Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 9 Ağustos 2015 · 1:12:53
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Bu akşam nikah merasimi var. Nikah memuru gelinceye kadar biz işimize devam edelim inşallah. Sema, sema etmek kimlere caizdir? Sema dediğiniz zaman, bu noktada bizim burada sema eden kardeşler söz konusu olur.
Böyle olunca herkes sema edebilir. Ama bir de sem-a var. Sem üzerinde bir ayırma işareti var. O da sem-a oluyor. Sema etmek ise sadece ehline caiz olur ki, ehli diyebilmemiz için onun belirli özelliklere sahip olması lazım. Arayan bulur, hadis-i şerifindeki buyrulan aramak nedir, nasıl aranır? Biz bu arayışın içinde miyiz? Evet, bazıları zayıf olduğunu söyler. Ama sufiler büyük bir çoğunluğu zayıf olmadığını söyler. Arayan bulur, bulan tanır. Tanıyan sever, seven aşık olur. O aşık olursa, ben de ona aşık olurum. Ben ona aşık olursam, bedeli. Onun canını ben alırım.
Diyetini de ben öderim. Bununla alakalı değişik rivayetler var. Hani sahihliğiyle alakalı. Ama sufilerin hepsi de bunun sahih olduğunu söylemişler. Sahih olduğunu söyledikten sonra, bu noktada tabii bu konuda zayıf diyenler de var. İlim olarak söylüyoruz bunu. Bundan geri dönüş noktası değil. Aramak, sonuçta söz konusu olan şey bu. İnsanlar fıtri olarak içlerinde sevgi açlığı yaşarlar. Bu fıtri açlığını mecazla doyurmaya çalışırlar. Ve mecazdan mecaza koşarlar. Aşıklık öyle bir şeydir ki, insanı hep aç, susuz hissettirir.
O kimse ne kadar severse sevsin, sevmeye doyamaz. Ne kadar koşarsa koşsun, koşmaya doyamaz. Ne kadar içerse içsin, içmeye doyamaz. Bunu ilk önce o kimse, belki de kendi hayatında, bunu mecazla doldurmaya çalışır. Bunu bir, eğer erkek gözüyle bakarsak, o sevdikçe sevmek ister, ama her mecaz, bir müddet sonra, onda bıkkınlık oluşturur.
Mecaz çünkü, tükenip bitebilen bir şeydir. Tükenip bitmeyen, ancak ilahi aşktır. Bir kimse, buna hemen ulaşamaz. O yüzden o yalancı sevdalarda, o ilahi aşkı arar. O mecazda, ilahi aşkın tecelliyatına bakar. Mecaz, Hz. Mevlana'nın deyimiyle, onu hakikate gönderen, bir basamak, hakikate uçuran, bir kanat olur. Ama, o hani, aşığın deyimiyle, Leyla, Leyla derken, buldu Mevlayı, Mevlana'nın aşkına, yandı gidiyor, noktasına gelir. Bu, Mecaz'ı tam sevmekle alakalıdır ama.
Bir kimse, Mecaz'ı dahi, tabirimi hoş görün, Yiğitçe, delikanlıca, ercesine, bunun kadını erkeği yoktur, severse, ona hakikatin kapısı açılır. Ercesine sevmek, bu erkeklikle alakalı değildir. Burada erkeklik, dişillik değildir. Ercesine sevmek, dost doğru sevmektir. Bir kimse, eşini dost doğru sever, işini dost doğru sever, arkadaşlarını dost doğru sever, dostlarını dost doğru sever, etrafını dost doğru sever, bunların hepsi de, mecazdır.
Ama, bunun doğru sevgisi, onu hakikat kapısını açar. Eğer etrafını dost doğru, sevemeyen bir kimsenin, hakikat kapısı açılmaz. Öylesine arkadaşlığının, dost doğru yapar ki, o arkadaşlık sevgisi, ona hakikat kapısını aralar. Bir kimse, şeyhini öylesine sever, ercesine sever, ona hakikat kapısı aralanır. Bir kimse, eşini öylesine sever, kadın erkek hiç önemli değil, ona hakikat kapısı aralanır. Bu noktada, mecazda, görünende, zahirde, dost doğru olamayanlar, hakikat kapısında işleri yoktur. Aramak, bu manada dost doğru olmaktır. Aramak, elindeki, önündeki, yanındaki, her şeye, onun eseri, onun bana gönderdiği, onun emaneti, onunla alakalı görüp, her şeyde, onun sıfatlarının, tecelliyatına, onun cemaline, müştak olmaktır.
Eğer, her tecelliyatta, onun cemaline, müştak olmak, o kimsenin içinde, yok ise, o yalancı, arayanlardandır. O gerçekten, arayanlardan değildir. Zaman içerisinde, bunları çok dinlemişimdir. Hocam, arıyoruz ama, işte biz de arıyoruz ama, ben çok aradım ama, ben çok arıyorum ama, bunların hepsi de yalandır. Bu söz, hakikatten kopup gelen bir sözdür. vaadi açıktır. Vaadi açıktır. Vaat eden Allah'tır. Arayan bulur. Üzerinde şek şüphe yok. Ben aradıydım dediysen, aramamışsın. Aramamışsın. Gerçekten arasaydın, onun vaadi haktır. Sana aradığını buldurtturur.
Hadis-i şerifte, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri dedi ki, bir kadına hicret eden, kadını bulur. Dünyaya hicret eden, dünyayı bulur. Allah'a hicret eden, Allah'ı bulur. Bakın, arayan bulur, hadis-i şerifini, hadis-i kutsisini, zayıf görenlere, sahih bir hadis-i şerif. Hicret neyse, onu bulursun. Bir kimse, dünya malı elde etmek için, seyahate çıkar, dünya malı elde etmek için, memleketini terk ederse, Allah gerçekten, o dünya için çıktıysa, onu hayırlı bereketi, lütuflandırır, dünya malıyla geri döner. Hiç şey şüphe yok bunda. Ya biz çıktık, alışveriş edemedik, hadi git, sen dost doğru olmamışsındır.
Dost doğru koşmamışsındır. Dost doğru çalışmamışsındır. Dost doğru bir iş yapmamışsındır sen, elin boş döndüysen. Allah'ı suçlama. sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır. Müşterini kırmışsındır. Etrafını üzmüşsündür. Sözünü yerine getirmemişsindir. Sen, dünya için çıkmış olduğun seyahatten, eli boş donmuşsundur. İkinci hicret ne? Kadına. Bu hadis-i şerifin sebebi, nüzülü, Mekke'den hicret eder Müslümanlar. Onların içerisinde biri de kadın vardır. O kadını seven müşrik bir erkek de hicret eder. Hicretin sevabı söylenince, sahabe der ki, Ya Resulallah, filanca müşrik, kadın için hicret etti.
O da bu hicretten sevabını alacak mı diye sorulduğunda, bu hadis-i şerif irad olur. Der ki, dünyaya hicret eden dünyayı bulur. Kadına hicret eden kadını bulur. Allah için hicret eden, Allah'ı bulur. O zaman, o kadın için hicret eden müşrik, kadına ulaştı mı? Evet. E mümin kadın, nikahlanması mümkün değil. O müşrik mümin oldu. Kelime-i şehadet getirdi. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onu evlendirdi. Kardeşler, ne için hicret ederseniz, onu bulursunuz. Ne tarafa meylederseniz, onu bulursunuz. Neyi seviyorsanız, ona koşarsınız. O yüzden gerçek manada, arayan bulur.
Gerçek manada, arayan bulur. Aradığın her neyse, aradığın her neyse, dünya malısa, dünya malı. Kadınsa kadın, çocuksa çocuk, eşse eş, adamsa adam, haşa, Allah'sa Allah, bulunur. Ya, 30 yıldan beri dinlerim. Biz bir şeyh efendi, bulamadık, bize nasip değil herhalde. Evet nasip değil diyorum ben. Bakıyorlar şimdi. Ya neden? Ya kardeşim, sen aramamışsın ki dost oru. Cümle aleme nasip olmuş, ona nasip olmuyormuş. Birine elimi omuzumu attım. Dedim, kimlere gittin? Başladı sayma. Filanca efendiye gittim. Bir mübarek, bir mübarek, bir mübarek.
Hep dilinde zikir. Tarif ediyor bana şimdi. Ben elimi omuzuna koydum. Nasibin yoktu değil mi dedim. Olmadı dedi. Filanca efendiye gitmiş, fişmanca efendiye gitmiş, fişmanca efendiye gitmiş. Bir türlü nasip olmamış. Tebessüm ediyorum ben. Dedi bana, Abdullah efendi ne zaman gelecek dedi. Dedim gelir. Muhakkak bana haber ver dedi. Muhakkak sana haber vereceğim dedim. İçimden de diyorum ki, Şeyh Efendi'ye de gelecek. Onun da bir kusurunu bulacak bu. Evet. Ama bana tecrübe lazım. Bana hayat lazım. Bana yol lazım. Geleceğim diyeni götürmem lazım. Beni ilgilendirmez gerisi. Ben o yola düşmüşüm.
Geleceğim mi diyor birisi. Ben onu götürmem lazım. Çağırdım. O zaman biz telefirikte, çatı katında kendi kendimize ters yapıyoruz. Bak arkada oturuyor. Nasıl tefessüm ediyor. O günleri biliyor. Burhan Türkoğlu. Bursa'nın ilk çavuşudur. Hala daha. Bütün çavuşlar, bütün zakirler saygıyla önlerinde eğilecek. Hiç kimse yokken onlar vardı. Adını da söylüyorum. Burhan Türkoğlu. Adını duyduğunuzda tarikat, adabı, erkanı olarak herkes saygı duyacak. Hürmet edecek, elini öpecek. Evet. Bunu da çok ciddiyim. Götürdüm ben onu. Tabii sohbet, ardından zikrullah.
Bizim zikrullah biraz canlı, heyecanlı, hareketli. Öyle ımsık ımsık bir kenarda oturamaz hiç kimse. Adam ya dağılır orada, bir daha ben buraya gelmeyeyim der. Ya da kalır orada. Kimisi der ki bize, ya yavaş yavaş zikrullahı öğretseydin. Kardeş bizim volant kayışı atık. Biz onu yapamıyoruz. Fırat nehri gibi, güldür güldür gideceğiz biz. Yapamıyoruz onu biz. Yok o adamı alalım, önce alıştıralım. Biz diyorum, bu bana kandırmaca gibi geliyor. Biz buyuruz, biz buyuruz kardeş. Oturuyoruz biz. Ver Allah, yat Allah, kalk Allah. Allah Allah. Yıkılıyor ortalık. Bir ara gözüm kaydı ona bir baktım. Böyle kalmış. Hareket edemiyor. Dedim tamam bitti. İkinci sohbette gelmeyecek.
İki gün sonra çarşıda karşılaştık. Dedim abi, nasılsın, iyi misin? Mustafa'cığım, her şey çok güzel. Ama siz çok hararetlisiniz dedi. Basılmıyor musunuz dedi. Basılıyoruz abi dedim. Kusura bakma kardeş. Estağfurullah abi dedim. Ben zaten söylüyorum dedim. Basılmaya göze alan gelsin diyorum dedim. Bunu açık açık mı söylüyorsun dedi. Evet abi dedim. Çünkü arada bir götürüyorlar bizi dedim. Her şey çok güzel. Mübarek olsun dedi. Bazen karşılaşıyorum. Aynı noktada daha. Ama git bütün mübarekleri dinle ondan. Vardır böyle tipler. Etrafınızda da vardır. Onlar mübarekleri ne severler. Onlar mübareklere ne hoşturlar. Ama bir tane mübarek onlara nasip olmamıştır.
Ve onlar da derler ki biz arıyoruz. Ya bunları hep duymuşuzdur. Bu zamanda peygamber efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyada gören var mı? Var diyorum ben. Ya inanmam ya. Yoktur ya. Neden? Ya onu gören evliyadır. E var. Ama yok. Onun kafasındaki evliya, Emur Sultan hazretleri, Üftada hazretleri, İsmail Hakkı Burseva hazretleri, İşte ne bileyim bu zatlar var ya adı duyulan, Abdülkadir Geylani, Bu zamanda yok. Ya neden Allah'ın veli ismi şerefinin tecelliyatı mı kesildi? Haşa. Cenab-ı Hakk'ın ismi, Elveli ismi. Ayeti kerime var.
O veliler ki, O veliler ki, Dünyada da ahirette de onlara müjdeler vardır. E nerede bunlar? Bu zamanda yoktur yine. Ara kardeş. Gerçekten ara. Hakikaten ara. Hakikat noktasını ara. Yırt kendini. Gözünden yaş yerine kan akıt. Oruç tut. Tasadduk et. Ara. Seni muhakkak maksuduna ulaştıracak bir vesile bulursun. İnşallah. Osmanlı'daki kardeş katlinin vacip olmasına bakış açınız nedir? Kim demiş ki vacip diye? Bunu eğer burayı yazan kimse ise bunu bilmediğine veririm. Ama buna vacip diye bir hoca efendi, bir böyle imam, bir böyle mühtü, ne bileyim bir fetva veren bir kimse söylediyse, iştahatın da çok büyük hata yapmış.
Vacip demek farza yakın kuvvette bulunan bir şey. Namazda Fatiha-i Şerife'yi okumak gibi. Osmanlı'daki kardeş katli devletle alakalı, devlet yönetimiyle alakalı. Bu konuda uygundur, değildir, zamanın uleması o günün şartlarında oturmuşlar, tartışmışlar. Böyle bir şeye cevaz vermişler. Vacip değil, cevaz vermişler. Olabilir hükmünü varmışlar. Fitne korkusundan, ayrılık korkusundan, değişik değişik şeylerden bunu yapmışlar. Tartışılır. Bugünden geçmişi tartışmak kolay. Bunlar devlet yönetimiyle alakalı şeyler. Biz bugünden geçmişi çok rahat tartışırız.
Bizim milletimiz de çok güzel yapar ya bunu. Hele bir de Osmanlı'ya küfretmek, Osmanlı'ya hakaret etmek, Osmanlı'yı illaki alaşağı etmek isteyenler muhakkak bir şey bulurlar. 600 yıllık bir devlet, 3 kıtada hüküm sürmüş. Muhakkak ki eksiktikleri, noksanlıkları olacak. Muhakkak ki güç yetiremediği, güç yetirdiği şeyler olacak. Osmanlı devleti tam bir İslam devleti değil. Ama kendi zamanında İslam'ı en iyi, en şekilde uygulamaya çalışan bir devlet sistemi. Şimdi Osmanlı'yı boğazını sıkmaya çalışanlar, kendi yaşadıkları zamana baksınlar. Osmanlı'yı sıkboğaz eden, Osmanlı'nın tebaası olan kavimler düştükleri noktaya baksınlar şimdi. Osmanlı'yı en fazla zorlayan Orta Doğu cephesidir.
Bakın Orta Doğu'ya. Osmanlı'yı en fazla zorlayan Balkanlardır. Bakın Balkanlara. Sıbreniska katliamı orada duruyor. Hesabını veren yok. Kimisi diyor ki 5 bin, kimisi diyor ki 7 bin, kimisi diyor ki 12 bin. Sayısı belli değil. Bosna'daki Müslüman katliamın sayısı belli değil. Bakın Orta Doğu'ya ortalama günlük 300 kişi ölüyor. Ölenlerin hepsi de la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyor. Öldürenler de la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyor. Ölenler de la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyor.
İşin çıkmazı ve çakmazı burada zaten. Meydanda Orta Doğu'daki Orta Doğu'yu kan gölüne, kan gölüne çeviren sözüm ona la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen kurumlar, kuruluşlar hiçbir tane Orta Doğu'da Ciritadan İngiliz ajanını öldürüyor mu? Orta Doğu'da Ciritadan Amerikan ajanlarını öldürüyorlar mı? Orta Doğu'da Ciritadan Fransa'nın, Almanya'nın ajanlarını öldürüyorlar mı? Orta Doğu'da Ciritadan İsrail ajanlarını öldüren var mı? Orta Doğu'da Ciritadan KGB ajanlarını öldüren var mı? Orta Doğu'da Ciritadan paralı, paralı Amerikan askerlerini öldüren var mı?
Ya namaz kılarken secdadenin üzerinde yaşlı, sakallı bir dede görüyorum. Bu ne olabilir? Muhteşem! Dersimi çekerken sürekli uykum geliyor, sessiz bir ortam oluyor, sakin bir dünya gibi geliyor. Bana bu ne olabilir? Dersini çekmeye devam et. Yukarıda yazan Ebu Bakir aleyhisselam yazısında bir B harfi eksik dikkatinizi çekmiş miydi acaba?
Hiç yukarı bakmıyorum ki hep gözüm aşağılarda. Meryem suresinde geçen ruhumuzu gönderdik ile Kadir suresinde geçen melekler ve ruh ifadelerindeki ruh ile biz insana ruhumuzdan üfledik ifadelerindeki ruh aynı mıdır söylendiği gibi ruh Cebrail aleyhisselam mıdır açıklar mısınız? Bu soruyu gönderene alkışlıyorum. Gerçekten. Teşekkür ederim kim sorduysa. Evet. Meryem suresinde Hazreti Meryem'e gönderilen ruh ve Meryem suresinde Hazreti Meryem'e üflenen kelime ve aynı zamanda da Kadir suresinde o gece melekler ve ruh indirilir. Ayetindeki ruh ve biz insana ruhumuzdan üfledik ifadesindeki ruh aynı mıdır?
Evet aynıdır. Meryem suresindeki biz ona ruhumuzu gönderdikten kasıt Cebrail aleyhisselam'dır. Ruhumuzdan üfledik dediği Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhundandır. Kendi ruhu. Ne olduğunu bilmiyoruz. Ve aynı zamanda da Kadir suresindeki tecelleden ruh farklıdır. Çek bunu bana. Senin sorulara geçemedik daha. Geçeceğiz. Nasıl olsa bu gece buradayız. Şey ne o nikah memuru geldiğinde haber verin bana.
Bu soruyu soran bayan değilse erkeklerdense bir şey soracağım ona. Buna gelmiş mi? Hazırmış mı her şey? Herkes oturabilir burada veyahut da kalkabilirler. Bu akşam bir nikah merasimi var. Ona da katılacağım. Evet devam ediyoruz. Cenab-ı Hak bir şey yarattı. Yaratmış olduğu bir şeye kendi ruhundan ve nurundan üfledi. Bir şey.
Bu yarattığı şey aklı evvel. Bu yarattığı şey ruhu evvel. Bu yarattığı şey bütün her şeyin evveli. Ve bu yarattığı şeye kendi ruhundan üfledi. Bir de nurundan üfledi. Bu bir şeyden, bu bir şey ya, bir şeyden diğer şeyleri yarattı.
Bir şeyden diğer şeyler yaratıldı. Bu bir şey hem akıl, yani aklı evvel, hem de Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellemin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Ruh, varlığın tamamıyla üzerinde tecelli eden bir tecelliyat. Henüz daha melekler yaratılmadı.
Daha melekler yok. Ama bir şey var, biz ona aklı evvel diyoruz. Hadisi Kudsi'de de var. Biz ona hiçbir şey yok iken ilk yaratılan benim ruhaniyetim ve nuraniyetim. Hadis-i şerif. Henüz daha Adem yok iken ben peygamber idim. Hadis-i şerif hiçbir şey yok. İlk yaratılan aklı evvel ve Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti. O zaman ilk yaratılan varlığın başlangıcında ruh var. Bir, bu varlığın komple, çünkü bu konuyla da alakalı bu mesele. Akıl ve nefes, bu nefis kavramları var. Bu kaldığımız yerden devam edeceğiz. Buradan devam edeceğiz şimdi ona. Bilmiyorum sorunun kaçıncı sayfada kaldık? Şimdi bu varlığın tamamiyetiyle, varlığın tamamiyetiyle hepsinde bizim bilmediğimiz, tecelliyatını gördüğümüz bir ruh var.
Çünkü varlığın içerisinde varlığa hayat veren, varlığı ayakta tutan, varlığı bu noktada yaşam kaynağı olan şey, bu ruh ve nur. Ve Cenab-ı Hak bundan sonra lef-i muhafuzu yarattı. Ondan sonra kalemi yarattı. Lef-i muhafuz ve kalemden sonra sıralama gidiyorum. Melekleri yarattı. Meleklerin başlangıcı Cebrail. Hadis-i şerif ve hadis-i kutsilerden çıkarılan yaratılış tecelliyatı, şeması bu diyebiliriz. Henüz Cebrail aleyhisselam, nef-i muhafuzdan ve kalemden sonra yaratıldı. O zaman Cebrail aleyhisselam bir ruh mu?
Evet. Melekler de birer ruh mu? Bu manada evet. Hem ruhundan hem nurundan yaratıldı mı onlar da? Evet. Ama bu ayeti kerimede Meryem suresinde geçen ruhumuzu gönderdik dediği ayeti kerime Cebrail aleyhisselamla alakalı. Burada ruhumuzu gönderdik dediği buradaki ruhun tecelliyatı Cebrail aleyhisselamla alakalı.
Ondan sonra Kadir suresinde geçen melekler ve ruh burada duracağız. Burada melekler dendiğinde meleklerin cemine Cebrail aleyhisselam da girer. Buradaki meleklerle ruh ayrı bir kavram. Buradaki ruh bir. Cenab-ı Hakk'ın ayrıyetten isimlendiği ruh adında bir melek olabilir mi? Evet. Özel kendine münhasır ruh olarak nitelendirdiği bir melek olabilir mi? Evet. Komple varlığa tecelli eden, varlığın üzerinde tecelli eden bir ruh olabilir mi? Evet. Ama burada Cenab-ı Hakk'ın namütenayi, anlamaktan ve idrakten uzak olacağımız, ruhumdan dediği ruh olabilir mi? Evet.
Ben bunun olduğuna inanıyorum. Kadir gecesinde melekler ve ruh dünya semasına inerler. Çünkü başka bir hadisi kudside, o gece yok mu bana dua eden, duasını kabul edeyim? Yok mu bir derdi olan derdine derman vereyim? Yok mu bir hastalığı olan hastalığına şifa vereyim? Yok mu rızkının bollaşmasını isteyen rızkını bollaştırayım? Yok mu, yok mu, yok mu, yok mu, yok mu diye diyor. Sabaha kadar devam eder. Burada Kadir gecesindeki tecelli eden ruh, Allah-u Alem. Cenab-ı Hakk'ın kendi zat-ı uluhiyetinden tecelli etmiş bir sıfatı. Devam ediyoruz. Biz insana ruhumuzdan üfledik, evet. Şimdi sıra geldi, melekler yaratıldı, Cebrail aleyhisselam yaratıldı derken, en son Adem yaratıldı.
Cenab-ı Hak Adem'i yarattı, topraktan, balçıktan, kırk bin yıl pişirdi. Sonra dedi ki, onu ruhumuzdan üfledik. Ve bunu tarif ederken Kur'an bize, testi gibiydi diyor. Vurduğunuzda böyle ses çıkaracak testi. Kuru testi, kuru toprak gibi. Hani vurursunuz ya testiye, testiden ses gelir. Adem önce böyle tarif ediliyor. Balçık çamur, balçık çamur pişirildi. Ne oldu? Tın tın ses geliyor içinden. Başka bir şey yok. Ne zaman? Ruhundan üflediğinde hayat buldu. O zaman Adem'e üflenen ruh, Cenab-ı Hakk'ın bu aleme, varlığa üflediği ruhla aynı. Çünkü Adem'i dedi, alemi Adem'in suretinde yarattım.
Adem'i de kendi suretimde. Nerede kalmıştık? Ben cümleyi bilmiyorum. Ha burada tamam, işaret koymuşum.
Ve her ne kadar insan nefislerinin semavi nefislerle ilişkisi külli olsa da bunlar onlardan aldıkları etkinin çoğunu sadece kendi ilgilerine yakın kısımdan almaktadırlar. Burayı okuduk. Bu ilişki, vehim ve hayal oluşturucu, el-hayal tarafından ve onların kullanılmasıyla gerçekleşmekte ve cüz'i şeylerle ilgilenmektedir. Peygamberin hayal oluşturucu gücü bunu, gelecekte olacak şeylerin ilkeleriyle, yani semavi feleklerin nefisleriyle, irtibatta olduğunda değil, fakat faal akıl, onun akli nefsine ışıdığı ve o akledilirlerle aydınlattığı zaman gerçekleştirir. Daha sonra hayal oluşturucu güç, bu akledilirleri temsil etmeye başlar ve onları ortak duyuda tasvir eder ki, bu anda duyular Allah'a ait nitelenemez, azamet ve kudreti idrak ederler.
Böyle bir kimse artık hem mükemmel bir akli nefse, hem de mükemmel bir hayal oluşturucu güce sahiptir. Evet, bir kimse hayalini oluştururken, akli çerçevede oluşturur. Akli çerçevede bir hayal oluştururken, akıl sadece bildiklerinin üzerinde hayal kurar.
Hayalin ikincisi vardır. Akıl, bilmediği şeylerle karşılaşır. Akılın bilmediği şeylerle karşılaşması, peygamberlerde vahiy, velilerde ilham, müminlerde rüyadır. Bu, kendi içerisinde yine hayale dayalı hayret noktasıdır. Bu gelen, aslında bir hayaldir.
Ama, o hayal o kimseyi hayrete yönlendirir. Ve hayret demek, aklın çözümlemekte güçsüz kaldığı yerlerdir. Çünkü akıl, ne okuyaraktan, ne duyaraktan, ne de görerekten elde etmiş olduğu bilgiler manzumesinin üstünde bir şeydir bu. Akıl çünkü, duyu organlarından aldıklarıyla beslenir. Kalp ise, bildiğimiz bu duyu organlarının üstündedir gönül dediğimiz şey. Burası, hayale, hayalin tecelliyatına açık bir alandır. Akıl, bu manada çerçevesi bellidir. Dairesi bellidir, altı üstü bellidir. Gönlün ise, dairesi ve çerçevesi yoktur.
Peygamberlerin gönülleri, bu noktada bütün müminlerin gönüllerinde, bütün varlığın gönüllerinden daha yüce bir gönüldür. Peygamberin gönlü, sallallahu aleyhi ve sellem hazretenin gönlü, diğer peygamberlerin gönüllerinden de yüce gönüldür. Ve oraya gelen, oraya gelen, bu noktada hayrete dayalı hayaller, akli muvazeneden, akli muvazeneye göre tecelli eder.
Bunun hayalde veya halde veya hayrette farklı görünen unsurlar, normalde varlığa geçerken, hayalden, cismaniyete ve varlığa geçerken farklı tecelli eder. Buna örnek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miraçta süt ve şerbet sunulduğunda, sütü tercih etmesi, sütü tercih ettiğinde de, sütü yorumlarken Cebrail aleyhisselamın onu ilme yormasıdır.
Süt, bu manada, hal noktasında, misal aleminde süt gibi görünürken, zuhuratta şehadet alemine ilim olarak tecelli etti. O zaman, peygamberlerin hayal oluşturucuları, hayal oluşturucuları ve peygamberlerin hayal noktaları, namütenayi bir noktadır. Tabiri caizse, onların hayal noktaları bu manada, ben bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için söyleyeceğim.
Ya Resulallah, hiçbir şey yok iken, Allah neredeydi? Amadaydı. Oradan bir şey yarattı. Peygamberlerin bu noktada hayal oluşturucu gücü, bunu gelecekte olacak şeylerin ilkleriyle, yani semavi feleklerin nefisleriyle irtibatta olduğunda değil, fakat faal akıl, onun akli nefsine ışıdığı ve onu akledilerle aydınlattığı zaman gerçekleşir dediği şey, peygamberlerin bu noktadaki durdukları yer, durdukları menfez.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için bir veçesiyle amaya, bir veçesiyle varlık alemine bakar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerin ruhaniyeti ve nuraniyetinin çok veçesi vardır. Bunun bir veçesi, amaya bakar. Amaya bakar ki, amadan tecelli, ama çünkü bu noktada tarifi olmayan bir şeydir. Bulutumsu bir şeydir. Oradan varlığa çıkacak olan, surete dönecek olan her şey, Muhammed-i Mustafa'nın üzerinden, onun ruhaniyetinden ve nuraniyetinden surete yönelir ki, bu o esnada normalde akılla idrak edilebilecek, akılla anlaşılabilecek bir şey değil, gönle akan o hayalin, o suretlerin sonra akıl tarafından yorumlanıp yeniden servis edilmesidir.
O yüzden burada peygamberlerin gelecekle olacak olan şeyleri, varlığın içerisindeki diğer varlıklardan alma değil, varlığı var edenin direkt ilminden alınma bir şeydir. O yüzden burada semavi feleklerin nefisleriyle irtibatta olduğunda değil, bu aldıkları şey, faal akıl onun akli nefsini ışıdı ve onu akledilenlerle aydınlattığı zaman gerçekleşir.
Yani amadan o külli akla, yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri veyahut da diğer peygamberlerin akıllarına tecelli ettiği zaman anlaşılır. Çünkü bütün tecelliyatlar, bütün hayaller, bütün her şey akıla yorumlanmak üzere tecelli eder. Siz kendi gönül aleminizde her ne tecelli ederse etsin, o tecelli ettikten sonra akıl onu yorumlamakla, onu yormakla mükelleftir.
O bilgiyle donanımlanmakla mükelleftir. Hiç bilmediği, hiç görmediği bir şeyi gördüğünde hayrete kalacak, hayrette duracak ama onu muhakkak bir bilene sorup ondan gerçek mahiyetini öğrenecektir. Velilerin ve peygamberlerin bir vazifesi budur. O yüzden bu tip meseleler semadaki, semavattaki varlıklardan devşirilme değil, direkt ilahi vahiy ile veya ilhamla alınan şeyler olması gerekir.
Daha sonra hayal oluşturucu güç bu akledilirleri temsil etmeye başlar ve onları ortak duyuda tasvir eder ki bu anda duyular Allah'a ait nitelenemez, azamet ve kudreti idrak ederler. Bu, haktan halka tecelli ettik artık. Hak'tan halka tecelli edince artık akledilenleri normalde akıl ne yapıyor? Tanzim etmeye başlıyor, tasvir etmeye başlıyor ve onları normalde tasvir ederken, benzetirken artık orada Allah'ın bu manada insana halka ait duyuları, halka ait duyuları Allah'a nispet etmek, halka ait anlayışları Allah'a nispet etmek artık orta yerden kalkıyor.
Böyle bir kimse artık hem mükemmel bir akli nefse hem de mükemmel bir hayal oluşturucu güce sahiptir. Böyle bir kimse, biraz ileri gidecek şimdi bu iş, hem mükemmel bir akla sahiptir. Öylesine mükemmel bir akla sahiptir ki, artık o mükemmel akılla, şuraya yağmur yağsın dese yağmur yağar, şuraya gök gürlesin dese gök gürler. Allah'ın öyle velileri vardır ki, onlar yağmur yağsa dese Allah yağmur yağdırır. Onlar bir işin üzerine şöyle olsun dese şöyle oldurur. Demek ki onlar öyle bir akli nefse, harika bir akli nefse sahip oldular ki, artık o hayal oluşturucu güçle, güce bu noktada naz niyaz ediyorlar. Öyle söyleyeyim.
Hz. Ömer radiyallahu anh hazretlerinin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin amcasının, abbası, yağmur duasına götürüp, senin duanı Cenab-ı Hak geri döndürmez deyip, ona dua ettirip anında yağmur yağması gibi. Artık onlar hayal oluşturucu güce sahipler. Cenab-ı Hakk'ın takdiriyle, ilhamıyla o kadar yakınlar ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayağını kıran bir sahabe geldiğinde sıvıyor, ayağı sağlam oluyor.
Gözü çıkan bir sahabe geliyor, gözü elinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin onun gözünü yerine koyuyor, tükürükle sıvıyor. 80 kusur yaşında sahabe diyor ki, o gözüm sapasağlam öbürkü görmüyor şu anda. Bu, o kimselerin, velilerin, Allah dostlarının bu manada hayal oluşturucu güçle güçlenmeleri Cenab-ı Hakk'ın. Onun yüce alemle irtibata geçme fırsatını asla kaçırmayan söz konusu kısmı, yani aklı son derece fazladır ki, böylece bahsi geçen kısmın uyanıkken bile bu irtibatı etkilemesi mümkündür. Yani böyle bir kimselerin uyanıkken veya uyuyor diye bir kaide yok. Bunlar her an için Cenab-ı Hakk'la alışverişteler. Her an için Cenab-ı Hakk'la alışverişteler olduklarından dolayı, ister uyur olsun, ister uyanık olsun, etkileme güçlerine sahipler.
Ve hayal oluşturucu güç kendi işini yaparken, hayal oluşturucu gücü kendi yanına çekip, hakikati görerekten onu hıfz eder. Bu noktada hayal oluşturucu güç, hayal oluşturucu asıl gücü yanına da çekerekten işin hakikatine vakıf olur. Ve işin hakikatine vakıf olunca, o hakikatten de dışarı çıkmaz. Hakikate muhalif hareket etmez. Hayal oluşturucu güç, yani aklın temsil ettiği şeyi bir görülür ve duyulur duyu nesnesi şeklinde görüntüde de temsil eder. Bu noktada o kimseler hayallerini ve gelen hayalleri de, görüntüde sinemaskok gibi de ne yaparlar? Bunu görüntüde de temsil ederler. Sorular, bir yukarıda geçen bilgi edinmedeki nefs kavramını, Arabi'nin nefs kavramıyla karşılaştıraraktan açıklar mısınız?
Her ne kadar, her velinin, her mürşidi kamilin bilgi edinme ile alakalı değişik yolları vardır. Bu noktada Arabi, bilgi edinme ile alakalı ilhamı, sezgiyi orta yere koyar. Hz. Mevlana da ilhamı orta yere koyar. Hz. Mevlana da, Arabi de bilgiyi, bilgilenmeyi ya unsurlar cephesinden, yani yaratılmışların cephesinden ya da direkt bilginin sahibinden kaynaklanan bilgi edinme olarak görür.
Bu noktada, bilginin sahibi vardır. Bu bilginin sahibi bir, vasıtalı olarak bilgisini aktarır. İki, direkt aktarır. Vasıtalı aktarmalardan birisi Cebrail aleyhisselam'dır. Allah, peygamberlere ve peygamberlerine, kitabullahını vasıtalı Cebrail aleyhisselam tarafından gönderir. İki, Cenab-ı Hak, peygamberlerine bilgiyi, direkt kalbine vahyederekten bildirir.
Biz onlara hadisi kutsi diyoruz. İki, bu noktada peygamberlerine böyle gönderince, Hz. Peygamber de diyor ki, Allah'ın haram ettikleri vardır. Bunun yanında Muhammed-i Mustafa'nın da haram ettikleri vardır. Muhammed-i Mustafa'nın haram ettikleri de Allah'ın haram etmesi gibidir. İşte bu kalbe gelen peygamberlerde vahiy, velilerde ilhamdır.
Bu direkt Allah'tan gelen bilgi devşirimidir. Bunun bir bilgi devşirimi vardır, unsurlardan. Cebrail aleyhisselam'ın verdiği bilgi, meleklerin verdiği bilgi, insanların verdiği bilgi, yaşayan insanların verdiği bilgi, dünyada yaşamını bitirmiş olan insanların verdiği bilgi. Üç, okuyaraktan, bilgi toplama, görerekten bilgi toplama, duyaraktan bilgi toplama, yaşayarakten, tecrübe ederekten bilgi toplama, rüya bilgi toplama.
Bu noktada Arabi ve Hazreti Mevlana ve Yukarı Mezopotamya Sufileri bilgi edinmenin yollarını, yelpazeyi çok geniş tutarlar. Yelpazeyi çok geniştir. Siz bir bitkiden de bilgi edinebilirsiniz. Siz bir ağaçtan bilgi edebilirsiniz. Siz bir hayvandan bilgi edinebilirsiniz. Siz bir taştan bilgi edinebilirsiniz. Bilgi edinmenin yukarı Mezopotamya Sufilerince belli bir kategorisi yok denilebilecek noktadadır. Arabi de bunların içindedir. Ama ve lakin İbn-i Sina kendisi tıpçıdır. Kendisi tıpçı olunca o sufi standla hareket etmez. Onun için bilgi edinme, varlığa tecelli etmiş unsurlardan alınıyor.
İkisindeki fark bu. Kökte benzeşen nefislerden mana tek bir nefsin farklı tezahürleri ve kabiliyetleri olması mıdır? Burada normalde sizleri tek bir nefisten yaratan Allah der. Bunlara insanlar babında bakarsak, evet insanları tek bir nefisten yaratmıştır. Aslında bütün varlığı tek bir nefisten yaratmıştır. O zaman bütün varlık tek bir nefisten yaratılınca, varlık tamamiyetle bir nefisten yaratılmış denilebilir kök olarak.
Gelecek olayların bilgisinin insan nefsiyle semavi cisimleri nefisleriyle ilişkisinde olduğu düşüncesine katılıyor musunuz? Ben buna katılmıyor diyemem. Katılmıyorum diyemem. Ama bu noktada semavi cisimlerin vermiş olduğu haberlerin hangisi ne kadar doğrudur üzerinde şüphe edilir. Çünkü semavi cisimler dediğimizde kafir cinniler girer.
Mümin cinniler de girer. Mümin cinnilerin içerisinde yalan söyleyenleri de vardır. Kafir cinniler zaten yalan söyler. Bu noktada semavi cisimler dediğimizde benim akıl olarak tarif edemediğim cisimler de girer işin içerisine. Benim tanımlamakta güçlük çektim. Bunu isim koymakta güçlük çektim. Bu cisimler de zaman içerisinde irtibata geçtiklerine değişik haberler verirler. Bu haberler veyahut da değişik zamanlarda değişik velilere manevi olarak da değişik kimseler gelip gayb ile alakalı haberler verirler. Bunların el hak herhangi birisini yanlış dememiz mümkün değildir. Ama onlar o hal üzerinde, o hayal üzerinde onu gerçekmiş gibi görürler.
Ve verilen habere de kesin kanaat ederler. Ve o haberi de etrafındaki dervişlerine yayarlar. İşte burada o kimse için almış olduğu haber kanalı kendisine sahih olabilir. Ama hakikat olmayabilir. Bu hali yaşamış mıdır o kimse yaşamıştır? Bu hali o semavi cisimlerden bilgi almış mıdır? Evet. Ama bunun hakikatini, hakikat noktasını sağlamaya almak, bunun hakikatini sağlam olarak duymak ve görmek mümkün olmamış olabilir. Bununla alakalı sufi olan kardeşlere bir parantez açıyorum.
Rüyanızda ve halinizde Hz. Muhammed Mustafa'yı görmedikçe, onun dilinden duymadıkça hakikatin de hakikati vardır. Burası çok önemli. Bu bütün sufi kardeşlere, sadece kendi dergahımıza değil, bütün sufi kardeşlere, bütün bu noktada ehl-i tarikata sesleniyorum. Hz. Muhammed Mustafa'nın ağzından, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağzından, bizatihi duymadıktan sonra, hakikatin de hakikati vardır.
Hatta, Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağzından duysanız dahi, misalde konuşulanların, şehadet alemindeki tecelliyatı farklı olabilir. Bu farkı çözebilecek olan kimseler, sadece ve sadece zamanın yedi tane kutbu diyeceğimiz kutuplara aittir. Eğer bu zamanın yedi kutbundan birisi değilse, bu zat, o zat dahi, Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağzından çıkan, hakikat remizlerini çözmekte güçlük çekip, şehadete tecelliyatında hata yapabilir.
Ve velilerin, ve mürşidi kamil noktasına gelememiş olan velilerin, Hz. Mevlana'nın nice evliyalar vardır ki hayalin tekmesini yememiş olsun dediği hal, bu haldir. Ama o veli, rüyasında görmüş olduğu gayba ait tecelliyatı, tecelliyatı, halinde görmüş olduğu gayba ait tecelliyatı, velev ki, pirefendilerden, velev ki, diğer cismani ruhlardan ve unsurlardan, velev ki, cinni taifesinden, velev ki, zikreden taifelerden, velev ki, daha önceden yaşamış ümmetlerin zakir, sufilerinden, öylesine zatlar vardır ki, bu peygamberlerin,
daha önceki peygamberlerin ümmetlerinden olup, Allah'ı öylesine zikreden zatlar vardır ki, onlar, misal aleminde, kendilerine ait makamlarda, Allah'ı zikretmeye devam ederler. Onlar göklerdeki yıldızlar gibidir. Onlar normalde böyle cam fanuslar gibi, kristal fanuslar gibi, onların içerisinde oturtturulmuş, onların gıdaları Allah'ın zikri, onların nefesleri Allah'ın zikri, onların hayatları Allah'ın zikri olmuş, devamlı Allah'ı zikreden, bu tip zat-ı şerifler vardır.
Bunlar bir dervişin üzerinde seyri sülükte tecelli eder. Bunları normalde yaşamayan kimselerin bunları anlatabilmeleri mümkün değildir. Ancak seyr-i sülûk noktasında, dervişin hurucunda, şeyhinin sayesinde yol yürürken, bu zat-ı şerifleri o kimseler görür. Ve bu zat-ı şerifler, gaybe ait, geçmişe ait haberler verirler. Geleceğe ait de haberler verebilirler. Bu zat-ı şerifler, nuranidir. Onlara baktığınızda, kendinizden utanırsınız. Onlara baktığınızda, kendinizin zikretmediğinizi görürsünüz. Ve onlara baktığınızda, kendinizi hiç ibadet eden bir kimse olarak göremezsiniz. İşte zaman zaman, bu salih kimseler, bu Allah'ı çokça zikreden kimselerin, vermiş olduğu haberler vardır.
Bunları zamanın evliyaları, zamanın velileri, bu zat-ı şeriflere karşılaştıklarında, bunlarla buluştuklarında, yollarının sonuna geldiklerini, kemale erdiklerini zannederler. Ve bunlarla irtibata girenler, üstadlarını, mürşitlerini bıraktıkları dahi görülmüştür. Bu hal onları aldatır. Ve onlar, bu halin tekmesini yerler. Bu hayal onları aldatır. Ve onlar, bu hayalin tekmesini yerler. benden sonra gelecek olan kardeşlere, ölçü olarak kalsın. Asla ve asla, Hz. Muhammed Mustafa'nın ağzından, dilinden, sözünden, gözünden, kulağından, işaretinden, ve onun remizlerinin haricinde, hiçbir şeyi, hakikat olarak görmeyin.
Nice, ondan sonraki, nereden gelecek olan haberleri, hakikat görenler, ne yazık ki, hep tarih boyunca yanılmışlardır. İster zahiri manada, hadisleriyle ve sünnetleriyle, ister batini manada, hal ve rüya ile, Hz. Muhammed Mustafa ile, sallallahu aleyhi ve sellem ile, irtibatınızı hiç kesmeyeceksiniz. Ve irtibatınızı, ona yönlendireceksiniz. Bu demek değildir ki, üstadı, es geçeceksin. Buradan da aklınıza böyle bir şey gelmesin. Üstad, sadece ve sadece, meselenin hakikatini, meselenin yolunu, size öğretmek için vardır. Onu yaşayacak olan sizsiniz. Ama, bu ölçüyü, hiçbir zaman, kaçırmayacaksınız.
O yüzden, gelecek olaylarla alakalı bilgilerde, her daim, bu noktada, hakikati, bulamamak, hakikati, görememek, hakikati, hakikatin hakikatine, ulaşamamak, mümkündür. Bu manada, evliyalara, velilere gelen, bu tecelliyatlar, hak mıdır? Hak'tır. ama, hakikatin hakikati, hakikatin hakikati midir? Ona dikkat etmek lazım. O yüzden, bu tip şeyleri, konuşmamakta, bu tip şeyleri, ishar etmemekte, bu tip şeylerde, sabredip, beklemekte, bu tip şeylerde, bunun da hakikati vardır, bunun da hakikati vardır, deyip, tecelliyata, rağm olmakta, fayda vardır. Sizce, hayali oluşturucu, kimdir?
Ve bu güç, nereden gelmektedir? Bir, hayali oluşturucu güç, o kimsenin, kendi aklına aittir. Cüz-i akıl diyebiliriz. Bu cüz-i akıl, bizim bilgi neticemiz, bilgi dairemiz kadar, hayal kurar, ve hayali bu noktada, oluşturmaya, gayret eder. Saat on bire geldi, ama bitirelim artık bunu. İki, külli akıl diyebiliriz bunu. Külli akıl, buna hayal denmez, hakikat dener zaten, o hakikati, hayal yoluyla, size, izhar edebilir. Size gösterebilir. Kısa geçeyim. Beş, sizce birçok tasavvuf ekolünden, günümüze kadar yorumlanan, akıl kavramıyla ilgili, hakikatini, ele aldığımızda, genel olarak, tespit ettiğiniz, en doğru bilinen, en büyük yanlış nedir?
Açıklar mısınız? Oy! Bu konuda, kim ne derse ki, en doğru bildiğin, bilinen, en büyük yanlış budur. Kim derse ki, en büyük yanlış bilinen, en doğru budur. Hepsi de, felsefeden ileri gitmez. Kendinizce, en istikametli yol, aklınızı, vahyiden besleyin. düz'i olarak, aklınızı, vahye teslim edin. Uzun bir müddet. Uzun bir müddet. Eğer, yolun başında, bu yolun başında, aklınızı vahye teslim edip, aklınızı vahyiden güçlendirmez, aklınızı vahyiden nimetlendirmezseniz, bütün dini hayatınız, felç olabilir.
O yüzden, matematiği, aritmetiği kurarken, birinci derecede, aklı pozitif noktada, vahye dayandırın. Vahyiden alın, alacağınızı. İki, aklınızı, bu biraz size tuhaf gelebilir, vahyin, yolunda, ışığında, üstadınıza dayayın. Üç, zahir meselelerde, aklınızı, Kur'an ve sünnette sabitleyin.
Zahir meselelerde, aklını, Kur'an ve sünnette sabitlemeyen, kesin sapkınlığa uğrar. Kesin. Ve zahir noktada, aklını, Kur'an ve sünnette sabitlemeyen, bir kimsenin, batını da helak olur. Bu fakir, tecrübeyle söylüyorum. Otuz yıldan beri bunları gördü hep. Eğer siz, zahir noktada, kendinizi Kur'an ve sünnete sabitlerseniz, sufi noktada, sufi noktada, üstadın, Kur'an ve sünnet dairesindeki, noktalara bağlarsanız, sabitlerseniz kendinizi, savrulmazsınız.
Eğer üstadınız, Kur'an ve sünnet dairesinde duran, bir kimse ise. Bunu, birinci derecede, elimizdeki metre, üstadın, zahiren söylediği, Kur'an ve sünnet dairesi. Ne kadar uyuyor, ne kadar uymuyor. İkincisi, batın noktada, varsa elinizde böyle bir, nokta duruş, manevi olarak, ikinci ölçünüzde, o olacak.
Ben imam hatip okuyorum, hutbe veya vaaz vermeye gidiyorum, sonunda da yemek ısmarlıyorlar, ben de yiyorum, bu doğru mudur? Ya da bir abimin, deyişiyle, sağ olun, ben tokum demeli miyim, ne düşünüyorsunuz? Bize bunları sorarsanız, bizim cevabımız, bunlara ağır gelebilir size. Şeriatan bir kimse, gittiği yerde, birisi ona ikram ediyorsa, yenilebilir. Bir yere gitmişsiniz, birisi de size ikram ediyor. Gel kardeş yemek yiyelim diyor. Bu ikramı, şeriatan yenmesinde bir beis yoktur. Ama, tasavvuf ölçüsünde, sufi ölçüsünde, bu yanlıştır. Sufi dairesinde, bir kimse, yapmış olduğu ibadetin, veya hizmetin karşılığında, bir bardak su daha içmeyecek.
Bir yere gitti, bir kimse, arkadaşlar, ister bir mahalleye gittiklerinde, bir beldeye gittiklerinde, orada sohbet ediyorlarsa, orada ders yapıyorlarsa, ders yaptırıyorlarsa, onların karşılığı olup olmaması, önemli değil. Tabiri caizse, aç gidip, aç dönebilirler. Veya gidip, bir kenarda yemek yiyebilirler. Senin, sufilin olmamış olsaydı, onlar sana yemek yedirler miydi? Hayır. sen sufisin diye, tanıyorlar diye, sana yemek yediriyorlar. Sen burada, zikrullah yapmaya geldin, zikrullah yaptırmaya geldin diye, yemek yediriyorlar. Bizim için, bu sakıncalı bir noktadır. Öldüren, öldürüleceğini bildiği için, kısası uygulamak, öldürmeyi önleyebilir mi? Evet. Luhusalık babında, nelere dikkat edilmeli?
Dersimi çekebilir miyim? Abdestsiz de, yapılabilecek olan noktaları, çekebilirsiniz. Bunlar da, insanları çok korkutuyorlar. Luhus olunca, aman şöyle olur, aman böyle olur, aman şöyle, kedi geçerse, bu olur. Yok üzerinden, biçağın üzerinden atla, yok siyah kedi, sana baktı, böyledir. Yok mahallede, kuş öttü, mahallede Luhusa var, böyledir. Bunların hepsi de, batıl batıl. Ama Luhusa, kadın doğum yapmıştır, kolay bir şey değildir. O yüzden güçsüzdür. Her türlü, hastalığa, mikrop kapmasına, rahatsız olmaya, açıktır, güçsüzdür çünkü. Onun, bu manada, korunması, muhafaza edilmesi gerekir. Ama, batıl şeyler olmayacak.
Bu tip şeyler. Allah muhafaza eylesin. Hakkınızı helal edin. Bugün biraz böyle, fazla atraksiyonlu bir hafta oldu, gene geçen haftaki gibi. O yüzden atraksiyonlara, herkes zaten alıştı. Bizde atraksiyon bitmiyor. O yüzden de sohbet de uzadı, ama bunu da bitirmemiz lazımdı. O yüzden hepinize teşekkür ediyorum. Hakkınızı helal edin. Yarın, Gelibolu var. İnşallah, gelebilenler, Gelibolu'da buluşuruz. Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.