Üstad Mustafa Özbağ

Karabasiveli Tekkesi Mustafa Özbağ - 14 Kasım 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 14 Kasım 2015 · 1:30:50

Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Amin. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Amin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Sigara içen derviş olur mu? Sahabeden bir zat vardı, biraz böyle kendince, tabiri caizse içki içerdi.
İçki haram edildikten sonra bu bir türlü bu alışkanlıktan kurtulamadı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerdi. Onu böyle sarhoş gördüğünde, İslam'ın hukukunu uygular, ona değnekle cezası verilirdi. Yine böyle o sahabe bu hatayı yaptığında, yine değnekle cezalandırırken, sahabeden birisi, hani böyle yüzünü ekşiterekten ona dedi ki, yani Allah seni kahretmesin ya, gene aynı şekilde, gene aynı suçumu işledin gibisinden.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hiddetle döndü o lanet okuyana. Dedi ki, sus, o Allah ve Resulünü sever. İnsanlar hata işleyebilirler, kusur işleyebilirler, günah işleyebilirler. Derviş kardeşlerinin üzerinde de herhangi bir hata, kusur, yanlışlık, eksiklik, noksanlık tespit edebilirsiniz. Olabilir. Gönül arzu eder ki, arkadaşlar bunları en aşağı çeksin. Olabildiğince kaçsınlar, uzaklaşsınlar. Sigara da dahil, onu da bıraksınlar. Ama böyle ondan derviş olmaz, bundan derviş olmaz denmesi, hoş bir şey değil. Gıybet mi, sigara mı? Gıybet. Hiç demiyorsunuz, gıybet edenden derviş olur mu diye.
Evet, gönül arzu eder ki, kardeşler sigara içmesinler. Ama gönül daha fazla arzu eder ki, kardeşler gıybet etmesinler, iftira etmesinler, haramlarla iştigal etmesinler, haramlardan uzak olsunlar. Sohbetlerinize sürekli katılan bir çiftiz, dört senelikiz, evliyiz, ailesi nedeniyle sürekli tartışıyoruz ama, eşim sürekli ailesine gitmem için baskı yapıyor. Benim aileme gitmiyor, bir saatlik yolda oturuyorlar diye uzak deyip göndermiyor. Hiçbir düğün, dernek, bayram gibi şeylere katılmıyor. Kendi tarafına sürekli gidiyor ama, ayrımcılık yaptığını kendisi de biliyor. Fakat dile getirmiyor, sürekli sohbetlerinizi dinleyen insanın bunu bilip de uygulamamasını anlamıyorum. Ne yapmam gerekiyor? Şu anda kendisi de dinliyor.
İnşallah bu sefer üzerine alınıp düzelir diye size yazmak istedim. İnşallah alınır üzerine de. Zaten bir şey demeye gerek yok bu noktada. Bir kadının aynı şehirde oturuyorsa, haftada bir annesini ziyarete gitmeye hakkı var. Aynı şehirde oturuyorlar. Aynı şehirde oturan bir kadın, haftada bir sefer annesinin, babasının evine ziyaret etmeye hakkı var. Şeriata, Hanefi fıkhına göre. O yüzden bir kadın bunu kullanır, kullanmaz kendine ait. Ne gün kullanır, yine kendine ait. Ne gün kullanır, yine kendine ait.
Burada eşini zorlamadan, eşini de böyle sıkıntıya sokmadan kadın bu hakkını kullanabilir. Erkekler, kadının bunu dile getirmeden, kadın bunu dile getirmeden erkek bunu söylemeli. İşte ben şu gün, şu gün, şu gün müsaitim. Bu müsait olduğum günlerden bir gün seç, ben seni o gün annene bırakayım. Makul ölçüde kadın bunu kullanabilmeli, bunu yapabilmeli.
Bu bir. İkincisi, kadınların da akrabaları var. Sonuçta onların da düğündü, dernektü, mevlüttü, sohbetti, toplantıları var. Erkek bu noktada da kendi tarafına gittiği kadar eşinin tarafına da müsamahalı davranmalı. Bu noktada böyle haddi aşmamak üzere eşinin tarafının da işte düğündü, dernektü, nişandı, kınaydı bunlara müsaade etmeli.
Yoksa böyle bu tip meseleler eşler arasında problem haline gelmemeli. Eğer evlilik ebedi olacaksa ve evlilikte muhabbet, şefkat, merhamet, tesis olacaksa ölçülere dikkat etmekte fayda var. Bir konuda size danışıp daha sonrasında size danıştığımız gibi yapıp sonuç alamadığımızda sizden yeniden tavsiye alabilir miyiz?
Yani bir konuyu birden fazla sizinle istişare etmemizde bir sakınca var mıdır? Neden sakınca olsun ki? İstediğiniz kadar istişare edebilirsiniz. Beni yakaladığınızda bana da haber verin. Benim de istişare edecek çok şeyim var. Oturayım konuşayım ben de. Başımıza bir kaza geldiğinde bizler nasıl davranmalıyız veya nasıl dua etmeliyiz? Ekmek, soğan, dağıtın diyorlar. Ama mantıklı gelmedi. Normalde kaza gelecek ki insanın başına. Bu noktada bela, musibet, dert gelecek. Bunlar için muhakkak tasadduk etmek. İnsanın işte hayır hasenat etmesi, bela ve musibetlerin savunmasına sebep olur. İnşallah öyle olalım. Bursa'da kendi işimizi yaptığımız halde ailemizin ihtiyacını gidermek, borçlarımızı azaltmak için başka şehirlerde çalışmak, kazancı arttırmak istememiz nefisten midir?
Değidir. Daha iyisini aramada sakınca var mıdır? Yok. Ama şunu da unutmayın. Bazen insan elindeki nimeti göremez. Daha iyisine koşacağım derken ona muhtaç olabilir. Seferi olarak namazları nasıl kılmalıyız? Seferiyken seferi olarak kılmaz isek günah olur mu? Yani seferi olduğumuz halde namazları normal kılabilir miyiz? Hayır, bu ayetle sabit. Bir kimse seferiyken dört rekatlık namazlar, farz olan namazlar iki rekata, üç rekatlar yine üç rekat, iki rekatlar yine iki rekat olarak kılınır. Seferi bir kimse nafileleri kılmak zorunda değildir. Ama bu dört rekatlık namazı iki rekata indirmek farzdır. Bunu kendi kafasından bir kimse tekrar dört rekata çıkaramaz.
Paralel zaman nedir açıklayabilir misiniz? Aman bu ara paralelden bahsetmeyelim. Bu paralel kelimesini unutalım. Biz zamanı anlasak, zamanı anlasak. Çünkü hadisi kutsuda siz zaman sakın ha dehre sövmeyiniz.
Dehir zamandır, sorarlar, dehir nedir ya Resulallah? Hani dehir zamandır, zaman da Allah'tır der. O zaman paralel zaman dediğimiz zaman merfumu, dünyanın içerisindeki zaman merfumu mu? Dünyanın içerisindeki zaman merfumu ise, dünyanın zaman birimi ile dünyanın dışındaki evrenin zaman birimleri neye göre?
Dünyanın kendi ekseni etrafında bir gün dönmesine biz bir gün diyoruz. Onu da saat tutmuşlar, yirmi dört saat demişler. Bu dünyanın kendi içerisindeki zaman birimi. Neye göre? Dünyanın güneşin etrafında dönmesi ve kendi etrafındaki dönmesine göre. Bizim için o bir gün, dünyanın içindekiler için. Mesela güneş sisteminin zaman birimini ölçebilecek miyiz? Güneş sisteminin zaman birimini güneşin içine girip, onun dışında güneşin neyin etrafında dönüyorsa, onun döndüğünün konumuna göre zaman birimini ölçeceğiz. Güneş de sonuçta kendi ekseni etrafında döndüğü gibi, o da bir şeyin ekseni etrafında dönüyor. Güneşin bir yılını ölçerken öyle ölçmemiz gerekiyor.
Güneşin bir yılı kaç gün acaba? Onu bilebiliyor muyuz? Muhakkak astrofizikle uğraşanlar biliyorlardır. Bu sefer onun zaman birimi ve dilimi değişti. Bizim bir yılımız 365 gün, onun bir yılı kaç gün? Neye göre? Ayrıca samanyolu da bir şeyin etrafında komple dönüyorsa, samanyolunun da normalde dönmüş olduğu şeyin etrafına göre zaman birimi ve zaman dilimi değişmiş olacak.
Tabii bunu normalde astrofizikle uğraşanlar, işte kendilerince bir ışık hızı bulmuşlar. Bunları hesaplarlarken kendilerince ışık hızıyla hesaplıyorlar. Ama ışık hızının üzerindeki bir hızı, şu an henüz daha bulabilmişler veya hesaplayabilmişler değil. ışık da, ışık da bir düzlemin üzerinde gidiyor. Işık da bir düzlemin üzerinde gidiyorsa, ışık da bir temelin üzerinde gidiyorsa, o zaman onun üzerinde gittiği şeyin de kendince bir zaman birimi olması gerekir.
O yüzden böyle paralel zaman dediklerinde kendimce gülüyorum. Gülmemin bir sebebi de şu, biz normalde kainatı bu tip böyle varlığı dalga boyutları gibi almış olsak, bu arada yaşanan perde ile, bu arada yaşanan perdenin zamanla alakalı hesaplamasını nasıl yapacağız?
Oturun denizin kenarına, denizin kenarına oturduğunuzda dalga vurdu, tak, bir daha vurdu, tak, bir daha vurdu, tak, tak, tak, … Biz iki dalga arasındaki zamanı hesaplayabiliriz. Ama hiçbir zaman iki dalga arasındaki zaman aynı değildir. Üç saniyede bir vurdu, bir üç saniyede vurdu, bir de, bir de akında iki nokta dokuzda vurdu, bir de akında iki nokta sekizde vurdu, bir de akında üç nokta birde vurdu.
İki vuruş hesabının arasındaki mesafe. İyi. Bunu paralel olarak göreceğiniz zaman, sizin on tane birden dalgayı birden görmeniz lazım. On tane dalgayı birden seyredebilir misiniz? Hayır. Neden? O esnada, o anda dalga bir. Daha ikincisi vurmadı ki daha. İkinciyi izleyebilir misiniz? Evet. Vurmadan izlenebilir mi? Evet. Vurmadan görebilir misiniz onu? Evet. Nasıl hesaplarsınız? Vurmadan görmek ne demek? Metafizik. Yani hal. Siz var olanı görebilirsiniz o esnada. Henüz daha varlığın şehadetine inmemiş olanı nasıl hesaplayacaksınız?
Benim paralel dediğimden anladığım bu. Yani ben burada sizlere sohbet ediyorum şimdi. Burada mıyım? Evet. Değilim. Var mı gören? Yok. Burada aynı anda bu direkte bir varlık hareket ediyor olsa var mı görecek olan? Yok. Evet var mı şimdi burada oturup sohbet ederken şuradaki kabristandaki zatın ne söylediğini bana haber verecek olan? Benim paralelden anladığım bu. Yani mevcut o paralel değil yani. Bunu matematik olarak çözecek bir kimse var mı? Yok.
Kendilerince böyle bir söz atıyorlar orta yere yaşayan yok. Hocam ne demek paralel zaman? Paralel evreni duydun paralel zamanı duymadın. Yoksa paralelciler mi çıkardılar bir de? Paralel zaman dedikleri zaman gazetesi mi yoksa? İşin latifesi tabii. Ama normalde yani bunu böyle söylerken insanlar bunu böyle söylerken yani bunu ne matematiksel olarak çözümlemeleri mümkün ne de hal olarak çözümlemeleri mümkündü. Evet Sufiler bunu normalde işte bir yerde zikrullah yaparken bunu teknik olarak anlatamayabilirler. Zikrullah yaparken aynı esnada o kimse Mekke'de de Mekke'de tavaf ediyordur.
Zikrullah yaparken o kimse Medine-i Münevvere'de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin başında dua ediyordur. Kendisini görür. O zikrullah halakasında dururken örneğin işte çölde kendisinin yürüdüğünü görür. Zikrullah halakasında dururken Bağdat'a gitmiş, Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin zamanına gelmiş, onun zamanında halakayı zikrullah'a katılmış, onunla sohbet eder, onunla konuşur, onunla muhabbet eder, soracaklarını sorar.
Orada eşhedüven la ilahe illallah denir tak kendine gelir. Aa, Bursa'da zikrullah'taymış. Var mı bunu matematik olarak anlatacak bir kimse? Yok. Bunu hal olarak kaç kişi yaşıyor? Bunu anlayacağız o zaman. Allah bizi affetsin. Feraiz ilmi hakkında bilgi verir misiniz? Koskoca ansiklopedi bu. Bunu soran kim? Erkekler de mi? Feraiz, koskoca ansiklopedi yani dinin farz kıldığı bütün her şey. Yani namaz, abdest, oruç, ibadetler ondan sonra bu noktada bütün imanla alakalı, İslam'la alakalı, ihsanla alakalı bütün her şeyin farzları. Eşim işi gereği erken gidip geç geliyor eve.
Haftanın 4-5 günü de derslerine katılıyor. Eviyle ilişkisi kesildi. Eyvah! Çok ayrı durduğumuz için bana ve iki çocuğuna karşı da ilgisi kalmadı. Evde çocuklarıyla ilgilenmez, benimle muhabbet etmez oldu. Ben üstüne gitmeden nasıl anlatırım ona bu isteğimi ya da siz seslenseniz. Seslendik zaten. Evet. Arkadaşlar, bu noktada derslerinizi bahane ederekten evlerinizi, çoluğunuzu, çocuğunuzu ihmal etmeyin. Bursa'da oturanlar, perşembe dersleri mecburi. Herkes perşembe dersine gidecek. Mahallesinde, kentinde, kendi kazasında bir ders varsa da ona gidecek. O da mecburi. Geri kalan mecburi değil. O yüzden eşlerinize ve çocuklarınıza zaman ayırın.
Bu noktada kendinizi dengeleyin. Bilhassa gençken bunlar böyle eş, çoluk, çocuk fazla boş vermeye gelmez. Dengeyi oturtturun. Dengede götürün. Ben derse gidiyorum, dergaha gidiyorum deyip ondan sonra eşinizi, çoluğunuzu, çocuğunuzu ihmal etmeyin. Kadınlar, bir dervişle evlendiğinizin farkına varın.
O yüzden onları da böyle dergahla olan ilişkilerini inkıtaya uğratmaya çalışmayın. Sizler de nefsinize uymayın. Dergah kadınların da, erkeklerin de nefes aldığı, soluklandığı bir yer. Bir kimsenin dini atmosfer olarak gidip geldiği, tat aldığı, lezzet aldığı yeri yerle alakalı inkıtaya uğratırsanız, laf söylerseniz, kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara bu noktada laf söylerlerse, kendilerinden soğuturlar.
Kadın laf söylerse, erkek ondan soğur. Erkek laf söylerse, kadın ondan soğur. Anne baba çocuğuna söylerse, çocuk anne babasından soğur. Dergah sevgisi bütün sevgilerden alidir. İnsan eşini de sever. İnsan annesini, babasını da sever. Ama dergahını biraz daha farklı sever. Onun rengi farklıdır, kokusu farklıdır. Bununla yarışılmaz. Bir kadın, bir erkek bununla yarışmayacak. Yani sen dergahı benden fazla seviyorsun, yok sen dergahı benden fazla önde tutuyorsun. Bu sözler, bu tip davranış biçimleri insanların arasını bozar. Makuliyet arayalım.
Makuliyet nedir? Haftanın 3-4 günü, 2 günü, 3 günü o erkek veya o bayan derse gidecek. Makuliyet bu. Boş kaldığında, evde durduğunda dolu dolu geçirin bunu. Derse gidip gelmeleri de bir bereket olarak, rahmet olarak, lütuf olarak görün. O erkek derse gidiyor, kahveye gitmiyor, bara gitmiyor, pavyona gitmiyor, sokakta dolaşmıyor, çay bahçelerinde gezmiyor, kafeye gitmiyor, oyun salonuna gitmiyor, kumar oynamıyor, sinemaya gitmiyor.
Bunların hepsine de gidebilir mi? Gidebilir. Biz hem dini yaşayan bir erkek istiyoruz, aman dindar olsun, Müslüman olsun, mümin olsun, gerçekten de öyle olsun, iyi ahlaklı olsun, gerçekten de çok önemli bunlar. Ama istiyoruz ki dizimizin dibinde dursun. E öyle de değil. E bunun dersi var, hizmeti var, koşuşturması var Allah rızası için. Böyle olacak bu. Aynı şey erkekler için de geçerli. Aman dindar bir kadınla evlenelim, bir kızla evlenelim. Harika. Ya o dindar kızı dergahtan mı aldın? Evet. Onu alırken biliyor musun haftanın 3-4 günü onun da dersi olduğunu? Evet. Niye bu gene derse mi gidiyorsunuz?
Ya gidecek. Onun dindarlığının temelinde o dergah var. Dindarsa, namusunu muhafaza ettiyse, koruduysa, edepliyse o dergahın yüzü suyurum etine. Eee? E şimdi o dergahla alakasını kesmeye çalış. Ya onunla alakasını kesmeye çalışırsan, o ahlakını orada güzelleştirmiş. Ahlakını orada eğitmiş. Sen oradan geri dönmesini istiyorsun. Oradan geri döndüğünde ne yaşayacağını biliyor musun? Yok. Ondan sonra da geri dönmesini isteyen bir bakıyor ki, kadın mantoyu çıkarmış, örtüyü çıkarmış, her şeyi çıkarmış. Ondan sonra heykelde benimle karşılaşmamak için kaçacak yer arıyor. E ne kaçacak yer arıyorsun? Sen istedin o kızı o hale, sen getirdin. Oradan kaçtı, başka bir yerde gene önüme geldi.
Ben dedi, kaçamayacağım artık senden dedi. Ben seni takip ettim, yok dedim. Burada kaçsan ne olacak dedim. Mahşerde karşılaşmayacağız mı dedim. Ne hale getirdin bu kızı dedim. Bu kız sana söylemedi mi dedim ben. Dergaha gider gelirim, şöyle yaparım, böyle yaparım. Dedi, dedi, dedi. Hey ailem işte bas. Ne yapma aldın bu kızı o zaman? Allah muhafaza eylesin. O yüzden evliliklerinize ihtimam gösterin. Erkekler, kadınlar ihtimam gösterin. Birbirlerinize muhabbet besleyin. Birbirlerinize şefkatli, merhametli davranın. Birbirlerinize anlayışlı davranın. Birbirlerinizi kıyasaya eleştirmeyin. Yaşadığınız hayatı, Kur'an ve Sünnet dairesindeyse, rahmet bilin, bereket bilin, lütuf bilin, ikram bilin.
Hiç kimse nankörlük yapmasın. Biz de enteresan, eve içip gelen bir adam istemeyiz. Kumarbaz adam istemeyiz. Hovarda adam istemeyiz. Dışarı ayaklı adam istemeyiz. E ne kadar güzel derviş. Ama o da çıkmasın eve. Derse gitmeyecek, zikrullaha gitmeyecek. Sokak ne o? İşte dini çalışmalara gitmeyecek. E ne yapacak? Evde bir torba çekirdek koyup, evde çekirdek çitleyip bizi mi izleyecek adam? Erkekler olarak da öyleyiz. Namuslu kadın isteriz. İyi kadın isteriz. Ahlaklı kadın isteriz. Bize itaat etmesini isteriz. Bizim bir dediğimizi iki etmesin. Annemize baksın, babamıza baksın. Bizim sülalemiz de iyi geçinsin. On numara olsun.
İyi. Ama yani öyle sohbet varmış, zikrullah varmış, çalışma varmış, sema varmış. İşte bir orada sohbet programı konulmuş. Bunlar da olmasın. E ne yapacak bu kadın? Al iki tane şiş, o zaman bir tane de yumak, evde kaza kursun sabahtan akşama kadar. Onu istiyor adam. E yok, İslam kadının da hakkı. O da din yolunda mücadele edecek. O da Allah yolunda koşturacak. O da nefsiyle mücadele edecek. O da gidecek kadınlara tebliğ edecek. O da kadınların çalışmalarına katılacak. Bu da onun hakkı. Ortak nokta bulunacak. Bu ortak nokta bulunurken de merhametle, şefkatle, muhabbetle temel olgu bu.
Eşler birbirlerine şefkatli, merhametli, muhabbetli davranacaklar. Anlayışlı davranacaklar. Fedakar davranacaklar. Bu memlekette 150 yıldan beri din anlaşılmadı, yaşanmadı. Bunun yeniden anlaşılması, yeniden yaşanabilmesi için kadın erkek mücadele etmemiz lazım. Bunu da göz önünde bulundurarak evliliğimizi dizayn edeceğiz. İnşallah. Beş aylık hamileyim, kilo aldım diye eşim beni sevmiyor. Kilo aldığımı da kaba dilde getirdi. Eşime güzel görünmek isterim ama hamileyken nasıl yapabilirim kilo vermeyi? Biraz zor. Yani kadınlar herhalde o... Biz Amerikan toplumuna benzemeye başladık yavaş yavaş.
Yaklaşın biraz daha kapının önüne boş alsın hem. Bu popüler kültür dedikleri şey bizi değiştirdi. Bizim önümüze bu popüler kültür kendi objelerini koydu. Kadınlardan da erkeklerden de.
İşte atıyorum erkeklerden Brad Pitt'i koydu. Bütün kadınlar kocalarını Brad Pitt gibi görmek istiyor. İşte kadınların normalde erkeklerin önüne de işte bir isim söyleyin bana. Popüler kültür. Jennifer Lopez mi diyelim? Evet onu koydu önüne. Şimdi adam evde Jennifer Lopez gibi bir kadın istiyor. Neyse işte adı. Bu popüler kültür bizim dengemizi bozdu. Ya bu kadın hamile olduğunda nereye gidersen git. Yani en az kilo alan kadın 10 kilo alır. Zaten 3-4 kilo bebek tutuyorsa 3-4 kilo de onun etrafındaki suyudu seliydi derken zaten 6-7 kilo. E biraz da hamileyken etraf sen çift cam bakıyorsun ye.
Sen 2 cam bakıyorsun ye. Yok sen 2 cam bakıyorsun ye. Annesi etrafı kayınvalidesi teyzesi halası. Hala ye demiş. Oğlanın halası. Yani o gelin nereye yemeyecek? Yiyecek. Oğlanın halası gelmiş aman torun geliyor diye. Ye bakayım. Gel de yeme hadi. Veya oğlanın anası gelmiş. Torunuma iyi bak gelin ye. Ya nereye yemeyecek o kadın? Olmadı kendi tarafı geliyor. Yah yavrum. Sen bir iğne bir iplik olmuşsun hamilelikten. Bir de bu adamın köralı sıca adamın karnını çek. Ye biraz ye. Yiye o boyunu. E yiyince ne olacak? Gelince 10 kilo alacak. Adam başlıyor. Bizimki tabi böyle işte popüler kültür olarak normalde istiyor ki kadın 60 kilo olsun göbek 10 kilo olsun.
Öyle bir şey yok. Öyle bir şey yok. Bunu bir de hamileyken onun bütün duyguları, bütün hissiyatı ayakta. Hele ilk hamileliyse onun canı orada. O kadının canı orada. E erkekler biraz bu konuda anlayışlı davranacaklar. Merhametli, şefkatli olacaklar.
Ona kaba bir şekilde. Vay sen ne bu ya? Bir dünya taşıyorsun herhalde. Yok canım bu doğacak olan çocuk herhalde 15 kilo falan doğacak. Yapma deme. Allah muhafaza eylesin. Bugün vallahi ne o? Güzin ablaya döndüm ha. Kocam iş stresi nedeniyle bana şiddet uygulayıp ters davranıyor. Sürekli boşanma kelimesini kullanıyor. Ona karşı nasıl davranmalıyım? Melisa çayı içir mi diyeyim? Ne diyeyim? Ya da kafasına bir tava mı vur diyeyim? Allah muhafaza eylesin. Bu adamlar bu ara kadınlar maşallah subhanallah adamlardan baya sıkıntı var. Erkekler evlerinize işi götürmeyin. İşin stresini eve götürmeyin. Eve girdiğinizde ofuldayıp pufuldayıp çok yorgunum demeyin.
O bana ait bir şey. Eve götürmeyin. Hatta eve girdiğinizde deyin ki kendi kendinize. Benim böyle pür neşe olmam lazım şimdi eve girdiğinde. Ev harekete geçsin. Pür neşe olun eve girince. Yok sen bugün ne çekti mi sen biliyor musun? Ya ne çektiysen çektin. Söyleyince değişecek mi? Ama o erkek böyle stresli ya o da şunu istiyor. Hanım çok stresliyim. Benimle iyi ilgilen. Erkek eve geldi. Ah başım filan diyorsa ilgi alaka bekliyor. Kadın biraz hemen modunu değiştirecek. Kafaya bir tane kep hemşire olacak.
Hemen ona bakacak. Bakımdan geçirecek onu. O biraz daha böyle naz edecek adam. Of of of buram. Of of of oram. Bazı adamlar öyledir. Nazlıdır. Alacaksın kucağına çorba içiracaksın ona. Adam değil bebek. O biraz böyle eşine karşı naz niyaz yapıyor. E bu nereye kadar çekilir? Bir gün o gene böyle ofuntulu pufuntulu geldiğinde kadın da başına saracak yazmayı. Yatacak böyle nimlik. Bir bakacak ki adam aa kendisi naz edeceksem birisi dikmiş kafeyi yatmış. O gelecek ne oldu? Bugün kendimi iyi hissetmiyorum. Kalk! Demek yok. Sen de onun nazını çekeceksin anlayacaksın o zaman. Diyeceksin ki eyvah ya ben her gün böyle yapıyordum. Ne zormuş naz çekmek diyeceksin.
Ama gönül arzu eder ki kimse bunları yaşamasın. Çocuğum altı aylık ve ikinci çocuğuma amileyim. İkinci çocuğa madden imkanlarımız ikinci çocuğa müsait değil. Aldırmanın da günah olduğunu biliyorum. Fakat doğduktan sonra mağdur olsun istemiyorum. Çocuklarım, aklım karışık. Fikirlerinizi öğrenmek isterim. Bunun önlemini baştan alacaktınız. Böyle bir şey varsa önlemi baştan alınacak. Gelinimle hiç anlaşamıyoruz. Ona yaptıklarımı hep yanlış anlıyor. Ama ben onu seviyorum. Nasıl davranmalıyım şimdiden şimdinin gençlerine. Sen sevmeye devam et. Hiç işlerine karışma.
Alzheimer olan annenin ölmeden malını paylaşmak günah mı? Bir kimsenin malını ölmeden paylaşmak olur mu ya? Allah muhafaza eylesin. Ilımlı İslam nedir? Vallahi bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. İslam'ın ılımlısı nasıl? Ilimsızı nasıl? İslam'ın bir serti, bir yumuşa, bir ılımlısı, bir ılımsız olanı. Bunun nasıl olduğunu gerçekten bilmiyorum. Söylüyorlar televizyonlarda orada burada haberlerde dinliyorum ılımlı İslam diye. Ulan acaba diyorum bunun ılımlılığı nerede? Nesi var acaba diye. Gerçekten bu konuda bir bilgi sahibi değilim. Ilımlı İslam'dan kastettikleri ne onu da bilmiyorum. Bunu zaten açıklayıcı bir yazı da hiç okumadım. Ilımlı İslam budur diye. Ama böyle bir laf attılar orta yere.
Bir de şey var ya, cihatçı İslam anlayışı. Bu nasıl bir İslam anlayışı onu da bilmiyorum. Cihadsız insan İslam anlayışı var demek ki. Herhalde bu cihadsız İslam anlayışı dediklerinde de Kur'an-ı Kerim'de normalde cihat emirlerini yok mu sayıyorlar? İnan ol, bilmiyorum. Batı'nın böyle bir projesinin olduğu ve İslam'ın başına kendi güdümünde bir halife geçireceği fikri sizce doğru mudur? Batı bir sürü şey düşünüyor ki bu konuda. Bu yeni değil. Ama Batı adım adım adım düşündüklerini yerine getiriyor, yapıyor. Yani Batı Osmanlı'yı yıkmayı hedefliyordu, Osmanlı'yı yıktı. Osmanlı'yı parçalamayı hedefliyordu, Osmanlı'yı parçaladı.
Osmanlı'yı parçaladığı yerlerde Kur'an-ı Sünnet hükmüyle hükmedilmemesini istiyordu, bunu uyguladı. Batı aynı şekilde yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de İslam'la bağını kesmek istiyordu, bunu da uyguladı bir müddet. Bunu başardı. Şu anda dünya üzerinde Kur'an ve Sünnet'e dayalı hiçbir devlet sistemi yok. Buna İran ve Suudi Arabistan dahil. Bazı küçük talih yerler var, kendilerince biz işte İslam'a göre hükmediliyoruz, hükmediyoruz diyorlar. Oraya gidip gezmem, görmem lazım. Oradaki onların anayasasını, babayasasını, kanunlarını görmem lazım. Bir şey diyemiyorum. Ama öbür türlü normalde Batı bunları adım adım gerçekleştirdi. Müslümanlar bu noktada, bu noktada siyasi, askeri, ekonomik olarak yenildiler.
Kültür olarak yenildiler. Yenildik. Şimdi Batı bu noktada kendi güdümünde bir halife bizim başımıza getirip halifeniz bu diyebilir mi? Diyebilir. Ama bunu diyebilmesi için halifelik Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin uhdesinde. Meclisin uhdesinde olunca, yani nasıl bir halifelik olacak?
Bütün kutsal emanetler bir halifenin üzerinde olması gereken ritüeller. Hepsi de İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda. Siz o ritüelleri boş görmeyin. O işte Yusuf Aleyhisselam'ın sarığını, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin kılıcını, Cihari Yarigüz'ün efendilerimizin kılıçlarını, bunları böyle boş görmeyin.
Yani Mehdi, Ala, Resul onları alaraktan meydana çıkacak. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin sancağını, e bunların hepsi de İstanbul'da, Topkapı Sarayı'nda. Yani halife denildiğinde o sancağı alması lazım eline. Halife olunca Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin kılıcını kuşanması lazım.
Bunların hepsi de birer ritüel. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin mührü var, yüzüğü var. Bunların o kimsenin üzerinde olması veyahut da o kimsenin o kutsal emanetlerin bulunduğu yerde durması lazım. Mesela Osmanlı padişahları aynı zamanda halifeydi. Halife oldukları için normalde onların belli bir zamanları, belli bir ritüelleri vardı. O ritüellerinde, o zamanlarında bu kılıcı kuşanır, işte bu asayı alır, işte o sancağı alır. Bunları giyinir, kuşanırlardı. Çünkü o müminlerin halifesi. O yüzden bazen böyle ortalıkta laflar dolaşıyor, şeyler dolaşıyor kendince. Ben onlara bakaraktan kendi kendime hayret ediyorum.
Diyorum nereden çıkardılar bunları, nereden buluyorlar? O yüzden Batı bu noktada kendince bir halife uydurup başımıza getirebilir mi, getirmeye çalışabilir mi? Evet, nereye kadar tutar? Nereye kadar kabul edilebilir? Buna da bakmak lazım. Batı'nın bu noktada, bu dairede çok oyunları, tezgahları oldu tarih boyunca. Ama tutmadı. Mesela aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti de tutmadı. Nasıl tutmadı? Mesela Türkiye'de normalde Anadolu'da İslam tamamiyetle unutulur, tamamiyetle rafa kaldırılır diye beklendi. Batı tarafından. Ve gidişat o tarafa doğruydu.
Halk bilinçsizdi, bilgisizdi, toplum cahildi. Okuma-yazma oranı çok azdı. Okur-yazar olanların büyük bir çoğunluğu Çanakkale'de kırıldı. E ondan sonra okuma-yazma oranı çok aşağı inince Batı'nın projesi oydu. Yani komple bu ülkeyi bu noktada İslam'dan uzaklaştırmaktı. E Kur'an-ı Kerim okunması, öğrenilmesi yasaklandı, basılması yasaklandı, kaldırıldı. Camiler kapatıldı, medreseler kapatıldı. Kur'an-ı Kerim okunması, okutulması yasaklandı. E buna rağmen bu insanlar dinlerini unutmadılar, dinlerinden vazgeçmediler. Tekkeler kapandı, zaviyeler kapandı. Tekkeler satıldı, camiler satıldı, zaviyeler satıldı. Şu oturduğunuz tekke var ya, bu oturduğunuz tekke. Buğday ambarı, saman ambarı.
Bu oturduğunuz yer. Ardından ahır. Burası. At ahırı. Ondan sonra jimnastik salonu. Burası. Ondan sonra ev. Ne zaman yıkılınca iyice, harabe bir şekilde bırakılıyor. Bu oturduğunuz tekke. Evet. Bu tekke 450 yıllık. Bakın, buranın geçirdiği zamanı söylüyorum. Gelibolu Mevlanesi. Buğday ambarı, saman ambarı, ahır. Bir ara mühimmat deposu.
Askeriyenin mühimmat deposu. Gelibolu Mevlanesi. Dünyanın ayakta duran en büyük Mevlanesi. İyi. Trakya'nın ilk Mevlanesi. Edirne. Edirne Mevlanesi. Bir ismi Muradiye Mevlanesi. Osmanlı'nın Trakya'daki ilk Mevlanesi. Orası da saman deposu, buyday deposu, ardından General Gümüşpala tarafından komple yıkılıp, içindeki malzemelerinin Edirne bit pazarında satılması. Şimdi yerinde yok, yerler esiyor.
General Gümüşpala, bölge paşası. Atatürk'ün bölge komutanlarından yedi bölgeye ayırıyor. Yedi bölgenin başına da birer tane paşa tayin ediyor. Komutan, yedi tane komutan oranın bölge valisi gibi. Bölüyor Türkiye'yi. O paşa, vali de onun emrinde. Hiç kanun, anayasa yok. Yık dedikleri yeri yıkıyorlar, yap dedikleri yeri yapıyorlar, as dediğini asıyorlar. Bu kadar basit. Şimdi bunu yapmaya kalksam, bölücüsün derler. General Gümüşpala, Muradiye Mevlanesi'nde bir tane dikili taş bırakmıyor. Bir tane.
Dikili bir tane taş bırakmıyor. Bütün Mevlevi haneler, aynı zamanda birer sanathanedir. Sanathane. Mevleviler, ince ruhlu, zarif, naif kişilikli, kimlikli insanlardır. Sanata düşkündürler. Hat yazıları, ebrular, musiki, güzel konuşma, şiir, hikaye. Hepsi de Mevlevilerin içinde yer bulur ve yetişir.
Mevleviler çünkü bu noktada edebiyata ve sanata düşkün kimlikler ve kişiliklerdir. İçerideki yazmaları düşünebiliyor musunuz Muradiye Mevlanesi'ndeki şimdi? Nerede o yazmalar şimdi? Yok. Gelibolu Mevlanesi'ndeki yazmalar nerede şimdi? Yok. Şu Karabaş Veli Tekkesi'ndeki yazmalar nerede şimdi? Yok. Görüyor musunuz tarihimizi nasıl biz katlediyoruz? Nasıl katlediyoruz? Bu senenin başında böyle bahar ayında biz Halit Hoca'yla beraber Gökçada'ya gittik. Metropoliten'i ziyaret etmeye.
Metropoliten'i ziyaret etmeye gittim de dedim ki kiliseyi gezmek istiyorum. O kilise tarih kokuyor. İçindeki figürleriyle, objeleriyle, içindeki resimleriyle, tahtasıyla, sandaleleriyle. Evet. Ahşap. Baktım kendi kendime dedim ki ya. Yani şu ülkenin Müslümanları, şu ülkenin sufileri, şu ülkenin insanları kendi tarihini koruyamamışlar. Koruyamamışız. Ya şuranın hayvan ahırının olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bunu bir kimsenin beyni kabul etmiyor ya.
Aklı kabul etmiyor. Değil kalbi kabul etsin. Sonuçta geldiğimiz nokta bu. O yüzden Batı bunun projesini uygulamak istedi. Uygulamak istedi. Uygulamaya koymak istedi. Tutmadı. Bir Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri çıktı. Köy köy millete Kur'an öğretti. Köy köy. Talebeleriyle dağdan dağa, dağdan dağa, köyden köye, köyden köye dolaştı. Hafız yetiştirdi. Bir Bediüzzaman Said-i Nursi çıktı. Risaleleriyle, yazaraktan. İçeri girdiler, çıktılar. Mapuslarda dolaştılar. Cezaevlerinde dolaştılar. Bu insanların imanlarının yeniden kazanmaları için mücadele ettiler. Sufiler kendilerince kapı kapı, ev ev.
İki kişi, iki kişi, üç kişi, üç kişi, sufiliklerine devam ettiler. Beş kişi, beş kişi. On kişi, on kişi. Devam ettiler. Hiç sufiliklerinden vazgeçmediler. Ben şeyhimle tanıştığımda şeyhim yargılanıyordu. Bunlar 12 Eylül'de, Tire'de, zikrullah yaparken jandarma basıyor bunları. Jandarma hepsini de alıp götürüyor. Çorumlacı Mustafa Efendi Hazretleri de içinde. Şeyh Efendi Hazretleri de içinde. Çorumlacı Mustafa Efendi, 80 kusur yaşında. Tutuklandığında, içeri atıldığında, 80 kusur yaşında. Çorumlacı Mustafa Efendi Hazretleri. Tire'de derviş olan olmayan ne kadar insan varsa gidip karakol komutanından yalvarıyorlarmış.
Bizi al, ayıp bu, günah. Yani 80 kusur yaşındaki bir kimseyi içeri almanız, Allah'ı zikretti diye içeri almanız kadar büyük utanç yok. Tire adına utanç bu. Bizi alın diyorlarmış. Bu zatı çıkarın. Çıkarmıyor. O zaman için sıkı yönetim komutanı. 3 gün içeride tutuyorlar bunları. Ondan sonra mahkemeye çıkarıyorlar. Mahkeme bunları serbest bırakıyor. Mahkeme devam ediyor ama. O esnada yani tutuklamıyor, serbest bırakıyor. Ve serbest bıraktıktan sonra her sene işte, her 2-3 ayda bir şey var. Mahkeme var. Tireye taşınıyorlar. Mahkemeye. Eziyet. Ve çorun Hacı Mustafa Efendi vefat ediyor. Onun hani bir de yaşlı olduğundan hakim sormuş.
İçinizdeki şeyh kim? Benim demiş. Mustafa Efendi böyle damarı sert bir kimse. Mahkemeye çıkıyor. Şeyh kim içinizde diyor? Benim diyor. Bunları siz mi topladınız? Evet. Zikrullah'ı siz mi yaptırdınız? Evet. Buranın sorumlusu siz misiniz? Evet. Vefat edince mahkeme onun düşüyor. Ama Şeyh Efendi de mahkemeye devam ediyordu. Ben yeni ders aldığımda, onun da mahkemesi devam ediyordu. Sonradan işte beraat kararı verildi 3-4 yıl sonra. Ben yaklaşık 86'da filan ders almıştım işte. 86'nın yani yeni o şeyde Nisan ayında vazifesini ilan etmiş.
Ben de Mayıs mıydı? Haziran mıydı? Neydi? İlk yeni gelmişlerdi işte. Yeni gelmişlerdi şeye. Tire'ye hatta Sivaslı Haceli'ye bizim Ahmet Duran abi bağlanmazdan önce demiş ben bir itikafa gireyim. İtikaftamı idare edersen, itikafta da ben görürsem o zaman intisap ederim demiş. Bu da itikafta 10 gün işte göreceğini gördükten sonra da Şeyh Efendi de demiş. Hadi çık şimdi seyahata gördüğünü demiş, gördükten hepsini anlat. Biz daha yeni derviştik. Ahmet Duran abi işte geldi, Tire'de halde gördüklerini anlatıyordu itikafta. O zaman 86'ydı işte. Yeni ders aldıydık davis. Ben yeni ders aldıydım. Ve Şeyh Efendi'nin o mahkemesi 90'a 91'e kadar devam etti. Ondan sonra işte beraat ettiler.
Bizim yeni derviş olduğumuzda ben bunu söylüyorum. Yeni dervişken evde hadis okuduğum için karakola götürülmüş kimseyim ben. Evde hadis okurken bir de hiç kimse yok. Arkadaşları hızla dağıttım. Polis geldi kimse yok. Elimde Buhari ile götürdü beni. Elimde Buhari ile. Buhari tercümesi. Komiser'e diyorum ki Atatürk'ün emriyle yazılan kitap. Bakın Atatürk'ün emriyle yazılan Buhari tercümesi, Mehmet Sofoğlu'nun tercümesi Atatürk'ün normalde cumhurbaşkanı iken altında imzası olan bu millet dinini öğrensin diye yazdırılan eser. Batı'nın planı tutmadı.
Tekke ve zaviyeler kanunu çıktı. Atatürk Konya'ya gittiğinde gitti. Hazreti Mevlana Celalettin Rum Hazretleri'nin kabri şerifinin önüne, kabri şerifinin önünde yazıyor. Caminin sözü. Bütün güneşler batacak. Senin güneşin batmayacak ebedi. Atatürk Osmanlıcıyı herkesten iyi biliyor. Bunu okuyunca yanındaki Milli Eğitim Bakanı. Şeye, Hasan'a. Ne Hasan'dı? Hasan Ali Yücel'e. Hasan Ali Yücel de bir Mevlevi Sufisi ha. Hasan Ali Yücel de bir Mevlevi Sufisi. Bazıları dedesi diyor. Hasan Ali diyor. Ne yapacaksak yapalım, buraya açalım.
Ardından müze olarak açılmasına karar veriliyor. Bakın müze olarak açılmasına karar veriliyor. Batı'nın planı Anadolu'da hiç tutmadı. Hiç tutmadı. O yüzden Batı kendince bir plan program yapıyor. İçerideki satılık elemanları var. Basındı, yayındı, cemaattı, tarikattı var satılıkları. Onlara da bunları pompalıyor. Cenab-ı Hak bu milletin gönlüne öyle bir ilham ediyor ki sessiz duruyor bu millet. Cenab-ı Hak senkarajasyonu sağlıyor. Allah sağlıyor. Öyle bir zamanda öyle bir tokat vuruyor ki, öyle bir zamanda sessiz öyle bir çığlık atıyor ki, bütün oyunlar bozuluyor. Bu oyun da bozulur. Üzmeyin kendinizi. Tamam ya bugün Güzin ablayız dedim ya.
Eşim beni bayanların dersine ve hanımların ev derslerine gitmeme izin veriyor. Ama ne zaman gitmek istesem işim var, seni bırakamam diyor. Kendim gitmeme de izin vermiyor. Bu durumda ne yapabilirim? Bu adam çok siyasetçiymiş ya. Bu adamı takdir etmek lazım ama fark edilmiş artık. Bu saatten sonra bu siyaset güdülmez. Eğer bu buradaysa tamam faş oldu bu. Yok bu siyaset hani, aa ne demek hanım ya tabii götürürüm seni. Yarın dersimiz var. Vallahi çok önemli işim var. Bu siyasetin dik alası. Ama güzel. Fakat bayanlar uyanık bizim. Çözmüş meseleyi. O yüzden bu arkadaş yeni bir siyaset modeli bulacak. Bu bitmiş bu iş. Bundan sonrası kullanılmaz artık bu. Tamam.
Bunu ara sıra kullansaydı uyanılmazdı. Hanım bunu devamlı yapınca bu siyaset çökmüş. Kadının dinimizde sosyal hayatına erkek hangi durumlarda müdahale edebilir? Yaa! Yaa! Çökmüş bu. Bu arkadaş ne yapıp yapıp bu stratejiden geri dönsün. Yeni bir strateji buluncaya kadar da hiç seslenmesin. Onu getirsin götürsün. Yoksa iş daha da zorlaşacak. Dünya ve ahiret imtihanlarımızın hayırlı geçmesini Allah nasip etsin. Demek ki dünya ve ahiret imtihanı diye bir imtihan şekli var. Öyle mi? Neden imtihan gözüyle bakarız?
Cenab-ı Hak bizim farzları beyan etmiş farzları yerine getireceğiz. Neden bunu imtihan olarak görelim? Yemek yemeyi imtihan görmüyoruz. Uyumayı imtihan görmüyoruz. Hayatın normal akışı. Su içmeyi imtihan görmüyoruz. Yürümeyi imtihan görmüyoruz. Duymayı imtihan görmüyoruz. Hissetmeyi imtihan görmüyoruz. Yürümek gibi namaz. Duymak gibi oruç. Yemek yemek gibi helal dairede yaşamak. İmtihan olarak görmeyelim. Üniversite sınavına hazırlanıyorum dünya ve ahiret saadeti için her şeyin hayırlı olması duasıyla. İnşallah. Yani üniversite sınavına hazırlanıyorum dünya ve ahiret saadeti için mi? Yani üniversite sınavını kazanırsan dünya ve ahiret saadetini kazandın.
Öyle mi? Eyvah! Üniversiteye gitmediğimden dolayı dünya ve ahiret saadetini kaybettim o zaman. İmanı zayıf olan kişi imanını nasıl güçlendirir? Namaz kıl, abdestsiz dolaşma, Allah'ı devamlı zikret, haramlardan uzak dur. İş arıyorum ama bulamıyorum ne yapmalıyım? Ama dua ediyorum, sokakta yatıyorum. Kim bu? Burada mı bu arkadaş? Hemen iş bulacağım ona. Aa yok mu burada? Bunu söyleyen yazan. Bu arkadaş kim yazdıysa utanıp sıkılıyorsa Cevdet ayağa kalkar mısın? Bu arkadaşın yanına gitsin iş var burada hemen. Eğer erkekse.
Var değil mi Cevdet iş? Varmış bak. Maaş dolgun. İki kişi mi geldi sana böyle mi gönderdim öyle? Üç kişi geldi. En fazla kaç gün durdular? Bir gün durmuşlar. İyi ki Cevdet var Allah razı olsun. Yoksa düşüneceğim kendi kendime bu adamı ne yapayım diye. Geliyor iş var diyorum ben. Nasıl git filancı yere Cevdet orada. Benden selam söyler. De ki Mustafa Özbağ gönderdi. Ben işe başlıyormuşum burada. Başlıyor.
Yok. Ertesi gün gidiyor adam. Bak en fazla bir gün durmuş giden. İş var. Tıkıntı yok. Bu kimse çalışacağım desin. Şey dedi. Bende iş yeri varken de. Bayan geliyor şimdi. Şöyle işe ihtiyacım var. Böyle işe ihtiyacım var. Muhakkak bu işe girmem lazım. Bakıyorum. Aslında vasıfları uygun değil. Başla diyorum hemen. Şimdi mi? Evet. Şimdi başla. Ama işte ben iki gün sonra başlasam. Hayır işe ihtiyacım varmış ya. Şimdi başla. Yarın gelsem. Şimdi başla. İşe ihtiyacım var. Şimdi başla. Ailenden izin alınacaksa ben açayım. Telefonu söyleyeyim.
Kime söylenecekse söyleyeyim. Yok. E diyorum sen kaybettin. Nasıl? İşe ihtiyacı olan. İş aramaya çıkan kimse. İşi bulmuş. Başla çalışmaya. Biz iş beğenmiyoruz. İş. Biz tembeliz. Kendimize uygun iş olacak. Kafamıza uygun iş. Kafamıza uygun eş. Kafamıza uygun peygamber. Kafamıza uygun şeyh. Kafamıza uygun Kur'an. Kafamıza uygun Allah bekliyoruz. Ya bu ayet-i kerime neden böyle? E git bir Allah ara kendine. Onun kitabını oku. Sana uygun bir kitap göndersin. E Hz. peygamber neden böyle yapmış? İyi git bir peygamber bul. Senin dediklerini yapsın. E biz bir şeyhe intisap edeceğiz ama o şeyh bizim dediğimizi yapmalı.
Yani efendim ben böyle böyle böyle yapacağım. Ben de tasdik edeceğim. O da diyecek ki aa tamam ala yapmışsın. Ben efendiye danıştım. Ala dedi bana. Ya sen kendi kendini düşündün. Kendi kendine karar verdin. Getirmişsin önüme koymuşsun. İmzala bunu. Efendim bu çocuğa bir isim koysanız. Siz düşünmüşsünüzdür. Ha düşündük. Ne istediniz? Filanca istedik. Ben ne yapmaya geldin? Bana ne yapmaya geldin ya? Sen düşünmüşsün, taşınmışsın, kaşınmışsın, kararını vermişsin. Allah yoluna çık etsin. Yürü git. Danışmak zorunda değilsin ki. Veya bir şeyi düşünmüş, taşınmış, kaşınmış, bitmiş.
Kararını vermiş. Ne yapmaya geldin soruyorsun. Allah yoluna çık etsin. Devam et. Onun hilafına bir şey söyledin. Biz böyle düşünmüştük ama. E git yap. Ne yapmaya geldin ki? Yapmak, gelmek zorunda değilsin. Aynı şey. Herkes kendi nefsine göre bir şey istiyor. Allah bizi affetsin. Bir bayanla hayatımı birleştirmek istiyorum ama başı açık, kapanmak istemiyor. Ne yapmalıyım hocam? Evlensem olur mu? Günah mı? Kardeş, madem ki evlenmek istiyorsun, hiç durma. Sen onun başının açıklığını görüyorsan, o zaman sevmemişsin sen onu. Sevenin gözü kör, kulağısı ağır olur. Sen aklınla bakıyorsun, o zaman git aklınla bakacaksın, bir kimseye bak. Gusül gerektirmesi için bir kimse için bir kadında da erkekte de şehvetle sıvının çıkması lazım.
Kaçıncı? Beytmiş. Bu dünyanın sınırı vardır, o dünya ise sınırsızdır. Şekil, kılık, o anlama engeldir. Firavun'un yüzbinlerce mızrağını Musa'nın bir sopasıyla kırdı geçirdi. Yüzbinlerce Kalinus'un hekimliği, İsa'ya onun soluğuna karşı yok oldu gitti.
Yüzbinlerce şiir defteri vardı. Onun ümmisinin bir harfi karşısında ayıp oldu, ar kesildi. Böyle üstün Allah'a karşı aşağılık değilse ne diye ölmesin insan? Bu dünyanın sınırı vardır, bu alemin sınırı vardır, varlığın sınırı vardır. Bir şey varlığa geçtiyse sınırlanmıştır, sınırı vardır.
Varlığa geçen her şeyin sınırı vardır. Bu kainata baktığınızda kainatın hangi devresine, hangi evresine bakarsanız bakın, sınırlıdır. Cennetin sınırı vardır, cehennemin sınırı vardır, dünyanın sınırı vardır. Arşala'nın sınırı vardır, Lef-i Mahfuz'un sınırı vardır, kürsünün sınırı vardır. Varlığa geçmiş olan her şeyin sınırı vardır. Şeytanın sınırı vardır, Cebrail'in sınırı vardır, Mikail'in sınırı vardır, Azrail'in sınırı vardır. Birinci kat göğün sınırı var, ikinci kat, üçüncü kat, dördüncü kat, beşinci kat, altıncı kat, yedinci kat, sekizinci kat, sınırı vardır. Saman yolunun sınırı vardır, saman yolu gibi binlerce saman yolunun sınırları vardır.
Sınırsız olan Allah'tır. Sınırsız olan Allah'tır. Sınırsız olan Allah'ın tecelli ettiği yerdir. O da nedir? Gönlünüzdür. Hiçbir yere sığmadığım mümin kulumun kalbine sığdım demesi, mümin kulunun kalbinin sınırsızlığına işarettir. Diğer her şeyin sınırı vardır.
Gelin hep beraber bir sınırı olmayan Allah'ı zikredelim. Bir sınırı olmayan Allah'a hamd edelim. Bir sınırı olmayan Allah'a şükredelim. O sınırsızlar sınırı olan Allah'a kulluk edelim. Firavun'un yüz binlerce mızrağını Musa'nın bir sopasıyla kırdı geçirdi. Musa'da keramet yok. Sopasında keramet yok. Asıl keramet Allah. Çünkü Asa'nın yaptığına Musa da şaştı. Cenab-ı Hak Musa'ya at Asa'nın denize deyince, Musa Asa'sını denize atınca ne yapılacağını Musa da bilmiyordu. O öyle bir Allah.
Musa Firavun'un büyücülerinin karşısına çıktığında ne yapacağını bilmiyordu. Ne olacağını da bilmiyordu. Cenab-ı Hak ona ilham etti o esnada, vahyetti. Dedi ki, ey Musa Allah'ın adını anra sanat. Musa Aleyhisselam Allah dedi Asa'yı attı. Asa kocaman bir ejderha olup, büyücülerin kırk tane büyücünün büyüsünü yalayıp yutuverdi. Yine Asa oldu. Ve Musa o Asa'yı almakta tereddüt etti. İrkildi. Hayrette kaldı. Hayret makamı o. Hayrette kaldı. Ve Firavun'un büyücülerinin başındaki baş haham dedi ki, Asa'nın yaptığına Musa da şaştı. Bu Musa'nın Rabbisinin işi dedi.
Musa'nın Rabbisinin işi. Sen yüzlerce mızrakla gelse Firavunlar, Cenab-ı Hak sana bir Asa verirse, Firavunların bütün oyunlarını bozuverir. İşte o Asa senin gönlündür. O Asa senin kalbindeki zikrullahındır. O Asa senin kalbinde zikrullah ile oluşan nurdur. Yüz binlerce Firavun oyun oynasa, sen o Allah'ın zikriyle oluşacak olan nurla o Firavunların oyunlarını bozarsın. Şeytan yüz bin hileyle gelse önüne, sen o nurla yüz bin hileyle baş edersin. Nefsin senin her an önüne milyonlarca hileyle gelir. Senin kalbindeki Allah zikri o hileyi def eder.
Sen kalbine Allah'ın sevgisini, Muhammed-i Mustafa'nın sevgisini ve Allah'ı sevdirenlerin sevgisini koymaya çalış. Yüz binlerce Kalinus'un hekimliği İsa'ya, onun soluğuna karşı yok oldu gitti. Kalinus hekimlerin başı sayılırdı Yunan mitolojisinde. Müthiş bir hekimdi. Tıbbın kurucusu olarak sayılır Kalinus. Tıp ilmi onunla ilim olmuştur, öyle derler. Yüz binlerce tıp ilmini alt alta, üst üste getirseniz İsa Aleyhisselam'ın bir nefesi etmez. İsa'ya o nefesin kuvvetini veren Allah'tır. Onu İsa'dan görme.
Onu İsa'dan görürsen şirke düşersin. Onu İsa'dan bilirsen şirke düşersin. O nefese binlerce hikmet koyan, o nefese binlerce, yüz binlerce can koyan, o nefesi binlerce, yüz binlerce cesede üflediğinde onlara can verdirttiren Allah'a azimüş an. Sakın perdede kalıp, gaflette kalıp şirke düşme. Onu İsa'dan görme. Hz. Muhammed'i Mustafa bir avuç toprak attı düşmanın üzerine. Gülle, mermi oldu düşmanın üzerine. Hallaç pamuğu gibi attı. Onu Muhammed'i Mustafa'dan görme. Onu Cenab-ı Hak ayeti kerimede dedi. Ey Habibim! Sen atmadın, ben attım. Onu atan Allah'tı. Sen onu Ahmet'ten görme.
Sen onu Mehmet'ten görme. Sen onu İsa'dan görme. Sen onu Musa'dan görme. Sen onu Davud'dan görme. Onu öyle yaptıran Allah'tır. La faili illallah. Allah'tan başka fail yoktur. Sen Allah'tan başka fail arama. O güç, o kuvvet, o kudret, o hakimiyet Allah'a aittir. Allah'tır. Allah'tır o nefesi kuvvetleden. Allah'tır o nefesten şifa verdiren. Allah'tır o duadan tecelliyat ettiren. Allah'tır zikrullahı bu noktada o kimsenin üzerinde tesis ettiren. Sakın nefsine uyma.
Sakın Allah'ın emrini şeytan gibi görmemezlikten gelip, secdeye gitmeyenlerden olma. Orada secde Allah'ın emriydi. İster Adem'e secde ettirir. İster taşa, isterse ota secde ettirir. Sana ota secde et dediğinde, deme ben ota secde etmem diye. Aklına oyma. Kendince bir din oluşturma. Kendi aklını firavunlaştırma. Kendi aklını ilahlaştırma. Bu Kur'an-ı Kerim'in hükmü benim aklıma göre değil deyip onu reddetme. Asıl firavun senin aklın. Sen o firavunda takılı kalmışsın. Firavun senin içinde. Firavun senin içinde.
Aklını rahmet Kur'an'a. Aklını rahmet Muhammed-i Mustafa'ya. Sallallahu aleyhi ve selleme. Hazreti Peygamber bununla böyle yapmaması lazımdı deme küsta. Sen kimsin Hazreti Peygamber'e böyle yapmaması lazımdı diyecek olan. Aklını ilahlaştırma. O kuşcağız beynini büyük görme. Bak sırra Yahudilere dedi ki, cumartesi gün balık tutmayın. Aklına oy, cumartesi gün balık tutulmasında ne sakınca var de. Senden başka kafası çalışan yok mu? Git kendine yeni bir Allah bul, bulabileceksen. Cenab-ı Hak ayeti kerimede öyle emretmiş. Bunda kalkıp da itiraza aklınca bir kapı aralama.
Aklını ilahlaştıranlardan olmayın. Bak, Cenab-ı Hak İsa'nın nefesinden ölüleri diriltti. Ölü dirilir mi deme. Evet. Allah ölülüğü diriltir. Sen de ölüydün, seni diriltti ya. Sen de ölüydün, Allah'ı bilmezdin. Diriltti ya seni. Sen de ölüydün, nefes verdi ya sana. Bak, nefes de yaşıyorsun. Allah seni anne karnında nefessiz yaşattı. Yaşamı nefeste görme. Seni anne karnında nefessiz büyüten var. Seni anne karnında ekmeksiz, susuz, sütsüz, anne karnında nefessiz, patlıcansız, soğansız, etsiz, kemiksiz, ekmeksiz büyüttü.
Görmez misin? Aklın apışıp kalmaz mı bunda senin? Hiç düşünmez misin? Bak, çocuğun oluşuna bir nüfteden, bir nüfteden. Eee insan kendini düşün, sana yeter. O yüzden dedi nefsini bilen Rabbini bildi. Bir bak kendine. Seni ekmeksiz, susuz, havasız, sütsüz, etsiz, otsuz, patlıcansız, bübersiz, yemeksiz büyüten Allah. Anne karnındaki gibi teslim olsaydın yine büyütürdü seni. Bak İsa'ya gökten sofra indirdi. Yetmez mi?
Hala da Hristiyan dünyası şükran günü olarak yemek yiyorlar. İsa'ya indirilmiş sofrayı bekliyorlar hala da. Ve diyorlar ki yine bir şükran günü İsa Aleyhisselam semadan yeryüzüne inecek ve yine sofrayla beraber inecek. O sofrayı bekliyorlar. Demiyorlar ki bizim havarilerimiz edebe mugayir hareket etti. Allah onlara ertesi günü ayırmayın dedikleri halde ayırdılar. Ve Cenab-ı Hak onların o edebe mugayir hallerinden dolayı cennet sofrasını kesti. Biz tövbe edelim demiyorlar. Hazreti Mevlana mesnevisinde diyor ki Cenab-ı Hak Musa'ya diyor cennet helvası yedirirdi. Ama o Yahudiler, o Yahudiler Allah'ın nimetine nankörlük ettiler. O nankörlüklerinden dolayı Cenab-ı Hak cennet sofrasını onlardan kaldırdı.
Vakti ki İsa geldi ve İsa Allah'a yalvardı, yakardı, tövbe etti. Ya Rabbi cennet sofrası dedi. Allah yine gökten onlara neşvineva etti. Cennet sofrası indirdi. Ne zamanki havariyun Allah'ın bu sofrasına edepsizlik etti. Allah sofrayı onlardan kaldırdı dedi. Hazreti Mevlana mesnevisinde bunu böyle hikaye ediyor bize. Kur'an bu. Ayet-i Kerime ile sabit bunlar. Demek ki edebi aşarsan nimete nankörlük etmiş olursun. Onu İsa'dan görme. Onu Musa'dan görme. Onu Ahmet-i Muhammed-i Mustafa'dan görme. Şirke düşersin. Allah'tır onu yaratan. Allah.
Şeyhinden görme. Filanca dervişten görme. Şeyhinin üzerindeki kerameti de Allah yaratır. Dervişin üzerindeki kerameti de Allah yaratır. Sakın onu Ahmet'ten, Mehmet'ten görme. Allah'a yalvar. Onu zikret. Onu sev. Ona aşık ol. Merak etme. Musa'ya nasıl bir asa verirse, senin de gönlüne bir asa koyar. İsa'yı nasıl gökyüzüne çektiyse, seni de gökyüzüne çeker. O yola çık. Hz. Muhammed-i Muhtara, sallallahu aleyhi ve selleme, nasıl miraç kapısını açtıysa, sana da açar.
O mutlaktır. O her şeyin sahibidir. Kim ona bir adım giderse, o ona on adım gelir. Kim ona on adım giderse, o ona yüz adım gelir. Yüz binlerce şiir defteri vardı. Onun ümmisinin bir harfi karşısında ayıp oldu. Ağrı kesildi. Hz. Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zuhur etmezden önce, Mekke öyle bir edebiyat şehriydi ki, öyle şiirler yazlarlar, öyle belagat kuvvetliydi ki, herkes yazmış olduğu şiiri alır götürür, Mekke'nin duvarına asar, Mekkeli müşrikler o şiirleri okurlar, kendilerinden geçerler, o şiiri yazan kimselere bahşişler verirlerdi.
O şair altına ismini yazardı. Öyle nükteli sözler, öyle belagatlı sözler, öylesine belagatlı sözler söylerlerdi ki, sanki o sözün üzerine bir söz konmazdı. Ta ki Hz. Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik, tebliğ edildikten ve Kur'an'ın ilk ayetleri inmeye başladıktan sonra, ne zaman ki ilk ayetler gelmeye başladı, o şiir yazanlar, gece karanlığında, Mekke'nin duvarında asıl olan şiirlerini utançlarından almaya başladılar.
Çünkü o belagatın üzerine bir belagat yoktu. O yüzden Cenab-ı Hak belagatına belagat katıp, şatahatına şatahat katıp, şatafatına şatafat katıp, Kur'an'ın da haykırdı. Ey insanlar, cinniler, varlık alemi! Hadi Kur'an'a eşdeğer bir harf getirin. 1400 yıldır getiren olmadı. Bundan sonra da getiren olmaz. O yüzden, ümminin ağzından konuşan oydu. O yüzden dedi, o heva ve hevesine hiç konuşmadı. Sizin arkadaşınız şaşırmadı, delirmedi de. Ya, o Allah'ın dedikleri ne söyledi? O şaşırmadı, o delirmedi. O heva hevesinden de konuşmadı. Ya, ondan konuşan Allah'tı. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, Cebrail aleyhisselam gelip, vahyi indirirken, o da ezberliyim diye uğraşıyordu.
Cenab-ı Hak dedi ki, Ey Habibim, Cebrail sana vahy ederken, dudaklarını kıpırdatma. Ezberleyecek, ezberlemek için uğraşma. Senin kalbine onu ilham edecek olan, senin kalbine onu yazacak olan, sana onu unutturmayacak olan, Allah'tır. Onu koruyacak olan Allah. Sen dedi, bu konuda kendi kendine hırs yapma, telaş etme. Ya, senin kalbine onu biz yazacağız. Senin kalbine onu tutturacağız, yerleştireceğiz. Sen onu unutuculardan olmayacaksın. Biz onu sana unutturmayacağız. O Kur'an'ı koruyacak olan da, biziz. Biz. Allah. Böyle üstün Allah'a karşı aşağılık değilse, ne diye ölmesin insan. Böyle bir Allah var iken, böyle harikulade haller yaratıp, insanın aklını, aklını, apıştırıp bırakırken, aklını lal ederken, akıl üstü, metafizik üstü, her türlü fiiliyatı yaratırken, ve insanın aklında, aklıyla, çelik çomak gibi oynarken, bir kimse,
Allah'ın önünde, nasıl ona kul olmaz? Nasıl ölmeden önce, ölünüz, hadisinin sırrına vakıf olmaz? Nasıl ona ulaşmak için, ölümü arzu etmez? Nasıl ona kavuşmak için, kulaç atmaz ona doğru? Nasıl ona vuslata ermek için, ona doğru koşmaz? Ancak aşağılık bir kimse, Allah'a ulaşmayı istemez. Ancak aşağılık bir kimse, Allah'a kavuşmayı istemez. Ancak aşağılık bir kimse, Allah'a doğru koşmaz. Çünkü, onun pozitif haklı yoktur. Çünkü, o Kur'an'ın deyimiyle akılsızlardandır. Yoksa, Allah'ı böyle tanıma, bilme noktasında olan bir kimse, Allah'a kavuşmak için, her gün çırpınır.
Kim Allah'a kavuşmayı dilerse, Allah da ona kavuşmayı diler. Kim Allah'a kavuşmayı dilemezse, Allah da ona kavuşmayı dilemez. Kim Allah'ı unutursa, Allah da onu unutur. Allah'ı unutur mu? Ama, kinaye yapıyor. Allah da onu unutur. O zaman gelin, gafillerden olmayalım. Allah'a koşalım. Onu zikredelim. Onu sevelim. Ona aşık olalım. Onun emirlerini yerine getirmeye çalışalım. Bilelim ki, O her şeyi harikulade bir şekilde yapar. Her şeyi. Bilelim ki, her şey, O'nun emrindedir. Ol dediğinde, her şey olur.
Ol dediğinde, O'nun ol demesine bakar her şey. Allah bizi öyle, inşallah, kullarından eylesin. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah birkaç tane soru gelmiş ama vakit bitti. Hakkınızı helal edin. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi