Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 6 Nisan 2019

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 6 Nisan 2019 · 1:28:27

Azizallahü Celle Celalâhü Celle Şâhânî, Selâmün Aleyküm, Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah, Cenab-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Bu baya hazırlık fazlaymış ya maşallah, 16 sayfaymış, arkası gelecek herhalde daha, gelmedi mi bir şey söylemedi mi? Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ziya Gökalp'in sosyalizlik yaklaşımına göre, gelişmiş cemiyetlerde dini velayetin, dünyevi, siyasi, maddi, hukuki müesseselere şamil olması doğru değildir. Bu şekilde dini hükümlerin, İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren başlayan, diyani-kazai hükümler ayırımı daha köklü bir şekilde bugün yapılmalıdır. Çünkü ilk asırlarda, diyani hükümleri bildirmek üzere müftülük, kazai hükümleri bildirmek üzere kadılık makamları tesis edilmiştir.
Ziya Gökalp, Diyanet ve Kaza 35'e 357. Adem'den itibaren bütün peygamberler, bütün yani hem diyani olarak kastedilen, yani insanlara dini anlatma, tebliğ etme, insanlara Kur'an ve sünneti veya günün dinini insanlara tebliğ etme vazifesi, diyani bir dinle alakalı. Öbürkü kazai dediği kadılarla alakalı meselenin hukuk tarafı, hüküm tarafı, yani bir olan hadise olan bir herhangi bir vukata veya herhangi bir meselede hukuki olarak ayırt edilmesi. Bu tabi normalde bunu tekrar tekrar söylemekte fayda var. Hz. Hasan Radiyallahu anh Hazretlerinden sonra bu ayrılmış. Hz. Hasan Efendimiz'in iştahatıyla.
Ama Hz. Hasan Efendimiz'e gelinceye kadar bu hem diyani hüküm hem de kadılıkla alakalı hüküm direkt valilerde toplanmış idi. Hatta vali hem devleti temsil ediyordu hem de belediye başkanı gibiydi. O zaman için ilk dönemde belediye başkanları ayrı değildi. Şehrin bu tip belediye ile alakalı ihtiyaçlarını gören, bu hizmetleri gören valinin atadığı bir kimse vardı.
O bakıyordu. Veyahut da güvenlikle alakalı bir meselede yine vali birisini atıyordu. O güvenlikten sorumlu oluyordu. Veyahut da vali birisini atıyordu. Sosyal meselelere bakıyordu. Kim açık, kim açık, kim meydanda kalmış gibi. Bu hani meşhurdur ya Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Yemen'e vali gönderirken neyle hükmeteceksin? Kur'an'la bulamazsan senin sünnetinle, onda da bulamazsan hani iştahat ederim ölçüsü bununla alakalı. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Ebubekir Ömer Osman Ali zamanında valiler hem kadılıktan sorumlu hem de diyanetten sorumlu. Ama kadılığı yapan yine atanmış bir kimse var. O atanmış olan kimse mahkeme kadılığını devam ettiriyor.
Yine de atanmış bir kimse var. O da diyaneten olan işleri takip ediyor. Ama bunların hepsi de dört halife döneminde tek bünyede toplanmış. Tabi bu mesela ileriye doğru yürüdüğümüzde Hz. Hasan Efendimiz zamanında yol ayrımı yani dini işlerinizde imamınız biziz ama siyaseten muaviyeye biat ediyoruz devlet işlerinde deyip yol ayrımından sonra bu iyice bu yol ayrımı devam etmiş.
Zaten kadılık sistemi dediğimiz veyahut da hukuki meselelere bakan her daim sahabenin içinde de ayrışmış vaziyette. Sahabenin içerisinde hukuken, fıkıh olarak önde olan bir sahabeler var. Onlar sadece fıkıh meselelerine bakıyorlar. Bir kısmı ise örneğin tefsirde önde. Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah gibi, Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh Hz. oğlu Abdullah gibi, Hz. Ömer Efendimiz'in oğlu Abdullah da fıkıhta önde örneğin.
Veyahut da sahabenin içerisinde fakih olan sahabiler var. Bunlar fıkıhla alakalı, hukukla alakalı meselelere bunlar hükmediyorlar. Bu zaten kendi içerisinde insanların veyahut da sahabelerin kendilerince meşhur olduğu ilim dallarında ilim ilim ayrılmış. Mesela sahabenin içerisinde hadis hafızları var, sahabenin içerisinde Kur'an hafızları var, sahabenin içerisinde fakihde önde olanlar var, sahabenin içerisinde tefsirde önde olanlar var. Bunların hepsinde öğretisi ve talimi Hz. Muhammed Mustafa'dan alınıyor. Aynı zamanda sahabenin içerisinde mesela savaşçı, şahin olan kimseler var. Gözüpek, ölüme güle oynaya giden sahabeler var. Bunlara siz sorsanız kaç tane Kur'an-ı Kerim hıfzetmişler ayeti kerime olarak denilemez. 50 tane ayet hıfzında var, 100 tane ayet hıfzında var ama can vermekte bunlar önde.
Bunun gibi yani normalde bu Ziya Gökalp'ün bu meselesi kendi içerisinde, bakın bunlar doğru noktada, doğru yerde değerlendirildiğinde bir sıkıntı olmaz. Biz alalım, hukukla alakalı üstün performansı insanlar yetiştirelim. Ve Müslümanlar kendilerince İslam hukukunun bağlı kalaraktan o hukukta yaşamak istiyorlar. Bunun eğer dayatma olur da İslam hukukunun dışında bir hukuk arayışı, İslam hukukunun veya İslam dairesinin dışında herhangi bir tecelliyat olursa zaten Müslümanların sıkıntısı bu şu anda. Bütün dünya Müslümanların sıkıntısı bu. Dünya Müslümanlarının İslam hukuku ile icra edilen bir devletleri yok. Dünya Müslümanlarının en büyük problemi.
Ve bu konuda da Dünya Müslümanlarının arasında hazır programlanmış bir program da yok. Çünkü Dünya Müslümanlığı şu anda işgal altında her noktada. Biz hem kültürel hem siyasal hem dini olarak işgal altındayız. Bütün Dünya Müslümanlar olarak. Yani siz örneğin biz Müslümanlığı fazla olan bir ülkeyiz öyle değil mi? Siz İslam hukukunu konuşamazsınız.
Bir sohbetinizde bu ülke İslam hukukuyla hukuklanması lazım, öyle yönetilmesi lazım derseniz suç işlemiş olursunuz. Devletin anayasasını teokratik bir düzene sisteme çevirmekten savcılığın önünde alırsınız solu. Sıkıntı bu, bunu konuşamazsınız, bunu hiçbir yerde konuşamazsınız, bunu fikri bir entelektüellik olarak da konuşamazsınız. Yani on tane profesör toplasanız on tane profesör bunu konuşamaz. Bunu ilahiyat konuşamaz, bunu diyanet konuşamaz, bunu şeyh efendiler konuşamaz, bunu alimler konuşamaz. Türkiye'de hiç kimse konuşamaz bunu. Diyeceksin sen kel aynak mısın? Evet. Sen konuşuyorsun sen kel aynak mısın? Evet. Bu acı bir şey.
Bakın bu acı bir şey. Yani normalde mesela biz şimdi Ziya Gökalp'in samimiyetine, yani insan, ben bütün insanları samimi görürüm. Yani bu insan da kendince ülkesine hayırlı bir şey yapmaya çalışıyorsa, söyleyecek bir laf yok ama bunun arkasında bir hinlik üretiyorsa, hesabını Allah'a veriyor zaten şu anda. Ama ve lakin bunun arkasında hep bize bir hinlik gelmiş. İslam dünyasına hep bir hinlik gelmiş. Yani bunu böyle ne kadar güzel, öyle değil mi? Biz oturalım şimdi, hukuki müesseselere şamil olması doğru değildir. Yani din hukuka karışmayacak. Bu ne demek biliyor musunuz? Bugün Türkiye'nin hali demek.
Din hukuka karışmıyor. Başka dünyaya karışmıyor. Başka siyasete karışmıyor. Yani din siyasete karışmayacak. İyi. Ya Türkiye'de zaten veyahut da İslam dünyasında dinin siyasete karışması mümkün mü? Mümkün değil. Bir de din zaten bir metin. Orada duruyor Kur'an ve sünnet. O metnin bir yere kendisinin ayaklanarak karışması mümkün mü? Değil. Din metin olarak duruyor. Kitap birisinin kafasına kendiliğinden vuracak değil. Kur'an-ı Kerim gidip birisinin normalde gözünü mü çıkaracak? Veya hadisler birisinin gidip gözünü mü çıkaracak? Kafasını mı vuracak? Hayır.
Ama dinin hükmü orada duruyor. Kardeş, huş haram. E zaten şu anda huş haram değil, dünyevi hukuk olarak. Bugün Türkiye'deki hangi hukuk kaidesi İslam'da doğru mu değil mi diye tartışılaraktan konmuş ki? Konmamış. İslam'da ne kadar haram varsa bütün dünya üzerinde İslam ülkeleri dahil helal. Yani haramların hepsi de helal edilmiş, serbest. Serbest. Peki, normalde dünyeviye, dünyaya, dünyaya karıştı mı? Hayır. Öyleyiz zaten şu anda. İstenilen nokta bu.
Osmanlı'nın yıkılış sebeplerinden birisi bu. Osmanlı'yı bu yüzden yıktılar. Bütün İslam ülkelerini yıktıktan sonra da sömürüyorlar. Öldürüyorlar, sömürüyorlar. Hem paramızı alıyorlar, hem canımızı alıyorlar, hem namusumuzu alıyorlar, hem şerefimizi alıyorlar, hem haysiyetimizi alıyorlar, hem yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi alıyorlar, sömürüyorlar. Elimize tutuşturmuşlar dolarları, markları, euroları, neyse. Al gülüm, ver gülüm, gidiyor. Çalışıyorsun, çalışıyorsun, çalışıyorsun, … Dolarda bir yükselme, bir alçalma, yüzde ellisi gitti. Nereye gitti bu? Sömürülüyoruz. Siz bir dini hukuku savunamazsınız ki.
Dini hukuku savunacak bir parti de kuramazsınız. Türkiye'de İslami kaidelere bağlı, İslami kaideleri isteyen herhangi bir parti yoktur. Kurulması da mümkün değildir. Kurulursa anayasal suçtur. Neyle siyaset yapacaksınız? Partiyle. Öyle değil mi? Mevcut sistem bu. Siz, Kur'an ve sünneti savunan, Kur'an ve sünneti isteyen, Kur'an ve sünnete göre bir hayat tanzim etmeye çalışan bir parti kuramazsınız. Siyasi, maddi. Hiçbir şekilde maddi meselelerde Kur'an ve sünneti önayak edemezsiniz. Hukuki.
Hukuken de hiçbir şey söyleyemezsiniz. Siz bir anayasanın herhangi bir maddesini veya ceza hukukunu veya aile hukukunu veya icra-iflas hukukundan herhangi bir şeyi bu İslam'a aykırı değil, karşı çıkamazsınız. Bunları böyle de konuşacak bir kimse de bulamazsınız. Müesseselere yani dünyevi, siyasi, maddi, hukuki müesseselere şamil olması doğru değildir.
Ziya Gökalp için budur zaten. Şimdi ziya Gökalp'in geriye doğru kim olduğunu anlatırsam iş daha farklı bir yere çıkacaktır. Öyle diyorlar, ziya Gökalp için Yahudi olduğu söyleniyor. Bir kısmı saboteist diyor, bir kısmı dönme Yahudi diyor. Mason olduğu kesin. Bu ülkücü doktrini yazanın temelini temel teşkil ediyor. İyi biliriz ziya Gökalp'i biz. Öyle olduğunda sonradan öğrendik. Türkçülük akımı ziya Gökalp'le alakalıdır. Bu sebeple dini hükümlerin İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren başlayan diyani kazayı hükümler ayırması daha köklü bir şekilde bugün yapılmalıdır diyor. Yapıldı zaten ziya Gökalp. Rahat yatabileceksen yerinde rahat yat şimdi.
Ama problem çözüldü mü? Problem çözülmedi. Bitti mi? Hayır bitmedi. Ben Mudanya'da bir kahvede konuşma yapıyorum. Mudanya'da kahvede konuşma yaparken böyle gençler ateşli böyle dinliyorlar beni. Gençler hanginiz dedim kız kardeşini bilmem ne evinde görmek ister.
Gençlerin böyle renkleri gitti. Çünkü yaşlının birisi dedi ki o evler olmazsa gençler nereye gidecek dedi. Yaşlı bir kimse. 60 yaşlarında falan var. Ben hiç ona bakmadan gençlere soruyorum. Sen kız kardeşini orada görürse ne yaparsın vururum diyor. Sen ne yaparsın vururum. Adama sordum. Senin kızın oraya giderse sen ne yaparsın? Adamın kafası tak düştü. Yıl 94. Bitti mi problem? Hayır. Türkiye'nin siyasi mekanizması dinsiz. Hukuki mekanizması dinsiz. Sosyal mekanizması dinsiz. Bildiğiniz dinsiz.
Ben bunun için savcılığa gittim dinsiz dediğim için. Savcı bana dedi ki dinsiz diyormuşsunuz dedi. Siz dinli diyor musunuz dedim. Nasıl yani? Basbiyat dedim. Siz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin şu mekanizması dini derseniz dedim. Sizi şikayet ederim dedim. Böyle baktı. Evet dedim. Hiç kimse diyemez dedim. Derse suç işlemiş olur dedim. Çünkü ölen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de bunu demişti. Türkiye'de dediği İslam hukuku yoktur. Olması da mümkün değildir. O dedi 1400 yıl önce peygamber zamanında kalmıştır. Hani gerici irticai bir hukuktur. Türkiye dedi. Çağdaş hukuku seçmiştir dedi. Televizyonda bunu ben kulaklarımla dinledim.
Doğru. Süleyman Demirel dedi. Türkiye darül harptir bu meselede dedi. Süleyman Demirel'in sözü. Türkiye'nin darül harp olduğunu son Şeyhülistan Mustafa Sabri Efendi fetvayı vermiş, hicret etmiş. Siyasilerden de bu fetvayı söyleyen Süleyman Demirel. Her yerde söylüyor bunu. Çünkü Süleyman Demirel'den başkası bunu cesaret edip söyleyemez. Süleyman Demirel usta bir siyasetçi. Lafı evirir, çevirir, geveler. Alttan girer, üstten girer. İşin içinden çıkar. Maharetli bir kimse. Çok maharetliydi. Evet. Çünkü ilk asırlarda diyani hükümleri bildirmek üzere mühtülük, kazai hükümleri bildirmek üzere kadılık makamları tesis edilmiştir.
Doğru. Ama bu makamların hepsi de Kur'an ve Kur'an ve Sünnet tarihinde hükmederlerdi. Kur'an ve Sünnet tarihinde nasihat ederlerdi. Kadılık makamları önce Kur'an'a, sünnete ve aynı zamanda oradaki örfe göre hükmederlerdi. Örf. Bizim orada İsmail, zeytinleri topladıktan sonra başağa çıkan var mı sizin zeytinlerde? Var değil mi? Yasak değil değil mi o? Adamın bahçesine giriyor, başak topluyor. Ceviz de topluyorlar. Armut. Hiç haber vermiyorsun İsmail bize. Gelelim armut toplayalım biraz. Anlamadım İsmail. Buyurun mu dedin? Muhtardan izinsiz gelebilir miyim ki? Ama gene izin alacaksın yani. O izin vermiyor.
İzin vermiyor o. Muhtara bağlıysan olmaz. Bir anarşistlik yapman lazım. Deviremiyoruz ki muhtarı da. Devrilmez mi? Eyvah eyvah eyvah eyvah. Allah hayırlısın, hayırlısın. Şimdi mesela bakın bu bir şey. Söylenilen şey, o bölgeye has, o bölgeye has. Adamın normalde bahçesinden gidip zeytin topluyorsun. Normalde haram dersin. Öyle değil mi? Ama orada bakın, oradaki kültür, oradaki gelenek, oradaki adet, oradaki örf, bunu haram görmüyor. Ve bir kimse eline sepetini alıp başak toplamaya çıksa, sen çık bu bahçeden diyemiyor bahçe sahibi. Neden? Örfe göre caiz. Bu yapılıyor. Oysa bir bahçesinin, bir adamın, bir insanın bahçesine girip, normalde onun ürününü alabilir misiniz?
Alamazsınız. Ama örfe göre toplandı değil mi? Zeytinlerde zeytin yok. Oradan zeytin toplanmış, çıkılmış. Arkasından orada başağa girilir mi? Evet. Aynı şey bizim İzmir'de, Bayındır'da da geçerli. Bayındır'da da normalde zeytin toplama zamanı, işte çocuklar, kadınlar başağa çıkarlar. Başağa çıkınca akşam oldu, dönerken herkes durumuna göre 3 kilo, 5 kilo, 10 kilo zeytin toplar gelir günlük mesela. Onu böyle alan, böyle bakkallar, çakallar, bir şeyler vardır böyle. Oralara satarlar, harççık çıkarırlar. Pamuk da aynıydı bizde, bizim gençliğimizde. Pamuk da bir kat, iki kat, üç kat toplanır. Ondan sonra pamuğun içerisine kargı deriz biz. Birer tane kargı saplanır. Kargı saplanınca orada başağa girmek serbesttir. Millet girer, orada pamukların üzerinde az kalan bir kozalak, iki kozalak, üç kozalak böyle.
Onları toplar mesela günlük 10 kilo pamuk toplar, toplarsa 15 kilo toplar. Onun başaktır o. O caizdir mesela. Ona haram demez hiç kimse. Örnek. Bunlar örfe dayalı hukuktur. O yüzden bu kadılık müessesinde oturan kimseler, bölge bölge örfler değiştiğinden, bölge bölge hukuk da küçük küçük değişkenlik arz eder. Bu bölgede örneğin zeytin başak etmek serbest. Orada herkes zeytin başak eder. Pamuk başak etmek serbest. Orada herkes pamuk başak eder örneğin. Bu örfe dahil hukuk. Ve bunlar yöresel olarak bu iştahatları kendilerine ait verirler. Bunu büyüsü merciye sormazlar. Genel olarak. Mesela işte içki içmenin cezası bellidir. Yöreye göre değişmez. Hırsızlığın cezası o yöresel ürünlere göre ve o kimsenin konumuna göre değişir mesela.
Bunun gibi şeyler var. Ama bunlar genel olarak kadılık makamının bakacağı şeylerdir. Ve onlar gerekirse iştahat üretirler. Çünkü Osmanlı'nın belli bir dönemine kadar belli bir fıkıh kitabı, yani daha doğrusu cezai bir ceza sistemi, hukuk sisteminde yazılı bir şey yok. Yöresel ve bölgesel fıkıh kaideleri geçerli. Çünkü Osmanlı üç kıtada duruyor. Hristiyan ahali de var. Hristiyan ahali mesela Hristiyan hukukuna göre. Ey Museviler, Musevi hukukuna göre iç işlerinde tanzim ediliyorlar. Müslüman ahali Müslüman hukukuna göre tanzim ediliyor. Hindular var şeyde Osmanlı topraklarında. Onların da Hindu hukukuna göre icra ediliyor.
Osmanlı bu manada çok hukuklu. O yüzden 500-600 yıl üç kıtada ayakta duruyor. Herkes memnun. Hayatından herhangi bir rahatsızlığı yok. Bakın hayatından bir rahatsızlığı yok. Ne zamana kadar? Emperyalistler devreye girinceye kadar. Gerileme dönemi, duraklama dönemi ve gerileme döneminde emperyalistler devreye girince zaten hallılaşmamığı gibi atılıyor. Gökalp bu ayrımını Ebu Hanife'nin müftülük ve kadılık makamını birbirinden ayırması örneğiyle meşrulaştırmaya çalışır. Ebu Hanife bu iki makamın birleşmesini caiz görmediği için ölümü göze alarak Abbasilere başkadı olmayı kabul etmemiştir. İmam-ı Azam'ın duruş noktası yalnız burada ikisini ayırt etmek için değildir. İmam-ı Azam kendince o dini ilmini ve dini fıkıhını Abbasi devletinin emrine vermez.
O yüzden bugünkü diyanet işlerinin karşılığıdır. Abbasi'ler de İmam-ı Azam'a söylenilen. Aynı zamanda da kadılık makamının da başıdır. Her ikisinin bugünkü nasıl söyleyeyim Osmanlı'daki Şeyh-i İslamlık gibi. Osmanlı'daki Şeyh-i İslamlık hem kadılığın hem de diyanetin tek noktada birleşmesidir. Şeyh-i İslam hem dini olarak insanların tebliğinden, insanlara dinin anlatılmasından sorumludur.
Aynı zamanda da hukuki olarak da iştihat sorulduğunda iştihat vermekle mükellehtir. Ama Şeyh-i İslam tek başına değildir. Şeyh-i İslam'ın etrafında normalde meselelere iştihat edecek olan alim kurullar vardır. Bu alim kurulların içerisinde tıpçı vardır, kimyacı vardır, matematikçi vardır, astrofizikçi vardır. Öyle yani o kurulların içerisinde biz okumadığımızdan, araştırmadığımızdan sadece Şeyh-i İslam tek başına fetva veriyor gibi algılarız.
Öyle değildir. Şeyh-i İslam meselenin zirvedeki son noktasıdır. Oraya gelinceye kadar ehli ulema tartışır, fikir öngörür, risaleler yazarlar. Herkes kendi görüşünü destekleyecek olan Kur'an ve sünnetten ve eski iştihatlardan örnekler getirirler. Bunlar cem edilir, konuşulur, en doğrusu bulunur, ondan sonra hükmedilir. Osmanlı'daki genel olarak son döneme kadar gelen gelenek bu. Ama ve lakin Ebu Hanife, Abbasilerin zalim olduğundan dolayı görevi kabul etmez. Çünkü İslam zulmeden kimseye karşı savaş açar. Kim nerede, kim zulmediyorsa, Müslüman ise o zulme karşı durmakla mükelleftir. Siz bir kötülük gördüğünüzde elinizle, mümkün değilse dilinizle, o da mümkün değilse kalben buğz ederekten önlemeye çalışınız.
Kötülükleri önlemek her Müslüman için farzdır. Kötülükleri önlemek her Müslüman için farzdır. Bu eski bir iştihattır. Bugün iştihat etmeye kalksak, kötülükleri önlemek her Müslüman için farzayındır. Yani en kuvvetli farzdır. Daha ileri bir şey söyleyeceğim aslında. Kötülükleri önlemek ve kötülüklerle mücadele etmek, nafile namazlardan daha evladır. Nafile oruçtan daha evladır. Yapmış olduğunuz bütün nafile ibadetlerden daha evladır kötülüklerle mücadele etmek. Biz, dinin bu tarafı bizde az işlenir.
Hatta işlenmez. Çünkü bu mesele Türkiye'deki dindarların üzerinde öyle bir yerleştirilmiştir ki, Türkiye'deki dindarlar belli bir dönem cami, yani namaz ve oruç ekseninde tutulmuş. Bir dönem sonra namaz ve oruç ekseninde de tutulmuyor. Şimdi, Türkiye'deki Müslümanlar sadece ben Müslümanım, ben Muhammediyim ekseninde duruyor.
Tekrar söylüyorum, Türkiye'deki Müslümanlar şimdi sadece ben Muhammediyim, ben Müslümanım ekseninde duruyor. Türkiye'deki Müslümanlar dini kendi içlerinde, kendi dairelerinde dahi tam anlamıyla yaşama ekseninde durmuyorlar. İşin acı tarafı bu. Yani bu Ziya Gökalp'in başta söylemiş olduğu şeylerin bize getirmiş olduğu sonuç bu. Şimdi artık Türkiye'deki İslam, Türkiye'deki Müslüman sadece Müslüman yaşantı noktasında değil. Sağlı sollu yanaşın. Bu hale gelişimiz tecrirci tecrirci, yavaş yavaş hedeflenen bir mesele.
Bu içeride ve dışarıda organizeli bir şekilde hedeflenmiş sonuca gidiyoruz biz. Ve biz bu hedeflenmiş sonuca giderken biz bununla mücadele edemiyoruz. Mücadele etmiyoruz ve mücadele de edemiyoruz. Biz bununla mücadele etme veya bununla alakalı mücadele etmeye çalışırsak, bunu düşünürsek, önümüzde o kadar çok mayın tarlaları var ki, önümüzde o kadar çok prangalar var ki, önümüzde o kadar çok dikenli yollar var ki, biz muhakkak bir yerlere takılıyoruz.
Bir tarafımız yırtılıyor. Ve muhakkak bir mayına basıp biz patlatılıyoruz. Ama sadece ben Müslümanlardanım, ben Müslümanım der, bunu hayat felsefesi haline getirmezseniz, bir sıkıntı yok. Ne deliniyor mesela? Ya namazınızı kılın, sizi tutan mı var? Var. O camiye gidinceye kadar o kadar çok tutan var ki.
Bu lafta bu. Ve işin ilginç tarafı biz, Ziya Gökalp'in yıllar önce öngördüğü, söylediği şeyi şu anda yaşıyoruz. Veya Ziya Gökalp'e bunu kim söylediyse, bunu kim anlattıysa, bunu kim Ziya Gökalp'in üzerinde organize ettiyse, bunu yaşıyoruz zaten. Veyahut da Ziya Gökalp gibiler. Veyahut da biz çok samimi, hüsnü zambesleyeceğiz. Gerçekten onlar Osmanlı'nın son döneminde böyle kurtulacaklarını düşünebilmiş olabilirler. Eyvallah. Ama dinin hükmü belli. Arkadaşlar, içki haram. Yiyene, içene, katiplik yapayana, taşıyana, üretene, hepsine de haram. Fuhuş haram, fuhuşa giden yolların da hepsi haram.
İslam dinini söylüyorum. Faiz haram, faize giden bütün yollar haram. Rüşvet haram, rüşvete giden bütün yollar haram. İnsanları ayırmak, kayırmak haram. Bunlara giden bütün yollar da haram. Üstün tabaka oluşturmak haram. Buna giden bütün yollar da haram. Hadis-i şerif, Arap'ın acemi, Acem'in Arap'ı üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır. Eee, üstün tabaka oluşturuluyorsa, bir toplulukta, ama devlet tarafından, ki devlet tarafından, üstün tabaka oluşturuluyor. Haram. Devlet sanatçısı var. Halkın temsilcisi, bu da devlet halkı deyip de, bu devletin bir ferdi deyip de ona madalya takan var mı? En çok vergi veren bu.
Kim? Manıkyan. Madalyası var. Bir vatandaşa madalya verildiğini gördünüz mü? Türkiye'nin en fakiri, en fakir olmasına rağmen çalmadığı, çırpmadığı, yan kesicilik yapmadığı, uyuşturucuya düşmediği, içkiye düşmediği, ihalelere fesat karıştırmadığı, alnının terini de kazandığı, yıllardan beri böyle çoluğunu, çocuğunu yetiştirdiği, bu üstün vatandaş madalyası var mı kardeşim?
Yok. En namuslu insan madalyası var mı? Yok. En şerefli insan madalyası var mı? Yok. Yok bakın. O zaman devlet eliyle bir üstün bir tabaka oluşturuluyor. Bu üstün tabaka ne? Bu bürokratlardan oluşuyor, siyasetçilerden oluşuyor, bu ticaret erbabından oluşuyor, başka bir yerden oluşmuyor. Bu üstün tabaka alimlerden oluşmuyor. Bu üstün tabaka mesela had sanatı yapanlardan oluşmuyor. Bu üstün tabaka inşaat ustasından oluşmuyor. Bu üstün tabaka öğretmenden oluşmuyor, mühendisten oluşmuyor. Bir tıpta çığır aşmış bir kimseden oluşmuyor üstün tabaka. Gelinen sonuç bu.
Ben sonuca bakıyorum. Bizler avamız. Ben kendimi sizlerden soyutlamıyorum. Hiçbir devlet tarihinde özel bir hukukumuz yok. Belediyede özel bir hukukumuz yok. Yargıda özel bir hukukumuz yok. Bürokraside özel bir hukukumuz yok. Var mı? Yok. Yok. Biz kaymak tabaka değiliz yani. Gökhalp, Diyanet içerisine sadece ibadet ve itikadı dahil etmekte, ahlakı dışarıda bırakmaktadır. Tabi. Bakın Ziya Gökhalp, Diyaneti neyi bırakıyor? İbadeti ve itikadı bırakıyor.
Ahlak, ahlak değil. Neden? Diyanet sadece iman etmeyi ve ibadeti anlatacak. Güzel ahlakı değil. Milletin ahlakına karışmayacak yani. Kim karışacak ahlakına? Kimse karışmayacak. Kim anlatacak onlara doğru ahlaklılığı? Hiç kimse. Böylece ne olacak? İslam toplumu, çok özür dilerim, tırnak içerisinde söylüyorum, hayvanlara benzeyecek. Ayrıştı 80 yılın sonunda geldiğimiz nokta. Annesine tecavüz edenler, kız kardeşine tecavüz edip hamile bırakanlar, kendi kızına tecavüz edip hamile bırakanlar. Ayrıştı kendi teyzesine tecavüz edenler, kendi halasına tecavüz edenler, kendi öz dayısıyla huş yapan birbirleriyle sevgili olanlar.
Uyuşturucu yüzde iki bin yedi yüz artmış, huş yüzde bin yedi yüz artmış. Son on yıla göre söylüyorum. Gidin TUİK'i okuyun. Türkiye İstatistik Kurumu'nun yayınladığı istatistikleri okuyun. Gelinen nokta bu. Ziya Gökalp'in istediği nokta, emperyalistlerin istediği nokta, dünya deccal sisteminin istediği nokta.
Türkiye Müslüman bir ülke. Biz neyi tartıştık bundan 3-4 yıl önce? Tartıştığımız şey şuydu, AVM'lerde mescid olmalı mı, olmalı mı, olmamalı mı? Ve AVM'lerde mescidin olmamasına karar verildi. Sebep? Yani orası alışveriş ederken din aklına mı gelsin senin? Hayır. Oraya gir, orada ayrı bir dünya. Caz tıkı, caz tıkı, caz tıkı, caz tıkı müzik. Bütün AVM'de. Sen düşünme yetenini kaybet. Neye ihtiyacın var, neye ihtiyacın yok, onu kaybet. Önüne geleni al. Senin cebinde kağıt para da yok zaten. Bir sürü plastikten, kredi kartı, habire cırt cırt cırt … geç. Tüket habire.
Habire tüket. İstenilen bu zaten. Lazımmış, değilmiş, al. Almanla müeşhur ol. Filanca almış, sen de al. Geldiğimiz nokta bu. iPhone'un en fazla satıldığı ülkeyiz. En lüks arabaların en fazla satıldığı ülkeyiz. Lüks markaların en fazla satıldığı ülkeyiz.
Sakın bunu zenginliğe bağlamayın. En son Cumhurbaşkanı'nın açıklaması dört yüz doksan kusur milyar dolar Türkiye'nin iç ve dış borcu var. Beş yüz milyar dolar Türkiye'nin iç ve dış borcu var. Beş yüz milyar dolar. Ne diyorlardı sufiler için? Siz bir lokma bir hırkacısınız. Zan ettiler. Taan ettiler. Ve bunu yendikten sonra ülkeyi talan ettiler. Beş yüz milyar dolar iç ve dış borç demek, her türlü operasyona açıksın demek. Evet ve bir de işin enteresan noktası, Türkiye'deki her olumsuzluktan Müslümanlar sorumlu bir de. Bir de işin o tarafı var.
Bir tarafta baba kızını taciz ediyor, bundan Müslümanlar sorumlu, İslam sorumlu sanki. Bir tarafta bir sapık kendi kız kardeşini taciz ediyor, bundan Müslümanlar sorumlu sanki. Kardeşim, İslam çıplaklığa hayır diyor. Siz çıplaklığı getiriyorsunuz. O çocuğun psikolojisi bozuluyor. Onu ahlakı olarak bir eğitim de yok, bir öğretim de yok. Gidiyor sapıklık yapıyor. Bu çocuk bunu camide mi öğrendi? Bu çocuk bunu tekkede mi öğrendi? Bu çocuk bunu medresede mi öğrendi? Bir de biz, Türkiye'deki Müslümanlar bir de böyle yaftalanıyor. Yok. Ziya Gökalp'in dediği noktadayız işte.
İyi bir noktada mıyız? Uyuşturucu yaşı 11. Türkiye'de fuhuş yaşı 16. Çünkü sadece ibadet ve itikad kalınca, ahlak olmayınca sonuç bu. İtikadı dahil etmekte, ahlakı dışarıda bırakmaktadır. Maturi değilse her üçünü diyanet içine sokar. Gerek maturidi, gerek ziya gökalp, diyanet denilen kısmın kimsenin müdahale edemeyeceği veya tahakküm altına alamayacağı kalbe veya vicdana ait bir alan olduğunu söyler. Aynı şekilde her ikisi de dinin şeriat kısmında değişen ve değişmeyen yönler bulunduğunu, örfe bağlı olanların örfün değişmesiyle değişebileceğini söyler.
Eyvallah. Yani normalde itikad, ibadet, ahlak evet bu dini tebliğ eden insanların vazifesidir. Ama ahlak muhakkak olması gerekir. Ama bakın ibadet, itikad hukuka bağlı değildir. Ama ahlakın ayakta durması için hukuk lazım. Hukuk, hukuksuz ahlakın ayakta durması mümkün değil. Hukuksuz ahlakın ayakta durması mümkün değil. Bütün insanları erdemli yapıp, üst seviyeye götürüp, onun hukukla bağlantısı kalmaması bütün toplumdan beklenemez ki. Allah muhafaza eylesin. Seyyid Bey'in din-siyaset ayrımındaki hukuki yaklaşımına görürsek. Seyyid Bey, Kur'an'da devlet ve devlet başkanı ile ilgili şartların belirlenmediğinden ve Hazreti Peygamber'in de halife olacak kişiyi tespit etmediğinden hareketle bu işin Müslümanlara bırakıldığını ileri sürer.
Yani normalde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri arkasından kimin halife olacağını tayin etmedi. Ama işte işaretler var. Hazreti Ömer radıyallahu anh Hazretleri de bu işaretleri sıralıyor, hutbeye çıkıyor. Son namazı kiminin arkasında kıldı? Senin arkanda kıldı. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz'e diyor. Ve bütün topluma diyor. Bütün işaretleri sıralıyor. Bu işaretlerin ışığında diyor ben sana halife olarak biat ediyorum. O biat ettikten sonra da herkes biat ediyor. Ve normalde bir halifede olması gereken özellikler belli. Mesela Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Bakın sizden olan, burada önünde bir şerh koşmuş Kur'an, sizden olan, bütün emir sahipleri değil, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.
O yüzden normalde ayet ve hadisler ışığında bir halifede olması gereken özellikler, bir imamda, camide namaz dahi kıldırsa, o imamda olması gereken özellikler, bir üstadda, sufilik olarak olması gereken özellikler, bunlar normalde başıboş değil, sıralanmış, ölçüye konmuş. Ölçüsüz değil. İslam'ın hem diyanet hem de siyaseti kapsayan bir din olduğunu, Hz. Peygamber'in şahsında hem nübüvvet hem de siyasi görevinin birleştiğine inanır. Evet, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şahsında dini, dünyevi, siyasi, askeri bütün görevler onun üzerinde birleşmişti. Çünkü o bütün her alanda ölçü alınacak, önder olarak kabul edilecek olan bir peygamberdi.
Yani bir kimse devleti idare ediyorsa, Hz. Muhammed Mustafa'da onunla alakalı ölçü var. Eğer o kimse bir hukuk insanıysa, Hz. Muhammed Mustafa'da onun ölçüsü var. Baba, onda ölçüsü var. Evlat, onda ölçüsü var. Toplumun bütün kesimleriyle alakalı, devletten aile reisine kadar. Herkes kendince, Hz. Muhammed Mustafa'ya bakaraktan ölçü bulabilir. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa'da hepsi de cem edilmişti. Bunu normalde yine bir şahısta bunu cem etmek mümkün değil. Bu peygamber ağas bir şey değil. Ama öyle bir kurul oluşturulup, öyle bir şura oluşturulup, bu bütün hepsi de o şurada toplamak mümkün mü? Evet. Yani bir kimse hem askeri başkomutan, hem bir kimse dini olarak diyaneti anlatan, diyanet işleri reisi, hem bir kimse örneğin işte anayasa başkanı, hem bir kimse örneğin işte başka ne var, örneğin bütün bu sosyal ve kamu kurum ve kuruluşların başında bütün yetkileri tek başına toplayacak bir rol model Hz. Muhammed Mustafa'daydı.
Ama bu rol modeli şahısların üzerine koyaraktan bu bir çatı altında toplamak mümkün mü? Evet. Bu benim kendi tırnak içerisinde şahsi görüşüm. Meselesinde çok iyi olanlar böyle toplanabilinir. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinde bunda örnekler var mı? Var. Mesela bir savaşa giderken, bir gazaya giderken, bir gazaya komutan tayin etmek. Bir müddet sonra, önce savaşlarının başında kendisi durdu, bir müddet sonra savaşların başına genelkurmay başkanı gibi, bir savaşa ait komple bir komutan tayin etti. Örnek, ayrıştırdı. Hani sahabenin içerisinde diyordum ya, fıkıhta önde olanlar var, hadiste önde olanlar var, tefsirde önde olanlar var, askeri sanatlarda da önde olanlar var.
Halid bin Velid gibi. Bunları zaten paylaştırdı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Hatta bir müddet sonra bunları sadece denetleme pozisyonundaydı. Denetlerdi sadece. Mesela örnektir, ondan sonra Hz. Ebubekir radiyallahu anh Hazretleri geçti. Hz. Ebubekir Efendimiz mesela şeyi değiştirdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin son atadığı genç, Saad İbni Vakkas mıydı o? Öyle bir şeydi herhalde. Yok. Oğluydu. Onu mesela son hasta olmazdan önce onu başkomutan atamıştı. 18 yaşındaydı çocuk daha, sahabe. Onu değiştirmek için çok uğraştılar. Değiştirmedi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Hz. Ebubekir Efendimiz halife oldu. Ordu hazır bekliyor çünkü. Savaşa gidecek. Hz. Peygamber hastalanınca sallallahu aleyhi ve sellem bir türlü çıkamadılar.
Vefat etti yine çıkamadılar. Defnedildi, devletin başı seçildi. İlk iş olarak yarım kalan o savaş. Hz. Ebubekir Efendimiz onu o savaştan hazretmedi. Değiştirmedi onu. Vallahi dedi onun koyduğunu değiştirme. Gittiler, gazaya gittiler, geldiler sonra değiştirdi. Mesela Hz. Ömer radiyallahu anh Hazretleri'nin zamanında Mısır'ın fethedildi. Mısır fethedildi. Mısır'ın fethinde Amr bin As var komutan olarak. Mesela İran'ın fethinde Sare var. Halid bin Velid vardı. Halid bin Velid'i görevden aldı. Ya Sare, Cebele dedi ya. Başkasını atadı örneğin. Şimdi Hz. Ömer radiyallahu anh Hazretleri Mısır'ı fethetmeye gitmedi. Savaş bitti.
Ondan sonra gitti Mısır'a. Veya İran Savaşı'na katılmadı. Devletin başında durdu. Bir komutan tayin etti. Bakın bu modeller örneklenecek olursak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Hz. Ebubekir Ömer Osman Ali radiyallahu anh Hazretleri'nin zamanlarından örneklemek mümkün. O yüzden zaten Osmanlı'daki halife çatının tepesindedir. Geri kalan hep işlerini yapan etrafındaki farklı kollarda farklı kimseler vardır. İşte bu siyasi görev nübüvvet dolayısıyla tereddüp etmiş olan imamettir. Yani o liderlik aynı zamanda peygamberlikle birleşip imametlik haline alındı. O dini hem tebliğ etmiş hem de uygulamıştır.
Evet. Bu ise Müslümanlar üzerinde genel yetki demek olup İslamiyetin siyasi yönünü oluşturur. Ancak peygamberin şahsındaki şeriat koyma yetkisi hiç kimseye devredilmemiştir. Bunun için imamet, hilafet kelimesinden anlaşılan hükümettir. Eyvallah. Bunda bir sıkıntı yok. Yani bunu İslam hukuku ve İslam geleneği içerisinde de bunda bir sıkıntı yok. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri nübüvvetle görevlendirilmiş. Nübüvvet bitmiş ve dinin hükümleri ve hukukları son bulmuş. Bundan sonra yeni bir ayet gelmesi mümkün değil. Bugün sizin dininizi tamam ettim. Din olarak da İslam'ı seçtim. Bitti. O zaman Kur'an ve sünnet sabit mi? Evet. O zaman Kur'an ve sünnet sabitse, Kur'an'dan bir hükmü veya sünnet-i seniyedeki bir hükmü, bir kimsenin değiştirme yetkisi İslam'da kimsede yok.
Vatikan'da Papa'dadır. İngiliz kraliyetinin bağlı olduğu kilisede, o kraliyetin bağlı olduğu kilisenin en üst noktasındaki kimsedir. Ortodoks'ta Patriktir. Onlar bir hükmü kaldırmaya, bir hükmü icra etmeye, yeni bir hüküm ve hüküm getirmeye amildirler. Onlar çünkü yeryüzünde Tanrı'nın işini yaparlar. Tırnak içerisindeki söylem budur. Onlar yeryüzündeki Tanrı'nın bu noktada işini yapan kimselerdir. Bir helal addedilen bir şeye haram addedebilirler. Haram addedilen bir şeye helal addedebilirler. Bunları değiştirmek düne kadar haramdı, bugün helal edebilir. Aynı şekilde Museviler için de haham başları öyle bir şeydir.
Zaten Kur'an'da diyor ya, Hristiyan ve Yahudi din alimleri kendilerini Allah yerine koydular. Hukuku ve hükmü kendileri değiştirdiler. İslam bu kapıyı kapatır. İslam bu kapıyı kapatır. İştahat kapısı açıktır. Ama siz ayette sabit olan bir haramı siz helal diyemezsiniz. Hükmünü ortadan kaldıramazsınız. Veya Hz. Muhammed Mustafa'nın kesin yasaklamış olduğu bir şeyi siz serbest bırakamazsınız. Bu bitti. İslam'da bu böyle. Ancak burada hükümet denilen organ, Müslümanların ihtiyaçlarını görür. Hukuksa mesele, gider İslami hukuk dairesinde iştahatlar aranır. Eğer sosyal bir meseleyse, sosyal kimseler otururlar, o sosyal meseleyi tartışırlar.
Ve bu noktada Müslümanların işlerini yerine getirmek için hükümet ederler. Bakın hükümet ederler. Yoksa şeriat koymak da peygamberin yetkili ve haleti demek değildir. Evet. Hiç kimsenin yeni bir şeriat koyma yetkisi yoktur. Zaten Müslümanların da sıkıntısı budur. Müslümanlar bir kimsenin kendilerine yeni bir şeriat koymasını istemiyorlar zaten. Kur'an ve sünnetin dışında bir şeriat istemiyor Müslümanlar. Hatta genel yetkiyi elinde bulunduranların veya fakihlerin ortaya koydukları kanunlar veya hükümler, şeriat, din veya ilahi hükümler olarak kabul edilemez.
Dolayısıyla buna uygun olarak İbni Hümam'ı destekler. Bu noktada hiçbir fakih, hiçbir tefsir alimi, hiçbir kelamcı Kur'an ve sünnetin önüne geçemez. Bizim inancımız da budur zaten. O yüzden bu yetkiyi elinde bulunduranlar Kur'an ve sünnetin üstünde değillerdir. Kur'an ve sünnete dayanarak iştahat ederler ama Kur'an ve sünnetin üstüne çıkamazlar. Ama İslam dünyasını yöneten, hükümet edenler buna uymuyorlar. Diyorlar ki biz Kur'an ve sünneti tanımayız ve Kur'an ve sünneti tanımadan istediğimiz gibi size hükümet ederiz. Ve böyle yapıyorlar zaten. Çatışmanın ana temel noktası bu. Onlar Kur'an ve sünnetle alakalı ne kadar fıkıhi ve hüküki meseleler varsa tabiri caizse alıp çöpe atıyorlar.
Din sadece sizin vicdanınızda kaldı, ibadetinizde de değil. Sohbetin başında söylemiştim ya, din sadece biz, biz Müslümanız. Bize bu kadar din. Bunun üstünde bir dini algı, bunun üstünde bir dini yaşantı, bunun üstünde bir dini felsefe kabul edilemez. Siz terörist olarak addedilirsiniz. Hem de fundamentalist terörist. Ne olduğunu anlamazsınız bile. Ve siz fundamentalist terörist denilince siz onu kötü bellersiniz. Neden? Fundamentalist terörist olarak sizin önünüze o kadar kötü örnekler getirirler ki, siz birisi hakkında bu fundamentalist terörist dendiğinde siz de aynı kefenin içerisine girersiniz. Daesh gibi, El-Kaide gibi. İslam dünyasının içerisinde bir terör örgütü oluştururlar, o terör örgütünün de adını koyarlar.
O terör örgütünün de adını koyaraktan onlara vahşet işletirler. Onlar da o vahşeti işlerlerken sanki çok dindarmışlar gibi, çok dinlilermiş gibi davranırlar ve onun adı İslami terör örgütü olur. Fundamentalist terör örgütü adını koyarlar. Ve siz Kur'an ve sünneti istiyorum dediğinizde şey açıktır, yaftalamak açıktır. Nedir? Siz fundalamanist teröristünüzdür. Sizin sakalınız biraz uzarsa siz terörist olursunuz. Ne bu teröristler gibi sakalın derler. Siz sakal bırakamazsınız. Sakalı biraz tuhaf bırakırsanız komünist teröristünüzdür. Sakalı sünneti uygun bırakırsanız fundamalist teröristinizdür. Kime karşı?
Emperyal güçler size öyle söylerler. Çünkü emperyal güçler sizdenmiş gibi görünen içinizde satılık. Siyasetçi, din alimi, fıkıhçı, fetvacı, ondan sonra şeyh, derviş, mürid hepsinde bulurlar. Hepsini de bularaktan hepsine de kendi istediklerini yerine getirirler. Dertleri nedir? Dünya üzerinde İslam'ın hükmüdür. Allah'ın hükmü, Habibi'nin hükmü olmasın ne olursa olsun. Dertleri budur. Yasaklayıcı hiçbir şey istemezler. Bakın sohbetin başında söylediğim şeyi iyi dinleyin. Kur'an-ı Kerim'in ve sünnet-i Resulullah'ın ne yasakladıysa, neyi haram ettiyse, bütün İslam ülkelerinde bilhassa Türkiye'de.
Hepsi de serbesttir. Bakın altını çizerek söylüyorum. Hepsi de serbesttir. Hepsi de devlet eliyle serbest bıraktırılmıştır. Ve hepsinin de arkasında devlet gücü vardır. Siz devletle savaşamazsınız. Devleti başla kaldıramazsınız. Böyle bir şey istemiyorum zaten de. Yani normalde bütün hepsi de şu yazıdaki ziyagı, kalpten olan alıntılar, sonradan Seyit Efendi'den alınan alıntıların hepsi de Türkiye'de uygulanmıştır. Dolayısıyla İslam dünyasında uygulanmaktadır. Bu bir projedir çünkü.
Ciddi ciddi bu bir projedir. Bu tanıma göre hilafet, Müslümanlar üzerinde genel tasarruf, tasarrufu amme hakkına sahip olmak demektir. Hilafetin, halifenin sahip olduğu halk üzerindeki genel tasarruf yetkisine, fıkıh dilinde tam idari yetki, velayeti amma denir. Halife bu kuvveti doğrudan milletten alır. Bu kuvvet ve hakimiyet milletin kendi hakkıdır. Millet bu beyatla halifeye devreder. Evet, bir kimse Müslüman ise halifeye beyat eder. Halifeye beyat edince o Müslümanların halifesi, Müslümanların hem siyasi, hem askeri, hem hukuki, hem ahlaki, hem dini, hem dünyevi. Bütün hak ve hukuklarını korumak ve kollamak mecburiyetindedir. Halifelik budur.
Bir kurul oluşturur. Önceden vardı çünkü. Osmanlı'daki uygulamada var. Mesela şeyhlerin kendince bir kurulları var Osmanlı'da. Meclis-i Meşayi. Şeyhlerin toplandığı bir kurul var. Bir kimse icazet verdiyse şeyhi, şeyhinin icazet vermesi yetmiyor o kimseye. O Meclis-i Meşayi'ye gidiyor. Meclis-i Meşayi diyor ki mesela, bu kim yetişmiş filanca tamam, onu imtihan ediyor. Onu imtihan ettikten sonra o kimse gidip dergahını açabiliyor, orada posta oturabiliyor. Aynı zamanda halifenin de böyle bir meclisi var, alt kurulları olarak. E tabi bu böyle okunmadığından, bilinmediğinden biz halifeyi tek başına zannediyoruz.
Seyit Bey'e göre Kur'an ve hadislerin belirlemediği Müslümanların siyasi tecrübeleri de tarih boyunca farklı farklı olmuştur. Bu tecrübeler hakiki hilafet ve şekli hilafet olmak üzere iki grupta toplanır. Birincisi ilk 30 yılı temsil eder. Seyit Bey hilafet ve hakimiyeti milliye. Evet, normalde hakiki hilafet olarak dediğimiz gibi ilk 30 yıl dediği Hazreti Ebu Bekir Ömer Osman Ali radıyallahu anh hazretlerinin zamanındaki yönetim biçimi.
Sonra da normalde şekli hilafet olarak da ondan sonra gelen zamanlar için söylenmiş, katılıyorum. Evet, ve Kur'an ve hadislerin belirlemediği, az önce örf demiştim ya, zeytinden bahsetmiştim, bu mesele. Hakkında ayet yok, hadis var, örfler var, gelenek var, görenek var, kültür var. Hakkında bir ayet, hadisi yok. O orada örfe dayalı, yani kültüre dayalı. Oradaki adet, gelenek, göreneğe dayalı. İslam bunu reddetmez. Hatta bu böyle bir, hani, nevrus, örftür bu, kültürdür. İslam bunu reddetmez. Hala da mesela, Türkiye diyarlarda nevrus kutlanıyorsa, İslam'ın bu konuda ona sert tavır almamasındandır.
Mesela, İslam bunu reddetmez. Bir kavmin, bir halkın kendi bayramı. Bu sonra gelen Selefi Vahabiler bunları bozdular. Ben söylüyorum ya, bu bir İngiliz projesi, Selefi Vahabi meselesi. Bu Selefi Vahabiler, insanları kendi köklerinden koparmaya çalışıyorlar. Kardeşim, örneğin, bu halkın kendince bir bayramı var. Sen bunu bidat deyip, müşrik deyip, mürtet deyip kenara atamazsın. Hz. Muhammed Mustafa'ya atmamış. Habeşlilerin kendi bayramlarında, Habeşlilerin davulla, harbeleriyle bayram yapmalarına müsaade etmiş. Hadise sabit bu. Bir kavmin bayramı var. Kendi halklarının bayramı. Hadise sabit.
Sen bunu yasaklayamazsın. Din öngörüsüyle yasaklayamazsın. Mesela bizim, örnek diyorum bunu şimdi. Bu, sahabe zamanında da var. Bu, Anadolu'daki, Anadolu'dan önce Orta Asya'daki Türklerde de var. Düğün eğlencesi. Siz bunu yasaklayamazsınız. Kadınların kendi aralarında evlenecek olan kızı eğlendirmeleri, kına gecesi yapmaları. Bunu yasaklayamazsınız. Bunu dini anlayışla, dini ölçülerle bunu yasaklamanız mümkün değil. Hz. Muhammed Mustafa'nın zamanında yaşanmış örnekler var. Ama bu selefi, vahabi bozuntusu bizim aramıza girip, katılıp, bunlar bizim toplumumuzun kendi öz kültürlerini yok etmeye çalışıyorlar. Bizde düğün yemeği, velime yemeğidir dini karşılığı.
Onun Orta Asya'daki, Orta Asya'daki tabiri toy yemeğidir. Düğün gibidir. Bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. velime yemeği olarak, düğün yemeği olarak, hani diyor ya bir koyunla mı kesemedin? Bu yemeği vereceksin, bir koyunla mı kesemedin? Hani zaman zaman şakaymış gibi geliyor size ya, ben diyorum Hz. Muhammed'in Mustafa'nın etrafında Türklük var. Bu kavmiyetçilikle alakalı değil. Hasreti Osman'ın kılıcında var damga. İbrahim'in babası Azer zaten, Türk. O da İbrahim soyundan gelme. Ama o velime yemeğiyle toy yemeği aynıdır, kültür olarak. Orta Asya'da toy yemeğidir, Hz. Muhammed'in Mustafa'da velime yemeğidir.
Ve bu Orta Asya'dan itibaren her düğünde yapılan bir şeydir. Bu bizim kültürümüzdür. Bu bizim geleneğimizdir. Şimdi ne yaptık? Şimdi salonlara taşıdık. Caz tıkı, caz tıkı, caz tıkı. Haydi, selamün aleyküm, aleyküm selam. Yozlaştık. Gitti, bitti. Avrupalalaştık. Allah bizi muhafaza eylesin. Seyyid Bey, Hanefi, maturidi, hukuki ve kelami metinlerden hareketle hilafetin bir çeşit akit olduğunu savunmakta. Evet, normalde bu noktada maturidiler halife ve teba arasında bir akdin olduğunu, halifeyi teba seçerse o akdin gerçekleşmiş olduğunu söylerler.
Yani teba, Müslüman teba, bir halife seçerse o halife akit yoluyla bağlantı olmuş olur. İmam Muhammed'de de aynıdır. Tabii İmam Maturidi İmam Muhammed'den sonra da ben İmam Muhammed'in devlet hukuku var. O devlet hukukunda bu ibareler vardır. Elinize geçerse okuyabilirseniz hadisler olarak var. Ayet ve hadis metinleri olarak almış. Böyle bir ana kitap gibidir o. Maturidi halife olacak kişinin özelliklerine önem verip halkın seçmesine vurgu yapmazken, Seyit Bey bu kişinin halk tarafından seçilmesi ve hakimiyetin halka ait olduğu üzerinde durur. Evet, İmam Maturidi bu yoktur. İmam-ı Azam'da çünkü bir fetva daha vardır.
İmam Maturidi olmayışının perde arkasında ben onu oraya bağlıyorum. Aynı şey İmam Maturidi'de halifenin seçilmesiyle alakalı bir metin yok, bir sıralama yok. Bunun sebebi herhalde kendisinin imamı olan İmam-ı Azam'ın halifenin kılıçla da gelebileceğine dair fetva vermesiyle alakalı olabilir. Ama İmam-ı Azam zamanında Abbasiler dönemindeki imamdır. Abbasiler o zaman için zulüm etmekteler. Zulümle hükümet ediyorlar. Zulümle hükümet edince İmam-ı Azam'ın zulümle hükümet eden bir hükümetin kılıçla devrilmesinin mümkün olduğuna dair fetva, o günkü ortam içerisinde, siyasi, askeri, sosyal ve devlet ortamı içerisinde mümkün görünür. Oysa İslam'dan arşi yoktur mesela örnek.
Yani siz hadis-i şerifte kesik burunlu bir kimse de başınıza halife seçilirse ona itaat edin der. Bu kesik burunlu bir kimse halife seçilirse dikkat edin ona itaat edin der hadis-i şerifte. Ama öbür tarafta İmam-ı Azam halifenin kılıçla da değiştirilebileceğini söyler. İmam-ı Azam'ın o günkü dönemdeki o fetvası bu tekrar tırnak içerisinde ben bunu söyleyeyim. Mustafa Özbağcı olsun böyle benlik gibi değil, kibir gibi değil yani analiz. Ben onun o günkü Abbasi zulmüne karşı verilmiş olan bir muhteşem cesaret örneği bir fetva olarak görüyorum. Abbasi dönemine ait. Yoksa İmam-ı Azam böyle anarşi çıkaracak bir kimse değil. Sonuca geldik ama onun yirmi geçiyor. Bu para rafı da bitirelim.
Hakkınızı helal edin. Var mı bir sıkıntısı olan zamanla yukarıda aşağıda ben sema izleyecektim. Geç kaldınız, geç bıraktınız. Allah sizin gibisini kahretsin diyen var mı? Olur mu olur? İçinden söyler bir kimse. Şu son para rafı mı, sonuç kısmını bitireyim. Olmaz mı? Konu bir olsun çünkü. Matur edinin görüşlerine yer veren çağdaş düşünürlerinin yapmış olduğu ayrımlar madde ve mana, din ve dünya ayrımı olmayıp din siyaset ayrımıdır. Bu açıdan seküler bir form içine yerleştirilebilir. Ancak onlara göre asıl sorun, hakimiyetin kaynağının halka dayandırılmaması. İbn-i Haldun'da aynı görüşte. Ve Müslüman alimlerin ortaya koyduğu hukuki hükümlerin ilahi hüküm, şeriat veya din olarak kabul edilmesidir. Bu hükümler müştehitler tarafından iştihat yoluyla zann-ı galip üzere konulmuş, zamanla değişebilen dini ve iştihadı hükümlerdir.
Evet, kabul ediyoruz. Benim şahsi kaynağım. Bunda hiçbir sıkıntımız yok. Buradaki problem şu. Bir, her kim ne seçilecekse halk tarafından seçilmeli. Halkın seçtiği gelmeli. Ümmetim yanlışta toplanmaz hadis-i şerifi var. O zaman burada ümmetin yanlışta toplanmaması için ümmeti, ilk önce birinci derecede ümmetin aydınlatılması gerekir.
Ümmetin bu konuda hem dini olarak, hem ahlaki olarak, hem siyasi olarak, hem de sosyal alanda bilinçlendirilmesi gerekir. Ümmetin bilinçlenme yolunun açılması gerekir. Ne yazık ki bu yol açık değil. Bizim toplumumuz ister kendisini İslami kesimden nitelendirsin, ister kendisini solcu olarak nitelendirsin, ister kendini kemalist olarak nitelendirsin, ister kendini komünist olarak nitelendirsin, ister kendini sufi olarak nitelendirsin.
Bizim toplumumuz tam anlamıyla bilinçlenmeye açık değil, bilinçlenmeye de açmazlar. Bunun altını özellikle çiziyorum. Bilinçlenmeye gayret eden, bilinçlenmeye başlayan kimse toplumun içerisinde aykırı bir ses olarak algılanır, onun defteri dürülür. Sohbetin başında dedim, ya mayın tarlalarına sürülürsünüz ya da dikenli tellerinin arasından geçmek zorunda kalırsınız.
Bilinçlenemezsiniz. Bilinçlendiğinizi aktaramazsınız. Mesela bize demokrasi diyorlar, öyle değil mi? İleri demokrasi diyorlar. Kardeş, ben senin seçtiğini seçmek zorunda değilim. Ben senin seçtiğini seçiyorum. Bu demokrasi değil. Aldatmaca. Bu demokrasi değil. Bu aldatmacadan ibaret. Bir şey örnekleyeceğim şimdi. Muhtar afına sığınaraktan soracağım. Bir partin yok değil mi senin?
Normalde haberlerde izledim. Adamın birisi muhtarlıya aday olmamış. Köylüler gitmişler. Adamın ismini kağıt bile bastırmamış adam. Herkes bir kağıda muhtarın ismini yazmış, sandığa atmışlar. Adam haberlerde diyor ki, köylüm beni seçti diyor. Ben onların seçimine boyun eğerim. Canla başta yine hizmet ederim diyor. Muhtarlık seçimi böyle değil mi? Partisi martisi yok. Birisi ben muhtarlık yapabilirim diyor. Veyahut da muhtarlık yapabilirim demese dahi millet toplanıyor. Birisine diyor ki, sen muhtarımız ol. Öyle değil mi? İsmini yazıp oraya koydun bitti. Adamın birisi ismini de yazmamış. Onun ismini yazıp koymuşlar. Örgütlenmiş köy. Böyle olabilir yani değil mi?
Muhtara neden soruyorum? Bizim muhtar da kendiliğinden ben muhtar adayım diye orta yere çıkmadı. İyidir'den arkadaşlar geldiler. Dediler ki bizi dinlemiyor. Eee? Sen söylersen seni dinler. Eee? Köye muhtar yapmak istiyorsun. Muhtara dedim. Şimdi muhtar tabii. Dedim neden istemiyorum? Annem istemiyor dedi. Allah iyiliğini versin. Abim de istemiyor dedi. Değil mi? Muhabbet öyleydi. E bizim arkadaşlar gelmişler buraya kadar şimdi. İlla ki biz onu muhtar görmek istiyoruz dedi. Başında İsmail var. Ne o damat yeğen var değil mi? Değil mi? Fatih var işin içinde. Evet.
Dedim tamam muhtar. Sen dedim oraya aday ol. Madem isteniyorsun. Dedim nasıl? Dediler ki köyün hepsi de istiyor. Bir tanesi istememiş. Yolumu kesti sonra benim. Dedi hocam dedi ya. Senin dedi söylemenle ne oldu dedi. Sen dedin muhtar oldu dedi. Hani onun işini bozmuşum ben. Haberim yok benim. Neyse. Mesela muhtar seçildi örneğin. Böyle bir belediye başkanı seçebilir misiniz? Seçemezsiniz. Böyle bir milletvekili seçebilir misiniz? Seçemezsiniz. Sadece Türkiye'de değil yalnız ha. Dünyanın hiçbir yerinde seçemezsiniz. Burada hani Müslüman alimlerin ortaya koyduğu hüküki hükümlerin eyvallah iştahatların hepsi de değişebilir.
Bakın iştahatların hepsi de değişebilir. İştahatların yerine yeniden iştahat edilebilir mi? Evet. Evet. İyi. Bunu yapabilecek kapasitede alimler yetiştirdik mi? Hukukçular. Sosyal bilimlerde ilim adamları yetiştirdik mi? Hayır. Bu konuda toplumu aydınlatacak kimseler yetiştirdik mi? Hayır. Kıymeti arkadaşlar. Bu soruları neden seviyorum biliyor musunuz? Oca abdesti bozar mı bozmaz mı? Dan bizi çıkarıyor. O yüzden seviyorum. Konuşulmamış meseleleri konuşuyoruz. O yüzden seviyorum. Ve tipik bir sohbet olmaktan bizi uzaklaştırıyor. O yüzden seviyorum.
Beni canla başla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Ben bu meselelerin seküler yani dünyevi ve dini olarak ayrışmasına da karşıyım. Çünkü bizim dinimiz dünyadan el etek çekmeyi emretmez bize. Bizim dinimiz dünyayı yaşanabilir bir dünya haline getirmek için mücadele etmemizi ister. İnananların ve inanmayanların.
Müslüman olup olmamış hepsinin de yaşanabilir, adaletli, namuslu, şerefli, insanca bir dünya olmasını ister. Biz dinimizi bile tanımıyoruz daha. Benim gönlüm şunu arzu ederdi. Geçmişte ne kadar iştihat varsa dursun. Biz onlardan örnekler alabiliyorsak alalım. Ama yeniden bir her şeyi iştihat etmemiz gerekiyor. Bu dinde reform değil. Bu dinde reform adı altında söylenen sözlerden dolayı dinde reform adından nefret ediyorum. Bu yenilenmeyi İslam dünyasının sağlaması lazım. Ben bunu bir yenilenme olarak addedeyim.
Gerçekten öyle iştihatlar okuyorum. Osmanlı'da verilmiş olan ve Osmanlı'dan önce verilmiş olan. Bugün için o iştihatların icra edilmesi mümkün olmayan iştihatlar var. İşte filanca efendi böyle iştihat etti. Ya canım kardeşim Zembilli Ali Efendi'den tutun da geriye yönelik hatta son Osmanlı Şeyhülislam'ın vermiş olduğu fetvalardan tutun da ta Abbasi dönemine kadar verilmiş olan bütün fetvaları gözden geçirin siz.
Sıkıntı değil bu. Bir ilim olsun. Ama yeniden her şeyin iştihat edilmesi lazım. Bunu otuz yıldan beri ben bangır bangır bağırıyorum. Bu köhnemiş sistemden nemalanan insanlar var. Bu köhnemişlikten geçinen insanlar var. Bu köhnemişlikten kendisini belli bir noktada tutan istismarcılar var.
Hepinizden ve hepimizden belki de en fazla şikayetçi olan bir. Hasbelkader az bir şey bildiğim için. Sıkıntı büyük. Sıkıntı öylesine büyük, öylesine büyük ki. Ve bu sıkıntıyı aşmak ya istemiyorlar ya da diyorlar ki burada boğuluruz biz. Bizim boyumuzu aşar bu. Acı tarafı bu. Ve biz debeleniyoruz hala da. Sakız orucu bozar mı bozmaz mı noktasındayız. Debeleniyoruz biz. Herhangi bir küçücük bir meselede. Sivrisin en yağınla uğraşıyoruz. Debeleniyoruz. Bu acı. Allah bizi affetsin. Bizim kendi aramızda bir problemimiz yok. Ben açık konuşuyorum her şeyi.
Ben normalde iştahda baktığımda işin içinden çıkamıyorum. Yani arkadaşlardan bazen zaman istiyorum. Bir gün iki gün bana müsaade edin diyorum ben. Ben indiriyorum ayet hadisi. O konuda bir çıkış yolu. Cenab-ı Hak bana bahşediyor. Sen bunu böyle böyle böyle yap diyorum. Problem bitiyor benim için. Hat birisi diyebilir cahil adamsın. O yüzden böyle yapıyorsun. Eyvallah. Hiç sıkıntım yok. E şimdi bu soru da burada sorulacak bir soru. Allah'ınızı severseniz ya. Okuyayım. Buraya geleni okuyor mu ya? Okuyayım. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararlarını eleştirmek küfre mi düşmektir? Şeyhim AKP'nin siyasetini eleştirmek vatan hainliği midir?
AK Parti eleştirilemez mi? Üstadım Cumhurbaşkanı Erdoğan eleştirilemez mi? Şeyhim Ajan Bronson nasıl papaz Bronson oldu da ABD'ye teslim edildi? Üstadım çözüm sürecinde PKK'lılar silahlarıyla hapır sınır kapısından halaylar çekerek ülkemize girişleri hala hatıralarda. Çık yola karşı çık. İki elle yemek yemek eve fakirlik getirir mi? 14 yaşındayım. İki elle kuru fasulyeyi nasıl yiyecek ki? İki kaşıklanmayacak. Allah yiyeti. Selamun Aleyküm. Hakkınızı helal edin inşallah.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi