Karabasiveli Tekkesi Mustafa Özbağ - 21 Kasım 2015
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 22 Kasım 2015 · 1:01:34
Destru. Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. İşte çalışırken müşteriye ve işime sinirlenerek de müşteriye bakarak, haşa tövbe şöyle dedim, Allah gebere, Allah geberme ya da buna benzer bir şey dedim, öfkeyle, sinirle. Bu arada evliyim. Tecdid, iman, tecdid, nikah gerek. Yani hem imanını yenilecek, hem de nikahını tazelecek.
Bu tip öfke şeytandan. Öfkenin şeytani olmayanı var, Allah için öfkelenmek. Bu öfkeden insan sevap kazanır. Allah için öfkelenirse ve Allah için öfkelenenler bu manada nafile ibadet işlemişler veyahut da vacip veyahut da farz ibadeti işlemiş gibi olurlar. Eşimle sürekli tartışma yaşıyoruz. Doğmamış çocuğumuza annesinin babasının ismini vereceğini söylüyor.
Ben istemediğimi söylüyorum. Bu sefer de benimle tartışıyor. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri bir gün böyle bir kendi başından geçen bir olayı anlattı. Asker de çavuşmuş kendisi. Bir köyde tartışma çıkıyor. Bir öğretmen geliyor köye. Orada da köyün bir genci var. Genç tabii öğretmene de diyormuş ki, öğretmen, ben alsam bir Fato, ondan olsa bir Hüs o.
O da büyüse, okula gelse, işte bir yaramazlık yapsa, bir şey yapsa. Sen onu döven mi, dövmen mi? Demiş. Öğretmen de demiş ki, döverim. Bak öğretmen diyormuş. Tekrar söylüyorum sana. Ben alacağım bir Fato, ondan olacak bir Hüs o. O da büyüyecek, okula gelecek. Sen onu okulda döven mi, dövmen mi? O da diyormuş ki, döverim. Sen nasıl döversin Hüs o'yu pata köte pata köte haydi iş büyümüş. Jandarmaya intikal etmiş. Şeyh Efendi de jandarma çavuşu. Dinliyormuş şimdi. Diyormuş ki, ben Hüs o. Ben alacağım bir tane Fato. Ondan olacak Hüs o. İşte bu öğretmen de onu dövecek. O yüzden onu dövdüm.
Şeyh Efendi sormuş. Haso, hani demiş Fato? Yoktur çavuşum demiş. Demiş, Hüs o nerede? O da yoktur çavuşum. E demiş, neden dövdün? Hani? Daha Fato da yok, Hüs o da yok. O yüzden bizde bu böyle, nasıl söyleyeyim, böyle bir şey olduğunda hemen tekerlemeyiz biz. Biz tekerliyoruz tekerlemeyi. Bizim dağ köyünde de, bizim orada Bayındır'ın dağ köylüleri var.
Babam anlatırdı bunu. Şimdi adam elinde keser, böyle bir şey çekiç, ondan uğraşıyormuş. Hanımı diyormuş ki, hanımını anlatıyormuş. Diyormuş ki, bu keçiyi artırsak, iki tane, üç tane daha keçi olsa, sütlerini sağsak, peyniri yapsak, satsak, para kazansak. Bu arada kadın diyormuş ki, herif, bir pançak da peynir anneme götüreyim. Adam dönüyormuş, ulan garı otur oturduğun yere diyormuş, dağıtma peyniri, yiyeceksin şimdi çekici diyormuş. Tabi yine hayal kuruyor ya, ardından tekrar bir pançak işte anneme götüreyim, çekici vurmuş kafasına kadının. Ulan demiş, kadın ben sana demedim mi, dağıtma peyniri yiyeceksin çekici diye demiş. Bunlar da onun hesabı.
Allah yiyesin inşallah. İnsanlar, tabi çocuk sahibi olmaları çok güzel bir şey. Ama çocuk evdeki mutluluğu arttırmalı. Bakın, mutluluğu arttırmalı diyorum. Mutluluk getirmeli demiyorum. Çocuklar mutlu bir evde doğmalı. O yüzden ev mutlu olmalı önce. Ve doğacak olan çocuk, evdeki mutluluğu arttırmalı. Mutluluğa mutluluk katmalı. Çocuk evde mutsuzluğuna sebep olmamalı. Bilinçli aileler, şuurlu aileler, Kur'an ve sünnet dairesinde bir hayat yaşayan aileler, çocukları olduğunda mutluluklarına mutluluk katarlar. O çocuklar evde mutsuzluk sebebi olmaz.
Ama bilinçsiz olan, şuursuz olan, Kur'an ve sünnet dairesinde olmayan, cahil olan kimseler. Cahil. Onlar çocuğun ismi yüzünden çocuğu sevmemezlik yaparlar. Çocuğun ismi yüzünden kavga çıkarırlar. Çocuğu o mu bakacak, bu mu bakacak, bunun kavgası çıkar. Cahil. Allah hiç kimseye cahil bir eş nasip etmesin. Bazen insan evlenemez, cahil mahil ne olursa alayım der, kel kör dursun orada kenarda der.
Cahil eş katil eder insana. Kadın erkek hiç önemli değil. İster kadın olsun, ister erkek olsun. Eşin cahili, Allah muhafaza eylesin, hayatı zindan eder. Evlenecek olduğunuz kimseler, bu noktada cahil olmasın. Kültürlü olsun, eğitimli olsun, meseleleri bakabilen, görebilen bir kimse olsun. Böyle ufak tefek meselelerden kavga çıkaran, gürültü çıkaran kimseler olmasın.
Bir erkek düşünün, eve girer girmez, evde sertlik, hakim, bağırış, çağırış, ortalığı talan ediyor. Böyle bir erkekle hiçbir kadın yaşamak istemez. Bir kadın düşünün, evde hep sinirler gergin, saçlar dikili. Kuaförden çıksa o kadar dik olmaz saçlar. Böyle dolaşan bir kadınla hiçbir erkek yaşamak istemez. Bunlar İslam değil zaten. Bir de bu tip insanlar ne acı, bir de namaz kılıyorlar. Hak kılmasın mı, kılsın ama namazın onda bir tesiri yok demek ki. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Ayet-i kerime bu. Allah'ın zikir en büyük iştir. Ama namaz kötülüklerden de alıkoyar insanı. Yok namaz o kimsenin üzerinde oturmuyorsa, yerleşmiyorsa, o evde İslam ahlakı, İslami bir duruş, İslami bir bakış, görüş, düşünce yok ise, oradaki insanlar Allah muhafaza eylesin.
Kendilerine dikkat edecekler. O yüzden böyle çocuk ismi yüzünden evde kavga çıkıyorsa, tartışma çıkıyorsa, Allah muhafaza eylesin. Böyle bırak can onu. Salcan yakasını. Evet, çocuk babaya aittir. Evet, çocuk babaya ait olduğu için normalde baba istediği ismi koyabilir. Eyvallah. Ya eşinin de bir rızasını al. Eşinin de bir gönlünü al. Onu da bir tatlı bir şekilde onunla da istişare et. Ortak karar al. İnadına diklemesine yapma. Allah muhafaza eylesin. Beş aydır dersimi çekmiyorum ama başlayacağım. Derslerime çekmediğim derslerimi de çekeceğim.
Böyle telafi etmeye çalışacağım. Bu yüzden hakkınızı helal edin. Helal olsun. Sakalın sünnet olduğunu biliyorum fakat ben eşimde çok uzun sakal sevmiyorum. O da aksine benim istediğim kadar, istemediğim kadar uzatıyor. Sakalın bir tutamı bir tutam. En uzun sakal bir tutam olacak. Bir tutamdan uzun sakal sünnete uygun değil. Tabi hadis-i şerifleri, sünnetleri kendisine ölçü edinenler için bir kısım selefi, vahabi düşüncesine takılanlar var. Onlar böyle hadis-i şerifleri veya bazı şeyleri kendilerince ölçü kabul etmiyorlar. Ölçü kabul etmeyince de bir tutamdan fazla bırakanlar var. Bu ittifak halindedir İslam dünyasında sakalın en uzunu bir tutamdır.
En uzunu. Bu noktada geri kalan insanlar kendilerince sakala, kendilerince işlerine göre, konumuna göre, yaşına göre sakalı uzatırlar, kısaltırlar. Ne bileyim değişik boyda sakal olabilir. Ama sünnet en uzunu bir tutamdır. Bir tutama kadar biz bir kimseye, sen sakalını neden kısa bırakmışsın, uzun bırakmışsın deme hakkımız yok. Bir tutamdan uzun olursa onu sünnete davet ederiz. Deriz ki bir tutamdan uzun bırakma. Bu sünnete davettir onu. Ama bir kimse de illaki sakalını uzatacaksa, eyvallah uzatır ona kalkıp da sen neden uzatıyorsun demen lüksümüz de yok. Allah muhafaza eylesin. Eşler bu konuda beylerine tatlı tatlı muhabbet ederekten bunu söyleyebilirler.
Ama yani böyle sünnet olan meselelerde insanların birbirlerine böyle fazla müdahale etmeleri çok hoş olmaz. Böyle mesela hiçbir hadis şerifte yok bir kadının kocasının sakalına karışsın. Hiçbir hadis şerifte yok. Bir kadının erkeğin herhangi bir sünnet seniyesine veya nafilesine karışsın.
Ama oruçla alakalı mesela erkeğin nafile oruçla kadına karışma hakkı var. Yani kadın ondan izin alacak. Diyecek ki yarın nafile oruç tutabilir miyim? Bir tek nafile oruçla alakalı. Diğer alanda da kadınların bu noktada özgürlük alanları geniş. Bu manada insanlar Kur'an ve sünnet dairesindeki bir meselede birbirine yaptırımsal yaklaşması çok hoş değil. Bu ters tepebilir, başka şeyler yaşanabilir. Allah muhafaza eylesin. Bireysel emeklilik faizi olmayan yani altın fonunda değerlendirilen fona kayıt olmak ne derece doğru? Bu tür konularda ne yapmak gerekir? Gelecek hakkında birikim yapmak ne kadar doğru? Kimseye muhtaç olmama düşüncesi bu tür birikimlere sevk etmeli mi?
Normalde şimdi emeklilikle alakalı bunda bir sıkıntı yok. Bu mevcut sistem, mevcut sistemin içerisinde bir kimse sosyal devlet statüsünde bunu yerine getiriyor. Aslında bunları bu manada Kur'an ve sünnet dairesinde irdeleyip, bunları analiz edip, bunları fıkh edilmesi gerekir. Ama ne kadar fıkh edilmiş edilmemiş bilmiyorum. Tabi ki izin verirse Cenab-ı Hak inşallah, Diyanet'in çıkarmış olduğu yeni bir fıkh kitabı gözüme ilişti. Dört ciltlik. Bakacağım onlara bir, hani bu tip meselelere nasıl fıkh etmişler, nasıl fetva vermişler diye. Onlara, bilmiyorum bunları ne yaptılar. Yani çünkü Darül Harp meselesi giriyor işin içerisine. Darül Harp de bu tip meseleleri nasıl analiz edip, nasıl fetva veriyorlar.
Bu noktada ne yaptılar bilmiyorum. Çünkü Darül İslam'da devlet sosyal olmak zorunda. Sosyal devlet kendi tebaasını, yaşlı tebaasını, hasta tebaasına bakmakla mükellef. Belli bir yaştan sonra iş göremez hale gelen bir kimseyi Darül İslam'da, İslam dairesinde devlet onun bakımını üstlenmekle mükellef. Dulların, yetimlerin bakımlarını devlet bakmakla, onların ihtiyaçlarını görmekle mükellef. Bu açıdan, bu çerçeveden bakılınca bunlara nasıl iştahat getirilir bu tip meselelere. Bunlar gerçekten önemli bir mesele. Bunların aslında oturulup teker teker maddeler halinde iştahat edilmesi lazım. Ama bugünkü mevcut sistemde bir kimse yaşadığı, Almanya'da yaşıyor diyelim ki, Almanya'daki devlet sistemine bu noktada uymakla mükellef.
Çünkü oranın sistemini kabul ederekten oraya gitmiş, yerleşmiş. Oradaki sistemi kabul edip, oradaki sisteme göre yaşamakla mükellef. O yüzden darül harp olan bir yerde Müslümanlar ya orayı darül İslam'a çevirecekler ya da oradan hicret edecekler. İkisinden biri. Üçüncü bir şıkkı yok. Bu noktada, tabi Türkiye ile de alakalı Mustafa Sabri Efendi, son Osmanlı'dan kalan Türkiye Cumhuriyeti'nin de ilk Şeyhülislam'ı, Osmanlı'dan, Osmanlı'nın son, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Diyanet İşleri Başkanı, Osmanlı'da son Şeyhülislam'ı.
O bir fetva yayınlayıp hicret etmiş. Demiş ki, Türkiye layık, demokratik hukuk sistemini kabul edince, darül harp hukukuna girdi. Burası darül harptır. Darül harpte de Hanefi'ye göre ya mücadele etmek, savaşmak ya da hicret etmek farzdır demiş. Kendince bu fetvayı yayınlamış. Kitapla beraber, bir küçük bir risale halinde. Böylece hicret etmiş. Şam'da meftun. İkinci bir fetva yok, resmi olarak şu anda. Çünkü birisi de Türkiye hakkında darül islam diyemez. Darül islam der ise, o kimse de savcılığın önünde boyunu posunu görür. Neden? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk demokratik hukuk devleti olduğundan, bu devleti normalde teokratik bir sisteme çevirmekten, hemen anayasayı değiştirmekten, terörist damgasını yer, savcılığın önünde ifade verir.
O yüzden Türkiye'ye birisi de darül islam diyemez. Darül harpte de bunun hukuku nasıl olur, bunu normalde ayrıca bakmak lazım. Ama bu noktada sosyal sigorta gibi, bağ kur gibi emekli olmakta bir beis yok. İşimizde daim olmak, sebat etmek için neler yapabiliriz? Vesveselerden nasıl korunuruz? Bir kimse bir iş yapıyorsa, sanatıysa o, onunla da normalde, eğer gerçekten çoluğuna çocuğuna kendi iyi aşesini sağlayabiliyorsa, onda devam edecek. Ama bazı insanlar var, böyle körü körüne devam ediyorlar, bu böyle değil. Yani o kimse gerçekten sanatkarsa, sanatına da sahip ise, sebat edip onda devam edecek. Ama o kimse sanatkar değilse, o zaman kendini, illaki sanatkarım deyip de, ben bu işte sebat edeceğim deyip de, zorlamanın bir anlamı yok.
İmam-ı Gazali Hazretleri'nin Kimya-i Saadet kitabı için, görüşleriniz nelerdir? Hangi yazardan okumalıyız? Bu kitabın bazı psikolojik sorunlara çare olduğunu söylemişlerdi. Kimya-i Saadetini çok okumadım Gazali'nin. O yüzden Gazali'nin Kimya-i Saadetini okumadığımdan dolayı bir şey diyemeyeceğim. Ama böyle bir Kimya-i Saadet dolaşıyordu, benim ilk böyle Müslüman olduğum zamanlarda. O Kimya-i Saadet'te, Saadet miydi artık? Zannediyorum Kimya-i Saadet'ti o. Onda enteresan fetvalar, enteresan şeyler görmüştüm böyle. Ben hiç okumadım, devam etmedim. O yüzden bununla alakalı bir şey söyleyemeyeceğim. Cuma günleri size telefon ile ulaşmak, veya mesaj atmak edeba aykırı mıdır?
Neden edeba aykırı olsun? Benim telefonum 7.24 açık. Yani cevap verebileceğim zaman cevap veriyorum. Ama bazen bir işle iştigal ederken, o esnada bakamayabiliyorum. Veyahut da işte bir görüşme esnasında, bir kardeşle görüşürken, o kardeşin sözünü yarım kesmek veya ben kendi sözümü yarım kesip, telefona bakma noktasında olmuyor, ayıp oluyor. O yüzden telefonlara bu noktada çok net bakamıyor, bakamıyor, biliyorum. Bu noktada da bütün arkadaşlar, kardeşler biliyorlar zaten. Bunu da açık açık söylüyorum. O yüzden yazabilirler mesaj, veyahut da Whatsapp'a yazabilirler, mesaj yazabilirler. Bunda bir sıkıntı yok. İlla ki, belli kimseler, belli zümreler benim telefonuma ulaşacak, belli kimseler ulaşmayacak diye, bir kaydı yok.
Ama ve lakin, bunu böyle şimdi, internetten de herkes, yaklaşın biraz daha sağlı solu. Böyle mesajdan, mailden, oradan buradan böyle işte, uzun uzun rüyalar yazıyorlar.
Ne yazık ki onlara cevap veremiyorum. Bu böyle o kadar, bu mesele fazla ki, tanıdığım tanımadığım, her taraftan bu konuda, işte rüya yorumuyla alakalı, Whatsapp'tan, veyahut da mesajdan, veya mailden yazıyorlar. Bunlara cevap veremiyorum. Veya oralardan sorular soruyorlar. Bunlara cevap vermem çok zor. Ben yaklaşık haftanın, 5-6 günü derse gidiyorum. Böyle olunca, bazı dersler var, konferans tipinde. Onlara da normalde, belli bir hazırlık yapmak zorundayım. Bunlara cevap vermem, biraz zor, mümkün değil. Bunların normalde, bu tip rüya meselesi, karşılıklı anlatılması lazım. Buna fırsat olmuyor. Buralardan da cevap yazmak, biraz zor.
Bu çünkü, ardı ardına, o kadar çok rüya yazılıyor, gönderiliyor ki, bunlara cevap vermekte güçlük çekiyorum. Ama öbür türlü, bir problemi var, bir sıkıntısı var. Ne bileyim işte, anlık bir şey, eyvallah, bunlara söyleyecek bir sözümüz yok. Veyahut da selamlaşmak, eyvallah. Ne bileyim işte, müsaitse konuşmak, eyvallah. Bunda söylenecek bir şey yok. Veya anlatmak istediği, söylemek istediği bir şey var. Telefonuna ulaşmaya çalışacak. Eyvallah. Bu noktada da böyle, rahatsızlığım yok. Bundan şikayetim de yok. Kimisi, yani bir gün içerisinde, 700 sefer, 800 sefer arayanlar da var. 300 sefer, 500 sefer, 150 sefer, yani normalde, yarım saat içerisinde, otomatiğe bağlayıp, yarım saatte ne kadar çaldırabilirse, şikayetçi değilim.
Asla. Onlara üzülüyorum. Mesela işte, gündüz sohbetteyim, gündüz sohbeti olan yer var. Telefon normalde bazen cebimde, bazen arabada. Bir bakıyorum, eyvah, 180 sefer aramış. Ben muhakkak, başında bir şey var zannediyorum. Başına bir şey geldi, hemen arıyorum. Hani öyle ya, 180 sefer, 70 sefer, 80 sefer, 40 sefer, 50 sefer, bizim, kaç sefer say dedin? En sonunda dedim, kendi kendime.
Yani dedim, ya gelse de dedim, kendisi emniyet görevlisi. Dedim ki ya, gelse de, ben ona desem ki dedim, yani ben şikayetçiyim. Sonra geldi, neyse, dükkanın önüne dedim, vallahi kalbimden dedim, senin dedim, gelse diyordum dedim. Ben dedim, şikayetçiyim. Lütfen dedim, telefon aç. Rahatsızım artık dedim yani. Sonra aradı, ben polis, memur, bilmem kim, dedi, vatandaşı arıyormuşsunuz, bir daha aramayın dedi, kesildi. Bir daha aramadı. onlara üzülüyorum ben. Ya normalde o kimse, otuz sefer, kırk sefer, elli sefer, yetmiş, seksen, yüz yirmi, yüz otuz, böyle arayınca, onlar böyle, yani üzülüyorum kendimce. Ya ona da üzülüyorum, gerek yok diye.
O yüzden gerek yok, inşallah. Bir de, insanlar gün geçtikçe, bu meselenin, edebini, kaybediyorlar. Ya elinin altında ya, benim telefonda açık ya, istediği anda, istediği gibi, işte ulaşacak, görüşecek, konuşacak, hava nasıl oralarda diyecek. Harika bir şey ama, bu olmuyor. Saat ikide, üçte, dörtte, dörtte arıyor, efendim diyorum ben, uyanık mısınız diye aramıştım diyor. E uyandım diyorum. Zor ama, şikayetçi değilim, onlara üzülüyorum. O yüzden telefon bu noktada, şey yok, sıkıntı yok, yedi yirmi dört açık.
Ama böyle, gereksiz telefonlar da olacak mı? Olacak. Belki de onun için çok önemli o. Rüyasında bir kuş, bir daldan bir kayanın üzerine konmuş, onu öğrenecek rüyayı, görür görmez, uyandığında, sabah beşte, arayacak, o rüyayı anlatacak. Kendince öyle düşünüyor. Şimdi telefonla alakalı, meselede, mesela siz, bir kimsenin evine giriş, çıkış saati vardır ya, yani, mesela gece saat on birden sonra, bir eve misafirliğe gidilmez, ondan sonra bir misafirliğe gidilmez, edeptir bu.
Bir kimseye yemek vaktinde, misafirliğe gidilmez, edeptir. Yani, akşam yemeği, kaçta yeniliyor? Türkiye standartlarında, altıyla sekiz arasında, herkesin işine göre. Bir misafirliğe gidilecekse, yani altıyla sekiz arasında gidilmez, edeptir. Yemeğini yediler, yediler, sekizde gidersin. Daha önce gidilir mi? Evet, saat iki buçuk, üçte gidersin. O ev sahibi de, yemeğe kalacağını, bilir onun, yemeğini hazırlar, bir sıkıntı yok. E saat 10'dan, 11'den sonra birisinin evine, misafirliğe gidebiliyor musun? Hayır. Ya 10'dan, 11'den sonra da, arayacaksan, gerçekten çok önemli bir şey olması lazım. Trafik kazası geçirebilirsin, bir hastalık olabilir, hastane, postane, bir şeyler olabilir.
Eyvallah. Ama 11'den sonra da, yani ben rüyamda şunu gördüm, yok işte, sivrisinden kanı caiz miydi, değil miydi? Bunlara da gerek yok. Allah muhafaza eylesin. Amin. İşime İstanbul'da devam ediyorum, perşembe derslerine gelemiyorum, cumartesi tekkeye gelmeye çalışıyorum. Bu bakımdan, perşembe derslerine katılamadığımızda, ne yapmamız gerekir? Normalde bizim dergahta ders yok, İstanbul'da da çok. İstanbul'da, ne günler oluyor Ertan? Pazartesi, cuma İstanbul'da ders var. İstanbul'daki derslere gidebilirler. Müsait olanlar, illaki perşembeleri derslere katılacaklar inşallah. Bir kardeş, eşim 65 yaşında, evde bana eğer sinirlendiğinde, devamlı bana terbiyesiz kadın diyor ve, çok küfür ediyor demiş.
Ama eşi burada olacak ki, onun, bu soruya cevap verelim, o da, dersini alsın. Eşi burada değilse, bunun bir anlamı yok. Var mı soru? Ver. Kaçta kalmışız? 535. Ben Ramazan'da atayım başlamıştım, fakat yetiştiremedim, hala duruyor, 500'üm kaldı ama okuyamıyorum, gafletten geciktirdiğimden dolayı, bir günahı var mı veya sevabı azılır mı?
Bir niyet için başlamıştım, bir şey olur mu? Ve bitir, 500'ün kalmış. Gayret et, mücadele et, bitir inşallah. Aile büyüklerimden bazıları, çocuklarımın hakkında, niye baş açık, niye pantolon giydiriyorsun, günah değil mi? Böyle yetiştirmen doğru değil, gibi sözler söylüyor. Ben bunlara nasıl cevap verebileceğimi, bilemiyorum, ne tavsiye edersiniz? Karışmayın kimseye, bu noktada bir şey söylemeyin. Dedikleri doğru, ama bu zamanda çocukları eğitmek, çocukların üzerinde böyle bir şeyi, tesis etmek öyle kolay bir şey değil. O yüzden zaman içerisinde, çocuklar inşallah bunlara da alışacaklar, öğrenecekler.
Tatlı tatlı bu hal ile hallenecekler inşallah. Nice dağ gibi gönülleri koparmıştır. Kurnaz kuşu, iki ayağından baş aşağı asak olmuştur o. Anlayışı, hatırı keskinleştirmekle Allah'a yol bulunmaz. Padişahın lütfu ancak kırılmış, dökülmüş gönülleri alır katına. Nice define gömenler, nice kıyı bucak kazanlar, o hayaller kuran vezire maskara oldu gitti. Öküz kim oluyor ki sen ona maskara olasın? Toprak da nedir ki onun otu olacakmışsın? Bir kadının kötü bir iş yüzünden yüzü sarardı mı? Allah onu çarptı da zühre yıldızı yaptı. Hz. Mevlana nerelere gitmiş? Bir kadını zühre yapmak çarpmaktır da toprak olmak, balçık kesilmek çarpılmak değil midir?
A inatçı! Can seni güzelim gökyüzüne götürürken sen tutmuşsun aşağılara balçık kesilmişsin. Akılların bile kıskandığı öyle bir varlığı şu alçaklık yüzünden çarptın gitti. Nice dağ gibi gönülleri koparmıştır. Kurnaz kuşu iki ayağından baş aşağı asa koymuştur o. Allah nice güçlü, kuvvetli görünenleri, nice dağ gibi gönlü olanların hepsini de bir ecel yeliyle siler süpürür. Bir üfürmeyle, bir rüzgarla helak eder. Nice kurnazlar vardır. O kurnazlar kendi kurnazlıklarının oyununa gelirler. Nice tuzak kurucular vardır.
Cenab-ı Hak onların kurmuş olduğu tuzakları kendilerine düşürür. Hani ayet-i kerimede Allah tuzak kurucuların en hani tuzak kurucuların tuzaklarının bozucudur der. O tuzakları bozandır. Kim kurnazlık yaparsa kendi kurnazlığında boğulur gider. Kim haksızlık yaparsa kendi haksızlığında boğulur gider. Kim zulmederse kendi zulmünde boğulur gider. Kim asilik yaparsa kendi isyanında boğulur gider. Kim günah-ı keballere devam ederse kendi büyük günahlarında boğulur gider o. Allah onu bu manada ayağından baş aşağı asar atar kenara. Anlayışı, hatırı keskinleştirmek, Allah'a keskinleştirmekle Allah'a yol bulunmaz. Padişahın lütfu ancak kırılmış, dökülmüş gönülleri alır katına.
Siz çok zeki olabilirsiniz. Siz çok böyle aklınızı keskinleştirebilirsiniz. Siz kafanızda kırk tane tilkiyi dolaştırıp, kırk tane tilkinin kuyruğunu birbirine değdirmeyebilirsiniz. Ama bununla Allah'a yol bulunmaz. Sizin çok zeki olmanız, çok kurnaz olmanız sizin Allah'a yol bulmanızı sağlamaz. Cenab-ı Hak gönlü kırıklarla beraberdir.
Cenab-ı Hak hüzünlü gönülleri sever. O yüzden Cenab-ı Hak böyle toplum içerisinde ikinci sınıf vatandaş gibi görünen gönülleri sever. Hani hadisi kutsi'de, hadisi şerifte Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurur ya, bir topluluğu birisi girdi, oturdu, ondan sonra çıktı. Hiç kimse onu fark etmedi. Ehli cennet görmek isterseniz ona bakın der. Kırık gönüllü, hüzünlü, o kimsenin gönlü bu noktada Allah için yanıp tutuşan bir gönül. Allah'ın huzuruna gidecek olan gönüller onlardır. Yoksa çok zeki olanlar değildir. Allah peygamberliği çok zeki olanlara vermedi. Matematikçilere, fizikçilere, astrofizikçilere peygamberlik inmedi.
Peygamberli, peygamberler şefkat, merhamet, muhabbet timsali insanlardı. Alçak gönüllülerdi, tevazuluydular. Her biri fukaraydı. Ama hepsi de ismet sahibiydi. Hepsi de hikmet sahibiydi. Hepsinin de gönüllerinde Allah muhabbeti, Allah aşkı vardı. Nice define gömenler, nice kıyı bucak kazanlar, o hayaller kuran vezire maskara oldu gitti. Öküz kim oluyor ki sen ona maskara olasın? Toprak da nedir ki onun otu olacakmışsın? Bu çok eski bir hikayedir. Allah alem Hazreti Mevlana Celatü Ruhu Hazretleri bu hikayeden bahseder.
Hindistan'da bir hazine olduğu söylenir. Hindistan'daki o hazineyi bir gün bir kimse, onlar ineğe taparlar ya, ineğe tapınışın da çıktığı yer olarak böyle söyler kimileri. Doğrudur, yanlıştır bir şey diyemem. O hazine arayan hazineciler, bir gün ineğin bastığı yer çöker, çökünce de oraya bakarlar. Oraya bakınca birisi oradan hazineyi bulur, ineği kutsallaştırırlar.
Böylece hazineciler, o böyle işte inekler hazinenin başında duracak diye, ineğin peşinde koşmaya başlarlar. Hani etrafınızda hazine arayanlar vardır ya, onlar hep bir efsanenin peşindedir. Hep bir harita vardır. O haritaya göre o ağacın beş metre ilerisinde, sekiz metre gerisinde, on sekiz metre şurasında hazine vardır. Böyle bir fısıltı gazetesidir ya bu. O hazineciler hep böyle bir şeyin peşindedirler, bir haritanın peşinde. Ve birisi gelmiştir çok önceden, orada büyüklere birisine söylemiştir, filanca yerde hazine var diye. Herkes gözünü oraya diker. Ve muhakkak orada hazine var denilir. Şimdi inek dolaştırmıyorlar tabii. Şimdi alet dolaştırıyorlar.
Önceden inek dolaştırırlardı. Kimisi de horozun peşine takılır. İşte bilmem hangi cins horoz, işte define olan yerde ötermiş. O horozu yetiştirirler. O horoz koltuğunun altında define olan yere gider. Yani aklını, aklını hayvana bağlayan, horoza bağlayan, ineğe bağlayan zavallılar. İşte Hazreti Mevlana da diyor ki, öküz kim oluyor ki senin o maskarası oluyorsun? Ya öküz kim? Sen bir define arıyorsun. Sen bir define ararken öküzün maskarası oluyorsun. Sen dünyada, dünyada dünyanın peşine düşmüşsün. Öküzün maskarası oluyorsun. Tabii bunu bir hadis-i şerife bağlamak da mümkün. Ümmetim ne zaman öküzün kuyruğuna sarıldı, helakını beklesin der. Öküzün kuyruğuna sarılmak ne demektir?
Ümmet ne zaman ki cihadı bıraktı, ekip biçmeye başladı, hayvancılığa başladı. O zaman helakını beklesin, helak olduk. Ümmet cihad etmiyor şu anda. Bu böyle sivilleri katleden, katlederken de tekbir getirenler cihad ettiklerini düşünmesinler. Bu hafta diyanetin hutbesi çok güzeldi. Tebrik ediyorum, kim hazırladıysa diyanetin hutbesi muhteşemdi. Uzun zamandan beri böyle muhteşem bir hutbe dinlemedim ben. Bu geçtiğimiz cuma gün, yani dünkü hutbe diyanet için muhteşemdi. Dönün okuyun o hutbeyi.
Gerçekten, yani din IŞİD'in eline kaldı ne yazık ki. Diyanet harika bir hutbe hazırlamış. O yüzden normalde Müslümanlar cihad derken, sivilleri katletmek değil. Cihad derken, devletin polisine, askerine kurşun sıkmak değil. Cihad derken, sivil insanların gelip gittiği yerlerde terörist faaliyetler düzenleyip orada bomba patlatmak değil. Masum, Ankara'daki, Gardaki insanların ne suçu vardı? Veya Cizre'deki insanların ne suçu vardı? Veya Diyarbakır'daki insanların ne suçu vardı?
Topluluğun içerisinde bomba patlatmak. Veyahut da gece uykusundan uyandırılıp, ellerini arkadan bağlayıp, ensesine kurşun sıkıp şehit etmek nereye koyacağız? Görev yapan polislere, askerlere, teröristçe faaliyetlerde bulunup, caddelere, sokaklara, belediye araçlarıyla kazıp, kazıp, içine tonlarca bomba koyup, orada asker veya polis araçları geçerken patlatmanın nesi insani?
Vazifesini yapan, dal gibi 20 yaşındaki, çocuk yaştaki genç askerleri şehit etmenin, onlara tuzak kurmanın nesi insani? Bunun nesi hak mücadelesi? Allah muhafaza eylesin. Cihat bunlar değil. Bunlar değil. Bir arabanın üzerine bombayı toplayıp, ondan sonra onları patlatmak cihat değil. Fransa'da, Almanya'da, nerede olursa olsun, hangi ülkede olursa olsun, sivil insanları katletmek cihat değil. Masum insanları katletmek cihat değil.
Yakmak, yıkmak, talan etmek, yağmalamak. Bunlar İslami değil, insani değil. Kaldırım taşlarını söküp, işte alışveriş merkezlerine, bankalara, milletin dükkanını taşlamak ne kadar insanilik. Hasta var deyip ambulansı çağırıp, ambulans şoförünü, oradaki hemşireyi, ambulans arabasını yakmak insani değil. İnsani değil. Ne hale geldik? Ve insanlık hızla cehalete doğru koşuyor. Ya bu Avrupalılar işte, evet çok hataları var, çok yanlışları var, çok eksiklikleri var. Var. İşte Ortodoy'u kana buladılar. Buladılar. Bunadılar.
İşte Irak'ta, Suriye'de olanca Müslüman'ın kanını döktüler. Döktüler. Döktüler. Ama bu sizin gidip de onların sivilleri katletme hakkını vermez size. Hiroşima'ya bomba attı. Size gidip de başka bir örneğin, New York'a bomba atma hakkını vermez size. Müslüman zulmedemez. Müslüman kalkıp da sivilleri katledemez. Mümin ancak askeri, üniformalı kimselerle savaşır. O da devletin emriyle. Devlet emreder, savaşırsın. Devlet emreder, savaşırsın. Kendi kafandan da savaşamazsın. Allah muhafaza eylesin.
İşte öküzün kuyruğuna yapışınca ümmet helak oldu. Cihadı bıraktılar, mücadeleyi bıraktılar. Nefisleriyle mücadele etmeleri gerekirken bunu bıraktılar. Buradan da bu tarafa doğru yol bulabiliriz. Bir kadının kötü bir iş yüzünden yüzü sarardı mı, Allah onu çarptı da zühre yıldız yaptı. Zühre yıldız yaptı deyince Allah alem, Hazreti Mevlana Harut'la Marut hikayesini atıfta bulunuyor. Hani meşhurdur ya Harut'la Marut, iki tane yani melek diye isimlendirilir bunlar. Ben bunların melek olmadıklarına inanırım. Allah'ın çok varlıkları var. Değişik gezegenlerde değişik hayat standartları var.
O hayat standartlarında yaşayan iki varlık, iki mahluk. Bunlar insanların yeryüzünde kan dökücü olduklarını görünce, zulmedince görünce, haramlara girdiklerini görünce, kendi kendilerine diyorlar ki, biz yeryüzünde yaşasaydık, bunlar işlemezdik. Cenab-ı Hak da onları imtihan için yeryüzüne gönderiyor. Bunlardaki ilim de bir başkalarında yok, insanlarda yok. Simya ilmi de denilebilir buna. Değişik zikirlerle, değişik formüllerle, değişik olağanüstü haller tecelli ettiriyorlar. Ve insanlara bunlar her gün şey yapıyorlar, ve her gün de Cenab-ı Hak bunları akşam namazından sonra tekrar yaşadıkları alana çekiyor. Her sabah gönderiyor, her akşam bunlar tekrar geriye gidiyorlar.
İşte en sonunda bunlar kendilerince günaha girmeyeceklerini söylüyorlar ya, o beldede de bir kadın var. Bu kadın dillere, akıllara, kendince duygulara hükmeden bir kadın. Sohbeti güzel, kendisi güzel, dili tatlı. Bütün o şehrin halkı o kadınla beraber olabilmek için can atıyor. En sonunda bunun namını, bunun bu noktadaki maharetini Harut'la Marut'ta duyuyor.
Ve onlardan o iksirli sözü, iksirli sözü öğrenmek istiyor. Bir rivayette böyle bir tezgah kuruyor. Diyor ki, bu iki Harut'la Marut, hiç kötülük yapmıyor o ana kadar. Hiç haram işlemiyor. Kadın diyor ki, beni elde etmek ister misiniz? Evet, ben sizinle beraber olmak isterim ama benimle içki içmelisiniz diyor.
Benimle içki içmelisiniz diyerekten onları içiriyor. İçirdikten sonra onlara kötülük yapacak ve o lafı dinleyecek ya, beni rahatsız eden bir erkek var diyor. Eğer onu öldürürseniz diyor, o zaman ben sizinle beraber olurum. O erkeği de öldürüyorlar bunlar ve onlar o iksirli sözü de kadına söylüyorlar. Ve kadın bu yapmış olduklarından çok pişman oluyor. Meseleyi kısadan keseyim. Öylesine tövbe ediyor, öylesine tövbe ediyor ki, bir rivayette Zöhre Yıldızı, Sirius Yıldızı, Batılılar Sirius diyor ya, Daha Doğular Türklerin Çoban Yıldızı, Orta Doğunun da Zöhre Yıldızı. Cenab-ı Hak onu yıldız ediyor.
Onun tövbesinden dolayı. Hz. Mevlana, Allah-u Alem oraya atıfta bulunuyor buradan. Diyor ki, bak, bir kadın kötü bir iş yüzünden yüzü sarardı da, Allah onu çarptı da Zöhre Yıldızı yaptı. O pişman oldu. Yaptıklarına pişman olunca, Cenab-ı Hak onu yıldız haline getirdi. Allah'ın tövbesini kabul ettiğinin en aşağısız yıldız oldu. O öyle bir Allah. Bir kadını Zöhre yapmak, çarpmaktır da, toprak olmak, balçık kesilmek, çarpılmak değil midir? A inatçı. Allah çarptı onu Zöhre Yıldızı yaptı. O çarpılmak oldu da. Sen aşağıların aşağısı oldun ya. Sen hayvandan dahi aşağı oldun. O çarpılmak değil mi? Sen haramlara daldın ya. Nefsine uydun ya.
Nefsinin oyunlarına kaldın. Nefsinin oyunlarına kanınca, Cenab-ı Hak demedi mi? Ben sizi Ahsen'i takvim üzerine yarattım. Ama siz nefsinize uyarsanız, hayvandan daha aşağı mahluk olursunuz. E bu çarpılmak değil de ne ki? Can, seni güzelim gökyüzüne götürürken, sen tutmuşsun, aşağılarda balçık kesilmişsin. Allah seni bu alemden kurtarmak ister. Allah seni bu alemde istemez. Sen ey nefis, Rabbine mutmain olarak dön. Allah seni mutmain olarak dönmeni ister. Ve Cenab-ı Hak senin her an miraç halinde olmanı ister. Namaz müminin miracıdır. Neden namazı terk edersin? Neden namazın miraç olmasın? Oruçlunun nefesi Cenab-ı Hakk'a miskamber gibi olur. Neden oruç tutmazsın?
Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Allah'ın seni zikretmesini istemez misin? Allah'ın zikrettiği, balçıkta yaşar mı? Allah'ın zikrettiği, karanlıkta kalır mı? Allah'ın zikrettiğine biz aşağıların aşağısı diyebilir miyiz? E Cenab-ı Hak kendisine muhatap alırken, kim beni zikrederse, ben de onu zikrederim derken, sen onun zikrine neden sırtını çevirip de, hayvandan daha aşağı bir mahluk olursun?
Sen onun zikrinden neden yüz çevirir de, kendini aşağıların aşağısına atarsın? Ey insanoğlu gafil olma, Allah'ı zikret. Gafil olma, namaz kötülüklerden alıkor insanı. Namazını dosdoğru kıl. Gafil olma, zekatını düzgün hesapla. O para Allah'tan sana bir emanet, bir imtihan olarak geldi. Zekatını hesapla, verilecek olan yerlere ver. Cimrilerden olma. Ey insanoğlu, hac sana farz kılındı. Nereye kadar mal toplamak için uğraşacaksın? Haccını yap, hacını yap. Günlük sadaka ver, cömertlerden ol. Birisinin sıkıntısını gider. Birine faydalı ol. Sizin en hayırlınız etrafına zarar vermeyiniz buyurdu. Hiç olmazsa zarar verme.
Aşağıların aşağısına düşme. Seni halife yarattı. Seni kendine benzer yarattı. Adem'i kendi suretimde yarattım dedi. Onun suretine uygun yaşa. Onun suretine uygun yaşa. Onun suretine uygun yaşamak, onun ahlakıyla ahlaklanmak. Neden onun ahlakıyla ahlaklanıp da yücelere doğru kanat çırpmazsın? Sen bu toprağa ait değilsin. Topraktan yaratıldın. Bu beden toprağa ait. Sen, Cenab-ı Hak kendi ruhundan üfledi sana. Kendi nurundan verdi. Kendi ruhundan üfledi. Sen kendini bu aleme ait kabul etme. Vur tekmeyi ayağını yere doğru. Yukarılara doğru yüksel.
Allah'ı zikret. Günahlarından tövbe et. Aşağıların aşağısında durma. Ve bir günah işleyeceğim diye uğraşma. Günah işlemek için gayret sarf etme. Bu ne ahmaklık? Günah işlemek için gayret sarf ediyor. Bu ne körlük? Günah işlemek için koşuyor. Nereye koştun? Nereye koştun? Günaha koştun? Aşağıların aşağısına doğru gidiyor. Her günah işlemen aşağıların aşağısına doğru gitmen. İnsanlar Allah'a koşacaklarına. Günaha koşuyorlar. Cenab-ı Hak diyor ki Ey insanlar Allah'a koşun! Dönüşünüz ancak onadır.
O zaman Allah'a koş. Günaha koşma. Günaha koştun müddetçe Aşağıların aşağısına doğru gideceksin. Yapma! Yapma! Cenab-ı Hak tabiri caizse açmış kollarını. Bana koşsun diye bakıyor. Senin annenden de şefkatli. Senin babandan da şefkatli. Senin kocandan da şefkatli. Senin karından da şefkatli. Senin çocuğundan da şefkatli. Sen annene anneciğim özür dilerim desem Kibirlilik yapar. Kafasını çevirir senden. Baba yapma etme ya. Ben bir yanlışlık yaptım. Özür dilerim desem. Git benim böyle oğlum çocuğum yok der. Kibirli insanlar. Kadın kocasından özür diliyor. Adam kendisini zannediyor ki Kaf dağında dolaşıyor. Firavunlaşmış gönlü.
Gönlü firavunlaşmış. Eşleriniz sizden özür diler. Eğer geri dönerse aleyhlerinde yol aramayın. Ayet-i kerime duruyor. Gönlü firavunlaşmış. Kadıncağız özür diliyor. Yok dönmüyor ona. Erkek özür diliyor kadından. Kadın affetmeyeceğim diyor. Gönlü firavunlaşmış. Allah öyle değildir. İnsanlar nasıl ilahlık yapıyor bak. Allah kim tövbe ederse tövbesini kabul ederim diyor. Cenab-ı Hak tövbe edenlerin tövbesini kabul edeceğini beyan ederken insanlar özür diliyorlar. İnsanlar özürleri kabul etmiyor. Allah diyor ki kim beni zikrederse ben onunlayım. Ne kadar şefkatli merhametli.
Kim tövbe ederse tövbesini kabul ederim. Ey Habibim sana benden sorarlarsa de ki onlara. Onlara dua. Onlar dua ettiklerinde dualarını kabul ederim. Yakinim. Sen nerede dolaşıyorsun ey insanoğlu. Gitme aşağıların aşağısına. Gitme uzaklara. Batırma kendini. Kendini batırma. Dön. Ona da ona yöner. Dön. Ona doğru koş. Dön. Senden para istemiyor. Namazını kıl ya orucunu tut. Ahlakını güzelleştir. Güzelleştir. Ahlakını güzelleştir. Çocuklarınıza iyi örnek olun. Ahlaklarınızı güzelleştirin. Evlerinizi cennet bahçesine çevirin.
Evlerinizde kötü sözler kullanmayın. Yanlış kelimeler kullanmayın. Anne babalar çocuklarınızın yanında kavga etmeyin. Çocuklarınızın yanında kötü sözler kullanmayın. Çocuklarınızın yanında yanlış nahoş şeyler yapmayın. Çocuklarınızın yanında namaz kılın. Oruç tutun. Allah'ı zikredin. Çocuklarınızı namaza, zikre, oruca alıştırın. Eşlerinizi namaza, zikre, oruca alıştırın. Yapmayın. Kendinizi ve çocuklarınızı ateşe atmayın. Kendi ellerinizle ateşe atmayın. Cenab-ı Hak sizi kendi katına yükselenlerden olasınızı istiyor. Bu farzları yerine getirip nafilelerle Allah'a yaklaşıp Allah'ı sevmek. Allah bizi onlardan eylesin.
Can seni güzelim gökyüzüne götürürken sen tutmuşsun aşağılarda balçık kesilmişsin. Aşağılarda balçık kesilme. Tövbe et, kurtul. Akılların bile kıskandığı öyle bir varlığa şu alçak yüzünden çarptın gitti. Akılların hayal edemeyeceği, tasavvur edemeyeceği o varlığı Allah'a ihanet etme, nankörlük etme, sırtını dönme. Rabbim bizi muhafaza eylesin.
Şimdi bir dikkat et de gör şu kendini çarpmışsın nasıl bir şey. Bu öbür çarpılmaya karşı pek hem de pek aşağılık bir çarpılış. Şimdi kendini bir tefekkür et. Şimdi al kendini karşına, kendini bir hesaba çek. Sen neler yapmışsın, ne halt işlemişsin, ne aşağılık işlerle iştigal etmişsin. Bir gör, Allah seni affetsin inşallah. Yanıklar için domuz yağı sürülebilir mi? Hayır, domuzun her şeyi haramdır. Bankaların verdiği promosyon bonuslarını kullanmak caiz midir? Evet. Hali vakti yerinde olanlar alsınlar, ihtiyaç sahibi olanlara versinler. Hali vakti yerinde olmayanlar kendileri kullanabilirler. Ama normalde hali vakti yerinde, onun bu noktada ne o, geçimi normal.
Onların kalkıp bu tip şeylere, bankalardan gelecek olan şeylere tevessül etmeleri uygun değil. Ticaret yapıyor. İşte bankada devamlı parası duruyor, belli bir miktarda. E banka ona faiz, siz koymak da uygun değil, faiz de koyacak onu. Bankaya daha fazla kar ettirmesin, faiz kuruluşuna. Biz faiz almıyoruz. Be kardeşim, banka senden daha fazla kar etti ya. Sen onu güçlendirdin. Sen adamın gücüne güç kattın. Alından, üt ondan, ütebildiğin kadar. Ama ona ihtiyacın yok senin. Mümin faiz, parası yememeye gayret etsin. Eyvallah. Darül Harp'te harbinden aldığını yiyebilir mi? Yiyebilir. Fetva var mı? Evet. Ama yemesen.
Sufiler için uygun değil. İhtiyacı yoksa, zaten ihtiyacı yok ki bankada o kadar parası var adamın. E onu ne yapacak? Onu ihtiyacı olan bir yere verecek, ondan şey beklemeyecek. Ne o? Sevap beklemeyecek. Allah muhafaza eylesin. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun inşallah. Selamun aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.