Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 30 Mart 2019 · 1:19:16
Geçen haftadan soru vardı, gelmedi mi bu hafta soru? Geçen haftadan kalan soru vardı, hallederim, aleyhâz olsun, eksik olmezsin. Selamun aleyküm, Allah gecenizi, gündüzünüzü, ayınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah.
Geçen hafta şia ise çoğunlukla hakimiyeti, peygamberin Fatıma'dan olan, Fatıma'dan olan, soyundan gelen, 12 kişiye ait olduğunu ileri sürmektedir. Burayı konuşmuştuk, buradan devam ediyoruz inşallah. İmamet, bir inanç esasıdır. Dolayısıyla, imamlara itaat, dinen vaciptir.
Bir kalem verir misiniz bana? Tükenmez gibi. Burası, itaat, dinen vaciptir kısmını işaretledim. Çünkü buraya döneceğim tekrar. Şia'nın siyaset nazariyesi, hakimiyetin imamlara Allah tarafından verildiğini iddia ettiği için bir çeşit teokrasi olarak görülebilir. Bu anleş, İslam'ın siyasallaştırılması ile sonuçlanmıştır. Bu, İslam'ın siyasallaştırılması teriminin üzerinde de durmamız lazım. Yani, İslam'ın siyasallaştırılması, İslam siyasete müdahale eder mi, yoksa İslam siyasetçinin müdahalesine açık mı? Veya, İslam kimlerin müdahalesine açık, kimlerin müdahalesine açık değil. Şimdi, Şii siyaset anlayışıyla Tanrı'nın hukuki ve siyasi otoritesini temsil ettiğini iddia eden Katolik kilisesinin anlayışı arasında benzerlik vardır.
Şimdi, imamet bir inanç esasıdır. Dolayısıyla imamlara itaat dinen vaciptir. İmamlara itaat farzdır. Vacibin bir üstündedir. Çünkü, kesin emir sıfatıyla söylenmiştir. Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Maide de geçer. O yüzden, bir imama itaat, vacibin üstünde farzdır.
Ehli sünnetin bir kısmı, imama itaatın farz olduğunu, imama itaat etmeyen bir kimsenin öldürülmesinin hak olduğunu söyler. O yüzden, burada ehli sünnet, bu meselenin üzerine çok ciddi durmuş. Burada, itaati de kayıtsız, koşulsuz itaat olarak görmez ehli sünnet.
Burada, itaat, Kur'an ve sünnet dairesinde bir itaattir. Hatta, burada imam maturidi, yani Hanefiler dolayısıyla imam maturidi, herkesten farklı bir noktada durur. Çünkü, eğer imam, Kur'an sünnet dairesinde hükmetmezse, halkın veya seçiciler kurulunun imamı azletmesi vardır. Burada, çünkü Hanefiler bilhassa imam maturidi, imamın, imamet makamında oturan bir kimsenin, kesinlikle ve kesinlikle Kur'an ve sünnetin dışında çıkmaması gerektiğini hükmeder. Osmanlı'daki padişahların hallinin, hani padişahlar hal edilir ya, yani hal edilir, ne demek? Öldürülür.
Padişahların idam edilmesinin, öldürülmesinin altında bu yatar. Padişahların çünkü, Kur'an ve sünnet hükümlerine dayalı bir hüküm uygulamadıklarından dolayı fetvalara maruz kalmıştır. Mesela, bu Osmanlı'nın kendi içerisindeki hiyerarşidir, dinidir, dini değildir tartışmasını yapmıyorum. Osmanlı'da devlet bir kanun, bir hüküm, bir şey çıkaracağında, normalde Şeyhülistan makamından görüş alır.
Böyle bir kanun çıkaracağız, bu dinen uygun mudur, değil midir diye. Hani rivayet edilir ya, kanuni ölürken sandukasıyla gömülmek istenir, sorarlar neden sandukayla diye. O güne kadar devlet işlerinde yapmış olduğu her şeyin fetvasını almış. Şeyhülistanlık makamından. O fetvaların hepsini bekletmiş, toplamış, ölürken demiş ki, bunu kabrime koyun benim. delil, ben devletin içerisinde ne yaptıysam, Şeyhülistan makamından bilgi aldım, onlardan görüş aldım. Ve o görüşün neticesinde onu yaptım gibisinden. Şimdi, o yüzden itaat, bazı hanefilerce farz, bazı hanefilerce vacip hükmünde, ama bazıları farz hükmünde görmüşler bunu. Çünkü bir ibadet bu.
imama itaat bir ibadet. Hatta başka bir hadis-i şerifte kulağı kesik, bir hadis-i şerifte burnu kesik, bir habeşli de olsa imam, ona itaat ediniz diye hadis-i şerif var. Yani normalde uzuvlarından eksik, işte daha önce habeşliler genelde köle. yani bir köle dahi başınıza imam olsa, ona itaat edin. Yalnız buradaki itaat, Kur'an sünnet dairesindedir. Hani, devam edelim. Buradaki İslam'ın siyasallaştırılması ile sonuçlanmıştır. İslam'ı kimse siyasallaştıramaz. Dini belirli insanlar istismar edebilir. Bu bütün meslekler, bütün inançlar istismara açıktır.
Ama din siyasallaşmaz. Zaten din, siyaset üretir. Bizde bunun tersi yaşandığı için sıkıntı var. Bizde siyasetçiler dini istismar ediyorlar. Tabiri caizse işlerine göre kullanıyorlar. Müslümanları kullanıyorlar. İnananları istismar ediyorlar. İnananları istismar ettikleri için sıkıntı var. İnananlar da neye inandıklarını bilmiyorlar. Biz hepimiz Müslümanız diyoruz. Ama İslam'ın olmazsa olmazlarını yaşama, olmazsa olmazlarını isteme noktasından uzağız.
Ha bu normalde sadece Türkiye'nin meselesi değil, bütün İslam dünyanın meselesi. Sonuçta Osmanlı yıkıldıktan sonra İslam dünyasını İngilizler bölmüşler, parçalamışlar. Ve böldükleri, parçaladıkları her devletçinin başına kendi piyonlarını, kendi yerel valilerini koymuşlar. İngilizler hala daha Osmanlı'dan kalan bütün her yeri idare etmeye çalışıyorlar. Yanlarına askeri güç olarak da NATO'ya almışlar, ABD'ye almışlar. ABD işin askeri gücü, NATO işin uluslararası askeri gücü, IMF ekonomi gücü uluslararası. Bunlarla İslam dünyasını boğuyorlar. Hatta bütün dünyayı boğuyorlar. Ve onlar da dini inançları istismar ediyorlar. Burada yalnız bir söylem geliştirildi dünya üzerinde.
Dinin siyasallaştırılması diye. Dinin siyasallaştırılmasını İslam dünyasının üzerinde konuşuyorlar. Diyorlar ki, bir Müslümanın siyasi bir öngörüsü olmayacak. Müslümanlar siyasi bir öngörüsü olmadan güdülecekler. Müslümanlar siyasi bir öngörüde bulunurlarsa siz dini siyasallaştırıyorsunuz.
Bakın, bu böyle bir yafta ki bu. Müslümanlar siyaset üretemez hale geliyorlar. Ve Müslümanlar siyasi bir konuşma yapamaz. Yani örneğin, komünizmi savunabilirsiniz, kapitalizmi savunabilirsiniz, maoizmi savunabilirsiniz, dinsizliği savunabilirsiniz, Budistliği, Hinduluğu savunabilirsiniz. Bir siyasetçi bunlardan alıntılar yapabilir. Almanya'da Hristiyan demokratlar olabilir. Avrupa'da Hristiyan demokratlar olabilir. Katolik demokratlar olabilir. Amerika'da Avangelistler olabilir. Yahudi lobileri olabilir. Hristiyan lobileri olabilir. Vatikan bir devlettir aynı zamanda. Bütün her yerde Hristiyanlığı siyasallaştırabilir.
Ama bir Müslüman siyaset üretemez. Bir Müslüman siyaset konuşamaz. Bir Müslüman herhangi bir siyasi dileğini orta yere dökemez. Bir Müslüman siyasetin böyle olması lazım. Devlet böyle idare edilmesi lazım. Böyle şeyler olması lazım dediğinde hemen din siyasallaştı. Arkadaşlar, İslam dini ekonomik ölçüleri olduğu kadar siyasi ölçüleri de vardır.
Sosyal hayatla alakalı ölçüleri olduğu kadar devletin nasıl olması gerektiğiyle alakalı ölçüleri de vardır. Küçücük bir çocuğun nasıl yetiştirilmesi gerektiğiyle alakalı ölçüleri olduğu gibi bir ailenin nasıl olması gerektiğiyle dair gerektiğiyle alakalı ölçüleri de vardır. Bir bütüncülük teşkil eder. Ve bu bütüncülük teşkil ederken tarih içerisinde gerekli görülen alanlarda yeni iştahatlar edilip o iştahatlar neticesinde bir bütüncülük sağlanmıştır. O yüzden İslam dini bir veçesiyle siyasaldır. Bir veçesiyle ekonomiktir. Ekonomiyi konuşur.
Faizi konuşur. Faizi konuşur. Ekonominin belini kıran faizi konuşur. Üretmeyi konuşur. Ayeti kerimede çalışınlar. Ayeti kerimede paylaşınlar. Sosyal yönünü konuşur. Aileyi korur. Ailenin nasıl olması gerektiğini söyler. Ailedeki cinsel hayatı dahi tanzim eder. Sokağı tanzim eder. Olması gerekenin en güzelini söyler size. Yaparsınız, yapamazsınız, ulaşabilirsiniz, ulaşamazsınız. Ama bunun için çaba sarf etmenizi söyler. Ama ülkede şöyle bir şey var. Bunu televizyonlarda orada burada bunu böyle bir hani yafta olarak koymuşlar. Yani işte siz dini siyasallaştırıyorsunuz. Allah Allah.
Benim dini siyasallaştırmaya muktedirliğim yeter mi? Yetmez. Ben dini siyasallaştıramam ki. İslam dini, Kur'an belli, sünnet belli. Ama ben içindeki Allah'a itaat edin. Kur'an. Resulüne itaat edin. Hadisler. Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Peki ne anlayacağız buradan? Sizden olan. Sizden olacak. Müslüman, mümin. Sizden olan. Benimle beraber yiyecek. Benimle beraber içecek. Benimle beraber ibadet edecek. Benimle beraber olacak. Benden olacak. Nerede öyle imam?
Devletsiz bir İslam düşünülemez. Neden? Hukuku var. Kim hukuku icra edecek? Evlilik hukuku var. Ceza hukuku var. Ticaret hukuku var. Aile hukuku var. Kim uygulayacak bunu? Hangi kurum uygulayacak? Hırsızlığın cezası belli. Kim uygulayacak? Örnek diyorum. Miras hukuku.
Kim uygulayacak? Biz kendi ülkemiz için konuşalım. Evlilik hukuku var mı? Yok. Miras hukuku var mı? Yok. Ekonomik hukuku var mı? Yok. Sosyal hukuk var mı? Yok. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sınırları içerisinde İslami hukuk olarak hiçbir hukuk yok. Yok.
Şimdi bütün İslam dünyasına dayatılan bir şey var. Bütün İslam dünyasına. Batı tarafından dayatılan bir devlet sistemi var. Batı tarafından dayatılan devlet sisteminde hukuk yok. Diyor ki Batı, siz asla dinin hukuksal kısmına girmeyeceksiniz. Din vicdanlarda kalacak sadece.
Evin içine tecelli etmeyecek. Sokağa tecelli etmeyecek. Devlete tecelli etmeyecek. Hatta camiye tecelli etmeyecek. Tekkeye tecelli etmeyecek. Hiçbir yere tecelli etmeyecek din. Din eğer vicdandan dışarı, senin vicdanından dışarı, yani senin eline, gözüne, koluna, ayağına dahi tecelli etmeyecek. Din vicdana hapsedilecek. Din vicdana hapsedilmiş bir şekilde sen dinini ne kadar yaşayabileceksen yaşayacaksın. Yani Batı'nın istediği kadar veyahut da emperyalist güçlerin, gavurların, kafirlerin, deccaliyetin istediği kadar inanacaksın. Eğer bunu evine aksettirirsen sıkıntı. Sen baskıcı oldun.
Çocuğuna dini yaşatmayacaksın. Eşine dini yaşatmayacaksın. Sokağa bunu yansıtmayacaksın. Devlet sistemine yansıtmayacaksın. Hiçbir yere yansıtmayacaksın. Ben Müslümanım demen yetecek sana. Ben Müslümanım diyeceksin. Bu kadar. Bu kadar. O yüzden burada İslam'ın siyasallaştırılması meselesinin altını çiziyorum.
Bu Müslümanları susturmak, Müslümanların hakkını gasp etmek için, Müslümanların hukukunu gasp etmek için, Müslümanların fikir üretmesini gasp etmek için kullanılmış bir cümle. Siz dini siyasallaştırıyorsunuz. Allah Allah. Ne yaptık? Yapılan şeyi söyleyin. Eğer Kur'an ve sünnetin dışında bir şeyse eyvallah. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde siz İslami bir parti kuramazsınız. Nereye siyasallaşıyormuş? Nerede siyasallaşacak? Siz herhangi bir parti kurup partinin tüzüğüne şunu yazamazsınız. Bu partinin tüzüğü ilahi kitap olan Kur'an ve sünnete dayalı bir nizam içerir diyemezsiniz.
Siz şunu diyemezsiniz Türkiye'de. Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ilk kuran Atatürk'ün ilk kurduğu devlet sistemini tekrar icra edeceğim. Yani yazdıracağım onu. Türkiye'nin dini İslam'dır. Ben Atatürk'ün dediği ilk yaptığı şeyi uygulayacağım. Diyemezsiniz. Ben devletin hukuki olarak, hukuki olarak, dileyenlerin İslam hukukuyla ceza görülmelerini istiyorum diyemezsiniz.
Nerede din siyasallaşmış? Din sokağa hükmetmiyor. Din eve hükmetmiyor. Din televizyonlara hükmetmiyor. Din basına hükmetmiyor. Din çarşıya hükmetmiyor. Din devlete hükmetmiyor. Nerede siyasallaştı? Ama her çarpıklıktan din nasibini alıyor. Dindarlar nasibini alıyor. Nerede bir çarpıklık var ise? Sıkıntı bu. Şii siyaset anlayışı ile Tanrı'nın hukuki ve siyasi otoritesini temsil ettiği, iddia eden Katolik Kilisesi'nin anlayışı arasında benzerlik vardır. Normalde birbirlerine benzemeleri normal.
Ama şunu da unutmayın. Katolik Kilisesi'nin hükümleri sadece Vatikan için geçerlidir. Ne kadar geçerliyse o da. Bir Fransız Devleti, bir İngiliz Devleti, bir örneğin İsviçre Devleti, bir Danimarka, onları normalde kendilerince Katolik Kilisesi gibi değillerdir ki. Kapının ağzını boşalttın.
Sağlı solu yanıştı. Şii imamiyet nazariyesine göre imamet konusu insanların ihtiyarlarına ve seçimine bırakılması doğru değildir. Bu sebeple Allah'ın peygamber gönderdiği gibi her dönemde bir imam tayin etmesi kendisine vaciptir. Evet, Şii'nin içerisinde böyle bir hüküm vardır kendilerince. Şia nasıl peygamberler geldiyse peygamberlerden sonra peygamberlerin vazifesini yapan, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin halifesi hükmünde olan ehlibeyt bir imama tabi olurlar. Onların bu noktadaki inanış noktası bu. Sünni siyaset nazariyesine göre imamların seçimi Müslümanların önde gelenlerine veya kendilerine bırakılmıştır.
Burada işte Müslümanlar kendilerince, ben bunu böyle istenirse eleştirel manada algılanabilir Hazreti Hasan Efendimiz'den sonra o günün İslam dünyasının entelektüelleri bu meseleyi çözümleyemediler. Yani normalde bu noktada bir seçiciler kurulunu oluşturup o seçiciler kurulunu devam ettiremediler. Devam ettiremedikleri için Hazreti Hasan Efendimiz'le beraber seçilerekten gelen imamlık bitti.
Ve Muaviye böyle gücü iyice toplayınca oğlu Yezid'i halife olarak veya imam olarak tayin ettirdi. Atattı tabiri caizse. Zaten Hazreti Hüseyin Efendimiz'in de itirazı bu meseleyi oldu. Ve sonra da Yezid'den sonra bu mesele bir daha hiç gündeme getirilmedi. Gündeme getirilenler sürgün yediler, öldürüldüler, katledildiler. Ve normalde Yezid ve hanedanını korumak için her türlü zulüm yapıldı. Alimler öldürüldü, şeyhler öldürüldü, sürüldü, sürgün yemek zorunda kaldılar. Ve bu devam etti. Ne zamana kadar, işte Türklerin İslam olup meselede güçlenmelerine kadar. Türkler İslam oldular, güçlendiler. Ama normalde Türklerin de kendi içlerinde devlet geleneği vardı.
Babadan oğula geçiyordu. O devlet geleneği, Orta Asya'dan devam eden devlet geleneği, Türkler de devam etti. Zaten Şia ile Osmanlı'nın arasındaki problem de buydu. Osmanlı'da babadan oğula geçiyordu. Şia gelenekte ise Seyyid'den Seyyid'e geçiyordu. Öyle olunca Osmanlı geleneği ile Şia geleneği birbiriyle siyaseten de bu noktada çatışmış oldu. Her iki taraf o zamandan itibaren İslam'ı veya Müslümanların hamisi, Müslümanların temsilcisi olma yoluna gittiler. Ve kendilerinin Müslümanların temsilcisi olduğunu beyan ettiler. Ve aralarında her daim bu noktada sürtüşme çıktı. En sonunda Yavuz'un İran seferiyle bu mesele tabiri caizse gömüldü. Ama bu bitmedi.
Bitmesi de mümkün değildi zaten. Ancak Müslümanlar hakimiyeti Kureyş kabilesinin mensuplarına ait görmekte. Ve Kur'an'ın temel ilkesi olan Müslümanların eşitliği anlayışına ters düşmüşlerdir. Ayrıca iktidar tarih boyunca velihat tayini yoluyla veya güç ve silah yoluyla elde edilmiştir. Evet, tabi bu konuda normalde tarih boyunca ne yazık ki bu benim kendi şahsi kanaatim. Hz. Hasan Efendimiz'den sonra istenilen, istenilen, İslam'ın öngördüğü bir sistem, bir düzen ne yazık ki bence de kurulamamıştır. Normalde ilmi olarak risalelerde, kitaplarda yazıldı ama fiili olarak bu hiçbir zaman tecelli etmedi. Gönül arzu ederdi ki Müslümanlar kendilerinden bir seçici kurul oluştursunlar. O seçici kurul halifeyi veya imamiyetliği tayin etsin.
Veyahut da bugünkü düzlemde bugün olduğu gibi bütün halk o imamı seçsin. Bu da mümkün. Benim normalde cumhurbaşkanlığının halk oylarıyla seçilmesini desteklememin bir sebebi de buydu. Bu insanlar kendi cumhurbaşkanlarını kendileri seçsinler. İyi, kötü. Tekrar söylüyorum. Gönül arzu eder ki bir seçiciler kurulu oluşsun. Ama bu seçiciler kurulu kimlerden oluşacak? Hangi kriterlere sahip olacak? İşin bu tartışması çıkıyor bu seferde. Bu normalde kaosik bir durum çıkıyor. Bu kaosik duruma düşmektense, ehveni şer'i kabul etmek gibi. Halkın seçimiyle gelmesi normal.
Ben daha ileri şeyler söylüyorum bu konuda. Benim nazarımda valiler de seçimle gelmeli. Emniyet, vali de emniyet müdürünü açıklamalı, il, milli eğitim müdürünü açıklamalı, vali. Devlet isim geliyor ama vali bütün kurum ve kuruluşların müdürlerini açıklamalı. Diğer vali de bütün kurum ve kuruluşlarının müdürlerini açıklamalı. Böyle seçime gitmeli. Örneğin, devlet benim başıma vali atamasın. Ben kendimi seçeyim. Örnekliyorum bunu. Bu pişirilebilir, üzerinde uğraşılabilir, düşünülebilir. Şimdi de seçiciler kurulu var. Beş tane, dört tane, kaç tane parti var bilmiyorum da.
Beş tane parti başkanı oturuyor, istediklerini seçiyorlar. Onları atıyorlar. Diyorlar ki sizler de bunları seçeceksiniz. Biz de gidiyoruz, onları seçiyoruz. Onların seçtiklerini tasdikliyoruz. Diyorlar ki biz milletvekili olarak şu sıralamayı yaptık, gidin seçin. Onların yapmış olduğu sıralamayı biz tasdikliyoruz. Bu da ayrı bir şey. Yine halkın eline bırakılmıyor bir şey. Bakın, halkın eline yine bir şey bırakılmıyor. Siz yanlışı seçersiniz sonra. Maazallah, milletin başına iş çıkarırsınız. Evet. Kimlerin imam olacağı, Kur'an ve Hazreti Peygamber tarafından isim olarak değil, ima ile birliğini ileri sürerek, Hazreti Ebu Bekir'in imametini işaret eden, pek çok delil getirmeye çalışmışlardır.
Kısaca onlar içinde bulundukları devirdeki siyasi yetkinin kime nasıl devredilmesi gerektiği sorunuyla ilgilenmek yerine, ilk dört halifenin meşruiyetini ispatlamaya ve onların iktidar dönemlerini bütün dönemler için örnek göstermeye çalışmışlardır. Kimileri onları meşru sayarken, kimileri de gayri meşru saymışlardır. Evet. Yani normalde bu tip meseleler görülmüş mü? Evet. El cevap görülmüş. Hatta dört halifenin dördünün üzerinde eleştirmek, onlara laf söylemek küfür ile atfedilmiş. Böyle bir koruma ve muhafaza etme, korumaya alma, bunları bu noktada eleştirel bakmama, yaptıklarını eleştirmeme, eleştirilmekten uzak tutma noktası güdülmüş mü?
Evet. Buraya katılıyorum. Mesela şu unutulmuş, Hazreti Ömer Efendimizin hutbeye çıkıp, Ömer saparsa ne yaparsınız dediğinde, bir bedevinin kılıcını çekip, bununla seni düzeltmesini biliriz. Sözü unutulmuş. Ve Ömer'in sonra hutbeden, hamd ediyorum Cenab-ı Hakk'a, Ömer saparsa, düzeltecek kardeşleri var, diyerekten onu olumlu görmesi unutulmuş. Yani devlet başkanını veya bir sistemi, normalde daha ileriye götürmek için, daha ileriye götürmek için, ve aynı zamanda daha böyle kemalata erdirmek için, kendi içerisinde neyin nasıl olması gerektiğini, üzerinde fikir yürütmemişler. Mevcudu korumak, mevcudu muhafaza etmek, ve mevcudun üzerinde hiç kimsenin, daha iyiye gitmesi, yürümesi için, fikir yürütmesine ve, eleştirel bakmasına, katlanamamışlar.
Zaten sıkıntı bu. Az önce söylediğim şey de buydu. Yani o sistemi, daha da ileriye götürmek, daha da cihan şumul etmek, gelecek nesillere, doğru bir akım bırakmayı, kendilerince düşünmemişler. Biz tabi bunu buradan oturduğumuz yerden, orayı eleştirmek değil derdimiz. Ama, İslam dininin, en güzel özelliklerinden birisi şudur. Siz, Hz. Muhammed'i Mustafa'yı eleştiremezsiniz. Siz, Kur'an'ı eleştiremezsiniz. Kur'an ve sünnetin dışındaki her şey, her şey eleştire, her şey sorgulanmaya açık olmalı. Sıkıntı bu. Ama bu, daha iyiyi bulma, daha güzele doğru koşma, daha insanların mutluluğunu arttırıcı, herkesin sözünün dinlenildiği, tarafların, tarafların sözlerinin dinlenildiği bir noktaya gidilmeli.
Yani örneğin, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin, Medine'yi savunmadaki, hali, bütün devlet sistemlerine örnek olabilir. Medine dönemi, ilk dönem. Sebep, Medine'nin ilk döneminde, Medine'de Hristiyanlar var, Medine'de Yahudiler var, Medine'de normalde müşrikler var, ve Medine'nin dışarıdan gelen saldırılara karşı koyması lazım. Hz. Muhammed Mustafa'nın, burada uygulamış olduğu metot, bütün Medine halkının, istek ve görüşlerini, fikirlerini, kendi etrafındaki bütün herkesin, istek ve görüş ve fikirlerini almasıdır. Onları önemsemesidir. Şimdi, insanların yaşadıkları, geldikleri bu toplumda, bu zamanda, aynı Medine'deki gibidir.
Bütün topraklarda, her türlü inanca sahip insan var artık. Siz Müslümanlar olarak, bu ülkede tek başınıza değilsiniz. Tekrar altını çiziyorum. Siz Müslümanlar olarak, bu ülkede tek başınıza değilsiniz. Bu ülkede Hristiyan teba var. Bu ülkede Yahudi teba var. Bu ülkede dinsiz teba var. Bu ülkede Çin'den gelmiş çalışan teba var. Din tanımıyorlar. Bu ülke, bu topraklar, her türlü inanca bağrını açmış. Her türlü inanç sahibi var, bu topraklarda. Ve bu topraklarda yaşamak, onların da hakkı.
Benim yaşamam hakkım kadar, onların da yaşam hakları var. O yüzden, burada şimdi meseleyi, bugüne taşıdım. Ama taşımamın sebebi, bu gelişmeyi biz, kendi kendim, bu benim kendi tespitim. Bu gelişmeyi biz, yapamadık, beceremedik, başaramadık. ve bu topraklarda yaşayan bütün herkesin, herkesin can emniyeti, akıl emniyeti, namus emniyeti, inanma emniyeti, din emniyeti ve mal emniyetini mevcut sistem sağlamak zorunda.
siz öyle bir sistem üretmelisiniz ki şimdi, bu sistem, bu beş emniyeti ele almalı. Bir, o kimse insan çünkü birinci derecede. Onun can emniyetini almak zorundasınız. O kimse, bu topraklarda, zulmen öldürülmeyi hak etmez. Hiç kimse onu, bu topraklarda zulmen öldürmemeli. dini için, inanışı için, başa çıktı, kapalıydı, örtülüydü, örtüsüzdü, o şucuydu, o bucuydu, o oncuydu, bu buncuydu demeden, o kimsenin can emniyetini sağlamamız lazım. İkinci emniyet ne? Din emniyeti, inanma emniyeti. O kimse, inancını istediği gibi inanıp, kimseyi rahatsız etmeden, inancını yaşayabilmeli.
Bu topraklarda bunu sağlamak zorundasınız. Anadolu'da yaşayan insanlar, bunu sağlamak zorunda. Üçüncüsü, namus emniyeti. Bu topraklarda yaşayan, bütün erkek ve kadınların, namusunu emniyet altına almak zorundasınız. Kimse, kimsenin eşini, kızına tecavüz edememeli. Kimse, kimsenin eşini, kızını pazarda satmamalı. satamamalı. Et pazarı kurulmamalı. Siz bu topraklarda yaşayan, hangi dine, hangi dinsizliğe mensup olursa olsun, siz onun namusunu, korumak, muhafaza etmekle, mükellefsiniz.
Üçüncüsü, dördüncüsü, mal emniyeti. herkesin kendi malını, bu tapulu arazisi olabilir, bu ticari metası olabilir. Bunu emniyet altına almak zorundasınız. Hiç kimse, sizin malınızı, ütmemeli, dolandırmamalı, hırsızlık yapmamalı. Üç kağıt, beş kağıta getirip, sizin malınızı elinden, alavere, dalavere yapıp, almamalı.
Hiç kimse, sizin arsanızı alıp, ucuz paraya, ondan sonra, bir başka müteahhit alıp, sen, arsa, senin uhdendeken, beş katlı, ee, iktidar yanlısı, bir kimsenin uhdesine geçince, elli beş katlı olmamalı yani. adamın mal emniyetini sağlamalısınız. Adamın malı emin olmalı. Aslında en başta, ama en sona koydum. Ne? Can emniyeti. En önemli. Hiç kimse, hiç kimseyi zulmen öldürmemeli. Bu emniyetleri sağlamak, bu emniyetleri sağlayacak bir, sistem oluşturmanız, üretmeniz gerekiyor. Ve açık konuşayım, bu konuda, hiç kimsenin, ciddi bir çalışması yok. Bunu devamlı eleştirel olarak bakıyorum.
Kardeşim, abdestin farzları değişmez. Namazın kılınma şekli değişmez. Oruç değişmez hükümleri. Bunlarla uğraşmayın. Bunlarla uğraşan insanlar, çok affedersiniz ama, aptal insanlar. Bunlar meselenin özünden kaçan, özünden korkan, meselenin özüne dokunursam, benim başım yanar diye, pısırık bir hayat süren, kendisini alim, ulema takımından gören zavallılar.
asıl İslam dünyasında ve İslam dünyasında bu topraklarda yaşayan insanlar buna kafa yormalı. Öyle bir sistem üretmeli, öyle bir sistem üretmeli, bugünkü zamana, bugünkü çağa değil, bundan yüz yıl sonrasına ışık tutmalı. ama bunu göremiyorum ben. Bunu göremiyorum. Ya da bilmiyorum ben, böyle bir çalışmalar var, bilmiyorum. İslam dünyasının, bilhassa Anadolu'daki, bu meseleye kafa yoran, ister siyasetçi olsun, ister ilahiyatçi olsun, ister, işte siyasal fakülteleri olsun, hepsi de oturup, buna kafa yormalılar.
Müslümanlar da havanda su dövüyorlar. Oturmuşlar, diyorlar ki İslam devleti kuracağız. Nerede kanunun senin? Nerede anayasan senin? Anayasamız Kur'an. Bu cevap değil. Bu cevap değil. Bu hamasi bir nutuk, aldatma bu, kandırma. Bu bir kandırma. Bu aldatmacadan ibaret. Biz oturup, bütün tarih boyunca, bu meselede olanları analiz edelim. İmam Matur'un ne demiş, İmam Muhammed ne demiş, İmam Yusuf ne demiş, Eşariler ne demiş, evet.
Kadereciler ne demiş, Cebriyeciler ne demiş, evet. Ciddi ciddiyim. Bir felsefeyi komple yanlışlayıp, atmak işin kolayı, içinde muhakkak doğru tarafları vardır. Bize ışık tutacak yanları vardır. Oturup Şia ne demiş, nasıl uygulamışlar. Bunların hızla, hızla analiz edilmesi lazım. Ve o yüzden, normalde biz dört halife devrini, meşru görürken, örneğin Şia meşru görmez.
Şia, Hz. Ebu Bekir Ömer'in, Osman'ın, küfrüne fetva verir hatta. Bu bir realite. Bunu kabul edersin, etmezsin, sen de onun küfrüne fetva veriyorsun. Onlar, Hz. Ebu Bekir Ömer, Osman'ın küfrüne fetva veriyorlar. Öbür tarafta diyor ki, kim, Hz. Ebu Bekir Ömer'in, Osman'ın küfrüne fetva verirse, o da küfr ehlidir. Ya birbirinizi küfr ehliyle itham et, mesele bitti mi? Mesele bitmedi ki, çözümlenmedi mesele. Her iki tarafta da ifrat ve tefrit var. Taftazani, Celalüttin Devvani, Sedruş Şeria, İbni Teymiye gibi, sonraki dönemi, Sünni alimlerin, siyaset nazarayesine getirdikleri, Hilafeti Hakiki ve Hilafeti Suri, ya da Hilafeti Nübüvvet ve Hilafeti Ümmet şeklindeki, yeni ayrımlar ise, meseleyi çözmeye yetmemiştir.
Benim nazarımda da, son dönem dahil, Osmanlı'nın yıkılış sebeplerinden birisidir bu aynı zamanda. Bu mesele çözümlenememiştir İslam dünyasında. Ve çözümlenmesi istenmemektedir. Bunun da altını çiziyorum. Çözümlenmesi istenmemektir. Çünkü bu çözümlenirse, Müslümanlar için bir rol çıkacak, bir model çıkacak orta yere.
Ve Müslümanlar, o fikri plandaki modele koşacaklar. Fikri plandaki o modele koşarlarsa, emperyalistlerin işine gelmeyecek bu. Ve İslam dünyasında, bakın, örnekleyeceğim bunu, yanlış anlamayın. Bunu söyleyen benim, beni şu anda iktidara getirseniz, al bu devlet sana et deseniz, ben, Hazreti Mevlana'nın dediği gibi, apışıp kalacağım. Sebep, çünkü benim elimde materyal yok. Devleti nasıl idare etmem lazım? Bu ülkeyi, insanları nasıl idare etmem lazım? Elimde materyal yok. Elimde bir model yok. Elimde bir model yok. Bunu görmüyor Müslümanlar.
Sokaklarda insanları bağıttırıyorlar, şeriat isteriz diye. Bunu gör, ne yazık ki Müslümanlara bunu da göstermiyorlar. Almanya'da adam iki tane sarık sardırıyor, iki cübbe taktırıyor, tahtadan tüfekler yaptırıyor, ne o Anadolu İslam Federe Devleti kurdum diyor. Bütün o deccalist sisteme kendini rezil ediyor. Müslümanların şerefini, haysiyetini iki paralık ediyor.
Alay ettiriyorlar kendileriyle. Veyahut da adam alıyor CIA'den Mossad'dan silahları, ondan sonra Suriye'de, Irak'ta oradaki devleti çökertiyor. İç savaş çıkarıyor, sonra diyor ki, ben İslam Devleti kurdum. Kanun yok, maddesi yok, çalışması yok, hiçbir şeysi yok.
Emperyalistlerin emrinde bir örgüt, Müslümanlar da saf gariplerim, orada İslam Devleti kuruldu, cihad edeceğiz diye, Avrupa'da, ABD'de, Rusya'da, ne kadar böyle cihad edeceğim diye düşünen, kendince, cihadcı ruha sahip, ama zekası olmayan, ilmi olmayan, düşüncesi olmayan, ileriyi göremeyen kimseler toplanıyorlar, hepsi de Orta Doğu'ya, ondan sonra bir kuşatma altına alıyor deccallar, hepsini bombalıyorlar, bombalarlarken de ülkeleri yerle yeksan ediyorlar.
Sonra Suriye diye bir ülke kalmıyor, Irak diye bir ülke kalmıyor, Suriye diye bir ülke kalmayınca, bu sefer İsrail oradan diyor ki, Golan Tepeleri benim, Rusya geliyor Suriye'ye yerleşiyor, ABD geliyor Suriye'ye yerleşiyor, İngilizler geliyor Suriye'ye yerleşiyor, Fransızlar geliyor Suriye'ye yerleşiyor, orada bir terör örgütü oluşturdular ya, diyorlar ki, uluslararası bir terör örgütü var, bütün uluslararası onunla mücadele etmemiz lazım, ne kadar uçak gemisi varsa, ne kadar uçak varsa, uçak gemisini kapan, uçağını kapan,
botunu kapan, tankını, tüfeğini kapan, Orta Doğu'ya konuşlanıyor, bir kısmı da İncirli'ye konuşlanıyor, ne? Buradaki terörle mücadele edeceğiz, sıra Türkiye'de, bunu görmüyor kimse, herkes sıranın İran'da olduğunu zannediyor, değil, onlar İran'la anlaşıyorlar, İsrail'le İran dost, müttefik onlar, olan Türkiye'ye olacak, onu görmüyor hiç kimse, Allah muhafaza eylesin, bu ayrımı benden sonraki hilafet 30 senedir, ondan sonra ısırıcı sultanlığa dönüşür, hadisiyle temellendirmişlerdir,
evet, bu ne yazık ki, bundan sonra böyle bunu, ben Müslümanların, ayet ve hadis mantelitesinden hareket ederekten, bunu kendilerince bir metod bulamamalarına bağlıyorum, bu hala da İslam dünyasında çözümlenememiş bir mesele, tekrar söylüyorum, İslam dünyasında imamet, yani devlet başkanını, devlet başkanının nasıl seçilmesi, ve devletin işleyişinin nasıl olması, bir metodik sisteme bağlanmamıştır, böyle bir çalışmamız yok, böyle bir metodik sistemimiz yok, ey Müslümanlar, Müslüman düşünürler, Müslüman alimler, Müslüman siyasetçiler,
siyasi bilimciler, asıl kafa yormanız gereken yer burası, bırakın halk, Müslümanlar abdestini, namazını, orucunu öğrenirler, öğrenirler, dedesinden öğrenir, öğrenir, babasından öğrenir, öğrenir, ninesinden öğrenir, öğrenir, camideki hocasından öğrenir, öğrenir, ama bir devlet sistemi nasıl kurulur, nasıl kurulması gerekir, nelere ehemmiyet verilmesi gerekir, ölçüleri ne olması gerekir, o devletin milletle olan ilişkisi nasıl olmalı, hukuku nasıl olmalı, gayrimüslim tebaayla hukuku nasıl olmalı, gayrimüslim tebaanın Yahudilerle hukuku nasıl olmalı,
Hristiyanlarla hukuku nasıl olmalı, bir Hristiyanla Müslümanın arasında çıkan bir meselede hukuk nasıl olmalı, bunları görüşemiyoruz, bunları konuşamıyoruz, bunlar asla ve asla metodik bir şekilde önümüzde yok, çünkü çalışması yok, bunun neden çalışması yok, işte örneğin ilk halife dönemi, zaten ilk halife döneminde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra, tek taraflı bir sistem var, Müslümanların güçlü olduğu, sözünün geçtiği bir sistem, Hristiyan tebaanın, veyahut da diğer inanç tebalarının, ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü bir sistem bu,
bu sonra zaman içerisinde gücü elinde bulunduran, İslami kesim tarafından bu iyice oturmuş, yerleşmiş, e ardından biz Selçuklu ve Osmanlı diyoruz, Selçuklu ve Osmanlı'da da hanedana yönelik, Hakanlığa yönelik ve aynı zamanda da onlarda da bu sistem babadan oğula geçerekten bir devlet sistemi var mı? Var. Ama bu devlet sistemi kendi tebaasını bu noktada, ne hakkı var, ne hakkı yok, kendince yürümüşler gelmişler, onları eleştirmek değil derdim.
Ama dünyanın geldiği bu noktada, bu dairede, sınırların, ülkelerin, vatandaşlarının birbirine karıştığı, böyle bir zamanda, biz nasıl bir devlet sistemi, nasıl bir sosyal sistem, nasıl bir ekonomik sistem, nasıl bir aile hukuku, nasıl bir eş çocuk hukuku, nasıl bir eğitim hukuku, oluşacağını, oluşması gerektiğini bilmiyoruz. Böyle bir çalışma yok. Siyasi partiler kuruluyor, siyasi partiler kendilerince şöyle yol yapacağız, böyle yurt yapacağız, böyle köprü yapacağız, biz şunu şöyle yapacağız, bunu böyle yapacağız. İyi tamam, ben nasıl yönetileceğim? Bir taraf, layıklık, kemalistlik, cumhuriyet değerleri deyip, ayrı bir noktada duruyor.
Bir tarafta diyor ki, benim Kur'an'ım var, sünnetim var, dinim var, imanım var, ayrı bir noktada duruyor. Herkes havanda su dövüyor. Hiç kimse bir arpa boyu, yol gitmiyor. Çok basit, bana bir tane, bir kitap önerin. Müslüman bir parti kurdu, devletin başına geçti, nasıl bir sistem uygulayacak?
Yok. Mısır, Müslüman kardeşler, devletin başına geçti, ne sistemi uygulayabildi? Kızcanız bana, Saadet Partisi, hükümet oldu, ne sistemi uyguladı? Kızcanız bana, AK Parti'ye iktidar oldu, İslam'ı olarak, nasıl bir sistem uyguladı?
Elde materyal yok çünkü, böyle bir çalışma yok. Kafa yormuyorlar. Yoramazlar. Bakın altını çiziyorum, yoramazlar. Bu çok derin bir birikim lazım. Bu bir kişiyle olacak bir şey değil. Bu komple, 50 kişilik, 60 kişilik, 70 kişilik, 100 kişilik, bir çalışma ekibi kurulacak. Bütün, yazılı tarih olarak, dünya sistemlerini taracaklar. Dünya devlet sistemlerini taracaklar. İlim Çin'de de olsa gidip alınız. İlim Müslüman'ın yitik malıdır. Bütün devlet sistemlerini analiz edecekler. Notlar çıkaracaklar.
Mevcut Kur'an ve sünnetten, meselenin devlet, hukuki boyutlarını alıp, notlar çıkaracaklar. Kocaman bir çalışma yapacaklar. Kocaman bir çalışma. Buna kocaman bir finans lazım. Kocaman bir kütüphane lazım. Bütün dillerden çevrilecek çünkü, dil uzmanları lazım.
Dil uzmanı. Yani İskender'in devlet sistemini, lime lime etmeleri lazım. Örneğin, Sokrat'ı lime lime etmeleri lazım. Aristo'yu lime lime etmeleri lazım. İbni Haldun'u lime lime etmeleri lazım. Farabi'yi lime lime etmeleri lazım. Arabi'yi lime lime etmeleri lazım. Endülüs'ü lime lime etmeleri lazım. bu en az bir 25-30 yıllık bir çalışma olur. Devasa bir şey var. Ancak o zaman gelecek nesillerin eline, nasıl bir yol haritası koyabilirsiniz? Şu anda Müslümanların devlet idaresiyle alakalı elinde bir yol haritası yok. Ya da ben bilmiyorum.
Böylece hilafeti nübüvvetin artık bittiğini, hilafeti ümmetin olabileceği ileri sürülmüştür. Ümmetin halifesi olabilmek için milletin kendi arzusuyla seçilmiş ve beyat edilmiş olarak bu makama oturmak gerektiği şeklindeki Hakimiyet-i Milliye fikri 20. yüzyılda Seyit Bey tarafından hukika açıdan temellendirilebilmiştir. İmamların Kureyş'ten olması rivayeti konusunda her mezhep mensubu birbirinden farklı görüşler ileri sürmüştür. Hariciler bazı mürciiler ve mütezilenin çoğunluğu hariç, diğer mezhep mensupları bu rivayeti devlet başkanlığı için Kureyş'ten olmayı şart koştuğu şeklinde yorumlamışlardır. Ancak hiç kimse rivayetle ilgili maturidi gibi yorum yapmamıştır.
Maturidi diğerlerinden farklı olarak diyanet-siyaset ayrımına giderek bu rivayetteki hilafetin Kureyş'e tahsisini diyaneten değil siyaseten doğru olduğunu savunmuş ve şöyle açıklamıştır. Dini açıdan imam olacak kişinin öncelikle Allah'tan en çok sakınan, insanların sorunlarını çözmeden en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi olması gözetilmeli. ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imamete onu getirmek gerekir. Çünkü Allah'ın kitabında böyle istenmektedir. Muhakkak ki Allah yanında en değerliniz, ondan en çok sakınanınızdır. Hucurat 13. Evet, yani normalde diyaneten böyle bir kimsenin halife seçilmesi hak olur. Diyaneten.
Ayrıca malların ve ırzların emanet edileceği kişilerde takva özelliğinin aranması da bunun delilidir. Çünkü bu görevi takva vasfı ile yerine getirebilirler. Bu bakımdan diyanet açısından gözetilmesi gereken şey takvadır. Takvadır. Nesefi, Maturidi'nin bu görüşlerini onun bize ulaşamayan makalat attığı eserinden aktarmaktadır. Nesefi de zaten normalde imam Maturidi'nin talebesi hükmündedir. Öyle anlaşılıyor ki Maturidi'ye göre imamların Kureyş'ten olması fikri, ister peygamberin sözü olsun, ister sahabe böyle istemiş olsun, bu dini olmaktan çok siyasi ve sosyalizlik bir tercihtir. Evet, ben bunu geçen derste böyle yorumladıydım ya, burada imamların Kureyş'ten olması yorumu manevi olarak gördüğümü söyledim.
İmamlar Kureyş'ten yorumu manevidir. Bu da İmam Maturidi'nin koymuş olduğu tespitlerle örtüşür. Yani manevi imam olarak, Kırkların imamı bu noktada Ehli Beyt'tendir. Ben bunu diyaneten kabul ederim. Diyanet olarak, dini bir imamiyet olarak onu kabul ederim. Siyaset, siyasi bir imamet olarak değil. Dini bir imamet olarak. Maturidi, din şeriat ayrımı fikri Ebu Hanife'den alınmış olmakla beraber, bu fikri daha da geliştirmiştir. Evet, doğrudur. Maturidi, imanı din ve itikad olarak tanımlayarak, din şeriat ayrımını yapar. Böylece akılla din arasında, şeriatla vahiy arasında bir ilişki kurar. İman dindir. Dinler ise inanılan inançlardan ibarettir.
İnançların bulunduğu ve varlığını kendisiyle sürdürdüğü yer, kalptir. Yazar makalesinde, Maturidi'nin iman ile ilgili görüşlerini uzun uzun anlatıyor. Siz bu konuyu daha önce anlattığınız için atlayalım. Eyvallah. Yalnız bir bölümde şöyle der, özür dilerim. Bir hükmün konulmasına esas oluşturan maslahatın ortadan kalkması durumunda, hükmün de sona ermesi, ortaya çıkan yeni bir maslahat gereği yeni bir hüküm konulması gerekir.
Bu böyle iştahatı körükler bu hüküm. İslam dünyası bu noktada, kendisini bu dairede tutar. Her daim, mesela bir şeyin illeti kalkarsa onun hükmü de ortadan kalkar çünkü. Bir şeyin illeti varsa hükmü çalışır. İlleti yok, hükmü çalışmaz. Bir şeyin suçu varsa cezası çalışır. Suç yoksa cezası nereden çalışacak? Çalışmaz. Ama yeni bir şey oluşur. Yeni bir şey oluştuğunda ona yeni bir iştahat gerekir. Bu her daim o kimse, iştahat noktasındaki veya hüküm noktasındaki kimse yenilenmek zorunda kalır. Maturidi, iman-amal ayırımı yaparak imanı hiç kimseden sorgulayamayacağı ve kişinin kendi özgür iradesiyle gerçekleştireceği kalbin tasdiki olarak tanımlar.
Ameller ise imandan sonra emredilmiştir. Ameller imanın bir parçası değildir. İman, amelin sebebidir. Amel, imanın sebebi değildir. Evet, bu İmam-ı Azam Hazretlerinin tespitidir. İmam-ı Azam, amelleri hiçbir zaman imandan saymamıştır. Ve bir kimsenin iman etmesi hukuk önünde yeterlidir. Biz onun amellerinin eksikliğinden veya noksanlıklığından dolayı imansızlığına delalet edemeyiz. İman da bir kimsenin kendi kalbiyle alakalıdır. Dil ile ikrar hukukudur. O yüzden hanefiler hiçbir zaman hiçbir ameli imandan bir cüz bir parça olarak görmemiştir. Amel imandan bir parça bir cüz değildir.
Hanefilere göre, maturidiye göre. Özellikle Seyit Bey üzerinde en fazla etkili olan hanefi fıkıhı İbni Humam'ın hilafet tanımını açıklayalım. O hukuki açıdan hilafeti Müslümanlar üzerinde genel tasarruf hakkına sahip. İbni Humam, Kitab-ı Musayyer'e yani Müslümanların işlerini yürütmek üzere kazanılan genel yetki veya vekalet olarak tanımlar. Evet, bu tanıma katılıyoruz. Sakıntı yok, ben kendimce. İbni Humam, hilafet Hazreti Peygamber, halef olarak Müslümanların dini ve dünyevi işlerinde genel başkanlıktır. Şeklinde kelamın bir bakış açısıyla tahtazani tarafından yapılan tanımı kabul etmemektedir. Diyelim, buradan devam yazdık.
Çok güzel hazırlanmış. Gerçekten soru çok güzel hazırlanmış. Uzun zamandan beri böyle yani Arabi'nin dışında böyle asıl Müslümanların, bugünkü Müslümanların es geçtikleri, hiç görmedikleri, görmek istemedikleri bir konuya değinmiş kardeşimiz. Kalem senin. Allah razı olsun kendisine teşekkür ediyorum tekrar. Bunu elden ele Yunus'a uzatın. Namaz kılan birinin önünde durmak, önünden geçmek, cemaatle namaz kılarken aralarında gezilmenin, üzerlerinde eşya atmanın, atan kişinin durumu nedir? Ne bu ya?
Bir de namaz kılanların üzerinden mi eşya atıyorlar bir şey? Hay maşallah. Kayınvalidem eşimi üç yere, eşimi üçüncü yere adamış mı, odamış mı? İkisini yerine getirmiş, sonuncuyu yapamamış. Bunda bir sıkıntı olur mu? Adadığı bütün malzemeleri hazırlamış, başka yere dağıtmış. Hiçbir şey anlayamadım, hakkınızı helal edin. Kız arkadaşım, yüksek mühendis, ben de teknikerim. Birbirimizi çok seviyoruz ve evlenmek istiyoruz. Kız arkadaşımın ailesi, eğitim, statü, ekonomik farklılıklar sebebiyle kızlarını bana vermek istemiyorlar. İstedi, vermediler.
Sen düşük memursun dediler. Eğer ki bizim rızamız yokken evlenirsen seni evlatlıktan reddederiz. Haklarımızı helal etmeyiz dediler. Bu durumda nasıl davranmak gerekir? Eğer bu durumda evlenilirse sıkıntı olur mu? Ama sıkıntılı iş ya.
İstedi mi vermediler, sen fakirsin dedilerden çıktık. İstedi mi vermediler, sen teknikersin dediler. Şimdi ben burada bangır bangır bağırıyorum. Anneler, babalar, kızlarınızı, oğullarınızı istedikleri kimselerle evlendirin. Eyvallah. Ama dervişler dahi bunu dinlemiyor ki bir başkası dinlesin.
E şimdi ne yapacak bu çocuk? Öyle değil mi? Ne yapsın? Kaçıracak. Bu zaman da kaçırma mı var sen? Nereye kaçıracaksın? Çocuk gidecek, ailenin önüne oturacak. Ben bu kızı alacağım diyecek. Ama inşallah. Hapırsanız da, köpürseniz de, hoplasanız da, zıplasanız da ben alacağım diyecek. Ondan sonra kayınpeder çıkaracak. Dan! Anlı göbeni bir tanesi. Yenge bir damat. Olmaz olsun. deyip, çak çak mermiyi. Ya da bakacak, adam gerçekten yırtıyor ortamı. Ulan duracak, hadi tekniker oluversin diyecek ya. Zor iş. Allah yardımcısı olsun inşallah. Bu işin fetvası yok. Var da yok.
İşte dervişlik bu yüzden güzel. Anne baba da derviş oldu mu? Verin kızınızı buna diyorsun. Haydi'yi veriyorlar. Zor. Allah yardımcısı olsun. Ah babicim, sen de teknikersin. Ne yapman yüksek mühendis seviyorsun. Aslında Hanefilerde denklik lazım.
Yani anne baba, o yüzden ben seslenemiyorum. Anne baba kızına denklik isteyebilir Hanefilerce. Kız evlendi, denkli yok ise, anne babanın nikahı bozdurma hakkı var. Denklikten dolayı. Hanefi'ye göre. Şimdi Hanefi'ye göre kız kendi kafasından evlenebilir mi? Evet. Ama aile denklik isteyebilir. Denklik isteyince o zaman eğitimde denklik yok. Maddi planda da denklik yok. Kızın ailesi bir sıfır öne geçti. O yüzden susuyorum. Çünkü ailelerin denklik isteme hakkı var Hanefi'ye göre. Yani aile, kızın ailesi şunu diyebilir.
Nikahınıza karışmıyorum. Nikahlanmışsınız ama denklik istiyorum. Aile olarak benim hakkım mı? Hakkım. Ben kızımı dengi bir kimseyle evlenmesini istiyorum. Eğitimi bu, ekonomisi bu. Örneğin. Sülalesi bu. Bunlar denkleye giriyor. Benim sülalem şöyle bir sülale. O yüzden ben ancak böyle bir sülaleyle evlendirebilirim kızımı. Denklik isteyebilir. Mesela bazı şeyler, sülaleler vardır. Toplum nazarında ikinci sınıf sülaledir. Bu neden ikinci sınıf sülaledir? İçinde hırsızı vardır, ursuzu vardır, yan kesicisi vardır. Adam söylüyor şimdi. Diyor ki, yeğenim hırsızlıktan yatıyor. Diyor, kocası da içeride zaten.
Kocası neden yatıyor dedim. O da hırsızlıktan ve uyuşturucudan yatıyor dedi. Kocasının babası da içeride zaten. Bismillahirrahmanirrahim. O neden yatıyor dedim ben. Kocasının babası da içeride. O neden yatıyor dedim ben. O da hırsızlıktan yatıyor dedi. Onların analarını, avratlarını dedi. Bizim kızı da hırsız yaptılar zaten dedi. E dedim ne yapmaya verdiniz orayı? Bizden habersiz evlendi dedi. Kaldım. Bakın denklik ne kadar önemli. Şimdi kendi kızı, kendi yeğeni, kendi kafasından evlenmiş bir çocukla. Çocuk ne? Hırsız. Aynı zamanda ne? Uyuşturucu kullanıyor. Evlendiği kızı uyuşturucuya alıştırdığı gibi hırsızlığa da alıştırmış.
Ya diyor böyle kansızlık olur mu diyor. Bizim kızı da diyor uyuşturucuya ve hırsızlığa alıştırdı diyor. Kız hırsızlıktan içeride. Kocası uyuşturucudu ve hırsızlıktan içeride. Kocasının babası da hırsızlıktan içeride. Aile boyu hırsız. Denklik. Bakın denklik. Sülalede denklik. Ailede denklik. Sadece şahıslarda yetmedi denklik. Ailede de denklik arıyorsun. Ya onun amcasının kumarhanesi var. Onun amcasının meyanesi var. Ya amcasından bize ne? Ulan yarın öbür gün amcasının birisi dövmeye kalktı. O da yeğeni. Amcasını dövmeye kakanlara bir tokat vurdu. Hiç alakası yok. Amcası dayak yiyor bir yerde.
Ne yapacak yeğen? Bir tokat vurdu. Hadi odanla beraber gitti. Denklik. Sen dersin ki amcasından bana ne? Nereye bana ne? Sen dersin ki teyzesinden bana ne? Nasıl yani? E bas veya teyzesi evli işte böyle yasak ilişkileri var. Teyzesi adam yakala teyzesini.
Ben vuracağım diye tutturdu. Oğlum yapma etmem böyle şey olur. Ben bunu söyleyeyim kocasına dedi. Dedim haberi vardır. Nasıl yani dedi. Ulan dedim evli bir adam dedim. Karısının dedim bir şey yaptığını bilmez mi? Haberi vardır onun dedi. Söylemiş. Ne yapayım çocuklarım var demiş eniştesi. Biliyorum demiş. Demiş ben vurayım. Sana ne benim karımdan demiş ya. Yürü git bir daha benim evime gelme demiş. Bir daha seninle hiçbir yerde görüşmeyelim konuşmayalım demiş. Denklik. O yüzden az önce hani benden beklenmeyen bir cevap gibi gelmiş olabilir size susmam. Denklik ailelerin istemeye hakkı Hanefi'ye göre.
Gönül arzu der ki ya eğitimde de denklik mi arayacağım? Parada pul da denklik arama. Ver kızını git. Ama aramak hakkı. Bakın aramak hakkı. Hakkı. Sülalede, ahlakta, eğitimde, kültürde denklik aramak hakkı. Kızların, ailesinin hakkı. Selamun aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.