Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 5 Ağustos 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 6 Ağustos 2013 · 1:59:59

Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Şu soruya hemen bakalım, ondan sonra sohbete başlayalım. Fitre ya da zekatlarımızı verirken öncelik akrabalarımıza vermemiz gerekiyor ama bu akrabalarımız abdestinde, namazında değilse, sigara içiyorsa, böyle durumda ne yapmamız gerekiyor?
Ya sıkıntılı bir şey ama zekat verilecek olanlar hazırlanırken birinci derecede fakirler, ikinci derecede miskinler, ondan sonra devam eder. İşte Allah yolunda cihad edenler, borçlular, yolda kalanlar diye ama zekat verilirken normalde insanın ilk önce muhakkak birinci derecedeki etrafındakilerden ondan sonra o şehir olur. Mesela zekatın bir şehirden bir şehire aktarılmasını Hanefiler çok uygun görmemişler örneğin. Ama ve lakin bu tip meselelerde sıkıntı var. İnsanın etrafındaki insanlar var, etrafındaki insanlar İslam'dan bir haber yaşıyorlar. Bu noktada onların gönüllerini İslam'a ısındırmak için de onlara zekatın veya sadakanın verilebileceğine dair hükmedilmiş.
Sigarayla alakalı benim kendi şahsi takıntılarım var tabi. Ben sigarayı kullanan bir kimsenin ihtiyaç sahibi olduğuna inananlardan değilim. Bir sigara şu anda on lira herhalde değil mi en ucuzu, on lira ayda üç yüz lira, asgari ücretin hemen hemen yarısı. Bir kimse sigara kullanıyorsa ya işte bir sigarası var ya sigarası var dediğin zaman üç yüz lira, asgari ücretin yarısı. Kaldı ki sigara illetlerine yani üzerinde taşınmış olduğu zararlara baktığımızda haram denilebilecek bir nokta. Ben açıkça haram diyorum zaten, iştah eden haram diyorum. Yani o kimseye vermiş olduğu zararları bilerekten o zararları öğrendiğim zaman sigara haram diyenlerdenim. Tabi bana karşı çıkıyorlar işte hakkında ayet yok, hadis yok nasıl haram edersin diye.
Ben de diyorum ki israf birinci derecede. Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çok basit de bir şey söylüyorum. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sigara içer miydi diyor. Veya besmele çekebiliyor musunuz? Bir şeyi yerken, içerken besmele çekiyorsunuz. Sigarayı besmele çekebiliyor musunuz? Gibi. Neyse yani bu fitre ve zekatları verirken bu noktada inceleyip sık tokunmakta fayda var. Ama ve lakin etrafımızda dine kalbinin ısınacağı insanlar var ise Veyahut da sülalede sivrilmiş insanlar vardır ailelerde. Hali vakti yerindedir. Bir kısım ailenin içerisindeki insanlar ona karşı cephe oluştururlar. Hani halk arasında hasetlik çekememezlik derler ya.
Böyle bir cephe oluştur ailelerin içerisinde. Mesela o ailede o Cenab-ı Hak o kimseye bahşetmiştir. Veya o kimse başarılı olmuştur. Allah ona başarı ihsan etmiştir. Veya birisi o ailenin içerisinden çalışkandır. Onun hali vakti yerindedir. Hayatı yerindedir. O tip insanları ailenin içerisinde bir çekememezlik olur. Bir cepheleşme olur. Bu cepheleşmeyi önler. Bu tip küçük sadakalar, hayırlar, küçük gözetmeler cepheleşmeye önlere ekten kötü nazarı da önler. Ailenin içerisinde, sülalenin içerisinde bir tatlılık oluşur. O yüzden bu hoş bir şey olur. Gönül fethetme noktasında, gönülleri fethetme noktasında böyle küçük sadakalar küçük, hayır hasenatler küçük ilgilenmeler insanların arasında diyaloğu bu noktada sevgiyi, muhabbeti, kardeşliği güçlendirebilir.
Bu tip şeylere dikkat etmekte fayda var. Ya o namazında abdestinde değil ben şimdi ona nasıl vereyim? Bu onu kazanma adına verilebilir. Hiç olmazsa düşmanlığını yok etme. Hiç olmazsa onun arada fitne çıkartmasını önleme açısından bence uygun bir şey olabilir. Hakkınızı helal edin. Sıralıyorlar böyle bana. Bazen de utanıyorum ben yiyip içmeye buradan. Ama beni yakinen tanıyanlar biliyorlar rahatsızlıklarımı. O yüzden bazı şeyler mecbur etten. Hakkınızı helal edin. Dün akşam tövbeden bahsetmiştik ya. Dün akşam tövbenin faziletlerini, tövbeyi anlattık dilimizin döndüğünceye. Şimdi bir kimse düşünün. Günahların içerisinde dolaşırken, hataların içerisinde dolaşırken tövbe etti, döndü.
Şimdi bir kimse bir günahı işlerken bir şahsına ait günahlar vardır. Bir de arkadaş çevresiyle, toplulukla, etrafla yapılan günahlar vardır. Günahların büyük bir çoğunluğu bir başkasıyla ilintilidir. Siz tek başınıza gıybet edemezsiniz. Sizi dinleyen birisi vardır muhakkak. Sizi dinleyen olmamış olsaydı siz gıybet edemezdiniz. Siz tek başınıza dedikodu yapamazsınız. Siz bir gün tek başınıza içki içersiniz, iki gün içersiniz. Üçüncü gün muhakkak bir arkadaş bulursunuz kendinize. Uyuşturucuyu bir kimse tek başına tedarik edemez. Tek başına yapamaz onu. Bunları böyle açık açık konuşuyorum. Allah affetsin bunu beyan etmek için değil.
Oralardan geldiğim için biliyorum. Hiçbir haramı bir kimse tek başına işleyemez. Gizli saklı bir yerlerde onu yapabiliyordur ama o muhakkak o yine birileriyle, bir şeylerle bağlantılıdır. Bir kimse her gün içki içiyordu, tövbe etti. İçki içilen bir mekana gitmeme kararı aldı. O kimse ne yapacak o gece? Bunu hiç düşünmeyiz biz. Biz mesela bir kardeşe, bir arkadaşa bu hayatı bırak deriz. Bıraktı bu gece. En samimi arkadaşları onlar. Dertleşti, paylaştı, yol yürüdü, beraber zaman geçirdiği arkadaşları var. Adamın tekke'den arkadaşı yok, camiden arkadaşı yok, cemaatten arkadaşı yok, tarikattan arkadaşı yok.
Yok. Ne yapacak? Büyük bir handikattır aslında. O kimse zaten çok güçlü bir kimse ise böyle bir şeye ihtiyaç duymaz ama güçlü bir kimsenin bağımlılığı olmaz. Güçlü kimlikler, kişiliklerin bir bağımlılıkları yoktur. Belki de onların bağımlılıkları tersten bakarsak güçleridir. O kendi güçlülüğüne bağımlıdır. Bu da ayrı bir handikaptır. İnsanı çok hataya sürükleyebilir. Bunu ayrı, psikolojik olarak böyle psikolojik noktasında değil ama psikolojik olarak bakmak lazım. Şimdi o kimsenin gideceği bir yer lazım. Tövbe etti, döndü. Eyvallah. Harika bir şey yaptı. Bu akşam tövbenin arkasına koymuş olduğum ders insanları Allah için sevmek ve onlarla beraber olmak.
İyi insanlarla, iyi kimseleri sevip onlarla beraber olmak. Tövbe etti, geri döndü. Ama onun etrafına iyi insanlar lazım. İyi insanlarla beraber olmak farz. Bize böyle iyi insanlarla beraber olmanın farziyetini de anlatan olmadı hiç din olarak. Bizim camilerimizde, mescitlerimizde, tekkelerimizde muhakkak onlar da kendi dairelerinde haklı.
Farz olarak anlatılanlar İslam'ın temel beş esası. Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, sekat vermek. Ama bu ibadetler yapılırken tek başına yapılmıyor. Cemaatle yapılıyor. Ve bu ibadetleri bir kimsenin tek başına yürütmesi mümkün değil. İslam cemaat dini, İslam köy dini değil, İslam mezra dini değil, İslam tek başına bir yere kapanaraktan yaşanacak bir din değil.
İslam ruhban dini değil, İslam keşiş dini değil. O Anadolu'da görürsünüz dağların göbeklerine delinmiş şeyler vardır. Manastırlar vardır, kiliseler vardır. Onlar hem manevi riyazat için yapılmıştır, hem aynı zamanda dağın böyle en orta göbeğine yapılmıştır ki, Musevi korkusundandır. Çünkü İslam, Muhammedilik gelinceye kadar Musevilerle Hristiyanlar din savaşları yapmışlardır.
Bu din savaşları böyle 3 yıl, 5 yıl, 500 yıl değil. İsa Aleyhisselam'dan Muhammed-i Mustafa'ya gelinceye kadar yaklaşık 2000 yıllık bir din savaşı vardır. 1000 yıllık bir din savaşı vardır. Bu Museviler, İsevileri gördükleri yerde öldürürler. Bir İsevi öldürmek, Musevi için büyük cihattır. Zaten İsa Aleyhisselam'ın çarmıha geren de Musevilerdir. Bir Afrikalı avukat dava açmıştı Musevilere. Siz Hz. İsa'yı astınız, bunun bedelini ödeyeyim diye. Aslında Musevilerle İseviler hiç anlaşamazlar.
Şimdi İslam'a karşı tek cephe oldular. Onların tek cephe olduklarına bakmayın. Tek cephe değildir onlar için. Ama İslam'a karşı şimdi tek cephedir. Şimdi o manastırlar, o kiliseler hem Musevi korkusundan öyle yapılmıştır hem de oraya giderler din adamları veya orada ruhban okulları, işte dini eğitim verenler orada büyük zamanlar harcarlar, dinlerini orada yaşarlar.
İslam böyle bir şey değil. İslam halvet dini değil, İslam celvet dini. Mesela halvet etkilenmektendir İslam'da. Mesela Nakşibendilerin halvetiye kolu vardır. O halvetiye kolu, yani halvet eder. Hep tekkenin içerisinde durur, mescidin içerisinde durur. Ne bileyim her şeyden uzak bir hayat yaşar. Benim nazarımda benim kabullenebileceğim bir İslami anlayış değildir. Türkler halvet noktasında bir din algılamamışlar hiç. O yüzden Nakşibendilik bize Osmanlı'nın son döneminde hakim olmuştur. Duraklama döneminde. Hatta Osmanlı'nın yıkılmaşına sebeplerden birisi, Osmanlı'nın içerisinde halvetiliğin, yani Nakşibendiliğin halvet kolunun devlet ve din adamlarında ağır basmasından kaynaklandığını dair söyleyenler vardır.
Çünkü dünyayla irtibatı kesmek, hayatla irtibatı kesmek, gelecekle irtibatı kesmek, etrafla irtibatı kesmek, insanı hep köreltir, kendi içine batırır. Celvet ise insanların içerisinde yaşamaktır. Türklerin sufi algısı, din algısı celvetin üzerine kuruludur. İnsanların içerisinde yaşamak, birebir insanlarla beraber olmak ve birebir hatta velilerin olmazsa olmaz ahlaklarından birisidir.
Bir veli halkın içerisinde yaşamak zorundadır. Veliliğin birinci derecedeki en önemli ölçülerinden, en önemli kaidelerinden birisi halkın içinde yaşamasıdır. O halkın içerisinde yaşayarak halkın eziyetlerine katlanacaktır. Hadis-i şerif vardır çünkü, tirmizi de geçer. Bu manada halvet yoktur, cellvet vardır. Celvet insanların içerisinde yaşamaktır. O zaman nasıl bir insanın içerisinde yaşayacak o kimse? Tövbe etti, tövbe edince kendisini camiye kapatması mümkün değil. Tövbe etti, tövbe ettikten sonra tekkeye, mescide kendini kapatması, evine kapatması da mümkün değil. O muhakkak dışarıda yaşayacak. Ve muhakkak dışarıda yaşamalı zaten. Bir köye çekilmek yoktur İslam'da.
Siz dağın başına bir tekke yapıp, o tekkeye gidip çekilemezsiniz. Din adına bunu yapamazsınız. Siz şehirden tekrar geriye kazaya, tekrar köye göçemezsiniz din adına. Hazreti Peygamber şehirden köye göçüş yoktur der. Çünkü din asla küçük yerlerde yaşanacak bir olgu değildir İslam dini. Mesela İslam dini çiftçiliği bize emretmez hiç. Bize hayvancılığı emretmez. Hatta der ki sapanla ineğin kuyruğuna yapıştığınız an helakınızı bekleyiniz. Mesela İslami noktaların en zirve yaptığı zamanlar, Müslümanlar toprakla uğraşmamışlardır. Ziraat yapan genelde hep gayrimüslim unsurlardır İslam toplumunda. Hayvancılık yapanlar gayrimüslim topluluklardır İslam topraklarında.
Mesela zanaatkar deriz ya biz, zanaatkarlar genelde gayrimüslimdir İslam topraklarında. Müslümanlar, Müslümanlar cihad edip ticaret ederler. Mümin için helal kazancın en helal kazanç birinci derecede cihad, ikinci derecede ticaret, üçüncü derecede memuriyet, dördüncü derecede ziraat, beşinci derecede hayvancılık, altıncı derecede kira gelirleridir.
Hanefiler böyle sıralamışlar. Mümin asla gözünü cihattan ve ticaretten ayırmaz ilk önce. Önceden Müslümanlar bunlara sahipler. Şimdi tersine dönmüş. Tersine dönünce işte Müslüman topluluklar tarunla ilgileniyorlar, hayvancılıkla ilgileniyorlar şimdi. Memurlukla ilgileniyorlar. Ticaret alanından, dünya ticaretinden geri çekilmişler. Cihad zaten bitmiş. Allah adına cihad bitmiş. Devletlerin siyasi organizasyonları var şimdi. Sakın aldanmayın. Filanca yerde cihad oluyormuş. Kanmayın. Afganistan'da cihad var derlerken aldanmayın diyordum ben. Kanmayın.
Cihad yok orada. Aynı şekilde Filistin'de cihad yok orada. Devletlerin oyunları var. Orta Doğu'da devletlerin oyunları var. Kocaman devletlerin, büyük devletlerin, dünyayı idare edeceğiz diye uğraşanların oyunları var. Müslümanlar orada bir piyon, Yahudiler piyon, İsrail o piyonun büyük devleti, işte oradaki Hamas piyon, yok onun karşısında F2O var piyon, işte orada ne bileyim bir sürü var böyle küçük küçük grupçuklar var.
Bakın şimdi yeniden şey, şimdi konudan konuya atladık. Ne o bir örgüt var ya, yok yok yok, Taliban da değil. Yok yok yok. İl liderlerini öldürmüşlerdi. El-Kaide. El-Kaide uyandığı mağaradan uyandı bu son günlerde. Öyle değil mi? Lazım gene. Ona dediler hadi evladım uyan sabah oldu. Eee kalk bir iki bir şeyler yap lazım mısın bize? Şimdi Amerika'nın, Batı'nın elini kuvvetlendirmesi için El-Kaide'nin sansansiyonel olaylarının, katliamlarını duyabilirsiniz. Görebilirsiniz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin hadis-i şerifine bakın.
Ebu Ziva, Ebu Gifari'ye söylüyor. Diyor ki, kanların akıtıldığı, öldürüldüğü zaman halin ne olur? Sen bilirsin ya Resulallah, ne yapayım? Evine saklan diyor. Peki eve gelirlerse ya Resulallah. Kılıcını diyor sakla, ört. Peki bana bir şey yaparlarsa, başını yorgandan aşağı çek diyor. Yorganı başına çek. Adem'in öldürülen oğlu gibi ol. Fitne. Öldürmek devlete aittir. Öldürmek asla ve asla cemaatlere, tarikatlere, böyle topluluklara ait değildir. Dışarı çıkın, bir cemaat öldürüyor.
Onu sakın İslam'ı görmeyin. Aldanmışlar, kandırılmışlar. Bunun gibi cihat devletin emriyle olacak olan bir şeydir. Kurtuluş Savaşı'nda halifenin cihat emri vardır. Sakın olmadığını zannetmeyin. Halifenin cihat emriyle Kurtuluş Savaşı olmuştur. Sonradan halifenin ikinci cihat emrini bitirdiğine dair ikinci bir fetvası yoktur. Hala da yoktur. Aslında halifenin cihat emri, misak-ı halife içerisindedir. Misak-ı milli içerisinde değildir.
Türkiye'de o gün için Osmanlı'da bir misak-ı milli sınırları vardır. Bir de misak-ı halife sınırları vardır. Ankara hükümeti misak-ı milli kabul ettiğinden dolayı Lozan'a oturmuştur taraf olarak. Misak-ı halife daha oluşmamıştır. Aslında bütün ümmet-i Muhammed'in misak-ı halifeyi oturtturması farzayındır şu anda. Bu da farklı bir fetva ve farklı bir konuşulacak bir alandır. Ama onun altını çizin. Misak-ı halife daha oluşmamıştır. Bütün Müslümanlar misak-ı halifeyi oluşturmaktan memurdurlar. Niçin? Son halife, misak-ı halifenin oluşması için cihat emri vermiştir. Hindistan'daki Müslüman da, Pakistan'daki, Mısır'daki, Yemen'deki, Tunus'taki, Amerika'daki, Almanya'daki, Fransa'daki Müslüman'ı da bağlar bu.
Aslında bunlar konuşulmaz hiçbir yerde. Mesela siz deseniz ki şimdi Türkiye'de misak-ı halifenin uygulanması lazım. Beni devrim kanunlarını muhalefetten atabilirler içeri. Misak-ı halifeyi halifeliğin yerine getirilmesi gibi görür herkes. Halifeliğin yerine getirilmesi getirilmemesi değildir burada söz konusu olan. Zaten halifeliği kaldıramamışlardır. Halifeliği millet meclisinin uhdesine göndermişlerdir. Halifeyi ilgâ ederler. Halifeliği ilgâ edemezler. Buralara girmeyelim. Bu geceki konumuz iyi insanlarla beraber olmak. Şimdi üç huy vardır ki bunlar kimde olursa imanın tadını alır.
İmanı kamil olmuş olur. O kimse tövbe etti, günahlarından geri döndü. Artık günah işlediği mekanlara, artık günah işlediği insanlarla beraber günah yapmayacak. Tabiat bir şeyin boşluğunun doldurulmasını ister. Sünnetullah budur. Buradan sıcak hava çıkarsa ya yerine daha sıcak hava gelir ya da yerine soğuk hava girer. Buradan soğuk hava çıkarsa yerine ya sıcak hava girer ya buradan daha soğuk bir hava girer.
Boşluk yoktur hiçbir zaman. Boşluk kabul etmez. O zaman bir kimse tövbe etti, hatalarından geri döndü. O kimsenin bu hata, günah işlediği alanları dolduracak bir şey lazım. İçki içilen restorana gitmiyorsa onun başka bir yere gitmesi lazım. İçki içen arkadaşları vardı. Onlar içmeye devam ediyor. Onun içkiyi içmeyen arkadaşlar edilmesi gerekiyor. Yerini dolduracak. Diyor ki, üç huy vardır ki bunlar kimde olursa imanın kemaline erer. Tadını alır. Bir, Allah ve Resulünü her şeyden ve herkesten çok seven. Allah'ı ve Resulü herkesten ve her şeyden çok sevecek o kimse. Tövbe etti geri dönüyor.
Tövbe eden kimseye o geri dönüşünde boşluğunu dolduracak unsurlar. Kardeş önceden sen çok şeyleri seviyor olabilirdin. Muhakkak seviyordun. Şimdi Allah'ı sev. Her şeyi sevdin denedin. Sevmedin hiçbir şey kalmadı. Sevdiklerinin içerisinde doğrular da vardır, yanlışlar da vardır, eksikler de vardır, fazlalıklar da vardır. Her şey vardır. Ama muhakkak sen her şeyi sevdin bir şekilde. Şimdi o boşluğunu dolduracak ama hiçbir yerde o boşluğunu dolduramadın. Ne kadar seversen sev, sevdiğini zannettiğin insanlardan o tadı alamayacağın bir müthiş tat lazım sana.
Bu ne? Allah ve Resulünün sevgisi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, Beni diyor, annenizden, babanızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, mallarınızdan, paralarınızdan, canlarınızdan daha fazla sevmedikçe imanınız kemale ermez. Allah, gözünüzün gördüğü her şeyden ve görmediği her şeyden fazla size sevgili değil ise, imanınız kemale ermez ki, bu sufilerce sevginin hakikate ermesidir.
Hakikattır. Allah'tan gayrısına duyulan bütün sevgiler, sufi dünyasınca mecazdır. Ve sufiler, üç sevgiye ehemmiyet gösterirler. Hani Hazreti Davud'dan gelen bir dua vardır ya, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bize nakleder. Allah'ım senin sevgini, seni sevenlerin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini, çölde susuz kalmış bir kimseye, soğuk şerbeti sevimli kıldığın gibi bana da sevimli kıl.
Amin. Sufiler için bu üç sevgi muteberdir. Ve bu üç sevginin arasında renk farkı vardır. Çok az bir şey. Ton farkı vardır. Allah sevgisiyle, Allah'ı sevenin sevgisiyle, Allah'ı sevdirecek olanın sevgisi aynı kanalın içinden gider. Çok az bir ton farkı vardır. O zaman Allah ve Resul'ünü sevmek, birinci derecede o kimse için o boşluğu dolduracak en önemli olgulardan birisi. İkincisi, sevdiği kimseyi sırf Allah için sevmek. İkinci güzel huy neymiş? Sevdiğini Allah için sevmek. Bununla alakalı çok hadis-i şerifler vardır ya, hani arkadaşın aynı kavimden olmadıkları halde, ticaret aralarında olmadıkları halde, menfaat aralarında olmadıkları halde.
