Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 28 Mart 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 29 Mart 2015 · 2:03:47

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Soru sahibi, adım adımı gideceğiz, tekrar adım adım. En son soru var mı? İman kelimesi, emene, kökünden türemiştir.
Esas manası, korkunun zıttı olan emniyet veya güven demektir. Bir, imanın sadece kalp ile tasdik olduğunu söyleyenler, bu görüşü savunanlar, maturidi ve eşari alimleridir. Eşarilere göre iman yalnızca kalp ile tasdik etmektir. Kemalettin bin Ebu Şerif el-Müsamere sayfa 285'te, İman-ı Hz. Muhammed'in Allah'tan getirdiği zaruri olarak bilinen hükümlerde tasdik etmek, onun varlığını haber verdiği şeylerin mevcudiyetini kabul edip, tam bir boyun eğişle teslim olmak diye tarif eder.
Buraya bir şerh de ben atayım, maturidiler, evet bu noktada kalp ile, imanı kalp ile tasdik olarak söylerler. İmam-ı Azam, imanı kalp ile tasdik, dil ile ikrar der. Ve Hanefilerin büyük bir çoğunluğu bu noktada durur. İmam Muhammed, İmam Yusuf, İmam Züfer, Taftazani, Kastalani ve normalde maturidinin kendisi de ve nesefi de buna dair.
İman, kalp ile tasdik, dil ile ikrar der. Dil ile ikrar. Dil ile ikrar, kalp tasdik kalbidir, içseldir. Dil ile ikrar zahirdir, dıçsaldır. Çünkü İslam hukuku, İslam hükmünün noktasında, buraya bu şerhi düşmem lazım. Siz iman ehli olduğunuzu söylerseniz, canınız, malınız, canınız, malınız, namusunuz emniyet altına girer.
Harp hukuku içerisinde bir kimse dil ile ikrar etmezse, canı, malı, emniyet altında kalmaz. Çünkü İslam'ın içerisinde bir de harp hukuku var. Harp hukuku, harp hukuku noktasında dil ile ikrar şarttır. Buna bir örnek daha, böyle daldan dala geçiliyormuş gibi değil, sahabelerin bir kısmı, bir seriye esnasında bir kimsenin malına el koymak isterler.
O kimse iman ettiğini söyler. Ben iman ehliyim der. Onlar da onun korkudan iman ettiklerini söyleyerekten, onların koyunlarına el koyar, anında ayet-i kerime gelir. Bunun yasaklanmasıyla alakalı bir kimse iman ettim derse, onun aleyhine hiç kimse yol arayamaz. Hadis de de sabittir, ayet de de sabittir. Bu şerhi şu yüzden düştüm. Şimdi insanlar farklı mezhepten, meşrepten diye camileri bombalayıp Müslümanları katlediyorlar. Müslüman'ı Müslüman'a katlettiriyorlar. Müslüman'ı Müslüman'a katlettiriyorlar. Ve İslam dünyasının içerisinde, farklı fraksiyonlarda, farklı mezheplerde, farklı kliklerdeki Müslümanları, terör örgütü kurduraraktan, eline silah verdirerekten birbirlerini katlettiriyorlar.
O yüzden dil ile ikrar, bugünkü noktada çok önemli. Bir kimse iman ehli olduğunu söyledi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi. Veyahut da dedi ki, ben Muhammediyim. Onu bir Müslüman'ın öldürmesi, bütün insanları öldürmüş gibi günaha girmesi. Burada bu parantezi bu yüzden açtım.
Tekrar söylüyorum. Bu noktada İmam Maturidi için ve Hanefiler için. Nesefi'ye de bakabilirsiniz bu noktada. İmam Maturidi'nin eserlerine bakabilirsiniz. Normalde İmam-ı Azam Hazretlerinin fıkhı ekberine bakabilirsiniz. Hanefilerin kitaplarına bakabilirsiniz. İman, dil ile kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. İman-ı Hazreti Muhammed'in sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin Allah'tan getirdiği zaruri olarak bilinen hükümlerde tasdik etmek, onun varlığını haber verdiği şeylerin mevcudiyetini kabul edip, tam bir boyun eğişte teslim olmak diye tarif eder.
Hariciler ise, eşarilerin bu tanımına taatleri yani amelleri de dahil eder. İbnül Hümam el-Müseyyere, buna göre haricilerin iman anlayışı, kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla amel etmekten oluşmuş bir bütündür. Evet, hariciler malumdur. Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretlerinin zamanda zuhur etmiş, Kur'an'ı ve sünneti direkt böyle zahirine göre hükmedenler, zahirine göre hükmederler.
İşin batın tarafına bakmazlar. Mesela Allah'ın eli dendiğinde Allah'ın eli var derler. Onu müteşabih olarak bu noktada şey yapmazlar, Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretlerini şehit edenler de bunlardır. Kapının ağzını boşaltın, biraz daha içeri girin, iki dizinizin üzerine çıkın, iki dizinizin üzerine oturmaya gayret edin. Sufilik iki dizin üzerine oturmayı sabretmekle başlar. Sufi iki kişilik yer kaplamaz. Şişman olmaz Sufi bu yüzden. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri birisinin göbeğine parmağını uzattı, bizden değil dedi. O yüzden göbek bırakmayacak sufiler.
Evet, hariciler de imanı dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve bütün organların amel etmesi olarak tanımlarlar. Bunlardan birinin olmayışını illet olarak görür ve imanın gerçekleşmediğini söylerler. Eğer bir kimse bunlardan bir eksik bir şey yaparsa, mesela namazı terk ederse, imanının eksik olduğunu, hatta küfrüne fetva verirler. Bir kimsenin namazı kasten terk etmesi küfür noktasıdır. Tabi buna benzer olgu şafilerde de vardır. Yani bunu normalde şimdi daldan dala atlamayayım diye söylüyorum. Normalde şafiler biraz maturi diye değil, eşyareye kaçıktır. Ben devam edeyim. Mütezile ise günahları büyük küçük diye ikiye ayırır. Evet, büyük günah işlemek fısk'tır.
Fısk ise ne mümin ne kafir. İki menzile arasında bir menziledir. Haricilere göre amel farz olsun, nafile olsun imandan bir cüzdür. Fakat mütezile imamları da kendi aralarında ihtilafa düşer. Allah ve Kadı Abdül Cebbar'a göre farz olsun, nafile olsun amellerin tamamı imandandır. Mütezile böyle düşünürüz. Mütezile normalde amellerin tamamı imandandır der. Hariciler de amellerin tamamı imandandır der. Aynı noktada şafiler de amellerin tamamı imandandır der. Mesela şafiye göre, imam şafiye göre bir kimse orucu terk etse küfür ehlidir. Hadis-i şerif vardır ya, bir kimse iman üzerine zina edemez, iman üzerine namazı terk edemez, iman üzerine hırsızlık yapamaz diye hadisler var.
Bu hadislerden yola çıkarak şafiler normalde bir kimse namazı kasten terk ederse, o kimsenin normalde imanı, çünkü amelleri imandan görürler. Şey, İmam-ı Azam ve İmam Muhammed, İmam Yusuf ve İmam-ı Aturidi ameli imandan görmez. Arasındaki fark bu. Basra mütezilerine göre nafileler imandan olmayıp sadece farzlar imandandır. Bu da mütezilenin ayrı bir konu. İki, imanın sadece dil ile ikrar olduğunu söyleyenler, bu görüşü de mürciye ve kerramiye savunur. Onlara göre iman sadece dilin ikrarıdır. Yani kelime-i şehadeti söylemektir. Fakat bu iman anlayışı problemlidir.
Çünkü dil ile bir iletişim aracıdır, karar veremez. Evet, bundan mürciye ve normalde kerramiye bu noktada sadece bir kimse la ilahe illallah Muhammeden Resulullah dediği zaman o kimseye iman etmiş sayılır. Kalbiyle tasdiki, ona buna hiçbir şey, ihtiyaç yoktur. Zaten mürciye ile kerramiye bu noktada İslam dünyasında tartışmaya dahi gerek duymamışlardır. Hani birisine derler ya, mürciye misin sen diye. Mürciye'ye göre iman ettim dedi, la ilahe illallah dedi, bitti. Namaz-ı abdest doğruca fazla böyle hukuka, hakime fazla bir şeye gerek yok. Yürü git. Böyle enteresan bir nokta onlar. İki, imanın sadece dil ile ikrar ol bunu. Üç, kalp ile tasdik, dil ile ikrar. Bunlar Ebu Hanife ve onun ashabının ünlülerinden El Pezdevi, Kemalettin El Beyazi ve bazı eşare alimleridir ki ve bu iki rükundan biri olmayınca imanı geçersiz sayarlar.
Evet. İmam-ı Azam bunun başını çeker. İmam-ı Azam imanı kalp ile tasdik, dil ile ikrar der. Bütün Hanefilerin büyük bir çoğunluğu bu noktadadır. Tabi normalde Pezdevi, Kemalettin Er Beyazi, Taftazani, Kastalani çok bu noktada kardeşler bilmeyebilirler. Mesela Taftazani meşhurdur. Felsefesi çok geniştir. Eğer bulabilirseniz Taftazani'yi okumaya çalışın. Enteresandır. Kendi zamanında ışık tutan bir kimsedir. Bir kısım Hanefiler onu çok fazla eleştirirler. Daha doğrusu skolastik bir din anlayışına sahip olan Hanefiler, böyle skolastik bir mezhep anlayışında olanlar Taftazani'yi fazla eleştirirler.
Ama öyle Taftazani gerçekten böyle bir zamanının ilerisinde sözler söyleyen, tavırlar koyan bir kimsedir. Ve bir kısım eşari alimleri de bu noktada İmam Azam'ın bu noktasını kabul ederler. Mazeretsiz olarak ikrarı terk eden kişi mümin olma özelliğini kaybeder. Mazeretsiz dediği dili peltek veya dilsiz veya konuşma lafızları tam düzgün çıkaramıyor. Bunlar mazeret. Mazeret olmaksızın bir kimse iman ettiğini dil ile ikrar etmeksizin edemez. İkrar edecek. Dil ile ikrar edecek. Mazeretsiz olarak ikrarı terk eden kişi mümin olma özelliğini kaybeder ve ebedi cehennemlik olurlar. Ahmet Saim İman Küfür Sınırı sayfa 30. Buradaki Hanefilerin yalnız bu noktada böyle çok ısrarlı durmasının bir sebebi İmam Muhammed'in İslam Devlet Hukuku diye bir normalde bir eseri vardır.
Dört ciklik normalde savaş hukuku vardır işin içerisinde veyahut da muameleler girer işin içerisine. Yani siz karşınızdaki kimse La İlahe İllallah Muhammed'in Resulullah deyince ona İslam hukuku muamelesi içerisinde davranmak zorundasınız. Eğer bir kimse bunu ikrar etmiyorsa Hristiyandır. Hristiyan hukuku muamelesi güdülür. Musevi ise Musevi hukuku muamelesi güdülür. O yüzden dil ile ikrar Hanefilerde önemlidir. Dil ile ikrar. Hanefiler iman kalbin tasdikinden ibaret olup bu tasdik yegane rükundur. İkrar imanın bir cüzü ve esası değil şartıdır derler. Evet. Bu noktada önemli olan kalbin tasdik etmesidir. Kalbin tasdik etmesi kalbin bu noktada mutmain olması.
Kalp olarak imandan mutmain oldu. İman etmekten mutmain oldu kalp olarak. Eğer kalp olarak normalde bu imandan mutmain olduğu imanı onun kalbinde yer ettiyse İkrar bu noktada o imanın şartı hükmündedir. Cüzü değildir parçası değildir. Şartıdır. O kimse kalben iman ettiği şeyi dil ile ikrar edecek. Dil ile ikrarsız bir iman hukuku bağlamaz çünkü. Şahısları bağlamaz. İbnül Hümam'a göre iman tasdik olunca tasdik de kalp ile olduğuna göre lisan ile birlikte bunlardan her biri imanın rüknü olur. İkrar imanın rüknü müdür soru yoksa şartı mıdır?
Bu noktada benim için ikrar etmek, iman, kalp ile tasdik, iman, iman iki rükünden ibarettir. İki rükün. Kalp ile tasdik, dil ile ikrar. Eğer kalp ile tasdik, dil ile ikrar gerçekleşmiyorsa bu benim kendimce söylediğim şey. Soru bana çünkü. Dil ile ikrar, kalp ile tasdik gerçekleşmesi gerekir. Kalp ile tasdik iç alemini ilgilendirir. Dil ile ikrar dış alemi ilgilendirir ki ikisi de birbirini tamamlar. İkisi de bir bütündür. Dil ile ikrar etmek demek, dil ile ikrar etmek demek imanın zahirsel boyutudur. Dinin iki tecelliyatı vardır.
Allah'ın iki tecelliyatı vardır. Allah'ın sıfatlarının iki tecelliyatı vardır. İki tecelliyatı. Allah'ın bir zahir sıfat tecelliyatı vardır. Bir de batın tecelliyatı vardır. Dinin bir zahir sıfat tecelliyatı vardır. Bir de batın tecelliyatı vardır. Dinin kişi şahıs üzerine bir zahir tecelliyatı vardır. Bir kimsenin sakalı imandandır. Namazı imandandır. Bakın zahir tecelliyatı bunlar. Bir kimsenin eşkara ben Müslümanım demesi imanın zahir tecelliyatıdır. Dinin zahiridir. Zahirsiz bir din, din değildir. Zahirsiz bir iman eksiktir, noksandır. Zahir şarttır.
O yüzden dil ile ikrar, kalp ile tasdik veya kalp ile tasdik, dil ile ikrar, imanın olmazsa olmaz iki temel ayağıdır. İki temel ayağı. Bunu ilk yaratılışa kadar götürürüm bu meseleyi. Cenab-ı Hak ilk varlığı yaratırken ruhundan ve nurundan üfledi. Ruhu batın, nuru zahir. Bu böyle devam etti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir zahir görünen sünneti var. İki hali var. Dinin iman noktasında bir görüneni var. İkincisi kalbi var.
Bir kimse zahire namaz kılıyor görebilir kalben. Eğer namaz kılmıyorsa o kimse kalbi iman etmediyse görüntüde namaz kılıyor. İman etmemiş o yine. Kalp lazım. Kalben iman etti. Dil ile ikrar zahir lazım. Zahir kimen lazım? Zahir dıştaki aleme lazım. Sana lazım olan batın. Kendi iç alemin. Ama senin hayatını sürdürdüğün zahir bir alem var. O alemde de senin zahiren dil ile ikranın ihtiyacı var. Dil ile ikrar seni bağlamıyor. Etrafını bağlıyor. Bu ne demektir? Senin muameleni ilgilendiriyor ve sana karşı muamelede bulunacak olanları ilgilendiriyor. Dil ile ikrar bu noktada imanın olmazsa olmazı.
Bir bütün birbirinden ayırmak mümkün değil. Birbirinden ayıranların yolları asan olmaz. Dersek biz iman sadece insanın kalbi ile tasdik etmesi iyi. O kimsenin Müslüman olduğunu nereden bileceğiz? Hukukunu nereden belirleyeceğiz? Sadece kalben tasdik etti. Sadece kalbin tasdik ederekten geldi bir Müslüman kızla evlenmek istiyor. Kendisinin Müslüman olduğunu ikrar etmiyor. Müslüman bir kadının gayrimüslim veya dinsiz bir erkekle evlenmesi caiz değil. O kimse Müslüman olduğunu ikrar etmezse siz kızınızı onunla evlendiremezsiniz. Dina nikah, nikah değildir, caiz değildir.
Nikah düşer, sakıt olur. Ve böyle bir nikah haram olur. Dil ile ikrar şart. Ya o kalben tasdik etti bilmiyoruz kardeş. Kalpleri Allah biliyor. Bize zahir hükmü hükmeteceğiz biz. Bize bir kimse ben Müslümanım diyecek. Biz onun Müslüman olduğunu anlayacağız. Kalp metre yok bizde. O zaman dil ile ikrar şart. Bu noktada rüknü müdür? Benim nazarımda evet. Hele bu zamanda İslam'ın yaşanmadığı, hukuk olarak. Hukuk olarak İslam'ın yaşanmadığı ve hukuk olarak biz kimin Müslüman, kimin gayrimüslim olduğunu bilmediğimiz bir ortamda kalp, bu noktada iman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır.
