Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 31 Ağustos 2014 · 1:49:08
Bismillahirrahmanirrahmanirrahim. Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Müminin ferasetinden korkun çünkü o baktığı zaman Allah'ın nuru ile bakar, hadis-i şerifini açıklar mısınız? Bugün gündüz de sordular bunu ya.
Allah iyi etsin inşallah. Evet. Allah'ın nuru birinci derecede o kimsenin imanıyla alakaladır. İman, kulun gayreti istemesi, çalışmasıyla Cenab-ı Hakk'ın da o kulun o çalışmasından, gayretinden, mücadelesinden dolayı kalbine koyduğu bir nurdur. Feraset, bir şeyin hakikatini görmek.
Eşyanın, olayların, insanların, hadiselerin hakikatini görmektir. Müminin ferasetinden, yani görüşünden, onun anlayışından, algısından korkun. Bu korku yani, onu aldatmaya kalkmayın, onu kandırmaya kalkmayın, ona A'yı B'ye göstermeye kalkmayın, B'yi C'ye göstermeye kalkmayın. O çünkü bunların üstesinden gelir. Bunun yolu, değişik yolları var. Bir, o kimsenin Kur'an ve sünneti iyi bilmesi, haramları iyi bilmesi, bolca hadis bilmesi, ilmi olarak, ilmel yakin noktasında o kimsenin dini ilimleri, dini bilgileri bilmesi. Bunun neticesinde, karşındaki kimsenin konuşmasından, sözünden, tavrından, davranışlarından, sünnet-i Resulullah ilmiyle, o kimsenin neyi ne demek istediğini, ne yapmak istediğini, ne yapmak istemediğini analiz etmesi.
Nerede o kimse kibirlendi, bu hareketi övmeye mi geldi, yalaklıya mı geldi, salaklıya mı geldi, dalkavukluya mı geldi, nerede, ne yaptı, bunu o kimse bir Kur'an ve sünnet ilminden, süzülerekten gelen ilim ile bilir. Bu yol herkese açıktır. Bu işin ikinci kısmı vardır, ferasetle alakalı, insanların kendi mesleklerinde tecrübe sahip olması. Kendi içinde bulundukları dairede tecrübe sahip olması. İşte Hacı Mehmet Karadağ abi var, yılların esnafı, halıcısı, şimdi onda bir tecrübe var. O tecrübe ile feraseti var.
O feraseti ile o malın ne olduğunu bilir, kaç gram olduğunu bilir, nasıl boyandığını bilir, nasıl işlendiğini bilir, nerede satılacağını bilir, müşterisinin konumunu, durumunu bilir, o halı hangi müşteriye satılır, hangi mahallede satılır, hangi çarşıda satılır. Bu feraseti, tecrübesi ile alakalı. Kendi mesleğinde, kendi yaptığı işte, o kimsenin tecrübe sahibi olup, o tecrübesi ile meselelere, hadiselere kestirmeden vakıf olup hükmetmesi.
Ehliyle istişare etmenin ehemmiyeti de bu. Ustasıyla istişare etmenin ehemmiyeti de bu. O kimse, o konuda tecrübe sahibi. Yılların ticaret erbabı, esnafı, o kimsede ticaretle alakalı o feraseti var. Tecrübe sahibi. Adam bir sefer, iki sefer, üç sefer batmış çıkmış. Tecrübe sahibi, feraseti var. Bir borcu iki sefer, üç sefer, dört sefer ödemiş. Cahilliğinden veyahut da duygusallığından veyahut da kendi kendisine güvendiğinden. Adam aldanmış üç, dört sefer. Feraseti var. Biri gelse bana şimdi desek ya çeki yarın getireyim, parayı ver, ben asla vermem. Neden? Kandırıldım oradan şimdi. Feraset sahibi oldum. Ya biz yok senedi kasada kilitli kaldı da, senet Hacı Baba'nın kasada, Hacı Baba'da da, yarın getirsek olmaz mı, Hacı Baba geldiğinde olmaz mı senedini getirelim?
Bitti. Ben derim ki git Hacı Baba'yı al getir, senedi de getir, paranı al. Neden? Feraset sahibi oldum. Nasıl? Kandırılaraktan. Veya bazen diyorum ya, bu mal benim, tapusu senin mi? Değil. Senin değil diyorum ben. Kalıyor şimdi adam. Nasıl böyle konuşuyorsun? Kardeş, parasını verdiysen tapusunu al. Ya babam dedi ki, parasını sen ver, benim üstüme yap seni. Yok babanın o mal, senin değil. Bırak unut. Babana parayı ver. Ama o mal senin değil, benim deme. Neden? Baban öldüğünde kardeşlerin diyecekler ki, hadi ya boş ver. Benim hissemi versen. Bitti. Feraset bu noktada tecrübeyle geldi bakın. Ama o tecrübeyle gelirken, kendi dalında tecrübe sahibi. Kendi mesleğinde, kendi meşrebinde tecrübe sahibi.
Bak kendi mesleğinde, kendi meşrebinde, kendi dairesinde tecrübe sahibi o. Hani böyle 6-7-8 tane, 10 tane çocuk bakmış, bir anneanne, bir babaanne düşünün. O çocuğun renginden hasta olup olmadığını bilir. Hani böyle şimdi aile hekimliği kuruyorlar ya böyle küçük küçük. Önceki babaanneler, nineler aile hekimi gibiydi önceden. Milletin çocuğuna bir şey geldiğinde koştururlardı ona. Neden? O 8-9 tane çocuk büyütmüş. Etraftaki çocuklarla beraber onun elinde, gençliğinde mesela örneğin 17 yaşla 37 yaş arasında, 20 yıllık süre içerisinde, 20 yılda 30-40 tane çocuk geçmiş elinden. Şimdi öyle kadın yok, bunlar böyle Çanakkale'de kaldı demeyeceğiz ama işte son nesli bizim anneannemizdi.
Hacı Mehmet kaç doğum yapmıştı babaannen, 18 miydi bilebildiğim, 17-18 doğum yapmış. E tabi biz büyüdüğümüzde 3 oğlan 4 kız ayaktaydı, ayakta olan. Bir tane teyzemiz yeni evliyken ölmüş, onun Reşat enişte vardı. Yani normalde işte 4-5, 8'i ayakta kalmış öyle diyelim. Kimi doğduğu zaman, kimi doğacağı zaman, kimi doğmuş falan, o şey değil zaten. Normalde önceden, bunu böyle tuhaf karşılamayın. O anneannem dolaşan doktor gibiydi orta yerde, mahallede kimin birisinin birşeyse oldu, anneanneme koşar gelirdi. Şimdi o kendi dalında feraset sahip oluyor, ilim sahip oluyor. Onun bir şeye bakmasına gerek kalmıyor.
Bizim tamirci Cevdet telefondan şey dinliyor, motor dinliyor. Şahit olmasam diyeceğim ki ya olmaz böyle bir şey. Adam arıza yapmış araba, biz de yoldayız. Ondan sonra telefonu getir bakalım motora getiriyor, ben de dinliyorum bunları. Bas marşa basıyor şimdi. Ne duyuyorsa o duyuyor, feraset sahibi o. Ben duysam gıy gıy gıy almadı diyeceğim, bırakacağım. O telefonda diyor ki kapat abicim, onun şurasında şu olmuş, sen arabayı bir gün öyle dedi. Oradan bir kurtarıcıya bindir, gönder. Sonra sordum, dedim o aynen öyle, orasında o olmuş dedi. Aynı şey bende oldu, kaldım İstanbul'da arabada. Dedim basmıyor o marşa, Cevdet dedim ben. Almıyor yani, marşa basıyor, almıyor. Onun dedi bilmem neresinde bir plastik parça var, orasının değişmesi lazım dedi.
Dakika bir, gol bir. İyi, tamam. Beklesin dedi, yarım saat sonra bas, alır dedi büyük bir ihtimalle dedi. Beklettik, yarım saat sonra bastık, aldı, tamam. Aldık, getirdik arabayı, tamam orası. Dediği yer. Bu, o kimsenin tecrübesiyle feraset sahip olması. Üçüncüsü ne? Üçüncüsü Allah'ın ilhamı. Zahiri bir bilgisi yok. O çok hadis bilmiyor. Çok ayeti kerime, tefsir, meal bilmiyor. O çok fıkıh bilmiyor. Buna karşı geliyor ehli zahir. Bu da kalbi. Buna Cenab-ı Hakk'ın o kimsenin kalbine ilham etmesi. Cenab-ı Hakk'ın o kimsenin kalbine ilham etmesi.
Bunun yolu sufilik. Bunun yolu Allah'a muhabbet besleme. Allah'ı sevme. Aşık olma. Allah'ı çokça zikretme. Haramlardan uzak durma. Farzları eda etme, yerine getirme. Kalbinde zikrullahın hakim olması. Kalbinde Cenab-ı Hakk'ın zikrine karşı, Cenab-ı Hakk'ın zikrine, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine, Cenab-ı Hakk'ın korkusuna karşı kalbinde nurlanması kalbine.
Bu ferasetin hiç yanılmayanı en hakikisi. Bu süzülüp gelen Allah'ın ilmi ledünlü. Bu feraset, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin feraseti. O ilmi ledün sultanı, ümmi peygamber. Ümmi. Ümmi. O bir medresede okuyup talim görmedi. O bir kilisede oturup talim görmedi. O bir havrada oturup talim görmedi. O Mekke müşriklerinin okuluna gidip bir talim görmedi. Onu Rabbim terbiye etti. Ve Cenab-ı Hak diyor ki, Cenab-ı Resulullah diyor ki, beni Rabbim terbiye etti. Elhamdülillah.
Ne güzel terbiye etti diyor. Cenab-ı Hak da diyor zaten, sen yetimdin ben sana bakmadım mı? Sen fakirdin, seni gani eden ben değil miyim? Sen fakirdin, Allah seni zengin etmedi mi? Sen bilmezdin, Allah sana öğretmedi mi? Bu da ferasetin en zirvesi, en hakikisi, en sağlamı. O kimsenin kalbine Cenab-ı Hakk'ın yardımı, ilhamı ile bilginin gelmesi.
Onun kalbinin yalan söylememesi. Bu böyle şimdi siz bilgisayarlara inanırsınız. Bilgisayarların taramalarına inanırsınız. Bugün insanlar böyle enteresan bir nokta. İnsanın yaratmış olduğu bilgisayar taramasına inanıyor. İnsanın böyle kendince bulduğu, kendince dizayn ettiği, bir işte göz, kamera ona inanıyor. Ama ve lakin manevi göze inanmıyor. O kimsenin manevi ferasetine inanmıyor. O kimsenin de tarayıcısının olabileceğine inanmıyor. O kimsenin Cenab-ı Hakk'ın onun kalbine kendi nurunu koyup, kendi nuruyla görüp, kendi nuruyla duyup, kendi nuruyla konuşup, kendi nuruyla hareket edeceğine ihtimal vermiyor.
O çünkü kendince böyle bir şeyin kendisinden uzak olduğunu gördüğünden reddediyor. Aslında küfre giriyor. Böyle bir şeyin olamayacağını düşünmek küfür. Ama şunu diyebilir. X kimsede böyle bir hal olmaz. Onun kendi bileceği iş. Bu da ne? Bu ferasetin en hakikisi. Bunun da katmanları var içinde. Bu ilhamın da katmanları var. Bu ilhamın da dereceleri var. Ama hadis-i şerifi unutmayın. İnsanların kalbinde yetmiş bin zulüm perdesi vardır. Kalbinde bu zulüm perdesi senin işlediklerinden oluşur. Senin yaptıklarından dolayı kalbine sen ha bire perde çekersin.
Kendi elinle. Cenab-ı Hak diyor ki sizin önünüzde kendi elinizle işledikleriniz vardır. Namazı kılmazsın. Orucu tutmazsın. Dedikodu edersin. Gıybet edersin. Harama hiç düşünmeden düşersin. İstediğin gibi insanlara hakaret edersin. Bilir bilmez konuşursun. Tepeden bakarsın. İftira edersin. Gözünle gördün mü? Hayır. Kulağından duydun mu? Hayır. E söylüyorlar ya. E bir fasık haber getirdin de siz onu tetkik edin dedi ayet-i kerimede. Sen tetkik ettin mi? Yok hayır. Bu giden kadın yolluymuş. Bu giden adam buzluymuş. Yok filanca şöyleymiş. Yok fişmanca böyleymiş. Gözünden gördün mü? Hayır. Katmer katmer üstüne. Katmer katmer üstüne.
Vay bu kadının etene bak ya nasılmış ya. Katmer katmer üstüne. Bunları yapanlar kalbine ilham gelmeyenlerdir. Bunları yapanlar gece olduğunda mana aleminde ayak izinin olmadığı insanlardır. Bunlar gece olduğunda manevi alemde bunların bir izini göremezsiniz. Bunların zaten mana aleminde bir izleri olmadığından dolayı gündüzleri ellerine geleni yerler, dillerine geleni derler.
Haramdı, helaldi, kırılacaktı, üzülecekti, biliyor mudum, bilmiyor mudum, yanlış mıydı, suizam mıydı, iftira mıydı, nemmamlık mıydı, kovuculuk mudu, anneye karşı gelmekmiş, babaya karşı gelmekmiş, hanımına küfretmekmiş, çocuğuna zulmetmekmiş, komşuna zulmetmekmiş, annesine babasına isyan etmekmiş. Onun mana aleminde bir derinliği yok, bir ayak izi yok. Hayvandan farkı yok. Söyler gündüz o her şey. Gece kaygısı yok onda çünkü. O oturup gece ya bir tevhid çekmem lazım, bir münacat etmemiz lazım. Bir dostla hemhal olmak lazım. Bak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gecesini ibadetsiz geçirmemiş.
İki rekatçık da olsa bir namaz kılmak lazım. Ya namazdan sonra biraz tevhid çekip, biraz ders çekip, biraz muhasebe, biraz murakebe lazım. Biraz tefekkür lazım. Biraz yalvarış, biraz dua lazım. Allah her gece yarısından sonra dünya semasına ne yapar? Tecelli eder. Husisi tecelli bu. Gece yarısından sonra. Sen bu husisi tecelliye rağım olmak ister misin? Ancak mana noktasında, ancak manevi noktada böyle bir işareti olan, böyle bir derdi olan gecenin yarısından sonra uyanık. Eğer normalde o husisi tecelliye rağım olmak istiyorsa, hadi kalk bakalım. Gece seni bekliyor.
E sen gündüz eline geleni yedin, diline geleni dedin. E gündüz her türlü haltı karıştırdın. Benim gibi her türlü aymazlığı yaptın. Benim gibi her türlü körlüğü yaptın. Akşam olunca gözünü açacağım diye uğraşıyorum. O çok affedersiniz Hazreti Mevlana'nın dediği gibi, Hazreti Mevlana'nın sözü bunlara aşktan nasibi olmayanın eşekten farkı yoktur. Bizim insanlarımız onu şöyle anlıyor. Gidecek bir hatunla cilveleşecek, aşktan nasibi var. Gidecek bir adamla cilveleşecek, haram işleyecek, aşktan nasibi olacak onun. O yazıyor ondan sonra, hocam bir erkek bir kadını sevse Allah'ı bulamaz mı? Kendisini Yusuf Aleyhisselam zannediyor. Öbürkü de yazıyor, bir kadın bir erkeği sevse ilahi aşka ulaşamaz mı?
O da kendi kendine Yusuf'un eşi zannediyor. Kimimiz kerem olduk, kimimiz aslı, tecelliyatta sıfır. Herkes Mecnun, herkes Leyla, herkes Ferhat, herkes Şirin, harika edebiyatta. Bir tane dağdan su indiren yok, bir tane kaya oyan yok. Ama herkes canımlı cicimci, sevecek, sevilecek, harika ya.
Gece dört dekat namaz kılmak yok. Herkes Enel Hak peşinde. Hallâc-ı Mansûr, Enel Hak dedi. Harika. Basit bir şey söyleyeceğim. Bunu anlayacak olanlar, gecede yüz rekat namaz kılması lazım diyorum. Tak bitti. Neden? Enel Hak derken, gecede yüz rekat namaz kılıyordu. Kapının ağzını boşaltıverin, geliverin biraz daha içeri doğru. Kalkın dizlerinizinize, sağlı sollu. Enel Hak diyen Hallâc-ı Mansûr rivayet edilir ki, Gecede yüz rekat namaz kılıyor. Beş rekat kıl, on rekat kıl.
Her gece nafile iki rekat kıl, iki rekat. Kalk iki rekat kıl. Ha işte ona ilminle dün gelir. Ne diyor ad-i şerifte? Kırk vakit sabah namazını vaktinde kılan kimsenin Allah diyor, kalbine ilham eder. Ona bilmediklerini öğretir. Onun kalbine bir alim oluşturur. Onun kalbine bir nur oluşturur. Onun kalbine bir kendinden bir alim. El alim Allah'ın ismi. Kırk vakit sabah namazına vaktinde kıl, haramlardan uzak dur. Allah yolunda gayret göster. Allah yolunda çalış. Allah yolunda koş. Tebliğ et, cihad et. Kalbine senin bir alim inecek.
Hiç şaşırmayan, hiç yanılmayan, hiç teklemeyen, hiç teklemeyen, bin bir tane kitabı devirip de ulaşamayacağın ilmi Allah senin kalbine koyacak. El alim olan o. Başka bir şeye gerek yok ki. Ferasetin hakikatine ulaşacak o kimse. O zaman da itiraz etmek yok ama oradan gelen ilme. Ona böyle söyle, Kur'an ve sünnet tarihinde söyleyecek. Korkmak yok, çekinmek yok. Beni savcı götürür, beni polis götürür, beni mahkemeye götürür. Buradan şunu yerim, buradan bunu içerim. Burada sopa yerim, burada dayak yerim, burada aç kalırım, burada uyurum. Benim uyku ihtiyacım var. Param kalmaz, pulum kalmaz. İhtiyacı olanları verilir mi, vermez mi, benden mi kazandı?
Yok öyle bir şey. Hayat senin değil o zaman. O zaman da hayat senin değil. O yüzden Hazreti Mevlana der ya, sen bir saman çöpüsün. Kaldırabileceğini kadarını iste. Saman çöpü dağı kaldırabilir mi? Kaldıramaz. Öyle benim işim var, aşım var, eşim var. Kalbindekine ihanet edemezsin. Herkes istiyor. Ne kadar güzel değil mi kalbinize ilham gelse? Harika. İyi. O hep sorulana cevap vermek değil o. Diyecek gece saat 3 kalk bakalım filancı yerde aç var.
Benim uykum var yok. Ne kadar güzel değil mi şuradaki kabristandakileri şimdi görsek? Harika bir şey değil mi? Öyle bir şey olunca da o köşeye dikiliyor. Gel bakalım bu tarafa diyor. Ne oldu? Ay bu gece yatılacak, yatılacak zaman değil. Zannediyorsunuz ki kabirdekini gördün bitti. Yok öyle şey. O da başlangıcı. Kabirde gördün, yattın tam uyuyacaksın. Oh ne kadar güzel. Ayak ucuna tık geldi. Hoş geldin 23 Nisan. Hadi yat. O orada duruyor, hadi yat sen. Bizim dervişlerde şey var. Oh kabir halini görecek.
Kaykıla kaykıla yürüyecek. Harika. İyi güzel. Gece geldi. Sen yatak odasını açtın, uyuyacağım diye yatağın üstünde oturuyor hazret. Hadi yat. Saat 3 geldin, hazret orada. Git salona başla. Çek zikullaha. Geldin saat 5, hazret orada. Hadi evladım, o minda tevhid çek dedi. İlmiyle dün, kalbe gelen feraset, ilim, nur. Herkes gücü nispetinde hayatı yaşayacak. Ne diyor o her gece yatsı namazından sonra? Geçmiş ümmetlere olduğu gibi bizim kaldıramayacağımız yük ile bize yük yükleme. Allah'tan hayırlısını isteyin.
Bilemeyiz ki biz. Cenab-ı Hak bir para verir, tekkenin yolunu unutursun. Cenab-ı Hak bir borç verir, tekkenin yolunu unutursun. Bir hatun verir, tekkenin yolunu unutursun. Hatunu alır, tekkenin yolunu unutursun. Bir çocuk verir, tekkenin yolunu unutursun. Bir çocuk alır, tekkenin yolunu unutursun. Bir iş verir, tekkenin yolunu unutursun. Bir iş alır, tekkenin yolunu unutursun. Hayırlısını iste. Bahane çoktur gidenin. Vay ona birisi elinden iktirmiştir. Vay ona birisi yan gözle bakmıştır. Vay ona birisi tepeden bakmıştır. Biri ona çay vermemiştir. İşte Şeyh Efendi ona ters bakmıştır. Onu kovmuştur. Onu kovalamıştır. Onu dışarı çıkarmıştır.
Eskisi gibi ona davranmıyordur. Nefse oyun çok. Ben tek kelime söylerim. Neredesin? Evdesin. Millet nerede? Zikrullah'ta. Sen nefsine uymuşsun kardeşim. 28 yıldır söylediğim söz budur benim. Zikrullah alakasında değilsin. Neredesin? Evdesin. Bir bahaneden dolayı evdesin. Bir bahane vardır muhakkak. Nefsine uymuşsun kardeşim. Kendime deriz derim ben bunu. Ben de bir gün derse gelmezsem ben de nefsime uymuşum. Ben de bir şey bahane ettim. Orada arkadaşlar beni dinlemiyor. Yok bana bakmıyor. Yok bana beni takmıyor.
Yok benim çayımı geciktirdiler. Soğuk getirdiler. Vay çok sıcak getirdiler. Bunlar hüsesi bana mı yaptılar? Yok işte birisi yan yattı. Çamura battı. Otururken böyle oturdu. Bana şu soruyu sordular. Eee hava bugün çok sıcaktı. Yok yarın çok soğuktu. Vay ya buz gibi havaya. Ya duydun mu? Eee İstanbul'da yollar kapalıymış. Gidilmez canım. Ya duydun mu? Ne? İzmir'de Bornava'dan çıkılmazmış. Vay be! O zaman derse gidilmez. Gitmediğim gün ben de nefsim oydum. Herkes için geçerli bu. Yolda kaza oldu. Kaza oldu. Yolacak bir şey yok. Yolda araba kalıyor. Cevdet selamun aleyküm aleyküm selam. Filanca yerde yolda kaldım ben. Derse gideceğim ben.
Bir tane arabayla gel diyorum. Geri dönmek yok. Güldür güldür güldür geliyor. Ben orada arabayı bırakıyorum. Biniyorum onun getirdiği arabaya. Güldür güldür güldür gidiyorum. Bir saat geç, iki saat geç, üç saat geç, geç. Geri dönmek yok. Geri döndün nefsine uydun. Sufilerde hikaye çoktur. Bir gün vurdum köpeği Eskişehir'de. Köpek gidiyordu hem böyle kilometrede yok. Orada ebradar var diye. Köpek normalde gidiyordu. Tak geri döndü. Gün vurdum. Çektim arabayı kenara yapacak bir şey yok. Aradım sabah saat altı buçuk muydu? Yedi miydi? Öyle miydi Cevdet? Aradım dedim Cevdet ben arabayı vurdum. Önünden dumanlar çıkıyor.
Dedim gel. Bir araba alın gel. Derse gideceğim. Tamam. Ben aldım arkadan. Uykusuzum zaten. Benim arabanın arkasında her türlü zerzevat, tertevat var. Kelimi yaydım. Battaniye koydum. Yastığı koydum. Bir tane de kitap aldım elime. Yan yattım. Çamura battım. Bekliyorum onu. Cevdet geldi. Trafikle uğraşınken Cevdet'in arabayı da bağladı. Onun da bir şeysi eksikmiş. Daha doğrusu işte şimdi günaha gireceğim diye seslenmiyorum. Muhasebecisi yatırmamış. Bu vermiş parayı. Muhasebeci yatırmamış. Yatırmayınca bağlandı. Bu yatırdım diye yürütüyor kendini. O diyor ki yok kardeşim. Yatırılmamış. Neyse koştu artık. Muhasebeci hatasını düzeltti yatırdı. Biz normalde bir arabalan gideceğiz derken iki arabada kaldı bizim.
Sonra onun arabasını kurtardık artık. Geç oldu artık saat. İki buçuk üç oldu değil mi? İki buçuk üç oldu. O saatten sonra yetişmek mümkün değildim. Cevdet dön dedim. Bugün dedim yapacak bir şey yokmuş. Gitmedin. Sen de nefsini uydun. Bitti. Bu noktada. Bunun yolu bu kardeş. Nefsi uydun. Kaybettin o feraseti. Allah muhafaza eylesin. Nefsi uydun. Uçtu gitti senden. O kalbe gelen feraset. O yüzden onda sımsıkı sabit duracak inşallah. Spor ile uğraşan erkekler özellikle yüzme. Parantez için almış bunu. Bacak ve göğüs kıllarını alması caiz midir? Bu lüt kavminin hareketidir. İbni Abbas radiyallahu anh hazretlerine soruyorlar.
İbni Abbas da Hazreti Abbas'ın oğlu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin amcasının çocuğu. Dört Abdullah'tan birisi. Dört Abdullah'tan birisi. Sahabenin fıkıhta, kelamda, tefsirde en önemlilerden birisi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mahremine. Yani tam iç dünyasına, içine vakıf bir kimse. O anlatır. Lüt kavmi ile alakalı erkeklerin kıyafet davır ve davranışlarını. Bunu okuduktan sonra ben gömleğimin düğmesini açmamaya gayret ettim hep. Tabi buradan bir düğme, iki düğme açılması bunda söz konusu değil. Erkeklerin göğüs, bu ön düğmelerini göğüs boşluklarına kadar açmaları. Erkeklerin fıtrat olan, fıtri olan vücut kıllarını yoldurmaları.
Şimdi iki türlü fıtrat var. Bir yoldurmak var. Koltuk altını ve kasıklarını yoldurmak, Adem'den itibaren bütün peygamberlerin sünneti, kadın ve erkeklerin fıtratıdır. Bir erkek üç günlük dört günden fazla, bir kadın da iki üç günden fazla, koltuk altı ve kasık kıllarını büyütemez. Hanefilerce bu bir buğday başağının büyüklüğü kadardır. En fazla o kadar olur. Kasık ve koltuk altı kıllarını yoldurmak, kestirme, yoldurmak der hadis-i şerifte. Yoldurmak, bunları almak fıtrattır. Erkeklerin göğüs kıllarını, bacak kıllarını, kol kıllarını aldırması fıtrat değildir. Bu erkeklerde eşcinselliğe yönlenmedir. Bu erkeklerde eşcinsel yönlenmedir.
Şimdi üzerinize alınmayan eski fıkıh kitaplarında olan ibareleri okuyacağım. Bir erkeğin sakalını, bıyığını komple kesmesi, tıraş ettirmesi de buna işarettir. Bu eski fıkıh kitaplarında var. O yüzden Osmanlı'da sakalı olmayanı çavuş etmezlermiş askerde. İmam-ı Hanbeli Hazretleri uzun müddet böyle bir talebesine bakmamış.
Demişler ki efendim işte filanca geldi. Sonradan bir bakmış ona, demiş sen bu kadar büyüdün mü? İlk geldiğinde bakmış ki daha çocuk daha parlak. İşte Sabi 13-14 yaşında sakalı bıyığı yok. Bir daha bakmamış ona. 15 yıl. İmam-ı Azam Hazretleri İmam Muhammed'in yüzüne bakmamış. 7-8 yıl. Parlak çocuk diye. Çünkü parlak bir çocuğa şehvetle bakmak, kadına bakmak gibi haramdır. Bu tip kadınsı kıyafetler giymesi erkeğin, kadınlar gibi kırıtması, konuşması, kadınlar gibi yürümesi, kadınsı davranışların içerisinde onu gayet makul ve malum görmesi. Bunların hepsi de eşcinselliğe işarettir.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden hangi spor dalıyla uğraşırsa uğraşsın, zaten yüzmeyle uğraşıyorsa o yine normalde hanbelliğe göre baldırına kadar, yani diz kapağından bir karış yukarısına kadar, Hanefi'ye göre diz kapağının altına kadar, bittiği yere kadar örtmekle mükellef, haram. Erkeklerin erkeklere göbek deliğiyle diz kapağının altı, hanbelliğe göre biz ona paçalı don diyorlar yani, erkeklerde var ya, o paçalı don muhakkak erkeklerde en az bir başka erkeğin yanında soyunup giyinme zarureti oluyorsa, paçalı don giymek zorunda.
Bir erkek kendince kendi tesettürünü düşünüyorsa yine paçalı don giymek zorunda. İnsanın başına nerede ne geleceği belli değil. Adamdır, sen de tango giyeceksin diye bir kaydı yok. Böyle bir şey yok. O da kendini muhafaza edecek. O yüzden spor ile de uğraşsa, o erkek, erkekçe davranacak. Alın yazımıza itimat edip ameli terk etmeli miyiz?
Aaa, o alın yazısını okuyanla tanışmak isterdik ya. Yani bu alın yazısına itimat etmek şu, o kimse kendisinin kesin cennetlik olacağını biliyor. Bu boş, Allah muhafaza eylesin. Dini nikah kıyılırken nikahın geçerli olması için şahitlerin nikah anında orada bulunmaları gerekir mi? Hayır.
İmam-ı Azam'a göre, Hanefilere göre nikah esnasında şahidin olması şart değil. Sonradan da şahitlendirilebilir bir sıkıntı yok. Tekkede namaz kılan herkes kubbeye doğru namaz duruyorlar. Ramatekkenin arkasındaki camiye bakarsak, kıble yanlış. Bunun nedeni nedir? Bu kıble yanlış mı ki? Baktınız mı hiç? Namaz kılanlar doğru diyor. Sahabenin Müslüman olmayanları İslam'ı tebliğ ediş şekli nasıldı? Sahabe bir harf öğrenir, o harfle bir bölgeyi, bir beldeyi tebliğ eder İslam olmasına sebep olurdu. Onlar öğrendiklerini uygulayan insanlardı.
Uygulayan, kendi yüzlerinde uygulayan insan. O yüzden insanlar onlara baktıklarında, eğer o kimse böyle iman noktasından baktığında kalırdı orada anında. Çünkü her taraflarından iman fışkırıyordu. Ve hiç bu noktada tabiri caizse hesapsız kitapsızlardı. Hesapsız kitapsız. Geçen gün ben bir yazı yazdım, boyuna soruyorlar, bu ne demek diye. Biz, ben kendim ve ilk arkadaşlarım olarak bunu söylüyorum. Biz Cenab-ı Hakk'ı ayetsiz, hadissiz sevdik. Biz derviş olduğumuzda, ne benim, ne Oktay'ın, ne Nuri'nin, o yakın dairedeki arkadaşların ayet-hadis bilgileri yoktu.
Biz ayet-hadis öğrenerekten İslam olmadık. Ayet-hadis öğrenerekten derviş olmadık. Ayet-hadis bilerekten de biz Allah'ı sevmedik. Biz ayet-hadis bildiğimizden dolayı Allah'ı zikretmedik. Ben pek böyle geriye sarıp düşünmek istemem, anı yaşamak isterim. Ama ve lakin o halimiz bizim o esnada ayet-hadis bilmeden Allah'a aşık olmaktı.
Hatta daha ilerisi neye aşık olduğumuzu da bilmiyorduk. Daha ilerisi biz neyi niçin zikrettiğimizi dahi bilmiyorduk. Ama mutluyduk. Hızırlıydık. Hasbiydik, harbiydik. Yalancımız yoktu. Kendim için de söylüyorum bunu.
Hesabımız yoktu, siyasetimiz yoktu. Kimi kırarız, dökeriz. Böyle konuşursak böyle mi olur? Böyle bir şeyimiz yoktu. Paramız yoktu. Bayındır'da hiç kimsemiz yoktu. Kelaynak kuşu gibiydik. Yine aynıydı da. Öyleydik ama. Gaz lambamız bile yoktu. Size bunlar tuhaf gelir. Yoktu. Yoktu. Karanlıkta zikrederdik dedemin evinde. Evini açacak kimse yoktu bize. Gürültülüydük. Böyleydik.
Bursa'ya geldiğimizde farklı değildik. Zar zor dik kaldırımın şeyinde ne o? Bodrumunda bir yerde ders yapıyorduk. Zar zor. Bile bile yol yürüyorduk. Ben evini kiraladığımız adamın, o bodrumu kiralayan adamın kendi şeyhliğine basamak yapmak istediğini bile bile kiraladım. Yere ihtiyacımız vardı. Kimse elini açmıyordu, kimse kucağını açmıyordu. Adnan Karataş bir gün, tabiri caizse babasını ve amcalarını derse getirmişti. Ders bitti, zikrullah bitti. Şurada arkada oturan adam var. Ona iyi bakın. Bak dönün. Şurada Hacı Mehmet Karataş var. Reklam değil bu. Hemen daha orada dedi. Kayhan'da bir daire var dedi. Ortak. Orayı verdim size dedi. Gelin oraya dergah yapın dedi.
Kira mirayı hiçbir şey istemiyorum sizden dedi. Biz Hüra'ya gittik, oraya oturduk. Orada da haftanın bir günü ders yapmaya başladık. Bodrum'dan dışarı çıktık biz. Bodrum'dan yeryüzüne çıktık. Yeryüzüne. Yoktu. Geriye dönük kira istemedi benden. Buraya verdim dedikten sonra yani tiansın ben bu kadar kira istiyorum diyenlerden değil yani. Her şey insanın bakın kalıyor orada. Sonra o daire bir başka kardeşine düştü.
Telefon açıp sormadılar bile bana. Buraya ne yapacaksınız diye. Bütün eşyaları kapının önünden arkadaşlar topladı. Bir insanın kendi eşyası kapının önünde toplansa ağrına gitmez. Benim ağrıma gitmez. Benim vallaha da billaha da tilda da ağrıma gitmez. Gitmez. Cemaat olunca kendi kendime düşündüm. Dedim Allah Allah. İnsan yaşayacak mı? Yaşıyor.
Görecek mi? Görüyor. Yaşanacakmış. Yaşanıyor. Görünüyor. Dünya mal. İnsanın gözünü boyuyor. Hani gelirler bana sorarlar. Bu nedir? Ben de derim ki dinin hukuku bu. Bu bunun böyle olması lazım. Hoşuna gitmez adamın. Cephi açar bana. Özel meseleye gireceğim. Şimdi girmeyeyim. İnsanlar sonuçta belli bir noktaya, belli bir daire koşarken herkes bir şeyler yaşayarak koşuyor. Allah yesin inşallah. Eski günler açılınca insan tuhaf oluyor. O yüzden ashab hesabı, kitabı olmayan insanlardı. Onlar Kur'an'ı bütünüyle bilerekten yola çıkmadılar. Onlar Kur'an-ı Kerim ayetler tam olarak gelsin, indirilsin, din tamam olsun da bakalım böyle bir şey yok.
Din 23 yılda tamam oldu. 23 yıl içerisinde tamam olurken dinin devleti de kuruldu, kurumları da kuruldu, her şey kuruldu. Sufiler ashabın yolundan giderler. Orada bir Allah nidası duydu mu duydu, kalır o orada. Öbür güne der, ben bir nida duydum, gel. Ne o? Bir Allah nidası duydum ben. Bir Allah nidası duydum. Bu sahabenin yoludur.
Sahabe Allah nidasını duyar yürür. Ayet-i Kerime'yi duyar yürür. O manada dedim ben, biz ayet, hadis bilmeden onu sevdik. Biz tanımadan onu sevdik. Biz zikretmenin manasını bilmeden zikrettik. Hala daha bilmek için de uğraşımız yok zaten. Öyle bilelim bilgimiz tam olsun ondan sonra böyle bir derdimiz yok bizim.
Bize yangın var diye bağırdılar. Biz tulumbacı mıyız? İtfaiyeci miyiz? Bakmadık. Başımızda itfaiye şapkası var mı? Üstümüzde yangından koruyacak elbisemiz var mı? Elimizde su hortumu, su kovası var mı? O aklımıza gelmedi bizim. Biz yangın vara koştuk. Yangın vara koştuk biz. Sahabe de aynı şekilde dedi. Birisi nida etti ötelerden. Yangın var dedi.
Hepsi de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle koştular. Hepsi de. Ve zannetmeyin ki sahabe oturup böyle günlerce, aylarca, yıllarca ilim meclislerinde oturup da işte zikrullah yapmadı, cihada gitmedi, koşmadı, koşuşturmadı. Böyle bir şeyle aklınızı oynatmayın. Sahabeye cihat var dedi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Hepsi de elinde ne varsa kılıç kuşandı, hazır durdu. Buraya yardım edilecek dendi. Sahabe hazır, yardım etti. Yön tayin etti bu tarafa dedi. Hiç kimse hesap etmedi. Arkada karın vardı, malın vardı, çolun vardı, çocuğun vardı. Tayin edilen yöne doğru koştular onlar. Allah Allah nidalarıyla. Sahabenin yolu budur. O yüzden tabiin diyor ki kime? Teba-i tabiin ediyor.
Sahabeyi görenler, sahabeyi görmeyen ilk nesne anlatıyor. Eğer diyor siz onları görseydiniz bunlar deli derdiniz. Eğer onlar sizi görseydi bunlar dinden çıkmış deyip kılıçtan geçirirdi sizi diyor. Biz ne zaman ki sahabe gibi yaşamak, sahabe gibi koşmak, sahabe gibi davranma noktasını bıraktık, ümmet olarak zelil olduk biz. İçimizden işit de çıktı, çeşit de çıktı, içimizden ne ya işte selefi de çıktı, içimizden vahabi de çıktı, çıktı da çıktı içimizden bizim. Bir sürü sünneti işte inkar edenler çıktı, hadisleri inkar edenler çıktı, dinin içerisinden hükümleri kaldırmaya kalkanlar çıktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin peygamberliğini inkar edenler çıktı.
Asıl biz sahabenin yolunu terk ettiğimizden oldu bu. Bütün İslam dünyası. Adamlar televizyona çıkıp, camilere çıkıp, konferans salonlarına çıkıp, gözümüzün içine baka baka dinimize hakaret ettiler, imanımıza hakaret ettiler, peygamberimize hakaret ettiler, Kur'an'ımıza hakaret ettiler, şeriatımıza hakaret ettiler, hukukumuza hakaret ettiler, örfümüze, adetimize, geleneğimize, göreneğimize, namusumuza, şerefimize, hay şihetimize, insanlığımıza hakaret ettiler.
Biz sus pus yaşadık biz. Sahabenin yolunu terk ettik çünkü. Sokakları doldurdular, kahrolsun şeriat dediler. Sokakları doldurdular, kahrolsun Kur'an dediler. Sokakları doldurdular, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretten hakaret ettiler. Biz o esnada darbecilerle nasıl peşkeş çekeriz birbirimizi diye düşünüyorduk. Biz ince siyaset hesapları yapıyorduk o esnada. Televizyonlara çıkıp her türlü hakareti yaptılar, hala daha yapıyorlar. Her Ramazan geliyor, birkaç tanesi çıkıyor. Bizim televizyonlarımızda bu memleketin televizyonlarına, ilim adına, demokrasi adına, özgürlük adına, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazrettenin hadislerini inkar edip dinimizi ifsad etmeye çalışıyorlar.
Biz yine demokrasi adına susuyoruz biz. Biz çok demokratız ya. Evet. Ondan sonra İsrail oradan başlıyor bombalama gaz diye. Biz buradan bağırıyoruz kahrolsun İsrail. Senin içindeki İsrailler ayıkla ilk önce. Kimse onlara bakmıyor. İsrail orada Müslümanları şehit ediyor. Katlediyor meydanda. İçimizdekiler dinimizi katlediyorlar. Evlatlarımıza sağlam bir Kur'an ve sünnet bırakmamızı istemiyorlar. İmam hatiplerimizi kapattılar. Kur'an kurslarımızı kapattılar. Başörtüleri açtılar. Ne yaptık? Hikmet var deyip kimisi gitti.
O hikmet değil. Mahalledeki hikmetten kastediyoruz. Gitti adam darbecilerle ortak iş yapmaya kalktı. Biz sustuk hikmet var dedik. Adamlar yasakladılar. Kızlarımızı televizyonlarda hep beraber seyrettik. Hep televizyondan kahrolsun bunlar dedik. Oturduk evde. Sahabeden kendimize bir örnek alamadık ki.
Edebiyata güzel. Ramazan gelince gittik. Dedik ki ya bu otellere girilmez. Çok basit bir şey söylüyorum. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri sağ olsaydı gittiğiniz o beş yıldızlı, beş boyunuzlu otellere girer miydi, girmez miydi? Çok basit. Evlerimize girer miydi, girmez miydi? Çok basit. Alın size sahabenin yolu. Sahabenin yolu İstanbul surlarının önünde 83 yaşında, bir rivayette 85 yaşında Atının üzerine kendisini bağlayıp, orayı fetheden asker, ne güzel asker, orayı fetheden komutan, ne güzel komutan. Lafzına mazhar olmak için atının üzerine kendisini bağlayıp İstanbul surlarının önünde şehit olan sahabe orada. Ey Müslümanlar, eğer hafta yedi gün, yedi günün dört gecesini evinizde geçiriyorsanız zarardasınız.
Yedi günün dört gecesini dışarıda, zikrullahta, sohbette, cihatta, mücadelede geçirmezseniz, Allah evinizden, arabanızdan, katınızdan, yatınızdan, sağlığınızdan, paranızdan, pulunuzdan hesap soracak. Çünkü bir şeyin fazlalığı o tarafta olacak. Oruç nasıl? Nafile oruç tutacak bir kimse. Öğlen namazından önce niyet etmesi lazım. Öğlen namazından önce niyetlenmezse, günün fazlalığını niyetsiz geçirdiğinden orucu oruç olmaz. Haftanın fazlalığını Allah yolunda harcayacaksınız. Eğer haftanın fazlalığını Allah yolunda harcamıyorsanız, sahabenin yolu sizin için edebiyat. Edebiyat.
Dört gece ama zikrullah, ama sohbet, ama bir yere gideceksin, Allah'a anlatacaksın. Dört gecen, dört gecen buna ayrılacak. Dört gecen buna ayrılmıyorsa, kapında duran arabadan hesap soracak senden. Evinden hesap soracak, parandan hesap soracak, sağlığından hesap soracak. Gel diyecek buraya. Ben sana sağlık verdim, Allah yolunda koşturdun mu? Sana araba verdim, Allah yolunda koşturdun mu? Sana ev verdim, Allah yolunda koştun mu? Sana hatun verdim, Allah yolunda koştun mu? Ona Allah'a anlattın mı? Sana evlat verdim, Allah yolunda koştun mu? Paran yok, araban yok, yayan yürü. Şimdi diyorlar ki, yok bizde de yoktu kardeş.
Biz Tire'de zikrullah'tan çıkar, ta Tireliler bilir onu. Orta yerde bir park vardır, oraya kadar yayan yürürsün. Orada beklersin. Oradan gelen geçen tanıdık bir gece saat 11-12 bir araba denk gelirse, bineceksin gideceksin. Bir araba denk gelmezse, beklersin yarım saat, bir saat yok, iki saat yok. Park orada duruyor, bank da orada duruyor. Gece birden ikiden sonra hiçbir araba geçmez. Park da orada, bank da orada. Banklar senindir. Gece bekçi gelir, götürür karakola kadar. Kimliğini alır seni. Kaydeder. Neden otelde kalmıyorsun der. Neden burada yatıyorsun der. Ne yapma buraya geldin der. Bir sorgu, sual yapar. Bakar, senden bir şey çıkmaz. Gönderir seni.
Gidersin parkta sabahlarsın. Yol bu. Sahabe. Bir harf öğrenir, yürürdü. Bir harf öğrenip yürüyorsan, tembelsin, nefsine uydun. Sahabenin yolu değil. Kimisine de nefis öyle vurur ya. Biz ne biliyoruz ki? Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, bana zakirlik veriyor. Oradan eski zakirlerden birisi diyor ki, efendim biraz daha gelseydi, bir şeyler öğrenseydi, öyle siz zakirlik verseydiniz. Akıl veriyor Şeyh Efendi'ye. Şeyh Efendi böyle bir bakış fırlattı ona. Kafasını çevirdi bana. Ondan sonra. Oğlum sen işte bunlar, bunlar, bunlar yaparsın.
İyi. Öbürkü bir tane daha, daha o eski. O dedi ki, efendim biraz daha pişseydi, ben ona öğretseydim dedi. Döndü ona, baktı. Bana döndü, efendim ben hiçbir şey bilmiyorum dedi. Biz biliyoruz mu dedi. Sert. Kim biliyor dedi. Ses yok. Hani ben bir şey bilmiyorum dedim ya. Bana o zaman istare kağıtlarını verdi. Bunlar da istare kağıtları dedi. Sen bundan sonra rüya da yoran dedi. Ben kaldım. Başladı. Yeşil görürse, şunu görürse, bunu görürse hayırdır. Şöyle olursa, böyle olursa böyledir. Tamam. Öyle bir sert ki hava. Öyle bir sert ki. Birisi kafasını kaldırsa kılıçtan kafasını götürecek.
Sustum ben. Yolda giderken yan yana gidiyoruz. Mustafa Efendi oğlum dedi, rüya anlatırlarken böyle yap dedi. Emredersiniz efendimiz. Bitti. Bitti. Biz biliyorduk. Şeyhim benim öyle dedi. Biz biliyork mu dedi. Sen kitap okuyacağım diye, yola çıkacağım diye uğraşma. Allah'ı sev. Bir harf öğrendin. Yaşa. Bir harf öğrendin. Yaşa. Yeter sana. Bu gece coştum herhalde ben yine. Hz. Ömer'in Sa'd Ebu Vakkas'ın gibi sahabelerin getirdiği hadisleri kabul ederken, Übey bin Ka'ab Ebu Musa el-Eşari'nin getirdiği hadisleri neden şahit getirmelerini istemiştir? Kardeş, bunları hadis alimlerine sorun. Biz gideriz, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu Davud bakarız.
Deriz ki ya, bu hadislerin hepsi de sahih. Kütüb-i Siddha'ya bakarız. Hepsi de sahih bunların deriz. Biz oturup o hadisçi ne demiş, bu hadisçi ne demiş, bizim işimiz değil kardeşler. Biz Buhari, Müslim'i, Ebu Davud, Tirmizi, meşhur 6-7 tane hadis kitabı var ya, hepsinin de söyledikleri doğrudur.
Alın evinize bir tane kütüb-i Siddha, bitti, doğrudur. Alın evinize bir tane rudani, doğrudur. Yok işte bu hadis kitabında şöyleymiş, bu hadis kitabında böyleymiş. Bunları ehli söylemedikçe hepsi de fitne kare, fitne kare fitnedir. Bunları televizyonlarda söylüyorlar. Hadislerin hangisi sahih? Be ahmak, be alim bozuntusu. Alim bozuntusu bunlar. Bu milletin evinde bir tane hadis kitabı yok. Bu millet 200 yıldan beri hadis okuyamıyor. Bu millet kendi namaz hadislerini dahi okumaktan uzak. Sen bu milletin kafasındaki hadis-i şerifleri nasıl yok saydıracaksın? Kim anlatıyorsun?
Sen git kendi okulunda, ilahiyatta, neredeyse, bütün hadisçileri toplayın. Aylarca, yıllarca, günlerce, senelerce tartışın. Deyin ki biz 50 tane, 150 tane, dünya üzerinde 500 tane, 300 tane hadisçi olarak tartıştık, araştırdık, soruşturduk, sonuca bağladık. İşte hadis kitabını yayınlıyoruz. İlmi bir cemaat olarak, bir daire olarak, bir şube olarak biz hadisleri yayınlıyoruz deyin.
Biz size tabi olalım ya. Bizim önümüzde, biz cahil insanız kardeşim. Bizim önümüzde sen hadisleri tartışırsan. Bizim kafamızdaki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine tabi olma sünneti sen yıkmaya çalışıyorsun. Fitne var içinde. Hainlik var içinde. Hainlik var. Hainlik. Bunlar cemaatlerin önünde tartışılacak şeyler değil. Bunlar televizyonlarda tartışılacak şeyler değil. Bunlar ehlince oturup tartışılacak konular. Benim şimdi televizyona çıkıp beyin ameliyatı yapmak, beynin işte arkasından değil kafatasının önünden yapılması lazım demem gibi bir şey. Adam bana der ki sen ya cerrah mısın?
E değilim. E sen din alimi misin? Sen iktisatçısın. Hadislerle ne işin var senin hadislerin sahih olup olmadığıyla? Sen tarihçisin. Hadislerin sahih olup olmadığıyla ne işin var senin? Birine dedim evinde bir hadis kitabı var mı? Yok. Hiçbir hadis kitabı okudun mu? Yok. Ya sen nasıl sorarsın dedim hadislerin hangisi sahih hangisi değil diye. Allah aşkına dinimizi katlediyorlar masumca görünerekten sinsi bir şekilde. Yani hiç dini kitap okumayan bir hanımefendi hadislerin hangisinin sahih olup olmadığını tartışacak benimle. Abdest almasını biliyor musun dedim.
Baktı. Lütfen dedim. Allah rızası için. Bir soru sordum. Siz bana bir soru sordunuz. Ben de size ilmi olarak cevap vereceğim. Durdu. Abdest almaktan sözünüz dedi bu elleri yüzleri yıkamak mı dedi. Dedim elinin yüzünü herkes yıkıyor. Bana abdest almayı bilip bilmediğinizi söyleyin. Kaldı. Abdest almasını bilmeyen bir hanımefendi dinin içerisindeki hadis-i şeriflerin sahih olup olmadığını tartışabilecek noktada.
Var mı böyle bir şey? İçimize fitne sokuyorlar. Dinlemeyin hiçbirini. Protost edin. Birisi hadislerin içerisinde sahih olmayanlar da var deyip de söze başladı mı hemen kaldırın telefonu. Bu konuşmacıyı dinlemek istemiyoruz. Bizim peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şeriflerinin üzerine şüphe beyan etmekle bizim dinimizi fesada veriyor. Bizim imanımızı fesada veriyor. Bizim dinimize hakaret ediyor. İmanımıza hakaret ediyor. Biz onu istemiyoruz deyip dava açın. Evet. Konuşamasınlar. Hadi siz çıkın. Yahudilerle alakalı bir laf söyleyin. Bütün kariyeriniz alt üst olsun sizin. Siz kahrolsun İsrail deyin.
Kariyeriniz alt üst olsun sizin. Katil İsrail deyin. Kariyeriniz alt üst olsun sizin. Velev ki siz bu Hristiyanlık sahte bir din deyin. Vallahi Kodes'e gidersiniz. Kodes'e Kodes'e. Suç Türkiye'de. Bu Hristiyanlık dini veya Yahudilik dini gerçek değildir. Sahih değildir. Sahtedir. Bunlar normalde bozulmuş dindir. Derseniz Kodes'e gidersiniz. Basın savcısı çağırır sizi. Gel der. Televizyonda bir sunucu vardı Star'da. Siz kızılbaş mısınız? Mum söndü mü yapıyorsunuz?
Dedi. Halbuki Alevilerle bağlantısı yok bunun. Mum söndü yapanlar zerdüşlerdir. Şeytana tapanlar mum söndü yapar. Anadolu'da da vardır bu. Suriye'de, Irak'ta hala da vardır. Zerdüşler mum söndü yaparlar. Yani toplanırlar bir odaya. Orta yerde de bir tane mum vardır. Bir tane horoz koyarlar yanına. O horoz kanadını çırpar, mum söner. Herkes bir kadın tutar oradan. Size tuhaf geliyor bu şimdi. İnanç bu. Zerdüşlük'e göre bir baba kendi kızıyla cinsel ilişkiye girer. İlk hak onundur. Zerdüşlük. Hala da var bu. Şeytana tapanlar da aynıdır. Beyrut'un dağlarında yaşarlar.
Bir kısmı Suriye'dedir. Bir kısmı Irak'ta da vardır. Bir kısmı da Anadolu'ya geçmiştir. Toroslar üzerinden. Tahtacıların bir kısmı onlardandır. Onlarda da var. Adam televizyonda bunu söyledi. Millet televizyonunun bir toplantı. Televizyon hayatı bitti adamın. Bitti mi? Bitti. Var mı böyle bir Müslüman gibi görünüp hadis-i şerifleri hakaret edecek, Hazreti Peygamber'e hakaret edip de mesleki hayatının son bulan birisini gördünüz mü?
Hiç Türkiye'de. O yüzden hadislere fütursuzca saldırıyorlar. Allah bizi affetsin. Siz yurt dışında da bu tür dergahlar aşmayı düşünüyor musunuz? Kardeşler biz dergah açmıyoruz. Bizim dergah açacak paramız, pulumuz yok. Dergah açmak için para dilenmek lazım insanlardan. Biz dilenci değiliz. Bizim böyle bir derdimiz yok. Hakkınızı helal edin. Biz hasbelkader davet ederlerse, çağırırlarsa, kendi kendimizi çağırmazlarsa, kendi kendimizi davet ediyoruz. gidiyoruz ben buraya davetliyim diyorum. Ben selamun aleyküm aleyküm selam. Hayır cemaat şu televizyonu kapatın. Bir yolcu geldi şuradan gelip geçiyor diyorum ben.
Kapatın şu televizyonu bakalım. Kapatıyor adam. Birisi gelmiş beyaz sakallı. Selamun aleyküm aleyküm selam. Ben buradan geçiyordum diyorum ben. Beş on dakika sizi rahatsız edeyim. Bir sorunuz varsa sorun. Dini, İslami, insani ne istiyorsanız sorun. Hadi bakalım kahveci herkese bir çay ver. Bizim hayatımız bu. Yarın Gelibolu'ya gideceğiz. İşte orada da arkadaşlar var. Gelibolu'da orada sohbet edeceğiz. Gelibolu Mevlevihanesi'nde. E pazar günü Allah izin verirse oradayız. Salı günü İzmit'teyim Allah izin verirse. E bir dahaki pazar gene İzmir'deyim. Gazemir'de. Bizim öyle dergah açmak bunlar büyük işler. Allah muhafaza eylesin. Bizi hasbelkader davet ederlerse gideriz.
Yurt dışında da yaşayanlar bu talepte bulunmak istiyoruz demişler. Yurt dışında bu tip davetlere pek katılmak istemiyorum. Katılmak istemeyişimin sebebi şu. Bütün yurt dışından çok bu ara Allah razı olsun davet ediyorlar. Yurt dışındaki kardeşleri, oradaki Müslüman Türkleri, Türkiye'deki cemaatler, tarikatlar, dini oluşumlar. Onların hepsinde böyle bir para tuzağı gibi gördüler. Para emme yeri gibi gördüler. Herkes gitti yurt dışına. Onların paralarını üttüler. Onların paralarını yediler. Bunu istediğiniz cemaat, istediğiniz tarikat, istediğiniz parti diyebilirsiniz. Yurt dışında çalışan insanlar bu sefer Türkiye'den yeni gelen kimselere artık şüpheyle bakıyor.
Bizden yine para mı isteyecek? Bizden yine dolandırmaya mı geldi? Biz yine birisine ütülmeye mi geldik diye görenler var. Haklılar. Aynı şey Türkiye'de de var. Daha bu aza indi. Ama bu daha çoktu Türkiye'de. Herkes çocuğunu muhafaza eder. Gitme onlara. Neden? Bir gün senden para isteyecekler. Bir gün senin pulunu alacaklar. İşin enteresan noktası. Biz cemaat olarak, daha doğrusu biz tarikat olarak, mesleğimiz paranın üzerine kurulu değil. Hiç kimseden hiçbir şey istememeyi, hiç kimseden hiçbir talep kabul etmemeyi, hatta yakın dairenin dışında, o da sünneti Resulullah olduğu için, yakın dairenin dışındakilerden hediye dahi kabul etmenin caiz görülmediği bir yolun içindeyim.
Arkadaşlara da derim, kardeşler bana hediye getirmeyin. Benim yakın dairede kardeşler, bu ayıp değil. Oluşmuş bir dairem var. Onlar beni yanlış anlamaz. Ben onları yanlış anlamam. Kafamızda soru işareti olmaz. Çünkü yedirdiği yemeği zehir zıkkım edeni mi ararsın bende? Yedirdiği yemeğin parasını isteyeni mi ararsın bende? Daha önce almayacağım deyip de dergaha üç kuruş verip ben dergaha üç kuruş verdim deyip o parayı geri isteyeni mi aramazsın? Adam gitmiş oraya ben git gel buraya kardeşim buraya bir şey yap dememişim, hiçbir şey dememişim gelmiş oraya yapmış zamanla. Eee ben dergaha filancayı. Kardeş sana kim dedi yap dedi. Adnan dedim yok, Hüseyin dedim yok, Cafer dedim yok.
Ben dedim mi sana? Hayır. E ben yaptım lazımdı. Eee şimdi ver parasını. Al kardeş. Bir daha yapma istemiyoruz senden bir şey. Bunları yaşayaraktan geliyorum ben. Bu oyuna soruştururlar cemaatin içerisinden birisinden para alıyor mu? Borç alıyor mu? Hala da hatta burada bilen. Biz burada çaya çorbaya para almıyoruz soruyor buraya gönderiyor. Şimdi göndermiyorlar. Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Uludağ'dan diyorum bende. Bunları yaşaya yaşaya artık yaşta geçiyor ya kardeşler. Artık ağır geliyor. O yüzden kendini duvar örüyorsun etrafına. Kötümlaştırıyorsun.
Yemek yiyeyim vereyim diyorsun. Su içime yiyeyim. Neden? Yarın öbür gün diyecek ki sana. Diyecek. Biz ona ağzını su içirdik. O yüzden gittiğim yerlerden genel olarak su dahi içmeden geri dönenlerdenim. Bunu takva görüntüsü yapmak için söylemiyorum. Artık tabiri caizse yoruldum bıktım. Artık canım dayanmıyor. Üzülüyorum. Üzülüyorum, üzülüyorum. Onlar adına üzülüyorum. Kendi adıma değil. Onlar adına üzülüyorum. Sakın kendime üzüldüğümü zannetmeyin. İnsanlar gelip geçiyor. O yüzden şimdi Avrupa'dan gelenleri biliyorum ben. Kardeşler vardı bizim.
Küçük dağları onlar yarattılar sanki. Sanki Avrupa'daki Müslümanlara muhtaç Türkiye'deki Müslümanlar. Şeyh Efendi'ye yapıyorlardı. Bilmiyorum herkese mi yapıyorlar. Selamun aleyküm aleyküm selam. Efendim biz Nevşehir'de otogardayız. Telefonu duyuyorum ben. Evdeyim. Şeyh Efendi'nin evinde. İyi oğlum. Oradan diyor bir taksiye binin. Gubba Hasanlıoğlu'nun oraya gideceğiz. Deyin taksicilerini hepsi tanıyor diyor. Gelin oradan. Kapatıyorlar telefonu. Türkçe konuşuyor. Benim yanımda olmasa diyeceğim ki ya belki de araya bir laflar girdi. Cırırırt bir daha telefon çalıyor diyor.
Meyvah bu adamlar gene diyorum ben. Selamun aleyküm aleyküm selam. Efendim biz dışarıdan gelmiş idik. Altı kişiydik. Bir taksiye sığmıyoruz da işte bir arkadaş yani. Birisi gidecek alacak. En sonunda dayanamadı. Oğlum dedi evde Mustafa Efendi var misafir. Ben bu yaşımda şimdi araba kullanmasını bilmem. Sokağa çıkayım da. Kimin arabası var ona bakayım da. Ona rica edeyim de. Gelip de seni mi alalım oradan dedi. Mustafa Efendi var dedi. O da misafir burada dedi. Ne yapayım şimdi dedi. Adam kahvaltı yapacak daha dedi. Burada yeni. Şimdi ona diyeyim mi dedi. Sen kahvaltı yapmadan kalk. İşte yurt dışından misafirler olmuş. Onları al gel. Böyle bir algıları var.
Yurt dışında yaşayanların psikolojileri çok düzgün değil. Kendilerini kıymetli görüyorlar. Kendilerini özel görüyorlar. Kendilerini yüksek görüyorlar. Kendilerini çok akıllı görüyorlar. Kendilerini çok biliyor görüyorlar. Bu kardeş için söylemiyorum bunu. Genel bir analiz bu. O yüzden istiyorlar ki bundan 20 yıl önce hani böyle Avrupa'ya gidenler vardı ya. Herkeste bir hasret var. Onlar da Avrupa'ya gittiler. Geri dönerlerken herkes yollarda karşıladı onları. Onlar da kafalarına birer tüy taktılar. Kiralık birer araba aldılar. Geldiler biz arabalarına baktık onların. Kafalarında kütüğe baktık. Getirdikleri teyplerine baktık. Aman onlar yurt dışında ihtimam gösterdik. Yedirdik içirdik.
Onlar her şeye tepeden baktılar. Ahkam kestiler. Her şeyi hiçbir şey beğenmediler. Her şeyi böyle üst noktada böyle kendilerini koydular. Herkes de onlar misafir dedi. İşte kimisi 3-5 kuruşunu alırım diye düşündü. Kimisi aman neyse bir ay sonra gidecekler. Yapsınlar yapacaklarını dedi. Onlar bu havaya büründüler. Onlara dervişlik yaramıyor. O gelip böyle işte. Dayı sen üzerine alınma. Şimdi dervişlik üzerinde duruyor onun. Geliyor oturuyor. O özel bir koltuk istemiyor burada. Bunun gibi. Yani dervişlik o üzerinde otururdu mu. Tamam sıkıntı yok. Ama öbür türlü. Aa o biliyor. Dervişlik bu değil. Dervişlik bilmiyor mu demek. O yüzden bir de tepeden bakıyor.
Hani ne isteyecek. Alacak muhakkak o bizden bir şey. Böyle bir şey bekliyor. Allah iyi etsin inşallah. İnşallah o kardeşler de kendilerini düzeltirler. İnşallah. Biz bu diyanete uyarsak vakti girmeden kılmış olduğumuz yatsı ve sabah namazlarının yeniden edamı etmemiz gerekir. Veya eskiden uygulanan saatleri mi kılmalıyız. Eğer öyleyse diyanete uyanların durumu nedir. Al işte dakika bir. Gol bir. Olsun. Diyanet doğrusu için tayin etmiyor mu vakiti? Ama daha önceden eski vakit kullanıyormuş. Şu anda vakitleri geri aldılar. Çünkü yatsı namazı çok geç vakitte geliyor. Olsun alınır. Bir şey olmaz. Alınır. Alınır mı?
Evet. Hanefi'ye göre alınır. Bizim Türkiye'deki vakit İmam Muhammed İmam Yusuf'a göre. Hanefi'ye göre değil. Hanefi'ye göre yatsı vakti vakti öne alınabilir. Bir sıkıntı yok. Sabah namazı için de geçerli. Yurt dışı içinse söyleyecek sözüm yok. Ama burada da var ya bir tartışma. Yani Ramazan gelince bütün ulema ayağa kalkıyor. Küllenmiş yerlerinden kalkıyorlar. Tartışacak bir konu buluyorlar. Bu senede orucun çok tutulmasıyla alakalı söylediler ya. Bunun gibi. Allah muhafaza eylesin. Yok. Diyanet bu nokta. İki şeyi var diyanetin uygulaması. Türkiye'de normalde Osmanlı'dan itibaren uygulana gelinen vakit İmam Muhammed İmam Yusuf'a göredir. Daha doğrusu Anadolu'daki İslami uygulama karmadır.
Nasıl karmadır? İçinde mesela İmam Muhammed İmam Yusuf'a göre vitir namazı vacip değil. Nafile sünnet hükmündedir. İmam Azam'a göre vacip hükmündedir. Biz vitir namazını vacip hükmünde kılarız. Vakitleri İmam Muhammed İmam Yusuf'a uyarız. Vakitleri İmam Muhammed İmam Yusuf'a uyduğumuz gibi vitri de İmam Muhammed İmam Yusuf'a uyusak vitri nafile olmuş oldu. Bakın biz vitri vacip olarak kılarız. Bunlar problem. Ama ben bunları insanların önünde tartışmam. Adam kendince şöyle der. Vitri namazı zaten nafileymiş ya kılmıyivereyim. Bu o kimsenin gözünde o öyle olur. Bu ilmi bir şey halbuki. Ama bunu öyle görmez insanlar.
O yüzden vakitlerle alakalı mesela oranın sorumlusu vakitle alakalı. Bir kimse oradaki ihtiyaca göre ama İmam Muhammed İmam Yusuf'a uyulabilir. Ama İmam Azam Hazretleri'ne direkt uyulabilir. Bunda bir sıkıntı yok. Bunun gibi. Anlaşıldı. Mesela şey var. Uygulamalardan birisi mesela işte kadınların seyahatıyla alakalı. Hanefi'ye göre normalde kadınların seyahat etmeleri uygun değil. Yanlarına mahrum olmadan 80 kilometreden fazla. Evet. Bak Hanefi'ye göre bu böyle uygulanıyor. Ama bir kadın eşinden haber alamasa, bakın eşinden haber alamasa, eşinin yaşıtları ölünceye kadar nikahı düşmez Hanefi'ye göre. Şafi'ye göre ise beklemek 4 yıldır. 4 yıl bir adamdan haber alınmazsa ölüm hükmü verilir. Şafi'ye göre.
Şafi'ye göre ölüm hükmü verilip adamın mirası pay edilir. Kadın da nikahsız yani boşanmış hükmüne düşer, iddet bekler, evlenebilir bir başkasıyla. Hanefi'ye göre haber alınamayan adam ise yaşıtları ölünceye kadar beklemek zorunda. Yaşıtlardan birisi yaşı kemalerdi öldü, kadın koşturacak mahkemeye. Deyecek ki filanca yaşıtıydı, öldü, benim hükmen ondan sonra nikahımın boş olmasına ve mirasının paylaştırılmasına diyecek, müracaat edecek.
Fakat Osmanlı bu fetvayı Hanefi'ye göre uygulamaz. Ya Şafi'ye göre hükmeder. 4 yıl bekletir. O yüzden bunu normalde ilim ehli olanlar bilir. E şimdi ilim ehli olmayanlar da bunları tartışınca ben de ilim ehli değilim bu konuda. Bu konuda ben de böyle fıkıhçıyım, iyi ilim ehliyim dersen Allah affetsin sizleri yanıltmış olurum. Ama bunları ilim ehlinin bir araya gelip, bir araya gelip bunları analiz edip yeniden fıkıhlandırması lazım. Ama yok, Süleymancılar bir tarafta, Fethullah Hoca'nın cemaati bir tarafta, üniversitedeki ilahiyatçılar bir tarafta, ilahiyatçılar kendi aralarında ayrılmışlar, ehli tasavvuf bir tarafta, ehli tarikat bir tarafta, partililer bir tarafta, herkes bir tarafta İslam dünyasında.
Meselelerin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Geçenlerde bir sohbet de söyledim, çok basit. Hanefi'ye göre namazın, abdestin farzı dört, Şafi'ye göre beş, Hanbeli'ye ve Maliki'ye göre yedi. Bunun kafanızı bulandırmak için söylemiyorum. Birisi ayette geçeni almış, baş, yüz, eller ve ayaklar. Çünkü ayet-i kerimede bu dört uzuv söylenir. Bunlar fazlaymış. İmam-ı Şafi ağızda burnunu su vermeyi de koymuş. İmam-ı Maliki'yle İmam-ı Hanbeli ilaveleri var. İşte bu normalde sünnet olanları da farz noktasında görmüş. Onlar da demişler ki yedi. Şimdi gel din anlat. Bu da sıkıntı. İlim ehlinin toplanıp meseleyi halletmesi lazım.
Bunları halletmedikleri müddetçe de İslam dünyasındaki tartışma bitmeyecek. Yine çıkar tartışma. Biz buluruz tartışacak bir yer. Neden? Ümmetim çünkü diyor 73 fırkaya bölünecek. 72'si delalette birisi kurtuluşta olacak. Kim ya Resulallah? Kur'an ve sünnete tabi olanlar diyor. Allah bizi onlardan eylesin. Yurt dışı güzel ama çok kandırıldı oradaki kardeşler. Çok paraları gitti. Hep Allah rızası için dediler. Milletin paralarını yediler. Kimisi fabrika kuruyoruz dedi. Gitti oradan bir başka fabrikanın tabelasını söktü. Oraya bir tane tabela astı. Fotoğrafladı. Yaldızladı. Broşürler yaptı. Gittiler Avrupa'ya. Her biri kombatsan olacağız dediler. Milletin paralarını üttüler orada.
Geldiler burada harman savurdular. Allah'a nasıl hesap verecekler düşünmediler hiç. Ama bunu bir cemaat üstünden, ama bunu bir tarikat üstünden, ama bunu bir oluşum üzerinden yaptılar. Onlara da para tatlı geldi. Bir yüz verip aylık yirmi lira. Ya nerede görülmüş bir şey? Adam yüz milyar verecek, ayda yirmi milyar oradan para kazanacak. Bunu da görmediler. Verdiler paralarını. Cami yaptırıyoruz verdiler. Medrese yaptırıyoruz verdiler. Kim bir şey yaptıracak Avrupa'da soluklandı. Öyle olmadı mı dayı? Sen de verdin mi hep? Gitti de mi paraların? Kaç bin euro gitti? On bin euro. On bir bin euro gitti. Az gitmiş gene senin. Sende yokmuş da fazla o yüzden.
Olay da daha fazla giderdi seninle. Gitti mi senin de? Efendim? Sonradan gittin de o yüzden sen kendini kurtardın. Önden gidenler baya gittiler. Allah affetsin. Hocam bir insanın herhangi tarikata mensup olma gibi bir mesuliyeti ve zorunluluğu var mıdır? Hayır. Bir tarikata mensup olmadan da insan Rabbine ulaşabilir mi? Hayır demeyin buraya ama zor. Niçin? Ya nefis terbiyesinde muhakkak ki bir bilene ihtiyacınız var. Nefse tatlı gelir. Başka yerden vurulur. Onun hilesini bilen birisi lazım. O yüzden zayıf hadis derler bazıları. Bazıları Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin sözü derler. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır derler.
Bunu bütün veliyullah, bütün pirler bu yolda gidecekse bir insanın muhakkak bir üstada bağlanması gerektiğini söylemişler. Bu şuna benzer. Ben cerrah olacağım ama bu cerrah olurken ben hiçbir yere bağlı kalmaksızın, bir öğretmene tabi olmaksızın, kitaptan okuyaraktan cerrahlık yapacağım. Böyle bir kimseyi kendini kestirecek bir kimse var mı?
Yok. Bu da ona benziyor. Allah bizi affetsin. Belçika'dan Ali Oğuz, Rabbimin selameti, bereketi sizin ve sizi dinleyenlerin üzerine olsun. Amin. Allah razı olsun. Sen misin? Allah razı olsun inşallah. Evet. Belçika'dan daha birkaç arkadaş vardı ya. Aaa Belçika'dan bir bayan kardeş var. Burada zaten o da. Yok. Başka bir tane daha var sizin eşinizden başka. Eşiniz mi sizin? Ondan başka bir tane daha Belçikalı bir kardeş var. Dersten sonra bayanların dersi var. Tanışsınlar burada inşallah. 7 Kasım 2013 tarihindeki dergahda olan zikirde duvarlar sallanıyor. Siz de paylaşmışsınız. Evet bir sallattı var. Bana sordular bu dediler şey mi?
Ne o? Montaj mı? Bu ara meşhur ya. Tapeydi, montajdı. Onun sesini onun sesine karıştırmak. Onun görüntüsünü onun görüntüsüne karıştırmak. Ben de bilenlere paylaşayım dedim. Montaj mı diye soruyorlar dedim. Benim şimdi bildiğim bir şey değil. Ben o yüzden paylaştım. Montaj mı diye soruyorlar. Bir bilen varsa cevaplasın. Montaj olmadığını biliyorum da. Aldatan bizden değildir. Hadis-i Şerif çünkü. Bunu unutmayın hiç. Öyle bir şeyi iyi göstermek, bir şeyi güzel göstermek aldatmaya girer. Olduğunuz gibi olun. Asla bir başkası olmaya çalışmayın. Asla.
Ben bazen derim ya ben bıktım Mustafa Özbağa'dan. İkinci bir Mustafa Özbağa'yı görmek istemiyorum. Bıktım kendimden ben. Herkes kendisi olsun. Herkesin tadı, lezzeti kendine has olsun. Kokusu kendine has olsun. Evet biz bir yol gidiyoruz hep beraber. Bu yolun içerisinde herkesin kendi bir resmi olsun. Bir kendisinin çizgisi olsun.
O kendi kimliğini, kişiliğini, imzasını koysun altına. Gerçek olan bu. Hakikat olan bu. Evet biz kendimize Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vessellem Hazretleri'nin pro tipine bakaraktan kendimizi, ahlakımızı, yolumuzu ona göre dizayn edeceğiz. Ama bunun içerisinde bir imzamız olacak kendimize ait. İnşallah. Rüyamda bize geldiniz. Evin dört odasına sohbet vardı. İhram giyip, abdest alıp istirahat ettiniz. E hacca niyet var. Vizemiz de çıkmış. Bizim demirci Yakup dedi ki vize çıktı dedi. İnşallah. Dinde aşırılıktan sakının ad-ı şerifini açıklar mısınız? Ramazan orucu otuz gün. Sen otuz beşe çıkarma.
Namaz beş vakit farz. Sen altıya çıkarma. Sakın. Temelinde sünnet-i Resulullah'ta bir ibadet, bir şekil şemal yok ise, sen onu dindenmiş gibi dinin içerisine koyma, küfür. Aşırıya gitme. Dinde var olan bir şeyi de, sen kendi kafandan yokmuş gibi kabul etme. Negatif noktada aşırıya gitme. O da küfür. Var olan bir şeyi tebdil etme, değiştirme kendi kafandan. Aşırıya gitme. O da küfür. O yüzden biz orta ümmetiz. Orta ümmet. Bizde ne negatif noktada aşırılık, ne pozitif noktada aşırılık. Yani ne dini yaşamda, eksikliklerde negatiflik, ne de dini yaşamda, pozitifliklerde aşırılık.
Bizde bu yok. Ben örnek, arkadaşlara örneklenmek için söylüyorum. Ben cuma günleri zuhrair kılmıyorum diyorum. Neden? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hiç kılmadı. Osmanlı uleması bu konuda fetva verdi. Verdi. Katılmıyorum ben o fetvaya. Birisinin namaz tahsis etmeye hakkı yok. O sen öyle birisi namaz tahsis ederse, ertesi günde üniversiteye girme namazı çıkıyor. Daha ertesi gün çabuk evlenme namazı çıkıyor. Bir de onu çıkarmışlar. Soruyorlar evlenme namazı var mı? Fıkıh kitaplarında yok, hadis kitaplarında yok. Hacet namazı var, istari namazı var, kuşluk namazı var, evvabin namazı var, işte mescit namazı var, gece namazı var.
Ya bu üniversite namazı nereden çıktı? Bu çabuk evlenme namazı nereden çıktı? Allah muhafaza eylesin. Ölmeyi istemek hak mıdır? Ölmeden önceyi, ölmeden önce ölmeyi istemek haktır. Ölmeden önce ölmeyi gözüne yidiremeyenler, nefsine yidiremeyenler zayıflık yapıp ölmeyi istiyorlar.
İşin kolay yanı. İşin en basit tarafı. Eğer ölmeyi istemek caiz olmuş olsaydı, valla da, billaha da, tillaha da, şimdi kendimi öldürürdüm. Şimdi, şimdi. Eğer ölmek caiz olmuş olsaydı, benim elimde olmuş olsaydı, valla da, billaha da, tillaha da, yeryüzü İslam oluncaya kadar Allah'tan ömür isterdim.
Ölmek, işin kolay tarafı. Siz yeryüzünü İslam etmek için mücadelenin içine girin. Allah'tan hayırlı uzun ömür isteyin. Bir kişiye dahil, la ilahe illallah didetmeyi, kendinize inşallah ülkü edinin. Dışarıdaki insanlar konuşuyoruz, hiçbir şey anlamıyoruz. Ah, gecenin sonunda okuduk soruyu. Bu büyük handikapımız. Bunu her ders söylemekten utanıyorum. Ama ne yazık ki böyle. Dışarıda bir uğultu, çocukların uğultusu bir tarafta, onlara seslenmeyin. Çocuklara seslenmeyin.
Büyüklere de seslenmeyin. Anca öğreneceğiz buranın adabını, erkanını. Yani bizim insanımız biraz böyle, işte çay bahçesi gibi görüyor biraz burayı. Biraz tekke gibi görüyor. Biraz çay bahçesi. Biraz dostlarla buluşma. Biraz arkadaşlarla buluşma. İnşallah sohbette, semada biz bunu yenebilirsek, olacak, oturacak inşallah. Yine aynı şey. Dışarıda çok gürültü olduğundan sohbeti dinleyemiyoruz. Dışarının sesini açıyoruz. İnsanlar seslerini yükseltiyorlar. İlla ki konuşacak çünkü yan tarafla. Bu sefer sesi açınca siz zannediyorsunuz ki, aa burası tekke, ne kadar güzel, ne kadar iyi, harika. Etraftan buranın sesi fazla deyip polise şikayet ediyorlar.
E polis de öğrendi artık buranın ne olduğunu. E gelmiyorlar artık. Onlar da bıkmıyorlar. Bu sefer polislere hakaret ediyorlarmış. Siz onları kolluyor musunuz diye. Yok o hoca AK Partili, o yüzden siz ona ellemiyorsunuz falan. Ben istediğim kadar bağırayım ben, hiçbir yere oy atmıyorum diye. Yok, benim söylediğime inanmıyor. Yani bir taraftan bir şeyi ilişkilendirecekler beni. Haydi ayrı bir tartışma çıkıyor. En sonunda buraya yazıyorlar. Buradanın gürültüsü çok, sesinizi kısar mısınız? En sonunda ben de geçenlerde patladım. Siz gidin artık dedim buradan. Oturduğunuz yerler dedim, vakfın yerleri.
Hele şu sağ tarafta, benim şu anda oturduğum yerin sağ tarafındakiler mezarlıkların üzerinde oturuyorlar. Ben de mezardakınları diyorum ki, bana ne söylüyorsunuz diyorum ben. Kalanlara gösterin kendinizi diyorum. Gece tıkırdayıverin diyorum ben. Kimse kalmaz diyorum ben. Kimse kalmaz. Yakında başlar zaten. Böyle bir iki daha bana söylerlerse ben kışkışlayacağım onları. Haydi küntü bir iznillah diyeceğim. Kalkın. Bana ne ikide bir de şikayet ediyorsunuz diyeceğim. Hani vardır ya meşru hikaye, hocam evin içerisinde takunyalar dolaşıyor. E dolaşır. Ne manaya geliyor?
Kalk abdest al diyorlar diyorum ben. Hiç alamıyor abdest. İşte duvardan bir görüntü geçti. Olur mu? Olur diyorum ben. Olmaz desem yalan söyleyeceğim şimdi. Duvardan görüntü geçer mi? Geçer. Evin içinde dolaşan olur mu? Olur. E bir veli, bir evliyanın, mezarının, kabrinin üzerine ev yaparsan, e tabii rahatsız da olursun.
E mezarlığın üzerine ev olmaz. Ev olacak olsa zaten herkes şimdi, mezarlıklar şehrin içinde kaldı. En kıymetli yerler. Herkes mezar taşını söküp oraya bir çadır kuracak. Bir mezar kondu yapacaklar oraya. Bereket ürküyorlar. Yani gece dolaşan olur mu? Olur. Bir de bana soruyorlar. Gece dolaşan olur mu? Olur kardeş. Siz onlara ölü demeyiniz. Ayet-i Kerime. E savaşta şehitler geldi, savaştı. Gördük. Gördük. Doğru. Doğru. Allah onların üzerinden ümmetine yardım eder mi? Eder. Evet. Doğru mu? Doğru. E yaşanmış bunlar.
Evet. Yaşanır. Evin içinde dolaşır mı? El cevap dolaşır. Görüntüsü görünür mü? El cevap görünür. Biz görelim diye uğraşıyoruz. Onlar gördüğünden korkuyor. Bizim dervişler hep böyle bağlantıyı kurdular. Aman görsem Allah, görsem Allah, görsem Allah. Öbürkü gördüğünden korkuyor. Hoş bizimki de görse korkacak da. Gece birisi arıyor şimdi saat 3. Efendim hakkınızı helal edin. Korktum. Ne oldu dedim ben. Efendim nasıl tarif edeyim dedi. Birisi ıslık mı çaldı dedim ben. Telefon kaldı elinden. Çok istiyor dünya dedim ben.
Ben yatabilir miyim dedim. Hiç durma dedim. Yorganı iki kat çekelim dedim üstüne. Islık sesi duyma dedim ben şimdi. Gece saat 3. Bu yatmış. Daha yorganı açarken daha. Uyuyormuş. Şurası geldi. Bu tık kapatmış. Her yorganı açtığında bir ıslık sesi kalktı. Saat 4'ten karatı dedim. Ne oldu? Dedim ben sana yorganı kafandan aşağıya içecek demedim mi? Sen ne yapma dedim yorganı açıyorsun. Vallahi billahi bir daha içmeyeceğim dedi. Biz çok istiyoruz ama. Bir ıslık sesine gidiyoruz. Bir ıslık sesi.
Allah bizi affetsin inşallah. E bu da lazımmış. Demek ki Cenab-ı Hak bizi bu saatte güldürecekmiş de biraz. Hakkınızı helal edin inşallah. Kaçta kaldıydık? İyiyim. Hiç olmazsa bir tane. Bir beyt okuyayım inşallah. Allah'ın gölgesi Allah'ın kuludur. O bu dünyada ölmüştür. Allah'la dirilmiştir. Velilerle alakalı söylüyor. Onlar bu dünyadan ölmüştür. Hani siz yaşayan bir ölü görmek istiyorsanız Ebu Bekir'e bakın. Bunun gibi. Onlar bu dünyadan ölmüştür. Allah ile dirilmişlerdir. Seyr-i sülûk bitmiş. Ölmeden önce ölünüz haline vakıf olunmuş.
Ondan sonra tekrar tebliğ için, tekrar irşad için geriye döndürülmüş. Bu Allah ile için yeniden diriltilmiş olan. Diyor ki, devam ediyor. Hiç işkillenmeden çabucak onun eteğine sarıl da ahir zaman fitnelerinden kurtul. Hemen o kimseye tabi ol. Hemen onun yolunu kendine yol seç. Hemen onu kendine üstad seç. Ahir zaman fitnesinden kurtul. Allah gölgeyi nasıl uzattı demiş, denmiş ya. Bu erenlerin varlıklarına işarettir. Çünkü eren Allah'ın güneşinin ışığına kılavuzdur. Bu kılavuz olmadıkça bu ovada yola düşme. Halil gibi ben vatanları sevmem de. Kılavuzsuz yol gitmek insanın bataklığa götürür. Bir dağ düşünün, tırmanıyorsunuz.
Kılavuzunuz yok, nereye gideceksiniz? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri en büyük kılavuz. Zamanın velileri ona ulaştıracak kılavuz. Kılavuzsuz yol gidenin yolu şaşırır. 430'dan devam edeceğiz. El Fatiha'na selamat.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.