Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 26 Kasım 2023 · 1:23:59
Eftâli zikr fâlemenne hûnâ, velhamdülillâhi rabbil âlemîn. Selâmünaleyküm.
Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed-i Kur'an ve sünnet-i seniye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatanlardan eylesin. Amin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Amin. Hakkı hak bilip, hak yolunda didişen, uğraşan, koşturan, konuşan hakkı söyleyenlerden eylesin. Amin. Batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden, batıla karşı mücadele eden kullarından eylesin. Amin. Rabbim Siyonistleri, Masonları, İsrail'i ve destekçilerini batırsın. Amin. Rabbim Siyonizmin kökünü kazısın.
Amin. İsrail'i ve Siyonistleri batırsın. Amin. Destekçilerini batırsın. Amin. Hepsini yer ile yeksan eylesin. Amin. Hud Suresi inzal olunca, hani ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol, ayeti kerimesini ince, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'e demiş ki, beni bu Hud Suresi kocattı, ihtiyarlattı.
Birden o ayeti kerime gelince sabahına beyazlar, artmış, beyazlamış sakalları. Hazreti Ayşe annemiz diyor ki, hani ne oldu bu gece? Beni diyor, bu Hud Suresi kocattı, ihtiyarlattı diyor. Beni de bu mesnevi ihtiyarlatacak. Mesnevideki bazı beytler veyahut da belli her beyt öyle de, bu mesnevi beni kocatacak, çökertecek beni. Allah'ı yesin inşallah. İşin içinden çıkacağız, daha doğrusu işin, bunu nasıl konuşalım, bunu nasıl anlatalım, hiç kimsenin başı gözü yarılmasın, kimse yok cebriyeye düşmesin, yok kaderiyeye düşmesin diye, kılı kırk yaratacağız diye uğraşıyoruz. Allah bizi affetsin inşallah. Hazreti Peygamber tabii öyle bir şey söylemiş, tabiri caizse söylemiş, koymuş oraya.
İşin içinden demiş, benden sonrakinden çıkabilecek olan çıksın demiş. Böyle birkaç haftadır böyle beytler var. Tabii okuduğumuz beytlerin hepsi de kendince kıymetli. Ama bazı beytler var, gerçekten yani işin içinden çıkmak için biraz mesai istiyor. Geçen haftadan kaldığımız yeri bir okuyayım, inşallah birbirini takip ettiği belli olsun. Tabii istikametle alakalıydı, geçen haftaki, ey istikametin medar-ı iftiharı, sen de istikamette bulun. Bunu okumuştuk, buradan devam ediyoruz. Ey baş köşe, ben senin kapında eşiyim. Mâna âleminde baş köşe nerede, eşik nerede?
Bir önceki beyt de diyordu ki, ne diyordu, sen meclisin sadrında yani gönlünde oturuyorsun, bense kapının eşiğindeydim diyordu. Mâna âleminde gösterilen her şey, hakikat olduğu kadar hakikatte değildir. Buraya girmeyeyim şimdi fazla ama ve lakin orada rumuzlar konuşur.
Orada öyle rumuzlar konuşulur ki, yani eşikle anlatılır, ne bileyim koltukla anlatılır veya işte değişik perdelerde değişik şeyler tecelli eder. Ve bunların hepsi de teşbihe girer ve o teşbih aslında meselenin hakikati değildir. Ancak bunu teşbihle anlatabilirsiniz, benzetmeyle anlatabilirsiniz.
Bunu ancak gösterilen rumuzlarla anlatabilirsiniz. O gösterilen rumuz veyahut da gösterilen şekil, eşya meselenin hakikati değildir. Yani örneklemek gerekirse bu salondan içeri geçmek için bir kapı vardır zahir âlemde. Siz buradan öbür tarafa geçmek istiyorsanız kapıyı kullanırsınız ya da keramet gösterirsiniz, kapıyı açmadan da öbür tarafa geçebilirsiniz.
Eyvallah. Ama burayı anlatabilmek için veyahut da bunun başka bir mekana, başka bir perdeye geçildiğini göstermek için kapı teşbihine ihtiyacınız var sizin. Veyahut da siz bir tecelliyattan bir tecelliyata geçerken değişik sanki dünyayla ilintisiymiş, bağlantısı varmış gibi kapılar görürsünüz veya kapılarla anlatırsınız.
Hazreti Pir de bunu söylüyor. Ben senin kapında eşiğim, bunu söyledikten sonra da diyor ki, manâ aleminde baş köşe nerede, eşik nerede diyor. Ya manâ aleminde ne baş köşe ne eşik, böyle bir şey yok. Ama var. Şimdi birisi desek yok, ben derim ki var. Birisi desek var, ben derim ki ya o manâ aleminde bir anlamı yok, yok derim. Bu bunun gibi bir şey. Ama benim en büyük sıkıntım ne biliyor musunuz? Acım. Benim anlatacağım dilden anlayacak kardeş çok az. Bu benim acım. Bunu dillendirmek çok zor. Yani mesela bir kimse birinci kat gökten ikinci kat göğe çıkacak. Aslında bu katların da anlamı yok.
Ama var. Çünkü birinci kat gökte yaşayan mahlukat ile ikinci kat gökte yaşayan mahlukat farklı. Üç, dört, beş, altı, yedi farklı. Ve hepsi de birbirine de perdeli. Yani birinci kat gökte yaşayan mahlukat için ikinci kat göktekiler gayb. Aynı dünyadaki gibi nasıl dünya ehli birinci kat gökte gayb onlar için.
Birinci kat gökü bilen yok. Ne yaşadığını da bilen yok. Ne olduğunu da bilen yok. Gayb olmuş oldu onun için. Ama var mı? Var. Buraya bir geçiş kapısı da var mı? Ben diyeceğim ki var. Bunu yaşayan bir kimse diyecek ki ya kapı yoktu benim geçtiğimde diyecek. Diyeceğim ki sen normalde seninki hal olmuş, makam olmamış. Bu sefer de ona onu diyeceğim ben. Nasıl yani diyecek? Sen hal olarak birinci kat göğü izlemişsin. Birinci kat göğe geçmemişsin. Sen birinci kat göğe geçmiş olsaydın, evet manevi bir kapı olacaktı oradan. O kapıdan geçecektin. Bu sende makam olacaktı. Ama sen birinci kat göğü izlemişsin. Bir perdede tecelliyat olmuş.
Sen orayı seyretmişsin. Kapıyı o yüzden görmedin. Seyrettin. Yani aynel yakin oldun. Hakkel yakin olmadın birinci kat göğe. İşte Hazreti Pir de diyor ki, Mane aleminde diyor, eşik nerede, baş köşe nerede diyor. Hani böyle bir şey, mane aleminde. Bunun bu teşbihe, kendi koyduğu teşbihi kendisi tenzih ediyor. Aynı zamanda da teşbihle tenzihi gösteriyor bize. Kendisi teşbih ediyor. Yani bir şeye benzetiyor. Dilimi mazur görün. Teşbih etmek, benzetmek. Ondan sonra da tenzih ediyor. Yani o değil demek. Reddediyor. Tenzih etmek bu, reddetmek. Ve diyor ki, o öyle değil. Ama meselenin, bilhassa manevi meselelerin anlatılabilmesi, anlaşılabilmesi için de teşbihe ihtiyaç var. Yani benzetmeye ihtiyaç var.
O benzetmeden kaçmak, o benzetmeyi reddetmek, o benzetmenin dışına çıkmak da ne yazık ki mümkün değil. Sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede? Sevgilimiz dedi, Allah Celle Celaluhu. Onun bulunduğu yerde biz ve ben nerede? Şimdi meseleye bu açıdan baktığınızda, yerin, bütün varlığın tamamıyla, altı da üstü de Allah'ın nuruyla, Allah'ın nuruna gark olmuş.
Allah'ın nurunun olmadığı hiçbir yer yok. Ama Hz. Bir sevgilimizin bulunduğu yerde biz ve ben nerede deyince, burada kendisini hiçliğe, yokluğe sevk ediyor. Biz derken çoğul, ben derken tekil, biz derken kesret, ben dediğinde vahdet var işin içerisinde. Biz yoktan var edildik ve yoktan var edildiysek yine bir gün yok edileceğiz.
Çünkü kıyametle alakalı ayet-i kerimelerde sonuçta Cenab-ı Hak bütün her şeyi bir anda, her nefis ölümü tadıcıdır ayet-i kerimesi mucibince, biz yok olacağız. Sonra Cenab-ı Hak yeniden var edecek. Öyle olunca biz neredeyiz, ben neredeyim, biz neredeyiz? Bunu normalde bu sohbetin sonunda böyle, bu sohbetin içerisinde seviyeyi aşağı çekmek istemiyorum.
Yaradılışa girmek istemiyorum yani. Ama burada Hz. Bir sevgilinin olduğu yerde biz nerede, ben neredeyim deyince, direkt fena noktasına geçiyor. Fena noktasına geçince, kesreti de, kesreti de, bireysel vahdedi de, tabiri caizse taca çıkarıyor. Burada Allah-u Alem bizden kastı kesret, çokluk yani, varlığın çok görünmesi veya varlığın tamamı.
Ben deyince, bireysel manada vahdet, o zaman Hz. Bir öyle bir yukarıdan konuşuyor ki, vahdet noktasında ne kendi benliğini koyuyor, ne de kesret noktasında bizliği koyuyor. Her ikisini de tabiri caizse taca atıyor. Biraz böyle, biraz da değil. tam manasıyla, vahdedi vücudun merkezine oturuyor. Bizi de, beni de kaldırdı, vücut tek. O da vahdedi vücut noktasına giriyor. Hani böyle zaman zaman derim ya, hani Muhyiddin İbni Arabi, böyle çok uç veya derinlemesine konuştu diye kabul edilir, tasavvufi çevrelerde. Hz. Mevlana Celalettin Rumi, o bayrağı almış, teşbih sanatıyla, daha yüksek bir zirveye dikmiş.
Baktığınız zaman, füsusa da baksanız, fütuhata da baksanız, bu kadar uç ve derinlemesine, bir cümle göremezsiniz. Ama Hz. İpir, öyle bir cümleler kuruyor, o cümleler, vahdedi vücut anlayışını, daha büyüs noktaya, daha zirveye götürüyor. Ve buradaki, vahdedi vücut anlayışını, tabiri caizse, kökten, bir daha sarsıyor.
Bizi de, beni de kaldırıyor. Sevgilinin olduğu yerde, ben ve biz neredeyiz diyor. O kadar, vuslat ve, fenada, ileri zirveye gitmiş, tabiri caizse, ben aslında, dilimin ucuna kadar geliyor, yutuyorum. Burada Allah'ın, sıfatlarının da üzerine çıkmış. Daha da 50 liraya gitmiş. Yani, artık, durdurulamaz bir, durdurulamaz bir noktada. Buna kelam yetiştirmek, buna cümle kurmak, her babayiğidin harcı değil. Öyle zirveden konuşmuş. Beni ve bizi kaldırınca, orta yerden, o kalır sadece.
Bunu bu kadar bahsedeyim. beni ve bizi kaldırınca, ben ve biz yok olunca, sadece o kalır. Ama buradan, insanlar, cebriyeye düşebilirler. Burada cebriye ile alakalı bir şey yok. Burada o kimsenin, Allah'a yakinlik olarak, gelmiş olduğu nokta, ben ve bizim de, yani hem vahdedin, hem de kesretin, ortadan kaldırılmış hali. Artık, kesret de, vahdet de, bitmiş. Yani, diyeceksiniz ki, bütün sufiler, vahdede ulaşmak için, birliğe ulaşmak için, uğraşırlar, doğrudur. bu bir makamdır, bir gelinen noktadır, vahdede, birliğe ulaşmak. Ama, Hz. bir bayrağı, bunun üstüne dikiyor.
Vahdedi de, ortadan kaldırıyor. Bu, vahdedi de, ortadan kaldırıyor, dediğimde, buradaki bütün, varoluşun, varoluşun, varoluşu bir seviye olarak nitelendirirsek, varoluşun üzerine çıkıyor. Çünkü, bu, varoluş, hepsi de sonradan olma şeyler, onu, aldığım bir kısmını, öbür beyitte, o varoluş, hani, la taayyün, bilinmezlik, ondan sonra, birinci, taayyün, Hz. bir, ondan sonra işte, aşağı doğru iniyor ya,
Hz. bir, burada birinci, taayyundan bahsediyor. Yani, o birinci, taayyundan bahsedince, ortadan vahdede kalkıyor. Ortadan her şey kalkıyor aslında. Bu böyle, gerçekten anlatılması, zor bir şey. Ey canı, biz ve ben kaydından kurtulan, ey erkekte, kadında, söze ve vasfa, sığmaz ruh. Şimdi, bizi ben, ve biz kaydından kurtulan, canı dediği, kendi canı, veyahut da, bütün canlar olarak, düşünelim. O hale gelen bütün canlarla alakalı, biz ve benden, kurtaran, kurtulan dediğinde, evet, vahdetten de, kesretten de, kurtuldu.
Vahdetten de, kesretten de, kurtulunca, zaten özgürlüğe kavuştu. Ve, erkekte de, kadında da, söze ve vasfa, sığmaz ruh. Yani, bu bildiğimiz, hani, size ruhumdan üfledim, dedi ya, ruhumdan üfledim, dediği ana gelmek. Yani, Adem'i yarattı, Adem'i yarattıktan sonra, kendi ruhumdan ruh üfledim, dedi. Ve bütün mükevanata, dedi ki, Adem'e, kendi ruhumdan ruh üfledim de, ona secde edeceksiniz, dedi. Orada secde, mana aleminde, Adem'in, Adem'e, üflenen, Cenab-ı Hakk'ın, kendi ruhumdan ruh, dediği şey. Yoksa, Adem'in, topraktan, yaratılışına değil, kendi ruhumdan ruh, üfledim ona, dedi.
Buradaki, kastettiği, kadında ve erkekte, vasfa, sığmaz olan ruh, dediği ruh, bu, ana Yahudiler geldiler, sana ruhtan sorarlar, ruhtan sordular ya, ruhtan sorunca, Cenab-ı Hakk cevap verdi. Dedi ki, ey Habibim, sana ruhtan sorarlar, ayeti kerime. De ki, onu ancak Rabbim bilir. Bununla alakalı, size çok az bir bilgi verildi. Bu ruh, buradaki kastettiği ruh, Adem'e, kendi ruhundan üflediği ruh. Ve bunu, normalde, o ruh, bakın, o ruh, yani, hepinizdeki ruh, biz ve ben kaydından, kurtulması lazım. O ruh, biz ve ben kaydında, durduğu müddetçe, bu sefer, siz onu, hapsetmiş oldunuz. Biz ve ben kaydından, kurtarmazsanız.
Bunu böyle, ayeti kerimelerle, şunlarla, bunlarla, anlatabilirdim. ama, bu meselenin, daha iyi anlaşılabilmesi için, buradaki, söz konusu, ruhun, Allah'ın, Adem'e, üflediği, kendi ruhumdan, dedi, ruh. Ve bu, ben ve biz kaydından, kurtulması lazım. Yine, nereye geldi iş? Yine, o varlığın, derecelendirmesine geldi. Varlığın, derecelendirmesine göre, seviye, yüksek, erkek, kadın, kaydı, kalkıp, bir olunca, o bir, sensin. Biriler de, aradan kalkınca, kalan yalnız sensin. Erkek, kadın, kaydı, kalkıp, kalkınca, hepsini, bir, yani, insan.
Veya, erkekler, bir, erkek adı. Kadınlar bir, adı kadın. Erkek, kadın kaydı da kalktı, hepsini bir ettik, cem ettik. Bir, onları da kaldırınca, ne kaldı ortada? Sen kaldın diyor, ortada. E şimdi, Cenab-ı Hak, sura üflecek, ben işin, bu tarafından olayım. Sura üflediğinde, o zaman, Allah'ın, diledikleri dışında, bütün hepsi de, ne yapacak? Ölecek, ölümle, karşılaşacaklar. Sonra, ikinci sura, bir daha üflecek. İkinci sura, üflendiğinde, sağ, hiçbir kimse kalmayacak. Bakın, sağ, hiçbir kimse kalmayacak. Hadis-i şerifte diyor ki, o zaman, Cenab-ı Hak diyor, bir, seslenir, bugün, Kadir-i mutlak olan, kim?
der. Sonra, kendisi cevap verir. Aziz, olan, Allah'tır der. Çünkü, ben ve bizi kaldırdı, birileri de kaldırdı. Her şeyi yok etti. Her şeyi yok ettikten sonra, sordu, bugün, kim var, var olan, Allah var dedi. Kendi kendine, bunu, kendisi cevapladı. hoş, buna, Hz. Ali Efendimiz, enteresan bir cevap veriyor. Bu böyleydi, hala daha böyle diyor. Yani, bu böyleydi. Hani, hala daha böyle. Hani, bunun da, ama, hadisi var ya, geliyor, sahabeden birisi soruyor. Diyor ki, Ya Resulallah, hiçbir şey yok iken, Allah neredeydi?
Amadaydı diyor. Hz. Ali Efendimiz de, devam ediyor. hala da öyle diyor. Yani, hiçbir şey yok hükmünde yine diyor. Şimdi, o yüzden, burada, bütün bizi ve beni kaldırıyor, Hz. Pir. Şimdi, beni yoran, beni kocatan, ben hızla oraya gelmek istedim. O yüzden böyle, bir sürü yazmışım oralara bir şeyler. Yazdıklarıma bakmadan, hani, imam bildiğini okuyacak ya, hızla oraya gelmek istedim. Gelmek istediğim yere geldim yani. Cenab-ı Hak, ne lütfedecek bilmiyoruz. Hep beraber anlamaya çalışacağız burayı. Bu sohbetleri sonra, kendi kendinize analiz etmeyin, burada bırakın. Bunlarla alakalı soru da sormayın. Kendi kendinle, huzur tavlasını oynamak için, bu, ben ve bizi vücuda getirdin.
bu suretle, ben ve senler, umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliye, müstarak olurlar. Bakın, beytte, ilk başlangıçta ne var? Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için, bu ben ve bizi vücuda getirdin. Ben ve bizi, vücuda getirdin. Bu suretle, ben ve senler, bizler kalktığı senler oldu. Sen demiyor, senler, çoğul. Bu suretle, ben ve senler, umumiyetle bir can haline gelirler. Sonunda da, sevgiliye, müstarak olurlar. Müstarak olmak, kendinden geçip, bir şeyin içerisine dalmak, kendinden geçmek, kendini bilmeyecek hale gelmek, müstarak olmak, yani bir kimse, bir şeye gark olmak, bir şeyin içinde yok olmak, kaybolmak, o meselenin içinde.
Şimdi böyle olunca, o normalde, her şeyin sonunda, her şey, sevgilide gark olacak, yok olacak. Sevgilide yok olacak, gark olacak. Şimdi beni, bizi ve seni, ben, biz ve sen, bununla alakalı, varlığın mertebelerine, derecelerine girmemiz lazım. Allah, tırnak içerisinde Allah'ı söylüyorum. Çünkü, anlatacağım konuda Allah, ikinci ta'iyyün. Allah, zat itibariyle, yani, varlık itibariyle, zat itibariyle, haktır, yani vardır ve tektir. tecelli, tecelli, eski dilde, tecelli, ve taayyünat itibariyle, çoktur.
Tecelli nedir? Tecelli, Cenab-ı Hakk'ın, varlığının, değişik ve çeşitli mertebelerde, zuhur etmesidir. bir var eden oldu, bir de varlık var, o varlığın da, dereceleri var, veyahut da katmanları var. Tecelliyat ne? Cenab-ı Hakk'ın, varlığının, çeşitli mertebelerde, zuhur etmesi var. Yani, orada, bir şeyde görünmesi, bir şeyde görünmesi, zuhur etmesi var. ve, bizi bağlayan şey, bir sufi, bir derviş adayı da, bunu, süluk esnasında, yani, yol yürürken, bunu, idrak etmesi beklenir.
Bu, tecelliyatları. Bir de, neydi? Taayyünat vardı. Taayyünat ne? Eşyanın, veya varlığın, Cenab-ı Hakk'ın, zatından, zuhur veya, tecelli, yoluyla, ortaya çıkmasıdır. Taayyünat da budur. E şimdi, o, beytte dediği, ben ve biz, biz deyince, kesret, çokluk, ben deyince, teklik, vahdet anlaşılır. yani Allah, kendi, bir, ikinci taayyünden, tecelliyatını anlatıyor, Hz. Pir, Allah'u alem, bir beytte, bir ansiklopedilik, kelam söylemiş.
Bu ayrı bir keramet. Bunu düşünse, bir kimse, gerçekten düşünecekle, bulunacak bir beyt değil. O zaman, buna böyle, ben ve bize, ve sonunda, sen olunca, buna muhakkak biz, Arabi ekolünden girip, biz, varoluşu, varoluşun, katmanlarını, anlamamız gerekiyor. Eğer biz o varoluşa, girmezsek, biz, bu beytleri anlamakta, güçlük çekebiliriz. O zaman, la taayyun mertebesi, dediğimiz mertebe, yani, o, meşhur, hadisi kudsi var ya, hani, sahabe geliyor, soruyor, diyor ki, Allah, hiçbir şey, yaratmazdan önce, neredeydi?
Ve, Hz. Peygamber cevap veriyor, Tirmizi'de ve, İmam Malik'te, bu hadis-i şerif, diyor ki, amada idi, amada, altında ve üstünde, hiçbir şey olmayan, amadaydı. Yani, bulutumsu bir şey, ama dediğinizde, elle tutulacak bir şey yok, anlamı da yok, anlamsız, amadaydı. Öyle olunca, bu, hep derim ya, amadan, amadan birisinin, bir şey konuşması, mümkün değildir. Bir kimse, buradan bir şey konuşuyorsa, kocaman cahildir. Kocaman cahildir. Konuşuyorsa, kendi cahilliğini de, bilmeyecek kadar cahildir.
Burası, la taayyun halidir. biz burada, Allah'ın zat olarak, henüz daha Allah'ın, Allah olarak da, tecelli etmediği halidir. Ve, bu, mutlak, gayb anlamındadır. O yüzden, buraya, normalde, başka başka kitaplarda, birçok isim bulabilirsiniz. Ama ben böyle, mutlak, gayb olarak, veyahut da, mutlak, ama olarak, nitelendiriyorum burayı. Yani, çünkü işte, zat-ı ilahiye derler, buraya, ne bileyim işte, ehadiyet makamı derler, buraya. Buraya, normalde, birçok isim söyleyebilirler. Ama burası, mutlak, gaybdır. Varlığın, hiçbir, noktasına, ve derecesine, açık değildir.
Hiç kimseye, açık değildir burası. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hadretleri de, dahil buna. Burası mutlak gayb. Burayla alakalı, hiç kimse, hiçbir şey konuşmamış. Burayla alakalı. Şimdi, burası normalde, hani, üzerinde çok durulacak, konuşulabilecek bir nokta değil. Bundan sonra, işte, hani, ama noktasında, bir tecelliyattan, bir taayyünattan, bahsetmemiz, mümkün değil. Hz. Pir de, burayı kastetmiyor zaten. Burası çünkü, bilinmezlik. Bu bilinmezliği, kastetmiyor.
Sonra, Cenab-ı Hak, bilinirliğe, geçecek ya, meşhur, yine, hadisi kudsi, ben, gizli bir hazineydim, bilinmek istedim. Ben, gizli bir hazineydim, bilinmek istedim. Bunu, tabii, suyuti, ve, bunu, keşhül hafada, aclığını, nakletmiş. Bu, daha önce de, bunun sohbetini yapmıştım ben. bunu inkar edenler filan olmuş, İbn-i Teymiye'nin başına çektiği, başını çektiği bazı ulema, bunu inkar etmişler ama, İbn-i Teymiye'nin sıkı bir talebesi olan, Ali'ül Karri, enteresan bir şeydir. Ali'ül Karri, bunun mana olarak, doğru olduğunu, hani, ben insanları ve cinnileri, beni tanısınlar diye yarattım, ayeti kerimesinin, ne bağlayaraktan, bunun mana itibariyle, doğru olduğunu söylemiş.
Bugün, biraz, bunun üzerinde çalışınca, Bediüzzaman Said-i Nursa Hazretleri de, İcazet-ül, Ne o? İşaret-ül İcaz'da da, bu hadisi kudsi, kendisi de, almış, bununla alakalı, kısa bir şey okudum, hatta diyor ki, Bediüzzaman Said-i Nursa Hazretleri, bunlardan diyor, haberi olmayan cahiller, buna itiraz edebilirler ama, onların bunlardan haberi yoktur diyor, cahildir onlar diyor. Şimdi, böyle olunca, Cenab-ı Hak, tanınmaklığı istedi, tanınmaklığı isteyince, ikinci tahayyün, yani ilk tahayyün, ama ikinci, ilk tahayyün mertebesi oldu. Bu mertebe ne? Cenab-ı Hak'ın, Zat-ı İlahi olarak, adlandırdığımızda, veyahut da, mutlak kayıp olarak, adlandırdığımızda, varlık sahasına, kendisini ishar etme, kendisini gösterme, bu ilk tahayyün mertebesi.
Cenab-ı Hak bilinmez idi, amadaydı, ve bilinirliğe geçti. Bilinirliğe geçerken de ne yaptı? Bir şey yarattı. Bilinirliğe geçerken, bir şey yarattı. İşte burada, bilinmezlikten, bilinirliğe geçerken, benim tabirimle, Allah affetsin beni, Allah'ın, Allah olarak bilinirliği, bu mertebede, Allah'ın, Allah olarak bilinirliği, bütün zatı, ve sıfatsal tecelliyatlarının, cem olduğu, ve Allah, lafz-ı şerifinin altında toplandığı, bütün sıfatlarının, zatı ve subiti sıfatları olarak, bütün sıfatların, Allah ismi, şerefinin altında toplandığı,
ikinci tahayyün mertebesi. Allah'ın, Allah olarak bilinmesi, ve, buradan, ilk zuhurun, ilk tecelliyatın, meydana gelmesi. Hatta bazen, ben derim ya, hani, ilmel yakın, aynel yakın, hakkel yakın anlatırken, veyahut da, ben burayı, hakikati Muhammedi olarak da, nitelendiririm ya, yani, çünkü, bir şey yarattı, o yarattığı şey, neydi?
Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. O yarattığı da, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, nuru ve ruhuydu. O yüzden, bu makam, tabiri caizse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin makamı. O yüzden, bu mertebeye, bu makama, Allah, kendisi, Allah ismiyle cem etmiş. Ve, bundan sonraki, tecelliyatlar, bundan sonraki, mertebeler, varlıkla alakalı. Bakın, burası yine varlıkla alakalı değil. Allah'ın, Allah'la, Allah'ın, Allah olarak bilinmesi burası. Bundan sonra artık, varlığın diğer, mertebeleri geldi.
Üçüncüsü, ikinci taayyün mertebesi. Yani, birinci taayyün neydi? Allah'ın, Allah'la bilinmesiydi. Ondan önceki, Allah olarak bilinmesiydi. Ondan önceki, ahmaydı. Bilinmezlikti. İkinci, taayyün mertebesi, Cenab-ı Hakk'ın, zatının, sıfatlarının, isimlerinin, mevcudatın, komple varlığın, tafsilatlı olarak bilinmesinin, söz konusu olduğu mertebe. Burayı ben ne olarak nitelendiriyorum? Arabi öyle nitelendirmiş ya bunu. Ben de aynı nitelendirmede bulunuyorum. Yani ben bir şey olduğumdan dolayı değil. Arabi'nin buradaki nitelendirmesi muhteşem bir şey. Burası ne? Ayağını sabite dediğimiz mertebe. Yani bütün mevcudatın varlığın, bütün mevcudatın varlığın bilinmesinin söz konusu olduğu yer.
Yani sen de orada bilinirliğe geçtin. İnsan da orada bilinirliğe geçti. Bakın bütün her şey bilinirliğe geçti bu mertebede. Ayağını sabit ede. Yani henüz daha ruhlar yaratılmadı. Ruhlar yaratılmazdan önceki mertebe burası. Ruhlar yaratılmadı henüz daha. Ve bütün yaratılacak olan, zerreden küreye, her ne var ise, hepsi de burada bilinirliğe geçti.
bilinmezdi varlık olarak. Yani sen bilinmezdin. Henüz daha ruhun yok. Henüz daha senin ruhun yaratılmadı. Ama ayağını sabitede sen bilinirliğe geçtin. Yani Mustafa'nın adı Mustafa olarak veya başka bir isim önemli değil. Mustafa ayağını sabitede bilinirliğe geçti. Buraya iyi anlayın. Çünkü ayağını sabite, bu anlatacak olduğumuz veya tasavvuf bilgisinin en önemli sırrı veya en önemli bilgisi.
Yani sen önce ayağını sabitede bilinirliğe geçtin. Veya melekler önce ayağını sabitede bilinirliğe geçti. O melek olacak. Yani o Mustafa olacak. O işte Hasan olacak, Mehmet olacak, Ahmet olacak. O isim olarak normalde bilinirliğe geçmesi ayağını sabitede. Ama bunların hepsi de cen vaziyetinde daha. Henüz daha bilinirliğe geçmediler. Orada normalde bilinirliğe geçtiler. Henüz daha vücuda, henüz daha şekle, şemale bürünmediler. Ama bu böyle bilgisayar yazılımı gibi. Orada bir kodun var senin. Cenab-ı Hak seni orada kodladı. Yeni kodlandın sen. Ve kodlanınca bilinir oldun. Kodlanınca bilinir oldun.
Şimdi bir program yazıyor. Bilgisayarcılar, yazılımcı bir program yazdı. Ya ben şeyi açmamışım ya. Sohbeti buradan. Canlı yayın var ama buradan ben açmamışım. İyi açayım. Kaçırdılar başını. Allah. Masipleri böyleymiş. Dinlesinler, canlı yayını takip etsinler. YouTube'dan değil mi? Allah. YouTube'dan takip edin. YouTube'u var sonuçta. Telegramcılar kapanırsa YouTube'dan takip edin. YouTube'dan takipçimiz artsın. Değil mi?
Salim öyle olmuyor mu bu işler? Tamam. Telegramcılar YouTube'a geçecekmişsiniz. Kapatıyorum telegramı. Bir de burayı takip edemeyeceğim. Sohbetten çıkıyorum bu sefer çünkü. Evet. Ayağını sabiteyi yani sufilik, sufiliği anlama noktasında ayağını sabiteyi iyi anlamamız lazım. ayağını sabite de her varlık görünürlüğe çıktı ya görünür oldu. Bilinir oldu. Ayağını sabite de bizim ne tarafa yönlendiğimiz de önemli. Oradaki idraki bilmiyoruz. Şöyle düşünün. Bir program var. O program tuşa bastı. Tuşa basınca program açıldı. Ama henüz daha programın bir de alt kademeleri var.
Bir bilgisayar programı gibi düşünün. Önceden o bilgisayar programı var mıydı? Yoktu. Oturdu. Bir bilgisayar mühendisi, yazılımcı bir konuyla alakalı yazılım yaptı. Yazılımı aldı, sıkıştırdı. Zip haline getirdi. Öyle mi oluyor Yunus? Yunus zip haline geliyor değil mi? Mesela diyelim ki bilmem kaç megabitlik bir şeyi küçücük bir şeye sıkıştırıyor değil mi? Ne yaptı? Zip haline getirdi. Ve bunu zip haline getirdikten sonra bastı tuşa artık program komple kurulmaya başladı. Program kurulmaya başlayınca ilk önce ana direkleri, ana hatları kuruluyor. Öyle mi?
İki tane programcı var. Bir Yusuf var, Yunus var, bir de Recep var. Recep öyle mi kuruyorsun? Ne yapıyorsun mesela? Programın nereye kurulacağını söylüyor. Siz onu seçiyorsunuz. Şuraya kur diyorsunuz. Sonra ileri diyorsunuz. İleri deyince işte başka ayarları varsa programın onu soruyor. Sonra o ayarları da seçtikten sonra ileri dediğiniz zaman kuruluma başlıyor. Kurulum bir tıkten sonra program hazır hale geliyor. Program hazır hale geliyor. Ama önceden yoktu. Yoktu evet. Evet. Burası iyi anlaşıldı herhalde değil mi? Önceden yoktu. Ayet-i Kerime'de diyor ya siz yoktunuz. Sizi Allah var etti. Bu mükevanat, varlık yoktu.
Bunu Allah var etti. Yani bir yoktu diye Cenab-ı Hak üstüne bastıra bastıra söylüyor. Yoktu. Sen de yoktun, ben de yoktum. Nerede varlığa biz görünür hale geldik? Ayağını sabitede. Ayağını sabite bütün varlık aleminin çipi gibi. Ama orada hepsi de hareket halinde mi? Evet. Bakın hepsi de hareket halinde. Ve ayağını sabite, ben ayağını sabiteyi çok önemsiyorum bu konuda. çünkü bir kimsenin mutlak kaderi de orada. Mutlak kaderi. Yani sen ayağını sabitede cehennem kapısına gittiysen mutlak kader.
Orada ayağını sabitede çünkü ayağını sabitede cehennem de var. Ayağını sabitede cennet de var. Ayağını sabitede lef-i muhafuz var, kürsü var. Hepsi de ne yaptı? Henüz daha varlığa geçmedi ama bilinir oldu. Bakın bilinir oldu. Ve bilinir olunca ayağını sabiteden bir kimse gitti cehennem kapısından içeri girdi. Ayağını sabitede girdi. Ayağını sabitede cehenneme gitti. Ayağını sabitede cennete gitti. Ayağını sabitede peygambere gitti. Burası yalnız bize mutlak kaybine. Kayb burası bize yine. Ama normalde bazılarına kayb mı? Değil. Evet. Bu ne olmuş oldu? Burası da ayrı bir varlığın ikinci taayyün mertebesi oldu.
Peki dördüncüye geldik şimdi. Varoluş olarak bunlar taayyündü. Bunlar henüz daha varlığa yani görünürlüğe bak bilinirlik ayrı bir şeydir. görünürlük ayrı bir şeydir. Ayağını sabitede bilinirlik oldu. Şimdi görünürlüğe geçeceğiz. Yani ruhlar alemine geçeceğiz. O mertebeye geçeceğiz. Ruhlar alemine Cenab-ı Hak kıyamete kadar gelecek olan ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu. Meşhur elest ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Onların da hepsi de ne dediler? Bela evet sen bizim Rabbimizsin. Burası ne? Ruhlar aleminin mertebesi.
Normalde ruhlar alemi dediğimizde de artık ruh denilince o bilinirlikten görünürlüğe geçti. Bakın bilinirlikten görünürlüğe geçti. Ayağını sabitede bilinirlik oldu. Ruhlar aleminde görünmeye başladı. Bunlar da Cenab-ı Hakk'ın sıfatları mı? Evet. Ve ruhlar aleminde hani meşhur ya bir daha hadis-i şerif. Ruhlar aleminde birbirleriyle tanışıp birbirlerini sevenler dünyada da birbirleriyle tanışıp birbirlerini sevecekler. O zaman ruhlar aleminde böyle bir herkes de bu farklı farklı tecelli edebilir. Bakın herkes de bu tecelliyat farklı farklı tecelli edebilir.
Bu fakirdeki tecelliyat şöyle oldu. Arı peteği gibi bildiğiniz arı peteği gibi bütün herkesin yüzünü görüyorsun orada ruhlar aleminde. Suret ve yüzlerinin ruhlar alemi suretlerinin böyle suretlerini görüyorsun. Arı peteğin içerisinde gibi. Bu görünen bu tecelliyat bu. Fakat ruhlar aleminde ruhlar bu manada serbestler. Yani o perdede ruhlar serbest. Ruhlar böyle bir peteğin içerisinde bekletilme noktasında değiller yani. serbestler. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bela evet. O zaman secde edin herkes birinci secdeye gitti. Hatta burayı ben bu secdeyi cebri olarak nitelendiririm ya.
Cebri olarak o secdeye gitti. Secdeden kalktılar ikinci secde emrini verdi. Bir kısmı gitti bir kısmı gitmedi. Sonra üçüncü secde emrini verdi. O zaman ikinci secdeye gidenlerin bir kısmı gitti bir kısmı gitmedi. Birinci secdeye gidenlerin bir kısmı üçüncü secdeye gitti bir kısmı gitmedi. Ayırdık ayırdık şimdi. Birinci ikinci üçüncü secdeye gidenler mü'min doğdular mü'min yaşadılar mü'min öldüler. Birinci secdeye gitti ikinci secdeye gitmedi üçüncü secdeye de gitmedi. Mü'min doğdu kafir yaşadı kafir öldü. Birinci ikinci secdeye gitmedi üçüncü secdeye gitti. Mü'min doğdu kafir yaşadı mü'min öldü. Hadi şerif bu.
O zaman ruhlar aleminde demek ki birinci secde cebri ikinci üçüncü secdeler cebri değil. Ama ikinci üçüncü secdeler cebri değil derken ayağını sabite faktörünü unutmayın. Ayağını sabitede o nereye gitti? Ayağını sabitede neyi hak gördü de gitti? Neyi batıl gördü de gitti? Üçüncü secdeye gitmeyenler yani kafir ölenler ayağını sabitede cehennem kapısına gidenler. Üçüncü secdeye gidenler ayağını sabitede cennet kapısına gidenler. Bu Mustafa Özbağ yorumu. Bakın bu Mustafa Özbağ yorumu. o zaman ruhlar aleminde de henüz daha görünürlüğe geçti bütün varlık ama henüz daha maddeleşmedi cisimleşmedi.
Maddeleşmesi cisimleşmesi artık yavaş yavaş aşağı doğru iniyoruz. O ne? O misal alemi. bu beşinci mertebe. Misal aleminde ne oldu? Artık farklı nesneler farklı varlıklar cisimler aleminde yani cisimler alemine geçecek ya Mustafa Özbağ'ın nasıl bir sureti olacağı nasıl bir fıtratı olacağı misal aleminde belli.
Misal aleminde artık Mustafa Özbağ henüz daha varlığa geçmeden şekle şemale büründü. Şekle şemale büründü. Boyu, posu, endamı, göz rengi, kaş rengi artık o misal aleminde ne yaşayacaksa, ne olacaksa, ne yapılacaksa artık misal aleminde tecelli etmeye başladı. Bunlar tabi böyle anlatırken uzun uzun anlatılıyor da bunlar çok hızlı hareket ediyor. Sonra misal aleminden nereye geçiyoruz? Artık şehadet alemine geçiyoruz. Bu da varlığın altıncı makamı, altıncı perdesi öyle diyelim. ve bu mertebede de parçalanma, bölünme, kesret burada başladı.
Nerede? Şehadet aleminde. Artık bu alemde bütün her şey kesrete döndü. İnsan tekti, çoğaldı, parçalandı, dağıldı. Ben bunu tarif ederken Allah affetsin çıksanız bin metre yukarı bir bardak su dökseniz diyorum. Bin metre yukarıdan bir bardak su döktünüz. Hatırlayın eski sohbetlerimi. Bir bardak suyu döktüğünüzde o bir bardak bardağın içerisinde bitündü. Öyle değil mi? Aşağı inerken ne oldu? Yavaş yavaş açıldı. Dağılmaya başladı. Hatta daha da aşağı indiğinde ne oldu? Siz o bir bardak su komple dağıldı. Değil mi? kocaman yer kapladı. Artık bu şehadet alemi. Bütün varlığın artık surete büründü. Parçalandı. Varlık olarak bütün suretlerin kol gezdiği, suretlerin dağıldığı bir yer.
Ardından ne geliyor yedincisi? Yedincisi de insan mertebesi. Adem'in yaratılması ve Cenab-ı Hak Allah öyle diyeyim. Zatıyla alemlerden farklı olduğundan dolayı bakın siz alemleri Allah diyemezsiniz. Alemler Allah'tan farklıdır. Allah'ın zatı ile alemleri aynı kategoride görmeniz sizi doğru noktada tutmaz. İnsan mertebesi dediğimizde insanın varoluşu iyice zahire döküldü. İyice zahire dökülünce Cenab-ı Hak bir Adem yarattı. Çamurdan yarattı.
Onu sonra çamurdan yarattıktan sonra ona kendi ruhundan ona ruh üfledi. Kendi ruhundan ona ruh üfledi. Peki Allah ruhlar aleminde ruhları yaratmış mıydı? Yaratmıştı. Ruhlar aleminde buraya dikkat edin. Ruhlar aleminde ruhları yarattı. Ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Doğru mu? Doğru. Şimdi Allah Adem'i yarattı. Buraya dikkat edin. Allah Adem'i yarattı. Adem'i yarattırken meleklere ve bütün cinilere dedi ki ben Adem'i yarattım. ona kendi ruhumdan ruh üfledim. Ona bu ruhu üfledimde mana itibariyle hepiniz ona secde edeceksiniz dedi.
Secdeyle emretti. Şimdi farklı bir şey burada konuşacağım. Hakkınızı helal edin. Ruhlar aleminde Allah'ın yarattığı ruhlar ile Adem'e üflediği ruh aynı ruh değil. Çok iddialı bir söz oldu ama Adem'e üflediği ruh ile ruhlar aleminde yarattığı ruh aynı değil.
Adem'e kendi ruhumdan üfledim dedi. Ruhlar aleminde ise Cenab-ı Hak ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. O ruhlarla alakalı kendi ruhumdan ruhlar yarattım demedi. O zaman Adem'e kendi ruhundan ruh üfledi. Adem'e kendi ruhundan ruh üfledi. Burası bence Allah affetsin bugüne kadar ayrıştırılmayan gizli kalan yer ruhlar aleminde çünkü melekler de ruhlar aleminde yaratıldı. Ayağını sabit öteseden aşağı indiler. Cenab-ı Hak hangi noktada hangi perdede ne kadar varlık yaratacaksa hepsinin ruhlarını yarattı.
Biz insan gözüyle bakıyoruz insanların da ruhlarını yarattı. Hepsi de ruhlar aleminde hepsinde yarattı. Adem'e kendi ruhundan üfledi. Buraya sonraki sohbetlerde burayı hatırlatacağım size. Adem'e üfledi. Adem'e verdiği kendi ruhumdan ruh üfledim dedi. Ruh ile ruhlar alemindeki ruhun farklı olduğuna inananlardanım. Ve şimdi sıra geldi. Tabi bu yaratılış noktasını böyle geldim ki bu mesele biraz daha anlaşılsın. Şimdi geldik ben biz ve sen dedi ya ona geldik. Şimdi yaratılış noktasında mertebe olarak insan mertebesi var.
İnsan mertebesinin üzerinde yürüyoruz. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük. Yaratılıştan geriye doğru yürüdük. Parçalandık. kesretteyiz. Neredeyiz? İnsan mertebesindeyiz. Bir çıt yukarı çıktık. Neredeyiz? Misal alemindeyiz. Bir çıtta yukarı çıktık. Neredeyiz? Ruhlar alemindeyiz. Bir çıtta yukarı çıktık. Nereye geldik? Ayağını sabiteye geldik. Öyle değil mi? Ayağını sabiteye geldiğimizde hiçbir şey birbirinden ayrı değil. Ayağını sabiteye geldiğimizde hiçbir bir şey birbirinden ayrı değil. Orada hala da ben biz ve sen var. Öyle değil mi? Evet. Ayağını sabit eden bir çıtta yukarı çıktık.
Yani ilk taayyüne çıktık. Allah'ın Allah olarak bilinirliği noktasına çıktık. Buraya çıktığımızda ben sen o kaldı mı? Kalmadı. Hazreti Pir Allah-u Alem Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal noktasında fenayı anlatıyor. Bir kimse fena makamına geçtiğinde fenaya geçtiğinde fena makamına oturduğunda evet ben biz ve sen kalmaz.
Şimdi Yusuf olsaydı iyiydi Çanakkale'den Yusuf hani Perşembe gecesi hayretten sordu ya aslında bu gecenin sohbetiymiş bak dün Perşembenin sohbeti değilmiş şimdi hani Yusuf hayreti sordu hayret sorduydu değil mi? Hayreti sorduydu ben de ona üç hayret anlattıydım dedim ki sonradan ilave ettim iki hayret daha vardır dedim şimdi Sufi ser-i sülük noktasında aşağıdan yukarı doğru gidecek ya aşağıdan yukarı doğru gittiğinde o insan aleminden hani yukarı doğru çıktı şehadet alemi sonra yukarı çıktı misal alemi ruhlar alemi
sonra ayağını sabiteye çıktı ayağını sabiteden sonra her Adem me nasip olmayacak bir çıt daha yukarı ikinci taayyün mertebesi onu normalde ayakları ayağını sabitede yüzü cemali yüzü cemali onun ikinci taayyünde bunu böyle idrak edebilir misiniz bilmiyorum ama bunu böyle idrak etmek ama fena noktasında bu bakın bu fena noktasında asıl hayret asıl hayret buradadır o kimsenin o fena noktasına gelmesidir hayret şimdi misallerle anlatılır dedik ya buraya geçecek olan bir kimsenin geçecek olan bir kimsenin kapısı
vardır o kapı özel bir kapıdır şimdi mana aleminde hazreti pir dedi ya eşek eşik nedir köşe başı nedir diye işte orada eşik de köşe başının da orada bir anlamı yoktur artık o sufi artık o sufi cemal noktasında cemalleşme fena olma noktasına gelir fena olma noktasına kalınca sufinin benliği bizliği senliği kalmaz orada kalmaz ve orada cemalde yok olur hiç olur orada artık onun aklı da fikri de kendisi de yok hükmünde olur ben de sen de biz de artık orada yoktur ama bu
saniyenin binde biri olur ama kaçta kaçı olacaksa artık orada o sufi için o sufi için benlik bizlik kalkar cemalde cemalde gem olur cemalde hiç olur kendisi orada kalmaz onun özel bir kapısı vardır özel bir kapısı vardır zannedersin ki altından elmastan mücerred altından elmastan daha yüksek böyle bir madenlerden yapılmış manevi bir kapı gibidir öyle yol geçanı gibi değildir orası o bir veli için bir mürşidi kamil için ulaşılması gereken yerdir aldan aldanmayanız
aldanmayanız aldanmamanız için bunları açık açık söylüyorum ölüp gideceğim bu dünyadan bunu böyle defalarca tekrarlıyorum ne zaman ecel gelir bilinmez bunu bilin diye söylüyorum öyle bana verdiler de almadım yok aldılar da satmadım bu öyle boş laflara kanmayın o mürşidi kamil o veli mürşidi kamil o kapıdan geçmesi gerekir o kapıdan geçerken de dikkat edin bir insanın mürşidi kamilsiz o hale gelmesi altını çizerekten söylüyorum mümkün değildir çünkü bir çıt ileride şeyhi ilk önce şeyhi onun delilidir bunu defalarca
söylüyorum ya fena fi şeyh olmayanın bunlardan haberi olmaz diye fena fi şeyh olacak ki önce bu böyle şirk gibi görünür insanlara o yüzden bu işin ehli olmayanlara bu aslında konuşulmaz ama velaken bu meselenin de anlaşılması bilinmesi gerekir ehli olmayan bunu şirk olarak görür o kimse önce şeyhinde şeyhinin cemalinde fena olur şeyhinin cemalinde fena olunca şeyhte fani olmanın tadını lezzetini makamını alır artık onun kalbi mutmaindir ve şeyhinde şeyhinde fena şeyhinin cemalinde fena olunca onda bir delil olur bu
onda delil olunca yol orada bitmez o yolun yürünmesi lazım bazılarında direkt peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde cemalleşme olur bazılarında kimse piri onda olur bazılarında bu herkes de farklı farklı olabilir geçmiş peygamberlerin birisinde de cemalleşme olabilir ama muhakkak o kimse mürşidi kamil olacaksa o kimse velilikte uç noktaya gidecekse o kimse peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin cemalinde cemalinde fena olur o artık fena fir resuldür cemalinde fena olunca orada yol bitmez
zaten oraya kadar gelen bir kimseydi orada da bırakmazlar ve o kimse sonradan Allah'ın cemal sıfatında fena olur tekrar altını çizerekten söylüyorum Allah'ın cemal sıfatında o fena olur ama Allah'ın cemal sıfatında manevi olarak fena olacağı zaman fena olacağı zaman o kimse o mübarek nurlu kapıdan onu geçirirler nurlu kapıdan geçer geçmez o kimse ilk etapta anında anlık üstadının cemalinde fena olur anlık ardından hazreti muhammed mustafa'nın cemalinde fani olur anında anlık ondan sonra Allah'ın cemalinde cemal fena
olur ki artık onun kendisinin ne yüzü kalır ne kendisi kalır işte cemalullah'ta fena olma makamı burasıdır cemalullah'ta fena olma makamı burasıdır gerçek manada hakikat noktasında ne ben kalmıştır ne biz kalmıştır ne sen kalmıştır ne o kalmıştır artık o Allah'ın cemal sıfatında fena olur fena olunca artık yüzü önce şeyhinin yüzüydü sonra şeyhinin yüzünden hazreti muhammed mustafa'nın yüzü oldu sonra Allah'ın cemalinde hiçliği yakaladı hiçbir şeye benzemedi o çünkü hiçbir şeye benzemez orada senin cemalinde kalmaz
orada sen de kalmazsın ve idrak edersin ki Allah hiçbir şeye benzemez imanın kavi olur artar artık Allah hiçbir şeye benzemez Allah sana da benzemez bana da benzemez hiçbir şeye benzemez o o zaman imanın imanın kemale erer o zaman gerçekten sen bir mürşidi kamil olur o zaman gerçekten sen velilerin velisi hükmünde olursun o cemalleşme olmadıysa aldatma hiç kimseyi meydana da çıkma şeyh olabilirsin ama veliler velisi mürşidi kamil olma noktası ve perdesi burasıdır eğer o kapıdan geçmediysen eğer o kapıyı dahi görmediysen
eğer Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellemin cemalinde fena olmadıysan eğer üstadının cemalinde fane fena olmadıysan sen daha yolun başındasın yolun başında olmak da bir nimettir böyle bir üstada mürid olmak da nimettir evet büyük nimettir hem de hem de hani salim sorduydu ya hani nimet verdiklerinin yolunda diye evet işte o Cenab-ı Hak'ın dünyada nimet verdiği kimselerdir o Hz. Abbas'ın deyimiyle dünyadaki manevi direklerdir ona işte orada bakın orada ben biz ve sen kalmaz bunu yazmadım aslında
bunu anlatmayacaktım da işin doğrusu yani bunu burada bitirecektim ama bu da tecelliyat oldu zaten orayı yaşayan bir kimse ne dünyayla bağı kalır ne ahiretle bağı kalır ne cennetle bağı kalır ne cehennemle bağı kalır ne makamla bağı kalır ne mevkiyle bağı kalır hiçbir şeyle bağı kalmaz o artık oradadır o artık oradadır oradan onun için geri dönüş yoktur artık onun artık hayatı kendine ait de değildir şimdi bunu
atlaşılsın ki tavla anlaşılması lazımdı bu böyle anlaşılmadan Hz. Pir'in tavla metaforu anlaşılmazdı e ardından ne diyor tavla metaforu beni uyutmayan Pir'im benim başıma zonklamalar getiren Pir'im zonklamam geçti hamdolsun kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdin tavla oynayanlar elini kaldırsın kaldırın kaldırın ben de kaldıracağım bakayım evet tavla oynayanlar beni daha iyi anlayacak da bu yüzden ben güzel tavla oynarım çok cesaretli oynarım ben de bütün oyunları cesaretli
oynarım tavla oynarsınız öyle değil mi normalde zar tutulmasın diye ne yaparsınız ya fincanın içinde oynarsınız değil mi ben fincanın içinde bile zar tutarım ben fincanla bile zar tutarım maharetliyimdir şimdi eğer zar tutulmasını istemiyorsa birisini koyarsın bana öyle yapıyorlardı senden tavla oynarız ama zarları başka satacak iyi atsın ben ona da razıyım şimdi o da ne yapar böyle elinde zarları böyle karıştırır atar ortaya öyle değil mi taraflar ne oynarlar zar ne gelirse onu oynarsın değil mi işte ne geldi pencise geldi
oy pencise severler güzeli gencise aldı bir kapı yaptı doğru mu evet zara hükmün geçiyor mu geçmiyor ne gelirse onu oynuyorsun değil mi sadece oynamaya idrakin var zara sözün geçti mi geçmedi ne yaptık onun kaderine ve kazasına ne yaptık razı olduk iman ettik madem ki zarları atan sensin madem ki zar senin pul senin tavla senin ben de seninim sen de benimsin ben seninim bu oyun ne bu oyun ne bu gösteri sanatı ne
o bundan zevk alıyor o bundan tatılıyor o bundan zevk alıyor bundan tatılıyor şimdi bu son fena mertebesini anlatmasaydım burası size cebriye gibi gelecekti peki fena mertebesini yaşayan bir kimse için zarın ne geldi önemli mi zarı atan önemli mi oynadığın pullar önemli mi kaç tane pulun kırılmış önemli mi sen kaç tane put kırmışsın sen kaç tane put kırmışsın önemli mi Allah'u alem hazreti pirburayı anlattı Allah'u alem ve dedi ki bu cemalde fena olma hali yaşanınca ben kalmadı biz kalmadı
bizden ne kesret benden ne vahdet sende kalmadın diyor senler dediğine Cenab-ı Hakk'ın bütün varlıktaki tecelliyatları hepsini vücudun için aldı hepsini birinin için aldı dedi ki ben de biz de sen de kalmadı nerede o cemalde cemalde fena olmakla cemalde fena olmakla kalmadı hazreti pir seviyeyi çok yukarıdan tutmuş çok çok yukarıdan tutmuş bu hal ile hallenecek olan veli de az açık konuşmak gerekirse bu hal ile hallenecek olan veli de az ancak
pir makamında olursa bu hal ile hallenir bir kimse Allah cümlemizi onlardan eylesin hakkınızı helal edin biraz böyle sıkıntılı çetrefilli gibi görünüyordu baştan ama Cenab-ı Hak sohbeti açtı böyle bir anlaşılır hale getirdiğine inanıyorum anlaşılır hale getirdi ben de anlaşılır halde getirdiğine inandım haklarınızı helal edin helal olsun bizden yana da helal olsun el fatih ama selamat amin sohbete geciktim gecikme sebebim de buydu yani içeride konuşuyorduk oradan buradan hep kafam sohbetteydi işin doğrusu daha doğrusu
geçen haftadan beri kafam bu beytte bu işin içinden nasıl çıkacağım diye böyle hani şair demiş ya bizi bu havalar mahvetti diye bizi de bu havalar mahvetti bizi dağıttı böyle Cenab-ı Hak hamdolsun ama işin içinden Rabbim çıkardı içeride de gecikmemin sebebi aslında bir sebebi de oydu ayaklarım geri geri gitti tabiri caizse hani burayı anlatayım mı anlatmayayım mı noktasında sonra saldım yakasını neyin saklı gizli kaldı ki dedim sal yakasını dedim o zaman rahatladım velhasıl geciktim orada da içeride bir laf söyledim
dedim ki şimdi çıkarım herkes hakkını helal etsin derim dedim helal etmeyin de çiğnerim ayağımın altında dedim hakkınızı helal edin helal olsun Allah razı olsun bu kadar vasitti Allah razı olsun sabırla dinlediğiniz için ve dikkatim de doğutmadığınız için doğulmadığı için hem Allah'a hamd ediyorum hem de sizlere teşekkür ediyorum hakkınızı tekrar helal edin Allah razı olsun canlı yayın açık mı açık evet şimdi bazıları sohbetin bu kısmını çalabilirler böyle sohbet hırsızlarım var benim böyle buradan bir şey konuşuyorum
bir şey söylüyorum manevi meselelerde veyahut da gaybi gelecekle alakalı meselelerde bir bakıyorum benden sonra bunu birileri böyle işte bizde de bu hal oldu bizde de böyle yaşandı gibisinden söylüyorlar ee bunun da hırsızlamasını yapacaklar şöyle kapıdan geçtik böyle pencereden geçtik diye ee söyleseler de umrumda değil ama sonuç itibariyle ne yalnız ki ee bunlar da yaşanıyor benim bu konuda bir sıkıntım yok bizim bu konuda herhangi bir cimriliğimiz de yok ilim Allah'ın ilim Allah'ın ilmi veren yaşatan Allah o halleri
yaşatan Allah o halleri eriştiren Allah o halleri anlatan Allah o haller yaşanmasa o haller o tecelliyatlar o taayyünler görünmese ee bunlar bilinmez ee Cenab-ı Hak bütün şeyhim üstadım diyenlere Rabbim nasip etsin hepsine de yaşatsın kendileri yaşasınlar inşallah bunlarda bunlarda herkes de değişik değişik tecelli eder dediğim şey bazı velilerde bunlar farklı tecelli ediyor çünkü o veli de zannediyor ki sadece beninki gibi oluyor herkesinki diye öyle değil tabi o tecelliyatı görenler de var o tecelliyatı gören de olunca
yani o onda farklı oldu bunda farklı oldu o zaman farklı farklı tecelliyatlar çıkıyor meydana ama o gören kimse bir başkasının tecelliyatını bilmediğinden sadece kendi tecelliyatını doğru görüyor sadece kendi tecelliyatı bu doğruymuş gibi geliyor ona öyle değil çünkü cemali tecelliyatlar aynı zamanda zati tecelliyattır farklı renklerde farklı tayinler ve tecelliler olabilir bunu da bir kenara not etmiş olalım tekrar hakkınızı helal edin Allah razı olsun
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.