İmanın kalbi tasdiki ve lisanın ikrarı ile oluşması gereklidir. Ancak lisan ihtiyat içindir. Kim Resulullah'ı ve onun Allah'tan getirdiğini tasdik ederse mümindir. Lisan ile ikrar ise, lisan ile ikrar ise dini hükümlerin icrası için şarttır. İkrar bu hukukun normalde tecelliyatı için şarttır. Alternatif yok.
El-Maturidi ile Hanefi kelamcılarına göre tasdik gizli bir iş olduğundan dünyadaki hükümlerin yerine getirebilmesi için ikrar şarttır. Evet, fakat kişi kalbi ile tasdik ettiği halde, dili ile imanını söylemediği takdirde Allah katında mümin, dünya hükümlerinin yerine getirilmesinde ise kafir muamelesi yapılmakta, günahkar sayılmaktadır. Evet, çünkü dinin zahir boyutu vardır. Zahir boyutunun içerisinde bir kimse dil ile ikrar etmiyorsa, o kimse kafir hükmü ile hükmedilir. Bunda zahire göre hükmedileceğinden dolayı hükmedenler, bunda suçlu ve kusurlu değildir. O kimse çünkü Müslüman olduğunu ikrar etmiyorsa, mesela öldüğünde o kimse Müslüman mezarlığına gömülmez.
Müslüman olduğunu ikrar etmiyorsa, o kimsenin cenazesi camiye getirip de orada namazı kılınmaz. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen kimse. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen bir kimsenin Müslüman bir eşi var ise otomatikman boş olur. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen bir kimse, mümin bir kadınla evlenemez. Kimse de bu nikahı dini olarak kıyamaz. Çünkü bütün muameleleri, muamelelerin hepsi de o kimsenin ikrarına bağlıdır. Bunu neden böyle söylemişler biliyor musunuz? Normalde şimdi ikrarı niçin şart koşmuşlar? Bir kısım Müslümanlar namaz kılmamışlar. Namaz kılınması zaruri ya, oruç tutulması zaruri. Müslüman olduğunu ikrar etmiyor. İkrar etmeyince ona ki kimse orucu ve namazı şart koşmuyor.
Orucu ve namazı şart koşmayınca o kimse Müslüman toplumunun içerisinde ne Müslüman gibi yaşıyor, ne Hristiyan gibi yaşıyor. Ne de İsevi gibi yaşıyor. Bu yüzden ikrarı şart koşuyor. İslam Hanefi hukuku. Diyor ki ikrar edecek. Ben Müslümanım diyecek. Ben Müslümanım deyince zekat da ona farz oluyor. O zaman devlet hemen onun malını hesaplıyor, zekat memurları ondan zekat alıyor. Ben Müslümanım deyip ikrar ettiğinde bütün muamelesi İslam hukukuna göre oluyor. Kaçacak göçecek yer yok. Kaçacak göçecek hiçbir yer yok. Şeriat dilinde iman Peygamberimizin getirdiği ve Allah tarafından kendisine vahyettiği kesin olarak bilinen şeyleri tasdik etmektir. İmanın lügat ve şeriat manaları arasında mutlak tasdik bakımından bir fark olmayıp, tahalluk ettiği konular ve imanın hakikati bakımından bir genellik ve özellik vardır.
Evet. Bu noktada iman, lügat ve şeriat manaları arasında çok değişik bir şey olmaz. Hakikatleri birdir, dilleri de birdir bu noktada. Dilciler nazarında imanın konusu mutlak ve geneldir. Din dilinde iman, kalp bile tasdik midir? Evet. Dinin dilinde, dinin dilinde iman, kalp bile tasdiktir. Diyeceğiz, buradan devam edeceğiz. Beş dakika mola. Hakkınızı helal edin. Ehtiyarlık böyle bir şey işte.
Din dilinde iman, kalp bile tasdik midir? Yoksa dil ile ikrar mıdır? Veya her ikisi midir? Yahut bunlarla birlikte amel zaruri midir? Bu noktada benim kendimce algım ve anlayışım, İmam-ı Azam Hazretlerinin yolunun üzerine ve ahzabının yolu üzerine, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin.
Bu dış hukuk noktasında bir kimsenin dil ile ikrar etmesi lazım. Yani iman, din dilinde hem kalp ile tasdik, hem dil ile ikrar şartı var. Amel, o kimsenin yapabildiği yere kadar gücü nispetinde. Bu noktada ameli, ameli yani ibadetlerle alakalı kısmı ve aynı zamanda da uymak zorunluluğunda olduğu noktalar, hukukla alakalı kısmı, normalde hukuku ilgilendiren şeyler, yani diğer tarafları, şahısları ilgilendiren şeyler, devleti ilgilendiriyor zaten.
Bunda o kimse ikili ilişkilerinde suç söz konusu ise bizim dinimizde cezayı verecek olan kurum devlettir. İslam hukukunda ceza uygulayacak olan yer devlettir. Anarşi yoktur İslam'da. Bir tarikat kendisi hukuk uygulayamaz. Bir meşrep, bir mezhep, bir topluluk kendi kendisine hukuk uygulayamaz İslam dininde.
Anarşi yoktur. Mesela işte örneğin işte Irak'ta şimdi o kimse veyahut da Suriye'de veya orada burada herhangi bir örgüt kursa, bir tarikat kursa, bir cemaat kursa, silahlı bir örgüt kursa o kimse İslam hukukuna göre iş yapamaz. Ancak devlet kurması gerekir. Devlet kurduğunda ancak o İslam hukukuna göre iş yapabilir. Darül Harp'te Hanefiler İslam devleti yok ise bir harp imamının seçilmesi gerektiğini ve o harp imamına oradaki Müslümanların biat etmesi gerektiğini ve ancak harp imamının üzerinden hukukun tecelli etmesi gerektiğini söylerler.
Bu noktada din, din bu noktada imanla alakalı kısımda bir kimseyi bağlayan nokta kalp ile tasdik, dil ile ikrardır. Dil ile ikrardır. O kimse ben Müslümanım diyorsa bizim ona söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmaz. Velev ki herhangi bir dini kaideyi inkar etmediği müddetçe velev ki herhangi bir dini kaideyi ikrar etmediği müddetçe ameli imandan görenlerden değilim.
Ameli imanın bir cüzü olarak görenlerden değilim. Tekrar söyleyeyim. Ameli imanın bir cüzü, bir parçası olarak görenlerden değilim. Bir kimse kalp ile tasdik, dil ile ikrar ettiyse benim nazarımda mümindir, Müslümandır. O kimse dini dairenin içindedir. Onu dini dairenin dışında görmek benim haddime değildir. Benim inanışıma göre kimsenin haddine değildir. Fakat bir kısım Müslüman alim, ulema, mezhep, meşrepler ameli yani dinin içerisindeki amelleri imanın bir cüzü olarak görüyor. Ve eğer bir ameli bir kimse terk ettiyse o kimse de iman eksikliğine bağlıyor.
Bu benim görüşüm değil, benim duruşum da değil. Ben İmam-ı Azam Hazretleri'nin çizgisinde ve yolunda gitmeye gayret eden onun içerisinde genelde sapmamaya gayret eden muamelelerle alakalı, bakın fikri noktada değil muamelelerle alakalı ben İslam'ın diğer mezheplerin de bu noktaki iştahatlarını kabul eden gerekirse bunların da uygulanabileceğini yoksa yeniden iştahat edilmesi gerektiğini söyleyen bir kimseyim. Durduğum nokta bu. Fikri noktada İmam-ı Azam Hazretleri'nin çizgisinde durmaya gayret ediyorum gücümün yettiğince. Bu nokta şu, bir kimse kalp ile tasdik etti, dil ile ikrar ettiyse o kimse iman ehlidir. Dil ile ikrar etmesi şart mıdır? Evet. Niçin? Muamelelerle alakalı, hukukla alakalı. Bu şart gereklidir.
Devam ediyoruz. Son kısmı, bunlarla birlikte amel zaruri midir dedir. O zarureti insanın kendisine aittir. Bu kendisine aittir. Ameller imanı kemale erdirmeye vesile midir? Evet. Bunu da kabul eden bir kimseyim. İbnül Hümam, Elcüveyni ve diğerleri tasdikin kelamı nefsi kabiliğinden bir şey olduğunu ve tahkik üzere oluşan tasdikin ise nefsin kelamı olduğunu belirtirler.
İbnül Hümam, Elcüveyni ve diğerleri tasdikin, yani kalp ile tasdikin, kalp ile kabulün, kelamı nefsi kabiliğinden bir şey olduğunu, yani bu noktada kelamı nefsi dediği iç aleminin konuşması, içselliğin dışa vurması ve tahkik üzere oluşan tasdikin ise nefsin kelamı olduğunu belirter. Tahkik, araştırma, araştırarak tasdik etme, bu da nefsin kelamı olduğunu söyler.
Lakin bu tasdik ilimle sabit olur. Yani bir kimse tahkik eder, araştırır ve tasdik ederse bu da diyor ilimle sabit olur. Yani o kimse ilim ehli olmuş olur. Tahkik edip, araştırıp, tasdik etmek. Abdülkadir Geylani, eşarinin tasdikinin manası hakkında farklı cevaplar verdiğini, önce tasdikin Allah'ın varlığını, uliyetini ve kıdemini bilmek, başka bir kez de onun tasdiki, bilgiyi içermeyen ve onsuz da gerçekleşmesi mümkün olmayan kalpte bulunan bir söz olarak tanımladığını nakleder.
Bağdadi Usulü Din 248 Abdülkadir Geylani, kendisi kendi zamanında İmam-ı Azam'ın yolundan gider. Ama bir müddet sonra bakar ki kendince, Maliki mezhebinin karıştırıyor olabilirim burayı parantez içerisinde söyleyeyim. Ya Hanbeli olacak ya Maliki, bilen elini kaldırsın bana yardımcı olsun.
Maliki değil mi? Evet. Bakar ki Maliki mezhebinin, Maliki mezhebinin taraftarları, arkasından gidenler az, dervişleriyle beraber Maliki mezhebine geçer. İmam Maliki mezhebine geçer. Ve bundan sonra, bu Mısır dönüşüdür. Bir Mısır'a gider, daha doğrusu bu Moğolların istilasında Mısır'a gider. Ondan sonra Moğollarla bu Moğol istilasına karşı mücadele eder ve sonra tekrar Bağdat'a geri döner. Bağdat'a geri döndükten sonra hatta Moğol istilasını Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin, Bağdatlıların Geylani Hazretleri'ne olan zulmünden olduğuna dair söyleyenler vardır. Yani Bağdatlılar Geylani Hazretleri'ne ve dervişlerine zulmetmişlerdir.
Geylani Hazretleri'nin dervişlerine ve kendisine Bağdatlılar zulmettiği için Moğol istilasına uğrarlar. Geylani Hazretleri tabii Mısır'a hicret eder, emirle. Sonra tekrar Moğol istilasından mücadele etmek için geri döner ve Moğol istilası biter ve tekrar Bağdat'a yerleşir. Bu ikinci yerleşmesinde, yani normalde Bağdat'a tekrar geri geldiğinde, dervişleriyle beraber Maliki mezhebinin zayıfladığını görüp, bu noktada Maliki mezhebine geçer, muamele eder.
Ama Geylani Hazretleri'nin hem Günyetül Talibi'nde, Geylani Hazretleri'nin bu noktada hem de sohbetlerinde, imanla alakalı meselenin kalp ile tasdik, dil ile ikrar olduğunu söyler Geylani Hazretleri de. Ve Sufilerin büyük bir çoğunluğu, kendilerine en büyük pir olarak Geylani Hazretleri'nin gördüklerinden de, Sufi kanadın büyük bir çoğunluğu, imanı kalp ile tasdik, dil ile ikrar olarak görür. Hatta Ahmet Er Rufa Hazretleri'nin onların alemine bakarsanız, okursanız, veyahut da bir hak yolcusunun disturlarına bakarsanız, aynı ölçüleri de orada görmeniz mümkün. Eşari'nin tasdikinin manası hakkında farklı cevaplar verdiğini, önce tasdikinin Allah'ın varlığını, uluhiyetini ve kıdemini bilmek, başka bir kez de onun tasdiki bilgiyi içermeyen ve onsuz da gerçekleşmesi mümkün olmayan kalpte bulunan bir söz olarak tanımladığını nakleder.
Buradaki nokta şu, bir kimsenin kalbinde Cenab-ı Hakk'ı bilmeyle alakalı, zahir bilmeyle alakalı olgu oluştuktan sonra tasdikin olacağını söyler. İkincisi, bu bilgi olmaksızın da kalbinde tasdikinin olacağını söyler. