruysa olur. Ama şu an sicim kuramı teorik. Yani deneysel değil. O açıdan ancak kuramlar açısından gidersek mantıklı. Neler açısından gidersek? Yani sicim kuramını doğru kabul edip de eğer oradan yola çıkarsak. Biz anladık ya sicim kuramını şimdi değil mi? Çok anladık biz. Yani böyle aktı her tarafımızdan bizim şimdi buna. Biz sicim kuramından daha önce bahsetmiştiniz efendim. Ben mi bahsettim? Yani tekkedeki, önceki tekkedeki yerde bahsettik. Hocam sarhoşmuşumdur o zaman. Bandoran'ın kutusu bazen açılıyor demiştiniz. Orada muazzam şeyler olmuştu efendim.
Yani özür dilerim ama. Ben onu bildiğiniz, daha doğrusu oradaki sicim kuramından yürüyerek söylemiştim. Hakkınız herhalde. Helal olsun. Yok ne kuramından bahsettimden haberim yok hocam. Ne geldiyse çıkmış demek ki. Efendim mesela sicim kuramı doğruysa, mesela ben diyelim ki masanın üzerinde bir bakteri olsam, benim için yani iki boyutlu olsam, benim sadece sağ, sol, ön, arka vardır. Mesela yukarı ve aşağı yoktur. Siz bana mesela orada bir selam verseniz, mesela ses bana, o bakteri gibi iki boyutta olsam, önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve içimden de gelir. Yani sizin anlattığınız, mesela cennetteki hitaba, masumlu da iç organlarınızdan bile sesin gelmesi, üst boyutlardan ancak açıklanabiliyor.
Doğal olarak burada hep gidiş sicim kuramına oluyor. Yani sicim kuramında 11 boyut gerekli. Biz dünya hayatında 3 boyut olarak biliyoruz. Ama 7 kat semayı eklersek 10 boyut ve buna da zaman eklersek 11 boyut oluyor. Yani şu ana kadar anlattığınız her şey sicim kuramıyla bağdaşıyor. Hatta siz sıfırları çoğalttım demiştiniz geçen sohbetimizde. Eğer sicim kuramı doğruysa bu sefer sıfırların sürekli çoğalması gerekiyor. O da muhteşem bir şeydi. Çoğalması gerekiyor hocam. Evet. Sıfırlar hep çoğalıyor. Aynen öyle. Yani eğer dünya uzay zaman genişliyorsa diğer boyutların büzülmesi gerekiyor. Bu da sıfırların muhakkak çoğalması gerekiyor. Ama biz bunu ölçemiyoruz.
Ölçemiyoruz. Dünya hayatında en fazla işte 10 üzeri eksi 43'e kadar gidebiliyoruz. Daha alçağısını ölçmemiz mümkün değil. Ancak dediğim gibi alt boyutlara ne zaman ulaşabilirsek belki o zaman olabilir. Ya normalde bizdeki eksiklik şu. Ben eksiklik olarak Allah affetsin. Bize verilen o kadar öyle söyleyeyim. Yani normalde şey hiçbir şey durmuyor durduğu yerde. Hepsi de büyüyor, genişliyor. Yani uzay da genişliyor komple. O çünkü o da durduğu yerde durmuyor. O yüzden zaman dediğimiz sıfatsal tecelliyat da durmuyor. O durmayınca zaman artı yaratma ve cemaliyet çok hızlı bir şekilde gidiyor. Öl olunca bütün her şey zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor.
Zaman sıfatının üzerinde tecelli edince dünya zaman birimleriyle ölçülemeyecek bir hızla gidiyor. O yüzden sıfırları çok çoğaltmamız lazım. Yani o sıfır yetmez yani öyle söyleyeyim. Sonsuz sıfır koymamız lazım. Yani sonsuz sıfır koymamız lazım ona. İştah da arttı büyüdü yani. Normalde sonsuz sıfır koymamız lazım. Ona da yetişmemiz mümkün değil. Bak ona da yetişmemiz mümkün değil. Ve o sonsuz sıfırlar üzerinde yürümemiz lazım. Öyle olunca bazı şeyler bu zaman merfumunun hızında yürümüyor. Mesela örneğin insan zaman merfumunun üzerinde bir şey olmuyor. Hani o zaman merfumunun üzerinde kainatın genişlemesi gibi insan genişlemiyor.
Fakat insan şunu idrak ediyor. İnsanın manevi idraki, manevi idraki bu genişlemeyi, bu büyümeyi idrak edecek hıza ulaşıyor. Bu şimdi yeni bir kavram senin için. İnsan öyle bir maneviyatı, öyle bir mükemmellikte, harikuladelikte yaratılmış ki insan fizik olarak baktığımızda mikro bir alem ama mana olarak baktığımızda makro bir alem.
Ve insan manası o zaman tecelliyatını idrak edebilecek hale geliyor. Bu da normal, dünyevi olarak dünya aklıyla işin içinden çıkılabilecek bir nokta değil. Ve bunu algılayabilecek yegane, tek varlıkta insan.
Bunu algılama noktasında melekler de buna yetişemiyor. Yani çünkü yaratılmış olan meleklerin kapasiteleri belli. Kendi kapasitelerine göre aşağı kapasitede olan da var, yukarı kapasitede olan da var. Hani birisi, nerede bilgisayarcı Yunus nerede? Normalde, normalde mesela bir çip düşünün, o 5 GB mi diyorsunuz ona? Öyle mi deniliyor, 5 GB mi deniliyor?
5 GB ama öbürkü 150 GB. O en büyük GB neyle tarif ediyorsunuz onlara? İş bir iş mi işte, demek ben... Evet, onun daha üstüne ne? Şimdi meleklerin de yaratılışı işlevlerine göre böyle. Mesela cehennemdeki meleğin yaratılışı ve işlevi ile cennetteki meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil.
Cennetin birinci katındaki meleğin yaratılışı ve işlevi ile yedinci katındaki meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Veya Cebrail Aleyhisselam'ın yaratılışı ve işleyişi ile birinci kat semayı tutan meleğin yaratılışı ve işlevi aynı değil. Melekler de kendi içlerinde yaratılıştan faziletleri var. Mesela en yüksek faziletli Cebrail Aleyhisselam, Cebrail Aleyhisselam Miraç'ta bir yere kadar gitti.
Bundan sonrasında gidememdi. Çünkü yaratılış olarak işlevi oraya kadardı. Ondan sonrasını Cenab-ı Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri kendisi yürüdü. Bakın bu yürüyüşün ne kadar nasıl olduğunu, ne derecede olduğunu, kaç bin yıllık olduğunu. Bak bundan sonraki yürüyüşün. Yani biz normalde İsra'yı zamansal olarak hesaplamamız mümkün örneğin. Hani işte ama ondan sonra miracı hesaplamamız mümkün değil. Yani sadece ruhlar alemine gidecek olan elli bin yıl dünya senesiyle. Yani normalde şimdi hocam matematiksel olarak toparlayamadı ilk etapta. Elli bin yıl dünya yılı olarak. O zaman bir gün kaç saat? Yirmi dört saat. Hesaplayacağız bir ayı bulacağız. Hesaplayacağız bir yılı bulacağız.
Hesaplayacağız elli bin yılı bulacağız. Beninki şey matematiği hocam. Gayet doğru efendim. Bu problem yok burada. Beninki dört çarpı dört yandık. Sıkıntı yok. Sıkıntı yok değil mi? Ben de oradan gidecektim. Efendim? Ben de mecburen oradan gidecektim. Tamam. Yani normalde bulacak olduğumuz şey bu bizim. Yani bunu elli bin yıla çarpacaksınız. Çarpacağın boyuna şimdi. Gün yirmi dört saat çarptın otuz gün. Aylık bu kadar yaptı. Aylık bu kadar yaptı. Çarptı on iki. Yıllık bu kadar yaptı. Çarpı elli bin yapacak. Ondan sonra o elli bin sana bir saat verecek. Yani o saati neyle nasıl kat edersin? Bir de uyudun kat etti. Uyandın o mesafe tekrar geldi.
Bunun matematiksel olarak hani uyanma esnasını düşündüğünüzde ve uyuma esnasında düşündüğünüzde yani ben kendi uyumamla uyanmamı örneklemeyeyim ama bizim Seyit Taş'ın uyumasını örnekleyebilirim. Yakinden gördüğüm için ne yaptı mesela Seyit Taş'ın yastığı böyle tepeden göster. Yani yastığı on santim kaldı horlamaya başlıyor. Hacı diyorum daha kafanı tam koymadın nasıl uyudun diyorum ben bakıyor bana gülüyor. Ha diyorum ne kadar güzel diyorum ya böyle uyuyabilmek. O zaten bir uyudu mu bize uyku yok. Yani mübarek bütün oteli ayağa kaldırıyor zaten. Ya mesela onun uyuma zamanı ile benim uyuma zamanım aynı değil. Benimki sıkıntı benimki damal ile yol gidiyor.
Uzuyor benim yol. Neden uyumam benim çabuk keskin değil hemen. Uyanmam çok çabuk ama uyumam çok çabuk değil. Sıkıntı var burada. Mesela o mesafeyi de kat etmek o mesafeyi hesaplamak da mümkün değil. Bir kimse hani uyudu ruh 50 bin yıllık bir mesafeyi kat etti gitti. Uyandı daha artık saniyenin bilmem kaçta kaçı zaman biriminde tıp vücuda girdi tekrar.
Vücuda tekrar girdi. Yani bunu hesaplamak biraz da sıkıntılı. İşte bu zaman zarfında Hazreti Pir diyor ki bu ruhlar komple geceleyin o deryaya dalarlar. Oraya gömülürler. Sen hiçbir şey göremezsin. Sabah olduğunda da diyor onların hepsi de ne yapar? Hepsi de tekrar yeniden vücutları geri döner. Aynı idrakla, aynı akılla, aynı hafızayla geri döner. Bakın aynı hafızayla geri döner. Ve aynı hafızayla geri döner. Uyanır uyanmaz etrafını tanır. Mesela beyinsel problemi var ise bir kimsenin, bu da Abdullah'ı ilgilendiriyor, beynindeki o ruhun tecelliyatıyla alakalı, şimdi sizin anlayacağınız şekilde nur diyelim bize, enerji diyelim.
Beyinde eğer bazı yerlerde hasar, tembellik var ise, oraya direkt henüz daha tecelliyat gitmediğinden, o böyle bir an etrafına saf saf bakabilir ben neredeyim diye. sebep, hafıza tam yerleşmedi ona. Tam yerine oturmadı. Tam işlevini yerine getirmedi. Dosyaları açmadı. Dosyaları açmadığından dolayı baktı ben neredeyim dedi. Ya da o kimse elinde tesbih, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, tak farklı bir perdeye geçti. O perdede la ilahe illallah devam etti. Oraya karşı bir aşinalık oldu. Bir aidiyet kesbetti. Farklı bir perdede. O kendince, onun hani, çok uzun zaman gibi gördü onu.
Halbuki çok uzun zaman değil. Ruh bedenden ayrıldı. Bedenden ayrılır ayrılmaz, farklı bir perdeye geçti. Farklı bir perdeye geçince, oraya aşinalık, oraya aşina oldu. Aşinalığı kesmedince, sanki oraya aitmiş gibi gördü kendini. Ve o esnada o kimse yakazadan kurtuldu, tak kendine geldi, ben neredeyim diye etrafına bakmaya başladı.
O esnada erkek ders yapıyor, etrafına böyle hani neredeyim diye baktı, eşi de onu yakaladı. Eyvah bizim adam gitti dedi. Demedin mi ben sana tarikata gitme, kafayı yiyeceksin diye. Muhabbet başladı. Veyha aynı şey kadında yaşandı. Kadın ders çekiyordu, la ilahe illallah, la ilahe illallah, namazdan sonra, sabah namazından sonra, adam da sabah namazını kıldı, öyle oyalanıyor. Kadın bir kendine geldi, baktı. Hatta adam yanında, adama tuha tuha baktı. Hani sen nesin, kimsin, nereden geldin yanıma gibisin de. Aha, adam öyle bakınca, adam dedi ki, tamam bu beni aldatıyor. ertesi gün mahkemeye. Ne oldu? Kadın beni aldatıyor.
Ne oldu? Tuhaf tuhaf baktı. Bana eşi gibi bakmadı. Şimdi, o esnada o, aslında, farklı bir perdeye geçti. Farklı bir perdeye geçerken de, o farklı perde, hangi makamda, birinci kat semada mı, ikinci katta mı, üçüncü katta mı, dörtte mi, beşte mi, altıda mı, yedide mi, cennette mi, nereye gitti ruh o esnada. Ve gittiği zaman, oraya böyle bir, aidiyet kesbetti, kendine geldi, şaşkınlaştı.
Bunları kitaplarda bulmanız mümkün değil. O arada, bu gidiş gelişlerin mesafesini ve zamanını hesaplamak mümkün değil. Şimdi, cennet, belli bir, şeyde yaratılmış, cennette büyütülmekte. Şimdi, cehennemde yaratılmış, cehennemde büyütülmekte. Bunlar tabi mana olarak, biz bunları söyleyelim. Yani, çünkü, cennetlik olanlar, çoğaldıkça, cennette büyütülmekte, büyümekte. cehennemlik olanlar da çoğalıyor, cehennemde büyüyor. Arş hala genişliyor, çok hızlı bir şekilde gelişiyor, çok hızlı bir şekilde büyüyor. Bunların hızına yetişme, yetişebilecek, hızını ölçümleyebilecek de, benim bildiğim yok.
Bakın, benim bildiğim yok. İşte, ruhlar da, o petek misali, kendi katlarına gidip gelirlerken, 50 bin yıllık bir yol kat ediyorlar, dünya yılıyla. 50 bin yıllık. Ve bu 50 bin yıllık yolu kat ederken, hedef hiç değişmiyor. Çünkü, bir manevi, böyle hortum gibi, borun gibi, insanların, omur ilinden itibaren, oraya bir kanal var.
ruhlar alemine. O kanalı kullanıyor, ruhlar. Bütün herkesin ruhları. O kanal, artık böyle, zamanüstü bir şey, ve o kanalı, tarif etmek de mümkün değil. Ama, öyle bir hızla gidiyor ki o. Ona, o hıza yetişmek de mümkün değil. Bakın, o hıza da yetişmek de, mümkün değil. ancak bunu nasıl, idrak edebilirsiniz? Yani, o yakaza halinde, veya halde, Cenab-ı Hakk'ın lütfetmesi, ikram etmesi lazım ki, kendi ruhunuzu, kendiniz seyredin. Bunu, seyrettiğinizde de, zaten siz tamam oldunuz, diyeceğim zaten. Normalde, onu böyle, o seyrede, ama, bir başka bir ben çıktı, bir başka bir ben daha çıktı, bütün benler, bir beni takip etti, filan.
Bunlar farklı şeyler. Ama ruhun hızını, ulaşmak, onu, yakalamak, biraz, Allah muhafaza eylesin, zor bir şey. Ve, normalde, tabii bütün bu, şeyin içerisinde, bir de, melek de değil, insan da değil. Bir kısım varlıklar var, o varlıklar da çok hızlı. Şimdi, meleklerin, hızları, kendi yaratılış, fıtratlarına göre, onların da kendi içlerinde, hızlı ve, kendilerine göre, kıyasladığımızda, yavaş olanları da var. Ama, insanla melek arası, diyebileceğimiz, cinli de değil bunlar. Farklı bir varlık var. Bu varlıklar da, kendi içlerinde, sınıf sınıf, mesela, onlar da, bazı meleklerden, çok hızlı.
ama insanların, velilerini, mürşidi, kamillerini, peygamberlerini, geçebiliyorlar mı? Hayır. Bir de onların hızı var. Bu işte, başka yerlere gidecek şimdi. Kapatalım biz burada, bu yöntem. Yan taraftan kapatalım, işareti geldi. Güz mevsiminde, o yüz binlerce, dallar, yapraklar, bozguna uğrayıp, ölüm denizine giderler. Kara kuzgun, yaslılar gibi, siyahlar giyinerek, bağlılarda, yeşilliklerin, matemini tutar. Yani, sonbahar ve kış geldiğinde, güz dediği, sonbahar ve kış. Sonbahar, kış geldiğinde, baktığınız zaman, o yeşillikler, bağlar, bahçeler, hepsi de sararır.
Ondan sonra, otlar, çöpler, hepsi de sararır, kurur, gider. Ardından, kar yağar, soğuk olur. Bir bakarsınız, topraklar çiz çıplak kalır. Yani, baktığınız zaman, üzerinde hiçbir bitki yoktur. Bitkiler, tabiri caizse, toprağın içerisinde gömülür, gider. Ve bütün her şey, güz mevsimi geldiğinde, ya sonbahar ve kış geldiğinde, yeşillikler, meşillikler, hepsi de gider. Meyvel ağaçları, yapraklarını döker. Yapraklarını dökmeyenler de var. Ama, o bitkiler, hepsi de ne olur, yok olur. Bunu en güzel, çok iyi tabir eder. Bediüzzaman, Said-i Nursi Hazretleri'nin, Haşr Risalesi. O böyle, bunu böyle, belakatlı bir şekilde anlatır, Haşr Risalesi'nde. Ondan sonra, der ki, işte, baktığınız zaman, bağlar, bahçeler, bütün hepsi de kurur, hepsi de, yerli eksen olur.
Bahar geldiğinde, Cenab-ı Hak, onları yeniden ihya eder der. Aynı şekilde, burada, Hazreti Pir diyor ki, güz mevsiminde, yüz binlerce dallar, yapraklar, bozguna uğrayıp, ölüm denizine giderler. Ve onlar, normalde ne yapar? Bahar gelince, tekrar, neşh-i neva olur. Aynı şey, insanlar için de, geçerlidir. İnsan da, sonbahar, kış geldiğinde, ne yapar? Doğdu, büyüdü, yaşadı, sonbahar, kışı gördü, öldü. Onun için, bahar ne zamandır? Kıyamet. Kıyamet gününde, ne olacak? Yeniden hepsi de, neşh-i neva olacak. Yeniden hepsi de, diriltilecek. Ve o bitkiler, ağaçlar, gözden kayboldu. Onlar yok hükmünde değil. Onları yok hükmünde de göremeyiz.
Sebep, bahar geldiğinde, yeniden çökü, neşh-i neva olacak. Yeniden onlar çıkacak. Aynı insanı da öyle göremeyiz. İnsan içinde ne oldu? Cenab-ı Hak, bütün varlığı, karanlıkta yarattı. İnsanları da karanlıkta yarattı. Sonra da insanları ne yaptı? Tekrar ruhlar aleminden, emir alemine, oradan dünyaya, dünyadan anne karnına, anne karnından çıktı, insanoğlu yaşadı, büyüdü, yaşadı, öldü. Öldüğü zaman yok mu oldu? Hayır. Toprağa gömüldü. Bitkiler gibi. Toprağa gömüldü. Çiçek gibi, buğday gibi. Toprağa gömüldü. Ne zaman çıkacak tekrar? Tekrar mahşerde çıkacak. Kıyametten sonra sur üflendi. Sur üflendiğinde herkes topraktan ne yapacak? Tekrar başını kaldıracak, çıkacak. Varlık köyünün sahibinden yokluğa, yediklerini geri ver diye tekrar ferman çıkar.
Ey kara ölüm, nebattan ilaç olacak otlardan, köklerden, yapraklardan ne yedinse, geri ver diye emredilir. Ve Cenab-ı Hak ferman eder. Ferman edince ne yapar? Bahar mevsimi geldi, bütün hepsine der ki, ne aldıysan toprağa, hepsini geri ver. Toprak ne yapar? Hepsini geri verir, bahar gelince. Ve her yer yeşillenir, her yere taze bir can gelir. Bir bakarsın, yapraklarını dökmüş olan ağaç, yeniden yaprak vermiş, yeniden meyve vermiş, yeniden çiçek açmış, çiçekten sonra meyveye dönmüş, bakmışsınız yeniden eşi neva etmiş. Aynı şey insan için de geçerlidir. Az önce bir seronomi var, insan o hale gelir, bir de insanın manevi ölümü vardır. İnsan haramlara girer, küfre düşer, manen ölür.
Manen ölünce, o böyle meyvesiz, yapraksız bir ağaca benzer. Kuru bir ağaca benzer. Hiçbir şeye benzemez. İman, İslam, İslam'ı yaşamak, o kimsede yeniden bir hayat oluşturur. Artık o kimse küfürdeydi, küfürden imana geçti, imana geçince, o yeşillendi. O meyve vermeye başladı. O artık normalde, yeniden neş-i neva buldu. O yüzden, imandan, küfürden imana geçenin, eski hayatı, küfür hayatı silindi. Hatta küfür hayatında ne yaptıysa, hepsi de hayra çevirdi. Hepsi de sevaba çevrildi. Ona yeni bir hayat verildi. O baharı yaşıyor artık. Bakın, yeni bir baharı yaşıyor. Küfürden çünkü, ne yaptı? İslam'a geçti. haramdan helala geçti. Zikirsizlikten zikre geçti.
Kuransızlıktan Kur'an'a geçti. Yeniden bahar oldu, yeniden hayat oldu, yeniden gençleşti, yeniden neş-i neva oldu. Artık o, kara ölümden geri döndü. Ey ashabım, size ölüyle diri arasındaki farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allah'ı zikredenler diri, Allah'ı zikretmeyenler ölü gibidir. O zaman o zikrullahla tanıştı, yeniden ne oldu? Dirileşti. Kardeş, bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var. Gönül bahçesinin yemyeşil, terü taze goncalar, güller, serviler ve yaseminlerle dolu olduğunu gör. Hazan sonbahar demek. Başka bir anlamı da, hani böyle sararmış, solmuş demek hazan.
Hani işte hazan gibi olmuş yüzü. Hazan gibi yüzü hazan olmuş dediğinde, yüzü sararmış, solmuş insana söylediğinde. E biz bahçeye söylediğimizde sonbahar demek. Sararıp solmak. Yani o kimsenin normalde sararıp solması. İşte Hz. Pir diyor ki, kardeş bir an için aklını başına al. Sende de her an hazan ve bahar var. Sende de her an solma, yeniden yeşerme var. Bunu çok farklı manalarda anlamamız mümkün. Her an sonbahar var, her an sende ölümle karşılaşıyorsun. Yani her nefeste, Cenab-ı Hak senin nefesini alıyor, her nefeste yeniden veriyor. Sen nefesi verdiğinde senin canını veriyor, canını alıyor. Sen nefesi aldığında yeniden can veriyor.
Her an seni öldürüp, her an seni diriltiyor. Sen bunun farkında değilsin. Sen her an hazanı ve her an baharı yaşıyorsun. Ve hazanı ve baharı yaşamak, tam olarak kemale ermemiş olan Müslümanların, müminlerin halidir. Çünkü kemale ermemiş olan bir Müslüman, kabız ve bastı halini yaşar. Kabız halini, kabız hali onun için ölüm, yani hazan, bastı hali ise onun yeniden dirilmesi gibi, yeniden feraha kavuşması gibidir. Bu ne zamana kadar? Bu ta kemale erince kadar böyle devam eder. Bir kısım ehl-i sufi, bu kabız ve bastı halinin ölünce kadar devam edeceğini söyler, bu öyle değildir işin doğrusu.
İşin hakikati nedir? İşin hakikati, kabız ve bastı hali, avam Müslümanlar için veya belli bir makama gelememiş Müslümanlar içindir. Eğer belli bir noktaya geldiyse, o kimse de, o kimse de kabız hali görünmez. Kabız hali görünen kimse, eksiktir, noksandır. eksik ve noksanlığından dolayı kabız hali yaşar. Sufiler kabız hali yaşar mı? Seri sülükte sufiler kabız hali yaşarlar. Biraz şataat olacak burası ama, hamdolsun bizde yaşanmaz hiç kimse de. Bizim kardeşlerimizde kabız hali yoktur. Bizim kardeşlerimizde kabız halinin olmayışı farklı bir sebebidir. O da şatata gireceği için susayım. Yani bizim kardeşler kendi kendilerine, ben kabız halindeyim zanneder, kendi kendine zanneder.
O da böyle bir günah işlemiştir, hata işlemiştir, yanlışlık yapmıştır. O günahtan, hatadan, kusurdan dolayı kabız halindeyim diye görür. Halbuki hatasından, günahından dolayıdır. Kabız hali manevi bir şeydir. Bir perdede kalmakla alakalıdır. Yani o kimse belli bir perdeye geldi, emmarelevame mülhümeye geldi, mülhümede kaldı, mülhümede kalınca kabız hali yaşadı. Herkes bunu böyle anlatır. Böyle değildir bizde. Bunun altını çizeyim biraz. Bizde kabız hali yaşanmaz. Bizde günah kebari işlediyse o kimse ve o günah kebari de kaldıysa, tövbe etmediyse içine darlık gelir. Bu kabız hali değildir. Bir kimse dördüncü esmaya gelir, orada beşe çıkmak için mücadele ediyordur, kabız hali yaşamaz.
Dördüncü makamın halini yaşar o. O kabız hali değildir. O bir kimse günah kebari işlediğinde, onu bizim kardeşlerimiz, onu kabız hali olarak görür. Bir günah kebari işledi, kalbinde bir darlık hissetti, gönlünde bir darlık hissetti. Farkında yapmış olduğu hatanın, yapmış olduğu yanlışlığın farkında, onu düzeltmenin yolu çok basit. Yani kime karşı yaptı? İlhan'a karşı yaptı. İlhan'ı gördüğünde, hemen İlhan'a diyecek ki, İlhan hakkını helal et ya. Ben sana karşı yanlış davrandım, eksik davrandım, kusura bakma. Hakkını helal et. Bitecek orada o mesele. Ve hemen anında, size yol olsun bu. Anında, Allah rızası için iki reket namaz kıl, tövbe et Allah'a, yalvar, gözyaşı dök.
Bitti. Bakın bitti. Ama sen bunu böyle yol haline getir dediğimde, tövbeyi yol haline getir. Günah işlemeyi değil. Yine yaptın. Bu bir insanın kendi kendine yaptıkları var, bir de başkasına yaptıkları var. Başkasına yaptıkları çok sıkıntılı. Dervişi engelleyen, dervişin önünü tıkayan, başkasına yaptıkları. Eşine, çocuğuna, arkadaşına, derviş kardeşine, iş yaptığın insanlara, etrafa, yolda trafikte, hiçbir şeyden habersiz gidip gelene, etrafındaki insanlara yaptıklarına, buradan dervişler kaybediyor. Ve bu, bütün dünyaya kibirliliği, deccaliyet pompalıyor. Bütün dünyaya, Hristiyanlığına, Yahudisine, dinlisine, dinsizine, Müslümana da, kibirlilik akıp gidiyor insanlarda.
Yan bakıyorum ben böyle, kibirlilik akıyor insanlarda. Buradan çok dervişlerin önünü kesiyor. Kibirlenme kardeşim ya. Git helallaş, git özür diler, git kendini haklı göreceğim diye uğraşma. Bu dünya haklı göreceğim yeri değil, sufi için, derviş için. Yani bakıyorsun şimdi insanlara, annesine karşı haklı, babasına karşı haklı, zakirine karşı haklı, şeyhine karşı haklı, biraz daha küstahlaşıyor, peygamberine bile haklı. Neden bunu böyle yapmış ki? Biraz daha küstahlaşıyor, Allah'a bile haklı. Allah'la çatışıyor. Küstahlık zirvede, kibir zirvede, dervişlik kalmıyor. O yapmış olduğu, o ama fikri günahlar, ama ameli günahlar, onun önüne çıkıyor. O da kendi kendine bir şey zannediyor. Kabız hal oldum herhalde diyor ben diyor. Ya sen ne günah kebairine kabıza bağladın ki?
Ama o baba derviş ya. O kabız haline girdi. Ya bu ara kabız halindeyim. Estağfurullah el azim. Bunu konuşuyor ya, bu da küstahlık. Kendi kendine hükmetti çünkü. Tabi ya senin başındaki şeyh mi canım? Övendirek gibi değil. Övendirek bile bir işe yarıyor. Övendirebilir misiniz siz? Bilmiyorum övendirek kimse ya. Hayvanları çok affedersiniz, dürtüklemek için kullanılan bir sopa. Ha senin şeyhin de öyle işte, övendirek gibi bir şey. Öyle ya, o kabız halinde şeyhi anlamadın. Kabız halinde olduğunu. Ha çok o fazla maneviyatlıydı ya. Bir anda o geldi, tıkandı bir yerde. Vah vah vah … Şeyh'i de onun tıkandığını görmedi. O orada kabız halinde kaldı.
Bir çıtta ileri. Beni Husis'i kabız halinde bırakıyor. Ben yetişirsem şeyh olacağım diye korkuyor. Bak, bu muhabbet şeyh efendinin zamanında. Bir çıtta bizim zamanımızdan birisiyle alakalı. Şeyh efendinin zamanından örnekliyim. Bunu bir de bana söylüyor. Ne oldu dedim. Sen yani, zikrullahta, Geylan Hazretleri senin elinden tuttu da farklı bir perdeye götürdü de şeyhin senin önüne mi geçti dedim.
Bu kaldı şimdi ben öyle deyince. Ne oldu dedim. Yani Geylan Hazretleri senin elinden tuttu, perdeden perdeye geçiriyordu, tanıtıyordu sana. Bak evladım burası birinci semadır. Burada filanca peygamber yaşar. Burada filanca melekler yaşar. Bunların esmaları şudur. Bunun şu katındaki melekler şu işi yapar. Esması budur. Dinle bak esmalarını. Bunları mı yaşadın dedim. Ses yok. Abi bunlar mı yaşanıyor dedi. Günaydın dedim. Sen daha bunları yaşamadan hangi kabız halinden bahsedeceksin? Hangi kabız halinden bahsedeceksin? Geldiler mi yoksa? Bir ses geldi. Duymadın mı?
Çağ at dedi ya. İyinin içerisinde biraz da böyle şeyi katalım ya. Var ya derse o geldi aklıma şimdi. Efendim derse katıldık mı katılmadık mı bekliyor. Katılmışsın evladım diyor ya. Lazım arası var. Şimdi o kimse kendisini kabız halinde görüyor zannediyor. Oysa onda kabız hali yok. O günah keballerden dolayı onu yaşıyor. Kim bilir kimin kalbini kırdı, kimin ayağına bastı, kime sert davrandı, kime karşı kötü davrandı. Bu onun, onu engelleyen şey bu. Ben de bangır bangır bağırıyorum dervişlere. Yapmayın, etmeyin. Birbirinize kötü davranmayın. Tepeden davranmayın. Sebebi ne? Ya yolda kalıyorsunuz. Kimisi topal oluyor.
Kimisi batıyor çukurun içine. E başlıyor artık efendim filanca kardeşim burada kaldı. E kaldı. Söylüyorum, bağırıyorum yapmayın diyorum yapıyor. Biz de bırakmak istemiyoruz kimseyi. Hani geldi ya sahabeden bir kimse. Dedi ki ya Resulallah ben seninle beraber olmak istiyorum öbür tarafta. Ona dedi ki o zaman bana yardımcı ol. Yani sen dinini yaşa, namazını kıl, orucunu tut. İslam'ı dosdoğru yaşa. Bana yardımcı ol. E mübarek insanlar yardımcı olun. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme yardımcı olun. Haramlardan uzak tutun kendinizi. Beraber olacaksanız.
E şimdi o kabızali değil. E şimdi bir de tabii bu tarafı var. Yani normalde Hazreti Pir burada sende de her an Hazar var. Sende de her an Bahar var dediğinde normalde dervişlerin halini anlatıyor. Herhalde Allah-u Alem. Çünkü neden her an Hazan ve Bahar'ı yaşayan o kimse aslında tam olgunlaşmamış bir Sufi anlatıyor. Onun kalbinde her an Hazan ve Bahar var. Yani canını sıkan bir şey oldu. Hazan oldu. O sevindiği bir şey oldu. Bahar oldu. Veyahut da bir böyle tecelliyata mahzar oldu. Bahar oldu. Tecelliyat kesildi. Hazan oldu. Yani işte rüyası açıktı. Onun için bahar oldu. Rüya kapandı. Onun için Hazan oldu. Hali açıktı. Onun için bahardı. Hal kapandı. Hazan oldu.
Veyahut da namaza böyle bir coşkuyla kılıyordu. O coşkuyu kaybetti. Hazan oldu. Şimdi dervişler böyle halden hale geçerler mi? Halden hale geçerler. Bahar oldu. O oruçtan zevk aldı. Tat aldı. Oruçtu. Oruca oruç eklemek istiyor. Bundan tat aldı. Lezzet aldı. Bahar oldu. Namaza namaz katmak istiyor. Bundan lezzet aldı. Tat aldı. O zikrullahtan hiç ayrılmak istemiyor. Böyle gündüz, gün ışımasın. Günün ışımasını bile istemiyor. Neden? Ne güzel tevhidi yakalamış. Gidiyor. La ilahe illallah. Gidiyor. O gün ışısını dahi istemiyor. Bahar oldu. Bakın bahar oldu. Bunların hepsi de dervişlerin üzerinde yaşayabileceği haller. Ve böyle olunca da ne oldu?
Onun gönül bahçesi buradan kurtuldu. Bakın bunlar bitti. Artık onun gönül bahçesine hazan hiç uğramadı. Kemal'e erdi. Kemal'e erince onun gönül bahçesi gül bahçesi oldu. Orada sonbahar yok. Orada kış yok. Orada kar yok. Orada tufan yok. Orada goncalar var. Orada güller var. Orada serviler var. Orada melekler dolaşıyorlar. Orada peygamberler dolaşıyor. Orada Cenab-ı Hakk'ın cemal sıfatının farklı farklı tecelliyatları var. Hz. Muhammed-i Mustafa'yla dostluk kurulmuş, peygamberlerle dostluk kurulmuş. Onun gönül dünyası artık hep taze bahar. Gönül dünyası. Ona kabız yok.
Ona sonbahar yok. O sonbaharları bitirdi, yaşadı. O kışı yaşadı. O sonbaharı da kışı da yaşadı. O bahara ulaştı. Artık ona bir daha geri dönüş. Yani bir tekrar sonbahar yok. Ona geri dönüş. Bir daha kış yok artık. Onun geri dönüşü hep bahar. Onun geri dönüşü hep gül bahçesi. Onun geri dönüşü hep mergis koklamak. Onun geri dönüşü artık hep cemaliyetin tecelliyetlerine gark olmak. Artık o cemaliyetin tecelliyetinden tecelliyetine her an gark olmakta. Yaprakların çokluğundan dal gizlenmiş. Güllerin fazlalığından kır ve köşk görünmüyor. O tecelliyetlerin içerisine dalmış. Artık tecelliyetlerin içerisine dalınca her yer yemyeşil, her yer bahar bahçesi, her yer türü taze, gönül onun coşmuş.
Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyetlerinden tecelliyetlerine geçip gitmekte. Öyle olunca artık onda ne köşk, ne saray, ne ağaç, ne dal, ne budak hiçbir şey onun gözünde yok. Onun gözünde bir tek o var. Akl-ı külden gelen bu sözler de o gül bahçesinin, o servi ve sümbüllerin kokusudur. Artık o akl-ı küle erişmiş. Akl-ı kül dediğiniz zaman bu böyle Cenab-ı Hakk'ın husisi kendine seçtiği kulların aklıdır. Bir tırmalayaraktan gelen kullar vardır. Bir de Cenab-ı Hakk'ın ezelde ilmi ilahisinde kendine seçtiği kullar vardır. Bunlar hani Şura suresi 12 veya 13'tür.
Bakıverin ona. Şura suresi 12 veya 13'tür o. Bu normalde hani oradaki ayet-i kerime şudur. Allah dilediğini kendine seçer der. Dilediğini. Burada bir kimse seçilmedim deyip de kendi kendine kahri perişan eylemesin. Bu o kimsenin seçildiğinin de farkında değildir o. O ilmi ilahide peygamberler seçilmiştir böyle. İlmi ilahiden peygamberler seçilmiştir. İlmi ilahiden peygamber gerçek manada peygamber varisleri. Zamanın kutupları ve zamanın normalde üçleri, beşleri. Hadi yedilerini de katalım içine. Hadi kırklarını da katalım. Merhamet, rahmet yayalım. Bunlar ilmi ezelden seçilmiş olanlardır. Ve Allah bunları kendilerine seçmiştir.
Kendisine seçmiştir. Bu kendisine seçmiş olduğunun ilmi diğerlerinin ilmine benzemez. Bunlarda ilmi ledün vardır. O yüzden aklı kül sahibi oldu denir bunlara. Ve birisi de kalkıp da ve işte kendisini aklı külden de görmesin. O seçilmişlerin ilmine sahiptir. Hani peygamberini seçti, yani oturup rahlede kitap okumadı. Hiçbir peygamber okumadı.
Hiçbir peygamber medresede yetişmedi. Hiçbir peygamber havralarda, kiliselerde yetişmedi. Hiçbir peygamber ibadethanelerde yetişmedi. Hiçbirisi de. Cenab-ı Hak hepsini de bizatihi kendisi seçti. Kendisi seçti, kendisine seçti. Kendisi kendisine seçti. Aklı kül sahibidir onlar. İşte o peygamberlerin ümmetlerinden de kendisinin seçtikleri var. Onlar da dini ayakta tutsun. Peygamber varisi olanlar. Onlar da ne? Zamanın kutupları. Aslında işin hakikati zamanın kutuplarıdır. Yani birler ve üçlerdir. Beşlerde de ilmi ledün vardır.
Yedilerde de vardır. Kırklarda da vardır. Ama birin ve üçünki gibi değildir. Onlar da o hale geldiklerinde o ilmi ledünün hakikatine ulaşırlar. Aklı külün hakikatine ulaşırlar. Ama o hale gelinceye kadar onlar da aklı kül olmaz. O hale gelinceye kadar onlar da aklı kül olmaz. Dervişlerin küstahları vardır. Cahilleri vardır. Onlar da kalkarlar böyle süslü sözler söylerler. Sanki o haldeymiş gibi. Onlar var ya onlar mahşer gününde helak olacaklar. Olmadıkları bir şeyi olmuş gibi gösterdikleri için. Ulaşamadıkları bir şeyi kendilerine ulaşmış gösterdikleri için. Onların sonları çok kötü. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden böyle oldum demekle olunmaz bu işler. Ama iş küstahlığı varınca, kibirliliğe varınca, heva hevesini ilahlaştırmaya varınca der herkes. Allah muhafaza eylesin. İşte Hazreti Pir diyor ki, bu az önce söylediğimiz sözlerin hepsi de kendine bağlamıyor. Bu diyor aklı külden gelen bir şey. Aklı külden coşup gelen bir şeydir. Yani bunu normalde kendini hiçlik deryasına atıyor. Kendini hiçlik deryasına atıp bu sözler diyor o gül bahçesinden, o servis ümbül bahçesinden gelme. Yani o bahçelerde dolaşanlar bilir bunu. O bahçelerin kokusuyla kokulananlar bilinir. O gül bahçesinde yürüyenlerin hali bu. Aklı külle olanlar. Aklı kül değil isen sus.
Git aklı kül olan bir kimsenin dizinin dibine otur, ondan ders al. Ki değilsin. Git icazetli bu konuda ehliyetli bir üstad bul, git otur onun dizinin dibinde ders al. Kendi kendine de böyle ortalığa ders vereceğim, ortalığa ahkam keseceğim diye uğraşma, perişan olursun. Bu sözüm herkese. Dergahın içine dışına, herkese. Perişan olursun. İki yakan bir araya gelmez, son nefesinde necasetini yiyenlerden olursun. Evet. Maneviyatı olmayanlar bu hallere aşina olmazlar. Aişina olmadıklarından kendilerince oldum derdine düşerler. Oldum derdine düşenlerin sonu perişan olur.
Yanına hiç kimseye katmazlar. Aklı da gider, fikri de gider. Allah muhafaza eylesin. O yüzden aklı külden geldi diyor bunların hepsinde Hazreti Bir. Aklı külde ne? O zaman o seçilmişlerin olan aklı. O seçilmişlerin aklı. Rabbim cümleyi onlardan eylesin. Bin dokuzuncu beytten devam edeceğiz. Gül olmayan yerden gül kokusu geldiğini, şarap olmayan yerde şarabın kaynayıp coştuğunu hiç gördün mü ki? Göremezsin. Senin gönül dünyanda gül bahçesi varsa sen gül kokarsın, gül alırsın, gül satarsın, gül tartarsın. Ama senin gönül dünyanda gönül bahçesine girmediysen sen o güller içerisinde gülleri koklayanlardan değilsen ne gül koklarsın, ne gül satarsın, ne gül tartarsın.
Rabbim bizi onlardan eylesin cümlemizi. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El Fatiha. Hemen selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi