Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 29 Aralık 2012

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 30 Aralık 2012 · 1:11:02

Allah geceniz hayır etsin inşâAllah. Cenâb-ı Hakk'ın yüzünüzü hayırlı eylesin. Peynir ziyibinize, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Rahatsız sehtik etmeyiz, tamam. Sorun gelecekti, bizim mühendis gelmedi mi Hacı Hakan? Mühendis gelmemiş mi bizim Hakan? Bir bak, on beş gündemdir sorun getirdim diyorlar. Allah istediğini seçer ve o seçtiklerinden O'nun isteyenleri kendine kavuşturur manasındaki ayetten çıkartırsınız.
Allah istediğini seçer, bu peygamberlerdir. Gelmemiş mi? Burada yapmıyor, burada yapmıyor. E göndersin sorusunu. Geliyor içeri. Allah istediğini seçer ve o seçtiklerinden O'nun isteyenleri kendine kavuşturur manasındaki şey, bu noktada Cenâb-ı Hakk'ın peygamberleriyle alakalıdır. Yoksa Cenâb-ı Hakk bazılarını kendine seçip, bazılarını seçmemek değil. Ben kimim, kendimi nasıl bulurum, niçin yarattık, ölümden sonra ne var? Bunlar böyle bir sohbettik, sorular değil. Ben kimim, senin bir tarafın yeryüzünde Allah'ın halifesi, bir tarafın da hayvanda daha aşağı bir muhabbet. Kendimi nasıl bulurum? Kendini bulmanın yolu Allah ve Resulüne iman etmekle başlar. Niçin yaratıldın? Allah'ı tanımak ve bilmek için yaratıldın.
Ölüm nedir? Ölümden sonra ne var? Ölüm bu dünyadan, bu yaşadığın bu alemden başka bir aleme geçiş halidir. Ölümden sonra ne var? Hayat var. Başka yeni bir hayat var. İlim bir noktaydı, onu cahitler çoğalttı. Hz. Ali sözüne açıklar mısınız? Yani ilim hâlâ da bir nokta, cahitler hâlâ da çoğaltıyorlar. Şunun nesine bakacaksanız bakın, firmanın kararlı sebebiyle bu ateşten çıkıldı.
Tam düğün yapma telaşı varken bu haber benim çok bildi ve içime sıkıntı düştü. Bu son zamanlarda benim için ve benim gibi Müslüman kardeşlerim için dua eder misiniz? Bunlar yardımcınız olsun. Sıkıntı olmadan, ferahlık olmaz. Bu tip şeyleri de kendinize sıkıntı etmez. Kabe'de cuma namazı kılınırken, burada Kabe hocasıyla kaza namazı kılınabilir, kılınmaz. Kaza namazı kılınırsa normal namazı da kılabilirsin sonra. Aperleliyle namaz kılınmaz. Yani imamı göreni görecek misin? Evet, bu uzun bir mesele değil. Tam olayla ki bu kadarlıkla yeterli görecek misin? Bu akşam için sohbette daha soruların ne olduğunu bilmiyorum. Ama bu soruları hazırlayanla komşuyuz.
O yaklaşık on beş yirmi günden beri bu soruları hazırlıyor. Bir arkadaşına benim de ortak tanıdığımız, asıl onun arkadaşı olan bir arkadaşa soruları sorulmuş. O arkadaş da normalde otomuşunu alalım şuradan. Çıkar, bu akşam galaretli bir sohbet oldu. Bana öyle dedi çünkü. O arkadaş da demiş ki, yok yok sadece onu meydana çıkardım.
O arkadaş da demiş ki, cemaate yazın dedi, sorma bunu soru. Tabii arada latifeleşiyoruz. Bana dedi ki, yirmi beş otuz santimetre çünger alın. Oturduğun yerden hoplayabilirsin dedi. İyi dedim, ben de en fazla olsa bilmiyorum ders çekerek derin dedi. O zaman ona da olmaz dedi. Nerede gözünü görsün sütunun arkasına saklanıyor bir de yani hani şey, birisi soru sormuş da, Fatiha'nın tefsirini yaparken kim? Bulacağında Fatiha'nın tefsirini yaparken?
Zomuncu Baba Hazretleri. O Fatiha'nın tefsirini yaparken zamanlı Şehir İslam'a da gitmiş, sütunların arkasına saklanmış. Bir eksini, bir yanlışını bulursa onu al aşağı edecek. Tabii o kardeş eksiğimi alamıyor da benim. Beşinci manasında tıklarken Fatiha-i Şerif'e bunu da demiş, sütunun arkasında saklanan bir şey demiş. O da sütunun arkasına saklanıyor şimdi. Evet, böyle bir kafanızı, beyninizi temizleyin. Düşüncelerden uzaklaşın. Kendinizi böyle bir rahatlatın. Bu akşamki sohbet enteresan bir sohbet olabilir. Takıldığınız bir yer olursa, sohbetin hararetini bozulmak şartıyla soru sorabilirsiniz. Veyahut da arkadaşlar notlar hazırlasınlar, blog notlar. O blog notlardan kafanızda takılanı sorabilirsiniz.
Bu herhalde birkaç haftalık bizi götürecek malzeme var. Öyle değil mi? Birkaç hafta götürür değil mi bize? Evet. Tabii yine adım adım gidebiliriz. Ama zannediyorum soruları en sona bırakmış galiba. Öyle değil mi? Evet. Bana kalem lazım diyor. Siz de iyi dinleyin. Bu tip sohbetler benim çok hoşuma gider. Birisi bir şeyi okur, hazırlık yapar, onunla sohbete gelirse bu muhteşem bir şeydir.
O kimse hem kendine hem sohbet veren hem o cemaata saygı ve sevgisi vardır. Ayrıyeten bir şeyi öğrenmek için uğraşıyormuş. Bütün görünür karışıklıklara rağmen alemde mevcut olan bütün nesneler ve vuku bulan bütün olaylar hep realitenin birbirlerine bir nizam içinde bağlı olan doğal bağlantılarına uygun olarak mevcuttur.
ve vuku bulur. Bu açıdan bakıldığında içinde yaşamakta olduğumuz alem katı bir gerçek birliktir. Tao Te Ching milattan önce birinci yüzyılda söylemiş bunu. Biliyorsunuz hemen bir parantez açayım. Tao, Çin inanışında, Çin felsefesinde çok önemli bir yer o var. Bildiğim kadarıyla. Taoizm diye bir akım oluşturan müthiş bir feylesof. Bu ifade insanın tabiatının verdiklerini kabul edip onlara karşı bir cehd-ü gayret sarf etmemesi anlamına gelir.
Hiçbir şey bu ezelden tahayyün etmiş olan olaylar sinsidesinin dışında vuku bulmamaktadır. Bu da Profesör İzitsu'nun sözü. Profesör İzitsu da bir Japon Arabici. Bildiğim kadarıyla. Ne Tao'yu okudum ne de İzitsu'yu okudum. Her sırrının kamil bir keşifle müşerref kıldığı ancak pek az sayıda insana lütfettiği en yüce bilgilerden biridir.
Muhittin Arabazet'e de Endülüs dolu. Şam ölümler. İnsanın kaderin gerçek bilgisine sahip olması nasibinde varsa kamil bir iç huzura fakat aynı zamanda da dayanılmaz bir acıya maruz bırakır. Bu kimsenin sıra dışı iç huzuru, halindeki her şeyin ezelden belirlendiği gibi vuku budu bilincinden ileri gelir.
Füsus sayfa 163-132-218. Olaylar nereye giderse sen de onlarla beraber git. Ve zihnini de öylece dolaşmaya terk et kendini tamamen. Başka türlü olması mümkün olmayana terk et. Bu hiç kuşkusuz beşer varlığın en yüce tarzıdır. Cuan Tizu. İnsanın kendileri için takdir etmiş olduğu bir kazanın var olduğunu bilmeleri bu topluluğu Allah'a bir dilekçe cehaletleri dolayısıyla Allah'tan şunu ya da bunu yapmasını tazavru ve talep bulunmaktan men eder. Bundan dolayı onların haktan gelen her şeyi kabul eden bir tavırları vardır. Füsus sayfa 30.
Gerek ta o, gerekse İbnü'l Arabî'nin tamamen aynı fikirde. Buna Fatih Türbetarı Amiş Efendi'yi de katalım. İnsan görünüşte muhtar, hakikatte mecbundur demiş. Şu halde acaba insan için hürriyet mutlak surette yok mudur? Soru işareti. Çözüm önerileri. Kut hasiyan. Allah ile şeytan arasındaki fark unutulup hayat ile önünde bir kenara bırakılınca insan artık evrensel transmitasyon ile tamamen bir olur. Artık o, hiçbir engelle karşılaşmaksızın istediği yere gider. Bütün alemi bütün alemin içinde saklamak yerine yalnızca küçük şeyleri büyük şeylerin içinde saklamaya çalışmaktadır.
Avamın zihninde hürriyete yer yoktur. Çünkü antemizlik açıdan olayların meydana gelişi mutlak ve zorunlu olarak talonun kesin faaliyetiyle tespit edilmiş olup bundan kimse kaçamaz. Bunu ancak kutsal insan yani insanın tahmini başarabilir. 3- Arabi insan kalındığı sürece buna güç yetmez ama eğer insan fena mertebesine erişirse hakkın zatında yok olur. Ve kendisi de benliğinden ve nefsinden iz kalmayacak kadar hakla bir olursa mümkündür. Tabidir ki böyle bir şey ancak en kamil istidarda sahip kimselere nasip olur. Malumdur ki kendi mutlak gücü aracılığıyla Allah'ın alemi, eşyayı ve insanları yönettiği ve her şeyi dinlediği şeyi yapmaya mecbur ettiği fikri Yahudilikte ve İslam'da doğal olur.
Herhangi bir müşkilata yol açmaz. Ama bunun tersi yani aleminde Allah'ın mecbur tutmakta olduğu fikri sağduyunda idrakinin ötesinde kalır. Bu fikri ancak ancak Arabi felsefesini bilen, onun zahilen küfürmüş gibi gözüken bu ifadesiyle gerçekten de ne anlatmak istediğini görebilenler anlar. Arabi anahtar kavuranlar, alemin Allah'ı mecbur tutması nedir? Yani Allah, alemde mecbur olur. Fatiha 5, Fatiha Suresi'ne اِيَّا اَرْكَنَا اُدُوْ وَا اِيَّا اَرْكَنَا سَيْنُواْ Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz. Eğer bir şey bu minval üzere peşinen takdir edilmiş ise ve eğer peşinen takdir edilmişlerin dışında hiçbir şey hukuka bulmuyorsa o zaman insanlar neden Allah'tan bir şey talep eder?
Soru işareti, Arabi insan Allah'tan bir ihsan talep etmesi de Allah'ın buna lütfetmesi de ezerde takdir olmuştur. Füsus sayfa 29-60 Buna göre önceden takdir edilmiş olanı talep ediyorsak bu talep, bu talebe derhal icabet edilmektedir Prof. Afifi Füsus Şerfi. Fiiliyatın üzerinde iki kuvve vardır. Yaratan Allah'a ait, isteme kulağı aittir.
Biz isteriz, o da veririz. Mustafa Özban sordu bana. Ben de dedim ki fiiliyatın üzerinde iki kuvve vardır. Birisi Allah'a aittir, yaratımıdır. İkincisi kulağı aittir, istemedir, talep etmedir. Buradan kaderi bağlayacağız çünkü. Kader hakkında bir şeyler bilmek aslında ayağını sabit hakkında bir şeyler bilmekten başka bir şey değildir. Arabi soru işareti. En başa geliyoruz. Bu geceki ben bunları ilk defa okuyorum. İnsan, insanların işledikleri. İnsan, insanın üzerinden bir konu çıkarın, insanların fiiliyatları.
Bunu bir tahta girmiş olsaydı buraya yaptıracağım zaten, çizerek anlatacağım bir daha bu tip şeyleri. Kafamız toplansın çünkü. Kader üzerine, kader niçin kaderden bahsediyorum? Çünkü güneşin yaratılması ref-i mahfuzda yazılır. Bu kadar bilmemezlik değil. Anlamak için önce dikkatli dinleyelim. İki bölüm var.
Bir, mutlak kadar. Hiçbir şeyle değişmeyen, hiçbir şeyle zerresi oynamayan, insanın cüz-i iradesinin dışında tecelli eden kainatın üzerindeki hadiselerin, hadiselerin dizaynı. Mutlak kadar. Sizin merihe söz geçirmeniz mümkün değil. Yaratılmaya söz geçirmeniz mümkün değil.
Sizin yaratılmanız mutlak kadar değil. Bu sizin iradenizin dışında değil, iradenizin dışında. Aslında İslam uleması kaderin üzerinde çok konuşmamış. Kaderin üzerinde konuşmayarak kendisini temiz tutmuş. Ama bir kaderin varlığına iman etmiş. Fiyatı konuşmuş. Yaratılmış olan şeyleri konuşmuş. Bu yaratılanların üzerinde, fiilyatların üzerinde konuşmuş.
Kaderin üzerinde çok konuşmamış. Aslında bu meseleyi kısa yoldan çözmenin yolu ne? Kısa yoldan. Ben hiç bana bu soruları sormadan bir şey sordu bana. Dedim ki, fiilyatın üzerinde iki kuvvet vardır. Benim burada konuşmamın üzerinde iki kuvvet vardır. Birincisi, konuşmayı istemem benim. Bu bana ait. Ve benim ne konuşacağım da bana ait.
İkincisi, yaratmam. Allah'a ait. Kula ait değil. Ayet-i kerimede Allah her şeyi yaratandır der. Her şeyi yaratan Allah'tır. Kulun yaratmada, yaratmada gücü ve kudreti yoktur. Ama yaratmayı ister. Yani yaratılanı ister kul. Bir şeyin olmasını ister. Onu talep eder. O talep ettiği şey, talep etmek, istemek kulağı aittir.
Şeyi yaratmaz. Yaratamaz. Yaratman gücü ve kudreti... Şimdi buradan hareket edersek, aslında çok daha derinlemesine bir şey bekliyordum 15 günden beri. Dedim ki, içim içinden çıkamayacağım, gerek bir şey gelecek önüme dediydim. Bunu diriltleştiren, bu meseleye hakim olamayan insanların konuşmuş oldukları sözler.
Bunu dirilt hale getiren burayı, bu sözleri söyleyen insanlar, kendi eksik bilgileriyle söylemişler. Şimdi teker teker, kürüte kürüte gideceğiz. Bütün görünür karışıklıklara rağmen alemde mevcut olan bütün nesneler, vuku bulan bütün olaylar, hep realitenin birbirlerine bir nizam içinde bağlı olan doğal bağlantılarına uygun olarak mevcuttur. Ve vuku bulur. Bu açıdan bakıldığında içinde yaşamakta olduğumuz alem, katı bir gerçekliliktir. Evet, bu katı gerçekliliği bir şekilde Allah'ın doymuş olduğu nizama sokan insandır. İnsan, bir fıtrı yaratılışının üzerinde duran bir kimlik ve kişilik değildir.
Ve insan, yeryüzünde bir nesnesiyle fitne çıkarır. Fitne çıkarıcı bir unsurdur. Hiroshima'ya atılan atom bombası, insanın istediği bir şey değildir. Hiroshima'ya atılan atom bombasının yaratılışın etkisi, yaratılış noktasından Allah'a aittir. Yapma talebi kulağa aittir. Atma talebi de kulağa aittir.
O bombayı yapanlar ve o bombayı atan ilahi mahşerler hesaba çekileceklerdir. Çünkü, çünkü haksız bir şekilde katledilmesini istemezdir. O zaman biz bu alemde tecelli eden bütün olayları, Allah'ın dediği gibi katı bir gerçeklilik olarak görürsek, burada insanları da katı gerçekçiliğin içerisine koyarız.
ve insanların yapmış olduğu kötülükler, yanlışlıklar, eksiklikler, çıkarmış olduğu haksız savaşları Allah'ın istemesi olarak görürüz. O zaman biz dünyayı şöyle bir negatif, şöyle bir pozisiyorsak olaylara, Allah'ın hepsini de nefsine, Allah'ın hepsini de yani inme, katı gerçekçiliğindeki oyunu baş başa kalır.
Yaratırken kötü takdir etti, onu kötü yaptı, o kimsenin hiçbir iradesi yok. O kötülüklerle memur kılınmış bir kimse. O zaman onun için hesaba çekeriz biz? Bunda zulüm var. Seni kötü olarak yaratmış. O zaman mahşerde, mahşer anlayışında senin durumuna çıktığında söyleyecek sözüm var. Sen beni kötü yarattın. O yüzden ben de kötü oldum.
Aslında ben kötü olacak bir kimse değildim. Veri sen kötü yaptın. Veri şimdi hem kötü yapıp, hem kötü yaratıp, şimdi beni ezaya cefaya mı mı bırakıyorsun? Katı gerçekçilik dediğimizde, bütün her şey âlemi ezelde takdir edildi, kötüler kötü olarak takdir edildi, iyiler iyi olarak takdir edildi, insanlar burada tiyatro oynuyorlar.
Burada normalde âlem katı bir gerçekliktir dediğimizde, bu âlemde biz de matina gibi olduk. İrademiz kalmadı. Kışta konuştuğumuz neydi? Allah, insan, âlem. İslam burada taoyu yere batırır. Der ki, benim cüz iradem var. Ben cüz irademle iyilik veya kötülük yapmaya muhtederim. Bunu istemeyen muhtederim.
Bu ifade insanın tabiatın verdiklerini kabul edip, onlara karşı bir cehdi gayret sarf etmemesi anlamına gelir. Hiçbir şey bu ezelden tayin etmiş olan olaylar silsilesinin dışında hukuk bulmamaktadır. Yani eğer bunu kabul edersek, insanın hiçbir şeye cehdi gayret sarf etmemesi gerekir diyor. Burası doğru. Eğer biz, bu İstanbul'u cevriyecilik olarak nitelendirmiş. Getir silgeci, silgeci getir.
Cevriyecilik ne? Cevriyecilikte, cevriyede bir kimse negatifse negatif, pozitifse pozitif. O kimsenin iradesi yok. O zaman insanı konuşuyoruz burada biz. O zaman bir insanın bu noktada kötünün veya iyinin iyi olması, kötünün kötü olması Allah'ın ezel-i alemde kesin kesin takdir ettiği bir şey değil. Bir şeyi, bir kimsenin negatif olmasının negatif, insanın bilmesi biliyor.
Negatif olmanın da bilmesi farklıdır. Bir şeyi bilmekle onu takdir etmek farklı bir şeydir. Siz bir trenin altmış kilometre hızla kaç kilometre yol gideceğini hesaplarsınız. Merkez burada varacağı yer. Ve dersiniz ki tren altmış kilometre hızla saatte şu kadar kilometre yol gider. Bu trenin motoru altmış kilometre hızı şu kadar enerjiyle çıkarır.
Bunu bilmek ve bunu bildiğini lev-i muhafızlaya almak farklı bir şeydir. Bunu, bunu emrederek direkt farklı bir şeydir. Bir hıza ne kadar enerjiyle gideceğini hesap ederim. Bunu bilirim ben.
Birilerine kimseye ait değildir. O zaman insanın üzerindeki olaylar manzumesini giymek farklı bir şeydir. Onun öyle olduğu emretmek farklı bir şeydir. Burada ayrıldığımız nokta şu. İslam, benim inandığım din ve benim inandığım sufi görüşe kadar bu takdir, bu takdir, emirmati olarak bunu bu konuda bizi hür bıraktı.
Biz kötü olmakla, iyi olmanla, seçme şansına sahibiz. Şunu şöyle düşünmeyin. Biz avam olarak bunu seçme şansına sahibiz. Ama geride biz takdir edileni seçiyoruz diye düşünmeyin. Devam ediyoruz. Müdahale edebilirsin sen. Bir kimse ezelden tayin edilmiş olaylar manzumesini yaşamamış olurum.
Eğer biz ezelden tayin edilmiş olaylar manzumesini yaşıyorsak, içki içenin şöyle bir hakkı doğar. Sen ezelde benim alnıma içki içmeyi yazmışsın, ben de içki içtim. Aslında ezelde benim alnıma içki içmeyi yazdığın için ben senin emrini yerine getirdim. Böylece sana ibadet ettim. Öbür tarafta peygamberler gönderdin, kitaplar gönderdin. Zaten ezelde iyilik yapan da kötülük yapan da Allah'a ibadet etmiş gibi olacaktı. Öyle takdir ettin. Niçin peygamberleri ve kitapları gönderdin? Öyle değil de, yok öyle değil de, bizim inandığımız noktada bize iyiyi ve doğruyu gösteren peygamberler ve kitaplar gönderdiysen ve iyiyi ve doğruyu seçme hürriyeti bize ainsen o zaman insanların olan olaylara karşı ceht-i gayret sarfesinin bir anlamı var.
Bugün böyle okullu çocuklarla dolduk. Sırrının an kamil bir keşif ve müşerref kıldığı ancak pek et sayıda insana lütfettiği en yüce bilgilerden biridir. Kader.
Sana kaderden sorarlarsan de ki Rabbim bilir. Kader. Hiç kimsenin tarif edemediği, hiç kimsenin doluyu konuşamadığı bir olgu bizim için bir sır. Bizim için. Kimiler için gayet, kimiler için sır.
Kayet kelimesine hiçbir şey gayet değildir. Bilmediğimiz şeyler bizim için, görmediğimiz şey bizim için iman ettiysek, imanda şehadet var ise o zaman kayet değildir. Kader nedir? Sır.
Buna sırrını verir mi? Bazı sırlar paylaşılır. Bunun sırrını söylemek, dünyanın en büyük günah keballerinden daha büyüktür. Eğer siz bir dostunuzun sırrını söylüyorsanız, siz öylesine aşağılık bir iş yapıyorsunuz ki, dünya üzerinde sizden aşağılık bir kimse yok.
O zaman eğer bu sır Allah'ın sırrıysa sizin onun üzerinde konuşmaya hakkınız yok. O zaman kader, benim kader sırrını Allah'ın kamil bir keşifle müşerret kıldığı ancak pek az sayıda insana lütfettiği en iyice bilgilerden geri durur. Ne oldu? Doğru. Bu noktada hiçbir sır, hiçbir problem yok. Ama kaderin ne olduğunu söyleyecek hiç kimse yoktur. Hiç kimse. Birisi kader şu diyorsa yalanı söylüyor. Yaşadığınız şey, bir kadın yapacak, bir erkek evlilik yapacak. İkisi de birbirine baktı, etti, inandı, tanıdı, birbirleriyle evlenmeye karar verdiler.
Evlenemediler. Söyledikleri söz şu. Kader böyleymiş. Kaderin ne olduğunu bilmiyorum. Kaderin ne olduğunu nereden biliyorsun? O zaman evlenemedin. Kader öyleymiş. İçki içtin. Kader öyleymiş. Senin suçu yokken. Birisi gitti, birisini katletti. Kader böyleymiş. Yani aslında o katletmeyecekti. Onu da tecelli etti, katletti. Suçsuz o zaman. Kusuru kalktı.
Pavlos inancı. Herkes yaratılmış olduğu şekil üzerine hayatını yaşattı. Suç yoktur. Kimin felsefesi? Pavlos. Hayır. O zaman kader Allah'ın bir sırrıdır. Onun ne olduğunu ancak sırrını ifşa ettiği dostları bilir. O dostlar da o kader sırrından nokta büyüktür.
Noktanın terrilyonunda birini dahi kapağını açıp söyleyemezler. Onlar kaderi dahi büyümek istemezler. O büyük bir yük. Enler için kayıptır. Dünyanın en ağır dünyaya teslim olduğumuz.
Hiç kimsenin Allah başına vermesi eşine veya kızına tecavüz edecek. Örmek ister misiniz buna? Eşiniz sizi yirmi sene sonra terk edecek. Bugünden öğrenmek isteyen var mı?
Ben bilseydiniz ne yapardınız? Bunu söylemiyorum. Büyük depremin olacağı gece evde hanıma depremden önce de kalktım uyandırdım.
Sakin olun. Çocuklar uyanırsa onlar da sakinleştir. Bu sefer önemli bir şey olmayacak dedim. Demek ki kader olgusu bir sırdır. Bazı dostlarına lazım olacağını söyleyebilir.
O dostlar için de sırdır. Konuşamazlar diyemezler. Senin ne olduğunu dahi söyleyemezler. Söyleyenlerin hepsi de kendilerince kendi fikirlerini söylüyorlar. Doğru değil. İnsanın bir gerçek bilgisine sahip olması nasibinde varsa bu onun kamil bir iç huzura fakat aynı zamanda da dayanılmaz bir acıya maruz bırakırlar.
Bu kimsenin sıra dışı iç huzuru alemdeki her şeyin ezerden belirlendiği gibi vuku bulduğu bilincinden ileri gelir demiş. Arabi katılmıyor. Hiç huzur bildiğinden değildir. Teslimiyetindendir. Ne olacaksa olsun olacak olan şeyleri bilen teslim olmaz. Teslim olana bildirilir. Bilen teslim olmaz. Teslim olana bildirilir.
O kimse teslimdir. Teslim olduğu için ona bildirilir, bildirilecek olanlar. Onlar iç huzura kavuştuklarından dolayı onlara bilgi indirilir. Eğer hiç huzura kavuşmamış olsalardı onlara bilgi indirilmezdi. Arabiye çok şer düşmek istemem. Arabi benim ekolümdür çünkü. O yüzden normalde bir kimsenin alemde tecelli eden her şeyin ezerde tecelli ettiği için şimdi tecelli ettiğini görüp inanması her şeyi tekrar cebriyete döker. Biz cebriyetçi değiliz.
Hiroshima'ya atan bombasının atılacağını Allah'ın bilmesi farklı bir olgu. Hiroshima'ya atan bombasının atılmasını tahkir etmek, onu cevretmek, onu öyle emretmek farklı bir olgu. Allah yeryüzünde bozgunculuk yapanları sevmez.
Allah yeryüzünde fitne çıkaranları sevmez. Allah yeryüzünü kirletenleri sevmez. Allah yeryüzünde haksız kan dökenleri sevmez. Allah yeryüzünde zulmetenleri sevmez. O zaman Hiroshima'ya atom bombasının atılmasını bilmek, bilmek farklı bir duygu. Farklı bir duygu, atılmasına cebretmek farklı bir ilim.
Eğer cebretti dersek o zaman Allah kullarına zulmettir. Giderse sen de onlarla beraber git ve zihninde öylece dolaşmaya terk et kendini tamamen. Başka türlü olması mümkün olmayana terk et. Bu hiç kuşkusuz beşer varlığın en yüce tarzıdır demiş kim? Chantizo. Hayır. Biz olayların akışına kendimizi terk edecek kadar rüzgarın önünde uçuşan bir yaprak değiliz. Eğer rüzgarın önünde uçuşan yaprak noktasında olursak biz olayların hiçbirisiyle mücadele edemeyiz. Siz bir kötülüğü gördüğünüzde elinizde mümkün değilse, dilinizde mümkün değilse kalbe muğzleterekten önlemeye çalışınız.
Hadis-i Şerif siz yeryüzünde bozgunculuğu kaldırınız. Ayet-i Kerime siz yeryüzünde zulmü yok ediniz. Ayet-i Kerime manası bunlar. Bunların hiçbirisinde olayların kendisine olayların gidişatına kendinizi bırakın yok. İslam onu kabul etmez. O zaman dünya üzerindeki bütün zulümler, bütün haksızlıklar, bütün yanlışlıklar, bütün eksiklikler elini koymuş sallaya sallaya dolaşacak.
İslam bu değil. İslam iyiliğin hakim olması için mücadele eden bir dindir. İslam doğrunun iyinin, güzelin, hak ve hakikatin hakim olması için mücadele ile emrolunmuş. Eğer bu noktada durursak, o zaman biz yeryüzünde kan gövdeye götürse de o kanın içerisinde biz de yüzeriz. Din bize o kanı durdurmayı emreder.
Din bize insanların içerisinde barışın, huzurun, sükunetin sağlanmasını emreder. Olayların akışına bırakılmayı bizi ne yapar? Emretmez. Devam ediyoruz. Allah'ın kendileri için takdir etmiş olduğu bir kazanın var olduğunu bilmeleri bu topluluğu Allah'a bir dilekte. Yani parantez içerisinde cehaletleri dolayısıyla Allah'tan şunu ya da bunu yapmasını tazarını ve talep bulunmaktan men eder. Bundan dolayı onların haktan gelen bir şeyi kabul eden bir tavırları vardır. Bir kimsenin kendi nefsi için Allah'tan bir şey talep etmemesi farklı bir şeydir. Allah'tan talepten kesilmesi farklı bir şeydir. İslam dini bizi Allah'tan talep etmeyi kesilmekten yasaklar. Biz dua etmek ibadet olduğu için dua ederiz.
İstenilmesini sevdiği için ondan isteriz. Kendi nefsimize istemeyiz yani. Sufi bu gayredir. Kendi nefsine istemez. Kardeşlerine ister. Müminlere ister. İnsanlığın üzerine ister. O zaman hakikat sırrına ermiş olan bir kimse duadan istemekten geri durmuş bir kimse değildir. Kendi nefsine istemekten geri durmuştur.
Burayı da böyle şerh ederekten geçelim. Hak'tan gelen her şeyi kabul eden bir tavırları vardır demiş. Evet. Kendi nefislerine haktan gelen her şeyi kabul ederler. Ama bir başka kardeşinin üzerine ağ ederler. Gerek Ta'o gerekse İbn-i Arabi tamamen aynı fikirde buna Fatih tövbe ederler. Amiş Efendi'yi de katalım. Ta'o ile bu aynı fikirde değil.
Katı bir gerçekçilikten yana teslimiyetten değil. Katı bir gerçekçilik var. Bütün alem katı bir gerçekçilik içerisindedir. Kötü kötüyü yapar, iyi iyi yapar. Kötünün kötülüğünde de ilahi takdir vardır. İyinin iyiliğinde de ilahi takdir vardır.
Kötü kendi isteğiyle kötülük yapmaz, iyi kendi isteğiyle iyilik yapmaz. Her ikisi de ilahi takdirin neticesinde iyilik iyi yapar, kötü kötüyü yapar. Arabi böyle demez. Arabi der ki, sen teslim ol. Teslim olduğuna karşı gelen, karşıdan geliyor. Senden çıkmıyor bana. Senden çıkanlardan sorumlusun.
Bu kalemi Mehmet Kuyucu'nun kafasına attım, bu atmaktan ben sorumluyum. Onun gözünü çıkardım, onun gözünü çıkarmaktan sorumluyum. Ama Mehmet Kuyucu şöyle düşünecek, bu bana Rabbimden geldi. Hakikat aleminde, kendi iç aleminde böyle tefekkür edecek. Ama hukuk gelecek, hukuk hukuk gelecek. Diyecek ki, sen bu kalemi adamın gözüne atmakla suçlusun. Senin bir gözünü alacağım, diyecek. Mehmet, diyecek ki, aklımdan fedakarlık ettim. Benim gözümü o aldama, ben gözüme göz istemiyorum ondan. Ben onun gözünü hibe ettim. Bunu Mehmet diyecek, bunu hukuk demeyecek.
Bunu atan olarak ben demeyecek. Aradaki farkı anladınız mı? Tao gerçekçiliğinde hiçbir suçu yok. Ezerte takdir olmuş. Hatılanın da hiçbirşeyi yok. Ezerte takdir olmuş. Vatanın suçu nerede burada? Tam suçlu İslam inancından. Eğer tao inanışına göre bakarsak, Hiroshima'ya bomba atan Amerikan evangelistleri suçlu değil.
Yeryüzünü kapitalist sistemle kana boğan, bu sistemin unsurları suçlu değil. Yeryüzüne, göz yaşına boğan üç tane büyük diktatoryanın, dünyayı bu noktada kendi diktatoryalarının altına alan zalimlerin hiçbir suçu yok. Bunlar ilahi takdirden ezelde tayin edilmiş ve ezelde tayin edilen unsurlar kendi vazifelerini yerine getiriyorlar. O zaman perde gerisinde bombaları atan da Allah, attıran da Allah, yeryüzünü kana da bulayan Allah, bu kanı, bu fitneyi çıkaran da Allah'a aşağı. Peki bu felsefe neden körükleniyor? Dünya üzerindeki zulmü örtmeye çalışanlar tarafından bu felsefe körükleniyor.
O zaman Hz. Hüseyin'i şehit eden Yezidin'de hiçbir suçu yok. O zaman İsrail'in hiçbir suçu yok. Daha da bomba atsın. O zaman Rusya'nın hiçbir suçu yok. Çekası o ülkeye yetmedi. Paris'e kadar tanklarla bütün gençlere etsin. O zaman Amerika'nın hiçbir suçu yok. Afganistan, Irak kan döktü, yetmedi. Suriye, Suudi Arabistan, Fas, Tunus, Cezayir, Türkiye kan döksün. Kimsenin suçu yok. Herkesin oğlan çocukları lüti olsun, bir çete kurulsun, nasıl olsa ezelde takdir edilmiş. Oğlan çocuklarının ırzına geçirip satılsın. Ezelde takdir edilmiş bütün kızlara tecavüz edilsin. Ezelde takdir edilmiş bütün kadınlara tecavüz edilsin. Sızlıklara dur demek dinin emredir.
Bakın, o zaman baba buş, görünü yerine getirdim, kıra yerle bir ettim, bombaladım orayı. Diyebilir çok rahat bir şekilde. Ve suçsuzdur. Gerekse İbnü'l Arabî bunlar farklı. İnsan görünüşte muhtar, hakikatta mecburdur demiş.
Fatih Türmedere almış efendim. Hakikatte, görünüşte muhtar, yani görünüşte sen cüz-i iradeni yerine getiriyormuş gibi görünüyorsun. Hakikatte mecbursun öyle yapmaya. Yani sen hakikatte senin hakikatine içki yazılmış sen buna mecbursun. İçkini içeceksin. Buyurun. Az önceki örneğe istinadan bir şey söyleyeceğim de. Mehmet'e kaleme atan sizsiniz ya. Mehmet'in düşünceleri sizde olsaydı yine kaleme atar mıydı? Burada Mehmet'in düşüncesinden sorumlu değilim. Mehmet Allah'tan geldiğini söylüyor ya. Ama o düşünceye ben sahip olmadığım için atıyorum zaten. İşte, o düşünceye sahip olsaydım.
O düşünceye sahip olmuş olsam atmayacağım zaten. Evet. Bu farklı bir şey. Ama herkes o seviyede düşünemezsin ki. Bak, çok ciddi bir mesele konuşuyorsa o gülebiliyor orada. Herkesin fikri seviyesi aynı değil. Aslında çok önemli bir konu soruyorsun. O konuyu gülebiliyor o kimse. Ben onu küçümsemiyorum ha. Sakın yanlışım anlayacağım hazır. Veya onu tahkire etmiyorum. O çok ciddi bir konuyu hafife alıp gülebiliyor. O zaman biz karşımızdaki kimsenin düşüncesinden sorumlu değiliz. O kendi yaptıklarından sorumlu. Ben de kendi yaptıklarımdan sorumlu. Karşımızdaki kimse hakikate ermiştir. Hakikate eren bir kimse, kendi başına gelecek olan her şeyi ondan görev teslim olur.
Okuduklarında deterministik cümleler bunlar. Yani neden sonuç ilişkisi var. Ve bu yüzden ben dediğimiz şeyi es geçiyorlar. Yani ben diye bir şey yok demeye getiriyorlar. Bırakmıyor zaten. Cüz iradeye kaldırılıyor burdakından. Ben de inatla cüz iradeye koyuyorum. Peki isteklerimizi sizce biz mi belirliyoruz? O istekleri belirlemek bize ait. Peki insan nasıl bilir? Bilmesi, öğrenmesi ile alakalıdır. Yani beş duyu organına bakarak. Öğrenmeseydir. Beş duyu organıyla algılayamadığımız şeyler var. Bunları bilemeyiz. Biz algılayamadık. Evet. Ve bilemiyoruz. Bilemiyoruz. Biz algılayamadık. Bilemediğimizden ne bilmediğimizi bilmiyoruz ki. Ama onların orada olduğunu yine bildi.
Nasıl biliyoruz peki? Onu bir başkası bilen aktarıyormuş. Diyor ki beş duyu organıyla bilemediklerin de var. Biz kendi kendimize diyoruz ki, beş duyu organıyla bilemediklerimiz varmış. Var mı peki? Var. Nereden biliyorsunuz? Sen bilmiyorsunuz. Örnekliyorum. Siz biliyorsunuz. Ben bilmiyorum. Ben var olduğunu söylüyorum. Beş duyu organıyla göremediğiniz, beş duyu organıyla hissetemediğiniz unsurlar var diyorum. Üstadın bir şey sorabilir miyim? Bir dakika. Aleyküm ben. Tamam. Normalde şimdi bu benim bilginin hesabı. Sizin bilginiz de sabit değil. Ben peki nasıl öğrenebilirim bunu?
Onu öğrenmenin işte o bilgiye sahip olan diyor ki, bunu öğrenmenin yolu var. Zaten bu var deyip de yolunu göstermiyorsa o da senin gibi kulaktan duymamıyor. Var deyip sana yolunu gösteriyorsa o o yoldan yürümüş. O yolu biliyor. Şimdi beş duyu organıyla bilmiyor. Ben diyorum ki, Hz. Peygamber kabir haline vakıf oldu. Hadi şerit var mı? Var. Hz. Peygamber bu öğretisini yanındakiler öğretti mi? Evet. Sonra yanındakiler de kabirdeki kimsenin haline vakıf olmuşlar mı? Evet. Kim var? Deli. Hz. Ömer. Ya falan, ya falan. Allah'ın vaadini gördün mü? Fazlasıyla. Yolu söyleyen yolu öğretmiş.
Ve yolu öğreterekten demiş ki, bana ve ashabımın yoluna uyun. Benim ve temiz ashabımın yoluna uyun. Yol öğretisi çıktı. Yol. Oradaki ayeti kerime adi şeriften, yol. Benim ve ashabımın, benim ve temiz ashabımın yoluna uyun. Ashabımın yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız beni bulur. O zaman bize bir yol çıktı. O ashab da tabiine öğretmiş mi öğretmiş. Tabiinden de kabirdeki kimseden haber verenler var mı? Var. Tebaye tabiinden var mı? Var. Geliyoruz, Abdülkadir Geylani bunu bahsetmiş mi? Var mı? Var. Abdülkadir Geylani'den sonra olanlar bundan bahsetmiş mi? Var mı?
Var. Yol var bakın. O kabir haline kapak örnekliyorum şimdi. Biz Ahmettin Şeyh Efendi ile bunu tabi yere gittik. Orada herkesin içinde olduğu için söyledik. Şeyhler orada oturmuşlar. Mustafa abim gel dedi önce. Orada bir mübarek zatlar vardı kabirleri. İlk önce oraya gidelim ziyaret edelim. Böyle gayet davudi bir şekilde. Peki efendim dedim ben o önünde ben yanımda gidiyorum. Oradaki halifeler demişler ki kendi aralarına muhakkak orada bir şey olacak. Koşun demişler. Üç dört tane, sifirden dört beş tane, altı tane falan arkamıza takıldılar bizim. Biz kabristanlığın başına gittik. Oradaki kabirlere. Üç ihlas bir fatiha, on bir ihlas bir fatiha okunur.
Sufiler öyle okurlar. On bir ihlas bir fatiha okuyup makamata bağışlanır. Bağışlanır. Şeyh Efendi, la ilahe illallah. Meşhur sufilerin çektiği şekilde. La'yı üç elin miktarını uzatırlar. Üç tane tehdit okuttu. İşte el-fatiha buna vurdu. Şurada yatan efendinin, Mehmet Efendi'nin babasıymış.
Onun yanındaki Mehmet Efendi'nin babasının şeyhiymiş. Onun yanındaki Mehmet Efendi'nin babasının şeyhiymiş efendim. Şurada yatan, burada yatan, bilmiyorum kimler olduğunu. Şurada yatan dedim. Sizin okuduğunuz tevhide gelmedi efendim. Mezarından kalktı. Tevhide katılmadı burada. Naziretti dedi. Onun başına gittik. Üç tane tehdit orada okuduk. Bir daha vurdu kolunu. Ne oldu dedi? Sarmaştı size teşekkür etti efendim. O Mehmet Efendi'nin halifesi yanındaki. Mehmet Efendi'nin babasını sordu şeyh Efendi. Bu Mehmet Efendi'nin babası nasıl bir kimse oğlum dedi. Efendim şapkası böyle, hırkası böyle, üzerine böyle pato var.
Şu renk sarığı var. Sakalı böyle. Gözleri bu renk. Vücudu bu renk. Yanındaki halifesi titremeye başladı. Maşallah oğlum dedi. Yürüyün. Halifesi dedi ki bunu ne zaman rüyanda gördün? Ben de dedim ki şimdi gördün. Nasıl gördün? Dedim zikir esnasında gördün. Buna kabir hali derler dedim. Halife. Yol varmış mı? Var. Gidecek olan. Öğrenecek olan. O zaman beş duyuyla bilmediğimiz bir alem var mı? Var. Şehadet yol gidecek isteyen var mı? Daha yol meydanda.
Aptanıza sığınarak bir soru daha sorabilir miyim? O. Allah-u Teala ne? Sır, sıfat olarak bilinmez değil. Bilen var mı?
Var. Zat olarak bilen var mı? Var. Bir sır koyduydum ya. Zat'a da bir sır anladın mı? Sıfat olur. Allah diyor ki ben bilinmekliyi sevdim. Ve insanları bilsinler diye yarattı. O zaman Allah bilinmeyen mi? Hayır. Allah bilinen mi? Sıfatları noktasında. Zat mı? Kıhta değil. Zat'ın sıfatlarından ayrı mı? Sıfatları zatının ayrı mı? İnsan görünüşte muhtak, hakikatte mecburdur demek İslam değil.
Bu İslam felsefesine, inancına aykırı çiziyor mu? O zaman içki için içki içmekte mecbur. Katil, katilliğinde mecbur. Elinde bir ihtiyar yok noktasında. Bu da cebriyeye girer ki, biz cebriyeci değiliz. İnce bir perde orada. Eğer cebriye söz konusu olursa, biz katili katillikten yargılayamayız. Allah da katili katilliğinden dolayı sorgulayamaz. Sorgulayamayız. Bu gecelik bu kadar yetsin. Önümüzdeki hafta soruların sahibine vereceğiz. Zannediyorum bu soruları önümüzdeki hafta çoğaltı arkadan da devam edecek tahmin ediyorum. Bunun üzerine onun da söyleyecek olduğu bir şeyler olacak.
Hemen buraya bir şey konmuş. Felsefe hakkındaki düşünceniz nedir demiş. Zaten felsefenin içindeyiz ki. Burada bir uzun soru daha var. Ama hakkınızı helal edin. Sana bakamayacağım şu ana kadar. Ben geldiğim noktayı buraya işaretliyorum. İnşallah önümüzdeki hafta devam etmek üzere. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha. Allah'a emanet olun. Amin. Soruları soran gitmesin, sorularını arayacak.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi