mustafaozbag.org

Karabaş-i Veli Tekkesi - 7 Nisan 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Nisan 2018 · 1:04:39

9. sayfada mı kaldık? Konu bağlantısı yapayım. Bu son cümle 17. yüzyıl Alman gizemcisi Angelos'un. Onu kalbimde bilmekle ben de ona can veririm. Burada mı kalmıştık? Afifi'nin, o beni över, ben onu. Burada mı kaldık?
Yani o beni över, ben onu, o bana tapar, ben onu, o nasıl bağımsız olabilir ki? Burada mı kaldık? Evet. O bana ver, ben onu, o bana tapar, ben onu. O nasıl bağımsız olabilir ki? Ona yardım edip el uzattığımda bilmekle yaratıyorum onu. Afifi İbn-i Arabî, sayfa 13. Ses için. Şifa ilaçta mı, onda mı? Onda mı? Kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder.
Kim Allah'ı teşbih ederse Allah da onu teşbih eder. Kim onu tenzih ederse Allah da onu tenzih eder. O kim beni zikrederse ben de onu zikrederim. Bakara'nın tefsiri. Tabi o beni över, ben onu deyince insanlar bunu şataat gibi görüyorlar. Bu şataat değil. Sonuçta Cenab-ı Hak kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Ayet-i Kerime'yi koymuş. Kim tövbe ederse onu affediyor. Kim dua ediyorsa onun duasını kabul ediyor. Kim bir adım yaklaşırsa ona on adım yaklaşıyor. On adım yaklaşana yüz adım yaklaşıyor. Yüz adım yaklaşana koşuyor. Kim onu seviyorsa o da onu seviyor. Kim onu unutursa o da onu unutuyor.
Burada kulun kendi cehdine bırakıyor. Ne kadar kul onu tanırsa, Allah'ı bilirse Allah için o kul o kadar kıymetli oluyor. O tanınmaklığı sevdi, kendisini tanıyanı ayrı seviyor. Şimdi o nasıl bağımsız olabilir ki? Bu manada kulun halktan hakka tecelliyatı bu. Cenab-ı Hak bunu kendi üzerine vacip kılmış.
Örneğin rızkı kendi üzerine kılmış. O zaman Cenab-ı Hak bu manada kendince kendisini bağlamış. Bağımsız değil. Bu size farklı bir felsefe gelebilir. Kulunu yaratmış. Kulunu yarattıktan sonra kulunun rızkını kendi üzerine almış. Kulunun rızkını kendi üzerine alınca Allah'ın kuldan bağımsız olması düşünülemez.
Hiçbir zaman Cenab-ı Hak kuldan bağımsız değildir. Bağımlı da değildir. Bakın burada hem tenzih çalışması gerekir, hem de teşbih çalışması gerekir. Tabi Muhyiddin İbni Arabi bir müddet sonra teşbihi bırakır. Özür dilerim, tenzihi bırakır bir müddet sonra. Ama o hale gelinceye kadar bir kulun teşbih etmesi makuldür, doğrudur.
Teşbihini tenzih etmesi. Çünkü okul, odur dediğinde o değildir. Odur dediğinde o değildir noktasını belli bir hale gelinceye kadar terk etmemesi gerekir. Belli bir halden sonra odur. O zaman tenzihe ihtiyaç kalmaz. Burada Allah'ın bağımlılığı bildiğiniz bağımlılık değil. Muhtaçlık noktasında değil. Bakın muhtaçlık noktasında değil. Cenab-ı Hak bir şey yarattı, yarattığı şeyin üzerindeki hakimiyeti devam ediyor. Hakimiyeti devam ettiğinden dolayı Allah bu noktada bağımsız değil. O hakimiyeti devam ettirecek onun üzerinde. Cenab-ı Hak kulunu yarattı, sizin üzerinizde bağımsız değil. Hakimiyeti devam ettiriyor. Bağırsaklarınızı çalıştırıyor, damarlarınızı çalıştırıyor, vücudunuzu çalıştırıyor, aklınızı, beyninizi çalıştırıyor, ruhunuzu çalıştırıyor.
Bağımsız değil bu manada. Ama burada sakın zat noktasında görmeyin bunu. Sıfatları noktasında bağımsız değil. Ona yardım edip el uzattığımda bilmekle yaratıyorum onu. Ona yardım etmek, hani Musa Aleyhisselam dedi ya açtım doyurmadın, çıplaktım giydirmedin. Ya Musa Aleyhisselam dedi ki yarabbi sen yer içer misin? Dedi ki bir açı doyursaydın beni doyuracaktın. Bir çıplağı giydirseydin beni giydirecektin. Veya başka bir hadisi kudside dedi ya bir hastanın ziyaretine gitseydin benim ziyaretime gelmiş olacaktın. Aynı minvalde başka bir şeyde eğer bir hasta ziyaretine gitseydin beni görecektin orada diyor. Şimdi öyle olunca bir kula yardım etmek, ona yardım etmek.
Bakın bir kula yardım etmek, bir kula iyilik yapmak, ona iyilik yapmak. Ayet-i kerimede dedi ya Allah'ın dinine yardım edin. Allah'ın dinine yardım edin. Burada o kimse Allah'ın dininin yaşanması ve yaşatılması için mücadele ederse ona yardım etmiş oluyor. Aslında burada Cenab-ı Hak kulunun üzerinden, kulunun üzerinden dinini ihya ediyor.
Kulunun üzerinden. Burada ona yardım edip el uzattığımda dediği söz, kim Allah'ın dinine yardım ederse sözü. Bilmekle yaratıyorum onu. O normalde bu sefer bir kulun onu bilmesi, alim ismi şerefinin onun üzerinde tecelli etmesi. O yüzden hadisi kudside dedi ki bir alimin ölümü bir alemin ölümü gibidir. Çünkü onu bilenler, onu bilme noktasında duranlar, onun varlığını, onun birliğini, onun sıfatlarını idrak ederler.
Bu mana itibariyle bilinmeklik, bilinmeklik. Birinin onu bilmesi, ona hayat vermesidir. Farklı manada. Bir yerde bir hazine var, o hazineyi hiç kimse bilmiyor. O hazineyi birisi öğrendi ve hazineden harcamaya başladı. Hazineye hayat verdi. Bir bilgi var. Bilgiyi yüklemişsiniz siz bir yere. O bilgiden hiç kimsenin haberi yok. Aslında o bilgi ölü. Devam eden, yürüyen, hareket eden enerji hükmünde değil. Onun kinetik enerjiye dönüşmesi lazım. Onun yani devam eden, hareket eden bir şey olması lazım ki onun yaşadığı, bilgi olduğu belli olsun. Eğer normal, mesela sufiler için bir demde durmamak vardır. Bir demde durmak, sufi için normal bir şey değildir.
Sufinin hayretten hayrete geçmesi, devamlı hareket halinde olmasıdır. Hem maddi hem manevi. Yani çalışın, bakın çalışın ayeti kerime. Çalışın, o zaman çalışmakla mükellefiz. Koşun, koşmakla mükellefiz. Durağan bir şey yoktur. İslam'da durağan bir şey yoktur. İslam'ın kendi felsefesinde durağan hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey. Müslümanlar ne yazık ki dinlerini anlayamadıklarından dolayı durağanlaştılar. Mesela tembellik, durgunluk, aymazlık, böyle bir şeye akıl yetirememek, kafası çalışmaması, hımbıllık, miskinlik, İslam'ın şiarı değildir. Sufilik şiarı hiç değildir. Mesela sufiler niçin seyahati çok önem vermişler?
Hicrete önem vermişler. Seyahate önem vermişler. Ve seyahati olmayan bir kimsenin kemalatı olmaz diye oraya şerh düşmüşler. Sufinin seyahati yok ise kemalatı yoktur. Sufinin seyahati yoksa hicreti yoktur. Hicreti olmayan bir kimsenin başında bella, musibet, sıkıntı yoktur. Kemalata eremez o. Hz. Mevla'nın ne güzel diyor. Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel. Bir yere konmak ne güzel. Konduğun yerden göçmek ne güzel. Bu hem zahir hem batındır. Günü gününe müsavi olan zarardadır. Hadis-i şerif. O zaman normal bir Müslümanın durağın bir hayatı olamaz. Bir Mü'min hiçbir zaman durağın bir hayatı yoktur.
O devamlı hareket halinde olacak. Ve hareket halinde olacak ve bilecek. O zaman bir hazineden örnek verdik. Hazineden hiçbir şey harcamazsanız hazinenin orada varlığı bilinmez. Ölüdür o. Bilgiyi kullanmazsanız, bilgiyi kullanmazsınız. Bilgi ölüdür. Hayatta değildir o. O yüzden bir Mü'min, bir Sufi Allah'ı bildikçe ona hayat verir. Bu manada ilmi o kimsenin arttıkça, kalbine ilm-i ledin geldikçe ona hayat verir. Yoksa Cenab-ı Hak zat olarak zaten hayatta. Hem evveli hem ahiri. Ama onu tanıyan olmazsa, onun evvel veya ahirliği, onu tanıyan olmazsa, onun alimliği, bilgisinin, yüceliğinin bir anlamı kalmayacak. O yüzden diyor, ona yardım edip el uzattığımda, bilmekle yaratıyorum onu.
Yani aslında burada, bu yeniden yaratmak değil buradaki kasıt. Buradaki kasıt, bilmekle o durağın enerjiyi harekete geçiriyorum. Şimdi bizim kalplerimizde feraset nuru var. Hepimizde var bu. Sağlı sollu yanaşın. Sağlı sollu. Kenarları doldurun ya. Cenab-ı Hak bütün insanların kalplerine feraset nurunu verdi.
Bir program gibi düşünün, ziplenmiş bir program. Herkesin kalbinde duruyor. Kim o programın kodunu çözdü, o program o kadar hayat buluyor. Yoksa o program duracak orada. Herkes de duracak. Hayat bulması için o programın çözülmesi lazım. Bilginin, bilginin bu noktada kodunun çözülmesi lazım. Eğer bilginin kodu çözülmüyorsa, o bilgi harekete geçmiyor demektir.
O bilgi harekete geçmediği müddetçe de, o bilgi ölü hükmünde. Bakın ölü hükmünde. Kütüphanede duruyor kitaplar sizin. Kütüphanede kitaplar durduğunuz müddetçe, o kütüphanedeki kitapların içerisindeki bilgiler ölü hükmünde. Onu okudun, harekete geçirmedin, yine ölü hükmünde. Onu okuduğunu, okuduğun, öğrendiğini harekete geçirdiğinde o yaşadı. Harekete geçirmezsen, o ölü hükmünde. Reynold Nicholson, bu Nicholson meşhurdur. Hem meşhurdur, hem de bizim için, İslam dünyası için, bilhassa Anadolu'daki Müslümanlar için acı bir şeydir. Ben her Nicholson'ın ismini andığımızda, ben bu acıyı tekrar içimde derinden hissediyorum ve etrafımla paylaşıyorum. Sufi dünyayla alakalı, bilhassa Hazreti Mevlana'yla, Şemsettin-i Tebrizi'yle, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri üzerinde inceleme ve araştırma yapmış.
Ve bu inceleme ve araştırmalarını Avrupa'da kitaplaştırmış, yaygınlaştırmış. Acı bir şey. Avrupa'dan bize tekrar, Türkçe'ye çevrilerekten Türkiye'ye gelmiş. Ve biz kendi topraklarımızda, kendi değerimizi anlamaktan uzak kalmışız. İncelemekten uzak kalmışız. Ve bakın, üniversitelerdeki doktora tezlerine, bitirme tezlerine, araştırma tezlerine, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, Hazreti Mevlana Celayet-i Rum Hazretleriyle, Şemsettin-i Tebrizi Hazretleriyle alakalı Nicholson'ın, Nicholson'ın önünüze çıkacak sizin.
Bunlar acı şeyler. Bakın, acı şeyler. Bu Batılılar, Osmanlı'dan, Osmanlı'nın son döneminden, hatta 1600'lerden, 1700'lerden sonra bizim coğrafyamızı, komple İslam coğrafyasını didik didik ettiler. Bizi bizden fazla incelediler. Bakın, bizi bizden fazla incelediler. Sanki tarım incelemesi yapıyormuş gibi, bir kültür incelemesi yapıyorlarmış gibi, herhangi bir şey inceliyorlarmış gibi girdiler bizim içimize. Hala da aynı şekilde yapıyorlar. Bizim neyimiz var, neyimiz yok, neye kızıyoruz, neye üzülüyoruz, neye seviniyoruz, kime karşı kin besliyoruz, kime karşı düşmanlık besliyoruz?
Hepsini de incelediler. Ve İslam topraklarında kardeşi kardeşe düşman ettiler. Kardeşin, kardeşinin kanını akıttılar. Çünkü 100 yıllar boyunca kendileri bir şey yapamadılar. Kendileri bir şey yapamayınca, böyle bir yöntem uyguladılar. Biz de onlar bizim çiçeklerimizi inceliyorlar diye düşündük. Geldiler, biz zannettik ki bizim sokaklarımızı inceliyorlar. Geldiler, dedik ki bizim buğdayımızı inceliyorlar. Geldiler, aa bizim kültürümüzü inceliyorlar. Öyle zannettik biz. Hala daha öyle zannediyoruz. Şimdi hepimizin eline birer tane cep telefonu verdiler. Hepimizin eline birer tane cep telefonu verdiler. İnterneti de ucuzlattılar. Senin internette nereye girdiğini, nelere baktığını, nerede dolaştığını, nerelerde gezindiğini, nerelere gittiğini, adım adım takip ediyorlar.
Bu paranoyaklık değil. Bütün ülkenin anatomisini çıkarıyorlar. Bütün ülkenin. Bütün insanların anatomisini çıkarıyorlar. Ama o cep telefonunu biz üretemedik çünkü. O konum servislerini biz üretemedik. Onlar ürettiler. Hazreti Google'a onlar koydular önümüze. Yani yasaklandığında herhangi bir şey, bizi bir de ayağa kaldırıyorlar. Biz nasıl yasaklanır böyle bir şey deyip, neredeyse sokaklara çıkacağız, hükümet devireceğiz biz. Sebep? Çünkü oradan organize ediyorlar bizim her şeyimizi. Cep telefonlarınız yanlarınızda. Düşünebiliyor musunuz? Hepinizin de konumu açık.
Bu insanlar nerede toplandı, takip ediyorlar onlar. Hepsi bir yere toplanmışlar. Neresi burası? Bir ibadet yeri. Neresi? Karabaşı Kültür Merkezi. Bütün telefonların konumları açık. Konum buraya gösteriyor. Siz buraya üç gün, dört gün, beş gün üst üste gelin. Arabanızın yönünü bu tarafa çevirdiğinizde şu ibareyi alacaksınız. Karabaşı Veli Tekkesi'ne on beş dakika uzaklıkta. Siz şöyle düşüneceksiniz. Aa ya ne kadar ya akıllı asistan çalışıyor. Benim Karabaşı Veli Tekkesi'ni gideceğimi bildi. Ne kolaylık ya. Tık bas hangi yoldan gittiğini. İsrailler, İsrailler, Hamas'ın liderlerini cep telefon sinyallerinden bombaladılar. Dikkat edin.
Hamas'ın ne kadar lideri varsa, ne kadar lideri varsa, hepsini de cep telefonundan bularaktan onları şehit ettiler. O kimse yanında cep telefonu olmasa dahi bir muhbir buldular, birisini buldular. Onun telefonunu tespit ettiler. O onun yanına gittiğinde onları öyle bombaladılar. Nicholson'dan buraya geldik şimdi. Geldik ya, geleceğiz ya bir taraflara. İmam bildiğini okuyacak ya. Evet. Nicholson'da gelmiş, incelemiş. Sadece Hazreti Mevlana'yı incelememiş. Sadece Muhyiddin-i Arabi'yi incelememiş. Sadece Şemsettin-i Tebrizi'yi incelememiş. Karadeniz'in dini kültürü nedir? Doğu Anadolu'nun dini kültürü nedir?
Güneydoğu'nun dini kültürü nedir? Aralarındaki dini kültürler nasıldır? Nerelerden ayrışırlar? Bugüne kadar insanların haberi yok. Yan taraftaki kimsenin mezhebi nedir? Meşrebi nedir? İslam'da bunlar sorulması ayıp olan şeyler. Sufi terbiyesinde bir kimsenin siz dinini, mezhebini, meşrebini soramazsınız. Sufi terbiyesidir bu.
Çünkü bizim inancımız odur. Karşımızdaki kimse önce insandır. Bakın önce insandır. İnsandır o. Biz onun mezhebini, meşrebini, dinini soramayız. İnsan ya. Hazreti Mevlana Celalettir Mevazetir Mesnevi de öyle der ya. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah diyen olgunlaşmış üzümdür diyor. Olgunlaşmış üzüm. Demeyen kimse diyor. Üzüm adayıdır, koruktur. Bakın koruk olgunlaşmamış henüz daha. Sonra diyor ki üzüm üzüme baka baka kararır. Yani o olgunlaşmamış olan üzüm, olgunlaşmış üzüme bakaraktan kararır. Sen olgunlaşmış bir mümin isen, sana bakan kimse olgunlaşması lazım. Sen olgunlaşmış bir mümin isen, sana bakan kimse, senin yaşadığın kimse, beraber olduğun kimse, eşin, arkadaşın, dostun, etrafın olgunlaşması lazım.
Eğer olgunlaşmıyorsa hatayı kendinde gör. Kusuru kendinde gör. Kadınlar, erkekler eşlerinden şikayet ederler ki ya. Ya sen çok iyisen, ya o da olgunlaşır ki seni görünce. O da iyileşir. O zaman sen çok iyi değilsin. Sen erdemlilik yap. Sen erdemlilik yapınca etrafın erdemli olur. İşte bu Nicholson, böyle meşhur bir araştırmacı. Araştırmacı. Anadolu'yu dolaşmış, İran'ı dolaşmış, aşağı Mezopotamya'yı dolaşmış, bu konuda araştırmalar yapmış, talebelerini getirmiş, bunları yazıya dökmüş. Bunları normalde işte böyle tez haline getirmiş, kitap haline getirmiş.
Bir de tuturmuş, bir de oturmuş, ne yol izleyeceğimizi de yazmış. Oturmuş, bir de Avrupalulara bizi nasıl bölüp parçalayacaklarını anlatmış. Evet, Nicholson'dan. Nicholson'dan. Karşılıklı ilişki içindeki terimler, aynı hakikatin farklı yönlerinin adlarından başka bir şey değildir. Karşılıklı ilişki içindeki terimler, aynı hakikatin farklı yönlerinin adlarından başka bir şey değildir.
Her bir yön mantıksal olarak diğerini gerektirir ve birbirlerinin yerine konabilir. Bu bakışta Allah bil fiil insandır. İnsan da Allah ya da Allah kavransal olarak insan değildir ve insan da Allah değildir. Celalettin Rumi Mesnevi Nicholson Şerhi Londra 1915.
Cenab-ı Hakk'ın varlığın üzerinde insanların tespit ettiği zıttıklar kavramı var. Varlığın üzerine. Her şey bir şeyin zıttı ile biliniyor. Bu zıttıklar kavramında her şey, bilinen her şey zıttı ile biliniyor. İyilik varsa kötülük var.
Güzellik varsa çirkinlik var. Sıcak varsa soğuk var. Erkek varsa kadın var. Her şey zıttı ile. Her şeyin zıttı ile bilinmesi, ben burada Nicholson'a katılmıyorum ama onu mu söyleyeyim. Her şeyin zıttı ile bilinmesi varlığın üzerindedir. Varlığın bilinmekliği zıttı ile mümkündür. Bakın varlığın bilinmekliği zıttı ile mümkündür. Bir şey zıttı ile bilinmez. O da Allah'tır. Bakın bir şey zıttı ile bilinmez. O da Allah'tır. Eğer burada dese ki ne kılsın? Allah bil fiil insandır.
İnsan da Allah. Bunu böyle Cenab-ı Hakk'ın kendi zıttı uluhiyetine ait isimle nitelendireceğine deseydi ki insan Allah'ın bütün sıfatlarının cem edildiği ve göründüğü yerdir. Bunu kabul edecektim. Ama böyle insan direkt Allah'tır. Ya da Allah kavramsal olarak insan değildir ve insan da Allah değildir. Evet. İnsan Allah değildir hiçbir zaman. İnsan Allah'ı en iyi bilebilen bir varlıktır. Varlığın içerisinde. Bu en yüksek noktada Hz. Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Eyvallah. Cenab-ı Hakk'ı bilmede, bilmede, en yüksek mertebe ve derecede, derecede Muhammed Mustafa'ya gelir sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri.
Sonra ümmetin içerisinde bilmeyle alakalı, çünkü bu ilimle alakalı bilmeyle alakalı Hz. Ali radıyallahu anh Hazretleri gelir. Ben ilmin şehriysem o da kapısıdır. Ben ilmin şehriysem Ali de kapısıdır. Ali'nin döndüğü yere hakkı döndür. Hadis-i şerifler. Şimdi Allah'ı bilmede, bilmede en zirve nokta Hz. Muhammed Mustafa'ya aittir sallallahu aleyhi ve selleme. Hep öyle olacak zaten. Normalde varlığın başlangıcından, başlangıcından sonuna kadar, varlık olarak değil yani başlangıcı var, sonu yok. Ahir, en fazla bilen Muhammed Mustafa olacak sallallahu aleyhi ve sellem.
O yüzden normalde burada, hani insan Allah değildir, Allah da insan değildir. Bu ikinci nokta bizim için geçerli. Yani bu normalde kuramsal olarak da doğru olan bu. Yoksa insanın üzerinde Cenab-ı Hakk'ın bütün sıfatları tecelli eder mi? Evet. Kemal noktada Hz. Muhammed Mustafa'nın üzerindedir. Evet. Yaratıcı ve yaratılış su ve buz gibidir. Aynı varlığın farklı halleri ve tezahürleridir. Reynolds Nicholson. Bunu kabul etmiyorum. Yaratılan hiçbir zaman yaratıcı değildir. Tekrar bunun altını çizeyim.
Yaratılan hiçbir zaman yaratıcı değildir. Bizler Allah'ın sıfatlarının tezahürüyüz. Allah'ın zatının değil. O yüzden, hani, yaratıcı, işte buhar bir müddet sonra soğuyunca buz oldu. Böyle değil. Yok. Yoktan var eden yaratıcı var. Yoktan var eden. Hiçbir şey yok iken o var idi. Ve bir şey yarattı. Bakın bir şey yarattı. Kendi ruhundan ve nurundan yarattı. Eyvallah. Ve o yarattığı şeye, yarattığı şeye, ona ilim verdi. Eyvallah. O verdi.
Yaratılan ona muhtaç çünkü. Yaratılan ona muhtaç. Eğer yaratılan ona muhtaç olmasaydı, o zaman yaratan olacaktı. Bir şey, bir şeye muhtaç ise, o zaman muhtaç olduğu şey onu yaratmıştır. Neden insanlar küfre düşer, Allah'tan başka birisinden bir şey isterse? Neden iyyâken abidü ve iyyâken hastayn deriz?
Çünkü biz bize yaratanı tanımaya, bizi yaratana ibadet etmeye çalışırız. Eğer bizi yaratana ibadet etmezsek, bizi yaratanı tanımazsak, o zaman nankörlerden küfür ehli olmuş oluruz. Allah muhafaza eylesin. İbn-i Arabi'nin düşünce sisteminin temel direklerinden biri, Muhammed'e duyulan derin saygıdır. Onun kuramlarında peygamber insanı kamil rolü üstlenir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, ilahi isimlerin tecellilerinin bütünüdür. İlahi zat tarafından görüldüğü gibi, birlik içindeki evrenin bütünüdür. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, evrenin olduğu kadar insanın da ilk örneğidir. Çünkü o bunlardan birisinin diğerini gördüğü ayna gibidir. O insanlığın göz bebeğidir.
Evet, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, varlığın, insanlığın değil, varlığın göz bebeğidir. Sufiler için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri çok önemlidir. Onun getirdiği, onun sünnetleri, onun yolu, sufiler için tartışma götürmez hiç. Sufiler, direkt Hz. Muhammed Mustafa'nın yolunu takip ederler.
Bizim mezhebe bakış açımız, bir meseledeki 3-4 tane doğrunun, yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin bir meselede 2-3 tane yapmış olduğu hareketin birisini tercih etmektir. Bizim mezhebimiz, sünnet-i Resulullah'ın dışında bir meselede hüküm aramak değildir. Biz ayet-i kerime mucubince Allah ve Resulü size ne hükmettiyse, iman eden kadınlar ve erkekler için ayrı artık artık başka bir yol aranmaz hükmünde dururuz.
O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, varlığın başlangıcıdır. Peygamberlerin evvelidir. Bütün varlığın bu noktada evvelidir. İnsanların da evvelidir. Hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Adem henüz daha balçık iken ben peygamber idim der. Adem henüz balçık iken ben peygamber idim. Başka bir hadis-i şerifte hiçbir şey yok iken hani yaratılma noktasında ben yaratılmışların evveliyim der hadis-i şerifte. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Cenab-ı Hakk'ın bütün sıfatları ile, bütün sıfatlarını ile ve sıfatlarının kemal noktasında tecelli ettiği bir ayna hükmündedir.
Allah tabiri caizse, kendisini en mükemmel noktada Hz. Muhammed Mustafa'nın aynasında seyreder. En mükemmel noktada. O yüzden dedi hiç heva ve hevesinden konuşmadı. O yüzden dedi o benim hep emrimi yerine getirdi. Siz şimdi Türkiye'de veya İslam dünyasında Hz. Muhammed Mustafa'nın hadislerinin üzerinde tartışma yapan ahmaklara bakmayın.
Onlar birer kocaman ahmaklar. Onlar emperyalist, deccalistlerin oyununa gelmiş. Farkında olanlar hain, farkında olmayanlar gafil olanlar. Farkında olanlar hain, farkında olmayanlar gafil. Çünkü Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hadislerini yok ederlerse, şüpheli hale getirirlerse, aynı meşrepler ve mezhepler gibi olacak.
Hadis-i şeriflerin üzerinde de böyle şüpheleri beyan edip, onları böyle bu noktada ifsad edip, sıra Kur'an'a gelecek. Zaten geldi. Zaten geldi. İnce ince ne diyorlar? Yani Kur'an'ın hükümleri bugün için yaşanılması, anlaşılması mümkün değil. Kur'an'ın hükümlerinin bugün için yaşatılması mümkün değil. Tarihsel süreç, bakın bunları normalde dinlerken çok masum bir şeymiş gibi dinliyorsunuz. Ne diyorlar? Kur'an'a tarihsel mi bakalım, evrensel mi bakalım? Siz hemen atlıyorsunuz ortaya, evrensel bakalım. Evrensel bakacaksak, o zaman Kur'an'ın bundan önceki yüzyıllarda yaşanmış olan hukuki meselelerinin veya anlayışının bugün için geçerli olması mümkün değil. Eee? Gelin Kur'an'a evrensel bakalım. Ne yapalım?
Söyle. Dilinin altındaki baklayı, kalbindeki hainliği, ruhundaki sütü bozukluğu çıkar bizim önümüze. Ne yapalım? Kur'an'ın hükmüyle alakalı, hükümleriyle alakalı. Bununla alakalı, dertleri bu. Namaza evrenselleştirelim. Ne yapalım? Yani böyle secdedir, yok ne bileyim işte rükudur, ne bileyim işte dua okumaktır. Camilerde git ayakkabını çıkar, gir içeri. Ya bu olacak ki bir şey mi? Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz? Biz sizin çorap kokunuzu, ayak kokunuzu mu dinleyeceğiz? Eee, ey Avrupalılar gibi biz de camilere sıra koyalım. Herkes ayakkabısıyla girsin, camide ibadet etsin. Salat dediğiniz oh, bir bilgi alsın oradan. O gün için Muhammed'in Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem'e namaz kıldı.
O günkü cahil Araplara bunu öğretti. Şimdi cahil değil. Ya, herkes şimdi modern oldu. Eee, işte sıraları koyalım. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde tartışılmış meseleler bunlar. Uzak değil. Bir gün önünüze konduğunu görürsünüz tekrar. Gaflete dalarsa Ümmet-i Muhammed bir gün önüne konur yine.
Öyle bir daha olmaz diye düşünmeyin. Bundan 500 yıl sonra böyle olacağını hiç kimse tahmin edemezdi. Kanuni'nin zamanında yaşayanlar böyle bir hayatın yaşanacağını tahmin edebilirler miydi? Edemezlerdi. O yüzden Hz. Muhammed'in Mustafa'nın yolu bu manada. Yolu önemlidir sufiler için. Hep önemli kalacak. Bir kimsenin turnosol kağıdı gibidir o. Hz. Muhammed'in Mustafa'nın sünnetleri, hadisleri. Karşınızdaki kimse hadislerin üzerinde şüphe. Sünnetlerin üzerinde şüphe beyan ediyorsa onun kalbinde nifak var. O nifak ahli o. Fitneci o.
Fitneci. İşi ilim değil onun. Allah muhafaza eylesin. Sufiler bu konuda çok titizdirler. Dünya üzerinde sufilerin niçin turuşturduklarını, niçin dergahlarının, tekkelerinin kapatıldığını şimdi daha iyi anlayacaksınız. Neden yasaklandığını daha iyi anlayacaksınız. Bakın bu ülkede Darwin okursunuz. Karl Marx'ı okursunuz. Engels'i okursunuz. Platon'u okursunuz. Eflat'u okursunuz. Ders kitaplarınızda vardır sizin. Sokrat'ı okursunuz. Ders kitaplarınızda vardır sizin. Bir Şemseddin-i Tebrizi yoktur. Bir Muhyiddin Arabi yoktur. Bir Hazreti Mevlana yoktur. Ders kitaplarında yoktur. Darwin teorisine yer verdikleri kadar Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatının ve sünnetlerinin ders kitaplarında yeri yoktur.
Ve siz bunu talep ederseniz çağ dışı olursunuz. İrticacı, gerici, yodaz olursunuz. Laf bellidir. Türkiye'de Darwin teorisini savunmak ilericilik, Hz. Muhammed Mustafa'nın hadislerini, sünnetlerini savunmak, görücüliktir. Evet. O yüzden sufileri sevmezler. Çünkü sufiler için sünnet-i Resulullah'ı ihya etmek, onu ayakta tutmak en önemli vazifelerden birisidir.
En önemli vazifedir. Yoludur çünkü. bu fakir yolun nübüvvet dediğinde kendi dergahında dahi anlaşılmamış insandır. Kendi dergah kardeşleri tarafından taşlanmış, laf söylenmiş insanım ben yolun nübüvvet denilince. Sebep? Sünnet-i Resulullah öndedir çünkü. Ya şeyhimiz böyle yapardı. Yanlış yapmış kardeşim. Yok sünnet-i Resulullah'ta deyince adam bakıyor bir sarsılıyor adam. Yok kardeş sünnet-i Resulullah'ta. Ben din yaşayacağım. Ben Allah'ı tanımak, Allah'ı bilmek, ona yakın olmak istiyorum.
Yolu bunun ne? Sünnet-i Resulullah. Yolu bu bunun. Sufiler o yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ni zahir olarak da, batın olarak da kendilerine önder görürler. Asıl uyulması gereken zat odur. Kur'an'ın ayakta tefsiridir. Kur'an'ın ayakta tefsiridir. Kur'an'ın ayakta bilinmeklidir o. Muhammed-i Mustafa. O yüzden o bu manada felsefi olarak da Cenab-ı Hakk'ın bütün sıfatlarının en kemal noktasında tecelli ettiği yerdir. Ve aynıdır. Eyvallah. o insanlığın bu manada göz bebeğidir demiş. Ben bütün varlığın göz bebeğidir.
Hani levlak levlak var ya hani sen olmasaydın. Evet. Çok kızıyorlar ya o sözde de. Sen olmasaydın kainatı yaratırdım. İşte bu hadis değil de bu uydurmada iyi. İyi. Ama sizin bu konuda o selefi vahabiler var ya selefi vahabiler onlar İngiliz soytarısı. Evet. İslam dünyasına selefi vahabiler kadar zarar veren başka bir şey olmamıştır hiç. Kızıyorlar bana. Geçenlerde birisi gelmiş ya böyle söylüyorsun ama dedi. Yarın öbür gün haç ömre için dedi. İşte vize almaya kadar dedim onu yaşadım ben. Dedim bir sefer vermediler bana vize dedim. Sonra ben pasaport değiştirdim dedim.
Öylesi verdiler bir daha dedim. Ben onu yaşadım. Vermiyorlarsa vermesinler dedim. Umurumda mı dedim. Bakın nereden tehdit ediyorlar görüyor musunuz? Şimdi ne yapacaklar? Geldi ya bir tane kralın oğlu ağzımın vabını bozmayayım şimdi. Zırtoboz ne dedi şimdi? Söyledi Amerikalılar bizi vahabi olun dedi. Biz de vahabi olduk dedi. Ne yapacak şimdi selefi vahabiler? İngiliz oyunu olduğunu kendisi söyledi. Gitti zaten kraliçenin elini öptü. İcazetini aldı. Tabi kraliçesiz asla. Kimler sünneti Resulullah'a savaş açtı?
Bunlar. Bunlar savaş açtı. Kimler bu noktada sufilere savaş açtı? Bunlar savaş açtı. Sebep hadisleri hadisleri yaşanmaz hale getirmek. Allah muhafaza eylesin. Arabinin çağdaş bir izleyicisi şöyle özetler. Kimmiş bu ya? Lehun sahaymış. Resul mutlaktayken artık elçi değil. Mutlakın kendisidir. Aynı zamanda da mutlakın onun bereketinin taşıdığı hazinedir. Göreli bir varlık olduğu kadar umumidir. ve kendi elçilik özelliğinin nüzülünün ya da vahyin alıcısıdır.
Ve en son sonunda da peygamber kendisinin aracılığı ile yüce mesajı alan alemin huzurundaki etkin açıklayıcıdır. Lehun sahaya. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri her veçesiyle hep resuldü. Siz bunu okudum ben bunu şerh etmeyeceğim. Yani bu ben size kendimce inandığım iman ettiğimi şerh söyleyeceğim şerh edeceğim. İnşallah burayı ben size anlatabilirim. Cenab-ı Hak inşallah kalbime dilime feraset ihsan eylesin kolaylık ihsan eylesin.
Kendimce o düşündüğümü tasavvur ettiğimi Cenab-ı Hak inşallah hepimizin anlayabileceği şekilde naklettersin. Cenab-ı Hak bir şey yarattı ya yarattığı şey Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Bunun böyle hızlı akış sistemi var. Ruhaniyeti ve nuraniyeti ilk akıl ondan sonra kalem ondan sonra lef-i mahfuz hızlı sistem bu alt alta. Bunların hepsi de Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden sudur etme.
Kalkayım. Bilinmez idi. Bilinmekliği istedi. Ve bir şey yarattı. Bu yarattığı bir şey ruhaniyeti ve nuraniyeti.
Biz buraya Muhyiddin İbni Arabi'nin dilinde ayağını sabit edelim. Ben buraya Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. 'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti diyeyim. İsim olarak. Bütün varlık bütün her şeyini ister diyelim ki Arabi'nin dilinde ayağını sabiteden alsın ister diyelim ki biz Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. 'nin ruhaniyetinden ve nuraniyetinden alsın. Varlığın içerisinde melekler kalem lev peygamberler veliler müminler sıralayalım biz bunlara alt kademeye sıralayalım daha altlarına sıralayalım bütün hepsinin aklı kendince aklı ilmi bilgisi aklı kül bir ismi bunun bunun böyle altına da böyle dereceler koyalım bunun da kendi içerisinde dereceleri var çünkü
bu kendi içerisindeki bunun da kendi derece ve makamları var bunların içerisinde şuraya da yine Muhammed Mustafa'yı koyalım peygamber olarak bir Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti var veya Muhyiddin'in İbn-i Araba Hazretleri'nin dediği gibi ayağını sabite dediğimiz nokta var ve bütün varlığın içerisindeki her nesnenin de kendi ayağını sabitesi var burada hepinizin de kendi ayağını sabiteleri var ve hepinizin kendi ayağını sabiteleri kendi istidadımızca kendi istidadımızca dolayısıyla olarak Hz. Muhammed Mustafa'nın
ayağını sabitesinden yani buradaki bu ayağını sabiteden alıyorsunuz her şeyi bütün peygamberler dahi bu ayağını sabite kendi ayağını sabitelerini bu ayağını sabiteye bağlayarak aldılar bütün her şeyini o yüzden o varlığın başlangıcı peygamberlerin evveli ve her peygamberlik sırası gelen peygamber onun kandilinden aldığı ışıkla ışık yaydı her peygamber onun kandilinden aldı her veli de onun kandilinden aldı veliler de Muhammed Mustafa'nın kandilinden aldı yani onun ayağını sabitesinden aldı varlık tamamiyetle
varlığın içerisindeki bütün her şey her şeyini bu ayağını sabiteden aldı yani Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden aldı her şeyini ilmin varlığın içerisindeki sınırı bu bura ise ilim Allah'tan geldi Cenab-ı Hak bizim anlayacağımız noktada zamanın en küçük biriminde dahi her an buraya tecelli etmekte burası neydi Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi her an oraya yeniden tecelli etmekte bütün sıfatlarıyla o yüzden her an her an yeni tecelli Hz. Muhammed Mustafa'nın
ruhaniyetinde nuraniyetinde mevcut her an yeni bir tecelli ve bütün peygamberler kendisinden sonraki bütün peygamberlerin peygamberlikleri de bütün peygamberlerin peygamberlikleri de Muhammed Mustafa'nın ayağını sabitesinden almaktalar ve peygamberler peygamberler Hz. Muhammed Mustafa gibi sallallahu aleyhi ve sellem gibi baştan peygamber değil ruhlar aleminde yaratıldığında onlara siz peygambersiniz denmedi onların peygamberlikleri yeryüzüne tecelli ettiğinde peygamber oldular onlara vahyedildi
siz peygambersiniz dendi siz peygambersiniz denilince onların peygamberlikleri başladı ve peygamberlikleri onların ölünce bitti peygamberlikleri son buldu o yüzden İsa aleyhisselam yeryüzüne yeniden peygamber olarak gelmeyecek dönmeyecek İsa aleyhisselam yeryüzüne yeniden peygamber olarak gelmeyecek nebilik resullük peygamberlik bitti bitti başka bir nebi başka bir resul gelmeyecek bakın gelmeyecek net bir kimse ben peygamberim diyorsa ya delidir deli bildiğiniz
ya da küfür ehlidir kafirdir ikisinden biridir kim derse desin bunu birisi ben resulüm ben nebiyim ben peygamberim diyorsa son buldu hem ayetle sabit hem hadisle sabit şimdi buradaki normalde hani elçi değil diyor ya mutlaktayken elçi değil hayır o hiçbir şey yok iken yine peygamberdi hiçbir şey yok iken ilk yaratılmaya başlandığında peygamber idi yani daha kalem yaratılmamıştı akıl yaratılmamıştır lef-i mahfuz yaratılmamıştı bakın bunlar yaratılmazdan önce o peygamber idi o yüzden her şey bütün yaratılanlar bütün
aklı ondan aldı bütün yaratılanların bu noktadaki hukuku kanunu sinüsü kosünüsü ona bağlı o yüzden o resul mutlaktayken artık elçi değil değil o kün dendiği anda elçiydi ben daha ilerisini söylemek istiyorum bu işin zahir tarafı kün dendiğinde elçiydi ben Cenab-ı Hakk'ın kendi zatının ilmi ilahi diyorum oraya o orada da elçiydi o orada da elçiydi o ilmi ilahide de peygamber
idi o bilinmekliği istediği halde de peygamber idi orası sözün dışı şimdi o yüzden oraya takıldım o mutlaktayken elçi değildi sözüne takıldım ondan bu meseleyi böyle anlattım o kün lafzının başlangıcında elçiydi zahir batıl manada kün lafzından önce de elçiydi çünkü miraç hadisesi miraç hadisesi bu varlığın buradaki bu sınır diyelim bu sınıra hatta o sınır da değil bu sınıra kadar Cebrail aleyhisselam onu getirdi yani ayeni sabite sınırına kadar dedi ki
bundan sonrasına ben yokum meşhurdur ya hadis-i şerif bir gün hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Cebrail aleyhisselam der ki ey Cebrail bu vahyi sen nereden getiriyorsun ki Cebrail aleyhisselam der ki ya Muhammed ben arş-ı alaya kadar çıkıyorum bir perdenin arkasından Allah bana vahy ediyor der bir ses işitiyorum bir vahy geliyor hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki bir daha çıktığında o perdeyi kaldırır mısın tekrar oraya çıktığında perdeyi kaldırır bir bakar ki hazreti Muhammed'e
Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti var hızla yanına gelir der ki ey Muhammed ben ben vahyi senden alıp yine sana mı getiriyor burayı ben çok konuşmam fazla der ki ben vahyi senden alıp yeniden sana mı getiriyorum şimdi oraya gelsin aynı zamanda da mutlakın onun bereketinin taşıdığı haznedir göreli bir varlık olduğu kadar umumidir ve kendi elçilik özelliğinin nüzülün ya da vahyin alıcısıdır evet nüzülünün ve vahyinin alıcısıdır yani hem nüzül edendir yani vahyin çıkış noktasıdır hem de vahyi
alan noktasıdır bu hadis-i şeriften bu şimdi bağlandı mı evet yattı mı kafanıza şimdi yattı kendisinin aracılığı ile yüce mesajı alan alemin huzurundaki etkin açıklayıcıdır evet o bu ayağını sabit eden aldığı ilmi ilahiyi bütün alemin üzerine yayan etkin maddedir bu manada ve bütün alem bütün varlığın ilmi ona muhtaçtır varlığın ilmi ona muhtaçtır o yüzden varlığın hangi veçesine dönerseniz dönün onun varlığın diyorum bakın onun ruhaniyetini ve nuraniyetini görürsünüz inşallah burada bitirelim önümüzdeki hafta inşallah
önümüzdeki hafta bitiririz artık bunu şey olmuş ne o orta çağın onda gelen hanbeli kelamcısı ibn-i teymiyeyi izleyen modern müslüman düşünür fazlurrahman şöyle der al al şimdi al tümüyle vahdetçi bir sistem ne kadar dindar ve insaflı olduğunu iddia edilirse edilsin doğası gereğiyle tam anlamıyla ahlakı değerlerin nesnel geçerliliğine sahip değildir demiş halbuki vahdet düşüncesi ahlaktan geçer evet hakkınızı helal edin sürçülisan ettiysek affola Cenab-ı Hak gönül dünyanızı zenginleştirsin inşallah selamun aleyküm

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi