Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi Sohbeti - 5 Ocak 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 6 Ocak 2013 · 1:29:02

Üçüncü yapı konu kaldı, peki. Üçüncüden başladı. Yeni Platonculuktan etkilenen inanlı, mutassabı beyazdur İstâmi, varlık, birliği inancına dayanan, insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını, daha da ileri giderek, bana şükürler olsun dedi. Hallâ, Tanrı'dan başka bir varlık olmadığı için, yaratılmış nesnelerden söz edilmezdi.
Şehre dedim de, insan ister, diler. Bunlarla diler, görünüştür. İnsanda yansıyan Tanrı eylemlerdir. Gerçekte isteyen ve dileyen Tanrı'dırlar. Vahded-i vücut, varlığın birliğini var edenle, var edilenin bir olduğunu, var edilenin varlığı nedeniyle varlıkların varlaştığını savunurken, vahdedi mevcut, var olanların birliğini, var olan olduğu için bir var edilenin olduğunu, var olanların varlığının, Tanrı'nın varlığının kanıtladığını savunurken, geçen hafta katı kaderciliği kabul ettik, yüz iradeyi anladık.
Tanrı'nın başka türlü olması mümkün olmayan fikriyle, Amiş Efendi'nin, insan görünüşte muhtar, hakikatta mecburdur sözünü cebriyecilik deyip kabul etmeli. Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'nun planlarından söz edilir, bir şey mi hazır? Bir fikir daha, düşüncenin, bilginin, bilimin bir akıl ve bilinç işi olduğunu, doğadan kaynaklandığını, bu alanda önyargılara, aklımla bağdaşmayan, görüşlere yer bulmadığı ileri süre ilk öğreti, mütezzile adını aldı.
Ayrılan anlamına gelen bu çığının öncüsü, Vası bin Atadır. Bana göre, yazgı gerçek değildir. İnsan bir istenç varlığıdır. Bütün eylemlerinde bağımsızdır, istencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Yazgı, insanın irade özgürlüğünü ortadan kaldırır. Cüzi iradeyi kabul ederse, der, sanki başka sorunlar çıkıyor. Şöyle ki, Kelamcılar, Yüce Tanrı'nın dilediğini, yaptığını söylerler. Bu sözlerden Tanrı, kafirin küfrünü, zalimin zulmünü, dilediğini, dilediğini çıkar. Dilediğini yapar demek, küfrün ve zulmün de onun dilediğiyle oluştuğunu söylemektir.
Ebu El-Güseyin bin Abdullah bin Sina ile onun gibi düşünenler de Tanrı varlığı kendi özünü gerektirir. Onun varlığı, âlimin varlığından ayrılır. Ancak âlinde tepkisi bulunmak dediler. Oysa bu iki yargı arasında ateş ve süzün bir aykırılık vardır. İki inanç da köksüzdür. Oysa ki Tanrı'nın isteği, dileği âlimin eğilimine göretir. Allah bir varlığın eğilimi neyse onu ister. Onun eğilimi, göstermediğini istemez. Allah'ın dileği ile nesnenin eğilimi arasında bir umum vardır. Allah daha iyi bilir, Şeyh Veddet'in validatı. Şimdi kafamızı karıştıran yere gelin. Yeni Platoncılık'tan etkilenen İran'ın mutasafat beyaz kibestami, varlık birliği inancına dayanarak da insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını, daha ileri giderek bana şükürler olsun dedi. Geri kalanı okumuştuk.
Şimdi filyatın üzerinde iki kuvve vardır. Evet, dördüncü şey. Yine biz adım atıp gideceğiz. Katı kaderciliği kabul etmeyip cüz-i iradeyi anlattık. Evet, kabul etmedik, doğrudur. Şimdi bir şeyi inkar ederken veya reddederken bu mesele kaderden açıldı ya, kaderi de biz buraya koyduk. Biz kadere iman ediyoruz. Biz kaderin içini bilmiyoruz.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazret'in ümmetinin ahmakları kaderin üzerine tartıştılar demiş. Burayı dikkatle dinleyin. Kaderin, bizle alakalı var kısmı şu olabilir. Kün var olduğumuzdan tekrar buraya dönüşümüze kadar olan hayat akışımızın Allah tarafından bilinmesi olarak görebilirsiniz. Bilinmesi. Allah'ın bunu bilmesi. Çünkü değişik hadiselerde insan hayatının sonuçta kaderi böyle denecekmiş.
Bunu halk arasında söylersiniz. Burada önemli olan şey şudur. Ben burada sohbete ederken bu sohbeti sancaden yaratıp dizayn ettiği şekliyle mi sohbet ediyorum, yoksa ben kendi irademle mi bu sohbeti dizayn ediyorum? Fiilyat, bir şeyin oluşması benim kol hareketim. Bu fiilyat, bu fiilyatın üzerinde iki tane kuvvet var, kuvvet.
Geçen hafta bunu tam açıklayamadım. Allah'a ait, istemez. Şey diyor ki, Bedreddin, Şeyh Bedreddin, insan ister, diler. Bunlar da birer görünüştür. İnsanın istemesini, dilemesini bir görünüşe bağlıyor.
Yani o insan isterken, dilerken, sanki kendisi istiyormuş, diliyormuş gibi görünüyor ama gerçekte o istemiyor. Onun isteği, Allah'ın isteği. Yani kul kendisi istiyormuş gibi görünürken, gerçekte, perdenin gerisinde, ondan isteyen Allah. Bedreddin'in ve bir kısım sufilerin düşüncesi budur. Buradaki bu istemenin, bir Allah'a ait olduğunu söyleyenler var.
O kimsenin istemeyi, istemeyi de Allah'a atfederekten, Allah'a atfederekten insanın üzerinden bütün her şeyi kaldırıyorlar. Bu isteme, idrak. Bir şeyi idrak etmek. Bir şeyi tasavvur etmek. Bir şeyin üzerinde bir kimsenin idraki onu yönlendirmesi. İstemeyi, istemeyi istemeden, istemeden önceki idraatin kime ait olduğunu söyleyemiyor.
Düşünme, idrak, düşünme. Buraları iyi dinleyin. Düşünme kime ait. Benim söylediğim şey de, istemeyi yaratmaklı bir olgu, istemeyi duygusunu yaratmak farklı bir duygu, isteme duygusunu yaratıp hür bırakmak farklı değil. İstemeyi bir şey isteyecek ya, istemeyi önündeki idrak ve düşünceyi yaratmak farklı bir duygu, farklı bir tecevviye, düşünceyi yaratıp, düşünceyi hür bırakmak farklı bir olgu. Benim inanışım şu, düşünceyi de, idraki de biz böyle bir bütünün içerisine alırsak, düşünce ve idrak, yaratılmış, insanın hürriyetine bırakılmış bir olgu. İnsan burada hür,
bir kısım ehli tasavvum ve müteziler ve cebriye ve kaderiye ve bir kısım eşariler bu idraki ve düşünceyi insana atfetmezler. Bunu siz şimdi evlerinizde varsa, nesebiden veya imam maturiden bir kelamla alakalı bir kısım, bunu nesebiden ve maturiden bulamazsınız, direkt olarak.
Arasanız nesebiden ve onun hoca söyleyen maturiden ve onun daha öncesinde olan imam azamdan, düşünce ve idrak bahsizlerine girmediklerini görürsünüz. Eşariye de gitseniz, maturideye de gitseniz, batılılara da gitseniz, doğullara da gitseniz, dünya üzerindeki bütün felsefecilere ve bütün inanç sahiplerine gitseniz, bu düşüncenin, bu idrakin ve düşüncenin hürlüğünü savunan hiç kimse yoktur. Yeni bir şey söylemiyorum. Ok işareti koydum. İbni Huma, maturidinin ve nesebiden sonra gelen ırkçılık yapıyorum. Kendisi Türk olan, biliyorsunuz maturidi ve nesefi de Türktür. İbni Huma, kendi zamanında, ondan önceki, bütün akayetçilere ve felsefecilere taş çıkartacak şekilde, düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söyler. Yalnız, düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söylediğinde, ben yerimden tıplamıştım. Çünkü ben, fiiliyatı yaratan Allah, fiiliyatı kuvvet isteme de kulağa ait,
fakat o isteme düşüncesi, yaratması yine Allah, ama biz o isteme düşüncesi Allah istediği için mi düşündük? Çok uç bir şey söyleyeceğim burada. Bazen arkadaşların düşünceyi düşünmeyi de düşünün diye derslerde, özel derslerde söylemişsiniz. Biz düşünürken Allah'ın istediğini mi düşündük? Uç. Yoksa düşünceyi biz mi yarattık kendi içimizde? Eğer düşünceyi yaratma noktasında Allah yarattı, düşünme hürriyeti bana aitse, Allah yarattı da bunu düşüneceksin diyorsa, ben ona hayır. İlham ayrı.
Fıkıhçı, düşünmeyi yaratan, ne düşüneceğimi de bana cevrettiyse, buna inanmıyorum diyor. Buna inanılacak ayet ve hadis getirin. Çünkü ben insanı şöyle tanımlıyorum.
Sevmediği bir şeyi yapabilen, sevdiği bir şeyi terk edebilen, iyilikleri ve güzellikleri reddedebilen, tüm ve çirkinliği isteyebilen bir mahluk yaratık. İyiliği ve kötülüğü reddetme, benimle tarafında hürriyetim var. Güzelliği reddedebilirim. Bu benim kendi felsefem.
Çirkinliği ve kötülüğü kendime alabilirim. Bu benim kendi felsefem. Kendi inancım. Kendimi makine gibi görmüyorum. İyiliği ve kötülüğü yaratan Allah, biliği veya kötülüğü isteyen benim. Biliği veya kötülüğü tercih eder, isteyen benim. Tabii fiiliyatın üzerinde kula isteme var. Yaratma o kudret kadarıyla.
Bakın bu ortaklık değildir. Bir şeyin kullanılması için ona, kendi hükmünden ona bir hüküm verin. Bir iş yeri var, iş yerine müdür var. Müdüre şunu diyebilirim. Müdür sen bunlardan sorumlusun. Bunları icra et. Benim adıma icra eder. Bunun icrası benim adımadır. O zaman bu noktada Allah'ın kudreti bütündür. Allah'ın kudretiyle bütün alemi sarmıştır. Kudretiyle bütün alemi sarmıştır. Ama bu kudretin içerisinde Cenab-ı Hak insanlara da bir kudret noktası vermiştir. Bu kudret Allah'ın kudretinin içindedir.
Kul, kendisine sınırlı bir şekilde verilmiş olan o kudreti kendince kullanır. Ve kendince kullandığından kendisi mükellef olur. O zaman fibiyatın üzerindeki isteme kudreti Allah'ın insana lütfettiği bir şeydir. Ve bu istemenin arkasındaki düşünme, idrak etme, yaratılış noktasında bir konu yaratır gibi Allah düşünmeyi veya idrakı yaratmış ama bunu bizde hür bırakmıştır.
Bu düşünme ve bu kudret bizde hürdür. Düşünmeyi bize yaratmış, ne düşüneceğimizi o düşünce dairesindeki aktivitemiz bize aittir. Buradan birileri bana şunu demesin yalnız. Burada sen ilahlık tasladın. Her şeyi yaratan Allah'tır. Burada ilahlık tasladın değil, ilahlık çıkarmasın. İdraki ve düşünceyi yaratan Allah, o yaratma, o düşünceyi bana hür bir şekilde verdi. Dedi ki, ey kulum sen bu düşünceyi, bu idraki hür bir şekilde kullan. Ve bu düşünce bu idrakla istemeyi çalıştırdı. Eski bir de buna test denir.
İstemeyi çalıştırdı. Biz neyi isteyeceğimiz de bu noktada hür. Düşünce hür, isteme de hür. İhliyatın üzerinde yaratma düşünce henüz daha aktif hale gelmedi bakın. Yeni dilde aksiyon halde değil. Benim geçen haftaki katı kaderciliğe karşı çıkışımın, cebriyeciliğe karşı çıkışımın arkasında bu var. Ben cebriyeye karşı çıkarken buna inandığım için karşı çıkıyorum. Siz şimdi günlük hayatınızda bunları düşünmeyebilirsiniz. veya bunları gereksinim duymayabilirsiniz. Ama psikolojik bir rahatsızlık yaşayan bir kimse veya kendince sufilikte ileri gittiğini düşünen bir kimse veya kendince değişik fikir ve düşüncelerin etkisinde kalmış olan bir kimse düşünmeyi, düşünmenin kendi içerisindeki hürriyete reddedip Allah benim adıma düşündü diyebilir.
Buradaki bu düşünmeyi Allah'a bağlarsak o zaman insan makineleşti. O zaman yalancıktan bir tiyatro oynuyoruz biz. Allah düşünmeyi yarattı, ne düşüneceğimizi bizim öngördü. Ama biz saf salak insanlarız. Allah bizim ne düşüneceğimizi öngördü. Ama biz perdenin arkasını göremediğimizden onu biz düşündük zannediyoruz, oyalanıyoruz. Birer tiyatrocuyuz biz. Oyalandığımıza göre bizim elimize bu gecenin sahnesi tutuşturuldu. Gerçek manada. Biz bizim elimizde bu gecenin sahnesi elimize tutuşturulduğundan biz bir tiyatrocu gibi tiyatromuz oynuyoruz. Kötüler kötü figüranlık yapacaklar. İyiler iyi figüranlık yapacaklar. Ama her birisi de birer figüran, birer sinema şeridi gibi.
Kötü, sonuçta kötülüğünü yaparaktan filmin sonunda kötü adam olacak. İyi, figüranlığını iyi yaparaktan filmin sonunda iyi adam olacak. Onun bütün hayat geçmişini, bütün davranış biçimi Allah'ın takdir ettiği noktada gidecek. Ve kul sonunda iyi de olsa, kötü de olsa bu Allah'ın takdiridir diyecek. İyiliğini kendinden görmeyecek hiç, kendi gayretinden görmeyecek, kötülüğünü de kendi nefsinden görmeyecek.
Bunu direkt Allah'a yaslayacak. Bu sufi anlayışta olan, kendilerini sufi diyen insanlar var. Bu anlayışta olan batırlar var. Bu anlayışta olan değişik düşünceye sahip olan insanlar var. Benim burada durmak istedim bu meseleyi gerçekten iyi anlayın ki, biz kaderi ve bahte bir vücudu ondan sonra daha iyi anlayacağız. Bunun üzerinde fiiliyatı, fiiliyatın üzerindeki etkileri, etkilerin çıkış noktasını iyi algıladığınızda, her inancınızın ve bakışınızın farklılaştığını göreceksiniz.
Yoksa herkesin dediği gibi veyahut da insanların dediği gibi kaderiyecilerin, cebriyecilerin, mütezilenin, hatta bir kısım eşarilerin, hatta bir kısım batılıların ve doğulların dediği gibi, bir kısım diyorum hepsi değil. Buradaki düşünceyi hürleştiremezsek biz, o zaman o katı kaderciliğe ve cebriyeciliğe doğru yol almış olacağız. Bu düşünceyi hürleştirmek benim elimde değil. Ama bu düşünceyi yasaklayan, bu düşüncenin olmadığını söyleyen bir ayet hadis de o. Beni tesbir etti. Bir şey İslam'da yasaklandıysa gerek olarak haramdır, o yasaklanmıştır. Yasaklanmamış bir şeyi yasaklamak dinde küfürdür.
Dikkat edin. Yasaklanmamış bir şeyi yasaklamak dinde küfürdür. Şimdi düşünceyi yasaklayan, düşünce hürriyetini atfeden bir ayet yok. Yani hiçbir ayet yok ki Cenab-ı Hak şunu deniyor. Siz benim istediğimi düşünüyorsunuz. Allah kullarını aldatmaz, Allah kullarını kandırmaz. Hak'tır ve açık. Gizli mesaj yoktur, mesaj açıktır. Kur'an hap açık meydanda durur. Bakın yaratmanın şuradaki bütün hepsi de Allah'a ayet. Bunu bir kafanıza koyun.
Burada kul halifesi hükmündedir. Düşünceyi bir bardak kaldı. Bunu yaratan Allah. Bunun çalışması.
Şimdi sakın şöyle düşünmeyin. Geçen hafta burada ders çalıştı geldi deneyen ha. Geçen hafta konuyu bir taraftan aldık. Fakat bugün sorular farklılaştı. Sorular farklılaşınca bu konuya girmek zorunda kaldı. Şimdi buradan hareket ederekten insan görünüşte muhtar hakikatte mecburdur lafzı buradaki noktaya göre cürüdür. Bunun karşılığında ilmi bir açıklama yoktur hiçbir yerde.
Biz bunları on iki, on üç yıl önce tartıştık, konuştuk. Daha açık konuşmak istemiyorum. Şeyh Efendi'nin nakibi lükabbalarının toplandığı zamanlarda ben kim ne hac gördü diye konuşmazdım. Şimdi onlar bu sohbetleri dinliyorlarsa bir tanesi Allah rahmet eylesin vefat etti. Bizim nelerle uğraştığımızı bugün daha iyi anlarlar. On üç, on dört yıl önce benim sorduğum soru şuydu. Üniversitelilere de sorduğum soru şuydu. Düşünceyi yaratan Allah bize ne düşüneceğimizi mi emretti? Yoksa biz düşüncemizde hür müydük? Bundan on yıl önce, on iki yıl önce, on dört yıl önce, on beş yıl önce benimle sohbet eden üniversiteliler, kitap okuyanlar, o günün dergahının içerisinde nakibini kabba olanlar bu sohbeti iyi dinleyip, on dört yıl sonra nelerle uğraştığımızı görsünler.
Bu noktada nelerle uğraştık derken bunu uğraşma olarak görmüyorum. İnsanların gelecekleri noktayı görmeyenler asla yollarını yürütemezler, işlerini götüremezler. Bir gün gelecek, insanlar düşünce hürriyetinin ne olduğunu daha iyi anlayacak. Biz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bakın İbn-i Hümam göçtü gitti. Ben bundan dört beş yıl önce, İbn-i Hümam'ın dört beş yıldan fazla böyle düşünürken, yaklaşık on yıl önce, İbn-i Hümam'ın böyle düşündüğünü gördüğümde oturdum, yerden fırladım, kalktım.
Neredeyse bir davuzluğuna getirip, bir zeybek çaldırıp, bacak bacak üstüne çalıp, keyf edecektim. Bu, kendi düşüncemin, altının bir temelinin olduğunu gördüm. Bunu mağduride edermiştim tam anlamıyla. Açık açık söylüyorum, isterseniz gidin mağduridinin ve nesebinin kitaplarına bakın. Bunu mağduriden ve nesebiden sonra yaşamış olan İbn-i Hümam'ın tespitinde gördüm.
İbn-i Hümam öylesine bir kalbi tespitte bulunmuş ki, demiş ki idrak etme, düşünme insanın hürriyeti. Tam benim gibi yaratıma diyememiş o esnada ama ben yaratma algıladım onu. İnsan düşüncenin içerisinde, düşünceyi yaratan Allah'tır, düşüncenin çalışma sistemi insana aittir. O yüzden, Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et, fin atasözü, onu da geçtik.
Düşüncenin, bilginin, biliminin bir akıl ve bilinç işi olduğunu, doğadan kaynaklandığını, bu alanda ön yargı olarak akılla bağdaşmayan görüşlere yer olmadığını, ileri söyleyen ilk öğretim mütezile adını, ayrılan anlamına gelen bu çiurun öncüsü, vasım bir natadır. Buna göre yazgı gerçek değildir. İnsan bir istenç varlığıdır. Bütün eylemlerinde bağımsızdır. İstencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Yazgı insanın idare özgürlüğünü ortadan kaldırır. Bu noktada şimdi kaderle alakalı şu yazgıda, insan yazgı dediğimiz günlük olaylarda, günlük eylemlerinde mütezilerin bu görüşüne yakındır görüşüm. Ben mütezileci değilim. Bunu da anlayacaksınız. İbn-i Hümam çok cesaretli bir şekilde, ya bugün çok mutluyum.
Bu soruyu soran kardeşe de teşekkür ediyorum derinden. Bu dergahda, bu tekkede İbn-i Hümam'ı konuşmak kadar beni mutlu eden bir şey yok şu anda. Açıklıkla, bütün gönül temizliğimle söylüyorum. İbn-i Hümam'ı ilahiyatta dahi var mı ilahiyat mevzun içinizde? İlahiyat yokken var mı? Ya hiç bunların hoca takımı yok demiş. Naci bir şey ya.
Bundan da sevinirim bak şimdi. Üzüntü değil yani. İbn-i Hümam'ı konuşmak gerçekten beni mutlu etti. Yani İbn-i Hümam bir tek ilmi çevrelerde belki de tanınmış, bilinmiş bir kimsedir. Aslında çok tanınmış, bilinmiş bir kimse değildir. İnsanlar bunun fikirlerinden ülkelerdir. Yani çok rahat bir şekilde maturidiyi eleştirir mesela. Eleştirir. Daha özgür konuşur.
Hesap etmez. Çok rahat bir şekilde nesefiyi de eleştirir. Eleştirirken haklı gerekçelerini koyar. Ve yine o eleştirirken katı bir şekilde eleştirmezler ki onlar kendi yaşadıkları çağda insanları ürkütmek istemediler deyip onları da atıpta bulundurlar. Ama kendi ilmi gerçekçiliğini koyar. İbn-i Hümam'ı da geçtik. Şimdi yazgı gerçek değildir. Evet yazgı gerçektir.
Şu bir kimsenin kün lafzından tekrar Allah'a döndürünceye kadar olan hayat gerçektir yazgısı. Fakat bu bilgisidir. Cebrisi değildir. Bizim nerede ne yapacağımızı bildiğinden bildiğini yapmıştır. Bu kendi irademizi kullanmaktan sonra devam eder.
Biz irademizi ne zaman kullandık? Akıl bali oluncaya kadar. İnsanoğlunun sorumluluğunun akıl bali olmasından başlangıcının sebebi idrakinde düşüncesinde hür olması. Yoksa eğer öyle olmamış olsaydı 3 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı. 5 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı. 7 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı. Yoksa deli dediğimiz aklı dengesini kaybetmiş olan kimse de sorumlu olacaktı. Yoksa birisinin kafasına silah dayandı zorla o kimseye bir şey yaptırıldı ölüm korkusuyla o da sorumlu olacaktı.
Bakın haneviler ehli sünnet bunların üzerinden bütün sorumlulukları kaldırmışlar. Siz uykuda da yaptıklarınızdan dediklerinizden sorumlu olacaktınız. Siz unuttuklarınızdan da sorumlu olacaktınız. Eğer düşünce hürriyeti olmamış olsaydı. Şimdi katı kadercilere şunu derim. Delileri ne yapacaksınız? Adamı sorumlu tutup namaz kılmadığı için cehenneme mi atacaksınız?
Ehli sünnetler kaneviler der ki deli sorumlu değildir direkt cennete gider. Çocuk sorumlu değildir direkt cennete gider. Hangi anne babadan doğarsa doğursun. Unutkan sorumlu değildir. Hatırladığında sorumluluk. Gece uykuda insan yaşadıklarından yaptıklarından sorumlu değildir. Bu nereden kaynaklanır? Düşüncede bu hürriyette. İdrak ve düşüncesi varsa o kimsenin bunlar vardır.
Yazgı gerçek değildir gerçektir. İnsan bir istenç varlığı. Evet insan ister. Kesp etmek. Kesp eder onu. Bu doğru. Bütün eylemlerinde bağımsızdır. İstencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Bütün fiiliyatları istemeden bağımsızdır. Fiyiliyatları istemeden bağımsızdır. Denetleyici bir güç yoktur. Denetleyici bir güç yoktur. Doğru onun istemesinin üzerinde denetleyici bir güç yoktur.
Yazgı insanın irade özgürlüğünü ortadan kaldırır. Eğer bu dediğim şey cebri olursa irade özgürlüğünü ortadan kaldırır. Bu cebri olmazsa o zaman o timsete irade özgürlüğü ortadan kalmamış olur. Şimdi diyecekler ki ayakta kahve içti, sünnete karşı geldi. Ben de hemen diyeceğim ki Hazreti Ömer Efendimizin naklini söyledi. Söyleyeceğim. Hazreti Peygamber Efendimiz zaman zaman ayakta yer içermiş. Hazreti Ömer Efendimiz de zaman zaman ayakta yer içermiş. Şimdi bizim düşünce hürriyetimiz var. Biz bu hürriyeti kullanarak üçüncü kata çıktık. Üçüncü katların aşağıya şimdi atlayacağız. Bu hürriyet bizde var ama akıbetinde muallek kadar dersek atlayıp öleceğiz veya yaşayacağız.
Bunu da biliyoruz. Yere çarptığımız anki durum mutlak kadar oluyor. Yere çarptığımızın yere çarptığını. Yere çarptığın an o fiiliyatın birbirinin içerisine eklenmiş olan sonucu. Mutlak kadar ölürse ölüm mutlak kadar oluyor. Hayır ölüm değil orada. Düşme orada. Düşmesi bir kimsenin yüksek bir yerden atladığı zaman yer çekim kuvvetiyle o kimse düşecek.
Kader. Düştün öldü. Düştün öldü değil. Ölmek değil. Düşme orada yer çekim kuvvetiyle. Sonuç ölürse ölürse ölür. Ölüm mutlak kadar. Bakın o bütün kaderin içerisinde. Anlaşıldı. Bizim doğmamız mutlak kadar. Bu dünyadan göçmümüz mutlak kadar. Buna bizim onun üzerinde bir şeyimiz yoktur. İrademiz yoktur. Cüz-i iradeyi kabul edersek sanki başka sorunlar çıkıyor. Şöyle ki, kelamcılar Yüce Tanrı'nın dilediğini yaptığını söylerler. Bu sözlerden Tanrı'nın kafirin köfrünü, zalimin zulmünü dilediği anlamı çıkar. Dilediğini yapar demek, küfründe, zulmünde onun dileğiyle oluştuğunu söylemektedir.
Allah dilediğini yapar, ayet-i kerimesinin önüne bakacağız. Yaratma meselesinde de mesela, ayetin önüne bakmaz ve Allah külli şeyi yaratır. Daha doğrusu Allah sizin ve sizin yaptıklarınızı yaratır, ayet-i kerimesinin önünde ise İbrahim'in putlar bulan kıssası vardır. İbrahim putlarının önüne yemek koyanlar gider, putlara saldırıp putları saldırdıktan sonra müşrikler gelir.
Ondan sonra der ki, sen nasıl putlarımıza saldırırsın? O da der ki, siz kendi ellerinizle yontuklarımı onlarımıza tapıyorsunuz. İşte bunlar size hiçbir şey cevap veremiyorlardı. Ondan sonra ayet-i kerimede der ki, Allah sizin ve yaptıklarınızı yaratanlar. Yani onlar put yaptılar, putu yaratıma Allah'a aittir. Putu yaratma, yapma işini yaratma. Yapma isteği kime ait? Yine insana. Yapma isteği insana ait. Ben buraya bir çizgi çizme isteği insana ait. Ben buraya bir çizgi çizdim, işte kalp yaptım. Bu kalp çizgisi, çizme isteği bana ait. Ama bunu yaratan Allah. Bu bir gemi.
Allah'ın evletliğinden, yarattığından son noktaya doğru bir yolculuk yapıyoruz. Gemilerin içerisindeki insanlar, kendi içlerinde serbestçe dolaşıp düşünebiliyorlar. Serbestçe bunları anlayabiliyorlar, algılayabiliyorlar, istiyorlar. Ama başladıkları noktayla, varacakları noktada hem ait gerimelerde sağlık, yani cebri, gemide cebri. Düşünce katsayıları yolculuk içerisindeki düşünce, şu noktada bir düşünebilme evdiyetleri var mı? Var. Düşüncesi hür. Düşüncesini geliştirebilir. Düşüncesini geliştirebilir.
İdrakini genişletebilir. Yani şu noktaların dışına çıkabilir. Bunun noktası, gül, gün noktasından öncesine gidelim. Görüp tanımladığı dünyanın da dışına çıkabilir. Düşünceyi bu noktada sınırsız görür. Eğer biz bu düşünceyi sınırlandırırsak, cebriyeye gireriz yine.
Düşüncede bir tek sınır var. Bakın enteresan bir şey şimdi, sorudan başka bir şey çıkıyor. İslam sufiliğinde, İslam felsefesinde, inancında, düşünceye gen vurulan, düşünceye sert çekilen bir tek yer vardır. Allah'ın zatı. Başka bir gen vurulan yer yoktur. Cenab-ı Hak hadisi kudside kendisinin kendi sınırını koymuş. Demiş ki, Allah'ın zatını tefekkür etmek, düşünmek yasaktır. O insanlar düşündü mü ki diye ayet-i kerimelerde sorumlu varmış. Aklettiler mi ki?
Sorumlu varmış. Eğer düşünme de, hür değil de, Allah'a ait olmuş olsaydı, Allah kendi kendilerisine soruyor olmuş olacaktı. Düşünceyi Cenab-ı Hak hür bıraktı ki, o kimseler dedi ki, siz düşündünüz mü? Normalde Allah'ın dilemesi, kulun dilemesinin sınırı vardır. Kul, o kendi kudret sınırının içerisinde bir şeyi ister.
Ama o noktada, kulun fiiliyatı Allah'a aittir. O manada. Anlaşıldı mı? Kul belki de, bu kalemi sana atmayı ister. Anlatabildim mi? Ama bunu yaratacak olan Allah'tır. Sen diledin ama, yaratmayı. Allah'ın da bunu dilemesi lazım, yaratması lazım ki, kalem sana atılsın. Anlatabildim mi? O yüzden, Allah bunu yaratmadıkça, sen bunu atamazsın. Senin istemeye yetmez. Düşünüyorsun, evet, o yaratmadıktan sonra bir anlamı kalmıyor. Sen kalktın meyveyi, yedin diyor.
Evet, senin yüzünden insanlar buradan kovuldu, cennetten doldu. Hazreti Adem'e ne diyor ki? O da diyor ki, Allah'ın daha önce benim üzerime takdir ettiği şeyden dolayı mı beni sorguluyorsun? Evet, burada şimdi... Hazreti Peygamber de diyor ki, Musa'nın ilmi, Adem'in ilmi, Musa'yı yenili diyor. Bu değil mi? Bunun çürüten söz, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin, Adem'in unuttuğunu söylenmesi ve unuttuğundan sorumlu olmaması.
Bu sorularına cevap çıkıyor. O yüzden üzerimde çok duruyorum. Bu muhabbet bir hafta bitmeyecek çünkü. Burası anlaşılırsa, yani bu mesele anlaşılırsa, ben meselede sizin iyi anlamanız için uğraşıyorum. Buyur doktor. Yünenin olmayan bir şey var mı? Vardır. Allah. İnsan kül ebeğine de icraatılmış mı? Bir kudret ebeğine de.
Hiç önemli değil ki, kül de kudretin içindedir. Başka sorusu var mı? Zatı düşünmelerde... Allah'ın zahmeti sessizliği. Efendim? Allah'ın zahmeti sessizliği. Zatın, zatullah noktasında Allah'ı tefekkür etmek yasaktır. Bu da şundur. Zatı neye benziyor? Bunu düşünmek yasaktır. Anladın mı? Bak, zatı neye benziyor? Nasıldır acaba? Diye düşünmek, onu tefekkür etmek yasaktır. Başka sorusu olabilir. Birisiyle dert zahmeti sessizliği, musibet isterseniz yapayım mı? Kime? Bir kulun aferin sessizliği, dert zahmeti sessizliği, düşüncesiyle dert zahmeti sessizliği, musibetlerle ona düşündüğün bir halde vermesini yapayım mı?
Yani bir kulun üzerine Cenab-ı Hak musibet mi yandı? Hayır ya, musibet de bir daha şey edilir mi? Allah kuluna musibet yardımaz. Yunus Emre'nin sıra, ben sıra çok üstünün üzerinde, eğer kurasının kelimesiyle, normal, alışılmış düşüncenin üstüne, normal alışılmışını bırak, çok çok üstündedir. Yani o zaman istersen insan, kıyamet ve kainat kavramlarını da kendisi değiştirebilir.
Sufi, sufi kendi hal aleminde onu yaşar. Değiştirir de yani. Değiştirir demeyelim biz onu, yaşar diyelim. Başka bir konuda soru soru soru. Ondan başka bir şey mi var ki? Neden? Ondan başka bir şey mi var ki? Ben doktor, bakiye çıktım. Doktor, seni uçuracağım da göndereceğim.
Ben öyle bir buçuk yere geldim ki. Burası normal bir cemaat değil. Burası normal bir tarikat değil. Sen bizi sırf burada dönüyor zannetme. Biz her yerde dönüyoruz. Sen uçsan buradan. Yani var mı ki? Devam ediyoruz.
Kaza gülük hayatımız bizim. Şurada sohbetimiz kaza bizim. Bizim istemimiz de harika. Bakın insan tarif ettim. İnsan tarif ederken altını çizdim. İyi dinleyin. İnsan tarifini iyi dinleyin. Etrafınızdakilerle konuşmayın. O zaman konuşma, aşkım, şevkim aşağı indir. Birbirlerinizle konuşacaksanız dışarı çıkacaksınız. Lütfen. Başkasına hakaret etme hakkınız yok. Kendim için değil. Dinleyenler için. İnsan tarifi. Güzeli, iyiyi reddedebilen. Kötüyü, çirkini isteyebilen. Topken yiyebilen. Açken yemeyebilen bir varlık.
İnsan tarifi. Topken yiyebilen. Çok güzel bir antep tatlısı var. Karnı tok ama. Çok güzel bir maraş dondurması var. Karnı tok ama. Çok güzel bir bayındır güveci var. Karnı tok ama. Nuri harika bir köfte yapmış. Karnı tok. Yiyebiliyor. Oruçlu. İftar vaktin belli. Yemem. Yemiyor. Karnı aç. Oruçlu da değil. Yemiyor. Karnı aç. Yemek var. Yemiyorsun. Reddedebiliyorsun. Bunun da öndür şimdideki.
Sana yedirmeme düşüncesini ve yedirmeme yedirmemeyi direkt Allah sana cebretti. Bunu düşünmedi. O zaman kafir kafirliğini düşünmedi. Müminin müminliğini düşünmesi direkt onu Allah düşündürdü. Müminin imanı da Allah'tan. Kafirin küfrü de Allah'tan. Yaratma değil. İstemem. Anladınız mı burada? Kafirin kafirliğini yaratan da Allah. Müminin müminliğini yaratan da Allah. Ama müminliği veya kafirliği isteyen biziz. Anladınız mı burayı? Var mı bu konuyla alakalı başka? Yok.
İnsan boğulunca o zaman kaderin cebriyesi kalmıyor burada. Bu düşüncede olursak. Ya burada dilediğini yapar demek. Yani küfre istediğini küfre götür. Yani Allah bir kimseye aldı sen kafirsin dedi yazdı oraya. O kimse kafir oldu. Kulumunda bir sorumluluğu yok. Kulumunda bir idraki yok. Düşüncesi yok. Allah onu aldı götürdü kafirlik denizine attı. O mülkünde aldı götürdü müminlik denizine attı. Kafir dedi ki niçin beni kafirlik denizine attın? O da dedi ki ben seni kafir olarak yarattım diledim. Bu İslam düşüncesidir. Senin kalbinde. Bir kimsenin Müslüman anneden babadan veya Hristiyan anneden babadan doğması kendi iradesinin dışında.
Kendi iradesinin dışında biz onu kaderlerken yine farklı bir noktaya getirdik. Devam ediyoruz. Ebu El Hüseyin bin Abdullah bin Sina ile onun gibi düşünenler de Tanrı varlığı kendi özünü gerektirir. Onun varlığı alemin varlığından ayrıdır. Ancak alemde tepkisi bulunur. Yani bu şu demek. Bunca bu varlık var. Bu varlığın dışında Allah var. Anladınız mı burayı? Burası bu semahane'nin içerisinde varlık. Allah'ın varlığı bunun dışında. aletinde tepkisi bulunur. Yani Allah burayı kudretiyle, kuvvetiyle idare eder. Oysa bu iki yargı arasında ateşle su gibi bir aykırılık vardır. İki inanç da köksüzdür.
Oysa ki Tanrı'nın isteği, dileği alemin eğilimine göredir. Yani buradaki insanlar semah etmeye eğilimini, Allah'ın da isteği o tarafa dönmüyor. Allah'ın bir varlığın eğilimi neyse onu ister. Allah bir varlığın eğilimi neyse onu ister. Yani Allah'ın istemesi, kulun istemesine bağlı. Onun eğilim göstermediğini istemez. Allah'ın dileği ile neslinin eğilimi arasında bir uyum vardır. Allah daha iyi bilir. Yani bunun ortada kulun isteği, Allah'ın isteğini tezbettiriyor. Kul bir tarafa doğru yönlendiğinde Allah da o tarafa doğru yönleniyor. Kul bir şey istiyor, Allah da onun isteğini makum ve malum daire de yaratıyor. Alkılatımız bu ise, evet doğru. Anladınız mı? Ama yok.
Burada kul isteklerinde Allah'ın kendisine vahşetmiş olduğu kudret sınırında yine. Düşünce değil bakın, fiyat noktasında. Kul burada isteklerinde Allah'ın onun üzerine vahşettiği kudret sınırında. Anladınız mı? Düşünce hür. Onda bir sınır yok. Şimdi kafamızı karıştıran yere geliyoruz. Yeni pilot onculuktan etkilenen İran'ın mutasabı Beyazlı Bestabi'nin varlık bilinci inancına dayanarak insanın tanısal bir nitelik taşıdığını daha dilerekten bana şükürler olsun dedi. Evet. Şimdi buraya anladık değil mi? Şimdi bu sözler, sufi anlayışı yaşamayan, insanların algılayamadığı şey. Beyazlı Bestabi dedi ki, bana şükürler olsun.
Beyazlı tabiri caizse Allah. Allah'tan bağlı olmadığı için yaratılmış nesneler söze vezelemez. Hallaç da bu daireyi Beyazlı için alarak, alevi için alarak dedi ki, Allah'tan başka bağlık yok. Ben Hallaç'ın bu sözü söylediğini söylemiş olarak kabul ediyorum.
Anlatabildim mi? Söyleyip söylemediğine bakmıyorum. Eğer bu sözü söylediyse, ben de eleştireceğim zaten. Şeyh Bedrettin'de insan isterdiler, bunlardan birer görünüştür. İnsanda yansıyan Tanrı eylemleridir, gerçekte isteyen de, dileyen de Tanrı'dır der. Bedrettin de bunlara yakın söyler. Dileyen de, isteyen de, Allah. Bunun istemesi, dilemesi yok yani. Vahdedi vücut, varlığın birliğinin var edene, var edilenin bir olduğunu, var edenin varlığın nedeniyle, varlıksanın varlaştığını savunurken, yani vahdedi vücut, bütün bu varlık alemini, varlık alemini, komplet bir görür. Vahdedi vücut, hatunlara bağlayarak Allah olarak görmez.
Arabi, ne füsusunda, ne fütuhatında, vahdedi vücut lafzını kullanmamıştır. Vahdedi vücut lafzını kullananlar, Arabi'cilerdir. Vahdedi vücut, füsusta da, fütuhatta da, Arabi'nin hiçbir yerde, vahdedi vücuttan bahsettiğini göremezsiniz.
İsim olarak da, lafız olarak da. Sonradan yine, vahdedi vücutçular, bu panteistlikten biraz özenerekten, panteizmden biraz bir şeyler kataraktan, bütün varlığı, Allah'ın varlığı olarak görmüşler. Bakın, bütün bu varlığı, Allah'ın varlığı olarak görmüşler. Şimdi, burada Beyazıt'a gelecek olursak, Beyazıt'ın söylediği bir haldir. Beyazıt, bu halde, bu halde kim olursa olsun, o sözü söylerdi. Bu nedir? Hiç kim, hiçbir yere sığmadın, mümin kulumun kalbine sığdı. Kulum, öyle bir manevi hali vardır ki, manevi hali, onun üzerinde tecelli etmiştir. Bu tecelli, husisi bir tecelli.
Bu Allah'ın husisi tecellisine mazhar olan kul, o esnada ben oyum diye. Hoştur, düşüncesi yoktur, fikri yoktur. Ve sadece bu noktada, düşünsel noktada, kallı kurumlu bir kayıt yoktur. Allah, sıfatlarıyla onun üzerinde tecelli etmiştir.
O hamd sıfatıyla onun üzerinde tecelli ettiğinden, Beyazıt, kendi o hamd sıfatını kendi üzerinde görünce, kendi kendime hamd ederim demişler. Dememişler. Demişler.
Doğru. Yaratıcıyım diyebilir mi? Diyemez değil mi? Bizde yasaktır değil mi? Bu da bir ders olsun sonrasında. Ism-i şerîf'i kendi üzerinde tecelli ettiğinde, o esnada, Ism-i şerîf'in bütün tecelliyatına gark olduğundan, 20 trilyon versem sana.
20 trilyonun olsa, doktor, 50 trilyonun var, zengin misin? 50 trilyonun var İsa, zengin misin? Zenginsin, öyle değil mi? Evim var, farkım var. Ben zenginim diyebilir misin? Dersin öyle değil mi? Ben zenginim, ne korkuyorsunuz? Benim arabam, işim var, kendime yetecek kadar param var. Zenginim var. Ben mi itiraf ederim? Küfürle algılacak olan. Ben mi beni sen Allah'sın diyecek olan? Peki. Gani.
Kimin ismi? Ne adı? Zengin. Cömertlik kimin sıfatı? Biz dedik ki, x kimse cömert insandır. Ne oldu? Ne alim adı? O kimse de dedi ki, ya hasver kadar.
Vahdedi vücutçuların vücudu değil. Arabideki vahdedi vücut. Daha doğrusu Arabideki varlık ayırmaz.
Değil etmez. Kendi zatının içine koymaz. Ama kendi zatından dayırmaz. O yüzden bu varlığa hayal demiş. Bir kısım vahdedi vücutçular, bu alemleri Allah'ın zatının içine koyaraktan, zatının içine koyaraktan, alemdeki her eşyayı ve tecelliyatı Allah'ın zatı hükmünde görmüş.
O zaman bu kalem de Allah'ın zatı. Bu kibrit de Allah'ın zatı. Necis de Allah'ın zatı. Haşa. Necis sözlerle Allah'ın zatı. Her şey zatullahın içinde düşündüğümüz zaman, o zaman farklı bir felsefe çıkacak ortaya. Allah der ki, Allah necisi sevmez. Allah küfrü sevmez. Allah kafirleri sevmez. Allah cimirleri sevmez. Biz komple bütün varlığı Allah'ın zatının içine koyduğumuzda sıkıntı var. İyi, iyi anlayın. Varlığı Allah'ın gölge alemi gibi. Gerçekte yok yani.
Hayır. Hadisten sonuçlandıracağım, sakin ol. Bu alemi hayale alemin olarak görüp, Rabi der ki, insanlar ölüdürler. Pardon, insanlar uykudadırlar. Öldüklerinde uyanırlar. O zaman biz bu varlık alemini uykuda görürsek veya bu varlık alemini rüyadaymış gibi hissedersek, rüyadaysak ve biz burada uyuyorsak, bakın burada Arabi insandaki fikir ve düşünceyi farklı bir boyuta taşır. Der ki bize, siz uyuyorsunuz, uykudasınız, uyurken, uykuda uyurken bir rüya gördüğünüzde o hakikattir der. Buna devam edeceğiz.
Hakkınızı helal edin. Küçük bir rahatsızlığı var. Söylemek istemezdim onu. Geleceğim şimdi. Şuradan in olacağım. Toplacağım dağılmayın. Bugünkü vakti vücutçuların algılayamadıkları, anlayamadıkları bir şey var. Varlık aleminin zatıysa, fizikçiler hesapladılar.
Alem hızla genişliyor ve büyüyor. Tabii sonradan olgunlaşmaz, kemal ermez, büyümez, küçümez. Sıfatları kamildir. Eğer ki hesaplandı, kitaplandı, bitti. Konfle bu alem, içinde bulunduğumuz alem, varlık aleminin hızla genişliyor, büyüyor. Bu beyazlıkla Allah'ın işi bitti değil mi? Anlamadığımız yer kaldı mı orada?
Onların vakti vücutla alakası yok. Onlar vakti vücutçular onları kendi kendilerine, bunları bir parçası gibi gördüklerinden dolayı zannediyorlar. Böyle bir hal yaşamamışlar. Sufi tehbiyesi almamışlar. Sufi eğitimi almamışlar. Sufi itikafa girer, itikaf da girdiğinde başlar. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Geliyor derler, Sufi farkında değil, ayakkabı. O nur değişir, o nur önce karşıdan geliyormuş gibi gelir ona. Kendisi de o nurla nurlanır ve Hz. Muhammed Mustafa'ya görüşür.
O esnada, o Sufi, ben Muhammed nurundanım dese hakkı mıdır? O hakkı. O esnada, Muhammed Mustafa'ya benzer mi düşüncesi hâlâ fari? O yüzden demiştir halifelerim diye. Bu Sufi terbiyesini, eğitimini, hâlini yaşamayan vahdeli vücutçular bunları aldılamaktan uzaklar. Şimdi vücut sınırlıysa, sınırlıysa, sınırlı. Vücut sınırlıysa, vücutta vücutçuların sözüleri.
Abi şöyle der. Hayrı da değil, gerçekte. Cesaretli, haye.
Haye. Bir kaltı, bir çıtta. Hz. Mevlana, vermek istediğini insanların ne der?
Anlayacağı teradırlar. İşte vahdeli vücutçuların, vahdeli vücutçularla ve Hz. Mevlana'nın ayrıldığı nokta burası. Düşüncelerini kabul eder mi? Vahdeli vücutçular. Hz. Mevlana'nın okulu fikirlerini kabul eden Sultan Mehmet Han Hazretleri'nin görüşleriyle Rabi'ye şerh karşı şerh yazanlarının görüşlerini bir kitapta toplatmış Fahdi. O kitabın çevresini hiç vahdeli vücuttan bahsetmemişler.
Rabi'nin felsefesi, aleme, insanlara, velilere bakış açısı, Allah'a bakış açısı ve karşı tezlerini koymuşlar. Ve Fahdi kendi tevasını Rabi felsefesine göre devam etmesini istemiş. ve Anadolu'daki İslam adlayışı ve anlayışı fıkıh açısından Hanefi'dir.
Sufilik açısından Arabi ve Mesnevi'dir ve Mesnevi'dir. Muhakkak Osman İmparatorluğu geniş bir imparatorluk, geniş bir imparatorluk olduğundan her şey içinde ağırlamış. Vahdeli mevcut var olanların birliğini, var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu ve var olanların varlığının Tanrı'nın varlığının kanıtladığını sanma demiş.
Vahdeli mevcut veya vahdeli vücut lafzının ikisini de red edenlerdir. Ben ne vahdeli vücutçuyum, ne de vahdeli mevcutçuyum. Ben ne vahdeli vücutçuyum, ne de vahdeli mevcutçuyum. Ben ikisinin de anlamsız savaşlarına katılanlardan değilim. Çünkü vahdeli vücutçuları da beğenmiyorum. Beğenmemek öyle tabiri biraz zor şey ama reddediyorum. Vahdeli mevcutçular da vahdeli vücudedir oluşmuşlar. Yani bir şey kötüyse kötüye karşı da başka bir şey oluşturmanın bir anlamı yok. Kötüyü reddet bitsin. Ben o yüzden vahdeli vücutçuları, bakın vahdeli vücutçuları reddenlerdir. Rabi değil.
Mesela vahdeli vücutçuların bir kısmı da Hz. Mevlana'yı vahdeli vücutçü görürler. Onu da Hz. Mevlana'nın sözüne bağlıdır. Bu alemde zannınca herkes bana dost olmuyor. Benim sırlarımı araştıran, benim sırlarımı aşina olan çok az olur. Veya olmuyor. Vahdeli vücutçular kendi zanlarıyla Arabi ve Hz. Mevlana'yı vahdeli vücutçü ilan ederler.
Hiç alakaları yok. Hiçbir İslam suvisi vahdeli vücutçü olmaz. Hiçbir sufi. Muhammed'in sufi, Muhammed'in sufi. Vahdeli vücut düşüncesinde olmaz. Ya da bilmiyordur, cahilliğindendir. Ama Muhammed'in sufi, Arabi'yi okur, Arabi'den dersini alır, Hz. Mevlana'yı okur, Hz. Mevlana'dan dersini alır. Söyle doktor.
Kaç tane sonsuz vardır? Sana da alı doktor. Adı nedir oğlum? Senin bildiğin kadardır. Bu noktada takım vahdeli vücutçu görmeyin. Vahdeli vücutçuların ısrarla Arabi'yi vahdeli vücutçu göstermeye çalışsalar bile. Neden? Çünkü dayanakları yoktur, dayanacakları yer yoktur. Bir klişedir o. Bir böyle şirket levhası gibidir. Vahdeli vücut, arkası Arabi'yle dolu değiliz. Arkası Hz. Mevlana, varsayımla doludur. Bu kadar. Yaratma lafsi, Vahdeli vücut değilse. Yaratma Allah'a ettir.
Bir de Mustafa Özbağ kendince bir dairesi var. Oraya ayır. Bir insan bir şey için mücadeli olduğunda bir günden yaratır. E o cahilliğindeydi. Ne bakıyorsun? Buçuk bir şey cevap mı alacağım diyor kovdum. O zaman yaratıcı bir günde olabiliyor mu yani? Değil misin ki? Yani o zaman yaratmış olduğu için neden? Beni o noktadaki düşüncem görürüz. Yani aklı gibi iletimi yedenebiliyorsan sınıfı yırtla da iletimi yedir. Ama bu gideğinizde sıkıntı olur. Üniversiteleri beğeniyorum. Komşum, biz uçuyoruz burada. Yakında Allah'la aşacağız biz. Evet, başka sorusu olan?
Hürtse düşün. Vekin ne yapmak mümkününlerden herhangi. Allah'ın bu kadarınıza çıkıyorsun. Hürt! Düşeceğiz. Çin'i! Vekin! Çin! Bak, çin! Nefret! Bunları da o yarattı. Bunları da o yarattı. Ama sen... Yok, yaratma noktasını onları da o yarattı. Ama bak, yaratma noktasını o yarattı. Ama diyor ki, seni düşüncen de hür bıraktın. Kinlenme. İmtihanın sıfır bu. Demek istediği için Allah'a ait olmadığı için asli diye. Yok. Kinlefret de bulmaksa Allah'a ait. Yaratma noktasında. Hürt! Yazdığı için şunu söyleyebilir miyiz? İnsanlar...
Yazgıyı bitirdik. Yok. Sadece anlamış mıyım diye soru... Biz Allah istediği için yazmıyoruz da aslında bunları pis etmiyoruz ama Allah önceden bunu yapacağımızı bildiği için yazmıştır diyebiliriz. Bu kadar. Harika. Başka sorusu olan... El-Fatiha. Nasıl? Burada son not var. Cüz-i irade vakti vücudu inkar edip vakti mevcuda yönelmezim demiş.
Hayır. Bu anlattığım şeyle, bu anlattığım noktada bizim cüz-i irademizi kabul etmemiz, vaktin ve vücudunu zaten bu manada reddettiğimizden bir sıkıntı yok. Allah ağacın üzerinden veli sıfatını tecelli etmez. Allah'ın sıfatları noktasında yani insanın üzerinden elerde.
Ben de Allah'ın bütün sıfatlarını düşünce olarak bütün meslelerin üzerinden bu sohbetten sonra önce bütün meslelerin üzerinden tecelli edebileceğini düşünemiyoruz düşünce yapısındayız. Yani Allah'ın ağacı üstünden de veli sıfatını tecelli etmez. Ama biz görüyor muyuz o önemli değil mi? Yoksa yani Allah herhangi bir şey yok. Allah'ın sıfatları bütün varlık alemini kapsamıştır. Her şeyin üzerinden her şeyin tecelli ettir. Ama bu ağaç benim velimdir. Gidin ona demez. Ama onun üzerinden mübelayet sıfatı muhakkak açıktır. Bütün sıfatları bütün her şeyin üzerinde tecelli etmez. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi