mustafaozbag.org

Karabaş-i Veli Tekkesi - 31 Mart 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 1 Nisan 2018 · 1:27:18

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenâb-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüze hayırlı eylesin inşallah. Çıkar komple. Soru gelmişti aslında. İlâh çıkmıyor. Sekizinci sayfadan devam ediyorsun. Geldi mi soru sahibi? Gelmedi mi? Çalışıyor mu? İbn-i Arabî, aşkın nihai hedefinin, aşkın hakikatini bilmek olduğunu, aşkın hakikatinin ise Allah'ın zatıyla özdeş olduğunu söylerken, panteizmi açıkça ortaya çıkmaktadır.
Aşk, zata eklenen soyut bir nitelik değildir. Aşık ile aşık olunan nesne arasındaki bir ilişki de değildir. Bu belirli bir aşk nesnesi tanımayan ariflerin gerçek aşkıdır. Buraya döneceğim de bitireyim paragrafı. Maşukum göründüğünde hangi gözle görürüm onu? Onun gözüyle, beninkiyle değil. Çünkü onu ondan başka gören yoktur.
Afifi'nin kitabında geçen bu dizeler Arabî'nin gibi görünse de hallaca ayettir yazar notu. Bunu ben kendimce yorumlamaya çalışacağım. Hakkınızı helal edin. Aşkın nihai hedefinin, aşkın hakikatini bilmek olduğunu, aşkın hakikatinin ise Allah'ın zatıyla özdeş olduğunu söylerken, panteizmi açıkça ortaya çıkmaktadır.
Aşkın nihai hedefi yoktur. Aşk, nihai hedeftir zaten. Aşığın nihai hedefi aşktır. Aşk, kendince onun gidilecek bir yolu yoktur. Madem ki aşkın zatıdır, niteleme açısından, o zaman onun zatının gideceği bir yer yoktur.
Zatının nihai bir hedefi de yoktur. Nihai hedef, sonradan var olanlar için geçerlidir. Ebedi var için nihai hedef yoktur. O yüzden aşk eşittir. Onun zatıyla özdeş ise bu ondan öncekimlerde ikilik sakatlık olmuş oluyor. Aşığın nihai hedefi aşktır.
Eyvallah. Ama aşkın nihai hedefi mümkün değildir. Çünkü nihai hedefi olan bir şey, o olamaz. Herkesin nihai hedefi ona koşmaktır. Çünkü o bütün varlığı, yaratılış sebebi, kendisinin bilinmekliği hoşuna gittiğindendir. Bilinmekliği sevdiğinden dolayıdır. Ve o bilinmekliğe koşan aşıktır. Aşk kendisini izhar eder, gösterir. Kendisinin bütün tecelliyatlarını aşıklarına gösterir. Ve aşıklar o tecelli ettikçe, o kendisini gösterdikçe, o kendisini sundukça aşıklar hayretten hayrete geçip aşka doğru koşma şevki, aşka doğru koşma iştiyaki, aşka doğru yürüme iştiyaki belirir. Çünkü her demde, her demde ayrı bir sunuş, her demde ayrı bir tecelliyet vardır.
Öyle olunca aşığın dahi nihai hedefi olmaz. Başlangıçta aşık, kendisine nihai hedef koyar. Bu işin başıdır. Çünkü aşık, henüz daha maaşukunu tanımamaktadır. Maaşukunu tanımadığı için, kendine küçük, kısa, kısır hedefler koyar. Bir namazı kılsam der, bir orucumu tutsam der. Namazı kılmaya başlar, orucu tutmaya başlar, bir şeyler yapmaya başlar. Bu aşık için nihai hedefmiş gibi görünür önce. Çünkü yolun başındadır. Maaşukunu tanımıyordur. Maaşukunu tanıdıkça, hedef değişmeye başlar.
Maaşukunu tanıdıkça, hedef değişir. Aşığın önce cehennemden korkması haktır. Önce cehennemden kurtulmayı nihai hedef olarak görür. Doğrudur. Ardından cennete girmeyi kendine nihai hedef görür. Doğrudur. Aşık, o esnai nihai hedef olarak cennete girmeyi hedefler. Onun için doğrudur, haktır. Ama aşık, gün geçtikçe aşıklığı arttıkça, onun nihai hedefi de değişir. Artık o an gelir, an gelir. Aşkın kendisi olmak ister. Bu da makuldür. An gelir, aşkın kendisi olmak ister.
Hani, Tur-i Sina'da Musa Aleyhisselam bir an, seni göremez miyim dedi ya. Veya, seni görmek istiyorum dedi. Seni görmek istiyorum deyince, o da dedi ki, dağa bak. Dağa bakınca, bayıldı gitti. Her aşık, sonunda bağışıklığına koşarken, o olmak ister. Bu normaldir.
O olmak istemesi. Sebep, çünkü her şeyinden fazla onu sever. Her şeyden fazla onu sever. Her şeyden ve her şeyinden fazla onu sevmeye başlayınca, aşığın kendisi kalmaz. Aşığın kendisine ait bir şeysi kalmaz. Doğru söz buydu. Aşığın kendisine ait bir şey kalmayınca, onun üzerine bakıldığında, herkes der ki, işte aşkın tecelliyatı bu. Hani Hadis-i Kudsi'de Cenab-ı Hak dedi ya, Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar görüldüğünde, Allah hatıra gelir. Öyle aşıklar vardır ki, onlar görüldüğünde, aşk hatıra gelir.
İşte, o aşkın, sıfatlarının, onun üzerinde, tecelli etmesinden dolayıdır. Nasıl Allah'ın öyle kulları vardır, onlara bakıldığında, Allah hatıra geliyor. Sebep, çünkü onların üzerinde, Allah'ın sıfatsal tecelliyatları var. Onların üzerinde, Allah'ın sıfatsal tecelliyatları olduğu için, onları görenlerin, aklına Allah geliyor. Kalbine, Allah yerleşiyor. İşte, aşık, maşukuna öyle koşar, öylesine sever. Maşukundan gayrı, her ne var ise, üzerinden atar, maşukundan gayrı, her ne ise, her şeyi terk eder. Ne kendisinde bir şey kalır, ne kendisinin dışında bir şey kalır.
O esnada, ona bakanlar, aşk hatıra gelir. İşte, aşk hatıra geldiği için, o aşkın, sıfatlarının, tecelliyatı, onun üzerinde, görünmeye başlamıştır. Ve, Panteist değildir, Muhyiddin İbn-i Arabi. Panteist diyebilmemiz için, varlığı, tamamiyetle, Tanrı gibi görmesi gerekir. Oysa, Muhyiddin İbn-i Arabi, varlığı tanrılaştırmaz. Varlık, tamamiyetle, aynadan ibarettir. Ayna, meşdurdur, ayna metaforu.
Öyle olunca, hatta varlık, Muhyiddin İbn-i Arabi'ye göre, aynaya akseden bir şey, gerçekte var mıdır? Yoktur. Aynaya akseden, aynada seyredilen, aslında, aynanın üzerinde var olan, bir şeymiş gibi görünse de, gerçek mahiyette, hakikat noktasında yoktur. Aynayı tefekkür edin kendinizce. Aynaya baktığınızda, aynada görünen kim? Sizsiniz. Peki, aynada görünen siz, o musunuz? Değilsiniz. O zaman, aynanın üzerinde tecelli eden şey, gerçekte olmayan bir şeydir. Hakikatte yok hükmündedir.
Hz. Mevlana Celalettin Rum Hazretleri, o yüzden de, sen bu alemi, hayal üzerine yürür, gör der. Başka bir beytinde de, rüyadan ibaret der. Bu alemi. Aynı şeyi, Hz. Muhammed Mustafa da söyler, sallallahu aleyhi ve sellem. Der ki, ad-i şerifinde, insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. O zaman, bu alem, yaşantısı olarak, gördüğümüz şey, uykudan ibaret. ve biz rüyadayız. Bir rüya görüyoruz. Bu rüya, bizce uzun. Biz 60 yıllık, 70 yıllık, 80 yıllık hayat, bizce uzun. Aslında bu rüya, bir andan ibaret. Kendi kendinizi düşünün. Bir rüya görüyorsunuz, kantar içinde kalıyorsunuz.
O kadar gerçeksi, o kadar gerçek ki, korkuyorsunuz, çekiniyorsunuz, seviniyorsunuz, mutlu oluyorsunuz, çok üzülüyorsunuz, kahrediyorsunuz, perperişan oluyorsunuz, büyük mutluluklar ve hayretler yaşıyorsunuz. Bunlar, küçücük bir rüya anı içerisinde. Toplasanız belki de o rüya, 10 saniye bile yok. Ama, bütün gece rüya görmüş gibi, kendinizi öyle hissediyorsunuz. Ve sabah uyandığınızda, yorgunsunuz. Veya kendinize geldiğinizde, yorgun, bitkin, perperişan olmuşsunuz. Öyle rüyalar olur, insan kan ter içinde kalır. Korkar, çekinir, daha değişik rüyalar olur.
Çok mutludur. Rüyanın bitmesini istemez. Kendi rüyasında insan, rüyasının bitmesini istemez. Kendi rüyasında, bir de rüyasını tevil ederler. Bir de insan, bazen de rüyasını, kendi kendine de tevil eder rüyasında. O rüyayı görür, kendisini anlatır, o kendisi de o rüyayı tevil eder. Veya Peygamber Efendimiz anlatır, veya Pir Efendilerimiz anlatır, o rüyayı bir de tevil ederler rüyası. Bunların hepsini topladığınızda, çok uzun zamanmış gibi gelir. Ama kısacık bir andan ibarettir. İşte dünya hayatı da, böyle kısacık bir andan ibarettir. Uykuda der ya, insanlar uykudadır. Uyandıklarında, öldüklerinde uyanırlar. O zaman, Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri'nin üzerinde, Panteist düşüncesi, doğru bir düşünce değildir.
Bildiğim kadarıyla, Panteizm, varlığı tamamiyetle, tanrılaştırmaktır. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, böyle bir şey değildir. Aşk, zata eklenen, soyut bir nitelik değildir. Evet, aşkın kendisi bir sıfat değildir. Aşkın birçok sıfatı vardır. Aşkın birçok rengi vardır. Aşkın birçok tecelliyatı vardır. Ama aşk, başlı başlığına zat hükmündedir. Onun bir sıfatı, zatın bir sıfatı, zatın bir rengi hükmünde değildir. O yüzden bu fakir, aşk eşittir, o der. O yüzden aşk eşittir, odur.
Gerçek manada. Ama, bu aşktan haberdar olmayan, bir kısım insanlar, aşkı, zatın bir sıfatsal boyutu, veya zatın bir tecelliyatı, özür dilerim, bir özelliğiymiş gibi, görüyorlar veya gösteriyorlar. Bu, bence de doğru değil. Bu, ben, Muhyiddin İbn-i Araba Hazretleri'ne, katılıyorum burada. hoş benim katılım, katılmamam, bir şey ifade etmez ama, o yüzden, Hz. Mevlana, Celalat-ı Ruhu Hazretleri de, aşkı, zatın kendisi olarak görür. O yüzden, aşkı, gerçek anlamda, gerçek anlamda, tarif etmek, gerçek anlamda, rengini, kokusunu söylemek, mümkün değildir.
Ama, aşık, o esnada, aşkın, rengini tanır mı? Evet. Kokusunu tanır mı? Evet. Ama, onun yine, tenzihe ihtiyacı vardır. Çünkü, o, o anlık tecelliyattır. Bir an sonraki, tecelliyat, aynı değildir. Bu, belirli bir aşk nesnesi, tanımayan, arifilerin, gerçek aşkıdır. Evet. Ariflerin, bu noktada, aşkı, aşıklığı, aşkı tarif etmekte, zorlanırlar. Onların, aşıklığında, aşkın tarifi yoktur. Ancak, o kimse, o esnadaki, tecelliyatını söyleyebilir.
Maşukum, göründüğünde, hangi gözle görürüm onu? Onun gözüyle, beninkiyle değil, çünkü onu, ondan başka gören yoktur. Meşhurdur, Musa kıssası. Hani, Musa aleyhisselam, Tur-i Sinan'a çıktı, Cenab-ı Hakk'la görüşürken, aşıklığı, galeyana geldi. Her aşık, maşukunu görmek ister. Her aşık, maşukunu görmek ister. Maşukunu duymak ister. maşukunu, maşukunu, hissetmek ister. Aşıklığın, tecelliyatıdır. Aşık, her daim, tabiri caizse, maşukunu, tırmalar.
Rahatsız eder. Her daim, her daim, hayretten hayrete, perdeden perdeye, işi gücü odur onun. tabi, öylesine, aşık, maşukunu görmek ister ki, görebilmesi için, normal, beşeri göz, yetmez ona. Bu beşeri gözler, onu görmeye muktedir değildir. Hani, ehli şeriat hükmeder ya, hiçbir göz, yani beşer gözü, onu görmeye muktedir değildir. Doğrudur. Bu konukta, sufilerin, bir iddiası yoktur zaten.
Sufiler de, maşuku görme noktasında, beşeri gözle, görülmeyeceğini, inanmış ve idrak etmişlerdir. O yüzden, bütün sufiler, beşeri duygulardan, sıyrılarak ancak, manevi ve ruhani, duygulara ve hale, erişileceğine inanır. Beşeri duygulardan, geçmeyen bir kimsenin, manevi, ruhani bir, hale geçmesi, mümkün değildir. Bunu anlatan, Hazreti Mevlana'nın mesnevisinde, enteresan beytler vardır. Sen, vücut gözünü, yunmadıkça, öbür gözün açılmaz der.
Bu dışarıdaki uğultu biterse, özür dilerim, hakkınızı helal edin. Sesim kısık çıkıyor ya, dışarıdan uğultu gelince, sohbet dinlemek isteyenlerin, dinleyemediğine dair, içimde bir his oluşuyor. Kendimi bağırmak zorunda, sesimi duyurmak zorunda, kalacağımı düşünüyorum. Bu sefer de, anlattığım meseleler, ince bir mesele, meseleyi toparlayamayacağım diye, endişeleniyorum. Bunlar, basit meseleler değil. O yüzden, lütfen, bahçeyi, çay bahçesi haline getirmeyelim. Tekke adabıdır. Sohbet başlayınca, yanındakinle konuşmazsın.
Tekke adabıdır. Zaruret miktarınca konuşacaksan, küçük harflerle konuşursun. Tekke adabıdır. Yanındakine, bir şey bile sormazsın. Tekke adabıdır. İbadethane adabıdır. Telefonunla, işin çoksa çıkarsın, telefonunla dışarıda konuşursun. Cami adabıdır. Camide telefonla konuşulmaz. Densizliktir, arsızlıktır. Camide telefonla konuşuyorlar. Bağırıyor camide, bağıra bağıra gidiyor, elinde telefon. Yolda giderken, bağıra bağıra, elinde telefonla konuşulmaz.
Kısa kesilir. Birisiyle sohbet ederken, telefonun çaldıysa, ondan özür diler, müsaade ister, ondan sonra telefonuna bakarsın. Karşınızdaki kimse, sizinle konuşurken, telefonu çaldı, sizden özür dilemeden, telefonuna bakıyorsa, çıkın gidin oradan. O adamın size de saygısı yok, kendisine de saygısı yok. Hiç konuşmayın. Hiç. Sufi vaktin çocuğudur. Her işin bir adabı, her yerin bir kuralı vardır. Sufi, o adaf ve kurallara uyan insandır. Disiplinli kimsedir. Bilmiyorsa, bu çay içmenin adabını, içmez Sufi.
Der ki ben bunun adabını bilmiyorum. Hani, teler yemeği getirdiler, Hz. Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz.'nin önüne. Cüveydiye annemizin dayıları geldi. Cüveydiye annemizin dayıları gelince, Cüveydiye annemiz, bir kabile reisinin, padişahının kızı. Zenginler, etrafları kalabalık, kızlarına esir düştü diye, kurtarmaya geldiler. Baktılar ki, Hz. Muhammed Mustafa ile nikahlanmış, bir peygamberle nikahlanmış, rahatı yerinde, işte, hoş sohbetten sonra, yemek yiyecekler. Sofralar kuruldu, dayıları da yanlarında, yemek getirdiler. Yiyecek, içecek getirdiler.
Sofralar kuruldu, Hz. Muhammed Mustafa'nın önünde, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz.'nin önüne, bir tabak yemek kondu, başka yemekler de kondu. Kureyşi kadınlarından birisi, dedi ki, özür dilerikten söylüyorum, lafız öyle çünkü, Muhammed'e söylediniz mi, o yemeğin ne olduğunu, dedi. Dediler ki, söylemedik. O Kureyşi kadınlarından birisi, dedi ki, söyleyin. Bu yemeğin ne olduğunu, Muhammed'e söyleyin. Dediler ki, ey Muhammed, sallallahu aleyhi ve selleme, bu keler yemeğidir. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yemeği önünden, ortaya sürdü. Dayıları dediler ki, haram mı ey Muhammed, sallallahu aleyhi ve selleme?
Dedi ki, benim kavmimin yiyeceğini, benim kavmimin yiyeceğini, haram demedi. Kavmimin yiyeceği değil. Bir şey, yemesini bilmiyorsunuz, adabını bilmiyorsunuz. Özür dilerirsiniz. Ben bunun, yeme adabını, erkanını bilmiyorum. Yemeği veririz. Bunun içme edebini, adabını bilmiyorum. İçmeği veririz. Buranın adabını, erkanını bilmiyorum. Girmeyi veririm ben. Girmem. bizim Hakan var ya, soruları getiren. O anlattı. Ona da, oğlan kardeşi anlatmış.
Oğlan kardeşi, Amerika'ya ziyarete gitmiş. Çok meşhur Harlem'de, sadece zencilerin gittiği, bir kilise varmış. Kilisedeki ayin, işte üç saat, dört saat, beş saat filan sürüyormuş. İçeride bir şey yemek, bir şey içmek, cep telefonla konuşmak, arada çıkıp gitmek, arada çişim geldi, arada kakam geldi. Yok telefon açacaktım, yok randevum vardı, yok. Böyle bir disiplinli. Bir de bakıyorlarmış, kapıdaki nöbetçiler. Sen nesin? Türksün, giremezsin diyormuş. Sebep, siz problemsiniz diyorlarmış. Ya işte zorluyorlarmış, Türkler girmek için. asla almıyorlarmış. Çünkü diyorlarmış, arada siz bir telefon açmak istiyorsunuz, arada bir konuşuyorsunuz, arada yorum yapıyorsunuz, olmadı uçağım kaçacak diyorsunuz, olmadı benim şuraya yetişecek diyorsunuz, muhakkak problem çıkarıyorsunuz diyormuş.
Katmamışlar içeri. Hakan da bana anlattı, doğru yapıyorlar dedim. Doğru dedim. Ya dedim, namaz müminin miracı, namaz müminin miracı. Bakın, namaz müminin miracı. Yani adam camide namaz kılarken, telefonu çalıyor, telefonu susturacağım diye uğraşıyor.
Neredeyse diyecek, namazdayım, kapatacak, devam edecek namaza. Bizde böyle bir, ne yazık ki, usulsüzlük var. Biz, usul bilmez hale geldik. Bu acı bir şey. Bu çok acı bir şey bir de. bu öylesine gün geçtikçe, vahşi bir canavar haline geldi usulsüzlük. Bizim değerlerimizi, kıymetlerimizi, bizim bu noktadaki erdemliliklerimizi, her şeyimizi, vahşi bir canavar gibi yok ediyor. Vahşi bir canavar gibi öğütüyor bu usulsüzlük.
Yemek yemekte usulsüzlük, kıyafet seçiminde usulsüzlük, giyinmekte usulsüzlük, konuşmakta usulsüzlük, iş yerindeki usulsüzlük, sokakta, arabada usulsüzlük, eşler arasındaki münasebetlerde usulsüzlük, çocuklar, anne baba arasındaki münasebetlerde usulsüzlük, iki arkadaş arasında usulsüzlük, büyüğün küçüğe karşı olan usulsüzlük, küçüğün büyüğe karşı olan usulsüzlük, usulsüzlük, boyumuzu aştı.
Ve biz usulsüzlük, kaidesizliği, disiplinsizliği, ne yazık ki bize özgürlük olarak gösterdiler. Çok özür dilerim ama, vahşi bir hayvan, bizden daha usullü hale geldi. Biz, kendi kendimize bir özgürlük manyaklığı var bizde, özgür olacağız ya, usül kaide tanımıyoruz biz.
Hani bunun da adına biz, özgürlük lafını koymuşuz. Özgür olmalı hocam değil mi? Ya usulsüzlüğün nesi özgürlük? Usulü olmayanın, usulü de olmaz. Usulü olmayanın, ahlaka olmaz. Usulü olmayanın, edebi olmaz. Usulü olmayanın, Allah'la ilişkisi bile olmaz. usulsüzlük, özgürlük değildir. Vahşiliktir. Kaide tanımamazlık, özgürlük değildir. Vahşiliktir. Vahşi kapitalist, deccalist sistem, bizi de vahşileştiriyor.
biz vahşi, deccalist, kapitalist sisteme çok affedersiniz. Fino köpeği gibi kuyruk saldıyoruz. Kendi erdemliklerimize karşı ise vahşi hayvanlar gibi saldırıyoruz. En acı tarafımız bu. Allah bizi affetsin. Maşukumu, maşukum göründüğünde hangi gözle görürüm onu?
Onun gözüyle, benimkiyle değil. Çünkü onu, ondan başka gören yoktur. Onu hiçbir göz göremez. Hiçbir göz göremez, beşeri gözdür. Hiçbir yere sığmadım. Mümin kulumun kalbine sığdım. O zaman hiçbir yere sığmayan ve hiçbir gözün, beşeri gözün görmediğini mümin kulun kalbine tecelli ettiğinde görünür.
Sufiler, kendilerince, görenin kendilerinden o olduğunu söylerler ki, bunda muhteşem bir hedef vardır. Sufi, aşık, öyle bir hale koyar ki kendini. Artık kendinden hiçbir şey kalmaz. Az önceki sohbetim oydu. Ne dışarıda herhangi bir şeyi görür, ne de kendinde herhangi bir şey kalır. Artık onda çalışan, onda tecelliden her şey ona ait olur. Çünkü aşık her neyi var ise ona teslim etmiştir kendi elleriyle. Onu beyaz, siyah, kırmızı, yeşil ölümler var ya, birkaç sefer sordular bana da, beyaz ölüm nedir, kırmızı ölüm nedir, yeşil ölüm nedir diye.
Ben de o sorulardan çıkarıyorum bunu. Demiyorlar. Birinci ölüm, bir Müslümanın iman edip farzları yerine getirmesidir. Aşığın birinci ölümüdür bu. Aşık artık maşuğuna iman eder. Ve maşuğunun bu noktada farzlarını yerine getirir.
Hadisi Kudsi'de ne dedi? Kulun farzları yerine getirmesi, Allah'a en sevgili, en sevimli gelen şeydir. Aşık adayı Allah'ın farzlarına sımsıkı yapışır. Bu birinci ölümdür. İlmel yakin ölümdür. Aşık ikinci halde nafilelerle ona yaklaşır. Bu ikinci ölümdür. Aşığın üçüncü ölümü, gözünün gördüğü, görmediği, kendisi de dahil her şeyden fazla onu sevmesidir. Bu üçüncü ölümdür. Bu ölümleri yaşadıktan sonra aşık maşuğunda dirilir. Aşık maşuğunda dirilince, o zaman gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur.
O zaman Cenab-ı Hak, kendi aşığının üzerinde, her ne var ise, üzerine alır. benimle gördü, benimle tuttu, benimle attı, benimle yürüdü der. Artık aşığının kendisine ait hiçbir şeysi kalmamıştır. İşte o yüzden, onu gören, yine ondan başka bir şey kalmamış olur. ama bunu aşık zevk eder. Zevk ettiğinden dolayı kendi nefsini görmez. Bu bir halin üzerinde makamdır. Devam edelim.
İbn-i Arabi, Allah'ın keşfini mutlak aslın, saf varlık, amanın dışındaki yaratılmış nesneler dünyasında görür. İbn-i Arabi, Allah'ın keşfini, mutlak aslın, saf varlık, amanın dışındaki yaratılmış nesneler dünyasında görür. Bizler Allah'ı tanımlamak için kullandığımız sıfatların kendisiyiz.
Bizim varlığımız, onun varlığının nesnelleşmesinden başka bir şey değildir. Var olabilmemiz için Allah bize gereklidir. Biz de onun kendine tezahür edebilmesi için ona gerekliyiz. Bu son cümle 17. yüzyıl Alman gizemcisi Anglius'un. Onu kalbimde bilmekle ben de ona can veririm. Ya da 20. yüzyıl şairi Rainer Maria Rilke'nin, bilirim Tanrı bensiz bir an bile yaşayamaz. Yok olursam onun da ruhunu teslim etmesi gerek. Ya da tercümanı eşvaktâ. O beni över, ben onu. O bana tapar, ben ona. O nasıl bağımsız olabilir ki?
Ona yardım edip el uzatayım da uzattığımda bilmekle yaratıyorum onu. Afifi İbni Arabi, sayfa 13. Saf varlık, Sufi termolojisinde hep tartışılmıştır. Bir kısım Sufiler, saf varlığı Allah'ın zatı olarak tefekkür etmişler, söylemişler.
Bir kısım Sufiler ise saf varlığı, Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhundan ve nurundan üflediği şey olarak nitelendirmişler. Ben bu fakir ikinci kategoride olanlardanım. Ben saf varlığı, Cenab-ı Hakk'ın zatı olarak tefekkür edenlerden değilim.
Çünkü biz saf varlık olarak bir şeyin adını koyduğumuzda o Allah değildir. O Allah ki hiçbir şeye benzemez. Ayetle sabit. O hiçbir şeye benzemezse onu saf varlığa benzetmek de mümkün değildir. Ama saf varlık, bu değişik Sufi kitaplarını da okursunuz. O yüzden buraya açıklama yapma gereği duyuyorum. Saf varlık, benim kendimce ilk yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Bu saf varlık denilen şeyden diğer varlığın hepsi de yaratılmıştır.
İmam-ı Azam'ın bu tarifi çok hoşuma gider. Bu tabi hadisi kutsiden alınmadır. Ama İmam-ı Azam Hazretleri buna hiçbir şey katkıda bulunmadan komple bunu metin halinde alır. Hani bilinmez idim, bilinmek de istedim. Bir şey yarattım. Bir şey yarattım dediğinde saf varlık bir şeydir. Bir şeydir. Bir şeydir. Biz buna sonradan o bir şeyin tecelliyatlarının devamında bir şey, bir an sonra akıl, bir an sonra kalem, bir an sonra lef-i mafuz, bir an sonra işte an ve an şeye benzer ya bu.
Ana rahminde insanın varoluşunu buraya benzetin. Ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bir tarafta insanın, erkeğin menisi, bir tarafta da kadının yumurtası. biri ruhundan, biri nurundan ve anında ilk, çok özür dilerim, tabirimi hoş gelin.
Dönlenmekle beraber hemen anında o ilk başlangıçta her şeyin çok hızlı bir şekilde değişime ve dönüşüme uğramasıdır. Her şeyin, bakın her şeyin, ilk hemen daha sperm yumurtaya girer girmez anında. Bakın o öylesine hızlı, öylesine hummalı bir çalışma başlar ki o esnada. Onu mikroskopla, mikroskopla bakmaya kalkarsanız oradaki o çalışma hızına yetişemezsiniz. Varlığı böyle tefekkür edin, kendimce. ruhundan ve nurundan üfledi.
Üfler, üflemez. ruhu ve nuru cem oldu. Cem olur olmaz, hızla o kendi üzerinde varlık olarak her ne oluşacaksa hızla oluşmaya başladı. birinci derecede ne lazımdı? akıl lazımdı. Akıl, akıl, ardından kalem, ardından lehv-i muhafuz. Akıl olmazsa kalem olmaz. Kalem varsa lehv-i muhafuz var. Lehv-i muhafuz varsa, yazılacak bir şey varsa, kaleme yazılacak bir şey lazım. Kalem onu nereden alacak? Akıldan alacak. Nereden alacak? Akıldan alacak. Varlık tamamiyetle Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti içerisinde hızla olmaya başladı.
Buna bing bang diyecekler, şunu diyecekler, bunu diyecekler, hepsi diyecekler, hadisçiler inkar edecekler ben alemi Adem suretinde yarattım diye. İnkar edecekler ya hep. Sonunda buraya gelecekler ama. Sonunda diyecekler ki evet alemin yaratılışı anne karnında insanın yaratılışı gibiymiş diyecekler.
Hızla oluşmaya başladı ya, hızla oluşmaya başladı. Bu ne? İlk başlangıç noktası varlığın saf hali. Eyvallah. Bir şey ya, o bir şey varlığın saf hali. Öyle diyorlar ya, ben onu da kabul etmiyorum aslında. Bunu okuyacaksınız. Okuyanlar varsa değişik yerlerde.
varlığın saf hali diye. Bu, materyalist bir bakış açısı. Burayı materyalist bir bakış açısıyla anlamak mümkün değil. Çünkü, varlığın başlangıcı da sonu da materyal değil. materyal olmayan bir şeyi, materyal bakış açısıyla anlamak ve çözümlemek mümkün değil. Materyal olmayan bir şeyi, materyal bakış açısıyla anlamak ve çözümlemek mümkün değil. Din, materyal değildir. Dini materyalleştirmek, deccalist, kapitalistin vahşiliğidir. Din hiçbir zaman materyalleşmemiştir.
Bu son dönemde materyalleştiği kadar hiçbir zaman materyalleşmemiştir. Bu son iki yüz yılın büyük vahşiliğidir. Ve ne yazık ki, Müslümanlar da kendi içlerinden, kendi içlerindeki ahmaklarından dolayı kendi dinlerini, kendi din anlayışlarını materyalizleştirmeye çalışıyorlar. Dine materyal açıdan bakıyorlar. Batının karşısında yenilmişliğin ezikliğiyle dini materyalleştirmeye çalışıyoruz. Batı kendi materyalizminden çıkmanın yollarını ararken, batı kendi materyalist dünyalarında çökmüş, kokuşmuş, batmış durumdayken, biz materyalizmin içerisine batmak için çırpınıyoruz.
Batı kendi materyalizminden uzak doğu felsefesiyle çıkış ararken, batı kendi kokuşmuş materyalizminden Muhyiddin Arabi'yle, Hazreti Mevlana'yla, Gazali'yle, Kindi'yle bir sıçrama yapıp o materyalizminden kurtulmaya çalışırken, biz Allah affetsin, kendi dinimizi, kendi dinimizi dikkat edin, İslam'ı değil, kendi dini inanışımızı, kendi dini algımızı boğazını sıkmışız, ona materyalist olacaksın diye çırpınıyoruz.
Materyalist olacaksın diye. Dinle iştigal eden insanların üzerine baskı kuruyoruz. Diyoruz ki, dini materyalleştirin. Yani, aklımızın almadığı şeyleri dininden, dinin içinden atın, ayıklayın, ayıklayın. Aklı uymadı mı? At, bu akla uymadı. At, bu akla uymadı. At, bu akla uymadı. At, ne kaldı? Tahrif edilmiş Hristiyanlık, tahrif edilmiş Musevilik kaldı. Başka bir şey kalmadı. Çünkü, materyalleştirmek, deccal kapitalist dünyanın, bizim üzerimize zorla tutturmaya çalıştığı bir şey.
Sanki o da kendi malını gönderiyor. Bir de Ali Karadağ gönderdi. Lafa bak sen. Kimin malını kime gönderiyorsun? E ne gönderiyorsun Ali Karadağ diye? Mektup öyle okundu, Ali Karadağ denildi. Batı, o materyalizminden çıkamamanın verdiği sancı ile bütün dünyayı ateşe veriyor. Biz, ayakta kalmış olan, ayakta kalmış olan son dinin tabiri caizse ayaklarına değil, kafasına sıkmaya çalışıyoruz. İslam'ı koymuşuz hedef tahtasına. Hangi İslam'ı? Bizim kendi İslam'ımızı, Allah'ın dinini değil. Hedef tahtasına koymuşuz, kendimizce ona sıkıyormuşuz gibi görünüyoruz.
Kendimize sıkıyoruz. çıkarıyoruz Hadesi'nin karcılarını, çıkarıyoruz mezhep karcılarını, çıkarıyoruz akılperestleri televizyonlara, üniversitelere, basınca yiyin organlarına. Hepsi de akılperest. Akıllarını ilahlaştırmışlar. Bir güruh bunlar. Materyalizmden beslenen ve materyalizmden nemalanan kapitalist deccalistin uşakları bunlar. Bunlar dünün zinuvasları. Zinuvas bunlar. Bunlar dünün zalim din adamları.
Dinden geçinen, geçimleri din olan, geçimleri din olan zalim insanlar. Dini ve dindarları kendi akışına bırakırsa deccalist kapitalist sistemin yerli bir olacağını bildiklerinden materyalizmin içerisine İslam'ı gömmeye çalışan insanlar bunlar. Çünkü ayet-i kerime duruyor orada. Yahudileri ve kafirin Hristiyanları kendinize dost etmeyiniz. Kim onları dost edinirse onlardan olur. Duruyor ayet orada. Bu ayet rahatsız ediyor. Bu Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler size cizye verince kadar savaşın. Bu ayet duruyor orada. Bakın bu ayet orada duruyor.
Bu ayet akıllarına uymuyor. Ben bir Kur'an meali bakacağım zaman neresine bakarım biliyor musunuz? Kimin yazdığına bakmam. Faizle alakalı ayeti kerimeleri nasıl mealleştirmişler ona bakarım. açarım faizle alakalı. Allah kat kat olan faizi haram etti. Kat kat değilse haram değil. Allah'tan mu korkmadın be zalim adam? Kat kat faiz haram kılındı. Kat kat değilse faiz haram değil.
Ne çıkardılar önümüze? Enflasyon miktarı kadar faiz caiz olur. materyalizm bu işte. Faiz ne kadar caiz miş? Enflasyon miktarı kadar. Bir ülkenin enflasyonu ne kadar? Yüzde dört. O zaman yüzde dört faiz caiz olur. Devlet açıkladı. Ne kadar açıkladı faizi? Devlet işte enflasyonu yüzde kaça çıktı enflasyon? Yüzde on ikidi geçen sene. Yüzde on mu? Hedef yüzde on açıklandı. Geçen sene yüzde on ikiyle mi kapattı lan?
On bir nokta sekiz. O zaman ne oldu? Devlet faiz yüzde on bir ile kapattı. Yüzde pazon özür dilerim enflasyon yüzde on bir faiz yüzde on bir caiz oldu. Buna yol arıyorlar. Materyalizm bu. Orada hadis şerif var ya bu hadis şerif onların akıllarına uymuyor. ne hadis şerif kim faizle iştigal ederse annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girer. Ben bunu buradan söylüyorum ya hemen bana yazıyorlar. Karabaş veli tekkesinde kafasında işte kırmızı külahlı bir adam o tekkede böyle söylemeye nasıl cüret edebildin bana edebim yok yani.
Beni edepsizlikle yaftalıyor. Bu hadis sahihmiş mi? Olsa bile toplum içerisinde bu söylenir miymiş? Ya o topluluğun içerisinde faizle iştigal edenler var ise? E etme ne kadar büyük günah olduğunu gör mümin kardeşinden faiz alma mümin kardeşinden faiz alma ütme adama adamın damarındaki kanı vampirler gibi emme emme ama yok onun
hoşuna gitmiyor. İşte bu materyalist mantık ilk varluşun başlangıcını saf bir maden gibi görür. Allah muhafaza eylesin. Tabi Muhyiddin İbni Arabi daha doğrusu Arabiciler Ya Resulallah sallallahu aleyhi ve sellem assab soruyor.
Hiçbir şey yok iken Allah neredeydi? Cevap amadaydı. Adaydı denilince henüz daha bir şey yaratmadı. bir şey yaratmadı yine o amağdaki hali saf varlık değil.
Bir maden gibi maddenin başlangıcı gibi değil. Evet o yüzden yaratılış ister hadis şerfteki amağ olarak görelim ister hadisi kudsidekli bilinmeklik olarak görelim varlık o bilinmeklik ile veya amağnın dışında tecelli eden bir şeydir.
İçinde değildir. Şimdi burada yazının sorunun sahibi olsaydı daha heyecanlı olacaktı. Sayfanın başında zatıyla özdeş olduğunu söylerken panteizmi açıkça ortaya çıkmaktadır.
Burada yazının başında Muhyiddin İbni Arabi'yi panteist olarak gören yazı sayfanın sonunda saf varlık amağının dışındaki yaratılmış nesneler dünyasında görür sözüyle zıtlık oluşturuyor. mademki yaratılmışlar amağnın dışında o zaman yaratan ve yaratılan oldu.
Yaratan yaratılanın içinde değil. O zaman bir pararafta panteizlik bir tarafta panteizmin dışına çıkış olmuş oldu. Bizler Allah'ı tanımlamak için kullandığımız sıfatların kendisiyiz. Evet. Allah'ı tanımlayan Allah'ı bilmeye çalışan kendince bilen insandır.
Bütün sıfatlar bilenlerin teşbihleridir. Hani İmam-i Şafi'nin Cenab-ı Hakk'ın sayısız ismi vardır. Sufilerin Allah'ın sayısız isimleri vardır. Onların çünkü Allah'ın isimleri sayıya sığması mümkün değil. Hani Tirmizi'nin naklettiği 99 ismi şerif vardır. Tirmizi'nin naklettiği kadardır. Allah'ın isimleri sonsuzdur. Öyle olunca sebebi neden sonsuzluğu? Çünkü insanlar için her nefes Allah'ı tanımlama bilmen nefesidir.
Öyle olunca her insan kendince kendi inandığı Allah'ı bilir. Her insan kendince kendi inandığı Allah'ı bilir. Allah bu noktada bilinmez değildir. Burada herkese tek tek sorsam herkes kendi bildiği Allah'ı tarif eder. Bütün insanlığa sorsanız bütün insanlar değişik isimler altında kendi inandıkları ve kendi bildikleri ama Allah ama parantez içinde Tanrı'larını bize tarif edip söyleyeceklerdir.
Demek ki Allah bilinmez değil. Herkes kendi istidadınca kendi çalıştığınca kendi inandığı Allah'ı bildi. bizim varlığımız onun varlığının nesnelleşmesinden başka bir şey değildir.
Cenab-ı Hak Adem'i yarattı. Adem'i kendi suretinde yarattı. ve Cenab-ı Hak kendisini bilecek olan en mükemmel bir varlığı yarattı. Kendisini bilecek olan kendisini bilecek olan kendisini zikredecek olan kendisini teşbih edecek olan kendisini tenzih edecek olan insanı yarattı.
Var olabilmemiz için Allah bize gereklidir. Evet bizim varlığımız ona muhtaçtır. Bizim varlığımız ve bütün kainatın varlığı ona muhtaçtır. Her şey ona muhtaçtır. Biz de onun kendine tezahür edebilmesi için ona gerekliyiz. Evet biz de onun aynası hükmündeyiz. Biz de onun aynası hükmündeyiz. hangi biz aynası tozlu olmayan aynası kirli olmayan aynası paslı olmayan için aynası kirliyse aynası tozlu ise aynası pırıl pırıl değil ise o zaman ona biz ayna görev yapmış olmuyoruz.
Hatta ona o zaman onun tezahürünü onun tecelliyatını örttüğümüz için küfür ehli oluyoruz. Aynası kirli ve paslı olanlar aynası kapkar olanlar onun sıfatsal tecelliyatlarını örttüklerinden dolayı küfür ehli oluyorlar.
Bu son cümle 17. yüzyıl Alman gizemcisi Angelus'un onu kalbimde bilmekle ben de ona can veririm. Evet onun bilinmekliğinin tecelli ettiği yer mümin kulların kalpleridir. Bu manada bilinmeklik akli değildir kalbidir. Akıl o kalbe giden yola hizmet ettiği müddetçe akıldır. Kalbe giden yola hizmet etmeyen akıl şeytandan başka bir şey değildir. Onu tanımak onu bilmek yoluna hizmet ederse akıl ruhanidir.
Onu tanıma ve bilme yolunda yürümüyorsa akıl o zaman şeytanın ta kendisidir. Ya da yirminci yüzyıl şairi Rainer Maria Rilken'in bilirim tanrı bensiz bir an bile yaşayamaz. Yok olursam onun da ruhunu teslim etmesi gerek. Bu bireyin tanrısıdır. Bu birey inancıdır. Senin birey inancında ne kadar Allah bilgisi var ise sen ölünce o bilgi de seninle beraber bu dünyadan çekilip gidecektir. Ve senin Allah varsayımında tasını tarparan toplayıp gidecektir.
Senin Allah varsayımın çalışmaya devam etmeyecek çünkü. Ya da tercümanun eşvakta o beni över ben onu o bana tapar ben ona o nasıl bağımsız olabilir ki ona yardım edip el uzattığımda bilmekle yaratıyorum onu demiş. Afifi İbn-i Arabi bu Arabi'nin sözü tabi o beni över ben onu size tuhaf geliyor bu söz öyle değil mi?
Hoş size tuhaf gelmiyordur da bir başkası bunu küfürle itham eder öyle değil mi? O bana tapar ben de ona söz ağır geliyor değil mi? Kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Ayet-i Kerime'nin tefsiri değil mi?
Kim Allah'a hamd ederse nimetlerini artır. O nasıl bağımsız olabilir ki? Ona yardım edip el uzattığımda bilmekle yaratıyorum onu. Çeviri de hata olabilir. Buradan devam edeceğiz. inşallah sesimden soluğumdan dolayı özür diliyorum. Hakkınızı helal edin. Allah izin verirsen inşallah dokuzuncu sayfanın son paragrafından devam edeceğiz. Cenab-ı Hak cümlemizi affı mağfiret eylesin inşallah. Resim yapmayı öğrenmek istiyorum. Dini açıdan hükmü nedir? Öğrenmeden başlamak istemedim.
Otur dağların resmini çiz, ağaçların resmini çiz. ne bileyim güneşin doğuşunu çiz, batışını çiz. Komple bir insan resmi yapma. Komple bir hayvan resmi yapma. Kalkıyorum. İşçi kadrusuna geçiş belli olacak da dua eder misiniz? Allah muayeniniz olsun inşallah. dini ve dünyevi ilimleri öğretirken para almak caiz midir? Caiz bir kimse oturacak sana ders öğretecek. Oturacak sana mesai harcayacak.
Onunla alakalı ilim yapmış o ilmini sana aktaracak. Onun bir karşılığı olmayacak mı? Bizde şöyle bir avgı var. Ya işte bundan para alınır mı? Adamın mesli o. Neden almasın? adam ücretini alınca ondan sevap bekleyemez yalnız. Ne öğretti adam? Arapça öğretti. Oturur Arapça öğretir. Onun karşılığında sevap beklemez. Ne öğretti? Kur'an-ı Kerim öğretti. Adam Kur'an-ı Kerim öğretir. Keşke iyi bir öğretici olsa bana öğretse ben veririm ücretini. Benim okumam çünkü çok hızlı değil mesela. Tam böyle tecvidli de değil.
Öyle birisi gelse bana öğretse mesela ben ona veririm ücret. Ne var ki bunda? Ama o kimse onun karşılığında sevap beklemeyecek. Bu ayrı. Adam televizyona çıkıyor mesaisini harcıyor. Bir perşembe sohbeti yapıyor orada. Var ya televizyonlarda perşembe günleri hepsi de Müslüman oluyorlar ya. Her perşembe adam mesaisini harcıyor orada. Bilmem kaç tane hadis okuyor, bilmem kaç tane ayet-i kerim okuyor. Bunun karşılığında televizyondan bir ücret alacak tabi. Mesaisini harcıyor. Bir de ne kadar çok ağlarsa ne kadar çok ağlatırsa o kadar çok para veriyorlarmış. Birisi söyledi bana başkası dedi. Dedim nasıl yani basmaya dedi.
yani ağla ve ağlatırsa ve ağlarsa daha fazla alıyormuş. Eyvallah yani güzel bir şey. Ha tesiri olur olmaz o ayrı mesele. Ama adam mesai harcıyor. Bizim Erkut'un mesleği şimdi züccaciye dükkanı var. Züccacilik yapıyor. E işte hediyelik eşya züccaciye ne varsa acardan mal geliyor değil mi? E sonuçta acar Allah rızası için göndermiyor. Hafta sonu geldi mi parayı gönderin diyor değil mi? Hele bu ara doktor üzmeyeceksin canını sıkmayacaksın demiş. Heh sık sık mı getirin diyor.
Aman üzmeyin. Ahmet'im üzülmesin. Bol bol para götürün ona. E şimdi adam mesleği bu işi bu nasıl işini yapıyorsa öbürkü de ne? İşte ilahiyatta öğretmen. Öğretmen ya o da maaşını alacak. O ne? Diyanette imam maaşını alacak. Zaten maaş Allah'ları var. Maaşla yaptıkları belli. Okurken dahi şaşırıyor hutbeden. Cuma'dan cumaya bir hutbe okuyacaksın. Hutbede belli. Ezberle birkaç sefer oku üç dört sefer oku beş altı sefer oku okuyacaksın bu ya. Bazen kimisi nereden okuyacağını karıştırıyor. Böyle kıvırıyorlar ya onlar kıvır böyle kocaman defterde olsun istemiyorlar demek ki.
Kıvırırken kimisi kıvıracağı yeri şaşırıyor. Ben anlıyorum. Hani o ayet hadis mantığının gidişatından anlıyorum. Diyorum şaşırdı şimdi geriye dönecek diyorum ben. Harbiden de geriye dönüyor. Bakıyor bakıyor bir cemaate bakıyor. Anlayacak mı diye. Ya kanlar anlamıyor. O yanındakına diyor zaten damat ne yaptı vay o işi mi yaptı sen devam et orada işte eline tutuşturmuşlar bir şey o tutuşturdukları şeyi de okumaktan acizsin zaten ne dinlesin seni. Şimdi adam ücretini almasın mı? Ne yapsın yani? E bir de din bu yani başıboş bırakırsan adamın birisi kakıyor Allah'ın hükmüyle hükmetmezseniz kafirlerin ta kendilerisiniz diyor. bu adamlara meydanı bırakmamak lazım. Eee? E bu adamları da meydana bırakmamak için bir diyanet teşkilatı lazım.
Bir üniversite teşkilatı lazım. Bu tip ayetleri gündemde tutmamak lazım. O yüzden yiyelim içelim canımızdan hoş geçelim devam edecek. Adam ücret almasın mı şimdi? Hocam ücretsiz mi veriyorsun sen? Hocam hı? Ücrette değil mi? Tamam. Arada ücretsiz yap gene. Hayrın olsun. Tamam o işin bir de sadakası ya Allah Allah. Arada bir tane kaydıracağım böyle bir saat iki saat diyeceksin ki hadi gel bu işin şeyi o. O da onun nasibi olacak. İsra marketi sen yapıyor mu ara sıra öyle? Ara sıra. Tamam. Öyle kalanları atmayın. Tamam mı? Kalanlara bir yer yapacağım böyle. Ondan sonra atılacak olanlara atmak yok. Orası böyle sadaka kutusu gibi.
Dağıtın fakire fukarayın. Babana selam söyle. Hoş siz de bir sürü ortaksınız. Birisi H'dse birisi H'demezler. İşin bir de o tarafı var. Ücretsiz bir şey yok. Ama bakın şu var. Bir de Fîsebillillâh Allah için bir şey yapmak var. Bu insanlar ücret almayacaklar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakı onun hali bir kimse onun haliyle hallenmek istiyorsa dinle alakalı yapmış olduğu hiçbir şeyden ücret beklemeyecek. Ücret almayacak. Neden? Bu diyecek ki bu benim ibadetim.
Diyecek ki bu benim aşkım. Özel. Bu özel. evinize çok sevdiğiniz bir kimse gelmiş. Onun önüne koyduğunuz yemeğin hesabını sorar mısınız?
İnsan sevdiği için bir şey harcarken hesaba bakar mı? Muhteşem bir şey. Buna söz yok zaten. Sufilerin de yaptığı bu. Ama ücret alır mı? Alır. Hani sahabeden bir kimse adam kafeyi yemiş ya müşriklerden birisi. Bak müşrik kafası gelip gitmeye başlamış anlamış. Gelmiş sahabeye demiş beni iyileştir bana rük rük ye yapmak. Hadis-i şerifin metninde öyle geçiyor. Rük ye. Sahabe oturuyor Fatiha-i şerifeyi okuyor adama.
Diyor ki seni iyileştirim ama senden şimdi aklıma gelmedi tam. Sekiz koyun mu altı koyun mu ne alırım diyor. Adamla anlaşıyorlar. Sahabe ona okuyor. Koyunlar alıyor. Yanında iki arkadaşı daha varmış. Diyorlar ki arkadaşlara işte altı koyun alıyorlar. Diyorlar ki ikişer tane biz de alacağız. Adam diyor ki ben okudum. Hepsi de benim. Onlar diyorlar ki biz de isteriz. Haydi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine gidiyorlar. diyorlar ki hadise böyle böyle böyle oldu. Hazreti Peygamber Efendimiz diyor ki üç tanesi Beytülmana koyunlar.
Diyor öbür günlerde birer tane paylaşın siz. Ayet ver. Allah ve Resulü size neyi verdiyse alın. Neyetini bırakın. Sahabeler susuyorlar. O sahabe diyor ki ne okudun? Fatiha Şerifi okudum ya Resulullah. Nereden bildin diyor. onunla iyileşeceğini. Diyor ki Ya Resulullah siz buyurdunuz ya Fatiha Şerife Şifadır diye. Okumuş almış koyunu. Sen de oku al. Eyvallah. Adam okudun aa şifa buldu verdi sana. Doktora gidiyorsun doktora veriyorsun ya hatta doktor uzaktan bakıyor.
Neyin var? Öksürüyor. Tamam yazıyor. Ben bir mübarek bir kulaklık var ya onların dinleyen dinliyorlarsa onların değil mi? Bir koy adamın omuzuna koy ensesine koy öksürüyor ama kafasına koy yani bir dinle bir şey dinle bir şey yap var adama yok uzaktan böyle neyin var? Neredeyse iğneyi de böyle uzaktan atacak hemşirelerde veriyorsun parayı ona öbür ki de okumuş kardeşim ona da ver ne var bunda? bunda bir sıkıntı yok ama peşinden gideceksiniz ya birisinin sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidin peşinden gideceksiniz selamun aleyküm abone quarant always kamu gua

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi