Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 7 Mart 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 8 Mart 2015 · 1:33:35

Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. İmâm'a tabi olanlar namazda sadece birinci rekatta sübhânekeyi okurlar. Başka bir şey okumalarına gerek yok. Ben madde kullanan bir gençtim ama bıraktım üstümdeki sinir, kibir, benlikten nasıl kurtulurum öneri verir misiniz?
Devamlı abdesti dolaşmaya gayret et ve tevhid çek. La ilahe illallah. Tevhid benim kalamdır. Kim bu kalaya sığınırsa ne metin bir kalaya sığınmış olur hadisi kudse. Soru sahibi geldi mi? Bunlara çünkü adım adı mı gideceğiz yoksa hepsine bir mi gideceğiz? Bize bir fikir versin. Adım adım mı? Soruyu hazırlayan sensin ya.
Ne olduğunu bilmediğimizden ona göre bir usul kaide belirleyelim cihetiyle sordum. Değerli kardeşler bu soruları normalde adım adım giderken konuyla alakalı böyle bir şey sormak isterseniz daha iyi anlaşılması için yaklaşık 5-10 dakika sonunda konuyla alakalı, sohbet esnasında sohbet konusuyla alakalı dinlediklerinizden bir şey sormak isterseniz hemen bir sohbetten sonra 5-10 dakikalık bir zaman diliminde bir fırsat verip bu noktada soruları inşallah tekrar alacağız.
Yaklaşın biraz daha ön tarafa doğru. Bunu benim söylememe gerek kalmasın ama telefonlarınızı kapatırsanız, etraftaki arkadaşlarla olan irtibatlarınızı keserseniz hem bizim de bu noktada rabutamız, dikkatimiz dağılmamış olur.
Sizin de dağılmamış olur. Kendimizi konunun üzerine odaklamamız daha uygun olur. Çünkü bu kardeşimiz Allah razı olsun öyle normal abdestin farzı kaçtır gibi böyle bunları küçümsediğimden değil bu tip sorular sormuyor. O yüzden bu noktada biraz böyle dikkat icap eden bir şey. Evet başlıyoruz inşallah. Aristo fiil, inşa etme melekesi olan kimseye nispetle inşa eden, uyuyanına nispetle uyanık olan, maddeye nispetle maddeden sıyırılmış şey gibidir der.
Fiil, Aristo'nun tarifi. İnşa etme melekesi olan kimseye nispetle inşa eden. Yani bir kimsede inşa etme melekesi, bilgisi, hususiyeti, özelliği var. Birisi de inşa ediyor. Fiil, inşa eden. Uyuyanına nispetle uyanık olan. Bir şey uyuyor, fiil uyanık. Maddeye nispetle maddeden sıyırılmış şey gibidir der. Maddeye nispetle yani bu kitap bir madde buna nispetle bundan sıyırılmış şey. Bundan tecelliden, bundan normalde harekete geçen bir şey. Mütezile fiili, mütezile İslam'ın kendi içerisinde akaitle alakalı.
Yani inanç esasları, iman esaslarıyla alakalı değişik mezhepler vardır. Bu ameli mezhep değildir bunlar. İnanç, akaitle akidevi mezheplerdir. Bu mesela bunların en önemli, en önemlilerden birisi. Hanefilerin kendince sonradan İmam Maturidi ile isimlenen Maturidi mezhebi.
Aynı zamanda işte mütezile mezhebi, hariciler, cebriyeciler, kaderiyeciler, şia, şianın içerisinden çıkan caferiler, şianın içerisinden çıkan İsmail'e, şianın içerisinden çıkan Zeydi, şianın içerisinden çıkan Fatımalar, Fatıma'nın içerisinden çıkan Batımalar gibi akidevi inançla alakalı mezhepler var. İnançla alakalı.
Bunların bir kısmı bir kısmını tekfir etmiş. Tekfir, küfür ehli olarak görmüş. Bir kısmı ise tekfir etmemiş. Onların eksikliklerini ve yanlışlıklarını dökmüş. Mesela İmam-ı Eşari'nin Eşari'lik gibi bunlar normalde akide mezhepleri. Aslında herkes mezhepler derken Türkiye'de veya İslam dünyasında Şafii, Maliki, Hanbeli, Hanefi gibi algılıyorlar. Asıl problem veyahut da sıkıntı, asıl önemli olan akideyle alakalı, imanla alakalı, kelamla alakalı meseleler ki, bunlar asıl ağır konular ve İslam dünyasındaki vadilerle, böyle ince ayrıntılar değil, vadilerle arasında farklar olan, asıl İslam dünyasında halledilmesi gereken meseleler.
Komple İslam dünyası olarak bakarsak. Dinini yaşayan, mesela işte ama Eşari olanların kendi içerisinde Şafii, Maliki, Hanbeli, bunlar normalde birbirlerinden ihtilafları falan vardır. Bunlar çok önemli değil. Mütezzile de işte bu noktada İslam dünyasının içerisinde akideyle alakalı çıkmış bir mezhep, öyle söyleyelim, bir farklılık. Mütezzile fiili, kudret sahibinden meydana gelen olay olarak değerlendirir. Mütezzile de fiili, kudret sahibinden meydana gelen olay olarak değerlendirir. Onlar ayrıca yaratılmış nesne ile fiil arasında bir fark görmektedir. Yaratılmış nesne sonradan meydana gelmiştir. Fiilinde bir yapanı vardır.
Fiili yapan kimse yaptığı fiilin aslını bilmese de o yine de mevcuttur. Kadı Abdülcebbar, Şerh, Şerh usulü elhamse. Pezdevi, yani mütezzile de fiili, kudret sahibi. Yani bir şeye yapmaya muktedir olan. Kudret sahibi bu. Bir şeye yapmaya muktedir olan. Benim bunu atmaya muktedirliğim var. Bunu atmaya muktedirliğimden dolayı fiil. Bu kudret sahibinin meydana gelen olay. Ben bunu yaptım mütezzileye göre. Bunu yapan benim mütezzileye göre. Kim bir şeye kudret yetiştiriyorsa, o fiili yapan o. Buralara dikkat edin. Mesela ben şimdi böyle adım adım gideyim.
İmam Maturidi böyle düşünmez mesela. İmam Maturidi, onu söyleyeyim. İmam Maturidi'ye göre fiilin, ben bu arkadaşa bir kitap tavsiye ettim. O kitap tavsiye ettikten sonra onu okudu. Onu okuyor daha doğrusu. Oradan çıkarılan sorular bunlar. Ve tabii o kitapla kalmıyor o. Masanın üzeri kitap doludur herhalde hala da. Dolu mu? Evet. Bu o kitapla kalınmaz çünkü. Masanın üzeri doluymuş hala da. Doludur da zaten. Burada Maturidi, akaitini söyleyeyim. Maturidi'ye göre fiilin üzerinde iki tecelliyat vardır. Bir, yaratma ile alakalı Allah'a aittir. İki, onu istemek, onu kesbetmekle alakalı kulağa aittir.
Kul, bir bu peçeteyi atmayı ister. Ama bu peçeteyi atma fiilini yaratan Allah'tır. Mütezile diyor ki, Mütezile, diyor ki, bunda Allah'ın payı yoktur. Buraya dikkat edin. Mütezile diyor ki, kudret sahibinden meydana gelen olay olarak değerlendirir. Ben buna kudret yetiştiriyorum. Benim olayım, benim işim. Sadece benle alakalı. Ben yarattım bunu. Yani insan yarattı. Mütezile'de fark var. Maturidi'de de fark var. Maturidi diyor ki, bunu yaratan Allah'tır. Ayet-i kerimede de, La faili illallah. Allah'tan başka fiili yaratan yoktur. Mütezile'de diyor ki, buradaki ayrışma noktası şu. Bu fiiliye kim güç getiriyorsa, o yaratır.
Devam ediyor. Onlar ayrıca, yaratılmış nesne ile fiil arasında bir fark görmektedir. Yani bununla, fiilin arasında fark görüyor. Nesne bu. Fiil, bunu atma fiili. Arasında fark görüyor. Yaratılmış nesne, sonradan meydana gelmiştir. Bu yaratılmış olan bu nesne, sonradan meydana geldi. Fiilinde bir yapanı vardır. Fiili de bir yapan var. Fiili yapan kimse, yaptığı fiilin aslını bilmese de, o yine mevcuttur. Fiil yapan kimse, aslını bilmese de, o fiil mevcut. Yapan da mevcut. Pezdevi, fiili şey olarak kabul etmektedir. Bu şey, hani Allah bir şey yarattı, hadisi kutsi, bu şeyi, hem İmam-ı Azam kullanır, Allah ilk yarattığı bir şey der.
Ve İmam-ı Azam'dan sonra, o yolu takip eden, İmam-ı Maturidi de, bunu genelleştirir, bunu sistemleştirir, bunu bütün, kelam olarak da, felsefi olarak da, bütün bakış ve görüşlerinde, Allah'ın ilk yarattığı şey ile, Allah'ın üzerinde, bir şey metaforunu kullanır. Bunu metafor haline getiren, İmam-ı Maturidir. Ama, temelinde, hadisi kutsi vardır. Hadisi kutsi de Cenab-ı Hak der ki, hiçbir şey yok iken, bak, hiçbir şey yok iken, Allah bir şey yarattı. Ruhundan ve nurundan, bir şey yarattı. Bu hadisi kutsidir. Bir şey yarattı. İşte, İmam-ı Azam Hazretleri de, ilk yaratılan, mesela, Yunan, daha doğrusu Yunan da demeyeyim, Helenistik felsefe, ilk yaratılanı, bir cevher olarak görür.
Materyalizmin temeli de budur. Helenistik felsefenin, bir kısmı, ilk yaratılanı, cevher olarak görür. Bir kısmı ise, ilk yaratılanı, meçhul olarak görür. Meçhuldür. İlk yaratılan şey. Yani, ne olduğu belli değil. Buna cevap, İslam dünyasından gelir. Bir şey yaratmıştır. Ama bu şeyin, ne olduğu bilinmez. Bu şeyden çıkanlar bilinir. O şey bilinmiyor. Burada da, pezdevi fiili, pezdevi, bu da, hakaid imamlarından birisidir. Fiili, şey olarak kabul etmektedir. Allah, her şeyin yaratıcısı, en am yüz iki, olması hesabı ile, şey olarak, adlandırılan fiil, söz konusu, ayetteki şey kelimesinin, kapsamına girmekte.
Dolayısıyla, Allah'ın yarattığı, bir nesne olmaktadır. Pezdevi usulü din, sayfa yüz bir. Yani, o ayeti kerim, en am yüz iki, Allah, her şeyin yaratıcısıdır. İmam Maturidinin, den sonadır, pezdevi. Pezdevi de, bu noktada, İmam Maturidi, ekolinde bir kimsedir. Ve, İmam Maturidi, ekolinde bir kimse olduğu için, İmam Maturidinin, buradaki bir şey, metaforunu, o da sahip çıkar. Çünkü, ayeti kerime bu, Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Her şeyin, yaratılan her ne var ise, Allah yaratır her şeyi. Fiil de bunun içindedir. Fiilin de yaratıcısı Allah'tır. İmam Maturidiler de, İmam Maturidi de, İmam Maturidi, İmam Nesefi, ondan sonra gelen, ondan sonra gelen, İmam-ı Azam, ekolindeki, bütün, akayitçiler, bu noktada toplanırlar.
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratıcı noktasında, El Halik noktasında, başka bir şey yoktur. Fiilin varoluş şartı, kudret olduğu için, kudret kavramı ile, izah edilmesi, cihetine gidilmiştir. Çünkü, fiili var edecek olan, bir kudret olması lazım. Bu kudret, içine aklı, bu kudret içine kuvveti, bu kudret içine, zahirli de, batınlığı da, çepeçevre sarar.
Allah'ın fiilleri, Allah'ın sıfatları, bir noktadan bakılmaz. Cenab-ı Hak, bir fiilinin, bir sıfatının, sıfatının içine, sayısız sıfatlar ekleyebilir. O yüzden, bir sıfatla, Cenab-ı Hak, sonsuz işler yapabilir. Bunları biz anlayalım diye, Cenab-ı Hak, sıfatlarını isimlendirmiştir. İsimlendirirken de, bir adet koymamıştır. Allah'ın 99 ism-i şerîfi, tirimizi de geçen bir hadise dayanır. Bu 99, ana sıfatlardır. Bunlardan çıkma, sayısız binlerce sıfat vardır. Fiil, yaratılırken, Cenab-ı Hak, kudret ismi şerifinin, altında yarattığını söylüyor. Kim?
Fiilin varoluşuyla alakalı, bütün bu noktada, İmam-ı Maturidi ekolu, ben böyle İmam-ı Maturidi ekolu, diye söylemek istemiyorum. Bunun temelini, İmam-ı Azam olarak biliyorum ben. İmam-ı Azam'a karşı, saygısızlık yapacağım, diye korkuyorum. Burada, İmam-ı Maturidi desem dahi, siz anlayın. Ben orada, İmam-ı Azam'ı anlatmak istiyorum. Onun temeli, İmam-ı Azam'a ait çünkü. Fiil varoluş şartı, kudret olduğu için, kudret kavramı ile, izah edilmesi cihetine gidilmiştir. Fiili, başkasına etkide bulunarak, bir şeyin oluşumu şeklinde tarif eden, Gürcani, Gürcani de aynı ekonun insanıdır. Kitab-ı Tarifat da, başkasına etkiden kudreti kastetmektedir. Zira, kudretsiz bir şeye etki etmek, mümkün değildir.
Yani, sizde bir kudret yok ise, kudretsiz olarak, bir şeye etki etmeye, muktedirliğiniz olmaz. Kudreti olan, ancak, bir şeyi etkileyebilir. Kudreti olmayan, hiçbir şeyi etkileyemez. O zaman, bizim fiiliyatlarımızın, üzerinde de, kudret söz konusudur. Kudret, Allah'ın, bizim üzerimizden tecelli ettirdiği, bir sıfatıdır. Adem'de, Adem'de, Allah'ın bütün sıfatlarının, tecelliyatı vardır. Bütün sıfatlarının tecelliyatı. Ben, elimi kaldırıyorsam, böyle kolumu, Allah'ın kudret sıfatıyla, kaldırıp indiriyorum kolumu. Ama bu kolu, indirme, kaldırma isteği, bana ait. Bunu hep derslerde size, anlatmaya çalıştığım şey bu.
Biz bununla mükellefiz çünkü. Bununla biz, Allah'a hesap vereceğiz. Bu istemeyle alakalı. Bu kolumu kaldırma, kudreti ve kuvveti, Cenab-ı Hakk'ın, benim üzerinden tecelliyatı. Bunu yaratan Allah, ama bunu isteyen, benim. senin arkadaşından ayrıldığımız yer burası. Senin arkadaşın diyor ki, bu istek de ona ait diyor. Burada o kolu indirme, kaldırma, cebriyeye giriyor bu sefer. O da diyor ki, onun savunduğu şey bu ya, bana bir gün hani, sohbet ederken, yağmur yağdığında, sen o yüzden şemşiyeyi alırsın diyor, yağmura göre. Ama ben yağmur yağdığı halde, şemşiye açmama iktidarını savunuyorum. Yağmur yağıyor, ben ıslanmak istiyorsam, şemşiyeyi yanıma almam.
Hava soğuyunca, kalın geyinirsin diyor o. Ben de diyorum ki, hava soğusa dahi, ben çıplak dolaşma özgürlüğüne sahibim. Bakın, hava soğusa dahi, ben çıplak dolaşma özgürlüğüne sahibim. Soğuk su ile de, soğuk suda, sıcak suda olsa, ben soğuk su ile yıkanma özgürlüğüne sahibim. Bunu isteyebilirim. İmam Maturidi, İmam-ı Azam'dan gelen ekol bu. Akıl, bir kimsenin kendi idrakiyle alakalı, bir şeyi isteyip istememek, kendimize ait. Evliliklere o yüzden, bu nazardan bakarım. Bir kimse, kendi cüz-i iradesiyle evlenir. ya iradesini babasına, annesine teslim etmiştir.
Kız, erkek önemli değil. O zaman yine bir irade vardır. Anne-babasının iradesi vardır. Ya da, bu dini bir haktır. Ben buna inananlardanım. Çocuklar, istedikleriyle evlenirler. Bu dini bir haktır. Ben buna böyle inanırım. Bir çocuk, kendi evliliğini kendisi yapar. Evlenmek istedi kimseyle. Anne-baba onu, doğruları görmesine, sadece sebep olur, vesile olur. Anne-baba der ki, evladım bu kızı alma, bunda bir sıkıntı var. Veya anne-baba der ki, kızım bu adamla evlenme, bunda bir sıkıntı var. İlla ki evleneceğim diyorsa, benim görüşüm, benim bu noktadaki, kendi durduğum nokta budur.
İlla ki evleneceğim diyor. Anne-baba'ya diyorum ki ben, evlendirin çocuğunuzu. Bu onun hakkı. Şimdi, fiille alakalı da, bu noktada bir kimse, kudreti ile, Cenab-ı Hakk'ın, ona bahşettiği, Cenab-ı Hakk'ın, onun üzerinden tecelli ettiği, kudret ile, fiil yaratılıyor. Evet. O eğer, o kudret yok ise, o kimsenin, fiilin içerisinde olmasını, kudret yoksa, fiilin yaratılması, söz konusu değil. Maturidi, fiilin varlığını ortaya koyar. Ve mesele kolay anlaşılsın diye, fiilde yönler tespit eder. İmam Maturidi, fiilin varlığını ortaya koyar.
Fiil vardır. Fiilin varlığını ispat eder, İmam Maturidi. İmam-ı Azam da öyle yapar. Fiil, yok olan bir şey değildir yani. Ben, bu silgiyle, burayı sildim. Fiil, var. Eğer bunu yok görürsek, imtihanın sırrı kalkar orta yerden. Allah, bizi olmayan bir şeyden mi hesaba çekecek? Bir kısım, akaitçi ve bir kısım ehli tasavvufun, yanlışa düştüğü yerdir burası. bir kısım, bir kısım akaitçiler ve bir kısım ehli sufi, fiili yok hükmünde görür. Burada aslında az önceki En'am suresindeki, Allah her şeyin yaratıcısıdır, ayeti kerimesine de ters düşerler. Çünkü bir şey var ise, hani az önce Aristo'nun dediği gibi, uyanık ise, hareket ediyorsa, fiil var demektir.
Bunu yok hükmünde görmek, varı yok görmek kimsenin işi değildir. Bu yönlerin asıl amacı, fiilde herhangi bir ortaklığın olup olmayacağını tespiti içindir. Bu yönler, fiilde bir ortak var mı yok mu? Bunu tespit etmek içindir. Maturidi, mütezzile ve cebriyenin izahlarından ayrı ve değişik bir anlayış ortaya koymaktadır. Ve üçüncü bir yolun temsilcisidir. Çünkü mütezzile ve cebriye, böyle düşünmez. Cebriyede kulun hiçbir katkısı yoktur fiilde. Bakın, cebriyede kulun hiçbir katkısı yoktur. Cebriyede kulun kendi hayat akışında da kendisinin bir katkısı yoktur. Her şey Cenab-ı Hakk'ındır cebriyede.
Kul ne düşünüyorsa düşünsün, Allah öyle istediği için düşünmüştür. Kul katliam yapar, Allah istediği için katliam yapmıştır. Anlayışın sakatlığını görmeniz için uç bir örnek veriyorum. Bir kimse zina etmiştir, Allah zina etmesini istediği için zina etmiştir. Cebriye'nin görüşü budur. Mütezzile ise bunun tam zıttıdır. Kul, bütün her şeyi kendi istediği için ve kendisi yaratmıştır. Fiili yaratan, fiilin müsebbibi değil, yaratıcısı kuldur. Mütezzile ile cebriye bu noktada iki zıt kutuptur. Birisi vadinin bir tarafında, birisi vadinin bir tarafındadır. Bunları böyle tefarrüatta anlatıyorum.
İslam dünyasının içerisinde bunların da sufi kanatları var. Sufi noktaları var. Sufi olanları var bunların. Cebriye'cilerin de sufileri var. Mütezzile'nin de sufileri var. Bu her iki kanat birbiriyle zıt noktada. Tekrar söylüyorum. Cebriye'ye göre bir kimsenin hiçbir fiilde ve yaptıklarında ve düşündüklerinde kendisinin payı yoktur. Allah'tır ona her şeyi yaptıran. O zina ederken de Allah ona zina emrettiği için yapmıştır. Zinayı yazdığı için yapmıştır. O zinaya doğru gider. Onun buradaki gerçek faili Allah'tır. Mütezzile der ki buradaki gerçek fail kuldur. Bunun üzerinde Allah'ın hiçbir etkisi, kudreti, kuvveti yaratması yoktur. Direkt burada kulağa ait yaratımlar kulağa aittir.
Kulun üzerinden tecelli eden her şey kulağa aittir. Allah'ı haşa ortadan kaldırır. Şimdi üçüncü yolu söylüyoruz. Fiil, fiili hem Allah'a hem insana izaf etmek. Yani fiili hem insana hem Allah'a izaf etmek. Fiil üzerinde iki ayrı etkinin varlığını kabul etmek demektir. Evet, bu aslında müthiş bir anlayış ve müthiş bir metafordur.
Bu zaten İmam Maturidi bunu böyle şekillendirdikten sonra İslam dünyasında yer yerinden oynar. Düşünce, fikir ve felsefik fırtınalar yaşanır. Ve İmam Maturidi o güne kadar gelmiş, ne kadar akaitle alakalı düşünür İmam söz söyleyen varsa, hepsinin sözlerini tabiri caizse lime lime ederekten atar kenara.
Ve o gündür bugündür İmam Maturidi'ye gerçek manada cevap verebilen bir akaitçi çıkmamıştır. O yüzden diğer o mütezzile ve cebriye gün geçtikçe takipçileri, gün geçtikçe müntesipleri yok denecek yere kadar gelmiştir. Şimdi bunlar Orta Doğu'da ve Kuzey Afrika'da bunları yeniden daldan dal atlıyormuş gibi zannetmeyin. Bunları yeniden dallanıp budaklandırmaya çalışıyorlar.
Çünkü İslam dünyasında İmam Maturidi düşüncesi hakim olmaya başladı. İmam Maturidi düşüncesinin hakim olması demek, İslam dünyasının yeniden uyanıp dirilip, hakka ve hakikate koşup zulmü durdurma noktasında kıyam etmesidir. Çünkü cebriyeye göre bakarsanız, eşari de buna yakındır zaten, eşari tam buludur diyemeyeceğim. Eşari de buna yakındır biraz cebriyeden az bir şey, kaderiye ve cebriyeye yakın böyle bir olguda, böyle net değildir bu noktası eşariler. Böyle eşariliği şimdi altın tabakta sunuyorlar biraz, arkasında cebriye ve kaderiye var bunun. Normalde bu şu noktadan, çünkü yani ya zulüm olduysa Allah böyle bir zulüm istemiştir, zulümle savaşamayız.
Demek ki bizi batılıların yönetmesi lazım, böyle takdir etmiş. Bu eşari, cebriye, kaderiye çizgisindedir bu. Ya ne yapalım şimdi dünya gücü olarak Cenab-ı Hak Amerika'yı seçmiş, biz onlara boyun eğmek zorundayız. Ya batılılarla şimdi nasıl mücadele edeceğiz ki biz? Adamlar kültürde, sanatta, ticarette, askeriyede, siyasette öndeler.
Demek ki onlar, Cenab-ı Hak onları tespit etmiş, o yüzden mücadele edemeyiz. Bunu yerleştirmenin yolu, insanları dinle yönetir, dinle üter, dinle yönetir, dinle üter, dinle kullanır, dinle paçavra gibi kenara atarsınız. Firavun dahi, Firavunlar dahi toplumlarını dinle yönetmeye çalışmışlardır. Firavun dahi, yanında din adamları vardır.
Din adamlarının konseyi vardır yanında. Bütün Nemrutların din adamları vardır etrafında. İnsanları dinle yönetmek kadar kolay, dinle yönetmek kadar masrafsız bir şey yoktur. En masrafsız şeydir. Dinle eğitmek kadar masrafsız bir şey yoktur. Siz bir ülkeyi zapt etmek için dinle zapt edebilirsiniz. Çok kolaydır. Savaşmaya kalkarsanız çok kan dökülecektir. O yüzden siz onları dinle zapt edebilirsiniz. Dinle yönetebilirsiniz. Din böyle bir şeydir. Doğru yerde kullanılırsa insanların uyanmasına, doğru yerde kullanılırsa insanları özgürleşmesine, insanların hak ve hakikate koşmasına, insanların insanca yaşamasına sebep olur.
Doğru yerde kullanılmazsa insanların köleliğine, insanların sömürülmesine, birbirlerini öldürülmesine ve kan dökülmesine sebep olur. Kısaca, şimdi İslam dünyasının üzerinde eski oyunlar, tezgahlar yenilenip önlerine konuluyor. Böyle bir gizirgah yaptım, hakkınızı helal edin. Fiili hem Allah'a hem insana izafetmek, fiil üzerinde iki ayrı etkinin varlığını kabul etmek demektir.
Böylece bir fiile iki yönden etki etme durumu ortaya çıkmaktadır ki, maturidinin çözmeye çalıştığı problem budur. Fiilin üzerinde iki etki var, iki yön var. Meydana gelen iş kime aittir? Soru işareti, mütezziliğe göre tamamen insana, cebriğe göre tamamen Allah'a aittir. Maturidi ise işin hem Allah'a hem insana ait olduğunu ortaya koyar.
Maturidi ne yapıyormuş? İşin bir fiilin, bir olayın, bir hadisenin, bir hareketin, benim az önce bu peçeteyi buraya vurma fiili. Bunun üzerinde diyor maturidi iki etki var. Mütezzile diyor ki, bu tamamen insana aittir. Cebriyeciler diyor ki, bu tamamen Allah'a aittir. İmam Maturidi diyor ki, bu hem insana hem Allah'a aittir. Bakın hem insana hem Allah'a aittir. Mütezzile, insana Allah'ta olduğu gibi yaratmak kudreti izafe eder. Mütezziliğe göre insanın üzerinde de yaratıma sıfatı tecelli etmiştir. Yani insan yok olan bir şeyi meydana getirebilmektedir.
El Tevhid sayfa 244 bu tabiri nesefi de kullanır. Tepsire 192, Allah her şeyin yaratıcısıdır. Enam, Rahat, Sümer vs. Bu noktada bir sürü ayeti kerime var. Mütezzilenin insana tam bir yaratma hürriyeti tanıması ayete ters düşer. Allah her şeyin yaratıcısı olması hesabıyla insan fiilin de yaratıcısıdır. Fiile tesir eden güç Allah'ındır. Fiilin ikinci yönü ise insana aittir. Allah tarafından yaratılan bir fiili yapmak insanın işidir der. Kim? Matur idi. O zaman şunu tahtada tekrar örnekleyecek olursak, bir fiil var. Bir daire çizdik.
Buna fiil verdik adına. Ben yazıyorum ya, benim yazdığım da fiil şimdi. Bunun üzerinde iki tane etki, iki tane kudret var. Bunun üzerinde iki etki, fiilin üzerinde iki etki var. İki kudret var. İki yön. Birisi Allah'a ait. Birisi kulağa ait.
Kuldaki yön isteme. Kul bunu sadece istedi. Ben bunu buraya yazmayı istedim. Buna eski dilde, dini literatürde kesp, istemek. Bir kitapta okursanız kesp olarak okuyacaksınız bunu. Kesp, bir şeyi isteme. Bir şeyi istemek. Bazen derim ya, istediklerinizden sorumlusunuz. İmtihanın sırrı bu diye. Allah'a ait ise, yaratma. Bizim istediğimizi makul dairede yaratıyor. Fiili yaratan, fiili yaratan. Küllü şeyin kadir. Allah'a her şeye kudret yetiştirir. Her şeyin kadir olan, kuvvetli olan O'dur.
İmam Maturi diyor ki, bir fiilin üzerinde iki yön vardır. Birisi istemektir. Bu kulağa aittir. Birisi de yaratmadır. Bu da Allah'a aittir. Nesefi, önce ortaklık kavramını tarif ederekten probleme yaklaşır. Nesefi de, İmam Maturi'nin talebesi hükmündedir. İmam Maturi'nin, bu yaratmayla alakalı veyahut da kelamla alakalı, bu noktada hakaidle alakalı, dağınık pasajlarını, dağınık sözlerini ve tespitlerini alt alta koyaraktan, konularını ayıraraktan tasnif eder.
Var olan bu, biz doktrin diyelim buna, bu doktrinini tanzim eder. Nesefinin özelliği budur. Nesefi, önce ortaklık kavramını tarif ederekten probleme yaklaşır. Ve ortaklık, ortaklardan her birinin sahip olduğu şeye diğerinin sahip olmaması demektir der. Yani bir şeyde ortaklık, benim sahip olduğumu, karşı taraf sahip değil.
Karşı tarafın sahip olduğuna da ben sahip değilim. Bu sebeple her iki tarafında, tasarrufunda bağımsız olduğu ve birbirlerinin tasarruflarına müdahale etmelerinin söz konusu olmadığını söyler. Tepsire 218 sayfa. Nesefi, eşari, insanlara fiil demekten kaçındığı için eleştirir. Nesefi, Allah'ın kudreti olduğu gibi insanın da kudreti vardır.
Allah'ın kudreti, insan kendinde mevcut olan kudretini kullanmadığı zaman ortaya çıkacaktır der. Nesefi, Allah'ın kudreti olduğu gibi insanın da kudreti vardır. Allah'ın kudreti, insan kendinde mevcut olan kudretini kullanmadığı zaman ortaya çıkacaktır der. Yani normalde Cenab-ı Hak kendi kudretinden de bize bir kudret vermiş ve bu kudret insanın kendisinde mevcut.
Ve Allah bu kudreti insan kullanmadığı zaman Allah'ın kudreti devreye giriyor. İnsan kudreti altında olan bir şeyi yapıp yapmamakta hürdür. İsterse yapar, isterse yapmaz. İnsan bir şeyi yapıp yapmamakta hürdür. Bir şeyi yapıp yapmamakta hürdür. Bir, biz makine değiliz. Biz makinaysak, o zaman bize emredilen bir şey var. Biz o emredileni yapmakla mükellef oluruz. İki, biz rüzgarın önünde kurumuş yaprak değiliz. Rüzgarın estiği yöne gidelim. Ya, biz bir fiili yapıp yapmamakta hürüz. Bir fiili isteyip istememekte hürüz.
Kolunuz gözünüze yumruk vuruyor mu hiç? Siz istemeden. Aklınız yerindeyken istemeden gözünüze bir yumruk vurduğunuzu hatırlıyor musunuz? Hayır. Niçin? Siz istemiyorsunuz çünkü. Kendinize acı vermek istemiyorsunuz. Ama aynı şekilde siz kendinize zarar vermeyi isterseniz zarar verebilir misiniz? Evet.
Kendine zarar vermek istediğinde zarar verebilir misin? Evet. Bu kağıttan bir parça yutabilir misin? Evet. Yutmayabilir misin? Evet. O yüzden insanın kudreti altında olan, insanın kudreti altında olan bir şeyi yapıp yapmama hürriyeti insanın kendisine ait. Bence dikkate alınması gereken bir karakter daha var. İbni Hümam. Evet. İbni Hümam da İslam dünyasında denilebilir ki felsefenin temel taşlarından birisidir. Bu Arabi'den de, Farabi'den de öncedir. Gazali'den de öncedir. Ve bunun bir ağzıları böyle işte İslam'da felsefe var mı yok mu diye tartışırlar ya.
Gazali de der ki İslam'da felsefe yoktur. Oturur bütün felsefecilere cevap verir ya. Tabi cevap verirken de Gazali İbni Hümam'dan da faydalanır. İbni Hümam'dan Farabi'de, İbni Haldun'da faydalanır. İbni Hümam'dan Arabi'de faydalanır. İbni Hümam'ı bu noktada es geçmek mümkün değildir. Ve İbni Hümam varlıkla alakalı, yaratmayla alakalı, İslam dünyasında cesurca konuşan zatlardan birisidir.
İlk zatlardan birisidir. İbni Hümam, mutasip bir mezhepçi değildir. Mutasip mezhepçi aynı mezhebin çizgisinde giden bir kimse. Nesefinin aksine eşareye karşı değildir. İbni Hümam sırf akli planda düşünüldüğünde mütezilenin insan fiilinin yaratıcısıdır. Görüşünü kabulü için hiçbir engelin bulunmadığı fikrindedir. Allah insana iyi ve kötü fiilleri tanıtır, sonra ona bu fiilleri yapma ve yapmamaya imkan veren bir kudret yaratır.
Allah'ın bütün bunlar için insana imkan vermesi, onun uluhiyetine gölge düşürmez kitabel musayyere. İbni Hümam'ın da düşüncesi budur. Eşariye öyle çok karşı değildir. Zaten eşariye en fazla karşı olanlardan birisi İmam Nesefi'dir. İmam Nesefi eşariyi çok eleştirir. Hatta İmam Nesefi eşarinin bazı noktalarda küfür ehli olduğunu dahi söyler. Enteresan bir duruşu vardır. Böylece İbni Hümam sırf aklı planda meseleye bakıldığında mütezziliğe hak verir. Ancak Kur'an ayetlerinin ışığında daha değişik bir durumla karşılaşır ve nakle göre, icade, müteallik her şey Allah'a tabidir. Asla insana değildir. Müseyyere sayfa 109. Bu noktada Nesefi ile paralel düşünür.
İbni Hümam'a göre fiil Allah tarafından ve direkt olarak yaratılmaktadır. Bu aşamada insanın hiçbir fonksiyonu yoktur. Fakat karar safhasında insan, kudretinin tesiri söz konusudur. İnsan istediği şeyi yapar, istemediğini yapmaz der. Evet. Hümam, insan kendi iradesini kendi var eder. İnsan kendi iradesini kendisi var eder. Bunun dışında her şeyin Allah tarafından yaratıldığını söyler. Yani Allah mutlak manada her şeyin yaratıcısı değildir. Hissini uyandırır. Sünni kelamcılar arasında bu ifadeyi bulmak kolay değildir. Evet. Bu ifadeyi sünni kelamcılar arasında bulmak kolay değildir. Doğru. Sünni kelamcılar bu meseleyi bu tip felsefi boyuttan bakmazlar.
Bu tip felsefi boyuttan bakarlarsa ipin ucunu kaçıracaklarını düşünürler. Aslında sünni kelamcılar normalde bunu böyle bilhassa sünni sufiler bunun böyle olduğunu inanırlar bunu söyleyemezler. Sünni sufiler bunun böyle olduğunu inanırlar ama bunu söyleyemezler. 15. yüzyıl sonlarında Mevlana'nın yazdığı bir tıpla ilgili kitabın sonundaki atasözü ben de halimce bedreddinim der.
Ben de halimce bedreddinim der. İşte bu ulu şeyh bedreddin varidatında, bedreddin varidatında, kelamcılar yüce tanrının dilediğini yaptığını söyler. Bu sözlerden tanrı kafirin küfrünü, zalimin zulmünü dilediği anlamı çıkar. Dilediğini yapar demek küfründe zulmünde onun dileğiyle olduğunu söylemektir. Ebu Ali yani İbn-i Sina ve onun gibi düşünenler de tanrı varlığı kendi özünü gerektirir.
Onun varlığı alemin varlığından ayrıdır. Ancak alemde tepkisi bulunur dediler. Oysa bu iki yargı arasında ateşle su gibi bir ayrılık vardır. Bu iki inanç da köksüzdür, bilgisizliktendir. Tanrı'nın istediği, dilediği alemin eğilimine göredir. Tanrı bir varlığın eğilimi neyse onu ister. Onun eğilim göstermediğini istemez. Çünkü istek eğilimin özüne bağlıdır. Tanrı'nın dileği ile nesnenin eğilimi arasında bir uyum vardır. Tanrı daha iyi bilir der. Evet, burada normalde Şeyh Bedreddin'e katılıyorum. Allah dilediğini yapar, bu kulun cüz-i iradesinin dışındaki işlerdir. Kulun üzerindeki fiiliyatlarla alakalı bunu kabul edenlerden değilim.
Sakın Hz. Mevlana'nın bu tip meselelerle sözü olmaz demeyin. Sırası gelmedi henüz daha. Hz. Mevlana'nın da akaitle alakalı mütezziliye ve cebriyeye ve kaderiyeye karşı mesnevisinde bu noktada hikayeler vardır. Evet. Soru. Fiile ilişkin gücün varlığı bütün kelam ekollerince kabul edilmiş bir husustur. Ancak bu gücün fiil işlenmeden önce mi, işlenme esnasında mı bulunduğu meselesi şiddetli ve sonu gelmez bir problemdir.
Konu sadece İslam kelamcıları ve filozoflarınca değil, klasik felsefelerde tartışılmıştır. Sizce nedir? Evet. Bu bütün felsefe dünyasının ve kelam dünyasının allak bullak ettiği bir şeydir. Bunu nereden yakaladın ya? Seni tebrik ediyorum ha. Bu meseleyle böyle iki üç kişinin özel bir böyle bundan yıllar önce iki üç tane alim, kendilerince alim olan insanlarla konuşmuştum bu meseleyi.
Ne düşünüyorsunuz? Yani benim bu yazma fiilimin kudreti, soru öyleydi değil mi? Gücün varlığı, evet. Bu fiilin gücü, güç var ya. Güç önceden mi yaratıldı? Yoksa fiil işlenirken mi yaratıldı? Ben bunu sohbetlerimde örtülü olarak, bunu açık söyleyeyim. Örtülü olarak fiilin yaratılma esnasında gücün, gücün o esnada varlığına inanıyorum. O esnada. Ben bir adım atma noktasında güç önceden yaratılmış değildi.
Aynı esnada Cenab-ı Hak bunu yarattı. Anladınız mı? Bu şehadet alemiyle alakalı. Şurası, anlattığımız burası, alemi şehadetle alakalı. Yani biz şu anda alemi şehadetteyiz. Buraya farklı cepheden bakacağız şimdi. Biz birinci derecede alemi şehadetten vazifeliyiz. Fiil, alemi şehadette tecelli etti. Varlığa geçti.
Bakın, varlığa geçti. Silgi nerede? Ama aynı fiil, alemi şehadetten önce misal alemindeydi. Sakin ol.
Bu fiil, bu işin sufi tarafı şimdi. Ben teknik olarak dedim ki, aynı anda güç geldi. Yaratıma anında Cenab-ı Hak kudretini ve kuvvetini, fiilin oluşma zamanında yarattı, gücü. Bir kısmı da dedi ki, bunu önceden yarattı, gücü. Ben önceden yaratmada cebriye görüyorum.
Önceden yaratmada, önceden yaratmada cebriye görüyorum. Gücünü önceden yarattı ise, gücünü önceden yarattı ise, biz o fiili işlemekle mükellefiz o zaman. Dikkat edin. O güç, bir şekilde ishar olacak, meydana çıkacak, tecelli edecek. Bunu şöyle açıklayabilirler. Allah, nerede ne yapacağımızı bildiğinden dolayı, gücünü de ona göre önceden verdi. Allah için bu bir zul olur. Allah anında her şey kudret yetiştirendir. Kudret yetirendir. Kudretlidir. Ve bu fiil, alem-i misalde, alem-i misalde, misalde tecelli etti zaten. Ve alem-i misalden, alem-i şehadete, kudret çerçevesinde iniyor.
Ve kudret çerçevesinde inerken bir şey, bir şey, bu ne olursa olsun, bir şey, daha geriye gittik. Amada, daha yukarı, ama. Ama, bir şey amadan. Allah neredeydi? Amadaydı. Hiçbir şey yok iken. Allah neredeydi? Amadaydı. Hiçbir şey yok. Allah bir şey yarattı. Allah bir şey yaratırken, o yarattığı şeyin bütün kudretini, kuvvetini, hikmetini, matematiğini, hesabını, kitabını da onunla beraber yarattı. Allah'ın sıfatları sonradan çalışmaz. Sonradan olgunlaşmaz. Sonradan harekete geçmez. Allah'ın sıfatları bir bütüncülük ve tevhid noktasında her daim fail noktadadır.
Her daim tazedir. Allah'ın yaratması da her daim devam eden bir şeydir. O yüzden Cenab-ı Hak bir kenara güç depolamaz. Cenab-ı Hak bir kenara kudret depolamaz. Kudret depolamaz. Cenab-ı Hak bir yere rızık depolamaz. Bir yere buğday depolamaz Allah. Bir yere bir şey depolamaz. Allah fiili yaratırken, kudret, kuvvet, gücüyle yaratır aynı anda. Ve bu noktada soruda bahsedilen gücün varlığı, gücün varlığı, fiilin harekete geçmesiyle tecelli eder. Ve güç, fiil yaratılmazdan önce, o fiille alakalı yaratılmazdan önce yaratılmış değildir. Allah aynı anda bütün her şeyle tecelli eder.
Fiili yaratın üzerinde ne gerekiyorsa. Kul bunu sadece kendi dairesinde ister, kesbeder. Ben bunu buraya yazmayı kesbettim, istedim. Ben bunu isterken de Cenab-ı Hak gücüyle, kudretiyle, kuvvetiyle onu o esnada yarattı. Ben buna inananlardanım. Ama bir kısmı da diyor ki, gücün varlığı öncedendi. Bunu ben kabul etmiyorum. Gücün varlığı öncedendi, ben bunu kabul etmiyorum. Allah ezeli ve ebedi. Allah hem başlangıç itibariyle sonsuz, hem de bitiş itibariyle de sonsuz. Allah başlayan ve biten bir şey değil. O zaman sıfatları da başlayan ve biten bir şey değil. Ve Allah yaratmakta sonsuz güce ve kudrete sahip. O zaman eğer güç önceden yaratılmış olsaydı, Allah'ın yaratma sanatında eskilik söz konusu olacaktı.
Anladınız mı? Evet. Soru 2. Kesb kelimesi Kur'an'ı bir tabirdir. Bakara 134, 141, Ali İmran 125, 161. Eşyari insanın kesbinin Allah tarafından yaratıldığını söylemekle beraber kesbi fiil ve amel olarak adlandırır. Maturidi, Allah'ın fiilleri oldukları gibi yaratmakta onları yokluktan varlık sahasına çıkarmaktadır. İnsanlar da o fiilleri yaptıkları ve kesb ettikleri ölçüde o fiillere sahip olurlar.
Fiil aslında kesb yönünden insana, yaratma yönünden de Allah'a aittir. Ettevhid. Nesefi birkaç kesb tarifi yapar. Bir, kudretin bulunduğu yerde meydana gelen herhangi bir iş, aksiyon kesbtir. Herhangi bir iş kudretin bulunmadığı yerde meydana gelmişse halktır. Yani yaratmadır. Nesefi'ye göre herhangi bir aletle meydana gelen şeyin kesb, aletsiz meydana gelen şey ise halk olarak adlandırılmalıdır. Üç, herhangi bir varlığa gücünün yettiği şeyi yalnız başına yapabilmesi yaratma, gücünün yettiği şeyi tek başına yapamaması ise kesbtir tepsire. Sizce? Evet. Kesb istemedir. İstemem. Bir şeyi elde etmek, bir şeyi istemek. Nesefi bunu böyle insanlar daha güzel anlasın diye, anlasın diye değişik bu tip tarifler verir.
Bir şeyi der, aletle yapıyorsa bir kesim ise kesbtir. Aletsiz bunu yapmaya çalışıyorsa halktır. Bu sufilerce çok önemlidir. Sufiler bunun içindedir. Bunu bir alet var. Kalemle ben şimdi bunu İsa'ya attım. Bunu İsa'ya atma, kalemle atma isteği bana ait. Bunu yaratma halk Allah'a ait. Kalem yok. Ben İsa'ya böyle bir kalemin atılmasını istedim. Aletsiz. Ve kalem gitti İsa'nın kafasına vurdu. Bir kalem.
Bu da halk. Aletsiz. Şimdi oturayım. Bunun üzerinde İslam dünyası çok fikir yürütmemiş. Sufiler ise bunun içinde yaşarlar. Mesela Arabi'nin misal alemiyle alakalı, misal alemiyle alakalı. Arabi'nin sözleri vardır. Rüyayla alakalı, Arabi'nin sözleri vardır. Rüyayla alakalı. Veya Sufilerin kendi içerisinde, kendi içerisinde kendince inançları vardır. Bunu tabi böyle yaparken bu böyle şey değildir.
Dogmatik değildir. Bunun alt zemini vardır. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri der ki, Bir kimse, bir konuda ne yapacağında kararsız kalırsa, namaz kılsın. İstare namazı. Allah'a rücu etsin. Kalbine gelene göre hareket etsin. Sufiler bunu şöyle yaparlar. Namaz kılarlar. Hani halk dilinde rüyaya yatarlar. Rüyayı talep ederler. Ve misal aleminden onlara bir ilim gelir. Daha ileri.
Dufi gelenekte evliya menkıbeleri vardır. Kuruz biz. Geylana Hazretleri bir gün yemek yiyordur. Bir hanımefendi hızla odaya girer. Der ki, bir bakar ki, Geylana Hazretleri tavuk yiyor. Kızarmış tavuk. Efendi der, Allah'tan reva mı? Sen burada kızarmış tavuk yerken, benim çocuğum dergahta aç sefil der. Geylana Hazretleri hiçbir şey demez. Evliya menkıbelisi gün yetir talibinde geçer. Yer tavuğu katır kutur. Kemiklerini toplar bir yere. Küntü biiznillah der.
Tavuk gıt gıt gıt … canlanır yürür. Der ki, senin oğlun da bu hale gelince o da otursun, tavuğu yesin der. Menkıbe ya. Birisi ölmüştür. Hristiyandır. O Hristiyan kimse der ki, başka bir kimse. Bizim der, peygamberimiz ölüleri diriltirdi der. Geylana Hazretleri de bir Hristiyan kabrinin başına geçer. Küntü biiznillah der. Kabirdekini kalkar, keman çala çala kalkar. Der ki, Cenab-ı Hak'a hamdolsun, Muhammed ümmeti de der. Ölüyü diriltmez. Mesleğiyle kalkar der.
O kimse kalkar. Ona eşşedü en la ilahe illallah ve eşşedü en Muhammeden abduhu ve Resulü der. Telkin eder. O kimse eşşedü en la ilahe illallah ve eşşedü en Muhammeden abduhu ve Resulü der. Tekrar ölür. Kabre girer. Ben bir kısım Cenab-ı Hak'ın özel kullarının, seçilmiş kullarının, bu noktada bir şeyin yaratılmasında Cenab-ı Hak'ın onlara halk sıfatıyla tecelli ettiğine inanıyorum.
Buna hadisi kutsi Allah'ın öyle kulları vardır ki bir şeye ol deseler onlar olur. Burası biraz bu perde mahrem bir perdedir. Ama benim inanışım bu. Burada sizce demiş, evet bizcesi de böyle. Allah bizi affetsin. Yanılmaktan korusun. Tabi altında bu yazı, bir, İbni Araben'in Fusus'taki anahtar kavramlar, Profesör İzrisu. İki, Maturidi ve Nesefi'ye göre insan hürriyeti Profesör Mustafa Yazıcıoğlu. Üç, Şehberettin'in varidatı Esat Korkmaz. Dört, Cumhuriyet Üniversitesi Hilaliyet Fakültesi Dergisi Kemalettin İbni Hümam'ın İslam düşünce tarihindeki yeri Doktor Halil Taşpınar.
Beş, İbni Arabi düşüncesine giriş Mahmut Erol Kılıç adlı eserlerden alıntıdır. Şimdi soruları, sen bir şey değirmiştin. Bir de mesela hıfsetme, yeteğini vermiş. Biz Kur'an-ı Kerim'i açıyoruz, hıfsetmeye başlıyoruz, ezberliyoruz. Beyler güç, yeteğini, kabinetini vermiş. Adım atıyoruz, o anda mesela hıfsetiyoruz. Beynimizde var ama o hıfsetme... O hıfsetin her şey, o beyindeki güçle, taze güçle duruyor. Evet, işte bu hıfsetme daha önceden bize var. Var, Allah vermiş. Vakti saati gelince Kur'an-ı Kerim'i ezberlime başlıyor o zaman. Daha önceden var, o anda Allah yaratıyor o zaman.
Yaratma ile alakalı o esnada yaratıyor. Buradaki hıfsetme, hıfsetmeyi de Cenab-ı Hak yarattı. O esnada da hıfsetmeyi yaratıyor. O bir, o kimsenin makasta kesme özelliği var. Makas burada durduğu müddetçe makas kesmiyor. Onda kesme özelliği yok hükmünde diyemeyiz. Anlatabildim mi? O kesmeye başladığında kesme özelliği meydana çıktı, tecelli etti. Anlaşıldı. Cenab-ı Hak her an cediptir, yenidir. Her şey ile yenidir. Ve her şeyi yeniler her an. Bu suvi inancıdır çünkü. Bu bir haldir. Allah her an her şeye yeniden tecelli eder. Ve her an her şeyi yeniden tecelli ederekten her şeyi her an yeni tutar.
Her şeyi. Ve her şeyin üzerinde her şeyi ile tecelli eder. Bu tarif edilemez bir güç kuvvettir. Allah yaratmış olduğu her şeyin üzerinde her şeyi ile tecelli eder. Her şeyi ile tecelli eden bir Allah her an tecelli eder. Her an bütün sıfatlarıyla tecelli eden Allah için bir şeyi önceden gücü yaratma gibi bir şey söz konusu olamaz.
Çünkü yokluktan zaman biriminin en küçük diliminde dahi her an, an diyelim biz ona, her an her şeyin üzerinde her şey yeniden icat edilir. Allah bir yarattığını bir daha yaratmaz. Allah bütün yarattığı her şeyin üzerinde her şeyi ile her an kudret ve kuvvetini sergiler.
Bu kesintisizdir. Bunun bu gücün kuvveti bilemediğimiz amadan gelir. Konuşamadığımız, dile dökemediğimiz, kelama dökemediğimiz, bir hale dökemediğimiz, bir hale dökemediğimiz, dillerin sustuğu, gözlerin kamaştığı, kör olduğu, ellerin ve ayakların çalışmadığı amadan gelir. Ve o amadan gelen her şey her an gelir.
Ve her an her şeyin üzerinde Allah yeniden her şeyi kurar ve yeniden her şeyi yıkar. Her an. Göz açıp kapatma anı dahi çok uzun zamandır. Çok uzun zamandır. İnsan için en küçük zaman birimi göz açıp kapatmadır. Allah için çok uzun zamandır bu. Bu Allah için çok uzun zamandır. Ve o yüzden Allah'ta hiçbir zaman eskime yoktur. Allah'ın yarattıklarında da eskime yoktur. Her an yeni bir dalga, yeni bir dönüşüm, yeni bir devinim vardır. Her an. Her fiiliyata güç yetiştirir. Her şeye.
Her şeye. Tekrar söyleyeceğim. Bunun kafanıza, kalbinize çakın. Allah her şeyin üzerinde her şeyiyle tecelli eder. Biz bir şeyini bir şeyden ayırmak, bir şeyi bir şeyden an dahi noktasında, an noktasında dahi farklı görmek veya duymak bizim tembelliğimizdir. Bizim o halden uzak olmamızdandır.
Her an her şeydedir. Ve her an her şeyi her şeyiyle yapar. Yaratma bu noktada Cenab-ı Hakk'ın kudreti ve kuvveti elindedir ve her şeyledir. Kul bunu ister. Kul bunu istediği için, bakın kul bunu istediği için, öyle onun kulları vardır ki, bir şey olmaksızın onların isteklerini yerine getirir. Buyurun. Sıfakta bir gücümüz yok. Evet. Bunu şöyle bitirin. Yapamadınız. Ben bu şeyi çok yapmak istiyorum. O da gücüm yetmiyor. Yani o güç bana verilmiyor. Burada cevbeye cevip başlamıyor mu? Yok.
Burada o kimsenin her kulun kendince kesp isteme alanı var. Makuliyet alanı var. Sizin kesp isteme makuliyet alanınızla benim isteme kesp makuliyet alanım aynı değildir. Sizin kesp isteme alanınızı siz daha genişletmiş, ben daha daraltmış olabilirim. Kendi elimle. Bir kimse haşa tabiri caizse kesp isteme alanını genişletebilir mi? El cevap genişletebilir. Bu noktada Cenab-ı Hakk ona kendi kudretinden ve kuvvetinden ihsan eder mi? Evet. Hamd edenlere nimetlerimizi arttırırız. O zaman bunun bir kulda tecelliyatı olması gerekir. Mesela Cenab-ı Hakk peygamberler dua ederlerken istedikleri bir şeyin istedikleri bir şeyin iyi ve hayırlı olmasını ve istedikleri şeyin neticesinin de iyi ve hayırlı olmasını ve bu isteyenin de burası çok önemli isteyenin de iyi ve hayırlı olmasını söyler Cenab-ı Hakk.
Mesela Zekerya aleyhisselama çocuk vermesini çocukla alakalı duaları söyler. Ardından onun duasını kabul ettiğini, kabul etme sebebinin onun iyi ve hayırlı bir kul olduğundan dolayı kabul ettiğini söyler. O zaman burada isteme söz konusu olurken isteme tecelliyatı, istemenin bu noktadaki derecatı kulun yine kendisine aittir. Kul kendisindeki istediğini elde etme derecatı kulun Allah önünde Allah'a olan kulluğunun derecesine göredir. Kulun eğer derecesi Allah önünde yüksek ise çay bardağını önüne alacak kudreti yoksa o kimsenin hani istiyor ama o çay bardağı o kimsenin önüne gelir. Sufiler böyle inanır.
O kulun adım atacak hali yoktur, düşten düşmüştür ama oraya muhakkak gitmesi gerekiyorsa Cenab-ı Hak onu yürütür. Gören gözü, duyan kulağı, tutan eli yürüyen ayağı olur. Sufi bunu düşünür. O yüzden sufi için, sufi için güç yetirme, güç yetirme sonu açıktır.
Bu o sufinin kendi kulluk derecesine göredir. Bir sohbette hatırladığım kadarıyla şöyle bir ibarete bulunmuştuk. Cenab-ı Hak ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra da meleklere dedi ki secde edin ona. Melekler de yaratılmış olan o ruhlara secde etti. Şöyle bir şerh düştüydüm, hatırıma geldi şimdi parantez içinde. Herkesin emrine verilen melek ordusu herkesin kapasitesine göre artar ve eksilir demiştim. Hatırladınız mı? Evet. Bu işte o kulun istemeyle alakalı meselede, istemeyle alakalı meselede, Cenab-ı Hakk'a karşı olan kulluk derecesine göre. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin kulluk derecesi farklı. Kulluk derecesi farklı olduğu için, ağaç mı benim yanıma gelsin, ben mi ağacın yanına gideyim diyor.
O da diyor ki ağaç senin yanına gelsin, zor olan bu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ağaca gel diyor. Ağaç yürüyor, yerinden geliyor. Önünde secde diyor. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulü diyor. Biz bunu Hz. Peygamberin mucizesi olarak kabul ediyoruz. İnanıyoruz. Doğru, el cevap doğru. Ama bir insanın buna isteyip de buna güç getirmesi mümkün mü normalde? Değil. Ama Cenab-ı Hakk onun isteğini yerine getiriyor. Aletsiz, edevatsız, kazmasız, küreksiz ağaç onun önüne gelip eğiliyor. Anladınız mı meseleyi?
Mesele anlaşıldı değil mi? Evet. O zaman burada kulun Allah'a olan yakınlık derecesine göre kulun kesp, isteme alanı da değişiyor. Hz. Mevlana Celalettin Ruhu Hazretleri meslevisinde diyor ki, isterken ölçülü iste bir saman çöpü dağı kaldırabilir mi? Bakın enteresan burada bir metafor var. İsterken ölçülü iste bir saman çöpü bir dağı kaldırabilir mi? Kaldıramaz. Saman çöpü kendine uygun olan şeyi isteyecek. Allah'a yakınsan Uludağ'ı havada görmek istiyorum dersen havada görürsün. Bu yakinlik derecene göre.
O zaman Allah'a yakin olan bir kimsenin isteme kesp alanı ile kulluk noktasında Allah'a uzak olan bir kimsenin kesp, isteme alanı aynı değil. Ve Allah'a uzak olan bir kimsenin Allah'ın kudret sıfatının onun üzerinden tecelliyatı ile Allah'a yakın bir kulun üzerinden kudret sıfatının tecelliyatı da aynı derecede değil. Mersin'de bir imam hutbede ateist olduğunu fakat mesleğini profesyonelce yaptığını söyledi. Bunun sakıncası var mıdır? Muhakkak var. Onun arkasında ateist olduğunu söyleyip de onun arkasında kılınan namaz, namaz olmadı. Ölmekten korkuyor musunuz?
Neden korkayım ki? Hiç bugüne kadar ölmekten korkmadım. Bilmiyorum ölüm korkusu nasıl olur? İnsanın iradesi konuşuyor. Siz orada buyduğunuz ki insan yaratır işte Cenab-ı Allah ol dediği zaman o ezelde Rabbim ilim sıfatıyla insanın iradesini işte mesela yani 50 yaşında benim irademin neye tecelli, irademin neyi tercih edeceğini bildiği için ezelde onu Cenab-ı Allah yarattı.
Şimdi orada Cenab-ı Allah'ın eğer yaratma gücü olmasa burada bu fiiliyat hani biri insanın isteği biri de Cenab-ı Allah'ın yaratma gücü. Eğer Cenab-ı Allah'ın yaratma gücü olmasa o beni yarattığında ol dediğinde bendeki o irade nefisi Cenab-ı Allah yaratmamış olsa o zaman bu fiili ben nasıl gerçekleştireceğim? O zaman bu fiil sadece Cenab-ı Allah'ın şeyinde tasarrufunda olmuyor mu? Fiili yaratma Allah'ın tasarrufunda zaten onu söylüyoruz sadece. Hani burada iki şey şey yaptınız ya. Ha o isteme kulağı ait. Siz siz. O güç bence bize daha önceden nail kılınıyor. Lakin daha hayat devam ederken o anda da o daha önceden verilmiş güç o anda da Allah tarafından tecelli ettiriliyor.
Bunu da şöyle felsefelerin kaza ve kadere yolu. Kader en başta o gücümüze verilmesi kaza ve o gücün o anda tecelli etmesi gibi anladım ama. Ben bu noktada şu doğru demem hiç. Yok. Teşekkür ederim bu kadar yani kafayı yorman dair bu meselede sohbeti dinlediğinizi gösterir. Bu konuda bir kendinizce hani think tank mı diyorlar? Think tank yapmışsınız. Harika bir şey yok. Bu noktada sıkıntı yok. Ama şunu unutmayın hiçbir zaman. Cenab-ı Hakk'ın sıfatları her daim fail haldedir. Çalışır haldedir. O bu benim kendimce. Bizim yanılsamamız bu. Bir zandan ibaret. Hani o gücü bize daha önceden verdi.
Biz depoladık. Oradan hazineden harcar gibi harcıyoruz. Bu bir yanılsama bizim. Bu benim için öyle yanılsama bu. Biz mesela örneğin uyuduğumuzda o güç niçin harekete geçirmiyor bizi? Madem ki o güç bizde depolu durdu. Güç düşünebiliyor musunuz? Her an harekete geçebilecek olan bir şey. Eğer güç bizim vücudumuzda depolu ise uyku halinde neden o güç harekete geçmiyor? Beninki de bu. Bu bizden ayrıldığında vücut normal çalışma sistemine devam ediyor. Ama çalışma sistemine devam ederken en aşağı sistemde devam ediyor.
Aşağı iniyor iyice. İhtiyacı kadar bir enerji harcıyor. Çok enerji olmuş olsa vücudun üzerinde ve bu depolanmış olsa biz uyku haline geçebilir miyiz? Kendi kendime ben de bunu düşünüyorum. Anlatabildim mi? O zaman kendimce şuna karar veriyorum fizik olarak bakarken. Demek ki diyorum bana ne lazım o esnada ve ne kadar lazım? Ve benim makuliyetim ne kadar fizik olarak bana onu veriyor? Benim makuliyetim ne kadarsa? Bu böyle şehadet alemi dedim ya, şehadet aleminin kuralları içerisinde yürüyor bu. Şehadet aleminin kendi içerisinde hukuku ve kuralları var. Bir kimse 70 yaşına geldiğinde 150 kiloyu kaldıramaz.
Bu şehadet aleminin kendi içerisindeki fiziki kuralları. Biz bu fiziki kuralların içerisinde yaşıyoruz zaten. Ama bir kimse 70 yaşına geldiğinde 150 kiloyu da kaldırabilir. Bunu normalde fiziki güç yetiremez buna. Burada az önceki söylediğim Cenab-ı Hakk'a yakınlık gücü girmiş oluyor. O zaman bizim üzerimizde sadece mesela depolanmış olsaydı güç, biz gençlikte kenara koyar, 70 yaşında lazım olur derdik.
Öyle değil mi? Mesela bir erkek cinsel gücünü, 25 yaşındaki cinsel gücünü depolasa, yüzden sonra kullanacağım dese. Yok, Firavun rivayet edilir ki o gece kendisini ayaklarından tavana asar. Ve der ki, ben Musa'nın Rabbi'sen, ben senin Musa'nın Rabbi olduğuna inandım.
Beni Musa'nın önünde ve o inananların önünde rezil etme. Kısa anlatılırken böyle anlatılır. Ve ertesi gün olduğunda Firavun çıkar Nil'e, ey Nil geri dön der, geri ak. Tabi buna Sufiler farklı cepheden bakarlar bir de. Aslında der Sufiler, Nil geri akmadı. Oradaki insanlar Nil'in geri aktığını zannettiler. Böyle bir izilyasyon oldu derler. İnsanlar böyle gördüler onu derler, Sufiler. Aslında Nil geri akmadı derler. Ve zaten Nil'in geri akmadığını da Hazreti Ömer Efendimiz sonradan tespit eder. Bir mektup gönderir.
Oradaki Kıptiler her sene o günü Nil'in geri aktığını inanırlar. Ve Mısır valisi mektup yazar Hazreti Ömer Efendimiz'e. Böyle bir burada inanç var. O günde gelmek üzere yaklaştı. Ve Nil yine onlara böyle görünürse, biz burada inançla alakalı bir şey anlatamayacağızlar. Hazreti Ömer Efendimiz bir mektup yazar. Ey Nil, tarih boyunca nasıl aktıysan öyle ak, yoksa geliyorum der.
Mektubu da Nil'e atın der. Mektup, emir Nil'e. Ey Nil, bugüne kadar nasıl aktıysan öyle ak. Bu kadar. Mektubu götürürler, Nil'e atarlar. O gündür, bugündür Kıptiler hala da beklermiş. Nil geri akacak diye. Şimdi burada kulun Allah'a yakınlığı var. O gece Musa da Cenab-ı Hak'a yalvarmaz. Der ki, bakın burada duanın, isteğin tecelli etmesi için insanın yapması gerekenler var. Kulluk. Cenab-ı Hak o duayı kabul etmesi, o kimsenin kulluğuyla alakalı. Allah bütün duaları kabul eder. Duayı tecelli ettirmesi, duanın, istemenin tecelli etmesi, o kimsenin Allah'a yakınlığı ile bağlantılıdır. Musa da aleyhisselam da o gece paso yatar.
Der ki, sen yattın. Musa aleyhisselam bakar ki, Nil durdu. Koşa koşa Tuğra çıkar. Ya Rabbi der, bu ne hikmet? Der ki, ya Musa sen yattın. Oysa Firavun der. Kendini ayaklarından tersinden tavana astı. Ve sabaha kadar yalvardı. Beni insanların önünde rezil etme diye. Buradan şu da çıkıyor. Eğer siz istediğinizde samimiyseniz ve istediğinize sımsıkı sarıldıysanız, Cenab-ı Hak sizin duanıza icabet eder.
Ben bazen arkadaşlara derim ya, seviyorum diyorsun. Âlâ, ben sevdim, eller aldı, yok diyorum ben. Neden? Sen gerçekten seviyorsan, onu senden başka kimse koklayamaz. Evet, hayır, onun da küçük güç de yok.
Evet, yok canım canım, insanın fiiliyatıyla alakalı bu. İnsan fiiliyatıyla alakalı. Bizim konuştuğumuz o bugün. Yazarken gördünüz mü? Var. Yazıp bozuyor devamlı. Kaçıncı bir eğit? Bugün başlamayalım o zaman. El-Fatiha, hemen selam et. Destur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi