Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünnet-i seni sımsıkı yaşayanlardan eylesin. Hakk'a hak bilip, Hakk'a tabi olan, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Biraz geciktik, hakkınızı helal edin. Helal olsun. Helal etmiyorum diyen varsa çıksın, şurada bir güzel bir meydanda, meydanda meydan görsün. Evet, şimdi bizim İzmit Çete'den Gürcan kardeşin misafirleri var bugün aramızda. İçeride konuşuyorduk dediler ki, ya vaktinizi aldık. Dedim, yok sıkıntı yok. Ben dedim, şimdi birazdan içeri geçeceğim dedim. Hakkınızı helal edin diyeceğim dedim. Hepsi de helal edecek. Helal etmeyen birisi varsa dedim. Ben de üzerinden çiğneceğim, geçeceğim zaten onu dedim.
Böylece iş bitmiş olacak dedim. Allah'ın izinden, inşallah. Allah razı olsun sizin samimiyetinizden, samimiyetinizi güvenerekten tabii böyle düşünüyoruz. Yoksa Allah muhafaza eylesin, küstahlığımızdan değil. Rabbim küstahlıktan cümlemizi korusun. Amin. Şimdi bu Hakan kardeşin bu hafta bitiyor. Yani din devletin ikiz kardeşidir. Başta altındaki sorular manzumesinin 9. ve 10. sayfası. Herhalde bugün bitiririz artık ne yazıyor burada soru olarak bilmiyorum ama. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Önümüzdeki hafta zaten Ramazan. Cenab-ı Hak inşallah sağlık, afiyet verirse oruçlu olacağız. Artık oruçlu olduktan sonra nereye ne kadar sohbet ederiz bu konuda söz veremiyorum.
Az önce içeride de bizim doktorla anlaşma yaptık dedim. Bak oruç tutma diyeceksen dedim gelmeyeyim doktora dedim kontrolle. Evet, devlet ve İslam'ın bu iç içe geçişi İslam öncesi dönemden beri gök tanrının bahşettiği kut sayesinde halkın saadeti için hükümran olduğuna ve bizzat gök tanrı tarafından seçildiğine inanılan Kaan veya Hakan'ı İslam'ın kabulüyle birlikte bütün mahlukatın kendisine sığındığı Allah'ın yeryüzündeki gölgesi yapmıştır.
Artık Türk Sultanları Timur'un türbesindeki iç duvar kuşağındaki muhteşem altın yaldızı sülüs hatta vurguladığı gibi kendilerine itaatin Allah'a itaat ve kendilerine isyanın Allah'a isyan sayıldığı aynı zamanda yüce bir manevi otorite bir adım sonrasında ise Allah'ın yeryüzündeki halifesidirler. A Yaşar Ocak 2017. Evet altında devam ediyor. Şöyle de diyebiliriz. Din devleti yönetmiyor, devlet dini yönetiyor.
Burada soru var ama buraya gelmezden önce ben buraya biraz bu paragrafı komple açmak istiyorum. Evet bu Orta Asya'dan itibaren Türklerin kendi içlerindeki töreleridir. Kaan aynı zamanda aslında Türklerde gök tanrı diye bir ibare yoktur. Bunu da buradan söyleyeyim. Türkler bir tanrıya inanırlar. Bu tanrı da gökte yaşar, gökte durur mekan olarak. Komple göğü simgelerler. Ama buradaki gökte yaşaması tanrıya yücelik vermektir. Türklerin ta Orta Asya'dan itibaren İslam öncesi inanışları budur. Tek tanrıdır. Ben bunu zaman zaman geriye yönelik hani böyle konuşuyorum. Malumunuz ben eski ülkücü gelenekten gelen bir kimseyim. Bize öğretilene göre Adem bile Türktü.
Bize öğretilen oydu. Adem Türktü. Ondan sonra Adem'in çocukları da Türktü. Hazreti İbrahim de Türktü. Hazreti Muhammed Mustafa da Türktü. Bize öğretilen buydu. Biz bu öğretiden geldik. Ama bu son dönem hani İbrahim Aleyhisselam zaten Türk kendisi. Babası Hazer Türk kendisi. O yüzden İbrahim'in soyundan gelen peygamberler de aslında bir şekilde Türk kanı taşıyor. Hazreti Muhammed Mustafa da buna dair. Bu işin bir tarafı. Burayı tartışmıyorum. Ama Orta Asya'da Türklerin inanışı burayı neden önemli bir şekilde anlatıyorum? Çünkü Türklerin İslam kolay bir şekilde İslam olmasının yegane ana sebeplerinden birisi bu. Türklerde şirk yok. Yani Türklerde bir tanrı inanışı var ve o tanrı yücelik babından gökte duruyor.
Bakın bu da şirk değil aslında. Yücelik babından. Hani bir peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir cariye getirdiler. Köle getirdiler. O köleye sordu. Yani sen Allah'a inanıyor musun dedi. Evet dedi. Allah nerede dedi. Gökte dedi. O köle, cariye kadın. Allah gökte deyince Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onu hazrettirdi. Dedi ki bu Allah'a iman ediyor. Beni tanıyor musun kim diyor. Sen Muhammed'sin, peygambersin dedi. Allah'a iman ediyor musun, Allah'a inanıyor musun dedi. Evet dedi o. Peki Allah nerede dedi ona. O dedi ki gökte. Burada onun Allah'ı gökte diye nitelendirmesi yücelik. Yücelik babından. Bakın biz ellerimizi dua ederken semaya açarız.
Öyle değil mi? Yüceliktir o. Kimden istiyoruz? Allah'tan istiyoruz. Bu biraz Allah affetsin. affetsin. Avamla alakalıdır. Elleri göğe açmak ama biz sünnet diye ellerimizi göğe açarız. Yoksa zirve, iman ve zirve düşünce nereye dönersen dön. Yüzünün neydi? Allah'ın veçine dönersin. Ne tarafa dönersen dön. O yüzden burada bu işin en zirve noktası. Bu kalbi yol yürüyenlerin, kalbi yol yürüyenlerin son zevkidir, tefekkürüdür. Neye bakarsan bak, hakkı görürsün. Ne tarafa yönelirsen yönel, ona yönelirsin. Neye dua edersen et, ona dua edersin. Bu biraz şey, hani felsefik olarak da zirve bir nokta.
Şimdi, buradan geri dönelim biz. Buradaki, hani gök Tanrı nitelendirmesini o yüzden kabul etmiyorum. Türklerde gök Tanrı nitelendirmesi yok. Tanrı göğü kaplamış vaziyettedir. Tanrı yeryüzünü de kaplamış vaziyettedir. Türklerin inanışı. Tanrı yere de göğe de hükmedendir. Hani geçen derste de söyledim ya, Türkleri şamanist derler. Biz şamanist değildik. Şamanlar o zaman için o toplumun veli kullarıydı. Çünkü Tanrı olgusundan veya kutsal ruhlardan almış oldukları bilgileri Kaan'a veya oradaki beylere veya oradakilere aktarılardı. O yüzden hükümran, evet, Türklerde Kaan veyahut da eski dilde Hakan sonuçta Tanrı'yla da bağlantısı olan, ilintisi olan kimsedir.
Ya bunu kendisi, kendi üzerinden bu bağlantıyı, ilintiyi yapar ya da şamanların içinden seçilmiş olan en büyük şaman vardır. O en büyük şaman Kaan'ın etrafındadır hep. O çünkü oradaki şamanların en bilgilisi, en fazla haber alanı, en fazla kutsal ruhlarla veyahut da tabiri caizse Tanrı'yla görüşen Tanrı'dan bugünkü dile çevirecek olursak ilham alan kimsedir.
Ve onlar Kaan'ı yönlendirir ne yapması gerektiğini. Ve Türkler İslam'ı kabul ettikten sonra da, İslam'ı kabul ettikten sonra da bu çok fazla değişiklik olmamıştır. Yine hani ayeti kerimedeki Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin, ayeti kerimesi Türklerin genel hem devlet yaşantısına hem sosyal yaşantısına uyduğundan tabiri caizse cük diye oturmuştur.
Ve böylece Türkler Müslüman olduktan sonra da kendi topluluklarının halifesi hükmünde, kendi milletinin halifesi hükmündedir. Ne zamana kadar? Yavuz'a kadar. Yavuz ne zamanki, Mısır fethinden sonra, hilafetinden sonra... Türkler İslam olduktan sonra, Yavuz'a kadar yine kendi topluluklarının halifesi hükmündeydi. Farklı bir değişim yok. Yavuz'dan sonra artık padişahlar ümmetin halifesi konumuna geçti. Yavuz'dan sonra, Yavuz'a kadar kendi milletinin halifesi. Bunda bir sıkıntı var mı? Yok. Bu konuda, yani eski Türk töresiyle İslam burada hiç çatışmadı zaten. Çatışmadığı için Türkler çok rahat Müslüman oldular.
ve o günkü kavimlerin arasında kılıçla İslam olmayan yegane milletlerden birisidir. Yani Mekke kılıçla Müslüman olmuştur örneğin. Arap Yarımadası kılıçla Müslüman olmuştur. Persliler kılıçla Müslüman olmuştur. Ama Türkler kılıçla Müslüman olmamıştır. Türkler Ehl-i Beyt'in Hüseyin'i kolunu kendilerini böyle kendileri muhafaza etmişlerdir. Ve böylece Türkler kılıçla İslam olmayan yegane tek millettir. Zaten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde hadisi şerifi var. Onlar sizinle savaşmadıkça asla siz onlarla savaşmayın diye. Türklerle alakalı. Tabi bunları söyleyince Arap milliyetçisi olan ırkçılar çok canları sıkılıyor. Diyorlar ki o hadis hani çok affedersiniz sahih değil uydurma diyorlar.
Evet şimdi kendilerine itaatin Allah'a itaat ve kendilerine isyanın Allah'a isyan sayıldığı aynı zamanda yüce bir manevi otorite bir adım sonrasında ise Allah'ın yeryüzündeki halifesidirler. Bu Timur'un türbesindeki yazıyla alakalı. Şimdi bununla alakalı geçmiş sohbetlere biraz daha böyle geriye doğru döneceğim.
Hani yine Hakan'ın hazırladığı siyasal İslam soruları vardı. Onunla alakalı bu mevzuları çok işlemiştik. Genel kanı böyledir ama dini olarak bu doğru mudur? Değildir. Çünkü dini olarak biz Kur'an ve sünnette uygun ise devlet başkanının dinleriz, itaat ederiz. Kur'an ve sünnete uygun değilse ona itaat hak değildir, batıldır.
Bir kadının kocasına itaati Kur'an ve sünnet tarihesindedir. Bir müridin mürcide itaati Kur'an ve sünnet tarihesindedir. Bir devlete itaat Kur'an ve sünnet tarihesindedir. Veya bir Hakan'a itaat Kur'an ve sünnet tarihesindedir. Eğer ki Kur'an bir babanın mesela bir oğlun anne babasına itaati Kur'an ve sünnet tarihesindedir. Bir çocuğun anne babasına itaati Kur'an ve sünnetle bağlıdır. Burada Kur'an ve sünnetin dışında herhangi bir şey söz konusu olursa itaat edilmez. Onda hikmet de aranmaz. Bizim sufi görüşümüz de budur ya. Yani üstad bir şey söyledi. Eee Kur'an ve sünnetin dışındaysa biz onda hikmet aramayız. Onda hikmet yoktur. Kur'an ve sünnetin dışında hikmet aramak doğru değildir.
Sana haram bir şey söylüyorsa, yanlış bir şey söylüyorsa ona itaat edilmez. Burada da kendilerine itaatin Allah'a itaat ve kendilerine isyanın Allah'a isyan sayıldığı, aynı zamanda yüce bir manevi otorite bir adım sonrasında ise Allah'ın yeryüzünde kalifesidirler. Sözü Kur'an ve sünnet dairesinde olduğu müddetçe kabul edilir. Hani Hazreti Ömer Efendimiz hutbeye çıktı, Ömer şaşarsa ne yaparsınız dedi. Sahabeden bir kimse kılıcı çekti, bununla senin düzeltmesini biliriz dedi. Ve Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri bunu kabul etti. Bu bir iştahattır. Demek ki devlet başkanı şaşar ise, kılıç dahil, onu yola getirebilmek için mücadele edersiniz.
Bakın burada kılıç dahil. Buradan hareket ederekten İmam-ı Azam Emevilerin devrilmesine fetva vermiştir. Eğer Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin bu meselesi olmamış olsaydı, o fetvayı veremezdi kolay kolay. Yani gerçek bir İslam, gerçek bir İslam herhangi bir otoriteye körü körüne bağlılığı emretmez. Gerçek bir sufilikte üstada körü körüne bağlılığı emretmez.
Bu doğru değildir. Bunu böyle uygulamaya kalkanlar kendi heva ve heveslerini veya kendi makamlarını, kendi koltuklarını, kendi iktidarlarını korumak için bunu böyle öne sürerler. Bu genelde Emeviler de olmuştur. Emeviler zamanında bu böyle iş çığırından çıkmıştır. Emevi devleti kendi otoritesini kurmak, kendi otoritesini korumak için bu tip yollara tevessül etmiştir.
O yüzden zaten bu tip mevzular genelde yanlış anlaşılmıştır. Tekrar söylüyorum, itaat Kur'an ve sünnet dairesindedir. Her neye olursa olsun, kadının kocasına, çocukların anne babasına, müridin mürşidine ve devlete ve devlet başkanına itaat Kur'an ve sünnet dairesindedir. Bu ne olursa olsun ölçü budur. O yüzden bu Timur'un buradaki altın yadızlı sürüsüne şart düşmek istedim. Şöyle de diyebiliriz, din devleti yönetmiyor, devlet dini yönetiyor. Evet, bu ilk dönem, bizim altın yıllar dediğimiz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hazreti Ebubekir Ömer Osman Ali bu dönem, bu dönemde din her şeyi yönetmiştir.
Emevilerden sonra ne yazık ki devletler dini yönetmiştir. Osmanlı da dahil buna. Bu dönemin içerisinde en makul dönem Osmanlı'nın kanuniye kadar olan zamanı diyelim, öyle diyelim. Yani bu o zaman dahi dini devlet yönetmiştir. Emevilerde, Abbasilerde, Selçuklularda ne yazık ki dini yöneten devlet olmuştur. Şu anda da dünya üzerinde hangi sisteme giderseniz gidin, bütün dinleri yöneten devletlerdir. Devletlerin üzerinde, dünya üzerinde dünyayı yöneten iki bin şirket, o oligarklardır. Bütün dinleri yönetirler.
İslam da buna dahil. Bakın, İslam da buna dahil. Diyeceksiniz ki, İslam'ı nasıl yönetiyorlar, farkında olmuyorsunuz siz. Sizin içinizden Vahabi gibi bir adamı çıkarıyorlar. Sizin içinizden Abduh gibi bir adam çıkarıyorlar. Sizin içinizden Afgani gibi bir adam çıkarıyorlar. Sizin içinizden Daesh çıkarıyorlar. Sizin içinizden eli silahlı örgütler çıkarıyorlar ve yönetiyorlar. Sizin içinizden siyasetçiler çıkarıyorlar. Siyasetçilerin üzerinden dini de yönetiyorlar. Sadece dindarları yönetmiyorlar. Dini de yönetiyorlar. Siz bunun farkında değilsiniz ama. Sizden görünüyorlar. Siz o Kütüb-i Siddet'deki, Bab-ül Fiten bahsindeki hadisleri okusanız, daha iyi anlayacaksınız bu zamanı.
Sizin dilinizden konuşuyor onlar. Sizin gibi namaz kılıyorlar. Siz de beraber namaz kılıyorlar. Kur'an-ı Kerim okuyorlar. Ama onlar, hadis-i şerif öyle tarif ediyor çünkü. Onlar insanları ateşe çağırır der. Büyük toplulukları, bunların üzerinden ve toplum, bir de işin bu tarafı var. Hele bilhassa Türkler'de, Anadolu'da dinini yaşamak istemişler, yaşayamamışlar.
Baskı altında kalmışlar. Şimdi bu böyle siyaset gibi algılansa da umurumda değil. Benim anneannemden, kendi anneannemden dinlediklerim var çünkü. Benim malum anne, dedem Yunan'ı koğlayanlardan ya, Atatürk döneminde bir tatiyi yaşayan insanlardan. Cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşayan insanlardan. Anneannem anlatıyor. Aa oğlum diyor. Bir haber geliyordu diyor, jandarma baskın edecek diye diyor. Biz Kur'an-ı Kerimleri diyor, samanlıklara saklıyorduk. Anneanne neden saklıyordunuz? Oğlum dipcikliyorlardı diyor. Kur'an'ları alıyorlardı diyor. Bakın bu kadın, İzmir'in Bayındır ilçesinde, Yunanlara ilk mermiyi sıkan adamın hanımı.
Dikkat edin. Yani Yunan, İzmir'e çıktığında arkadaşlarını silahlandırıp, zengin de kendisi. Bayındır'ın yaslandığı dağ var ya, gidenler elini kaldırsın. Büyük bir kısmı gitmiş. Evet. Bayındır'ın yaslandığı bir dağ var ya, o gördüğünüz dağın yüzde sekseni dedemin babasının. Bir şey anlatıyor herhalde değil mi? Evet. Annemle bir yere gideceğin zaman, arabayla dahi gitsen gidemezsin. Aa Mustafa oğlum, şurada yavaşça biraz. Anne ne oldu? Burası 35 dönümde oğlum, kırdı bizim. Burası bizimdi. Dayını sattı. Burası 20 dönümde oğlum bu tarla. İşte bunu ortanca dayını sattı. Burası şu gıdandı, filanca sattı.
Burası bu gıdandı, şu için satıldı. Burası böyle komple, bu zeytinlik var ya oğlum, ee? Burası komple, bizimdi. İşte bunu filanca zamanda satıldı. Kadının içi gidiyor. Allah rahmet eylesin. Dedem de böyle bir kimse. Dünyaya önem vermemiş. Önem vermemiş. Satmış babasından kalan yerleri. Demirtaşlılar gibi yemiş. Demirtaşlılar da öyle oldu değil mi? Şimdi bakıyorsunuz fabrikalara, bu tarla filanca anında diyorsunuz değil mi? Ne oldu şimdi? Fabrika oldu. Evet. Bizimkiler fabrika olmadı. Başkalarına satıldı. Neyse. Şimdi bu kadın söylüyor bana. Diyor ki, biz Kur'an'ları saklıyorduk. Kadın Yunan, Bayındır'a geldiğinde, onu da anlatıyor. Diyor ki, biz Yunan geliyor dediklerinde, kadınlar olarak, biz böyle pıtırdak dikendiriz biz.
Burada böğürtlen mi diyorlar, böyle kuş üzümü gibi dikenli bir çalı var. O tarlası, takkası olanlar bilir, demirtaşlılar bilir, orman gibi oluyor. Böyle soruyor her tarafı. Onların arasını açmışlar, oraya saklanıyorlar. Kimden? Yunanlı askerlerinden. Kadınlar. Bunu dağdaki efeler duyduğunda, nereye gitmişler? çayır arasında filancı yere. Oraya baskın yapıyorlar, ateşliyorlar onları orada. Birkaç ölü, Yunan askeri, yan dağılıyor oradaki on kişilik asker. Diri çekiyorlar, kaçıyorlar. Bu sefer, Yunan askerleri, tam bugün şehitler günü ya şimdi, Çanakkale Savaşı. sohbette tam oturdu. Allah bütün şehitlerimize, makamlarını yüce eylesin. Cenab-ı Hak vatanı, milleti için çalışan, koşturan insanlara yardım eylesin.
Mehmetçiye ihanet edenleri, Cenab-ı Hak da hem bu dünyada, hem ahirete zelil eylesin. Şehitlerimize, şehitlerimizin yoluna ihanet edenleri, Cenab-ı Hak her iki cihanda da zelil eylesin. Şimdi, bu normalde, o zaman için, kimden kaçıyor kadın? Yunanlardan kaçıyor. Sonra kimden kaçıyor? Kur'an-ı Kerim'i, dicipliyecek olan, ne bileyim okudum diye, ondan sonra onları, dipçikleyecek olan, kendi jandarmasından kaçıyor.
Şimdi, hal böyle olunca, sonradan, hani bir kimse dindar, onun iyiliğine, kötülüğüne bakmamış, bütün herkes alkışlamış, peşine düşmüş. Sonra, o yanlış mı konuşuyor, doğru mu konuşuyor, diye de bakmamışız. O bizden demişiz, bağrımıza basmışız biz onu, o bize ihanet etmiş. Bizi yanlış yere götürmüş bize. Bizi yanlışla tanıştırmış. Bakın, o bize ihanet etmiş. biz ona safi duygularla, bu dindar, bu bizden, bu namaz kılıyor, bu oruç tutuyor, bu Kur'an-ı Kerim okudu. Vay, bu bak işte, filanca şeyhi ziyaret etti, bizden gördük biz onu. Bunu bizden görünce, biz onu böyle, ona itaat ettik. Ve, o bize, hak mı anlatıyor?
Hakikati mi söylüyor? Hak ve hakikati mi, yaşatmaya çalışıyor? Yaşatıyor. Bakmadık biz ona. Bakamadık. Çünkü bizde ezilmişliğin, horlanmışlığın, itilmişliğin, bir psikolojisi vardı. Bu hala da, bütün İslam dünyasında vardır. Türkiye'deki, dini yaşamaya çalışanlarda da vardır. Böyle bir eziklik vardır. Böyle bir yenilmişlik vardır. Bunun tersine, bir kimseyle karşılaştığında, hani onları ezmeye çalışan, onları ezik tutan, şoka uğrar zaten. Ha bu böyle değil, nasıl böyle konuşur filan. Hani bir özgüven patlaması yaparsanız siz ona, hop, hayırdır, seninle benim aramda ne fark var deyince, kalır o. Bir Müslümandan beklemediği tepki.
Hele bir Sufi ise o, hiç beklemez. Bak, hiç beklemez. Ben birine öyle dedim, kaç kilosun dedim ben. Hayırdır dedi, dedim kaç kilosun. Ya işte, satın alacağım seni dedim. Kibirleniyor. Yani kendince böyle, Müslümanlar, bak, tekrar bak, toplumun bakış açısı. Müslümanlar, hakkı, hukuku bilmeyen, böyle basit, yönetilebilir, yönlendirilebilir, nereye çekersen oraya gider. Hani böyle, laflar, söylüyorlar ya, makarnacılar, ne o, şey, yardım alan, bu, paketçiler, bilmem ne, böyle görüştürüyorlar ya. Öyle görmüyorlar mı? Evet. Yani ben böyle, sakalım beyaz ya, böyle, öyle bakıyor.
Diyorum, sakalım aldatmasın seni diyorum, beyaz diye diyorum. Bakıyor. Ama işte, değişik resmi kurumlara gidiyorum, alışmışlar ya böyle, tepeden bakıyor böyle. Hatta hiç unutmuyorum, böyle gittik, vergi deryesine, imzalanacak bir şeyler var. Ooo, Mustafa Özbağ, neredesin sen ya dedi, böyle oturduğu yerden. yanımda da, kulakları çınlasın, mali müşavir Mithat abi var. O böyle, alay var. Sen kimsin dedim, öyle konuşacak benden. Askar arkadaşı mısın sen benim dedim. Askar arkadaşım olsa konuşamazdı zaten, esas duruşa geçerdi. Kimsin sen dedim, öyle bana konuşacak dedim. Vergi dairesi çınladı, en alt kat. Bizim Mithat abi diyor ki, hadi yapma. Böyle durdu şimdi, beklemediği bir tepki çünkü.
Yani ben süklüm püklüm, duracağım. O da ezecek beni. Evrakların vardı. Ne işin var dedim. Devlet sana maaş veriyor. Kalkaydın da dedim ben. Eriteydin kendinden biraz dedim. Arayıp bulsaydın dedim. Bağırdım. Vergi dairesinde. Onların beklemediği bir şey. Bir sakallıdan. Bir de vergi dairesi ya. Sen zaten 10-0 mağlupsun ya. Vergi dairesine gidiyorsun. Bak 1-0 değil. 10-0 maalupsun. Getir evrakları dedim ben. Müdür yardımcısı duymuş oradan. Koşa koşa geldi. Ne oluyor dedi. Bu memuruna söyle et dedim. Vatandaşa nasıl davranacağını, nasıl konuşulacağını bilsin dedim. Öğrensin dedim. Milleti dedim sakalıyla, saçıyla, dini inanışlarıyla ayırt etmesin dedim.
İnsan gibi davransın. Ben insan gibi davranılmayı hak ediyorum burada dedim. Nasıl bağırıyorum ama. Ondan sonra tabii Mithat Bey beni bir daha hiç vergi dairesine götürmedi. Abi gidelim alırız. Ben alırım acım diyordu. Sen gelme. Ben hallederim. Tabii getirdi o evrakları. Ondan sonra geldi. Buyurun diyeceksin dedim bir daha. İstersem imza atarım. İstemezsem imza atamam. Kimse de attıramaz bana bu imzayı dedim. Müdür ya amcası, haklısınız Mustafa Bey. Haklısınız Mustafa Bey. Siz dedim bunu terbiye etmemişsiniz. Bu 657'ye uygun davranmıyor dedim. Aslında bunu soruşturma açmanız lazım dedim. Ben imzaladım bütün hepsini tabii.
Evrakları. Mithat abi titriyor yanımda. Bu Türkiye'deki dini yaşıyorum diyenlerin psikolojisi. Hep baskı altında. Öyle olunca başındaki lideri sorgulama. bu ama belediye başkanı, kaymakam, vali, parti başkanı, siyasetçi, hepsi şeyhi. Tabii. Sorgulamıyor hiç. Kur'an sünnete uygun mu, değil mi diye bakmıyor. Bu ondan kaynaklanıyor. Buradaki bu. Ondan sonra diyor, bana itaat, Allah'a itaat diyor. Doğru, Kur'an sünnet dairesinde olduğum müddetçe. Kur'an sünnet dairesinde değilse doğru değil. İtaat, Kur'an ve sünnet dairesinde çünkü.
Zaten İslam dünyasındaki hata bu. Bakın, İslam dünyasındaki hata bu. Müridinden şeyhine, siyasetçisinden devlet başkanına, vatandaşa kadar. Herkes, Kur'an ve sünnet dairesindeki ölçüsünü bilse, mesele bu hale gelmeyecek. İslam dünyasında. Soru. Yazıyı şöyle sonlandıralım. Eğer Gazali değil de İbn-i Rüşd tercih edilseydi şu an nasıl yaşardık? Ben çok farklı olacağına inanmıyorum. Çünkü İslam dünyasında devleti ele geçiren bu Emevilerden sonra. Bu bir Emevi kültürü. Bakın, bu bir Emevi kültürü. Sonra zaten Kanuni'den sonra Osmanlı'nın içerisine de girmiş bu kültür. Bu hala daha devam ediyor.
Bu kültür. Bakın, hala daha devam ediyor. Bu Hanefi, Maturidi çizgisi de değil. Bizim, biz kendimizden bahsedelim. Bizim Anadolu'daki Müslümanlar ibadette Hanefi, Maturidir. Akaitte ve siyasette değil. bu sözümün altını çizin. Anadolu Müslümanları ibadette Hanefi ve Maturididir. Siyasette ve Akaitte değil. Siyasette ve Akaitte ne Maturididir, ne Eşaridir, ne Rafızidir, ne Harcidir.
Akaid ve siyaset benim nazarımda siyasetin içerisinde erip gitmiştir. Asla Maturidi ve Hanefi çizgisinde değildir. Bakın, değildir. Bizim şimdi bütün Anadolu'daki, Türkiye'deki veya Hanefi veya Maturidi olan, Hanefi Maturidi olan bütün Müslümanlara sor, mezhebin ne diye. Hepsi de Hanefi Maturidi'yiz deriz. Derler ki, mezhep imamımız, İmam-ı Azam, Akaitte de İmam-ı Maturidi'ye bağlıyım. Öyle öğretirler. Öyle değil mi? İmam-ı Maturidi'ye bağlı değiliz aslında. Biz bu konuda devlete bağlıyız. Osmanlı'nın son 150 yılı ve Cumhuriyet'te dair biz ibadette Hanefi'yiz, Maturidi'yiz, ibadette.
Ama biz siyasette ve Akaitte biz devlete bağlıyız. devlet bizi ne tarafa döndürürse biz de o tarafa dönüyoruz. Bunu kabullenmeyecek şimdi Hanefi ve Maturidi Müslümanlar bunu kabullenmeyecekler. Ağır bu. Ama gidin sokaktan bir Müslümanı çevirin. Maturidi'yim der, İmam-ı Maturidi'nin kim olduğunu bilmez. Maturidi'yim der, İmam-ı Maturidi'nin bir tane kitabını okumamıştır. Maturidi'yim der, Maturidi'nin siyasete bakış açısını, Maturidi'nin devlete bakış açısını, Maturidi'nin tevhide bakış açısını, Maturidi'nin Akaitte bakış açısını okumamıştır hiç kimse. Ve bu konuda da çeviri yapılan çok az eser vardır.
ama abdesttir, namazdır, oruçtur, zekattır, haçtır, yığlı kitap vardır. Siz bu beş ana unsurun içinde kalmakla mükellefsiniz. Sizin Müslümanlığınız buraya kadar olacak. Namazınızı kılın, camiler açık, vakit buldukça. Ramazan geliyor, orucunuzu tutun, sağlığınız olduğu müddetçe. Sonra da sorun böyle sakız, hangi sakız orucu bozar hocam, hangi sakız orucu bozmaz. Yok beyaz iplik mi, yok siyah iplik mi, ipliğin rengini nasıl bileceğiz? Elimizde siyah iplik olmazsa mor onun yerine geçer mi? Kahverengi bunun yerine geçer mi? Ramazanı böyle geçerin. Yok işte bir yudum su içmek orucu bozar mı?
Yok bozmaz mı? Şu orucu bozar mı? Bu orucu bozmaz mı? Sorun boyuna. Sıkıntı yok. Namazla alakalı da yok şurama su değdi namazım bozuldu mu? Yok burama su değmedi abdestim bozuldu mu? Sorun. Problem değil. Namazda ellerimiz nereye kadar kaldıralım? Yok işte göğüs hizasına mı kaldıracağız? Omuzumuza kaldıracağız? Kaç parmak omuzdan yukarı olacak? Kulak mememizin önüne mi parmağımız değecek? Arkasına mı değecek? altına değse olur mu hocam? Bunlarla geçirin ömrünüzü. Yani Hakan kardeşe değer vermemin sebeplerinden birisi bu. Gündemi farklı. Bakın gündemi farklı.
Gündem farklı. O yüzden değer veriyorum. O yüzden sorduğu soruları kitaba çevirttiriyorum. ama onları kitaba çevirttirmemize rağmen de okuyan da yok bizim kardeşlerden. Çok az okuyor. Yani şimdi utanacak kardeşler desem ki nefes biri tamamen okuyan elini kaldırsın desem çok az insan kaldırır. Nefes 2'nin kitabına bilmiyorum belki de kapak açmamışlardır. 3'ü bastırmadık daha bastıracağız. Sizlerden sonra gelenler belki de anlayacak okuyacak onu. İşin enteresan noktası da o. Sizin elinizin altındayız ya biz buradayız nasıl olsa sorun soracağınızı alın cevabını tamam okumanıza gerek yok. Ama İslam dünyası komple böyle.
Yani işte Fatiha okurken gayi nasıl çıkardın? Buna çok ehemmiyet veriyor. Ama Fatiha'nın manasına ehemmiyet vermiyor. Yani manasına ehemmiyet vermiyor. Elhamdülillahi Rabbil Alemin dediğinden ne anladın dediğinde bunu anlamıyor. İyya kelam bidüve iyya kenastayin ancak ona ibadet ederiz. Kime ibadet ettin? Kimden yardım diliyorsun? Bunu anlamıyor. Ama Fatiha'yı çok güzel okuyacağım diye gayret ediyor. Harika! Okuyacağım diye gayret ettiği kadar anlayacağım diye gayret etmiyor. Sıkıntı bu. O yüzden bizim topraklarımızda ne yazık ki biz sadece ibadette Hanefi'yiz maturideyiz.
Siyasette akaitte değil. Hukukta değil. Bakın hukukta siyasette akaitte değil. O kitaplarda orası kime ait? Orası devlete ait. Osmanlı'da da devlete aitti. Bakın Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda aynı Osmanlı'daki devlete ait olan din Türkiye Cumhuriyeti ile beraber devam etti. Değişmedi bir şey. Siz Cuma'yı bugün Atatürk'ün verdiği müsaadeyle namazı kılıyorsunuz. Cuma namazını. Devlet dini yönetiyor. Türkiye Cumhuriyeti ne? Layık. Öyle değil mi? Öyle mi? Anayasada yazan öyle değil ama. Öyle değil.
Diyanet İşleri Başkanı'na devlet atıyor. E hadi Bartolomuz'u da ihtiyarladın desin görevden alsın başka birisini atasın. E yok. Neden? Lozan var. E hani hahan başını da görevden alsın başkasına atasın. Yok. Mümkün değil. E layıklık kime var o zaman? Müslümanlara var. Camilere imam nereden atıyor? Devlet atıyor. Memur 657'ye tabi. Neresi layık ya? Ben böyle konuşunca haydi savcının önüne gidiyoruz. İyi. Savcıya dedim siz layıklık olduğunu inanıyor musunuz?
Nasıl yani? Basbayağı. Layık devlet dedim. Diyanet İşleri Başkanı'na atıyor. Diyanet ne? İmamlara atıyor. Maaşını veriyor. Papaz'ın maaşını veriyor mu? Vermiyor. Bartolomaz'ın maaşını veriyor mu? Vermiyor. Nereden alıyor Bartolomaz maaşını? Dışarıdan alıyor. Kimden alıyor? Ortodoksluğu destekleyen devletlerden alıyor. Türkiye hahanbaşısı nereden maaş alıyor? Nereden geçiniyor? Sorgulayan var mı bunu Türkiye'de?
İlk defa duydunuz değil mi? Kim veriyor maaşını? Kim veriyor giderlerini? Kim ödüyor? Evet. Akıl Gazali için Allah'ın iradesine mutlak ve katıksız itaati talep eden İslam'ın düşmanıdır. Ben bunu Gazali'nin inceleyebilirim çok eserini okumadım. inceleyebildiğim kadar bilebildiğim kadar Gazali'nin böyle bir sözünü okumadım. Ama varsa dahi doğru değil. Çünkü akıl hiçbir zaman İslam'ın düşmanı değildir.
Bizim akla bakışımız şudur. Akıl olmazsa biz dini yaşayamayız anlayamayız. Akıl yalnız vahye tabi olmalıdır. Vahye tabi olmayan aklı reddediyoruz. Ben kendim nefsim için söylüyorum. Akla tabi olmalı. Kendini ilahlaştıran bir aklı reddediyorum. Bu benim kendi Mustafa Özbağ düşüncesi. Hala aklınızı kullanmaz mısınız? 23'e 80 sen? Ya normalde Cenab-ı Hak'ın ayeti kerime o kadar çok ayeti kerimesi var ki akletmez misiniz? Akletmiyor musunuz?
Akledin diye. Bu bizim normalde olayların üzerinde tefekkür etmemiz, düşünmemiz, bir şeyin hakikatine ulaşmamız, hakikatini anlamamız için Allah'ın bize emri. Ortodoks gözünde insanın özgürlüğü Tanrı'nın esareti midir? Hiç de öyle değildir. Çünkü Cenab-ı Hak'ın bir sınırı yoktur. İnsanın sınırı vardır. Öyle olunca insanın özgürlüğü insani değerler içerisinde sınırlıdır bu manada. insanın özgürlüğü manevi anlamda ise manevi anlamda ise Allah'ın zatı hariç sınırsızdır.
O yüzden insanın özgürlüğü bu tabirle Ortodokslara göre Tanrı'nın esareti değildir. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Tanrı'yı bir esaret altında alacak bu manada herhangi bir güç kuvvet yoktur. Allah Allah'tır. Allah Allah'lığını her yerde gösterir. İnsan da kuldur. Kul da kulluğunu yerine getirir. Ama burada İslami dairenin içerisindeki bir sufinin manevi olarak tekrar bunun altını çizmek istiyorum. Manevi olarak Allah'ın zatı hariç sınırı yoktur. bunu yaşamayan bunu anlamayanlar sınır içerisinde kalırlar.
Her sınır içerisinde kalan da kabız haline tutulur. O yüzden Allah'ı sevmenin bu manada zat hariç sınırı olmadığı için bir sufinin bu manada herhangi bir şeye esareti düşünülemez. En özgür olanlar sufilerdir. Sufiler kendilerini Kur'an ve sünnete bağlı kalırlar. Bu biraz tuhaf gelebilir size tarifim. Mezhepsel ve meşrepsel takıntıları olmaz fazla. Mezhepsel ve meşrepsel takıntıları olmadığı için kabız haline düşmezler. Kabız haline düşmedikleri için diğer insanlara göre sınırsız bir sevgiye sınırsız bir muhabbete ulaşırlar.
Bu sınırsız sevgi sınırsız muhabbet onları hem bir özgüvene götürür hem bir de özgürlüğe götürür. O özgürlük alanı sufiler için önemlidir. Benim kalbime hiç kimse pranga vuramaz. benim sevgime hiç kimse pranga vuramaz. Benim sevgime pranga vuracak ne dünyevi ne uhrevi herhangi bir güç yoktur. Bu konuda Allah'ı sevmenin sınırı yoktur çünkü. Allah'ı sevmenin sınırı olmadığından dolayı bana pranga vuracak, beni esaret altına alabilecek hiçbir güç yoktur. Bu Allah'ın zatıyla alakalı olan sözüm meselenin aklıyla alakalıdır. Kalbiyle alakalı değildir.
Aklın erişebileceği şey zat noktasında durur. Orada kalır. Akıl zata kadar yürür. Bakın zata kadar yürür. Zata kadar yürüyecek olan akıl sahibine şapka çıkarırım. Bakın bu Allah'ın zatını tefekkür etmek yasaktır meselesi akılla alakalıdır. Kalple alakalı değildir. Kalbe pranga vuracak, kalbe sınır koyacak hiçbir şey yoktur. Allah sevgisi insanı sınırsızlığa götürür. Allah sevgisi insanı fütursuzluğa götürür. Siz Allah'ı fütursuz ve sınırsız bir şekilde seversiniz. O sevgisi sizi özgür kılar. O yüzden Sufilerin büyük Sufilerin büyük bir çoğunluğu mezhepsel ve meşrepsel takıntıları kalmaz.
Bu meşrepsel ve meşrepsel takıntıları kalmadığı için sözleri doğru anlaşılmaz. O hali bilmiyordur çünkü. Mesela Hz. Pir Mevlana Celaletin Rum Hazretleri benim dinim aşk benim dinim aşk dediğinde herkes onu der ki işte küfür ehli bu. Benim dinim aşk dediğinde ben benim dinim Allah'ı sevmek Allah'a aşık olmak sınırsız kenarsız dipsiz uçsuz bucaksız bir sevgiye ulaşmaktır bu.
Bunun sınırı yoktur. Bunu anlamayan bunu tanımayan bunu bilmeyen zaten esarettedir o. O hem bu çok acı bir söz bu hem mezhepsel esarettedir hem meşrepsel esarettedir hem de Allah'ın dininin dışında bir din oluşturur kafasında oluşturmuş olduğu o dinin esaretindedir. o esaret altındadır ve bütün dünya inananları Hristiyanlar Yahudiler Müslümanlar ata tapanlar puta tapanlar paraya tapanlar devlete tapanlar hepsi de bu manada şirk üzerindedir. O yüzden ayeti kerimede der ki çok azınız iman etti. Çünkü o kendi kafasında oluşturmuş olduğu din kendisine esarettir.
kendi kafasında oluşturmuş olduğu mezhep kendisine esarettir. Kendi kafasında oluşturmuş olduğu veya bir başkasının kafasında oluşan meşrep ona esarettir. Ne zamanki aşkı buldu o kimse o zaman özgürlüğü buldu. Ne zamanki o kimse aşık oldu o zaman dinin özünü buldu. Ne zamanki aşktan bir yudum almadı o körün körü oldu. O esarette hangi dinden olduğu önemli değil. Bu sözüm sizlere ağır gelebilir. Aşktan bir yudum içmediyse o esarette o bilemez. O yüzden bunların hepsi de aşksızlıktan kaynaklanır.
Bunların hepsi de aşksızlıktan kaynaklanır ve bütün dünya insanlığı ne çektiyse aşksızlıktan çekmiştir. Ne çektiyse de aşktan çekmiştir. İşin bir de bu tarafı var. Aşık insan çilekeş insandır. Bu manada sufiliği algılarsa evet çilekeştir. Çünkü aşığın işi zordur. O aşık olduğu neyse o ben Mustafa Özba dilinden konuşayım. Sen hiç sensizliği yaşamadın ki sensizliği görmek istiyorsan gel Mustafa'ya sor.
Sen hiç sensiz kalmadın ki sensiz kalanı görmek istiyorsan Mustafa'ya bak. Sen hiç sensiz nefes almadın ki sensiz nefes almanın ızdırabına gel Mustafa'ya sor ona bak. Sen hiç senden uzaklaşmadın ki senden uzaklaşmanın ızdırabını senden uzaklaşan Mustafa'yı gör.
Mustafa'ya sor. Aşkı tanımayan aşkı bilmeyen veya asıl aşığı sevmeyen esarette yaşar esarette ölür. aşkı yaşadıysa kimse aşktan tattıysa esaretten kurtulmuştur. Ne mutlu ona. O dünyanın en hür insanıdır. En özgür insanıdır. Dünyanın en zirvedeki insandır. Ve insanların kamelidir. Aşkı tanımadıysa o hiçbir şey değildir.
Allah bizi affetsin. O yüzden özgürlük ona aşıklıktan geçer. Vesselam. Geceniz hayır olsun. Haklarınızı helal edin. Sürçü lisan ettiysek affolun. Şimdiden Ramazanlarınız mübarek olsun. Şimdiden oruçlarınız mübarek olsun. Şimdiden ibadetleriniz mübarek olsun. Ramazan zaman boyunca perşembe cumatesleri devam edeceğiz inşallah. Programlarımız inşallah gücümüz yettiğince inşallah devam edecek. El-Fatiha namaz salavat Allah. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.