Allah için birbirini çok sevenler, arşalanın gölgesinde gölgelenirler. İkinci sevgi ne? Allah için, birisini Allah için sevmek. Allah için sevmek. Bu insanı bütün, bütün bağlantılarını kopartan, hür eden bir şeydir. Sevgi de hürlüktür bu. Siz bir kadını dudağı için sevebilirsiniz, yanağı için sevebilirsiniz, saçı kaşık gözü için sevebilirsiniz. Bir erkeği yakışıklı olduğu için sevebilirsiniz. Parası pulu, makamı mansup olduğu için sevebilirsiniz. Bunlar hep sevginize leke getirir. Siz bir arkadaşınıza ondan faydalanmak için sevebilirsiniz. Ama buradaki öğüt farklı bir şey.
Sizi farklı bir yere götürüyor. Diyor ki, sevdiğini Allah için sev. Özgür ol, hür ol. Bağlantı kurma hiç. Bağımsız ol. Onun malı için seversen, sen lekedir o. Güzelliği için seversen, lekedir. Ne bileyim, onun üzerindeki herhangi bir nimetten dolayı seviyorsan, lekedir. Sufi için bu aşağılıkça bir şeydir. Sufi için bu aşağılıkça bir şeydir. Çünkü başka bir ad-i şerifte, birisinin malından, zenginliğinden dolayı ona normalde işte temanna edersen diyor, dininin yarısı gider. Bakın birisinin zenginliğinden, birisinin makamı için, mevkisi için, ona temanna ederseniz, onun yanlışını doğru diye alkışlarsanız, onun eksiğini fazlalık olarak gösterirseniz, onun normalde zenginliği için, makamı, mevkisi için, siz ona boyun bükerseniz, dininizin yarısı gider.
O zaman sevmek, Allah için olacak. Üçüncüsü, Allah kendisini hidayete eriştirip, küfürden koruduktan sonra, ateşe atılmayı istemediği gibi, küfre dönmeyi de istemeyendir. O kimse tövbe etti, Cenab-ı Hak ona hidayet etti, o artık geri döndü. Bir daha geri dönüşü, asla kafasından geçirmeyecek. Ve bir daha geri dönüşü, cehennemin en hücra köşesindeki, en dehşetli kuyuya, düşmekten korkar gibi korkacak.
Geri dönüşü yok artık. Kendisine geri dönüş kapılarını kilitleyecek. Onun o tövbeden geri dönme. O doğrudan, iyiden, güzelden, hayırdan geri dönme yolunu, kilitleyecek kendisi. Ben bazen derim ya, herkesin geri dönme opsiyonu vardır. Sen geri dönüş yolunu, opsiyonunu kapat. Hani Tarık bin Aziz'di değil mi, Cebel Tarık'tan geçen komutan? Ne yapar? Geri dönüş yolunu kapatır. Karşıya geçtikleri bütün gemileri yaktırır. İslam ordusu, İspanya'ya, yani Avrupa tarafına geçer. Avrupa'ya geçince, geri dönüşü yoktur. Bütün gemiler yanar.
Tarık bin Aziz, İspanya'yı İslam eder. Endülüs'ün temeli atılır. Geri dönüşü yoktur çünkü. Ya hepsi de, şehit olacaktır. Orada, ya da, Cenab-ı Hak onlara zafer bahşedecektir. Savaşlar, böyle büyük, ilke adamlarla kazanılır. İlkelidir onlar. Onların büyük mefkureleri vardır. Onlar geri dönmeyi düşünmezler hiç. Geri dönmeyi düşünenlerin hepsi de batarlar. Etrafınızdaki arkadaşlarınız, geri dönmeyi düşünenlerden olmayacak hiç. Eşiniz geri dönmeyi düşünmeyecek. Ben annemin evine giderim dediğinde, alıp götürüp bırakacaksınız.
Adam derse ki, ben annemin evine gideyim, adamı alacaksın, götüreceksin, adamın müsrettesi misin sen, kendisi değilmişsin diyeceksin, anasının evine götüreceksin, bırakacaksın. Geri dönmeyi düşünen kimse, sadece kendisini helak etmez. Etrafını da helak eder. Bir kere adamın gözü geriye, adamın gözü yoldan şaşarsa, hep şaşar o.
Hata yapsın, orada yapsın. Yanlış yapmış, orada yapsın. Dökmüş, orada döksün. Kırmış, orada kırmış. Ağır gelmiş, pestili çıkmış, orada çıksın. Yalpaladı, gözün önünde olsun. Tekrar yalpalar. Arkasını döndü baktı, o gider. Bir sefer gitmeyi düşündü. O hep gitmeyi düşünecektir. Ben İzmirliyim ya, deve güreşlerine giderdik biz. Deve çıkar sahaya, karşıdaki rakibi geliyor, güldür, güldür, güldür, …
O deve rakiba bakmıyor. O geldiği yere bakıyor, kapı nerede diye. Ben bağırıyorum, Oktay gidecek bu şimdi diyor. Deme be abi, o filanca deve be diyor. Hani meşhur. Oğlum gidecek lan şimdi bu diyorum ben. Gözün kapıda bunun diyorum. Öbürki geliyor hızla, bir vuruyor ona, vurması namda. Dıgıdık dıgıdık dıgıdık dıgıdık gidiyor bizimki. Ben gidecek dediğim için gitmedi ha. Öyle düşünmeyin. O, girdiği kapıya bakıyor, onu kontrol ediyor. Ben nereden çıkacağım şimdi diyor. Bir sefer bağırdı mı, bağırır insan. Cevdet de gitti geldi benden, gülüyor şimdi.
Öyle olmuyor mu Cevdet? Ası deve vardır, karşıdaki devenin oyununa gelir, karşıdaki deve alır, oturur onun kafasına, oturur bak. Onun gözünü görseniz, o aşağıdaki devenin böyle patlar. Eğer o deve normalde karşıdakini tutacaksa, hınçla, hırsla böyle patlar. Korktuysa, korkaklıkla, dehşete gelmiş gibi korkar. O oradan çıkar çıkmaz, kaçar dehşete düşen. O hırslanan, oradan kendisini kurtarır, kurtarır kurtarmaz, öbürkünü alır altına, yatar üzerine oturur. Bir de bağıttırır onu. Geri dönen, her şeye ve herkese tehlikelidir. Bunu bir hayat düsturu olarak altını çizin.
Tövbesinden geri dönen de için geçerlidir bu. O hep tiyansın yapacaktır. Onu atacağız mı? Hayır. Onu tespit edeceğiz. Deyeceğiz ki, bu her an dönebilir gene. Bu her an bağırabilir yine. Bu her an bozulabilir yine. Neye bozuldu? Buradan bayanın birisi bir mektup yazmış. Bozulmuş. O bozulabilir yine. Veyahut da birisi cebine beş kuruş sıkıştırmış. Bozulmuş. Yine bozulabilir o. Birisi onun cebine beş kuruş sıkıştırdığında ne yapacak gene? Bozulma ihtimali var. Ama çizgisinde geri dönmeyen insanlar, isabetli insanlar isabetli insanlardır.
O kimse sıkıntıya katlanır, katlanır. Problem var. Problemi çeker. Bunlar hayat düsturu. Diyor ki, geri dönmeyi ateşe düşmekten daha kötü görecek. Geri dönmeyi ateşe düşmekten ne yapacak? Daha kötü görecek. Allah muhafaza eylesin inşallah. O yüzden bu üç esas, bakın bu üç esas, benim nazarımda o beş esasın temelini teşkil eder.
Hani İslam beş temel üzerineydi ya, o beş temel sağlam duracaksa, bu üç tane esasın üzerinde sağlam durur. Bakın o beş esas, bu üç esasın üzerinde sağlam durur. Kelime-i şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek. Beş temel esas. Bu beş temel esas sağlam durduracaksa, bunun içerisine, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasında üç esas var. Bu ne? Allah ve Resulü'nü her şeyden fazla sevmek. İkincisi ne? Sevdiği şeyi, kişiyi Allah için sevmek. Üçüncüsü ne? Geri dönmeyi, cehennemin en ücra, en vahşet olan kuyusundan daha fazla görmek.
O tövbe eden şimdi ne oldu? Kaldı. Aa, devam ediyoruz. Şimdi, başka bir, aynen bununla alakalı yine başka bir rivayette diyor ki, iyiliği ve iyi kimseleri Allah için sevmek, kötülüğe de Allah için buğz etmektir. İkinci esas da. Yine o üç huyla alakalı, o hani Allah için sevmek var ya, iyiliği ve iyi kimseleri sevecek o kimse. Allah için seveceksin ama, kimi seveceksin? İyiliği ve iyi insanları seveceksin. Önceden iyiliği ve iyi insanları sevmiyordun. Tövbe ettin, geri döndün. Artık senin hayatında iyilik ve iyi insanlar olacak. İyilik ve iyi insanlarla oluşturacaksın hayatını. Çünkü geri dönüşün senin için çok acı. O çok acıyı yaşamamak için, etrafını iyiliklerle ve iyi insanlarla dolduracaksın.
Ve bu iyilikleri ve iyi insanları doldurmak, Fisebillillah, Allah için sevmekten kaynaklanıyor. İyi insanları ve iyiliklerle doldurmak. Ve bu noktada, öyle bir kendini iyilerin ve iyiliklerin içerisinde tutacaksın ki, tövbe edip geri döndün ya, bu hadisi şerif, hadisi kudsi, senin üzerinde tecelli edecek. Diyor ki, nerede benim rızam için birbirlerini sevenler, onları benim gölgemden başka hiçbir gölgenin olmadığı, bugün de arşımın gölgesinde gölgelendireceğim. O kimse iyileri ve iyi kimseleri Allah rızası için sevdi, Cenab-ı Hak diyor ki ona mahşerde, nerede Allah için iyileri ve iyilikleri sevenler, birbirlerini Allah için, iyi oldukları için birbirlerini sevenler, gelin bakalım, sizi arş-ı alanın gölgesinde gölgelendireceğim.
Kim imanın zevki ve halavetiyle ferahlanmak isterse, sevdiği kimseyi Allah rızası için sevsin. Sen iyi insanları ve iyilikleri Allah için seviyorsun artık. Bir menfaat yok. Ya ben bu arkadaşla aramı iyi tutayım, akşama gene bir duble bana ısmarlar. Ya zengin adam şimdi, gider sofrasında otururuz, o yüzden şimdi bunu adam, şimdi ticaret faizsiz olmaz diyor, buna bir şey demeyeyim şimdi ben.
Vardır ya, gidersiniz mal alma, benim yaşadığım şeyler bunlar. Senin faiz aldığını mı vermediğini biliyordur adam. Der ki hoca, ticaret faizsiz dönmez, yanlış yapıyorsun. Sen de dersin ki, faizin en hafifi, ananla zina etmek gibidir dersin. Adam bir daha sana mal vermek istemez. Senden bir daha ticaret yapmaz. Onu söylemezsen, her gittiğinde o sana ahkam kesecek. Faizin faziletlerinden bahsedecek sana.
Kendisi alacak çünkü. Ve diyecek ki, ben ödüyorum, sen de öde. Susarsan, onun zenginliğinden, susçandan dolayı, imanının yarısı gidecek. Hakkam kesecek o çünkü. Allah bizi affetsin. Allah şu yedi kimseyi, hiçbir gölgenin olmadığı mahşer yerinde, arşın gölgesinde gölgelendirilecek. Adil hükümdar ve idareci. Bu en zorlu olandır. İdarecilerin adil olması zordur. Ne zaman idareciler adil olmazsa, o halk bozulur.
O ümmet bozulur. Bizim şu anda bozukluğumuzun sebebi, adil idarecilerimizin olmayışından. Ama biz de kendimiz adil idareci seçmiyoruz. Adil idareciler istemiyoruz. Onların adaletlerini biz bozuyoruz. Bu belediye başkanı bizden. Sayın başkanım, iki tane arkadaşımız var, iş alır mısın? Milletvekilim bunların ikisini tayin yaptırır mısın? Müdürlük verir misiniz? Allah emaneti ehline vermenizden hoşlanır. Adamın ömrü geçmiş orada, mühendis. Bizim partiden değil, atarız biz onu. Bizim cemaattan değil, atarız biz onu. Bizim tarikattan değil, atarız biz onu.
Açık açık konuşuyorum bakın. Benim akşam ekmeğimi siyasetçiler vermiyor çünkü. Adil idareciler yoksa, bir toplulukta, o topluluk bozulmaya mahkumdur. bir iş yerinde iş yerini idare eden patron, elindeki elemanları idare eden idareci müdür, şef, adil değilse o iş yeri batar. Batar. Patron, orada sevgilisi konumunda bir kız vardır, kıza adaletsiz davranır. Batar. Patron, müdür, orada, işte ona ufak tefek hediyeler getiren bir elemanı vardır, onu kayırır, batar orası. İşi olması gerekirken, olması gerektiği gibi yapmaz, idareci.
Batar orası. Bütün toplulukların batış sebeplerinden birisi budur. İslam topluluklarından da batış sebebi budur. Osmanlı'nın batış sebeplerinden birisi budur. Yeniçeri alınacak, hep üç kağıt dönmüş. Aileler kim rüşvetler değilse, onların çocuklarını yeniçeri yapmışlar. İşte meşhur sarayda okula öğrenci alınacak, üç kağıt yapmışlar ağalar. Var ya yeniçeri ağaları, okul ağaları, şehirlerde ağalar var, belediye başkanı gibi. Yapmışlar, batmış. Koca Osmanlı batmış. Bizde hep şöyle bir şey vardır, bir de bunu da altını çizmek gerek. Bu son iki yüz yıldan beri bizim içimize işlemiştir. Hep bizi batıran yabancılardır.
Biz hiç kendi kendimize aynaya bakmayız. Bizi batıranın biz olduğuna bakmayız. Dışarıdakiler her türlü organizasyonu kurabilir. Sen kuvvetliysen batar mısın? Sen oyununu boz. Bizim içimiz çürük ki. Emanete ehline vermemişiz. İki, ibadetlerini ve dini vazifelerini eda eden gençler. Genç yaşına rağmen, gözü namazda, genç yaşına rağmen, gözü zikirde, genç yaşına rağmen, gözü ibadetle alakalı, Allah yolunda koşuşturmakla alakalı, gözü orada.
O da nerede duracak? Allah'ın gölgesinde. Üç, kalbi mescitlerde olan. Gönlü mescitte hep, namazda. Namaz, ezan okunuyor ama namazını kılıyor. Gönlü, ibadette o kimse. Dört, beraberken de ayrı olduklarında da birbirlerini Allah için sevenler. Allah için seviyor. Hem beraber hem ayrı, önemli değil. Hangi şehirde olduk, yaşadıkları önemli değil. Hani Hz. Mevlana, Celaleti, Rum Hazretleri'nin çok güzel bir meslevi de geçer. Yemen'deki olan canımda der, yanındaki ise der Yemen'de. Allah için birbirini sevmek, uzaklık, yakınlık gözetmeksizin, menfaat gözetmeksizin, Allah için sevmek.
Bu müthiş bir şey. Devam ediyor. Güzelliği ve şöhretiyle tanınan bir kadın, kendisini kötü yola çağırdığında, Allah'tan korkarım deyip gitmeyen genç. Gece yarısı, kadının birisi hadi gel dedi, adam gitmiyor. Sağ elinin verdiği sadakayı, sol elinin bilmediği, yaptığı yardımı verdiği sadakayı, gizli veren kimse. Bakın, din bize sadakayı gizli vermemizi emrediyor. Öyle kamyonun üzerine filanca iş adamının zekatıdır. Bir mahalleye dayanıp, orada poşet dağıtmak değil, veya o köyünden çıkmış, o kimse gelmiş, bir yerde iş yeri, iş sahibi olmuş, köyüne bir kamyon erzak gönderiyor. Filanca zekatını buraya gönderdi. Bir kamyon erzak gönderdi. Böyle değil.
Bu yok. Veya orada işte bir iftar veriliyor, oraya yazılıyor. Filanca adamın iftar sofrasına, hoş geldiniz. Maşallah. Alkışladık seni. Ne iyi adammışsın sen. Yok İslam'da bunlar. Bunlar yeni yeni çıktı bizim aramızda. Yeni yeni çıktı bunlar. Bunlar din burjuvazisi hep. Otelin önünde yazı filanca şirketin iftar yemeği var bugün. Oy sevsinler seni. Onda gurabanın birisi gitmez zaten oraya. Onlar davet edilmiyor zaten. Allah muhafaza eylesin. Yedincisi tenha yerlerde, Allah'ı zikredip, Allah aşkıyla, gözü yaşaran kimse.
Bu da ne yapacak? Arşalan'ın gölgesinde gölgelenecek. Tabi burada bizim konumuzla alakalı kısmı ne? Birbirlerini Allah için sevmek. O kimse tövbe edip, geri döndüğünde ne yapıyor? Birbirini Allah için seviyor. Allah katında arkadaşlık yapanların en hayırlısı, arkadaşına daha yararlı olanıdır. Komşuların da Allah katında en hayırlısı, komşusuna daha yararlı olandır. Hani sizin en hayırlınız, etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. Diyen hadis-i şerif gibi. Birbirlerini uzakta ve ayrı oldukları halde, sevenlerden Allah'a en sevgili olanı, arkadaşını daha çok sevendir. Bir adam birini Allah için severdi, ona seni Allah için seviyorum derse, ikisi de cennete girerler.
Sevenin derecesi daha yücedir. O zaman, dün akşam gibi sizi geç bırakmayayım. O zaman biz tövbe edip geri dönünce, muhakkak Allah için etrafımızda sevebileceğimiz, seveceğimiz insanlar olmalı. Tövbe edip geri dönünce, Allah ve Resulünü ne yapalım? Çok büyük bir sevgiyle sevmemiz gerekiyor. İnşallah. Sorulara da bakalım. Gebeliklerimde zorlanacağım halde, oruçlarımı tuttum. Ancak benim bu Ramazan, birlikte olmaya zorlayarak orucumu bozdu. Bu durum psikolojik olarak beni etkilemesinin yanı sıra, eşimden de soğuttu.
3 isteklerine cevap vermediğimde beni küçümsüyor, kinleniyor, isteklerini yerine getirdiğimde de beni övüyor. O anlık. Dini olarak düzen tutturamıyorum. Çünkü eşimde istikrar yok. Ben 61 gün mü tutmalıyım? Eşimle ilgili bana ne nasihat edersiniz? 61 gün tutmayacaksınız. Bir güne bir gün tutacaksınız. Çünkü eşiniz zorladıysa, kadın eşini zorladığı için, eşi zorladığı için, bir güne bir gün tutar. Tabi erkeklerin, kadınların bu farz olan ibadetleriyle alakalı, anlayışlı ve bu noktada müsamahalı davranması gerekir. Müsamekar davranması gerekir.
Allah kalbine inşallah selametlik versin, genişlik versin. Eşini inşallah yine de sev. Bu toplumumuzun şehvetini Rableştirmesinden kaynaklanıyor. Eğitimsiz, öğretimsiz, cahil. Şehvetini eline almış. Bunu sadece bu kardeşimiz cinsellikle alakalı meselede bıraksaydı, böyle konuşmayacaktım. Yani diyecektim ki, erkek bunu da zorlamış, bunu yapmış. Yapmasa iyiymiş. Yapmış. Kadın bir güne bir gün tutacak.
Uç istekler. Orada bir ibare var ya, uç istekler. Uç istekler deyince, çağrışan şeyler farklı farklı. O farklı farklı çağrışanlardan dolayı, şehvetini Rableştirmiş diyorum. Toplum bu noktaya getirildi. Bakın, şehvet ayıp değildir. Şehvet yasak değildir. Şehvet yanlış değildir. Normal bir insanda olması gerekendir. Normal bir erkekte, bir kadında olması gereken bir şeydir. Fıtridir. Bu utanılacak, bu böyle konuşulmayacak, toprağa gömülecek bir şey değildir. Eyvallah.
Bunun makul, malum dairede konuşulması, makul, malum dairede algılanması gerekir. Eyvallah. Ama uç istekler deyince, haram istekler gelir akla. Haram, Allah muhafaza eylesin, insanı bu noktada helaka götürür. Tabi, bayan kardeşlerimiz, toplumun bu noktada geldiği daireyi, noktayı göz ardı etmemeli. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, nafile oruç tutacak olan bayanların, eşlerinden izin almasını istemiş.
İzin almasının sebebi, erkeğin hakkı bu. Ama Ramazan'da o erkek, kendisi oruç tutmasa dahi, oruç tutan bir kadının bunun yapmakta zorlanacağını düşünmesi gerekir. Ve bunu makul dairede görmesi gerekir. Bekle 3 saat, 5 saat. Keşke öyle olsaydı ama olmuş. Hadi bu noktada kaldı, bunu kardeşe diyorum ki ben makul gör bunu. Hani sahabeden birisi gelir, der ki yandım ya Resulallah. Neden? İşte ben orucu bozdum. Hz. Peygamber der ki 61 gün tutacaksın. Der ki ya Resulallah, ben şehvetime yenik düştümden bu hale geldim zaten. Bir de 61 gün bana bir daha oruç söylersen, ben bittim, kül oldum.
O manada. Ona der ki o zaman sen fakir doyur. O da der ki ya Resulallah, ben zaten fakirim. Ben kimi doyurayım ki? Bu sefer Hz. Peygamber içeri girer, bir kase hurma getirir. Der ki al bunu tasadduk et. O kimse der ki bu Medine'de, bu Medine çukurunda benden daha fukara var mı der. Kime tasadduk edeceksin bunu? O zaman git bunu ehlinle yer, Allah ehlinle ye, Allah seni affetsin der. O da alır bir kase hurmayı gider evine. Bak bu çerçeve dinin içerisinde yaşanmış. Din sonuçta tamamlanmış. Tamamlanırken insan hayatının, fıtratının üzerine yaşanacak olanlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve sahabe efendilerimiz zamanında hep yaşanmış. Bu sadece bu noktada kalsa, zorlanmaktan dolayı kadın bir güne bir gün.
Bunda bir sıkıntı yok. Hiç kadına demeyecektim, bu bayan kardeşe demeyecektim. Hani şehvetsizin, yani senin değil, eşinin ilahı olmuş diye. Ama o uç istekler olunca, evet. Orada o şehvet onun ilahı olmuş. Allah bizi affetsin. Kardeşimiz eşine karşı bir soğukluk yaşamasın. O da şeytanın vesvesesi. Olabilir bir erkek bu noktada kendisini tutamayabilir. Kendisini tutamadığından dolayı eşini bu noktada zorlayabilir. Zorladığı zaman o kimse bir güne bir gün tutacak. Bundan da dolayı adamdan nefret etmesin. Şeytan nefret ettirir çünkü. Şeytan nefret etmesin. Ama uç istekler, parantez içerisinde, orası tehlikeli. Benim anladığım uç istekler, harama dayanan şeyler ise, Allah muhafaza eylesin, onlardan korunun.
Dünden yarım kaldıydı, geldi soru sahiplerdi burada. Bu bugünkü. Ha bu ikisi dünden. Hangisinden başlayalım? Yok canım sen söyle. Sırayı oradan gidelim. Nasır nereden gidelim? İyi hadi bakalım. O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin uleması, onu peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyleken içlerinden bir takım hakkı bile bile gizlerler. Bakara 146. Allah'ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de bununla biraz para alanlar, muhakkak ki onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Bakara 174. Yukarıdaki ayetlerde gizleme fiili örnek verilmiştir. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem, yeni Müslüman olan kavime zekatı gizlemesini örnek olarak verirsek, gizleme fiilinin doğru olanı ile yanlış olanı nasıl ayırt edilebilir?
Gizlemek ve örtmek ne gibi durumlarda caiz olur? Bu birinci ayet-i kerimedeki Bakara 146'da o kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin uleması, onu yani peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyleyken içlerinden bir takım hakkı bile bile gizlerler. Bakara 146. ayeti, Yahudileri ve Hristiyanları ilgilendiren ayet-i kerime. Yahudiler ve Hristiyanlar, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini oğullarını tanır gibi tanırlardı. Çünkü geçmiş kitaplar Hazreti Peygamber'i tanımlardı, tanıtırlardı. Museviler de, İseviler de kendilerinden sonra bir peygamberin geleceğini biliyorlardı. Bunları bildikleri halde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini zuhurunu gizlediler, yasakladılar, onu tanımadılar.
Bu kafirleri ilgilendiren kısmı gizleme. Mesela şu anda da Vatikan'da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini geleceğine dair eski Hristiyan kitapları var. Ve şu anda Musevilerin elinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini tarif eden eski yazmalar var. Ama onlar bunları şu anda gizliyorlar, açıklayamıyorlar, korkuyorlar. Ne bileyim kurmuş oldukları sistemin düzenin bozulacağını düşünerekten bunları saklıyorlar. Bu Bakara 146. ayet-i kerime onlarla alakalı. Geri kalan Bakara 174. sonraki ayet-i kerime Allah'ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de bununla biraz para alanlar muhakkak ki onlar kırınlarını ateşten başka bir şey yemezler.
Bunlar da Muhammedileri ilgilenen. Hem geçmiş ehli kitabı ilgilendiren ama bunda Muhammedileri de ilgilendiren bir şey var. Allah'ın kitabındaki hükümleri gizlemek, örtmek. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin zekatı tebliğ etmemesi bir tebliğ esası, stratejisi. Bu gizlemek değil. Çünkü onlara dini tebliğ ederken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri zekatı özellikle söylemiyor. Sahabeler diyorlar ki zekatı söylemediniz ya Resulullah. Onlar diyor dine içleri ısındığında bir noktaya geldiğinde zekatı kendiliklerinden verirler. Zamana yaymak bu. Bu gizlemek değil zekat yoktur demiyor.
Bunu zamana yayıyor. Bir kimsesiz şimdi yeni tövbe etmiş, yeni dinle tanışan bir kimseye sen geceleri beş bin la ilahe illallah diyeceksiniz deseniz O ben nereye geldim der, çeker gider. Bir müddet sonra beş bin tevhid yetmez ona. Bu tebliğ stratejisidir. Siz hani Hz. Mevlana Celalettin Numa Hazretleri meslemi de der ki Evladım sen şimdi süt içeceksin. Sonra ekmek yiyip et yiyeceksin der. Biz süt içecek olan bir kimseye et yedirmeye kalkmak tebliğ stratejisi değildir. Bu saklamak gizlemek de değildir. Bu ona ilmi tedirici tedirici vermektir. Doktora şimdi desek ki doktor sen bu sene intern doktorsun. Hadi ameliyat et birisini.
Doktor daha eline neşter alıp bir sivilce kesmemiş. Biz ondan ameliyat etmesini bekleyeceğiz. Biz doktorun doktorluğunu bitiriyoruz aslında. Biz doktoru sevmiyoruz. Doktorun doktor olmasını da beklemiyoruz. Onun üzerine öyle bir vazife yükledik ki o vazifenin altından kalkamayacağı belli. Bu tebliğ stratejisidir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini ilmi örtmesi, gizlemesi değildir. Stratejik. Bu sünnetullah'tır. Namaz Medine'de farz olmuştur. Oysa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke'de namaz kılıyordu. Ama ümmete Medine'de farz oldu. İçki Medine'de haram oldu. Medine'ye kadar içki içiyorlardı. Faiz son dönemde haram oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ölmezden bir buçuk iki yıl önce, bir buçuk yıl önce belki de. Veda hutbesi zamanında faiz haram oldu. Aslında faizin gelen olarak haram o. Ama faiz önceden de haramdı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri haramla iştikal edilmesini istemiyordu.
Ve Hz. Peygamber faizin haram olduğunu da biliyordu. Mesela Uhud savaşının galibinin belli olmayışının sebeplerinden birisi, Uhud savaşında Müslümanların faizle silah almasıdır. Bunun gibi bunlar örtmek değildir. Bunlar stratejidir. Örtmek, gizlemek, hiç onu konuşmamak, hiç onu öğretmemektir. Allah bizi affetse. Şimdi devam edelim mi buradan? Herkes ölümü tadacaktır. Ali İmran 185 Onların ecelleri gelince ne bir saat geri kalırlar ne de ileri gelirler. Nahil 61 Hiç kimse yarın ne kazanacağını, hiçbir nefiste nerede öleceğini bilemez. Lokman 34 Lezzetleri yok eden ölümü çok canın. Tirmizi Ya Resulallah müminlerin hangisi akıllıdır?
Ölümü en çok hatırlayandır. Ve ölümden sonraya en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir. Kütüb-i Siddet 17. Cid 598'inci hadis Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder. Tirmizi Kim günde 20 defa ölümü hatırlarsa şehitlerle birlikte haşredilecektir. Yukarıdaki ayet ve hadislerde ölümü anmak hakkında örnekler verilmiştir. Tasavvuf sevgi üzerine eğitime dayanır. Bazı tasavvuf ehli eğitimlerinde ölümden pek bahsetmez. Dergahımızda ve eğitim sistemimizde de ölümü anmanın yeri nedir? Nübüvvet eğitimi ile tasavvuf eğitimi bu noktada ayrılır mı? Bazı sufi eğitimler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretten eğitiminden ayrılmamışlar.
Ama bazı meselelerde kendilerince kendi zamanlarına göre iştahat etmişler. Onlar da benim nazarımda çok yer bulmamış. Dar dairede belki de belli yerler edinmişler kendilerince ama geniş dairede yer edinmemiş. Çünkü tasavvuf nübüvvete dayalı olmalı.
Bir yol nübüvvete dayandığı müddetçe selamettedir. Nübüvvete dayanmazsa o yolun selametliği hep tartışılmış ve tartışılmış zaten bunlardan. Bu tartışılanları ben şimdi burada dillendirmek istemiyorum. Kalendiriyeler tartışılmış mesela. İşte ne bileyim cevlakiyeler tartışılmış. Böyle tartışılan yukarı mezopotamya sufiliklerin içerisinde var. Aşağı mezopotamya sufiliklerin içerisinde de var. Az önce halvetiliğe benim şart düşmem gibi. Tartışılmış bunlar hep. Hiç kimse vahiy ile sabit olmuş bir eğitimi tartışmaya hakkı yoktur. Tartışamazsınız onu. Çünkü o vahiy ile sabitlenmiştir. Nübüvvet eğitimi vahiy ile sabittir. Habibim ne yaptıysa heva hevesinden yapmadı.
Bu vahiy ile sabitlenmiş bir şeydir. O yüzden bir mesele, bir hadise, bir olay, bir düşünce, bir felsefe nübüvvete dayanıyorsa mesele bitmiştir. Onda rahmet vardır, selamet vardır, onda hikmet vardır. Ve nevki biz onu algılayamasak dahi. Bu yolun selametidir. Bu hem yolun içerisindeki insanların selameti, hem yolun başındaki kimsenin selametidir. O cemaatin, topluluğun, o cemiyetin başındaki kimsenin de başının selameti, onun nübüvvette durmasıyla alakalıdır. Durmayanların başı selamette değildir. Ben şimdi kalksam burada birilerine desem ki, haydin siz 120 gün itikafa gireceksiniz.
Herkes duracak. 120 gün itikafı birisi girip size var mı dediğinde, hiç kimse onun varlığını konuşamayacak nübüvvet olarak. Evet Musa aleyhisselam 40 gün Tur-i Sina'da durmuş. İyi 40 gün bir peygamberden örnek getirdik. Bir kimse şunu diyemez mi? Bana kendi peygamberimin örneği yeter. Benim kendi peygamberimin örneği yoksa, ben kitabi olarak geçmiş peygamberin örneğine bakarım. Eyvallah. Geçmiş peygamberlerde 120 günlük itikaf yok. En uzunum Musa aleyhisselamın Tur-i Sina'da 40 gün. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Hira'da 14 gün, 15 gün, 16 gün kaldığı en fazla. Rivayetlerde 16 gün dahi çok azdır. Genelde ittifak ettikleri 14 gündür. En uzunum.
Medine-i Münevvere'de 20 gündür. Pardon 10 gündür bütün itikaflar. Öleceği yıl 20 gün itikafa girmiştir. 20 gün. O da öleceği yıldır. Onun haricinde 20 günlük Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin itikafı yoktur. Nübüvvet söz konusuysa bizim dergamızda itikaf 10 gündür en uzun gün. Biz 10 günden fazla bir kimseyi itikafa katmayız. Nübüvvettir yol. Ölümle alakalı bizim ölçümüz bu noktada biz ölümü sevdiririz insanlara. Bizim bu noktadaki tarzımız ölümle Allah'a kavuşmaktır. Ben şimdi çok konuşmak istemem, çeşitlendirmem. Sufiler için ölüm bellidir.
Merhalelerini anlatmayacağım, kısa geçeceğim. İki ölüm vardır. Birincisi ölmeden önce ölünüz haline kavuşmaktır. İkincisi ruhun bu bedenden tamamiyetle ayrılıp dünya hayatının son bulup hazret hayatının başladığı ölümdür. Ben kardeşleri ölümle korkutmak istemem. Ölümden korkacak olanlar Allah sevgisinden uzak olanlardır.
Allah'ı sevenler bir an önce ona kavuşmak isterler. Kim Allah'a kavuşmayı dilerse Allah da ona kavuşmayı diler. Biz bu noktada ölümü o kimse öylesine sevsin ki dünyadayken ölümü yaşasın. Çünkü ona kavuşacak. Siz hadis-i şerifte der ki, siz bu dünyada ölü gibi yaşayınız. Bu dünyada ölü gibi yaşamak, o kimsenin Allah'a kavuşma isteğidir.
Ve dünya zevkini, dünya şehvetini, dünya hırsını, dünya tamasını terk etmesidir o kimsenin. Dünyayı terk etmesi değildir. Dünya hırsını terk etmesidir. Dünyayı terk etmesi derken, dünya şehvetini terk etmesidir. Yoksa bu dünya yaşanılacak bir yerdir. Bu dünya nefret edilecek bir yer değildir. Burada öğretiyi yerli yerine koyalım. Dünya sevgisi, dünya hırsı yerilmiştir bizim katımızda. Dünya yerilmemiştir. Dünya sevgisi yerilmiştir. Bir kimse dünyaya aşık olursa, sufi noktasından batar o kimse. Ama dünya ona lazımdır. Dünya mutluluk yeridir. Eşi vardır, çocukları vardır, sevdikleri vardır. Ahiret bu dünyada kazanılır. Allah sevgisi vardır.
Allah sevgisinin ulaşacağı gönül, mutlu gönüldür. Mutluluk ise etrafını sevip etrafınla iyi geçinmekten geçer. Bir kimse eşini sever, eşiyle mutlu olur. Çocuğunu sever, çocuğuyla mutlu olur. Arkadaşlarını, kardeşlerini sever, mutlu olur. Bu mutluluk yoludur. O zaman biz etrafımızdaki her şeyle, makul olan her şeyle iyi geçinir. Onları iyi severiz, iyi severiz, mutlu oluruz. Ama biz bu dünyada kalıcı değiliz. Allah'a kavuşmayı arz ederiz. Ve Allah'a kavuşmanın yoludur buradan mutluluk dağıtmak ve mutlu olmak. Sufi için dünya mutsuz olunacak bir yer değildir. Sufi için dünya yaşanmayacak bir yer değildir. Sufi, dünyayı gelecek nesillere temiz ve güzel bırakmakla sorumludur.
Sufi, hoş bir seda bırakacaktır. Eşi onun arkasından hayır dua edecek. Ne güzel bir adamın vardı, ne güzel bir karın vardı. Çocukları onun arkasından dua edecek. Ya babamız ne kadar iyi bir insandı. Annemiz ne kadar iyi bir insandı. Anneydi. Ne zaman gitsek biz başımızı göğsüne yaslardık. Babaydı. Ne zaman gitsek bizi şefkat ve merhametle kucaklardı. Ne babaydı. Sufi, arkadan böyle bırakır. Ne komşuydu ya. Enteresan bir şey. Sanki rüyasında görüyordu. Her hastalığımızda o vardı. Her öksürdüğümüzde elinde nane limon kavuğundan kaynatmış çayla o gelirdi. Komşu yandan duydum çok öksürüyordun. Alttan duydum çok öksürdün. Üstten duydum çok öksürdün.
Allah hayırlı şifa versin. Üzerine bir de 21 tane Fatiha okuyup getirirdi. Bilmezmişiz biz. Bir gün lafın arasında söyledi. 21 Fatiha okuyup getirirmiş şifa olsun diye. Ne komşuymuş. Evinde bir şey kaynadığında muhakkak bize tattırırdı. O zaman burada ölüm kötüler için, kötüler için büyük bir handikap. İyiler için ona kavuşma anı.
Sufi o iki ölümü de ister. Birincisi ölmeden önce ölünüz. Ki ona dünya gözüyle görelim. Onunla dünyadakken selamlaşalım. O bize dünyadakken hitap etsin. Ki mahşere elimizde hediye olarak onun hitabını götürelim. Sen dedin ey sevgili. Elimde senin hitabın. Gel dedim, geldim. Sev dedim, sevdim. İşte elimde. Sen gösterdin dünyadakken bana cennetini. Sen bahşettin dünyadayken cennette hitabını. Musa'ya Turi Sina'da hitap eden sana neden hitap etmesin? Musa'ya cennet nimeti indiren sana neden indirmesin?
Ölümü sufiler o yüzden isterler. Ölen cennet nimeti yer. O zaman sufi eğitimi bazılarında ölümü cebarut bir noktada gösterip, çok dehşetli bir noktada gösterip, korkutaraktan onu doğru yola getirmektir. Bu nübüvvet sufi anlayışında yoktur. Bu cahil insanlara siz yasaklarla, kati, böyle kaba, böyle ne bileyim cezalarla doğru yola götürmeye çalışırsınız.
Bu kendi içerisinde doğru mudur? El cevap doğrudur. Burası tekke. Herkes buraya sevdiği için gelir. Kapı açık. Zorlama yoktur. Mecbur da değildir. O kimse zaten avucunda sevgisiyle gelmiştir. Onu burada korkuyla eğitmenin bir anlamı yoktur. Onu burada dehşetle gözlerini açtırmanın anlamı yoktur. Burası bu manada korkunun hakim olduğu bir topluluk değildir. Burası sevginin hakim olduğu bir topluluktur. O yüzden biz ölüme de burada sevgiyle yaklaşırız. Ölüm dahi kendi ölümlüğünden utanır hale gelir. O sevginin karşısında. El pençe durur. O da sever. Ve deriz ölüm. Bir gün seni de öldürürler.
O yüzden bizi öldürürken de dikkatli ol. Bir gün sen de ölürsün. Her ismi olan bir gün ölür Allah hariç. Bir şeyin ismi varsa, onun adı konulmuşsa, onun ölümü mutlaktır. Her nefis ölümü tadacaktır. Ayet-i Kerime. Allah hariç her nefis ölümü tatacaktır. Ölümün de bir nefsi vardır. Ölüm de ölümü tatacaktır. Ölüm de ölümü tatacaksa, biz ölüme de ölümü sevdiririz. Deriz ki, ey ölüm, ölümü sev. Sen de ölünce ona kavuşacaksın. O yüzden ölüm nefret edilecek. Cezayla bakılacak bir şey değildir. Sevip okşanacak, öpülecek, dudağın kenarında kürdan gibi gezilecek bir şeydir. Hani bir kimse et yemeyi yer, zevkine gelir ya, atar kürdanını burada.
O bir, dişini temizleyecekse onun adabı bellidir. Kenarda dişini temizler. Ama bir kimse dudağında kürdanla çıkıyorsa, iki hal vardır. E o diyordur ki, ey insanlar bakın ben et yemekten geliyorum. O işin kibirlilik noktasıdır. Allah muhafaza eylesin, uzak dursun. Bir de keyfidir adamın. Der ki, ya güzel bir et yemeği yedim. Tat aldım ondan, lezzet aldım. Kürdan orada kaldı. O kürdanın ucunda küçücük bir et parçası var. O et parçasını tükürükleyip de tadını almaya devam ediyor o kimse. Onun tadını alıyor. İşte ölüm kürdan gibi dudakta taşınır. Onun tadını alır her an o kimse. Der ki, ben seninle ona kavuşacağım. Hem bu dünyada hem öbür dünyada.
Ben seninle bu dünyada kavuşacağım. Seni aklımdan çıkarır mıyım? Sen bir perdesin. Senden sonra o var. O zaman aman ha ben bu perdeyi gözümden hiç ayırmayayım. Çünkü arkasında o var. Öbür tarafta bu dünyadan geçiş sürecinde de arkasında o var. O zaman bu noktada biz sufiler olarak ölüme de sevgi gözüyle ve nazarıyla bakarız. Ve ölümü sevdiririz arkadaşlara, kardeşlere. Onlar ölmek için can atarlar. Çünkü o neden korksun ki öldükten sonra? O sevgiliye gidiyor. Niçin korksun ki? O sevgiliye kavuşmaya gidiyor. Ebediyle onunla oynaşmaya, civildeşmeye gidiyor. Ebediyle şakımaya gidiyor.
O ona söyleyecek, o ona söyleyecek. Neden korksun ki? Ve niçin korksun ki? O sevdiklerinden de ayrı kalmayacak. Bu dünyada sevdikleri vardı. Onu sevenler vardı, onun da sevdikleri vardı. Perdenin öbür yakasına geçmek onun için uzaklık değil. Kişi sevdiğiyle beraber. O burada bıraktıklarını da sevecek. O tarafa gönderdiklerini de sevecek. Deyecek ki bir perdenin bir tarafında dünyada olanlar var. Perdenin öbür tarafında ahirete göçmüş olanlar var. Ayrılık yok. Kim birbirlerini Allah için severse, seven sevdiğiyle dir. O zaman ayrılık gayrılık yok. Ölüm bizim için dehşetli, korkunç bir şey değil. Allah bizi affetsin. Ölümden korkma noktasında da değiliz.
Çok affedersiniz, cezadan eşekler korkar. İnsan, ceza işleyecek hale gelmeyen kimsedir. İnsan, o cezaya müstehak olacak hali işlemeyen kimsedir. Yani, ademiyettedir, insaniyettedir, hayvaniyette değildir. Safileşmiş olur.
Ceza ayrı bir şeydir. Ceza ayrı bir şeydir. Ceza noktasına düşmez insan dedim. Ceza noktasına düşmez ne demektir? O kimse bile bile bir kimsenin hakkına tecavüz etmez, ırzına tecavüz etmez. Bile bile hırsızlık yapmaz. Ceza bilek kesilir çünkü. O bile bile hırsızlık yapmaz. O hayvaniyettir. Ama onun üzerinden küçük günahlar südur eder. O da tövbeyle hayra çevrilir. İnsaniyet noktası, cezayet noktası değildir. Sufiler, insaniyet noktasına getirir bir kimseyi. Ve insaniyet noktasına gelen bir kimse, cezaya müstahak olacak hal ve hareketlerden uzak durur. Muhakkak üzerinde küçük günahlar, hatalar, kusurlar, yanlışlıklar olacaktır.
Bunlar cezaya müstahak olan şeyler değildir. Sufi en güzel ahlaklıdır. Sufi en güzel ahlaklıysa, o bir kadına tecavüz etmez, bir başkasının malına el sürmez, bir başkasına göz dikmez, bir başkasına haksız yer öldürmez, bir başkasına haksızlık yapmaz. Muhakkak hatası, kusuru, sürç-i lisanı olacaktır. Bu onun Rabbisi ile arasında zaten ayrı bir zenginliktir. Bu ayrı meseledir. Ceza ile hata, kusurları ayırt edeceğiz. Buyurunuz efendim. İnsanlar ve peygamberler olduğunu niye birbirinden ayırdık? Yok ayırtmadık zaten. Bunu tanımlarken ayırdık. Yani insanlar Allah sevgisini, Resulullah sevgisini ve insan sevgisi, dedim ya hepsi de bir merkezdedir, bir borunun içindedir. Farklı renkleri vardır.
Ayrılması için. Bunların üçü de birbirinin içerisine, hatta öyle an gelmiştir ki, üçü de birbirinin içerisinde bazı noktalarda ayrılmaz hale gelmiştir. Ama insanlar bazen burada hata ve kusur istiyorlar algı noktasında, algı noktasında anlaşılsın diye ayrıştırmış din. Allah ve Resulünü ve insanları sevenler bu noktada bir sıkıntı yok. Ve hatta dedim ya, üçü de birbirinin içerisine geçmiş gibidir. Allah sevgisi, Allah'ı sevdiren, Allah'ı sevenler. Bu noktada sufilerce bir ayrışma yoktur. Ama sufi felsefesinden ve anlayışından uzak olanlar, bu algıda hata yapabilirler diye, farklı üç tane nokta varmış gibi gösterilmiş. Eyvallah. O algıyla alakalı.
Yani dünyada da o kimse Allah Allah görüşür, konuşur. Ahirette de konuşur. Veya öte dediğimiz bu dünyanın bir çıt örgütü. Bugün yeni tanışıyoruz. Ben öteyi de tanımlamam. Öte yoktur çünkü. Bu manada ahireti reddetmek değil. Ben maddeyle mananın aynı anda tecelli ettiğine inananlardanım. Ve hatta zahir, batın noktasını da ben kabullenenlerden değilim. Her şey zahirdir. Gözünün önündedir. Allah da gözünün önündedir. Allah kendi zat olarak kendisini bizzatı tefekkürden münezzehtir. Batın sıfatı Allah'ın zatıyla alakalıdır. Geri kalan hepsi de zahirdir zaten. Görünmeyen bir şeysi yoktur. Ama burada algı, geniş bir daire burası. Sufi olmayanlar da var. O onların içerisinde böyle bir algılanmama noktası olmasın diye biraz ince teferatlı geçtik o kızla.
Affola inşallah. Namazı doğru kılın. Bakara 110. Onlar gayba iman edip namazı dosdoğru kılarlar. Bakara 3. Vay o namaz kılanların haline ki. Ma'un suresi. Yukarıda namaz kılanların hallerinden bahsedilmektedir. Anlaşılıyor ki sadece namaz kılmak yeterli değildir. Öyleyse doğru namaz nedir? Nasıl kılınır? Tabi bu doğru namazla alakalı müfessirler, tefsirciler, küçümsemek için söylemiyorum, fetvacılar. Herkes öylesine şeyler sıralamışlar ki. Hiçbirisini de reddetmiyorum ben yanlış anlaşılması. Tadili erkanından tutun namazın içinde ve dışındaki tadili erkanlarından tutun. Şekline şemaline varıncaya kadar, içinde okunacak sureler, ayetlere varıncaya kadar hepsi de yerli yerinde olması gereken, bilinmesi gereken şeyler.
Namazı dosdoğru kılmak. Sufiler bir şeyi dosdoğru yapmanın, Allah için yapmaktan geçtiğine inanırlar. Başka bir ayet-i kerime de Cenab-ı Hak sizin suretlerinize değil, siretlerinize, içinize bakar der. Muhakkak ki biz dışımızı da içimizi de Allah'ı sevdiğimiz için o hale getirmek isteriz. Ama sufiler dış görüntülerine ve görünüşlerine çok ayrıntılı yaklaşmazlar.
Birinci derecede önemli olan içlerini dosdoğru yapmaktır. Hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri gösteriş için namaz kılanın namazı yoktur. Başka bir adı-i şerifte gösteriş için namaz kılan, gösteriş için oruç tutan, gösteriş için haç eden, gösteriş için zekat veren kimsenin şirk ehli olduğu söylenir. O zaman namazı dosdoğru kılın derken, namazı Allah için Allah'a kılmak. Hatta kendinden geçerekten kendini dahi namaz kılıyormuş gibi görmemek. Ve belki de namazın kendi ruhaniyetini ve nuraniyetini de kaybolup, ben namaz kıldım değil, namaz namazı kıldığı deyinmek.
Bu herhalde sufiler için doğru namaz bu olsa gerek. İnsanlar ibadet ederlerken kendilerinde helvadan bir put oluştururlar. Bu helvadan putun en önemli olgusu desinler ve görsünlerdir. Bir de ne derlerdir, bunu sıralayabiliriz desinler, ne derler, görsünler, bilsinler.
Bunlar insanoğlunun helvadan yaptığı, kendi yaptığı putlarıdır. Bunu Allah'a karşı da yaparlar. Bu o kimsenin Allah için yaşamadığını gösterir. Sufiler ibadetleri yaparlarken bu ince noktaya çok önemserler. İbadeti kendisi için değil onun için yapmaktır. Bu enteresan bir perdedir. Bunu sufi felsefesine yatkın olmayan bir kimsenin algılaması mümkün değildir. O namazı kendisi için kılar bir başkası. Bir başkası kötülüklerden alıkonmak için kılar. Bir başkası Allah emrettiği için kılar. Farzdır onun için o. Allah farz kılmasaydı kılmayacaktı. Bir kısmı patron beni namaz kılarken görsün diye kılar.
Bir kısmı kocasının korkusundan kılar. Bir kısmı ya bu kadın beni terk eder namaz kılmazsam diye kılar. Herkes böyle bir şekilde bir namazla alakalı bağlantısı vardır veya ibadetlerle alakalı. Seven insan ise sevginin derecesine göre hiçbir şey olmasa dahi sevdiği için kılar. Bu işin başlangıcıdır. O sevdiği için namaz kılar, sevdiği için oruç tutar, sevdiği için hayır yapar, sevdiği için her şeyi yapar. Bu daha başlangıçtır. Onu aşacak daha. Bir müddet sonra onu aşmaya başlar. Onu aşmaya başlayınca o bir namaz olur. O bir oruç olur.
O bir haç olur. O bir iyilik olur. O bir cömert olur. O bir cesaret olur. O bir ilim olur. O bir hikmet olur. O bir hilim olur. O sevenin, sevdiğinin bütün sıfatlarını üzerinde taşıması olur. O hale gelince, o sevdiğinin sıfatları üzerinde durduğundan ona bakan namazı görür.
Namaz kılarken ona bakan namazı görür. Oruç tutarken ona bakan orucu görür. Zikrederken ona bakan zikri görür. O esnada zikrediyordur o. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Ona bakan, la ilahe illallah görür. O oturmuştur Allah, Allah.
Gören Allah demeye başlar. Sabır da onun sıfatıdır. Beklemek onun adetullahıdır. Biz isteseydik bir günde yaratırdık. Altı günde yaratık da. Beklemek de o yüzden edeptir. Bekler. O yüzden o bir bakarsın, beklemek ve sabrın kendisi olur. O yüzden ona bakan onu görür gibi olur. Hepsi de cem olur üzerinde. Hepsi cem olunca o zaman namaz da namaz olur. Oruç da oruç olur. Namaz der ki, Ya Rabbi bunu benden ayırma.
Oruç der ki, Ya Rabbi beni bundan ayırma. Öbür türlü ne der? Vay o namaz kılanların haline. Onların yüzlerine kıldıkları namaz paçavralar gibi atılacak. Bak kıldığı namaz paçavralar gibi atılacak. Demek ki yaptığın ibadetin bir ruhu var. Kendisi var. Senin kıldığın bir namaz var. Bunu bir yaprak gibi görebilirsin. Bu senin yüzüne paçavralar gibi atılacak. Bir de dua edecek. Bu beni dost doğru kıldı. Bunu affet. Buna merhamet et. Buna katından bir yer aç. Daha ilerisi. O, Deyecek ki, Beni bundan ayırma. Önemli olan orada o kimsenin o ibadeti yaparken, İbadetini, Hiçbir şeyi katıksız bir şekilde yapmak.
O yüzden doğru namaz muhakkak ki içindeki ve dışındaki tadili erkanları terk etmek, reddetmek değil. Veya kıbleye yönelmekten vazgeçmek değil. Veyahut da işte ne bileyim masalara oturarak, sandalyelere oturarak bir zorunluluk yoksa değil. Veyahut da ben her türlü namaz kılarım, atarım bacak bacak üstüne, mehtabı seyrederken de namaz kılıyorum demek gibi böyle ucuz şeyler değil. Ama gerçekten namazı namaz gibi kılmak, bak namazı namaz gibi kılmak. Bunun başlangıç noktası bu, ancak sevmekle alakalı. O kimse namazı da sevecek, yaptığı işi de sevecek, onu da sevecek. Sevmekle alakalı. Sevmezse o yerli yerine oturmaz, dost doğru olmaz hiç.
Başı sevmektir hep. Ama bir kimse cehennemde reddettiğim, alaya aldığım, küçümsediğim zannedilmesin. Allah beni affetsin. Kızgın demirler üzerine namaz kılmaktansa burada kılayım. Bak yine bir ceza var orta yerde. O cezadan kurtulmak için burada bunu sufiler bu anlayışa pek itibar etmezler. Doğrudur bu anlayış ama sufiler için doğru değiller. Niçin? Sufi çünkü orada cızbız olmak için burada ibadet etmez. Cızbız olmamak için burada ibadet etmez. Burada sufinin başlangıç hareket noktası sevmektir. Bak bir hani bizim algımızda ve anlayışımızda meşhur bir üçleme vardır ya şeriat, tarikat, hakikat diye. Bunu böyle çok dillendirmek istemem ben ama mesela işte ehli şeriat der ya kızgın demirlerin üzerinde kılacaksınız namazı gel burada kıl.
Bu sufi dili değildir. Siz namaz kılmayan bir kimseyi, sufi de hiçbir zaman sufiler namaz kılmayan bir kimseydi böyle korkutup ürküterek de namaza başlatmak istemezler. Yani o korkunun bir kimseyi idare etmesi çok vahşi bir şeydir. Bu insani değildir. Ama bütün dinler korkutur mu? Evet. Çünkü dinlerin zuhur ettiği yer vahşetin yaşandığı yerlerdir. Orada bir vahşet ortamı vardır. O vahşet ortamında hukuksuzluk vardır orada. Düzensizlik vardır. Peygamberler o hukuksuzluğun ve düzensizliğin içine gönderilmişlerdir. O hukuksuzluğun, o düzensizliğin içerisinde insanları korkutmak da gerekir yola getirmek için.
Zaten insanlar hukukla, düzenle, selametlikle, hakkaniyetle idare edilseydi peygambere ihtiyaç kalmayacaktı zaten. Peygamber gönderildiğine göre orada demek hukuktan, insanlıktan, ondan sonra anlayıştan, sevgiden bahsetmemek mümkün değil. Yani bir insan kendi çocuğunu nasıl gömer toprağa? Yani alacaksınız şimdi, yani 3 aylık, 5 aylık, 10 aylık, 20 aylık, 1 yaşında, 2 yaşında, 3 yaşında bir kız çocuğunuzu, o baba deyip böyle yüzünüzü okşarken sizin, siz onu alıp gömeceksiniz.
Bunun edebiyatı kolay biraz da, kaç yaşında çocuğun, yok yok ben şeye soruyorum, burada başka bir şey, 10 aylık, ne hoş değil mi Allah mübarek etsin. Değil mi? İnsanın böyle işi gücü bırakıp, terk edip gidip, sevesi geliyor değil mi? Yani şimdi bu adam, yani bu 10 aylık çocuğunu gömecek toprağa.
Vahşeti algılayabiliyor musunuz? Kaç çocuk var? Kaç büyük? Küçük? Gömceksin. Siz o gömmeyi hak gören bir kimseye, işiniz çabuk, önce korkutmanız lazım. Hukuktan anlamıyor, o sevgiden anlamıyor, o adaletten anlamıyor, o yaşam hakkından anlamıyor.
Hani gelir ya, ya Resulallah, sen çocuklarını sever misin? Evet, benim şu kadar çocuğum var, ben daha henüz daha diyor, hiç kucağıma almadım. Hz. Peygamber nasıl böyle, ona karşı böyle bir şey olduysa, Allah diyor, sana hiç merhamet etmedim, gönlüne merhamet koymamış senin. Şimdi böyle bir topluluğu siz, cezayla, ceza hak, cezayla yola getirirsiniz. Bunu yaparsanız, sizin bileğinizi keserim. O kimse bir bileğine bakar, bir yapacağı şeye bakar. Hayvaniyette çünkü. Sufiler onu hayvaniyet olarak görür. Ben insanı, ah seni takvim üzerine yarattım. Ama o nefsine uyarsa, hayvandan daha aşağı bir mahluk olur. Ayet var. O hayvandan daha aşağı bir mahluk. Yani mantalite olarak.
Bunu böyle dillendirip böyle insanları ürkütmek istemiyorum. Yani geçen gün o kriminal bir şey var TRT 2'de. Yani aynı bir şey yapıyorum o esnada da kulağımda o var. Yani adam kadını, anneyi öldürüyor. Evdeki kızı öldürüyor. Öldürdükten sonra tecavüz ediyor bunlara. Kadının torunlarını da banyoya kilitliyor. Torunlar 3 gün sonra bulunuyor. Tekrar söylüyorum. Eve zorla, işte eve geliyor, kocasının tanıdığı. Giriyor içeri.
Kadına tecavüz etmek için uğraşırken, tecavüz edemeyince öldürüyor. Kadının kızını da öldürüyor. Kadının başka kızından olan torunlarını alıyor, banyoyu kilitliyor. Hem kadına, hem o kıza öldükten sonra, öldürdükten sonra. Bunu şimdi o adli tıpçılar çıkarıyorlar. Öldürdükten sonra tecavüz ediyor. Bunu neyle durduracaksınız şimdi?
Ceza, hayvaniyette olanlara haktır. Hayvaniyette çünkü. Önce bizim onu eğitmemiz gerekirdi. Bu toplumun onu eğitmesi gerekirdi. Bu devletin, bu sistemin onu eğitmesi gerekirdi. Ama bunun şimdi sebeplerini, nedenlerini tartışmayacağım. Ceza, hayvaniyette olanlara haktır. Ama sufi algısı, insaniyet algısıdır. Sufiler ise ceza üzerinden yürümezler. Sevgi üzerinden yürürler. Çünkü sufi arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven aşık olur. Onun yolu budur.
Öyle olunca, sufi korkunun üzerine, dehşetin üzerine, hayvaniyetin üzerine bir eğitim koymaz. Bu koymamışlar, aslında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin de bir yarısından fazlası öyle söyleyeyim, sevgi üzerine kuruludur. Ama bir din konuluyor ortaya, bir dinin hukuku konuluyor. Herkesi insaniyet noktasında görüp görmek real değildir. Ayet-i Kerime'de nefsine uyup hayvaniyet noktasına inecek olanlar vardır. Din onları es geçemez. Onları da eğitmek için bir ceza sistemi koyar. Yapmayın. Yapmamak da bir eğitimdir. Ceza ile korkutmak da bir eğitimdir. Sufi eğitimi değildir.
O yüzden ölümle alakalı meselelerde de veya başka meselelerde de biz namazı demir tablaların üzerinde cızbız olmamak için kıvamlardan olmayız. O bizim yolumuzda değildir. Onu inkar etmeyiz. Yolumuz değil bizim. Hani beş tane hadis-i şerif vardır, birisini ölçü alırsın ya kendine. Bizim ölçü aldığımız hadis-i şerif o değildir. Bir çıt nedir? Namaz insanı kötülüklerden alıkor. Biz kötülüklerden alıkonmak için de namaz kılanlardan değiliz. Namaz insanı cennetlik eder. Biz cennetlik olmak için de namaz kılanlardan değiliz. Biz sevdiğimiz için yaşayanlardanız.
Severiz. Onun sevdiği her şeyi severiz. Sevmek, sevdiğinin sevdiklerini sevmektir. Namaz kılanları sever. Temizlenip tövbe edenleri sever. İlla ki günah işlemen gerekmez tövbe etmek için. Sen hep kendini günahkar gör, tövbe et. O tövbe edenleri seviyor. O kendisini zikredenleri seviyor. Kendisine yakın olmak isteyenleri seviyor. Kendisine ulaşmayı arzu edenleri seviyor. Biz o yüzden onun sevdiği şeyleri neyse onları üzerimizde yapmak isteriz. Onlara aşina olup o sevdiği şeyler olmak isteriz.
Biz onun sevgisi için uğraşırız. Öyle olunca şey anlayış ve felsefe değişiyor. Beni eleştirirler ya, ben kendim beyan ederim. Ben hiç örtün demem hiç kimseye. Kızarlar bana veya namaz kılın demem kimseye ben. Kızarlar ya bana bazıları. Hiç söylemiyor. Hiç duydunuz mu sohbetlerinde? Bir de kendisi de beyan ediyor. Bana da yazıyorlar böyle. Beyan ediyorsunuz kendinizde kimseye örtünün demeyiniz. Ha beyan ediyorum diyorum ben. Ben şunu yapın demem. Benim diyeceğim bir tek bir şey var. Onu sevin. Onun sevdiği şeyleri de sevin. Sevdiğinize ulaşmak istiyorsanız bu neyi sevdiğiniz önemli değil. Sevdiğinizin sevdiklerini üzerinde tutunuz.
Aslında herkes kendini sever. Allah da kendini sever. Herkes kendinden olanı sever. Fıtrattır bu. Bu fıtrattır. Kendindendir ya. Seversin onu. Ne kadar törpülemeye çalışırsanız çalışın. Kavmiyetçiliğin temeli budur mesela. Din kavmiyetçiliği bizde reddeder. Cemaatçiliğin temeli budur mesela. Adam cemaattaki kardeşini daha fazla sever. Ben de derim ya fıtrattır bu. Kendinden olanı seversin. İki tane kadın koysalar eşini seversin. İki tane çocuk koysalar kendi çocuğunu seversin. Onu tercih edersin. Fıtrattır bu. Kendinden çünkü. Allah da kendinden olanları sever.
Ne o kendinden olan? Kendi ahlakıyla ahlaklanan. Kendi sevdikleriyle sevdiklenen. Onları üzerinde taşıyanları sever. Fıtrattır. İşin felsefesi ve adetullahı budur. Şimdi bir erkek kadını çok seviyor. Kadın da lahmacundan nefret ediyor. Bana anlatıyorlar. Kadın bana dedi ki. Ben dedi lahmacun yiyenden de lahmacundan da nefret ediyorum. Çok banal geliyor bana dedi. Adam da lahmacun yiyormuş. O da diyor ki hocam. Lahmacun çıtır çıtır olsa. İçine diyor yeşilliklerini sıralasan. Ya hocam yenmez mi bu diyor.
Lahmacun yüzünden birbirleriyle kavga ediyorlar. Çocuğa dedim ki ben döndüm. Sen çok mu seviyorsun bayanı? Evet dedi. Dedim seven sevdiğini nefret ettiği şey üzerinde nasıl taşır ki dedim. Çocuk kaldı. Yavrum sen bu kadını seviyor musun? Evet. Çok mu seviyorsun? Evet. Bunun sevmediği bol soğanlı yeşillikli lahmacunu dürüm yapıp nasıl yersin bunun yanında? Bırak dedi bunun yanında yemeği. Hiç yemeyeceksin. Kadın döndü. Demedim mi sana dedi. Banal bu mesele diye dedi. Bak dedi. Mustafa Bey de banal gördü bunu dedi. Ben banal görmedim dedim.
Sen banal görüyorsun. Ama bu adam iddia ediyor. Ben seni seviyorum diyor. Eee iddia edecek. Ben seni seviyorum. E benim sevmediğim şeyi yapıyorsun sen. Birine öyle dedim ben. Sen beni çok mu seviyorsun? Evet. Gözüme görünme dedim. Kaldı. Nasıl yani basbayağı dedim. Hiç gözüme görünme benim dedim. Beni çok seviyorsun ya sen dedim. Hiç gözüme görünme. Görünmeyeceğim dedi. İki hafta sonra gördüm gene. Güldüm. O kendince beni çok seviyor gene. Değil. Felsefe enteresan. Seven sevdiğinin sevdiklerini de sever. Seven sevdiğinin sevmediklerini de sever.
Pardon sevmediklerini de sevmez. Özür dilerim. Biz seviyoruz diyoruz. Sevdiğimizin sevmediklerini de yapmaya devam ediyoruz. Ben kendimden bahsediyorum. Allah bizi affetsin. Geceniz hayırlı olsun. Ramazanın son günleri. Tabi son on günde Kadir gecesini aramak sünnet. Biz o yüzden son on günü böyle devam ettirelim istedik. Yarın akşam son Ramazan'la alakalı sohbetler. Yarın ne günlerden salı değil mi? Çarşamba günü olmayacak zaten. Ondan sonra bir dahaki cumartesi değil bir dahaki cumartesiye inşallah. Burada devam edeceğiz. Geceniz hayırlı olsun. Hakkınızı helal edin. Saati gene 12 yapmışız. Olan olmuş gene. Ama bu sohbetler öyle yapacak bir şey yok.
Allah'a emanet olun inşallah. Allah selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi