Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi Mustafa Özbağ - 5 Aralık 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 6 Aralık 2015 · 1:25:08

Selamün aleyküm. Allah gecenize hayır etsin. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Verdiğimiz hediyeler zekat olarak geçer mi? Zekat, bu manada farz olan bir ibadet, niyet edecek bir kimse. Hediye herkese verilebilir. Zengin zengine de hediye eder. Zekat, ihtiyacı olana verilir. Kur'an-ı Kerim, bu noktada ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler sabit. Bu zekat, birinci derecede fakirlere, ondan sonra miskinlere, ondan sonra Allah yolunda cihad edenlere, yolculara gibi sıralaması bu. O yüzden hediyeleşmek sünnettir. Herkes herkese hediye verir.
Zekat farzdır, verilecek olan yerler bellidir. Kırtlar eli dekanı Mustafa Aykaç'a selamınızı ilettim. Onun da size çok selamı var. Aleyküm selam. Okulda bir münazaramız var. Konumuz huzurlu bir toplum oluşturmak. Hukuk ile mi, yoksa ahlak ile mi sağlanır? Ben ahlak kısmını savunuyorum. Bu yüzden size sormam gereken birkaç soru var. Daha sonra soruların cevaplarını, reportajlarında hocalara sunmak istiyorum inşallah. Öncelikle ahlak göreceli bir kavram. Bunu biraz kısıtlarsak, ahlak nedir? Toplumsal ahlak kuralları nasıl olmalıdır? Bireyde ahlak kuralları var olursa hukuk kurallarına yine de ihtiyaç duyulur mu?
Her insanın hukuku kendi vicdanı mıdır? Sizce huzurlu bir toplum ahlak ile sağlanır mı? Bu biraz bizim alanımıza giriyor bu mesele. Bizim alanımıza girme sebebi de şu. Tasavvuf. İlk sufilere sorarlar. Tasavvuf nedir diye. Büyük bir çoğunluğu tasavvuf güzel ahlaktır diye buyururlar. Bu münazara konusu gerçekten çok önemli bir konu olmuş. Tam böyle günümüze ışık tutacak bir konu olmuş. Ahlakla mı toplumu huzurlu ve güvenli bir hale getiriyorlar? Hukukla mı toplumu huzurlu ve güvenli bir hale getireceğiz? Toplum huzuru önce bireyin huzurundan geçer.
Toplum mutluluğu önce birey mutluluğundan geçer. Bu İslam'ın kendi genel yapısıdır. Birey mutluluğundan, birey huzurundan, toplum huzuruna ve mutluluğa geçilmesi gerekir. Hukuk bir ceza sistemidir veya yaptırımdır. İnsanlar ne yazık ki ne kadar yaptırım yaparsanız yapın, onlar o hukuku bir şekilde delip, o suçu işlemeye yol alırlar.
Tasavvuf, bu sadece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında başlayan bir hareket değildir. Tabiri caizse Adem'den itibaren tasavvuf vardır. Tasavvuf, Allah'ı bilme ve bildiğini tenzih etme noktasıdır. Ama buna ulaşma yolu, buna ulaşma yolu, nefsi teskiye etmekten, nefsi arınmaktan, arıtmaktan, nefisle mücadeleden geçer.
Cenab-ı Hak da ayeti kerimede ancak nefislerini arındıranlar kurtuluşa ermiştir der. O yüzden tasavvuf, nefsi teskiye ederekten, arındırarakten Allah'ı bilme yoludur. Allah'ı tanıma yoludur. Ne yazık ki, burası böyle bir parantez açıp kapatacağım. 150-200 yıldan beri tasavvufa karşı yapılan yanlış hücumlar, İslam topluluğunun içerisinde ne yazık ki güzel ahlak orta yerden kalkınca, değişik bir pro tip Müslümanlar çıktı.
Çünkü bu Müslüman tiplemesi, güzel ahlakın üzerine kurulu değildi. Bugün Orta Doğu'da bir toplum huzuru görebilir misiniz? Bugün İslam dünyasında bir toplum huzuru görmemiz mümkün mü? Bugün siz, İslam, geçen haftadan devam edeceğim yine. Bugün siz Avrupa'ya gitseniz, Amerika'ya gitseniz, Rusya'ya gitseniz, Çin'e gitseniz, dininizi tebliğ edebilir misiniz? Neyle tebliğ edeceksiniz?
Kendimizce biz diyebiliriz ki, bizimki hak din. O hak dini Müslümanlar ne kadar yaşıyorlar? Ahlaki boyutta ne kadar yaşıyorlar? Bir kimse, La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimse, hangi dinden olursa olsun, sivil bir kimseyi öldürme hakkını nereden buluyor? Topluluğun içerisinde canlı bomba patlatıp, o topluluğu bu noktada kaosa sürükleme hakkını nereden buluyor?
Parantezi kapattım. Tasavvuf, insanları, insanları, önce insan yapma noktasına götürür. İnsan olmanın yolu, nefisle mücadeleden geçer. Müslüman odur ki, elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emindirler. Hadis-i Şerif devam ediyor. Mümin odur ki, diğer canlılar, onlar canlarından emindir. Mümin odur ki. Bu hale bir kimseyi getirebilecek nokta, hukuk değildir. Hukuk, suç işleyen kimsenin cezasını keser. Ama suç işlenmiştir. Hukuk, suçu önlemez. Suçluya ceza verir. O kimse, suç noktasına gelmezden önce, onu çekip çevirecek olan ahlaktır.
O yüzden bu münazara çok hoş. Huzurlu bir toplum, güzel ahlaktan geçer. Güzel ahlak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönderildiği bir hükümdür. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. Yaklaşın sağlı sollu. Gelin buraya öne kadar. Sağlı sollu, istif olun. Sufilerde meşhurdur bu. Dizlerinin üzerine kalkıp böyle yaklaşırlar iyice, yer açarlar. Dikkat edin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim der. Güzel ahlakı tamamlamak için. Eğer siz Müslüman olarak, mümin olarak güzel ahlak sahibi değilseniz, sizin tebliğ edecek hiçbir şeyiniz olamaz.
Evinizde, iş yerinizde, sokağınızda güzel ahlaklı değilseniz, insanlar sizin dininizden kaçacaktır. Sizin hangi dine mensup olduğunuz önemli değildir. Siz istediğiniz kadar ben Allah ve Resulüne iman ettim deyin. Eğer siz dilinize, gözünüze, elinize, ayağınıza sahip değilseniz, sizi hiç kimse dinlemeyecektir. Namaz sizi kötülüklerden alıkor.
Eğer siz hem namaz kılıp hem kötülüklere devam ediyorsanız, sizin kıldığınız namazın sizin üzerinizde bir tecelliyatı olmamıştır. O muhakkak namaz sizi kötülüklerden alıkoymalı. O yüzden bu noktada sorulara teker teker hızla geçeceğim. Öncelikle ahlak göreceli bir kavram demiş, göreceli bir kavram değildir ahlak. Herkese göre bir ahlak yoktur.
Herkese göre bir ahlak olursa, birisi ahlaksızlığı da bizim önümüze ahlak olarak koyabilir. Ahlak evrenseldir. Herkese göre değildir. Haksız yere adam öldürmek herkese göre suçtur. Hırsızlık yapmak suçtur. Yalan söylemek suçtur. Kandırmak suçtur. Zulmetmek suçtur. Birisi size bana göre zulmetmek gayri ahlaklı bir şey diyebilir mi? O kimsenin aklında bir şey mi var deriz biz? Bugün siz Eskimo'ya gitseniz Eskimo'nun kendince yazın öldürüp kuruttuğu, sakladığı hayvanı çalmaya kalkarsanız onun yiyeceğini Eskimo dahi sizin o hırsızlığınıza kızar. Ahlak göreceli değildir.
Ahlak bu noktada göreceli dediğimizde herkese göre ahlak çıkar. Herkese göre ahlak çıkarmamız mümkün değil. Herkes ahlaki normlara uymak zorundadır. Siz Almanya'da da yaşasanız, Fransa'da da yaşasanız birisinin hakkını gasp edemezsiniz. Bu yok. Allah muhafaza eylesin. Toplumsal ahlak kuralları nasıl olmalıdır? Sizin en hayırlınız etrafına hiç zarar vermeyeninizdir. Hadis-i şerif. Toplumsal ahlak kuralı bireyin ahlakından geçer. O zaman bizim en hayırlımız en aşağı noktası. Hiç kimseye zararı olmayanımız. Sizin en hayırlınız başka bir hadis-i şerif. Etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. O zaman biz etrafımıza en fazla ne kadar faydalı olursak biz en hayırlısı oyuz.
Bizim elimizden, dilimizden, gözümüzden, kulağımızdan bizden bir başkasına zarar çıkmayacak. Bu toplum olarak komple toplumsal ahlakı tamamlayacak unsurlar bunlar. Ama bunların eğitimi bir, dini olarak camilerde, medreselerde, tekkelerde, okullarda, dergahlarda, tekkelerde, bahçelerde, parklarda verilmesi gerekir. Bu konuda ben daha ileri bir şey söylüyorum.
Diyorum ki kendimce, ilkokul 4 yıl hiç uğraşmayacak bu toplum. Bilhassa yani eğer ki İslam dünyasında bir örnek teşkil edeceksek biz, ilk 4 yıl ilkokulda biz insani değerleri öğretmeliyiz çocuklara. Toplumsal ve bireysel ahlaki ölçüleri öğretmeliyiz. Biz daha ilkokul ikinci sınıfa giden çocuğa İngilizce öğretmeye çalışıyoruz.
Öğrensin çocuk ben öğrenmesin demiyorum. İlkokul 3'e 4'e giden çocuğa 10 bilinmeyenli denklemli matematik öğretmeye çalışıyoruz. Ama bu çocuğu ahlak öğretmiyoruz. Bu çocuğa manevi değerler vermiyoruz. Bu çocuklar manevi değerlerle yetişmiyorlar. Çocuk okulda böyle bir manevi değerle yetişmiyor. Evde yetişmiyor. Evde yetişmiyor, evde anne baba çalışıyor çünkü. Aynı şekilde evde dede nine yok. Biz dedeleri nineleri attık. Biz altlı üstlü oturamadık. Önceden bir bahçenin içinde oturuyorduk. Dedeler, nineler gelecek olan o nesilleri geleceğe göre görmediler.
Onları normalde kendilerince, kendi saplantılarında onları böyle boğazlarını sıktılar. Ve o çocuklar o bir avludaki evden kaçmanın yolunu aradılar. Kaçtılar. Biz bir şekilde köylerimizi terk ettik. Şehirlere geldik. Şehirler, İslami ahlaka, ölçüye, insani ahlaka, ölçüye uygun şehirleşme yapılmadı. İşin içerisine siyaset girdi. İşin içerisine rantlar girdi. İşin içerisine siyaset ve rantlar girince, İmara açılmayacak yerlere imara açtık. Ruhsat verilmeyecek yerlere ruhsat verdik. Kargacık burgacık şehirleşme yaptık. Kargacık burgacık şehirleşmenin içerisinde çocuklarımızı eğitebileceğimiz bir yer olmalı. Biz dairelere sıkıştık kaldık. Çocukların oynayabileceği hiç kimse yok.
Anne baba çalışıyor. 5 yaşındaki çocuk kreşe gidiyor. 5 yaşından sonra çocuk 6 yaşında okula gidiyor. O çocuk anne babayı görmüyor. Anne babanın o çocuğa ahlaki bir eğitim vermesi mümkün değil. Çocuğun okul hayatı başladı. Üniversite bitinceye kadar anne ve babanın o çocuğa verebileceği hiçbir şey yok. Okullar demokratik, layık, hukuk sisteminin içerisinde manevi değerlerden uzak eğitim verdiler. Çocuklar okullarda da bir şey alamadı. Ondan sonra 12 Eylül oldu. 12 Eylül ile biz terörden kurtulmaya çalıştık. 12 Eylül yeni terörler getirdi. Ardından 28 Şubat'ı yaşadık. Yine 28 Şubat'tan sonra yeniden ayrı bir yapılanma çıktı önümüze. Ve bu süreçte çocuklarımıza biz insani, evrensel, ahlaki değerler veremedik. Veremedik.
İnsanlar ne kadar kulaktan duyma bir şeyler aldılarsa o kadar ahlaki değerlere sahip oldular. O kadar dine sahip oldular. Ama bu çarpıklığı bir türlü biz kaldıramadık. Öyle olunca biz toplumsal ahlak kurallarını yerleştirip oturtturamadık içimizde. Bu konudaki hadisleri dahi öğretemedik kimseye. Bize din denilince namazı, abdesti bozan bozmayan, orucu bozan bozmayan şeyleri öğrendi mi dindar oldu. İnsanların gelip geçeceği bir yeri işgal edene Allah lanet eder hadis-i şerifini unuttuk. İnsanların faydalandığı ağaç gölgelerine, denize, insanların faydalandığı göle, insanların faydalandığı ırmaklara bevletmenin, oraya normalde büyük tuvalet yapmanın, yapanmanın Allah laneti olduğunu unuttuk.
Hatta buralara belediyeler ne kadar kanalizasyon varsa buralar akıttılar. Ondan sonra da oraları temizleyeceğiz diye devasa milyon dolarlar harcadılar. Ama o belediye başkanı baştan bilseydi o göle kanalizasyon dökmenin Allah'ın lanetine uğuracağını dökmeyecekti. Bilmiyordu ki o belediye başkanı da Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin tabiriyle kendi partisinden olduğu için onun hatalarını görmedik.
Hani diyor ya ben meclise girdim baktım ki diyor bir partinin konuşmacısı konuşuyor konuşurken konuştukları yanlış ama diyor aynı partiden oldukları için onu alkışlıyorlar. Başka bir partinin konuşmacısı çıktı o partinin konuşmacısının söyledikleri doğru ama bizim partiden değil diyerekten onu yuhluyorlar. Böyle siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım dedim çektim gittim diyor. Doğru mu yaptı yapmadı mı orası ayrı bir tartışma. Bu noktada da saplantı var. Şimdi ben diyeceğim ki desem ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri burada iştahat hatası yapmış asıl orada durup hakkı ve hakikati haykırmak lazımmış desem internetten dökülürler bana söylemedik laf bırakmazlar. Asıl yanlışlıkların içerisinde hakkı ve hakikati haykırmaktır cihat.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki zalim bir kimsenin, zalim bir kimsenin yanında durmak ve ona hakikati söylemektir asıl cihat diyor. Bir zalim varsa o zalimin yüzüne hakikati söylemek cihattır. Yoksa sizi dinleyen insanlara bunu konuşmak çok makul bir şeydir. Bu gayet normal bir şeydir. Asıl mücadele zalim bir kimsenin yüzüne haykırmaktır Kuran ve sünneti. Bireyde ahlak kuralları var olursa hukuk kurallarına göre hukuk kurallarına yine de ihtiyaç duyulur mu? Evet. Çalışmamış olsa dahi o hukuk yani işlevini yitirmiş gibi görünse dahi onun orada olması lazım. Peki her insanın hukuku kendi vicdanı mıdır?
Hayır. Biz o kimsenin vicdanının ne kadar kemale erip ermediğini bilmiyoruz. Hadis-i şerif var siz şüphe ettiniz şeyde işte vicdanınıza danışınız diye. Ama Kuran ve sünnetten bir haber olan bir kimse şeytanın ilhamını ayırt edebilecek noktada mı? Değil. O zaman şeytanın ilhamını kendince vicdanının sesi olarak anlarsa ne yapacağız? Allah muhafaza eylesin. Sizce huzurlu bir toplum ahlak ile sağlanır mı? Bence evet. Normalde bence huzurlu bir toplum oluşturacaksak bu ancak güzel ahlakla mümkün olabilir. Allah bizi o güzel ahlakla ahlaklananlardan eylesin. Evet. Adım adım mı gideceğiz soru sahibi? Sıkı mı dursun cemaat?
Cemaat sıkı mı dursun? Evet. Sıkı durun eğer konu ile alakalı anlaşılmayan bir yer olursa paragraflar bittiğinde o konuyu dağıtmadan soru alabiliriz. Geriye dönüp de soru almak biraz zor oluyor. O yüzden paragraf bittiğinde o paragrafı tasnif edip konuyu anlattıktan sonra ikinci paragrafa geçmezden önce soru alabiliriz.
Arabi, alemin her an yeniden yaratılmakta olduğunu ifade eder ve bunu yeni yaratılış, halkı cedid diye adlandırır. Buradaki yeni kelimesi ebediyen yeni ya da anbean yenilenen demektir. Profesör İzitsu İnsan yaşadığı müddetçe hiç durmaksızın değişmekte olduğunun bilincine erişmesiyle hem de önünde hem de dışında bu yeni yaratılışın gerçek ve canlı bir hissine sahip olabilir.
Bununla beraber yeniden yaratılış sürecinin farkında değildir. Arabi bu sürece daimi terakki der. İnsan daimi bir terakki halindedir. Terakki gelişme, yükselme, yücelme manasında. Ancak perdelerin latif ve ince olmasından ve suretlerinde birbirine benzemesinden ötürü insan bu terakkinin farkında bile değildir. Füsûsu'l Hikem sayfa 121 Keşani bunu şöyle açıkla.
Keşani malum iyi bir Arabi tefsircisidir. Ayağını sabitanın bütün ahvali bil kuvve tespit edilmiş olarak hakkın malumudur. Ve hak durmaksızın ve daimi olarak onları kuvveden fiile çıkartmaktadır. Ve ezelden beri gayb mertebesinde mevcut olan dolayısıyla yaratılmamış olan bütün bu istidatların hali hazırda yaratılan sonsuz sayıdaki mümkünat haline dönüştüren de haktır.
Hadis-i Kudsi Ben bilinmez idim. Bilinmez idim. Hadis-i Kudsi devam ediyor. Bilinmekli istedim. Bir şey yarattım. Hadis-i Kudsi'de varlıkla alakalı. Cenab-ı Hak diyor ki ben bilinmez idim. Bilinmezdik.
Bilinmekli istedim. Hatta biz o bilinmekli isteme burayı Allah diyelim. Bir şey yarattım. Burada bir bilinmezlik var. Biz bunun üzerinde Cenab-ı Hak'ın bu halinin üzerinde hiçbir şey diyemeyiz. Hatta Cenab-ı Hak da diyemeyiz. Cenab-ı Hak'a Cenab-ı Hak da diyemeyiz. Bilinmezdik. Ben bilinmez idim. Ben bilinmez idim diyor. Allah bilinmez idi demiyor.
Hak bilinmez idi demiyor. Ben bilinmez idim. Buradaki beni bilmiyoruz. Bilinmekli istedim. Bir şey yarattım. O şeyden bütün şeyleri yarattım. Sufiler o şeyi Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti olarak görüyorlar. İlk yaratılan şeyi. Şimdi Keşani Ayağını sabitenin bütün ahvali bil kuvvet tespit edilmiş olarak hakkı malumudur. Bu Arabiye göre Bilinmekliğin Arabiye göre varlığı eğer ki biz varoluşu sıralayacak olursak bilinmekliğin bir altı veyahut da bilinmekliğin içinde ayağını sabite var. Hatta Arabicilerin hepsi de bazıları ayrışırlar burada ayağını sabiteyi aynı zamanda da bilinmeklik olarak görürler.
Bu hadis-i şerifte sorarlar sahabe, Ya Resulallah Allah hiçbir şey yaratmazdan önce neredeydi? Hz. Muhammed Mustafa cevap verir, amadaydı. Bu amayı aynı zamanda da ayağını sabite olarak görebiliriz. Burada Cenab-ı Allah, Allah olarak burada tecelli etti artık bilinmeklik olarak. Burada Cenab-ı Hak'ın sıfatları, bütün her şey bir kuvve olarak duruyor.
Kuvve, henüz daha fiiliyata çıkmadı. Kuvve, çocuk anne rahminde, çocuk anne rahminde, görme kuvveti var, duyma kuvveti var, ana rahminde. Ama henüz daha ana rahminde. Ana rahminde çocuk henüz görme kuvveti tecelli etmedi. Duyma kuvveti tecelli etmedi ana rahmindeki çocuğun. Nefes alıp verebilecek noktada ama nefes alıp verme kuvveti tecelli etmedi henüz. Bağırsakları henüz çalışmıyor. Bağırsakları çalışabilecek noktada mı? Evet. Bağırsakların çalışma kuvveti var mı çocukta? Evet. Ama henüz daha çocuk, bağırsakları çalışmadığından dolayı bağırsak çalışma kuvveti tecelli etmedi. Sizde bir kuvvet var.
O kuvvet sizde mevcut. Ama sizin önünüze o kuvvetin tecelliyatı çıkmadığından dolayı siz bilmiyorsunuz onu. O kuvvet sizde tecelli edince onun o kuvvetin sizde var olduğunu görüyorsunuz. O kuvvet sizde tecelli etmediği müddetçe siz ona körsünüz. Onun ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ama veya bilinmeklikte Cenab-ı Hak bütün fiiliyat ve sıfatlarıyla amada bir kuvvet olarak orada tecelli etmiş vaziyette.
Ama amadan tecelli etmedi henüz daha. Kuvva fiiliyata geçmedi. Kuvva tecelliyata geçmedi. Kuvva şehadete geçmedi henüz daha. Keşani diyor ki bütün ahvali bir kuvva tespit edilmiş olarak hakkın malumudur. Buradaki bu kuvva hakkın malumu. Allah onu biliyor. Allah bilendir. Ama o kuvva harekete geçmediğinden dolayı biz yok hükmünde görüyoruz onu. Harekete geçmediğinden dolayı. Biz harekete geçmeyen bir kuvvayı bilmediğimizden dolayı biz onu yok hükmünde görüyoruz. Bu şuna benziyor. Bir kimsenin gözlerini kapatmışız. Biz onun gözüne bir perde çekmişiz. O güneşi yok görüyor.
Oysa güneş var. Kendisinde de görme kuvveti var. Kendisinde görme kuvveti var ama önündeki perdeden dolayı, gözlerindeki kapatılan perdeden dolayı onun görme kuvveti tecelli etmiyor. Tecelli etmemiş. İşte Keşani diyor ki Cenab-ı Hakk'ın, Cenab-ı Hakk'ın bu noktada bütün kuvvetleri Allah'ın malumudur ve yaratılmış olan bütün bu istidatları hala hazırda yaratılan sonsuz sayıdaki mümkünat haline dönüştüren de haktır.
Buradaki bütün kuvvetleri sonsuz bir şekilde oluşturan ve sonsuz bir şekilde bunları yenileyen yine haktır. Keşani, alemin bu ebediyen yeni yaratılış manzarasını şöyle tasvir eder. Bütün alem ebedi bir değişim içindedir ve alemdeki her şey an be an değişmektedir. Yani her şey her an bir an önceki taayyününden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir. Her şey, var olan her şey her an yeniden yenilenir. Her an yeniden yenilenmesini biz tembelliğimizden dolayı fark edemeyiz. Bunu örnekleyecek olursak bu ışığa her an kesintili bir ışık gelir. O kesintili ışığı biz fark edemeyiz. Fark edemediğimizden dolayı biz ışığın devamlı bir çizgi halinde olduğunu zannederiz.
Oysa o ışık devamlı bir çizgi halinde değildir. Bugün için bu varlığın içerisinde şu anda tespit edilebilmiş olan en hızlı yol alan ışıktır. Ama o ışık dahi kesintili haldedir. Biz o ışığı binlerce nokta nokta nokta … olarak görelim. Ve bu noktaların arasını biz bilmem kaç tane sıfırda bir koyalım ona.
Yani biz bunu arttıralım. 4, 8, 16, 32, 64. Biz bunu normalde 128 tane sıfır bölü bir diyelim biz buna. Arasındaki ara perde. Yetmez bile. O 128 sıfır bölü bir zaman biriminde nokta nokta devamlı ışık gelmekte. Fakat biz onu, biz onu fark edemiyoruz aradaki zaman birimini.
Fark edemediğimizden dolayı o ışığın biz devamlı geldiğini düşünüyoruz. Oysa Cenab-ı Hak her an, her an yeniden yaratıyor onu. Yeniden. Her an yeniden yaratırken yeni bir perdede biz onun tembelliğimizden dolayı yeniden yaratıldığının farkında değiliz. Bunu bütün alem olarak görün. Bütün alem her an 128 bölü sıfır zaman biriminde bütün alem her an yeniden yaratılıyor.
Veyahut da bütün alem 128 nokta sıfır, 128 sıfır bölü bir zaman biliminde perdeden perdeye geçiyor. Perdeden perdeye geçiyor. Perdeden perdeye geçiyor dediğimizde önümüzde trilyon adet perde var. Önümüzdeki trilyon adet perdeden perdeye geçerken bu kocaman bu alem bunun farkında değil.
Bunun farkında varacak alemin içerisinde tek bir varlık var insan. İnsan bunu fark edebilecek dairede yaratılmış. İnsan bunu anlayabilecek dairede yaratılmış. O yüzden Cenab-ı Hak ben bilinmekli istedim. O yüzden Cenab-ı Hak ben bilinmekli sevdim diyor. Bilinmekli sevdim. Çünkü bunu kavrayacak olan, bunu anlayacak olan insan keşhani bir adım daha ileri gider. Bu ebedi yeni yaratılışın alemin yalnızca somut varlıklarına değil fakat ayağını sabiteye de hükümran olduğunu ifade eder. Ontolojik sudur ve rahmanın nefesi tıpkı suyun bir nehirden akışı gibi her an yenilenerek alemin bütün varlıklarının içinden akıp gitmektedir. Ama İbn-i Arabi Füsusta ayağını sabiteyi yeni yaratılış çerçevesinde bu türlü tasvir etmez.
Onun sözünü ettiği yeni yaratılış yalnızca alemin somut nesneleri ile ilgili olan bir husustur. Profesör Üzitsu. Buraya kadar olan kısmı daha önce de detaylı incelemiştik. Şimdi sorumuza geçelim. İbn-i Arabi yeniden yaratılış kavramını kendisine has atomist felsefesi çerçevesinde geliştirir. Arabi Kur'an'daki seba melikesi Belkiz kıssasında vücut aleminde sürüp gitmekte olan bu kesintisiz ifna yani yok olma ve ipka yeniden yaratılma ile ilgili çok güzel örnek bulunur.
Sorumuz ve konumuz bu kısada. Aslında Belkiz'in tahtı seba'dan Hz. Süleyman'ın huzuruna taşınmış değildir. Arabi onun sadece yeniden yaratılıştan yaralandığını söyler. Hz. Süleyman'ın huzurundakiler bir halüsinasyonun, bir vehmin esiri de değillerdir. Bu bir mucizevi bir olay gibi gözükse de yeniden yaratılış açısından bakıldığında bu olayın hiç de imkan dışı olmadığı anlaşılır. Çünkü aslında bu eskisinin yerine yaratılmış olan yepyeni bir tahttan başka bir şey değildir. Bize göre tahtın tek bir anda bir yerden diğer bir yere taşınması vaki değildir. Bu ancak aynı anda yok etmek, idam ile var etmenin icat sırrına vakıf olanların, ariflerden başka kimsenin bunun hakkında bir idrakinin olamayacağı şeklinde gerçekleşti.
Bu da Allah'ın onlar yeni yaratılıştan şüphe içindedirler sözüyle işaret ettiği husustur. Ahtın bulunduğu yerde yok olması, idamı, anıyla Hz. Süleyman'ın huzurunda zuhur etmesi aynı birbiriyle çakışır. Halbuki hiç kimsenin bu iki olay arasındaki zaman farkını hisleriyle idrak edecek gücü yoktur. Hatta bir kimsenin kendisinin bir nefeste yok olup sonra da var olduğu hususunda bile bir bilinci bulunmaz. Füsus sayfa 195 Arabi burada ortak noktaları olmasına rağmen eşariler ve hisbaniyeciler ile ters düşer. Afifi Soru Belkıs daha sonra tahtı görür ve bu sanki odur der. Halbuki o taht, o taht, o tahttır.
Nitekim sen de yenilendiğin anda, geçmiş andakinin aynısın. Füsus 197 İdam ve icadı Belkıs kısasıyla anladık. Peki, alemin yok oluşunu, ölümü, kıymetli bir idam olarak görürsek, İcadı yeni bir alem, yeni bir boyut, yeni bir dünya olarak görebilir miyiz? Evet. Buraya iyi bakalım, bir kafa karışıklığına sebebiyet vermesin. Ben bu noktada anladığımı anlatıyorum size. Anlayışım dar olabilir, kıt olabilir, yetmeyebilir. Anladığımı anlatıyorum.
Burada bir şey yarattı ya, bu yaratmayı bir çizgi olarak alalım. Bir çizgi daha çizdim buraya. Bir çizgi daha çizdim buraya. Bunu yatay olarak da alabilirim. Anlaşılması adına. Bunu yatay ve edikay almamızın bir şeyi yok. İyi anlaşılsın olarak anlaşılması açısından kendimce daha rahat anlatabilirim açısından.
Bunu yatay aldım. Hatta bunu biliyorsunuz ben bir piramide benzetirim. Öyle değil mi? Bunu böyle ne yaparım? Piramide haline getiririm. Bunu piramitler haline getirdik. Fakat bu yatay çizgileri az önce dediğim gibi, yani 128 bölü, 128 tane sıfır bölü bir zaman birimi olarak alın.
Bu iki çizgi arasındaki birbirini takip etme, yaratılışın birbirini takip etme arasındaki zaman dilimini, 128 tane sıfır bölü bir. Yani bu kadar kısa bir zaman dilimi. Cenab-ı Hak bilinmez idi. Bilinmekle istedi. Bir şey yarattı. Bu biz istersek ayağını sabiteyi ister koyalım, ister koymayalım. Bu bilinmekli de biz ayağını sabite diyelim. Allah bilinmezdi.
Bilinmekli istedi. Bir şey yarattı. Bu bir şeyden her şeyi yarattı. Dikkat edin. Bunların arasında çok ince bir hayal perdesi var. Bu hayal sizin kurguladığınız hayal değil. Perdeden perdeye geçiş. Bu zaman dilimi var ya, bu zaman dilimi boş değil. Bu arada çok ince bir hayal perdesi var. Hayal perdesi. Ve burada her an yukarıdan aşağı yeni bir yaradılış perdesi gelmekte. Yeni bir yaradılış dalgası gelmekte. Bu çok hızlı bir şekilde olduğundan biz bunu fark etmiyoruz. Çok hızlı bir şekilde olduğundan. Burada her dalga boyutu, her dalga boyutu, yeni bir alem.
Her dalga yeniden bir varoluş. Her dalga. Ve o dalga vurdu, o en kısacık zaman biriminde yeniden yok oluş. İdam ve her an idam ve icat, her an idam ve icat çok hızlı bir şekilde alemin içerisinde çalışmakta. Her an idam sehpası, alem idam edilmekte. Her an yeniden icat edilmekte. İcat edilen her şey bir öncekine benzer. Aynısı değil. Çünkü Cenab-ı Hak bir yarattığını tekrar yaratmaz. Allah her an yeni bir şan üzerinedir. Şen üzerinedir. Her an yeni bir yaratma üzerinedir.
Allah kainatta var olan her şeyi her an yeniden yaratır. O böylesine güçlü, kuvvetli, kudretli, böylesine alimdir. Her an her şeyi yeniden yaratır. Her an her şeyi yeniden yaratır. Peki bir öncekini idam eder. İdam etmek demek, yok etmek demek değildir. Bakın idam etmek demek, yok etmek demek değildir. Her an yeniden yaratır. Her an yeniden yaratır. Bir öncekini dürer. Kitap sayfası gibi raflar. Öyle diyelim. Her an yeniden var eder. Her an yeniden var ettiğini, aynı zamanda da onu bir çip gibi bir yere dosyalar. Dosyaladığı nedir?
Mizandır. Bütün mükevanat komple mizana dosyalanır. Yani bir an önceki, bir an önceki var olan bu alem dosyalı bir şekilde hafızaya alındı. Öyle söyleyeyim size. Onu hafızaya alır. O yüzden hesabınız çok çabuk görülür. O yüzden hesaplar birden görülür. Çünkü hafızadadır. Hafızada olduğu için birden görülür. Ve Cenab-ı Hak bunu kendince, lef-i mahfuzda da zaten bu yazılıdır, vardır. Lef-i mahfuzda yaşanacak var olduğundan dolayı, biz şimdi burada varlığı normalde bir şey yarattı. Bu yaratmayı daha önce burada işlemiştik. Yaratılanları da işlemiştik, sıralamıştık. Yaradığını alanlardan birisi ilk önce bir şey yarattı.
O bir şey aynı zamanda nedir? Aklı evveldi. Aklı evvelden ilk yaratılan şey kalem. Kalemden sonra ilk yaratılan şey ne? Lef-i mahfuz. Bunlar o, diyebiliriz ki, 128.0 bölü 1 zaman içerisinde olan şeyler. Bu yaratılanlar da tekrar tekrar söylüyorum. Bu varlığa geçen ilk şey, ilk şeyden sonra, ilk şeyden sonra, kalem, lef-i mahfuz, 128.0 bölü 1 zaman içerisinde, birbirinin akabinde tamamlanan şeyler.
Zaman, bakın orada o kadar ince bir zaman farkı var. Biz buna zaman dersek, anne karnında çocuk, alemi Adem'in suretinde yarattım. Bunu anlamamız için kendi yaratılışımıza döndük. Kendi yaratılışımıza döndüğümüzde, bilmem kaç saniye bölü, sıfır nokta bilmem kaç, bir zaman zarfında, erkek spermi kadın yumurtasının içerisine girdi. Daha girer girmez, birken hemen anında ne oldu? İki oldu. İki olur olmaz daha, hayal meyarken dört oldu. Dört olur olmaz, hayal meyarken sekize bölündü. Sekiz hayal meyarken daha tam değilken, on altıya bölündü. On altı otuz ikiye bölündü. Otuz iki, altmış dörde bölündü. Nerede? Anne karnında. Biz var oluşu, var edilişi de aynı şekilde göreceğiz.
Bu yüz yirmi dört sıfır bölü bir zaman birimi içerisinde, zaman birimi, aklı evvel, aklı evvelden hemen sonra kalem. Bu, bu kadar çok kısa bir zamanda lev-i mahfuz. Bu kadar çok kısa zaman içerisinde, bakın bu kadar çok kısa zaman içerisinde. Lev-i mahfuzdan sonra ne? Melekler, anında ruhlar. Bunlar böyle bu zamanın zarfı içerisinde yaratılıyor hepsi de. Bu zaman zarfı içerisinde. Yüz yirmi dört sıfır bölü bir. Bunu böyle gayri ihtiyarı söylüyorum, illa ki bu sıfırların üzerinde durmanız şart değil. Yani bir insanın akıl olarak algılayabileceği en küçük zaman birimi. İki zaman arasındaki fark. Bir, insanın algılayabileceği aklıyla, kalbiyle bunu algılaması mümkün. Kalbiyle bunu algılayabilmesi için onu yavaş çekimde görmesi lazım.
Bu da ancak ilham ile mümkün. O ilham yok ise, o keşf yok ise o kimsede bunu algılaması mümkün değil. Ancak akvi olarak bu kadar anlatılabilir. Herhalde ben o kadar anlatabiliyorum. Çünkü bu zaman dilimi algılanabilecek bir zaman dilimi değil. Bakın bu zaman dilimi algılanabilecek bir zaman dilimi değil. O yüzden bu meseleye bakacak olursak, bu piramitte hızla daha ne yapıyor?
Genişliyor. Bu alem hızla genişliyor. Ve alem hızla genişlerken içi dolu bir şekilde genişliyor. İçi dolu bir şekilde genişlerken düşünebiliyor musunuz? Bu alemin normalde hesaplanabilirliği bir sınırını bulmayı mümkün değil. Bu alemin hesaplanabilir bir sınırlılığı yok. Çünkü her an 124.0.1 zaman birimi içerisinde genişlemeye devam ediyor. Bunu bir saman yolu olarak algılamayın. Bu saman yolunu bu alemin bir kolunda bir hücre olarak görün. Sizin kolunuzdaki hücre, sizin kolunuzdaki hücre genişlemiyor. Her an yenileniyor. Kolunuzdaki hücre genişlemeye devam ederse, o hücre bir tanesi büyüse, diğer hücreleri yer bitirir.
O hücre her an aynı boyutta duruyor. Hücrenin içerisindeki atom çekirdekleri aynı boyutta duruyor. Atomun içerisindeki atomu teşkil eden, içindeki çekirdekler aynı boyutta duruyor. O çekirdekleri teşkil eden içindeki daha da içsel çekirdek var. Aynı boyutta duruyor. Onun içerisinde ayrıyeten yeniden bir çekirdek var. Görünen, görünüyormuş gibi olan aynı boyutta duruyor. O zaten sıfır. Onun herhangi bir ağırlığı yok. Onun hacimsel bir ağırlığı yok. Bunu da bulacak insanoğlu. Onun hacimsel ağırlığının olmadığını görecek. Onun hacimsel ağırlığını görmediği an, bu alemin hacimsel bir ağırlığının olmadığını tespit edecek. Bu alemin, yaşadığımız alemin, bu varlık alemin, hacimsel bir ağırlığı yok.
Hacimsel ağırlık varmış gibi zannediyoruz. Biz ağırlık ölçüyoruz. Neye göre ağırlık ölçüyoruz? X şeye göre ağırlık ölçüyoruz. Ama gerçek manada bu alemin, bu alemin dışındaki alemlerin, gerçek manada hacimsel ağırlıkları yok. Çünkü bunların hepsi de, Arabi öyle diyor, hayal. Gölge. Gölgenin hacimsel ağırlığı olur mu? Olmaz. Hz. Mevlana'ya göre de, bu alem, hayal üzerine yürüyor. Bu alem, hayal üzerine yürüyor. O zaman varlık her an, varlık her an, yeniden yenilenmekte ve yenilenen her şey idam edilmekte.
Yenilenen her şey idam edilmekte. İdam edilmekte dediğimizde, o zaman bu idam edilen, bu perde nerede? Lef-i mahfuzda. Yukarıdan bir çağlayan düşünün. Çağlayan görmeyen var mı? Televizyonlarda, resimlerde görüyorsunuz. Öyle değil mi? Bir çağlayan düşünün. Çağlayan her an akıyor mu orada? Akıyor. Çağlayanın başında dursanız, oradan akan su, bir daha geçti mi oradan? Geçmedi. Her an ardı ardına bütün hücreler orada aktığından, biz onu akan bir su olarak gördük mü? Gördük. Aslında, o her an arkadan yenilendi. Öyle değil mi? Ama biz aynı akan suyu gördük. Öyle değil mi? Aynı akan suyu görür gibi olduk.
Alemi, yaratılışı, akan bir çağlayan gibi görün. Çağlayanın başındasınız. Her an akıyor. Çağlayan kaynağın başı ne? Kaynağın başı. Ama. Kaynağın başı ama. Bunun arkası ne? Bilinmezlik. Orayla konuşmuyoruz. Biz kaynağın başını görüyoruz. Biz kaynağın gerisini bilmiyoruz. Bosna'ya gidenler, orada Sarı Saltuk'un tekkesine gittik mi? Sarı Saltuk'un tekkesinin başında durduk. Çıktık oradan balkona.
Var ya küçük bir balkonu. Balkona çıktık. O kaya, oradan dümdüz aşağı doğru geliyor mu? Geliyor. Oradan da su çıkıyor mu? Çıkıyor. Biz, elimizde teknoloji yok. O suyun geliş yerini biliyor muyuz? Hayır. Suyun çıkış yerini biliyoruz. Arkada su olmamış olsa o su çıkar mı oradan? Çıkmaz. Suyun çıkış yerini gördük. Biz ne dedik? Ya burada bir kaynak var. Biz bilgi olarak biliyoruz oradan kaynak olduğunu. Varlığın başlangıcını öyle görün. Bu bilinmezlik var ya burada. Bilinmektik. Bakın bilinmektikten o yüzden bilinçli bir şekilde bir ok işareti koydum. Ok işareti. Biz bunu böyle bir çağlayan gibi görebiliriz.
Bu çağlayan devam ediyor böyle. Devamlı buradan aktığından dolayı biz onu devamlı aktı olarak biliyoruz. Devam eden bir şey bu. Yaradılma devam eden bir şey. Her an devam eden olduğu için biz aynısı yaratıldı zannediyoruz. Benzerini yarattı. Aynısı değil. Her yatay çizgi evet bir alem. Evet başka bir alem. Her yatay çizgi başka bir alem. Her yatay çizgi. Ama bu alem bir önceki aleme benzer. Ama aynısı değil. Bakın bu alem bir an önceki aleme benzer. Aynısı değil. Ya siz her an bu dedim tekrar geliyorum oraya şimdi. Hani 128 sıfırda kaldık ya bugün.
Biz 128 bölü 0.1'de yenilendiğinden fark etmiyoruz bunu. Anlaşılmayan bir şey var mı? Bu bir bütüncülük içerisinde bu. Kocaman sen bir bütünsün. Sen bir bütüncülük içerisinde her an yeniden yaratıldığını düşün. Senin kolunla öbür kolun birbirinden habersiz olabilir ama bütünün içindesiniz. Yani bu alemler şöyle olabilir mi? Özür dilerim eğer yanlış da söylüyorsam. Mikrofondan. 81 bin alem daha yarattım. Hani dünyadan hariç ya da alemlerden hariç. Bu sonsuz. Buna biz kendimizce sonsuz diyebilir.
Yaratılış sonsuz. Ama bu yaratılışın bir sınırı var. O anda mı o sınır geçerli? Anladım. Efendim bilinmez. Mikrofonu getirin. Bilinmez. Bilinmekliği istedi ve bir şey yarattı. Bu bilinmez kısmında Allah da demiyoruz ona. Bilinmiyor çünkü. Bilinmiyor. Ne olduğunu bilmiyoruz. Peki bu bilinmekli kısmında bir şey yani bilinmekliği istiyor. O şey neyse o. O ne olduğunu bilmiyoruz. O yarattığı bir şey Allah mıdır? Olabilir mi? Bu zuhur etmesi. Yaratma değil. Şurası yaratma değil. Zuhur etti. Bilinmeklik istedi. Biz neye göre onu Allah diyoruz? Kendisi tarif ediyor onu.
Peki bu Allah onun zatı mı? Değil. Ondan da mı tenzih edilir Allah? Şurada bilinmeklik noktasında tenzih edilir. Uçtu burası bugün. Efendim bizim doğumumuz ve yaşamımız bu kadar kısa zaman içinde mi gerçekleşiyor? Denilebilir. Dedem. Var mı başka sorusu olan bu konuyla alakalı? Mikrofonu getirin. Uzat uzat uzat … Efendim bütün çizgileri farklı bir alem olarak değerlendirebiliriz dediniz. Evet. Peki bu bütün çizgileri kapsayan bir alemde düşünülebilir mi? Düşünülebilir.
Yani bütün bir alemin içerisinde değişiyor. Hepsinde düşünülebilir. Müteşabi. Sultanım binlerce kare resimi yan yana koyduğumuzda film meydana geliyor. Düşünülebilir. Tamam. Bu aslında düşünürseniz kendinizce diyebilirsiniz. Ya biz bunu düşünmekle mükellefiz. Birisi diyebilir ki biz bundan mükellef değiliz. Eyvallah. Ama o bilinmekliği istedi. Bakın o bilinmekliği istedi. Bilinmekliği istediyse ve bilinmeklik hoşuna gittiyse onun bilinmekliğine yarayan, bilinmekliğine sebep olan her şey onun hoşuna gidecektir. Dikkat edin.
Sufiler onun hoşuna gidecek olan işlere koşarlar. Sufilik onun hoşuna gidecek olan şeylere koşmaktır. Onun sevdiği şeylere koşmaktır. Onun sevdiği şeylere koşmaktır. Bakın sufi algısı, sufi düşüncesi Allah'ın sevdiği şeylerle haşir neşir olmaktır. Allah'ın sevdiği hale gelebilmektir.
Allah'ın sevdiği şeyleri üzerinde toplamaktır. Allah cömert kullarını sever. Bakın sufi cömert olmaya çalışır. Allah temizlenip tövbe edenleri sever. Sufi temizlenip tövbe etmeyi düşünür. Temizlenmek zahiridir. Tövbe etmek batınidir. Sufi temiz olup tövbe etmeyi sever. Allah'ın sevdiği şeyleri sevip, sufiler onları üzerinde, sevdiği şeyleri üzerinde toplamaya çalışırlar.
Allah oruç tutanları sever. Allah sabredenleri sever. Allah kendi yolunda sıkı sıkı mücahede edenleri sever. Kur'an-ı Kerim'i açın, Allah'ın sevdiği hallere bakın. Allah'ın sevdiği hallerle hallenmek sufiliktir. Eğer bir kimse gerçekten o kendince kendisini bilinmek diye sevdim noktasına ulaşmak ve o bilinmek diye sevdiyse ben de bileyim de beni sevsin diye düşünüyorsa bir kimse, o zaman onun sevdiği işlerle iştigal edecek ve onunla bu sefer onunla sıfatsal olarak bir bütünlük arz ettiğini görecek.
Çünkü o bilinmek diye sevdiği sevdiği sıfat olarak onun sevdiği sıfatlar sizin ön üzerinizde tecelli ederse aslında gerçek manada kendini sevmiş olacak. Gerçek manada o kendini sever. Gerçek manada onun sevdiği kendisidir. Herkes kendisi gibi olanı sever. Erkekler size sesleniyorum. Sizin her daim zıttınıza hareket eden bir kadını sevebilir misiniz? Gel dediğinizde giden git dediğinizde gelen bir kadın düşünün. Sağa git dediğinde sola giden sola git dediğinizde sağa giden bir kadın düşünün evde. Kadınlara diyeceğim şimdi.
Sizin hep zıttınıza hareket eden bir adamı sever misiniz? Siz yedirmeyi seviyorsunuz adam da yedirmeyi sevmiyor. Bir misafir geliyor. Siz dolapta ne varsa misafirin önüne çıkarmak istiyorsunuz. O da sizi engelliyor. Siz cömersiniz karşınızdaki cimri. Sever misiniz? Birisi çok güzel ahlaklı. Obürki de çok çirkin ahlaklı. Güzel ahlaklı olan çirkin ahlaklı olanı sever mi? Basit. Sevmez. Bakın sevmez. O zaman bilinmekliği sevdiği, bilinmekliğin yolu, bilinmekliğin yolu. Yani biz o bilinmeklikten bir pay alacaksak, biz bilinmeklik noktasında yürüyeceksek, onun sevdiği haller ile halleneceğiz.
Onun sevdiği hal ile hallenmiyorsak biz kalde kaldık, lafta kaldık. Bakın lafta kaldık. O yüzden sufilik bu manada hal işidir. Kal işi değil. Siz orucun bütün faziletlerini bilebilirsiniz. Orucun farziyetini de bilebilirsiniz. Ama orucu onun istediği gibi tutmazsanız, oruçlunun nefesi bana miski amber gibi gelir haliyle hallenemezsiniz.
Nasıl olması lazım? Orucu onun istediği gibi tutmanız gerekir. Bu ne demektir? Bu böyle, çok affedersiniz, merkebin önüne ot, saman koymazsanız akşama kadar o da yemez. O da oruç tuttu gibi olur. Böyle değil. Güzel ahlakla oruç tutmak, uykuya tutturmamak, yemeğe tutturmamak, obur olmamak. Bunun gibi, o orucun kendi içindeki içsel vasıflarını üzerinde bulundurmak gerekir.
Aynı şey ibadetler için geçerli. İbadetleri yaparken, işlerken, bir fiiliyatı yaparken onun için yapmak, onun istediği gibi yapmak. Bakın, onun için yapmak, onun istediği gibi yapmak. Bu işin ince perdesi. Eğer siz hayatı yaşarken, onun istediği gibi, onun istediği ince perdeden yaşarsanız, onun sevgisini celbedersiniz.
Eğer onun istediği gibi, ince perdeden yaşamazsanız, onunla irtibat kurmanız mümkün değildir. Eğer, onunla bu noktada irtibat kuracaksınız, bu irtibatınız, aynel yakin noktasında, derecesinde olmasını istiyorsanız, İlmel yakin derecenin üstüne çıkmanız gerekir. Bu da, onun istediği hal ile hallenmektir. Bu da, sevginin ruhanileşmesi, imanın ruhanileşmesi, İslam'ın ruhanileşmesi. O kimsenin, İslam'ı ve, burada imanı ruhanileştirmesiyle, kendisinin ruhanileşmesi orta yere çıkar. Kendisi ruhanileşirse, o kimse, Cenab-ı Hak, hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım. Tecellisi, o mümin kimsenin kalbinde tecelli edecektir.
Bu, birinci derecede, o kulun, ilham ile tanışması, ilham ile karşılaşmasıdır. Bunun yolu, sıfatsal olarak, kendi üzerimizde Allah'ın sevmediği, her ne var ise, Üzerimizden atıp, üzerimize Allah'ın sevdiği, her ne var ise, Tesis ve tecelli ettirmek. Ve bu tesis ve tecelli, aynen, yaratmadaki gibi, her an, Bunu üzerimizde, bunu üzerimizde olması için, uyanık olmak. Bunun üzerimizde olması için, her daim, rabıtada olmak. Asıl rabıta bu. Her dem, Allah'ın, bu alemi yenilerken, her an, seni de yenilerken, Senin bir önceki halin, yok olmuyorsa, bir önceki halin, hafızaya alınıyorsa, O halin, senin karanlık olmasın.
O halinin üzerinde, çirkinlik olmasın. O, hafızaya alındı. İşte, sufiler, gün içerisinde, tövbe ederekten, Hafızaya kötü, karanlık olarak, alınmış olanları, Tövbe, tövbeyle, temizlerler. O karanlığı ne yaparlar? Nötülize ederler. Eğer daha da samimi, bir şekilde tövbe eder, Allah'ı zikrederse, onlar hayra çevrilir. Neyle? Tövbeyle, zikirle. Eğer onlar hayra çevrilmezse, o karanlık bir perde olarak orada duracaktır. Ve bu, hesap görülürken, o karanlıkları siz gözünüzün önünde ne yapacaksınız? Göreceksiniz. Bir, ya o kimse, o karanlıkları işlemeden, kendini muhafaza edecek, koruyacak, bu en güzelidir. Günaha düşmemeye gayret etmek.
İki, günaha düştüyse, tövbeyle onu temizlemektir. O zaman, şöyle düşünün. Her an bu alem yenilenmekte, her an bu alem yenilenirken, sen de yenilenmektesin. Sen de yenilendiğinde, yeni resmin nasıl? Yakışıklı mı? Yeni resmin temiz mi? O yüzden, sufiler, her an zikir ile meşgul olurlar ki, her an kendilerinden sudur eden zikrullah olsun. Ve zikrullahın nuru, ardı ardına eklensin. Ardı ardına eklenince, o kimse, nurdan bir varlık haline gelsin. Ruhanileşsin.
O zaman, meleklerin üstüne çıksın. Senin özgül ağırlığın yok. O yüzden dedi, kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok. Hiçbirisinin özgül ağırlığı yok. O yüzden dedi, birinizin birinizin üstünde değilsiniz. Neden? Hepinizde bu alemin içerisinde özgül ağırlığı olmayan varlıklarsınız. Biri padişanmış, birisi müdürmüş, birisi amirmiş. Bunların bir özgül ağırlığı yok. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa, cemaatin arkasında yürürdü, önünde değil. O yüzden tevazu ederdi. Beni diğer peygamberlerin üstünde görmeyiniz. Tevazuya bakın. Arabın aceme, acemin araba üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.
Takvanın da özgül ağırlığı yok. Takva bir hal. Takva bir hal. Namazın özgül ağırlığı yok. Orucun özgül ağırlığı yok. Her biri bir hal. Zekatın bir özgül ağırlığı yok. Bir hal. Haccın özgül ağırlığı yok. Bir hal. Bu alemin özgül ağırlığı yok. Bir hal çünkü. Cennetin, cehennemin bir özgül ağırlığı yok. Bir hal. Bir perde. Arşalan'ın, lef-i mafızın, kürsünün özgül ağırlığı yok. Bir hal. Bu alem bir halin üzerinde yürümekte. Biz bu alemi bir namazda özgül ağırlığı olan bir cisim gibi görüyoruz. Bütün var olan bu varoluş, bu alemin özgül bir ağırlığı yok.
Ağırlıklar kendi içlerindeki ölçü birimleri. Birbirinin ağırlığı, birbirine göre ölçü birimleri. Komple bu alemin dışına çıkmanız mümkün olsa ve bu alemin dışına çıkmış olsanız, bu varlık aleminin, o zaman bu varlık aleminin bir özgül ağırlığının olmadığını göreceksiniz. Hz. Muhammed-i Mustafa, Miraç'ta bu alemin bir özgül ağırlığının olmadığından dolayı hızla çıktı Miraç'a.
Çünkü bir özgül ağırlığı yok. Ve hızla Miraç'ta çıkaraktan Kabe Kevsay'ın noktasına kadar geldi. Özgül ağırlık yok çünkü bir hal. Ve Cenab-ı Hak onun kalbine vahyetti. Ve kalbine vahyeden gözü onu görünce şaşırmadı. Vahiy göze vurur. İlham göze vurur. Kalbinize bir ilham gelirse, onu mana gözünüzle görürsünüz. Kalbinize bir ilham gelirse, onu mana kulağıyla dinlersiniz. Bunun başlangıç noktası, ey sufiler, kabir haline vakıf olmaktır. Kabir haline vakıf olduğunuzda, o bir ilhamın en alt derecesidir.
Zikrullah halakasında, bir piri görmek, bir üstadı görmek, bir peygamberi görmek, bir haldir. Bu ilhamdır. O ilham göze tecelli eder. Kalbinize gelen o ilhamı, mana gözüyle görürsünüz. Kalbinize gelen o ilhamı, mana kulağıyla dinlersiniz. Bu içsel bir yolculuktur. Tasavvuf budur. Sufilik budur. Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz budur. Kalbinize ilham gelir. O ilhamla konuşursunuz. O ilhamla görürsünüz. O ilhamla bilirsiniz. Hadisi kutsu böyle tecelli eder. Benimle görür. Benimle duyar. Benimle tutar.
Benimle yürür. Benimle konuşur. Kalbe gelen ilhamdır. Velilerde, evliyalarda, müminlerde, peygamberlerde bu vahiydir. Peygamberlerde bu vahiydir. Hiçbir veli peygamber değildir. Nebi de değildir. Mürsel de değildir. Adına ne derseniz deyin. Peygamberlik son bulmuştur. Ama velilik kapısı açıktır. Bütün inananlar açıktır. Bu ancak ilham iledir. Kalbe gelen ilham ile. O yüzden kardeşler kalde kalmayın. Bunun yolu, bakın bunun yolu.
Nereye giderseniz gidin. Ta ilk sufilere gidin. İlk sufilerden adı konulmamış. Henüz daha tarikat ismi almamış. Ceylan Hazretlerinden sonra tarikat ismi alır. Hepsinin de yolu, hepsinin de merkezi aynıdır. Bir, nefsinle mücadele edeceksin. Güzel ahlak ile ahlaklanacaksın. Tasavvuf, Cüneyd-i Bağdadi'nin deyimiyle güzel ahlaktır.
Tasavvuf, güzel ahlakla Allah'ı bilme yoludur. Tasavvuf, çok ibadet etme yeri değildir. Tasavvuf, sabahlara kadar namaz kılma yeri değildir. Tasavvuf olsa olsa sabahlara kadar zikretmektir. Tasavvuf olsa olsa her nefes zikretmektir. Ama en önemlisi, her an güzel ahlak üzerinde olmaktır. En önemlisi, her an Allah'ın sevdiği sıfatlarla sıfatlanmaktır.
Allah'ın sevdiği sıfatlarla sıfatlanmaktır. O yüzden tasavvuf, küfretmek, hakaret etmek, yalan söylemek, yemin etmek, gıybet etmek, dedikot etmek, onun buna zulmetmek, ona buna çemkirmek, ona buna hakaret etmek, geçimsiz bir kimse olmak, geçimsizlik üzerinden akması tasavvuf değildir. Müminlik de değildir. Bu müminlik de değildir. O yüzden tasavvuf, Allah'ın sevdiği güzel sıfatlara bürünmektir. Güzel sıfatlara bürünmek. Bu da bir kimsenin nefsiyle mücadele etmesi. Nefsiyle mücadele etmesi. Bunun başlangıcı ne? Farzları yerine getir, haramlardan uzak dur, nafilelerle Allah'a yaklaş, Allah'ı sev, üzerinde haram tecelli ederken, haram tecelli ederken, haramla iştigal ederken, bile bile haramla uğraşırken, aldatma kendini.
Olmaz. Aldatma. Güzel ahlak ile ahlaklan. Güzel ahlak ile ahlaklan. Ve her dem, murakebe halinde ol. Bil ki, her an yeniden yaratıp, her an yeniden yaratıyor. Ve sen, hani hoş bir seda olarak senin adına bir şey gitsin. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Hızla geçiyorum. Top oynamak, Hazreti Hüseyin Efendimizin başının kesilip de, haşa, sümme haşa, tekmelendiğini temsil ediyor diye duymuştum. Neticede doğrudur veya günah mıdır? Alakası yok. Boğazlarımda çok rahatsızdım. 23 senedir çok doktora çıktım, düzelemedim. Dualarınızı bekliyorum. Boş ver, hastalığını sev. Sufiler bir hastalık gelmiş, onunla mücadele ederler.
Ama ondan böyle, nefreti makamda durmazlar. Aşk topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. Hazreti Mevlana. Eyvallah. Ama neden onu acı olarak görelim ki? Siz acı olarak görenlerden görmeyin. acı, aşk, tatlı bir şeydir. Gerçekten. Onu dışarıdan bakanlar acı görürler. Buyurun. Maşallah. sabahtan beri geziyorum. Mikrofonu verin hocama. Sese bir bakın.
Bölüyorum sohbeti ama. Oh hiç estağfurullah hocam. Sabahtan beri onlar yoruldular. En son burada bitirmeyi düşündük biz. Ahla olmuş. Böyle bir semahla bitsin diye düşündük. Ama ben onlara ailelerine demiştim ki saat on buçuk, on bir gibi evde olacaklar. Eyvah. Özür diliyorum. Bütün herkesten özür diliyorum. Ama özrünü kabul ettik hocam. Hızla semaya başlıyoruz. Ben de esasen tasavvuf öğretmeye getirdim onlara. Siz de bu akşam Allah razı olsun. Tevafuk oldu. O konuyu açtınız. İnanıyorum ki anladılar onlar da. Ama ya biz müsaade isteyeceğiz. Yok semayı size izletelim de gönderirim hocam. Çok çok özür diliyorum. Estağfurullah. Ya da semadan sonra sohbet artık şey yaparsak.
Çünkü onlar geç kalacaklar. Ben de ailelerine karşı mahcup olacağım ama hakkınızı helal edin. Helal olsun hocam. Yerden göğe kadar helal olsun. Siz böyle düşünmüşsünüz. Teşekkür ediyoruz. Allah sizden razı olsun. Allah sizin sayılarınızı arttırsın. Allah razı olsun. Hızla semaya başlıyoruz. Destur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi