Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 10 Şubat 2013 · 1:20:27
Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Herhalde geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz. Hilkat yani yaratılma teorisiyle ilgili olarak dikkatimizi çeken ilk şey, üçlülük kavramının rolüdür. Bu onun zâti tecelli teorisinden farklılığını ortaya koymaktadır.
Hareket noktası, mütahat olduğu veçiyle gene haktır. Varlığın antolojik temeli artık bilmekte olduğumuz gibi vahid olan haktır. Ama vahid, yani tek demek vahid, kevni veçesiyle göz önünde tutulacak olursa, farklı üç veçe takdim eder. Bir, mutlaklığı yönüyle değil fakat kendini ishar etmesi bakımından zat, ikincisi irade, üçüncüsünde emr, yani hak bir amir olarak kendini ishar eder.
Bu üç veçe bütün hilkat sürecini temsil eder. Cenab-ı Hak bir şeye ol derken, demek ki ne olmuş oluyor? Hem irade etmiş oluyor, hem emretmiş oluyor, hem de tecelliyat olarak da zat noktasında kendini ishar etmiş oluyor. Bu süreci şu şekilde tasvir etmek mümkün. Önce vahid olan hakka zatı bilinç ya da ilim kıyam eder ve ilahi bilinçte ayağını sabite zuhur eder. Bu mümkün olan kesretin doğuşunun işaretidir. Ve böylelikle de zat hazreti ilah alma hazretine nüzul eder. İkinci safhada yani, pardon, ikinci safhada ayağını sabitenin Adem halinde bulunuyorken, bu sefer varlık haline zuhur etmesinin ilmine dayanan irade zuhur eder.
Ve son safhada da bu iradeye dayanan ol emri verilir ve alem yaratılmış olur. İbn-i Arabi söze hilkatin kökünde hakkın ferdiyetinin bulunduğunu söyleyerekten başlar. Arabi hakta vahid olarak değil de fert olarak söz etmiş olması önemlidir. Şimdi, ilmi tecelli etmiş hak olarak, fert vasfıyla hak, zaruri olarak ilim, alim, malum diye üç nesne içerir.
Bu üçlü yapı hilkat sürecinin üçlü yapısı değildir. Başka bir deyişle İbn-i Arabi, üçlü yapı içinde üçlü yapı teşhis etmektedir. Ve alemde bu ilahi hazretten var oldu. Nasıl ki hakta, muhakkak ki bizim bir şeye kavlimiz, onun yaratılmasını irade ettiğimizde ona ol dememizdir, o da olur buyurur. Böylece gene zat, irade ve kavul üçlüsü gerekir. Bu üçlü olmasaydı, o şahide var olamazdı. Çocuk şıkırdatma bakalım onu. Böylece gene zat, irade ve kavul üçlüsü gerekir. Bu üçlü olmasaydı, o şeyde var olamazdı. Füsus 139'a 140. Bu pasaj, fail yani hak cihetinden, üçlüğün yapısını tasvir etmektedir. Ama yalnızca yaratıcı cihetinden, üçlülük herhangi bir tesir icra etmemektedir.
Yaratıcı, fiilin gerçekleşmesi için bu irade ve emre muhatap olanda da, kabilde, yani yaratılacak olanda da, mütakabil bir üçlülüğün bulunması gerekir. Hilkat, ancak ve ancak aktif üçlüğün pasif üçlükle çakışması halinde kuvveden fiile çıkabilir. O nesnedeki üçlülük, bir, onun şey oluşu, şeyiyeti, iki, onun ol emrini işitmesi, üç, yaratıcının onun yaratılması hilkati ile ilgili olan emrine boyun eğmesidir.
Yani intisali. Bu bakımdan tekvin, yani varlığa bürünmek, yaratılmış olan şeye izafe edilmelidir. Çünkü ol emrinin zuhurunda, eğer o şeyde bizatihi varlık kazanmak kuvveti olmasaydı, o şey asla var olmazdı. Bu bakımdan kendisini Adem'den, yani yokluk halinden, varlığa dönüştürmesi olan bizzat o şeydir. Füsus 140, 115, 116, 173. O şeyin böyle hareket edebilmesinin sebebi ise, ayağını sabitenin aslında gizli ve batinin varlık hali olması dolayısıyla, o şeyin zaten alemi gaybde potansiyel olarak mevcudiyetindendir. İzudsu. Sanırım bütün gizem ayağını sabite. Ayağını sabite nedir? İmtisak, ol emrine uymak ya da uymamak mümkün müdür?
Benim varatim eksik. İslam dünyası hep olan varlığın üzerinden konuşmuştur. Zahiri manada yaratılışla alakalı, ulemanın bir kısmı konuşurken, yaratılandan yaratana doğru gitmiştir.
Arami, Cüneydi Bağdadi, Abdülkadir Geylani, Hazreti Mevlana, Sufiler ise, öyle söyleyeyim, büyük bir çoğunluğu, yaratıcıdan yaratılana gelmiştir. Bunun arasında aslında dışarıdan bakıldığında çok fark yokmuş gibi görünürken, aslında hareket etme noktasında, düşünceyi oturtma noktasında temel farklılıklar var.
Bir kimse yaratılan bir şeye baktığında, yaratılan bir şeyin üzerinde tecelli eden hem iradeyi, hem ilmi, hem de ol emrini görebilir. Allah'ın kudretini, bunu arttırabiliriz daha, kuvvetini görebilir. Allah'ın o noktadaki cebrini, kahrını görebilir.
Bunu felsefi açıdan bakanlar, genelde yol olarak, yaratılıştan değil, yaratılandan değil, yaratandan itibaren onu aşağıya doğru indirirler. İkisi de doğru noktada, doğru yerde, aynı sonuca götürür. Yaratılandan, biz yaratılana bakaraktan, yaratanın tecelliyatını görerekten yürürsek, gideceğimiz yer haktır.
Yaratandan, yaratılmış olana doğru gelirsek, zaten haktan gelen bir şeyi görürüz, onun sonucu yine hakka döndürülüştür. Fazla bir fark yokmuş gibi sonuçta. Ama ve lakin, işin çetrefilli ve zor kısmı, yaratılanı görmeden, yaratanın kendi zat-ı uluhiyetinin içerisinde, mekanizmanın nasıl çalıştığının üzerinde fikir beyan etmektir.
Eğer burada, o kimse, önce yaratılanı görürse, bu fikrini daha basit bir şekilde oluşturabilir. Pozitif ilim dünyası, yaratılmış olan bir şeyden yaratana doğru gider. Biraz daha maddeperestliktir bu. Oysa, sufi kaynaklı ilim dünyası, yaratandan aşağı doğru, yaratılana doğru gelir.
Ve bu düşünce noktasında, bu meseleye bakanlar, sufilerin bir şekilde daha önce delirleyip koydukları ölçüleri maddesel noktada teyit etmiş olurlar. Mesela, Hz. Mevlana bütün varlığı bir hayal üzerine yürür gör dediğinde, bütün maddeyi, bütün varlığı hayalin üzerine oturtturur. O varlığı o noktada görmez.
Oradaki hayali görür. Eğer varlığı görmüş olsaydı önce, o hayali göremeyecekti. Ama önce hayali görerekten, hayalin üzerine varlığı oturtturur. Bu, Arabi'den de içeri bir şeydir. Bakın, bu Arabi'den de içeri bir şeydir. Şimdi, bu ön gizirgahtan sonra, meselelere yavaş yavaş, tane tane, vaktinizi alacağız ama, bu konu böyle dikkat ister. Biz bu meseleleri kendi aramızda, beş on arkadaşla konuşurken, birisi kaşını kaldırsa dikkatimiz dağılırdı. Bu dikkat dağıldığında, dinleyenin de, anlatanın da, bir anda adamın şirke veya küfre gittiğini görürsünüz. Bir anda, bunlar tevhidi meselelerdir, tabiri caizse mahremdir biraz.
Fakat, bu mahremiyet konuşulmaya konuşulmaya, bu ilim ortadan kalkıyor. Bunu böyle açıkça, ayağın beyan konuşulmasını istiyorum ki, bu ilim ortadan kalkmasın. Bunların hepsi de, tevhid ilminin içindedir. Tevhid ilmi de, ilmin özüdür. İlmin hakikatidir.
İnsanlar, ibadet ilmini öğrenirler. Öğrenebileceğiniz her yerde, her yerden ibadet ilmini öğrenebilirsiniz. Ama tevhid ilmini her yerden öğrenemezsiniz. Namazı, abdesti, orucu, haramları, helalları nasıl yapılması gerektiği bütün haller ibadetle alakalıdır. Siz o ibadet ilmini, gözünüzün gördüğü bir hocadan gider, oturursunuz dizinin dibine, o hoca size ibadet ilmini veya muamele ilmini size öğretir.
Tevhid ilmi ise, bu noktada özeldir. Bunun sesi gidip geliyor, bununla mı alakalı? Hareket noktası, mütahat olduğu veçiyle, yine haktır bu meselenin. Varlığın antolojik temeli artık, bilmekte olduğumuz gibi, vahid olan haktır. Vahid, her şeyi kendi zatında toplayan, her şeyi kendinde toplayan.
O zaman, varlığın antolojik temeli, bu noktada, dini açıdan bakıldığımızda, temel olarak Allah'tır, haktır. Ve hak, bütün sıfatları kendi üzerinde toplamıştır. Bütün sıfatların cemidir, toplandığı halidir. Bir kimse Allah dediğinde, bütün sıfatlarıyla beraber Cenab-ı Hakk'ı ne yapmış olur? Zikretmiş olur. Hak esması da, vahid esması da, bu noktada nedir? Cem edilmiş, toplanmış Allah esmasının içindedir. Arabi burada, varlığın antolojik temeli, vahid olan haktır derken, bu varlığı yaratanın temelinde Allah var, hak var.
Ama vahid, kevni veçesiyle göz önünde tutulacak olursa, farklı üç veçhe takdim eder. Demek ki, o varlığa biz, yaratılış noktasında, tecelliyat noktasında baktığımızda, göz önüne onu getirdiğimizde, üç farklı yön çıkmış olacak. Birincisine, mutlaklığı yönünle değil fakat, kendini ishar etmesi bakımından zat. Yani, Allah, zat noktasında, yaratılmış olan şeye ne yapmış oldu? Kendisini, yaratılmışın üzerinde ishar etti, gösterdi. İshar etmek, kendini göstermek, kendini meydana çıkarmak. Kendini meydana çıkarmak. Hiçbir şey yok idi, Allah'ın varlığından hiç kimsenin de haberi yoktu, kendinden başka. Allah, kendi varlığını göstermek istedi.
Allah, kendi varlığını göstermek isteyince, o zaman kendisini gösterme tecelliyatı oluştu. Bu, daha zatın içinde. Zattan dışarı çıkmadı daha. İkincisi ne? İrade. Cenab-ı Hak, o zat noktasında, iradesi yaratılacak olan şeyin üzerinde tecelli etti. Üçüncüsü ne? Emr.
Son noktada Cenab-ı Hak, bunu ol diyerekten, küm diyerekten, zahir etti. Bu, gün deyinceye kadar, burada geçen zaman yok, ama bizim için zaman. Zaman yok burada. Allah'ın zatının içerisinde zaman kavramı anlamsız. Allah, zat noktasında zaman kavramından münezzeh. Niçin? Başlangıcı yok, sonu yok. Başlangıcı ve sonu olmayanın, kendi zat içerisinde münezzehtir ondan. Başlangıcı yok, zaman kavramının bir anlamı da yok. Sonu da yok. O yüzden zaman kavramının da bir anlamı yok. Kendi zatının içerisinde. Ama küm dediğinde, o olanın başlangıcı var artık.
Olanın başlangıcı olunca, zaman sıfatı anlam kazandı. İlim sıfatının bir anlamı yok, zatın içinde. Emir sıfatının bir anlamı yok, zatının içinde. Alimlinin, kudretinin, kuvvetinin, cebbarlığının, basirliğinin, semilinin bir anlamı yok, zatın içerisinde. Bu manada zat, kendi içerisinde anlamlı ama dışta hiçbir şey olmadığından anlamsız.
O zaman anlamsızın anlamlanması gerek. Anlaşılmayanın anlaşılması gerek. Bilinmeyenin bilinmesi gerek. Bilinmeyenin bilinmesi gerekebilmesi için ona bilen gerek. Bilinmeyenin kendi içerisinde, kendi dairesinde aynı zamanda bilen. Dışarıdan anlamsızmış gibi görünen kendi içerisinde anlamlı.
Kendi içindeki anlamlılığının anlamsızlığı var yalnız. Kendi içinde bilinen, başka bilen olmadığından dolayı bilinmeyeni de içinde saklıyor. Bilinen de, bilinmeyen de kendi içerisinde, kendi içerisinde anlamsız bir şekilde zatın içinde. Zat her şeyden münezzeh, her şeyden de münezzeh.
Bu zatın, bu zattan anlamlanması, bilinmesi için bir şeyin zuhur etmesi lazım ki, o zuhur eden, o zahir olan, o tecelli eden şey onu anlasın ve bilsin. Peki, ondaki anlama ve bilinme kimin? Ondaki anlama da, ondaki bilinme de sıfat olarak, köken olarak, temel olarak yine hakka ait. Temel noktasında, hakka ait olan bilinmeyle hakkı bilecek.
O hakka ait olan anlamlamayla hakkı anlamlandıracak. O kendi içerisinde, yine o yaradılanda, Allah'ın bütün sıfatları tecelli edecek ki, o yaradılan şey, Allah'ın sıfatlarının anlamlandırsın ve bilsin. Adem'e bütün isimlerini öğretti mi? Öğretti. Adem'e bütün isimlerini ve sıfatlarını öğreterekten, Adem, kendisini, yaratanı bildi. Kendisini, yaratanı anladı. Eğer Adem, bütün sıfatlarıyla sıfatlanmamış olsaydı, kendisini, yaratanı ve bilmekte nakıs ve eksik olacaktı. Yaratılanı bilmek eksik ve nakıs olursa, yaratan da bu noktada eksik ve nakıs bilinecekti ki, zatın tecelliyatı yine anlamsızlaşacaktı, yine eksik kalacaktı.
Aslında bilenin bilen, tersinden bakarsak, bilinmeyen, bilinmeyen bir şeyin üzerinde, bu üç merhale, irade ve emirle bir şey olunca, o şey bilinmeyenin bilinir olması oldu. Ve bilinir olunurken, o bilinir olunan nokta, sıfatlar noktasında kemale ermiş oldu.
Onu kemale erdiren de kimdi? Hak'tı. Hak, Adem'i kemale erdirerekten, aynı zamanda bilinmeyenin bilinilir haline gelmesini sağladı. Ve bilinmeyen, bilinmiş oldu. Aslında bilinmeyen sıfatı da kendi içerisinde gizli, bilinen sıfatı da kendi içerisinde gizliydi. O zıtlıkları tecelli ettirerekten, bilinmeyen bilindi, anlaşılmayan anlaşıldı.
Anlamlı olmayan anlamlaştı. Bu manada, yine kardeşimizin bir yerden bana söylediği sözü burada söylemek istiyorum. Bir veçesiyle Allah, aleme tabiri caizse mecbur oldu. Mecbur olmasının sebebine bilinmekliğinden dolayı. Ve işte o bir şey yaratılırken de hilkat noktasına, yaratılma noktasına gelmezden önce, zat noktasında üç merhale geçiyor. Üç merhale, Arabi'nin görüşüne göre. Birinci merhalesi, zatın bu noktada kendisini ihsar etmek, kendisini gösterme noktası.
İkincisi ne? O göstermeyi, o ihsar etmeyi irade etmesi. Üçüncüsü ne? Bunu oğul emriyle, kün emriyle emretmesi. Allah zamandan mekandan münezzeh, zat. Hiçbir şey yok. Allah zat noktasında görünmek istedi. İshar, eski dilde. Görünmek, bunun karşılığı değil, ihsarın karşılığı değil. İshar olma, gizli bir şeyin kalmaması. Görünmek, görene göredir.
İshar olma ise, görülenin kendisini tam anlamıyla dışa vurmasıdır. İçinde sakladığı bir şey yok. Zat, ihsar olmak istedi. Görünmek istedi. Yani Türkçe karşılığı görünmek diyoruz ama, görünmek onun tam noktası değil. Ondan sonra ne oldu? İrade. Kendince ne yaptı? İrade etti. İshar etmeyi irade etti. Yani buna karar verdi. Bunu kendince ne yaptı? İstedi.
Allah bilinmezdi. Bilinmekliyi sevdi. Bilinmekliyi istedi. Hadis-i Kutsi. Aslında Arabi burada, Hadis-i Kutsi'yi şerh ediyor. Arabi gökten farklı bir ilim almıyor. Arabi mevcut olan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, Hadis-i Kutsi'sini şerh ediyor. Safhalarını anlatıyor bize. O Hadis-i Kutsi'yi de, zaten Arabi kendi füsusunda, hilkatle alakalı şeyler, meselelerde, o, tabi bu kardeş İzül Su'dan okuyor bunu.
Arabi'den, direkt Arabi'nin füsusundan veya fütuhatından okusaydı, Arabi hilkatle alakalı şeylerde, Allah bilinmezdi, bilinmekliyi istedi diye, Hadis-i Kutsi'yi beyan eder. Arabi'nin küçük bir risalesi vardır. O küçük risalesinde, Hadis-i Kutsi'ler ve Hadis-i Şerifler vardır. Onu Mahmut Kanık Hoca, çevirmişti, kendisi onu, arzuların tercümanı diye. O arzuların tercümanında, Arabi'nin, genelde füsusta ve fütuhatta, tasavvufi manada ve, sır manasında kullanmış olduğu, Hadis-i Şerifleri, ve kullanmış olduğu, Hadis-i Kutsi'leri, o arzuların tercümanında bulabilirsiniz. Füsusta veya fütuhatta, Allah, zat noktasında bilinmezdi, kendi içinde, bilinmekliyi isteyince, onu, ishar olmayı isteyince, bunu irade etti.
İrade ettikten sonra, kün, oğul dedi. Nasıl karıştırmasın? Böyle daire daire çizdim, bunu kafanızda karıştırmasın. Bu şimdi, geçen haftaki anlattığımız dersin, Arabi noktasındaki yorumu. Aslında, geçen haftaki benim anlattığım yorum ile, bunun arasında çok fazla, farklı bir yorum bulamayacaksınız. Ben Arabi'nin bu noktadaki yorumlarına katılmayan, ve Arabi'nin bu noktadaki yorumlarını reddeden bir noktada değilim. Çünkü Arabi de bu yorumu yaparken, ben bilinmez bir hazinedim, bilinmekliyi istedim, Hadis-i Kutsi'nin, tecelliyatını anlatır. Ve işte bu noktada, kün lafzı söyleninceye kadar, künün arkasında, iki tane sıfat tecelli eder.
Bir, ishar olma sıfatı, iki, irade sıfatı. İshar olma sıfatıyla, irade sıfatından sonra, kün, oğul emri gelir. Bu noktada, Arabi ile beraber, bütün sufiler, ve bu noktada, ulemanın büyük bir kısmı, bunda birleşir. Bazı yerlerde, belki de, irade ile ishar olmanın, yer değiştirdiğini görebilirsiniz. Bu çok anlamlı bir şey değil. Bunu kafanızı karıştırmayın. Yani, başka bir eserde, bu isharla iradenin, yer değiştirdiğinizi görebilirsiniz. Hatta, Arabi bazen, füsusunda ve fütuhatında da, ince bir perdede, bunları belki de, yan yana dahi, oluşturabilir. Bunun, yarın öbür gün, bir yerde oturup, füsus okursanız, veya bir tarafta, fütuhat okursanız, Arabi'nin, hikkat ile alakalı, herhangi bir şeyini okursanız, bir başkası, bunların yerlerini değiştirebilir, bu o kadar çok önemli değil.
Bu çünkü, isharı da, iradesi de, zatın içinde daha. Zatın dışında değil. Burası o yüzden, ilhama dayalı bir nokta. Burası Arabi'ye, böyle ilham edilmiş olabilir. Ve Arabi'ye, bu ilham yanlış değildir de. O yüzden, Arabi noktasında, ishar mı önce, irade mi önce, bu, sufilerin arasında da, çok önemli bir nokta değildir.
Bu üç veçe, bütün hikkat sürecini, bütün hikkat sürecini temsil eder. Evet, bu üç olgu, bu üç olgu, yaradılışın bütün, hepsinde de tecelli etmiştir. Ve yaradılan her şey, bu üçlü, tecelliyattan geçer. Hala da, yaradılanların üzerinde, bu üçlü nokta, devam eder. Siz bunu şöyle bir şey de, diyebilirsiniz. İlmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin. Sakın bunu, bazı, Avrupalı, Hristiyanlar gibi, üçlü testis inancına dayatmayın. Bazı Avrupalı, Arabiciler, bunu üçlü testis inancına götürürler. Derler ki, bu üçlü testis inancı.
İrade, İsa, İrade, ondan sonra, kül, oğul emri, baba, oğul, kutsal ruh. Bunu, bir batılı kaynaktan, bunu böyle okuyabilirsiniz. Batılılar, yaradılış noktasında, şöyle düşünebilirler. Düşünürler de, bir baba vardı, oğul İsa, kutsal ruh, Cebrail. Sıralamayı da normalde, Tanrı, onların diliyle, kutsal ruh ve oğul olarak sıralarlar. Kimisi, başka bir fraksiyondan, baba, oğul ve kutsal ruh olarak, fraksiyonu tamamlar. Bunun da altını çizdim, yarın öbür gün, bir yerden bir eserden okursanız, bir yerden okursanız, bununla alakalı da bilginiz olsun.
Bu süreci, şu şekilde, tasvir etmek mümkün. Önce vahit olan, hakta zatî bilinç ya da ilim, kıyam eder. Kıyam etmek, ayağa kalkmak. Zat vardı, zatın içerisinde, ilim sıfatı ayağa kalktı. Ve ilahi bilinçte, ayağını sabite, zuhur eder. Bu bilencin içerisinde, henüz daha varlığa bürünmemiş olan, ayağını sabite denilen, varlık elbisesi giymemiş olan, varlıklar. İşte, burası, her şeyin, zemini. Bana kardeşimiz dedi ki, öyle bir mevzu buldum dedi, altına dedi, pembe bir sünger, kafana da bir tane dedi, madenci baleti koy, kafam vurabilir dedi, bana.
Ben de inşallah dedim. Ayağını sabite, şimdi burada herkesin, ayağını sabite üzerinde, düşünceleri vardır. Ayağın ne demektir? Görünen. Sabit, sabitte görünen. Ayağın sabite, sabitte görünen. Sufiler bunu, Sufiler bunu, zatın kendi içerisinde, kendi ayağını sabitesinde, varlık, varlığı, temaşa etmek olarak görür.
Şimdi, Çanakkale Üniversitesi'nde, Yunus'u konuşurken, ve bir gün sana telefonda, Çanakkale'ye giderken, söylediğim, Mesnevi'den bir beyt, henüz Adem, henüz Adem, toprak değil iken, Hz. Mevlana'nın sözü, biz gül bahçesinde, gül koklar idik.
Yunus, Yunus der ki, Adem henüz yaratılmamış iken, biz gül bahçesinde, gül derler idik. Hz. Mevlana der ki, henüz daha alem yaratılmamış iken, biz can dostla, sohbet ederdik. Ayağını sabite. Burayı anladınız değil mi? Şimdi ayağını sabiteyi anlayacağız. Dostlar, ayağını sabiteyi anlatabilecek olan bir kimse, çok zordur. Anlattığım şey, benim anladığımdır. Doğru değildir.
Anladınız mı? Bunu doğru olarak görmeyin. Niçin? Sizin doğru olarak gördüğünüz şey, benim doğru olarak anlattığım şey, anlattığım şey, bizim, kendimizce doğru kabul ettiğimizdir. Zat var, arkasından ne geliyor? ilim kıyam eder.
İlim sıfatı. Ve ardından diyor ki, Cenab-ı Hak bunları, ilahi binişte, ayata sabitenin doğuşuna işaretir. Ayağını sabite. Her neyi yaratacaksa, kün sıfatları zatının içinde, ama o yaratacak olduğu şeyleri, ilmiyle, tesbit etti.
İlmiyle bütün her şeyleri, çekti, çevirdi, sardı, sarmaladı. Ve yaratacak olduğu şeyleri, sizin, hayal dediğiniz, hayal ettiğiniz, hayalinizde varlık elbisesi giydirdiniz. Hayalinizde kün elbisesi giydirdiniz. Şeyleri hayal etti.
Sizin anlayacağınız noktada söylüyorum. Ve hayalinde bütün varlığa elbise giydirdi. Hayalinde bütün varlığı yarattı. Hayalinde ebedi olarak, varlığın hangi noktaya geleceğini yarattı. Burada durmak yok. Burada her an tecelli üzerine tecelli, tecelli üzerine tecelli, sonsuz tecelli var burada. Ayağını sabitedeki sonsuz tecelliyete, akıl erdirmek, fikir erdirmek, düşünce erdirmek, mümkün değil. Ve Sufi'nin seyr-i sülükteki, sonsuz hayret makamı, ayağını sabiteye bağlıdır. Ayağını sabiteden aldığı, ilham ile Sufi, varlığın bütün derecelerini geçer, görür.
Ve ayağını sabite bu manada anlatılmaz, sadece ve sadece yaşanan ve sadece yaşayan hakikattir. ve ayağını sabiteyi anlatacak ve anlayacak olan o yüzden sadece ehli ve malumudur. Ama algılama noktasında biraz daha algılamamız genişlesin diye, Adem'i kendi suretinde yarattım hadisi kutsisine sığınarak da dedim ki sizin hayalinizi örnek verdim. Hayal edersiniz, çok güzel bir bayan, elbise giydirirsiniz ona erkekler. Hayal edersiniz, çok yakışıklı bir erkek, elbise giydirir bayanlar ona. Hayal edersiniz geleceğe yönelik ve geleceğe yönelik her hayalinize elbise giydirirsiniz. Aslında o sizin hayalinizdedir. Yani bir önceki sohbete dönün.
Düşünce, geldiniz mi düşünceye? Bu kubbenin üstünü, en yuvarlak noktasını, en noktasını düşünce olarak göster dedim size. Ayağını sabite. Hayal. Bu Allah adına, Allah noktasında biz buna hayal diyemez. Ama meselenin anlaşılması, anlatılması açısından ben buna hayal diyorum. Ama bu ayağını sabite, o zaman bu ayağını sabiteden hak, ebedi olarak, ne varlığa bürünecekse, buradan ayağını sabitesinde mevcut. Ve ayağını sabiteden, emir alemine gelir.
Bu da alem nedir? Ayağını sabiteden ilim, kudret, kuvvet, cebbar, kahhar, basir, rahman, rahim, bütün sıfatların, cenninin, ayağını sabiteye tecelliyatıdır. Bunu zattan dışarı koyamazsınız. O zaman zattan burada, farklı bir noktada durdu.
Arabicilerle, Arabinin ayrıldığı yerdir burası. Arabiciler, ayağını sabiteden emire, kün noktasını da, bu zatın içine alırlar. Arabi, et olarak kendi filsuzunda ve fütuhatında belirtmemiştir. Sonradan gelen, vahdedi vücutçular, ayağını sabiteden, zuhur eden, kün sözünü, varlığı, zatın içinde görürler.
hatta, varlığın bütün vücudunu, zatın vücudu olarak da görenler vardır, panteistler. Zatın bütün, bu noktada, zatı komple, yani varlığı, ve varlığın hareketini, ve sükununu, varlığın var oluşunda, zatın içine alırlar. Bütün var, bu manada, zatın içindedir. Arabi, bunu tam zatın içerisine aldığını söylemez. Daldan dala geçtim biraz ama, ama bunu zatın dışında da göstermez. Zatın içinde de göstermez. Burada Arabi, herkesten ayrılır. Herkesten ayrılırken, varlığı komple, hayal olarak görür.
Ve bu varlık aleminde yaşayan insanların, büyük bir çoğunluğunu, uykuda görür. Uykuda görürken de, hadis-i şerifi, patlatır. İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar. Arabi ile, Arabicilerin, yol ayrımıdır burası. Ve, Arabi bunu anlatırken, bunu Arabi'nin, ekolünde giden ilk sufilerden tutun da, Arabi'den önceki nerede? Mesela, Hz. Mevlana, Arabi'den öncedir. Bu varlığı, bu alemi, hayal üzerinde yürür gör der. Hayal dedi, ayağını sabitedir. Ve varlığı, ayağını sabitenin, ayağını sabitenin, tecelliyatı olarak, ve onun, varlığı, ayağını sabitenin, üzerinde yürür olarak görür.
İkinci savada, ayağını sabitenin, Adem halinde bulunuyorken, bu sefer, varlık halinde zuhur etmesinin, ilmine dayanan, irade zuhur eder. Ve ayağını sabit eden, Adem dedi, Adem, Adem aleyhisselam olarak, algılayabilirsiniz de, ama Adem dediği şey, yaratılmış şeydir. İbnü'l Arabî, söze, hilkatin kökünde, hakkın, ferdiyetinin bulunduğunu, söyleyerekten, başlar. Arabi, haktan, vahid olarak değil de, fert olarak söz etmiş olması, önemlidir. Evet, İbnü'l Arabî orada, vahidten değil, ferdiyet, emeden, Allah'ın bu noktada, kendi, zatından bahseder. şimdi ilmi, tecelli etmiş, hak olarak, fetvasıyla, hak, zariri olaraktan, ilim, alim, malum diye, üç nesne içerir.
O zaman, şurayı anladık, zariri olarak, ilim, malum, farklı manalar içerir.
Bir şeyin, bütün bilgisidir. Alim ise, o bilgiyi bilendir. Malum ise, malum bilirsiniz siz, bu noktada, bu şeylerin oluşma noktasıdır. O zaman, Cenab-ı Hak, zariri olarak, bu üç sıfatı, bütün varlığın üzerinde, tecelli ettirir. Her varlık, kendi içerisinde, ilmi vardır. Ve her varlık, kendi ilmine, alimdir. Ve her varlık, bu alimliğinden, ve bu ilminden dolayı da, malumdur. Yani, görünendir. Bilinendir. Malum, bilinen demektir. O zaman, bir zerre, bir zerre, zerre, kendi içerisinde, ilmi vardır.
Ağacın, ilmi, tohumda saklıdır. Tohum, hem, ilim, vasfına bürünüktür, bürünüktür, hem, alim, vasfına bürünüktür, hem de, malum, vasfına bürünüktür. Ama, henüz daha, tohumda, ilim, tecelli etmemiş, henüz daha, tohumda, alim, sıfatı, tecelli etmemiş, henüz daha, tohumda, malum, sıfatı, tecelli etmemiş. Bunu, tohumdan çıkardık, hani az önce dedim ya, bir kimisi, yaratandan, yaratılana giderdi dedim. Sohbetin başında ne dedim? Kimi, bazı alimler, yaratılandan, yaratana gider. Kimi alim, yaratandan, yaratılana gelir. Ben size örneklemek, anlanmanız için, yaratılandan, yaratana götürdüm sizi. Ne yaptım? Tohuma bakın dedim.
Tohumun içerisinde ilim var mı? Var. Tohumun içerisinde alim sıfatı var mı? Var. Tohumun içerisinde malum sıfatı da var mı? Var. Tohum yeşermeye başladığında, o ilme sahip, başladı yeşermeye, oluşmaya. Ve alimliğiyle ne yaptı? Onu irade etti. Ve alimliğiyle irade ederekten, malum oldu, görünen oldu, kocaman bir ağaç çıktı önümüze. Meyvesini verdi, biz bir tohumdan meyveye doğru yol aldık. Yaratılandan yaratanı gördük. Dedik ki, bir tohum, mümkün değil, bu ilmi içinde saklaması, gizlemesi, kendi kendine yazması. Ve kendi kendine yazmış olduğu, o ilim sayfası, bir o programı, bilgisayar programı yazıyor mu, herkes şimdi yazıyor. Bilgisayar programına göre, o bir yazılan bilgisayarın, başı da var, sonu da var, ne hale geleceğin.
Ve bilgisayar programını, harekete geçiren bir güç var. Bilgisayar programını, harekete geçiren güç, alim sıfatında. Ve o bir şeyin sonuna vardığında, malum oldu, görünen oldu. Hiçbir şey yok iken, Allah var idi. Ve Allah, bir şey yarattı. Bu yarattığı şeyin içerisinde, ilim var, alimlik var, malumluk var. Sonu belli. İlk yaratılmış olan varlık, ilim noktasında, bütün bilgisayar programları, o varlığın içerisinde, ilim olarak verildi. Ve bu, aynı zamanda, alim sıfatıyla tecelli etti.
Alim sıfatıyla, bu varlık, bütün bilgiye hakim. ve malum sıfatıyla, o varlık ne oldu? Bilindi. Ama bu sıfatların hepsinde, zatın içerisinde var idi. Bu sıfatlar, zatın içerisinde bilinmeyendi. Bu sıfatlar, zatın içerisinde, anlamsızdı.
Bir şey yarataraktan, ve bir şeyin üzerine, bir şeyin üzerine, ilmi, alimli ve malumluğu da, yükleyerekten, geçen hafta, çok ince bir perde yakalamışım, dediğim nokta, tecelli etmeye başladı. Ve, yaradılan şey, kendi içerisindeki, ilmi, alimli ve malumluğuyla, siz şimdi, alim sıfatı dediğinizde, alim dediğinizde, ilim dediğinizde, bu bütün sıfatları da içine alır.
Malum dediğinizde de, bütün sıfatları içine alır. Malum, bilinen, görünen demektir. O zaman, Allah, bilinmekliği ve görünmekliği, anlaşılmayı ve anlatılmayı, malum sıfatının içerisine koydu. Alim sıfatının içerisine koydu. İlim sıfatının içerisine koydu. Hepsinin tecelli alanlara, ayrı ayrılmış gibi görünürken, hepsi de bir şeye hizmet etti. Neydi? varlığa hizmet etti. İşte Arabi diyor ki burada, bu üçlü yapı, yaradılış sürecinin, üçlü yapısı değildir. Başka bir de işte, İbn Arab'ı, üçlü yapı için, üçlü yapı teşhis etmektedir. Ve alemde, bu ilahi hazretten var oldu. Nasıl ki, hakta, muhakkak ki, biz bir şey kavlimiz, onu yaratılmasını irade ettiğimizde, ona ol dememizdir, o da olur buyurur.
Böylece yine, zat, irade ve kavil üçlüsü gerekir. Bu üçü olmasaydı, o şey de var olamazdı. Bu pasaj, fail yani, harp cihetinden, üçlünün yapısını, tasvir etmektedir. Evet, bu noktada bir sıkıntı yok. Bu mesele de anlaşıldı. Öyle mi? O zaman varlığın her zerresinde, küçücük, küçücük, küçücük, küçücük, zerresinde dahi, bunun tecelli ettiğini görürsünüz.
Devam ediyor. Yalnızca, yaratıcı cihetinden, üçlük, herhangi bir tesir, icra etmemektedir. Yaratıcı, öyle bu işler. Arabi, adamı alır, götürür, götürür, götürür, götürür, oraya kadar. Ama der, senin geldiğin yer burası doğru değil der. Sen okuduğun her şeyi atarsın kenara. Buraya, burada ne için var benim dersi? Seni oraya kadar götürür ama. Sakın, mail atmayın beni, ayakta içmek caiz değil diye. Hazreti Ömer Efendimiz, ayakta da içermiş bazen. Tabi, bir yere kadar götürür insanı, siz bütün gece okursunuz. Okuduğunuz şeylerin, at zeminini oluşturmak için, kitaplığı indirirsiniz.
Hakkındaki ayetleri, hadisleri bulursunuz. Hakkındaki tefsircilerin, bu konuda, göz nuru dökenlerin, dediklerine bakarsınız. Tam bir noktaya gelirsiniz. Arabi der ki, ama der. Orada öyle bir, pasaj size sunar. Size o sunduğu pasajı, algılayamazsınız. Bırakırsınız, okumayı. Ben, bu kardeşin de öyle olduğu, hiç sormadım, böyle mi oluyorsun diye. ben öyle olduğuna inanıyorum. Her okuyan öyle olur Arabi'ye. Ya geldik ya buraya kadar, yol geldik öyle değil mi? Arabi şimdi bizi başka bir yere götürecek.
Sıkı durun. Sakın bunları, başka bir yere götürecek derken, bunlar lazım olmayacak, zannetmeyin. sohbetin başından itibaren olacak olanlar, lazım olacak. Aslında burada daha kocaman tahta lazım. Arabi'yi anlamak için kocaman bir tahta koyacağız, hep bunları koyacağız böyle, sıralayacağız. Devam ediyor. Yalnızca, yaratıcı cihetinden, üçlülük, herhangi bir tesir, icra etmemektedir. Yaratıcı fiilin gerçekleşmesi için, bu irade ve emre muhatap olanda da, kabilde de, yani yaratılacak olanda da, mütekabil bir üçlülüğün bulunması gerekir. Benim az önce kestirmeden anlattığım şeyi söylüyor. Ben, bunu zatın içerisine koyduydum ya önce, bu ilim, alimlik ve malumlu zatın içinde dediydim ya.
Bu, yarattığı şeyde de tecelli edecek. Ve bu ilim sıfatıyla, bundaki ilim sıfatı, buradaki alim sıfatıyla, bundaki alim sıfatı, bundaki malum sıfatıyla, bundaki malum sıfatında, muhakkak üzerinde, tecelli etmesi gerekir. O zaman şu çıktı önümüze şimdi. Allah vardı, hiçbir şey yoktu. Bilinmekli istedi. Bilinmekli isteyince, alemi var etti. Alemi var edince, bunu anlayacak olan, Adem'i yarattı. Adem'i yaratınca, Adem'e bütün esmalarını ve sıfatlarını ne yaptı? Öğretti. Öğretince, onu anlayacak olan da, onun sıfatlarıyla ne oldu? Sıfatlandı.
O zaman, Adem henüz daha yaratılmamış iken, ben peygamber idim. Kim? Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem. Hiçbir şey yok iken, ben var idim. Kim? Muhammed-i Mustafa. Ne taraklarsanız bakın, ne yöne yönelirseniz yönelin, hangi zöreye bakarsanız bakın, sizin önünüzde mihmandağ olacak olan, bir nur vardır.
Muhammed-i Mustafa. Ben peygamberlerin evveliyim. Muhammed-i Mustafa. Adem kim o zaman? Mana olarak, Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem. Arabi, varlığın, Muhammed-i Mustafa olduğunu söyler.
Varlık noktasında, yani, zahir, insan sureti noktasında, Adem, zahiri babamızdır. Mana noktasında, zahiri babamız, Muhammed-i Mustafa'dır. Onda, bütün ilimler ne olmuştur? Tecelli etmiştir. Onda bütün ilimler tecelli ettiği için, Adem aleyhisselam bütün ilimleri öğrenmiştir. Eğer ilk varlığın başlangıcında, bütün ilimleri bilmemiş olsaydı, aklı evvel, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, bir ismi aklı evveldir. Allah önce, Allah der ki, ben önce aklı yarattım.
Al, akıl, adı. Aklı evvel kim? Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Mana olarak, bunu algılamak, biraz güç, seyrüsülük lazım. Bir mürşidin dizinin dibinde oturup, her şeyle, ona, tam manasıyla, teslim olmak lazım.
Akıl üstü bir şeydir. Bu akılla alakalı değildir. O akıl üstü hali, ancak seçilmişler yaşar. Kiminizi, kiminizden üstün yarattım. O akıl üstü, peygamberler ve velilerin yolundan gidenler, nadirattandır. O yüzden, Hz. Peygamber, benim varislerim var dedi. Herkes benim varisim demedi. O yüzden, Cenab-ı Hak, benim velilerim var dedi. Kim onlara savaş açarsa, bana savaş açmış olur dedi.
Niçin? Çünkü onlar, Allah'ın, yeryüzünde, sıfatlarının, tecelliyatının, cem olduğu insanlar. O yüzden, ona savaş açan, ona savaş açmış gibi oldu. O yüzden, ona savaş açandan, dedi ki, kim velilerime savaş açarsa, yırtıcı aslanın, avundan intikamını aldığı gibi, ondan intikamımı alırım dedi.
Niçin? Allah ilmini, alimliğini, malumluğunu, ne yapıyor? Onunla tecelli ettiriyor. Bir şekilde, Allah'ın sıfatlarının, tecelli ettiği noktanın, merkezi diyebiliriz. Devam ediyoruz. Yaratılış, ancak ve ancak, aktif üçlünün, pasif üçlükle, çakışması halinde, kuvvetten, fiile çıkabilir. Yani, pasif dedi, bunlar zatın için dedi, aktif dedi, bunlar zatın dışında, tecelli etti, birbirinin çatışmasıyla, büyük bir, kuvvet meynana geldi. Yaratılış böylece, devam etti. O nesnedeki üçlülük, yaradılandaki üçlülük, onun şey oluşu, şeyiyeti, yani bunun adı yok da. İmam Azan Hazretleri, bu meselenin içerisinden çıkarken, der ki, Allah bir şey yarattı, ismini koymaz.
Biz buna, tasavvufta işte, şeyiyet diyoruz. Arabi buna şeyiyet demiş. İmam Azan Hazretleri'nin, bir şey dediği, tarifi, bütün batığı, felsefeciler, İmam Azam'dan sonra, bir şey, şeyiyet sözünü, kendilerine ölçetmişler. İmam Azam'a kadar, herkes cevher demiş, maden demiş, kuvvet demiş, elektrik demiş, enerji demiş, ruh demiş, herkes bir şey söylemiş, ilk yaratılan şeyye. ilk yaratılan şey, Allah tarafından anlamlı, yaratılan şey açısından da anlamlı. İsmi yok.
Bir şey, onun ola emrini işitmesi, o şey, bir şey o. Ama Allah'ın ola emrini de işitiyor. Üç, yaratıcının onun yaratılması, hikatiyle ilgili olan emrine, boyun eğmesidir. Yani bu, o yaratılan şey, Allah'ın yaratıma, kün emrine, ne yapmış oldu? Emrine uydu. Yani, bu yaratılan şey, Allah'ın emrine, ne? Mecbur. Bu yaratılan şey, Allah'ın emrine mecbur. Alternatif yok.
Kün dedi, yaratılıyor. Ve bu ilk yaratılan şey, ve yaratılanlar, Allah'ın yaratıma, gücünün altında mecbur. Devam ediyoruz. Bu bakımdan, varlığa bürünmek, yaratılmış olan şeye, izafe edilmelidir. Geçen haftaki, sohbete, hani dedim ya, bu yakalanmış, çok müthiş diye, yaratılmış olan şey, varlığa bürünmek, o zaman, bu, yaratılmış olan, şeye ait.
Hani, Cenab-ı Hak, tohumu, yarattı, tohumun, ondan sonraki, işlevleri, kendisine ait. Ona, o ilim verildi. Nerede, ne yapacağını, o biliyor. O alimlik, ona verildi. O alimlikle, ilim sayfasından, o yaratılacak, olacak olan, oluşmaları alıyor, ve maluma, zuhura, tecelli etmiş oluyor. Bu bakımdan, varlığa bürünmek, yaratılmış olan şey, izafe edilmelidir. Çünkü, o emrinin, zuhurunda, eğer o şeyde, bizatihi, varlık kazanmak, kuvveti olmasaydı, o şey asla var olmazdı. Evet. Bu bakımdan, kendisini, Adem'den, yani yokluk halinden, varlığa dönüştürmüş olan, bizzat, o şeydir. Yani, Allah'ın gün emri, yokluktan, bu şeye çıktı, bu şeye çıkınca, var olan şey, bu varlık derecesinde, varlığa bürünmesinin, hareket ve sükunu, kendine ait.
Asıl bomba, en sonunda. O şeyin, böyle hareket edebilmesinin, sebebi ise, ayağını sabitenin, aslında gizli ve batini, varlık hali olması, dolayısıyla, o şeyin, zaten, alemi kaybette, potansiyel olarak, mevcudiyetindedir, demiş, İzud'su, doğru söylemiş. Yani, bu var olan şey, o az önce anlattığımız, ayağını sabitede, zaten, aslında var idi. Ve ayağını sabitede, var olan şey, ne yaptı? Zuhur etti, tecelli etti. Yani, batini olarak, ayağını sabitede, var olan şey, zahiri olarak da, ne olmuş oldu? Tecelli etmiş oldu. Sanırım, bütün gizem, ayağını sabitede. Evet. varlığın bütün gizemi, ve varlığın bu noktadaki, haritası, varlığın bu noktada, altı üstü, ayağını sabitede, mevcut.
Biz bunu, lehf-ü mahfuz olarak görelim. Sizin anlayacağınız dil, ayağını sabiteden, lehf-ü mahfuza yazılmış olsun, lehf-ü mahfuzdan da, vakti saati gelince, aşağı doğru tecelli etmiş olsun. Anladınız? bunu varlığa dönüştürdüm, şimdi ayağını sabitede. Anlayacağınız hale getirdim. Araya bir tane, cebrail koydum. Ne? Koyduğum cebrail, lehf-ü mahfuz. Cebrail değil mi? Cebrail değilim. Cebrail aleyhisselam ne yaptı? Lehf-ü mahfuzdan, Kur'an'ı aldı, Hz. Muhammed Mustafa'ya getirdi. Öyle değil mi? Lehf-ü mahfuzu, onu kim yazdı?
Allah yazdı. Allah, lehf-ü mahfuzda da ne yarattı? Kalem. Kalem dedi ki, beni yarattın. Ben, ne yapayım deyince, yaz dedi. Ne yazayım deyince, bundan sonra ebediyen olacak olanları dedi. Beni sabit eden, olacak olanlar, lehf-ü mahfuzda yazılmaya başladı. Miraca çıktı. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Bize miraçla alakalı, hadislerden birisinde diyor ki, ben kalemin cızırtısını işittim. Hala da kalem yazıp silmekteydi. Kalem ne oluyormuş? Yazdığını siliyormuş da.
Dikkat edin. Sabite diyemeyiz ki, sabitlik yok. Kalem, lehf-ü mahfuzda yazdığını siliyormuş. Değil. Ayağın sabitenin ne olduğunu bilmiyoruz. Ayağın sabitenin varlığını biliyoruz. Ayağın sabitenin varlığını biliyoruz. Ayağın sabitede de varlığın hayal noktasında tecelli ettiğini biliyoruz. Ama daha lehf-ü mahfuzda inmedi daha. Lehf-ü mahfuzda indiğinde ne oluyor? Yazılmaya başlıyor. Demek ki yazılan lehf-ü mahfuzda bazen de siliniyor. Neden bunu parantez içerisine koyduğumu ileriki derslerde göreceksiniz.
Birisi diyecek ki, yazıldıysa o yazdı. O zaman o yazdıysa ben nasıl beni cehenneme attı diyecek. Anladın? Gelirler ya der ki, kader dua ile değişir mi? Değişir der Hazreti Peygamber. Kaderinde yılanın ısırmasıyla zehirlenecek olan sahabenin açı duyurmasıyla, kimse size kimse olmasıyla, dua ve zikriyle o tecelli etmez.
Buna sufiler şöyle derler. O yine tecelli eder. Ama der, rüyada tecelli eder. Anladın? Ayağını sabitenin ve lehf-ü mahfuzdan geçen şey, rüyada tecelli eder. Rüyada yangın geçirir adamın, dükkanı yanar kül olur. Ahı efkan eder. Bu rüya hakikat miydi? O zaman hakikatte yandı. Öyle değil mi? Allah, onun rüyasında dükkanını yaktı. Yazdığını bozmadı o zaman. Tamam. Kafana oturdu mu? Lokum gibi. Sanırım bütün güzem ayağını sabit eder.
Evet. Ayağını sabite nedir? Biz lafımızın başında ayağını sabite. Anlattık mı? Anlattık. Oğul emrine uymak ya da uymamak mümkün müdür? İşte işin bom dediği yer burası. Oğul emrine uymamak mümkün müydü? Değildi. Kün deyince mecbur oldu mu o? Mecbur oldu. Bu haftaya burada kalmayacak. Ben şimdi buna mecbur dedim. Kün emrine. Bu sohbeti dinleyenler var. Onlar bu soruyu hazırlayan kardeşe gelecekler şimdi. Dicekler ki hoca da mecbur olduğunun söylediği. O zaman cüz-i irade yoktur diyecekler. Ben de haftaya onu sohbet edeceğim size.
El-Fatiha'ıma selavat. Soruya muhal olacak bir şey var mı? Soru soracak olan bu konuyla alakalı. Allah anlattırdı. Bizim şu andaki o zaman yaşadığımız her şeyimiz rüeyle bir bağlantısı var mı? Kurabilirsen kur.
Rev-i Mahfuz'un düğü üstündeki ayağını sabiteye Tecelli eder. Ola tecelli eder mi? Ona tecelli ettiğinden ayağını sabiteye tecelli eder. Onun üstündedir. Ayağını sabitanın üstündedir o. Ol, ol. Onun üstündedir. Dua. Dua. Dua tabancadan çıkmış olan mermiyi tekrar tabancaya geri döndürür.
Rev-i Mahfuz'da bırakmıştır mı? Yok. Dua zattır. Dua zattıdır. O yüzden ancak sana ibadet eder. Ancak senden yardım dileriz. Zatullah vardır orada. İbadet Zatullah'ın direkt kendisinedir. Dua Zatullah'ın direkt kendisinedir. O yüzden Sufiler derler ki biz Zat ile meşgulüz. Biz Zat ile meşgulüz. O yüzden cennet için ibadet etmeyiz. O yüzden cehennemden korkumuzdan ibadet etmeyiz. Bizim ibadetimiz Zat'adır. Bizim sevdamız, bizim sevdamız o yüzden menfaate dayalı değildir. Zat'adır, Zat içindir.
O yüzden buranın kapısı açıktır ardına kadar bizim değildir, O'nundur. Buraya gelen de bizim değildir, O'nundur. Sufilik o yüzden sadece ve sadece O'nunla alışveriş etmektir. Bizim yolumuz o yüzden, O'nun yoludur. Ben o yüzden dedim Mustafa Özbağ'ın yolu yok diye. Yol O'nundur. Yolcu da O'nundur. Yol da O'nunsa, yolcu da O'nunsa bizler O'nunuzdur. O yüzden İyâkena müdüve, İyâkena stâim noktasında dururuz. O yüzden Sufi anlayışımız da mevcut Sufi kardeşler gibi değildir. Tarikat anlayışımız da mevcut tarikat kardeşleri gibi değildir. Biz o yüzden bizim yolumuz olmadığından gelin bana deneyiz.
Gelin O'na, O'nun yoluna gelin. Hazreti Mevla'na der ki, Ey oğul, peygamberlerin ve velilerin yolunu seç. Peygamberlerin ve velilerin yolunu seç. Bizim işimiz olur. Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.