Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi Sohbeti - 31 Mart 2012

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 1 Nisan 2012 · 57:41

Selamun Aleyküm, Allah geceniz hayırlısı, maşallah, Cenâb-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Hazır olun bakalım. Çünkü, destur. Bilindiği gibi Kur'an'sızın insanları düşünmeye ve akletmeye, umut bitenleri fark etmeye, zihni ve gönlü gerçekleri açmaya çıkarılmaktadır.
Bunun yanı sıra yine Kur'an, Allah'a kesin bir iman ile bağlanmaya ve iman ederken Allah'a verilen sözleri tutmaya davet etmektedir. Kısaca Kur'an, insanlardan aynı anda hem inanma, hem de düşünme eylemini gerçekleştirmelerini istemektedir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, aklı olmayanın dini yoktur buyurmuştur. Şeyh Bedret'i, bilgisizler, sıradan kimseler, peygamber sözlerini anlayamaz derken, içe kapanış deneyinden geçmeyen, yalnız duyu verileriyle yetinen, aklına güvenen kimseleri anlatmak istiyor sanırım. Yine Şeyh Bedret'i, aklın tanrısal nitelikleri kavrayamaz. Onlar aklın sınırlarını aşarmaz.
Sümre verdi, bilgi arayıcıları dörde ayrılır. Bir, bilgi susuzluğunu duymaya başlayıp ona giden yola koyulanlar, iki, formal bilgiye ulaşıp, istitlali felsefeyi tamamlamakla birlikte, marifete yabancı olanlar, Harabi İbn-i Sina gibi, üç, istitlali bilgi şekillerini hiç dikkate almayıp, halat, bestami gibi kalbi, sezgi ve iç aydınlanmaya erişinceye deyip, nefislerini alınanlar, dört, istitlali felsefenin yanı sıra aydınlanma ve marifeti de elde edenler ki, bunlar arasında kendini ve eflatını sayar.
Akıl, vahiy, soru işareti, hangisiye öncelikleri, selefilik, eşarilik, maturidilik ve muteridiler bu ikilerinin farklı tarafları olmuşlardır. İmam Maturidi ve İmam Azam aklı öncelemişlerdir. Büyük çoğunluk ibadet konusunda Hanefi meselene bağlı iken, inançta ise İmam Maturidi'ye ve İmam Eşeridi'ye gönder kabul etmişlerdir.
Ancak eşyalerine çıkarken Maturidi görüşleri geriye itilmiştir. Alıntı Ayşe Sucuk. Acaba teslimiyetçi, sorgulamayan, aklı devlet dışı bırakan bir inanç sistemi insanların kolayına mı gelmektedir? Soru, Kur'an ne tür bir inanma ve düşünme eyleminden söz etmektedir? Kur'an'ın öngördüğü inanma eylemi, kendi başına gerçekleri anlamaya böylece Allah'a mutlak itaate yola çarptır.
Şayet böyle olsaydı Kur'an, düşünme ve atletme eylemine sık sık vurgu yapardır. İnanca dayalı düşünce çabası mı, yoksa düşünme çabasına dayalı bir inanma eylemi mi? İnanca dayalı düşünme çabası mı, yoksa düşünme çabasına dayalı bir inanma eylemi mi? Sorumuzu şöyle bitirmek istedim. Ve ma kâna li nefsin entümine illa bi'iznillah. Ve yeç alürriçse alellezine la yekulun. Allah'ın izni olmadığı için hiçbir benlik iman edemez. Allah pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır. Yunus Suresi Ayet 100. Çeviri, Yaşar, Nuri, Öztürk. Oradan bir Kur'an-ı Kerim bana getireyim.
Yunus Suresi Ayet 100. Ayet'i bulun bana. Lütfen. Bunları baştan almama gerek yok. Yalnız şurasını soruya geçeceğim hemen. Havdaç ve Bestami'nin gittikleri yolda bilginin şeklini ve içeriğini reddetme yoktur. Tabi bunu T. Kör bin Opera bunu böyle söylemiş.
Sühreverdi'den çevirmiş. Ve kendisini de Sühreverdi, istiddali felsefenin yanı sıra aydınlanma ve marifeti de elde edenler ki bunlar arasında kendini ve efla tutursa yer demiş. Sühreverdi ile Hallaç ile Bestami'nin arasında çok fazla bir fark yoktur. Ama Sühreverdi, ilmi noktadan, zahiri ilim noktasından, Hallaç ve Beyazdi Bestami'den önde gibi durur.
Ama kalbi ilim noktasında Hallaç ve Bestami, hatta Hallacı da demeyin, Bestami değil, Beyazdi Bestami değil, o Sühreverdi'den de Hallaç-ı Mansur'dan da daha ilerididir. Beyazdi Bestami'nin kalbi ilmi noktası, marifeti, kalbi ilim marifet demektir. Kalbi ilimle marifeti ayıranlar, Sufi öğretisi içerisinde marifetten ve kalbi ilimden haberi olmayan vardır.
Bunlar yüzeysel okutuklarıyla meseleye bakarlar, Sufiler yüzeysel okuyarak bakmazlar meseleye, yaşayarak bakarlar. O yüzden marifet, bilginin, hikmetin özü demektir. Kalbi ilimde bilginin ve hikmetin özü noktasındadır, aynı noktadadır. O yüzden burada Eflatun, evet Eflatun marifeti önde tutanlardandır. Ama Eflatun'un durduğu noktayla Beyazdi Bestami'nin veyahut da Hallâc-ı Mansûr'un veya Sühreverdi'nin veyahut da bilginin üzerindeki görüş noktasında söylüyorum bunu.
Veya Muhyiddin Araba Hazretleri'nde bilgi görüşü, bilginin akışı, bilginin elde edilmesi, bilgi üzerinde söylüyorum. Bir fark yoktur. Mesela Beyazdi Bestami ile kalbe gelen ilhamı bilginin hakikati olarak görür. Hallâc-ı Mansûr da görür, Eflatun da görür, Muhyiddin Arabi de görür. Rüyada bilgilenmeyi, rüyada ilimlenmeyi, Eflatun'da, Beyazdi Bestami'de, Hallâc-ı Mansûr'da bütün İslam sufileri, hepsi de, bütün Muhammedî sufilerin hepsi de rüyanın bir ilim kapısı olduğunu hep fikirdirler.
Sezgi, bugünkü diller, Sezgi'nin, Sezgi'nin hepsi içerisinde bir ilim kapısı olduğu söylenir. Bunda Sühreverdi'yle öbür günlerin arasından bir fark yoktur. Ama her çoğun bir opera bunları incelerken, benim edindiğim bilgi o, buradaki edindiğim şey o. Bunları incelerken, ya tek yanlı incelemiş, ya da dar dairede incelemiş. Eğer daha geniş dairede incelemiş olsaydı bunları, o zaman aralarındaki farkı çok böyle şeyle, Beyazdi Bestami, Hallâc-ı Mansûr, Sühreverdi, bunların hepsinde bilgi veya meselelere bakış açısında çok fazla fark olduğunu görmeyecekti. Akıl mı, vahiy mi? Hangisi öncelikli demiş? Akıllı olana, aklı olana vahiy gelir. Bakın, akıl mı, vahiy mi?
Başlangıç noktasında, başlangıç noktasında o kimse, aklı olan kimseye vahiy gelir. Peygamberler mecnun değildi. Hayat-ı kerimede der ki o mecnun değildi. Çünkü müşrikler Mekke'de Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde mecnun olduğuna dair, deli olduğuna dair onun gayetleri kopadılar. Cenab-ı Hak da ayet-ı kerim indirdi. O mecnun değildir, o bir deli değildir. O ne söylerse eva-i hevesinden söylemez. Rabbinin emirlerini söyler. Akıl mı vahiy mi? Önce akıl. Vahiy indikten sonra ise, önce akıl değil, sonra önce vahiy. Şimdi eğer, akıl mı vahiy mi? Akıl önce. Akle deme vahiy geldi.
Din akle deme. Din akle deme. O zaman din geldi o kimseye. Evet, din geldi. O zaman sen kendi kafandan, kendi aklından bir şey yorma artık. Neden bu haram değil yorma? Neden bu helal değil yorma? Namaz neden farz kılındı deme. Burada negatif aklına, aklı negatif noktaya çıkarma. Zaten akılı ikiye ayıralım. Bir negatif tarafını koyalım, bir de pozitif tarafı koyalım. Negatif akıl, nefsin emrine girmiş olan akıl. Pozitif akıl, imanın emrine girmiş olan akıl. Pozitif akıl, iman, vahye dayanan her şeyi kabul eder. Negatif akıl ise, imanın karşısındaki aklı, imanın karşısındaki düşünceyi kabul eder. Negatif aklın temsilcisi şeytandır. Şeytan negatif aklın durduğu noktadadır.
Hatta biz şeytanın üzerine desek ki, negatif akıldır. Aklın temsilcisi değil, negatif akıldır. Bu benim söylediğim şeyi, belki de insanlar yıllar sonra bunu algılayabilecekler. Şeytan bir varlıktır, evet varlıktır. Negatif akıldır. Şeytan bir akıldır. Şeytan baştan sona, başlı başına bir akıldır. Başlı başına akıldır. Negatif bir akıldır. İşte aklın pozitif tarafı ise, imandır. İmanla olgulanmadıysa, imanla olgulanmadıysa, ona vahiy bulaşmadıysa, kendince ruh, pozitif aklın temsilcisi olarak bir taraftan onu etkilemeye çalışır insanı.
Biz onu kalpteki iyi melek diyelim. O da pozitif akıl diyelim. Kalpte iki ses var ya, birisi kötü ses, birisi iyi ses. Kötü ses, şeytanın sesi. İyi ses, meleğin sesi. Meleğin sesi, pozitif akıl. Bize inanmayı, doğruyu, iyiyi, güzeli, hayrı, doğru yolu tavsiye eder. Negatif ise şeytan. O negatif akıl. Ve şeytan akıldan ibaret. Ama negatif akıldan ibaret. Şimdi, akıl mı, vahiy mi? Önce akıl. İrinciye kadar. Vahiy indi mi? Evet. Oradaki akıl, vahiy indiğinde iman ettiğinden pozitife döndü. Pozitife dönünce, o vahiy kabullendi. Vahiy kabullendiği için pozitif oldu.
Ve vahiy kabullendiğinden pozitif olduğundan, vahiy neyi emretti ise kabul etti. Buradaki vahiy neyi emretti ise kabul etmesi, aklını kullanmaması değil. Vahiy neyi emretti ise kabul etmesi, aklın zirveye çıkması, akıllaşması. Bütün, o pozitif aklın her şeye hakim olması. Aslında o pozitif akılla, kainattaki dolaşan aklın arasında bir fark yok.
Yani o zaman akıl ne kadar pozitifleşirse, kainattaki o muhteşem akılla o kadar entegrasyonu sağlıyor. O akıl, aslında orada sufiler bunu kalp olarak algılarlar, aslında akıldır. Ama biz onu kalp olarak algılarız, öbür o negatif akıldan ayrışsın diye biz onu orada kalp olarak algılarız. Aslında o pozitif akıldır. Ve pozitif akılla, kainattaki tecelli eden Allah'ın haşa aklı entrekanstadır. O kadar vahye dayandı, vahyi emerse, kainattaki tecelli eden, o pozitif aklı o kadar fazla algılar, o kadar fazla anlar ki, o kainattaki pozitif akılla özdeşleşir. Kainattaki pozitif akılla özdeşleşince, eşyanın hakikatine vakıf olur.
Eşyanın hakikatine vakıf olmak, pozitif akılla mümkündür. Pozitif akla sahip olmak için, laf alef imanına bezlenmesi gerekir. Ve laf alef imanı destekleyen, ibadetle olgunlaşması gerekir. Ve laf alef imanı destekleyen, nefis terbiyesiyle olgunlaşması gerekir. Nefis terbiyesi, aklı negatif noktadan pozitif noktaya götürmektir. Şeytan bizim nefsimize ayrı cenahtan uğurur. Çok yemek yedirir. Çok yemek yedirdikten, negatif aklı öne çıkarır. Bize pozitif akıl lazımdır. Hazreti Resulullah der ki, az yiyin. Şeytan bize olur olmaz her şeyi konuşturmak ister. Pozitif aklın mimarı, bu noktada insanların içerisinde zirve yapmış olan, Hazreti Resulullah az konuşun der.
Öbürki çok uyuyun der, öbürki de az uyuyun der. Pozitif aklı hakim kılmak ister. Her nefis terbiyesi pozitif akıl içindir. Ve o kimse aslında aklını negatif noktadan pozitif noktaya götürür ki, aklını temizler. Ama biz ona kalp temizliği olarak algılıyoruz. Çünkü pozitif aklın durduğu yer kalptir. Pozitif aklın durduğu yer kalptir. Ve o pozitif akıl, müteavanattaki her zerreyle, her zerreyle o hale geldiğinde entegrasyonu sağlamış olur. O entegrasyonla eşyanın hakikatına vakıf olun. Biraz daha açın şimdi kendinizi. Gözlerinizi yumun, tefekkür edin. Kendi kendinize düşünün.
Tövbe edin. İçinizi temizleyin şimdi. Ve kendi kendinize o aklınızı, o aklınızı hayal ortamında genişletin. Öyle bir pozitif akıl ki, etrafındaki bütün varlığa tecelli ediyor. Etrafındaki bütün varlıkla entegrasyon sağlıyor. Bütün varlıkla. Ve bütün varlıklara bakıyor entegrasyonun sağlığında, sağladığında hepsi de bir varlığın ürünü. Hepsi de bir varlığın tecelliyatı. Biraz daha yürüyün. Dünyadan kopun. Ve birinci kat semaya çıkın. Ve birinci kat semaya baktığınızda pozitif aklın her şeye hakim olduğunu göreceksiniz. O pozitif akıl dünyayı, gezegenleri, bütün mükevanatı idare ediyor. Ve o mükevanatı idare ettiğinden dolayı orada bir hesap kitap var.
Her şey o hesap kitap üzerine gidiyor. Ve sen o kendi aklını, kendi aklını o pozitif akılla entegre ettiğinde, sen o zaman bu dünyanın içerisinde, o koskoca bir alemin içerisinde bir enerji dalgası gibi oldun. İşte iman, iman, insanın aklını pozitif noktaya getiren bir olduğunu. Vahiy mi, akıl mı? Önce akıl. Ondan sonra vahiy. Ama o vahiy geldiğinde biz dışarıdan şöyle bizi, bizi algılamayanlar, bizi anlamayanlar, bizim ne olduğumuzu bilmeyenler, Müslümanlar olarak. Veyahut da eski Müslümanlar böyleymiş gibi görenler. Aslında onlar kendilerini akıllı zannediyorlar. Ama alemdeki, kainattaki hakim olan, o pozitif akla entegre olan müminlerin aklı.
Vahiy algıladığında, vahiy anladığında, vahiy ile kainattaki aklın çelişmediğini, vahiy ile kainattaki aklın birbiriyle savaşmadığını, vahiy ile, vahiy ile o pozitif akla sahip olan kimsenin kainattaki akılla entegrasyonun tam olduğunu anlıyor. Sufiler buna kalp hal ediyor. Sufilerin bu ince perdesini görmekten uzaktır.
Sufiler bunları çok konuşmazlar. Bu sohbeti de belki de arkadaşlar ilk defa dinlediler. Bu soruyu sorana içinizden teşekkür ederim. Şimdi, eğer aklı algılarken, bütün her şeyden bağımsız, her şeyden bağımsız, her şeyden bağımsız, negatifleşmeyi de pozitifleşmeyi de elinde tutar, bir noktada görürsek, imtihanın sırrı bu olur.
İmtihanın sırrı. Devam ediyoruz. Selefilik, eşarilik, maturidilik ve mutezile bu ikilerinin farklı tarafları olmuşlardır. Aslında ne selefilik, ne eşarilik, ne de maturidilik, ne de mutezileyi koymayayım. Mutezile bu ikilerinin farklı tarafları olmuşlardır dediğimizde, selefilik, eşarilik, maturidilik, evet, bir safta durmuşlardır.
Eşarilik de maturidiliğin arasında fark vardır. Fark vardır. Selefilik, eşarilik, maturidilik arasında ince nüanslar farklılardır, vardır. Mutezile bu üçünün dışında bir şeydir. Mutezile bu üçünün dışındadır. Selefilik şudur. Dini sadece Kur'an ve sünnet noktasından bakarak da, dışındaki bütün iştihatları reddetmektir.
Hadisin dışındaki bütün iştihatları reddetmektir. Selefilik budur. İçerilik biraz daha farkını çok böyle öne almaz. İmam-ı mağturi, İmam-ı mağturi diye uydu zannediyorlar.
Kırmacıların meseleyi yüzeysel olarak araştırdıklarının ve bu meselelerin özüne vakıf olmadıklarının göstergesi bu. Oysa İmam-ı mağturi değil, İmam-ı Azam'dan çok sonra yaşamış gibi. Ve İmam-ı mağturi değil, inanç akidelerini kendince felsefeyi oluştururken kaynağı İmam-ı Azam'dır. İşin en enteresan noktası burasıdır. Devam ediyorum. Ama araştıranlar, bu son dönem araştırmacılar, felsefeyi araştırdıklarından İmam-ı mağturetinin İmam-ı Azam'dan önce olduğunu zannederler. Ve derler ki, işte kendilerince İmam-ı Azam, İmam-ı mağtureti vurmuş zannederler. Halbuki İmam-ı Azam, İmam-ı mağturetiden çok çok önce yaşamış, fıkri ekberiyle inanç akidelerini, felsefelerini oturtturmuş kimsedir.
Aslında İmam-ı mağturetinin bu noktadaki inançla alakalı koymuş olduğu ve ondan sonra talebesi olan İmam-ı nesefinin maddeleştirdiği, dizayn ettiği görüş ve düşünceleri, fıkri ekberin açılımıdır. Fıkri ekber de çok küçük bir risaledir, İmam-ı Azam'ındır. Devam ediyoruz. İmam-ı mağtureti, İmam-ı Azam aklı öncelemişlerdir. Evet, İmam-ı Azam, İmam-ı Azam aklı reddetmemiştir. Aklı vahiyden üstünde tutmamıştır. Aklı reddetmemiştir ama aklı hadis-i şerirlerden üstünde tutmamıştır. Kur'an, sünnet ve aklın çizgisinde yürüyen bir kimsedir. Bakın, İmam-ı Azam, Kur'an, sünnet ve aklın çizgisinde yürüyen bir insandır. Ve İmam-ı Azam Hazretleri, bir mesele önüne geldiğinde önce Kur'an'a bakar.
Yoksa sünnete bakarız, yoksa Asam'ın sünnetine bakarız, yoksa Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş demeyiz, biz fıkıh ederiz demiştir. Ve bu Türklerin çok hoşuna gitmiştir, ırkçılık yapmayın. Bu Türklerin çok hoşuna gittiğinden Türkler de aynı yolda yürümüşlerdir. Türkler içinde şafi olanı azdır. İçinde hanbeli olanı, maliki olanı azdır. Büyük bir çoğunluğu Hanefi'dir. Hanefi olmasının sebebi aklı önde tutmasındandır. Yani aklı önde tutarken Ahmet şunu dedi, Mehmet şunu dedi, Hüseyin şunu dedi diye bakar bilgi açısından ama kendisi der. Ben şunu diyorum der İmam-ı Azam. İmam-ı Azam'ın buradaki aklı önde tutması, aklı vahyiden üstün olduğunu göstermez.
Aklının Kur'an sünnetten üstün olduğunu da göstermez. Oysa İmam-ı Azam adetlerinin aklı pozitif akıldır. Kur'an ve sünnet de yoğrulmuştur. O yüzden İmam-ı Azam aklının beslendiği yer Kur'an ve sünnet olduğundan akıl pırıl pırıldır, pozitiftir, yücelerde dolaşmaktır. Ve günün hastalıklarına, günün sıkıntılarına iştahat etmiş, fetva vermiş. Ve günün rahatsızlıklarını bir iznine, Allah'ın izniyle iştahat ederekten zamanın müceddidi olmuştur. Zamanın müceddedidir İmam-ı Azam adetleri. Ve arkasından devam etmişler onun yolunda. İbadet konusunda nefi mezhebinin bağlıyken, inançta ise İmam-ı Maturidiye ve İmam-ı Eşariye'ye kabul etmişler. Ancak Eşariye'ne çıkarken maturluk görüşleri geri getirmiştir.
Alıntı, Ayşe sucuk, hiç alakası yok. Eşariye'lik hiç önce önde değildir. İslam dünyasında da İmam-ı Eşariye'yi şafiler, biraz da hanbeliler kabul ederler. Ama Eşariye'yi İmam-ı Maturidiye ve talebesi İmam-ı Nesefi, kendi zamanlarında tabiri caizse, bunu böyle konuşmak istemem ama yerden yere vurmuşlardır. Ve Eşariye'lerden İmam-ı Maturidiye ve İmam-ı Nesefi'ye cevap verebilen kalmamıştır.
Ve İmam-ı Eşariye, İmam-ı Maturidiye felsefesinin karşılaştırılmasında Eşariye'ler sınıfta kalmışlardır. Eşariye'ler sınıfta kaldığından dolayı Maturidilik çoğalmış, Maturidiye felsefe daha doğrusu çoğalmıştır. Bu demek değildir ki İmam-ı Azam'ın dairesinin dışında, hayır, İmam-ı Maturidi İmam-ı Azam Hazretleri'nin çizgisindedir. Ama İmam-ı Azam Hazretleri meselenin özünü, meselenin adlarını koymuş, İmam-ı Maturidi onu biraz daha genişletmiştir. Acaba teslimiyetçi, sorgulamayan, aklı devlet işi bırakan bir inanç sistemi insanların kolayına mı gelmektedir? Bu teslimiyetçi bir iman demek, iman teslimiyettir zaten.
İman teslimiyettir. İnanıncaya kadar insan sorgular, inanıncaya kadar sorgulaması hiçbir sıkıntı yoktur. İnandıktan sonra sorgulama bitmiştir. Yani kavrama başlamak. Buradaki akletme, kavrama, o şeye intibat sağlamak, o şeye entegrasyon haline gelme, o şeye daha iyi kavrama, daha güzel kavrama, sorgulama değildir.
Bir. İki. Pozitif sorgulama, insanı ilmin hakikatine götürecektir ki, İslam, İmam-ı Arturidi, İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Züfer, İmam-ı Nesefi ve sonradan gelmiş olan bütün tüm ulema ve bütün ehlitası, bütün sufiler bu sorgulamadan şikayet etmemiştir. Felsefenin veya bir inanışın değişik zamanlarda sorgulanmaya kapandığı görülebilir.
Biraz ortodoks oluşmuş gibi, biraz böyle kemikleşmiş, kronikleşmiş gibi olgular olmuştur. O zaman o inanç, o felsefe, orada yaşayan insanlar geri kalmışlar. Eğer biz bu sorgulamayı, bu akletmeyi, bu düşünmeyi, Kur'an'ın ayetlerinin bugün için ne manaya geldiğini, bugün için onların ne düşüncede, ne halde olduğunu, teceviyatın, tefekkürünün hangi noktada olduğunu düşünmek, sorgulamaksa, bu pozitif akıl açısından muhteşem bir şeydir.
Şeytanın akıl olduğunu söyledim, birisi de kalkar, hayır bu akıl değil de. Sorgular, nasıl şeytanın üzerinde az önce bir iştahat ettiysek, aklettiysek, bir kimse de herhangi bir şeyin üzerinde akledip iştahat edebilir. Ve Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin ve hadis-i şeriflerinin manalarının hukukun haricinde olana, hukukun haricinde olana, sorgulama değil, yeniden akletme, müceddit, yenileme, yeniden onun bu noktada yeni bir anlayış getirme, yeni bir kavrayış getirme, bunu bu noktada inancı, aklı, tam üst seviye getirme, olgunlaştırma, kemale erdirme,
negatif sorgulama değildir. Bunu kabul vermeyiz. Ben kendi inandığım din adına kabul vermeyiz. O yüzden şöyle söyleyeyim, teslimiyetçi bir akıl yoktur bizden. Buradaki teslimiyetçi akıldan söylediğim şey şu, teslim oldum, yanlışa da doğru diyemez.
Teslim oldum, niye teslim oldum? Kur'an-ı Sünnet'e. Kur'an-ı Sünnet'te bir yanlış var, bu yok. Kur'an-ı Sünnet adına birisine teslim oldum, bana yanlış bir şey söylerse, onu kabul etmem. Bu noktada teslimiyetçi bir akıl yok. İtaat maruftadır, hadis-i şerif. Teslimiyet maruftadır, iyiliktedir yani. İyiliğe teslim olursun. Pozitif bir akla teslim olursun. Ama negatife teslimiyet yoktur. Şimdi soruları geliyor. Kur'an ne tür bir inanma ve düşünme eyleminden söyletmektedir? Kur'an bize inanmayı ve düşünmeyi bir tutar. Bu noktada bir kimse tefekkür ettikçe pozitif aklı berraklaşıp geliştirmeye başlar.
Tefekkür ettikçe pozitif aklı aynaktaki o muhteşem akılla birlikte hareket etmeye başlar. Bu da bizim inancımızın getirdiği bir şeydir. O yüzden Kur'an bizden sorgulayan değil negatif noktada kavramaya çalışan, anlamaya çalışan, hakikatine ulaşmaya çalışan bir inanma ve düşünce sistemi ister. Kur'an'ın öngördüğü inanma eylemi kendi başına gerçekleri anlamaya böylece Allah'a mutlak itaati yola çarptır.
Der ki bir kimse aklını kullanır ise, buna örnek İbrahim aleyhisselamdır. İbrahim aleyhisselama hiçbir din gelmemiştir daha, vahiy de gelmemektedir. İbrahim aleyhisselam mağaradan çıkar, bu çok enteresan bir şeydir, örneklemedir. Yıldızlara bakar, der ki herhalde benim ilahım bu yıldızlar olmalı. Ondan sonra içinden, hatta o yıldızların içinden bir tane daha parlak bir yıldız vardır. Siyriyus, öyle rivayet eder ya da sonradan gelen Siyriyusçularını öyle görür belki de, bilmiyoruz. Ama yani bir yıldız görür veya o yıldızı görünce içinde en parlaklıdır, der ki benim ilahım bu olmalı. Pozitif akıl ya, ardından ay çıkar, o yıldızlarından daha parlaktır, der ki benim ilahım bu olmalı.
Güneş çıkınca hepsi de batar, der ki benim ilahım güneş olmalı. İlk defa güneşi görür, mağaradan dışarı çıkar çünkü 14 yaşına kadar, 15 yaşına kadar mağarada kalmıştır İbrahim aleyhisselam. Hiç güneş yüzü görmemiştir, bir müddet geceleri de dışarı çıkmamıştır. Parmağına emmiştir içeride. Annesi ara sıra gelir saklı saklı, gelir onu hemzirir ama İbrahim aleyhisselam parmağını emerekten Cenab-ı Hak bunu oradan beslemiştir. Mucizedir bu ve İbrahim aleyhisselam bir günde bir aylık, pardon bir günde bir haftalık, bir haftalıkken bir aylık, bir aylıkken bir yaşında, bir yaşına geldiğinde sanki üç beş yaşında, üç beş yaşındayken sanki on yaşında, on yaşındayken sanki on beş, yirmi yaşında, on beş yaşındayken sanki otuz yaşındaymış gibi görür.
İbrahim aleyhisselam baba yiğit bir peygamberdir. Hazret-i Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine en çok benzeyen peygamberdir. Sureti, yüzü biraz geliştenen ve uzuncalan, buğday termidir kendisi. Elma, yanakları böyle elma pembesidir, pembe pembedir. Sükunet denen bir yüzü vardır insanlar, sert bir yüzü değildir. Uzun boyludur, geniş omuzudur, bacakları, beli, gömdesi gayet sağlamdır. Kuvvetli bir peygamberdir. Ama çok müşriktir, çok yumuşaktır. Ve Hazret-i Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine o kadar benzer, o kadar olur. Ve İbrahim aleyhisselam on dört, on beş yaşındayken şefaati üstümüzde olsun inşallah.
Elinde asası eksik olmayan, üzerinde çok parlak elbiseler olmayan, mütevazı yaşayan, boynunu dolaşırken hep eğik tutan, insanların kapılarına, pencerelerine bakmayan, Hakka öyle teslim bir peygamberdir ki, peygamberlerin içerisinde Hazret-i Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra belki de en önemli peygamberlerden birisidir.
Suhileri de çok sever, aklın bitti. İşte o peygamber on dört, on beş yaşındayken çıktı, güneşin de battığını görünce, Ayet-i Kerim öyle söylüyor ya, ben vatanları sevmem dedi. Ve vatanları sevmem dediğinde, pozitif aklın zirvesi oldu. Vatanı sevmiyor.
Oysa o güne kadar normalde, işte böyle kendi kendine pozitif olarak akleden, akleden, aklın, bu noktada yani pozitif aklın simgesi halindedir İbrahim aleyhisselam. Ve vahiy gelmeden, vahiy gelmeden, yıldızların ayın ve güneşin ilah olmayacağını, herkesin bir şeye tattığı bir zamanda, ve babasının kutlarının, tapılacak kutlar olmadığını, tapılacak kutlar olmadığını, idrak eder, akleden bir peygamberdir.
Ve değil, bize bunu örnek olarak gösterirken, Kur'an, aklederekten bir kimsenin gerçeğe ulaşacağını söyler. Yani, vahiy gelmese dahi, bir kimse pozitif akılla gerçeğe ulaşabilir. Yani, imanın hakikatine ulaşabilir. Bu noktada, Kur'an'ın, pozitif akılla, sufili, pozitif akılla alıp veremediği bir şey yoktur. Hiçbir, İslam ulemasının, hiçbir Muhammed-i Sufi'nin, pozitif akılla harim bir alakası yoktur.
Hepimiz suyu, ağzımıza götürürüz. Suyu burnuna götürüyorsa, bir kimse, akli dengesi yok demektir. Hiç kimse, suyu en sesine götürmüyor. Veya, bir şeyi koklayacağı zaman, burnuna, kulağına götürmüyor. Benim kulağım koklasın, bunu demiyor. Oysa, kulak koklar mı? El cevap koklar. Konuşur mu?
El cevap konuşur. Dildir söyleyen, öyle değil mi? Ama, bu, benim konuşur, duyar dediğim şey, Sufi ıstılasıdır. Bu, Sufi merkezi bir şeydir. O yüzden, Kur'an'ın öngördüğü inanma eylemi, Kur'an'ın öngördüğü inanma eylemi, inanma, bu pozitif aklın getirdiği bir şeydir ki, Pozitif akılla inanma, aklın en zirve noktasına getirir insanı.
Ve, en zirve noktasında, o kimsenin, Allah'a itaati çıkan ortaya, bu pozitif aklın ürünüdür. Dayatmacı bir itaat değildir. O yüzden, Sufiler, dayatmacı bir itaatle Allah'a itaat edilmeyi sevmezler. Sufiler, dayatmacı bir şekilde birisine itaat edilmesini de istemezler. Sufilerin evinde dayatmacıya bir karı koca ilişkisi yoktur.
Sufilerin derganında dayatmacı bir itaatin felsefesi yoktur. O da felsefe, sevgiyle yorulur ki, pozitif aklı uçurur. Ve o pozitif akıl, itaat demez artık onu. İtaat olarak görmez. Ondan ne beklendiğine de bakmaz. Elinde ne varsa harca. Elindekini dahi kendisi görmez. Kendisinin görmez. Burada Allah'a itaat edin, itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin, avamıdır. Ekimlere şu vardır.
Mümin de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, müminlere. Kimse mümin ise, ayeti kerime değişir. Der ki, ey ihman edenler, insanlar. Değişti ayeti kerime. İman kası, pozitif hale getir ki, imanını öyle pozitif noktaya getir ki, her şeyin ne? İşte o zaman, o zaman yürüyün, o zaman gören gözün, konuşan dili olur. Ne diyor Cenab-ı Hak, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürüyün.
İşin başlangıcı ne? Aha itaat et. Resulüne itaat et. Senden olan emir sahiplerine itaat et. Sen daha yeni sufisin. Sen yenisin daha. Sen daha tazesin. Sen daha avamsın. Sen itaatle sımsıkı tut kendini. Sana emrediyorum. Sana emrediyorum. Oruç tut. Sana emrediyorum. Kumar oynama. Faize bulaşma. Sana emrediyorum. İnsanlara zarar verme. Zina yapma. Sana emrediyorum. Ursulluk yapma. Sana emrediyorum. Çirkin ahlaklı olma. Kimse o emrin ona o lazım.
Öbür gün öyle demez. Öbür gün eder ki. Hani o tövbe edip ağlayanlar var ya. Nefsini temizleyenler var ya. Evet. Allah onları sevmiştir der. Bakın enteresan bir nokta. O hani namaz kılanlar var ya. Allah onlardan razı olmuştur. Kuruş tutup zekat verenler var ya. Allah onlardan razı olmuştur. Hukuku farklı. Onun dairesi farklı. O artık iman. Ona tatlılaşmıştır. Bir üstü bir çırt. Onlar artık ah gel yakıyın olanlar. Onlara bir emir gerek yok.
Emirden düştüklerinden mi? Hayır. Onlar zaten koşuyorlar. Onlar zaten koşuyorlar. Beyazlı Bestamiye hiç kimse hacca giderken sen her rekatta her adımda iki rekat namaz kıl demedi. O adımda iki rekat namaz kıldı. Hallâc-ı Mansûr'a hiç kimse gecede yüz rekat namaz kıl demedi. Hallâc-ı Mansûr'u konuşanlar. Hallâc-ı Mansûr'un enel hakkını diline persenek edenler. Hallâc-ı Mansûr'un enel hak deyişini kitap yazıp onun üzerinden para kazanan iki yüklü mürahi yalancılar. Bilmediğinizi yaşamadığınızı yazanlar. Ve Hallâc-ı Mansûr'un üzerinden, Hallâc-ı Mansûr'un aşıklığının üzerinden para kazananlar. Gecenizde hiç gece yirmi rekat namaz kıldınız mı?
Gecenin bir vaktinde kalkıp secdede ağladınız mı? Hallâc-ı Mansûr'u anlayacaksınız. Mansur'u anlayabilmek için bir gece de olsa, öbüründe bir gece de olsa yüz rekat bir namaz kıl. Olsa yüz rekat yanında bir kimse olmadığı müddetçe orucunu bozmamış. Otuz gün size oruç farz kılındı diyene demiş ki evet size otuz gün oruç farz kılındı.
Bize ise dünya tahamı haram kılındı demiş. Bir ise dünya tahamı diyen bir beyazdı bestami. Abdest almak için kolasını sarkıttığında bir kola altın geldiğinde gözünden hüngür hüngür yaşenip kuyunun içerisine altını döküp altınla hala da beni imtihan ediyorsun.
Oysa sana ibadet için, sana gelmek için, sana koşmak için abdest alacaktım ya Rabbi dedim ben. Eşyanın hizmet ettiği beyazdı bestami. Bize dünya tahamı haram kılındı diyen beyazdı bestami. Aklın durduğu yer, öyle bir noktaya gelmiş.
Demiş ki dünya acifedir dedi Hz. Resulullah. Demişler ki o bu dünyada yedi içti, onun yediğini içtiniz siz bu dünyadan zannettiniz. O bu dünyadan yiyip içenlerden değildir demiş. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazret'in hadis-i şerifini duymayız biz. Beni Rabbim besler der, beni Rabbim besler der. Onun hesamı bu dünyadan değildir.
Biz bakarız, görürüz, o buradan yiyor, içiyor der. Hz. Mevlana'da mesnevisinde buna der. Ey ahmar, sen velileri sakın bu dünyadan kendinden gibi zannetme. Sakın peygamberleri kendin gibi zannetme. Sakın o peygamber valisleri, velileri kendin gibi zannetme. Onlar bu dünyada yürür görünürler ama bu dünyadan değildir benden. Pozitif aklın zirvesidir bunlar. Öyle olsaydı Kur'an düşünme ve akletme eylemine sık sık vurgu yapar mıydı? Evet. Kur'an düşünmeye ve akletmeye sık sık vurgu yapar. O kainattaki pozitif akla entegre olmanızı ister. Öylesine imanınızı yüceleştirin ki o kainattaki pozitif akla entegre olun.
Şeytanın aklına entegre olmayın. Hakikat aklına entegre olun. Hakikat düşüncesine entegre olun. Eğer siz öyle akletmezseniz, eğer siz çiçeğin üzerindeki aklı görmezseniz, eğer siz arının üzerindeki aklı görmezseniz, eğer siz böceğin üzerindeki aklı görmezseniz, eğer zerrenin üzerindeki aklı görmezseniz, eğer o zerrenin, o atomların üzerindeki aklı görmezseniz, o atomun içerisindeki küçücük küçücük zerrelerin üzerindeki aklı görmezseniz, siz Allah'ı anlamada, Allah'ın sıfatlarını kavramada asla ve asla başarıya ulaşamayacaksınız demek.
İnanca dayalı düşünce çabasının yoksa düşünme çabasına dayalı bir inanma eylemi. Bunun her ikisi de sonuçta insanı gerçek hakikate götürüyorsa her ikisi de pozitiftir. Ama yollar bir tane değildir. Kimisi inanca dayalı bir düşünce sistemiyle hakikate varacaktır. Kimisinde de düşünerekten inanca dayalı bir, düşünerekten inanmaya gidecek, öyle bir kendisine yol açacaktır. Ama şunu söylerim size, bu yol insanın kendisince kendisine bahşedilecek olan bir yoldur. Bu insanın kendi, kendi dairesinde bulabileceği bir şeydir. Sorumuzu şöyle bitirmek isterim demiş, Yunus Suresi Ayet 100. Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değil. Akıllarını güzel bir şekilde kullanmayanları ise o pislik içerisinde bırakır.
Yalnız bu ayeti kerimeyi tek bunun üzerinde tek bir ayeti kerime olarak algılarsak, önünü ve arkasını okumazsak, tek ayeti kerime, hani bektaşçilerin hesabına uyan. Hani namaza yaklaşma var ya, ya öndekinde işte içkiliyken, sarhoşken diyor, onu okumuyor ya, bu da onun gibi olur o zaman. Önceki ayetini okuyalım, bağlantısını kuralım, ondan sonra o bağlantısının üzerinde sohbet edelim, konuşalım. Eğer Rabbin dileseydi, 99. ayet, tabi ondan önce de 98. ayet var. Bu Yunus Suresi Yunus Aleyhisselam'ın kıssasıyla, tabi kıssaların hepsinde de farklı farklı manalar var, anlamlar var. Neyse, devam edelim. 98, şimdi 100. yı daha yayınlayacağız.
Keşke o zaman iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket olsaydı. Yunus'un kavmi iman ettiği vakit, dünya hayatındaki o rezil etici azabı kendilerinden kaldırmış, verimi bir zamana kadar onları faydalandırmıştır. Yani bir kısmı var, keşke diyorlar, Cenab-ı Hak onlar iman etmiş olsalardı. Yunus'un kavmi iman etti, biz de onların üzerinden azabı kaldırdık. Eğer Rabbin dileseydi, yarışında bulunanların hepsini topyekün iman ederlerdi. Yani Allah'ı isteseydi, herkes iman ederdi. O halde insanların ümmil olsunlar diye sen mi zorlayacaksın? Bunu Peygamber Sallallahu Vesselam Hazretlerine söylüyor. Yani insanlar iman et deyince onları sen mi zorlayacaksın? Allah dileseydi hepsinde ne yapardı?
İman ettirdi. Yüzüncü ayet ikerine Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değil. Akıllarını güzel bir şekilde kullanmayanları ise o pislik içinde bırakır. Akıllarını kullananlar iman ederler. Bir kimse aklını kullanır, iman eder. Eğer aklını kullanır, iman etmezse Cenab-ı Hak onu da pislik içinde bırakır. Burada Allah'ın izni, o kimse iman ederken, Allah'ın izniyle iman eder ki, Allah'ın bir lütfu ve ikramıdır. O izni. Dedi, göklerde ve yerde neler var? Bir bakın, Cenab-ı Hak yine imandan akla vurduruyor. Tefekküre vurduruyor.
Bir bakın, fakat o deliller, o uyarılar iman etmeyecek. Bu topluluğa ne faydaları ki? Evet. Yani pozitif akıl olarak bakmazsan, onlar sana bir fayda vermez dedik. Al-Fatihah. Mesela. Al-Fatihah.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi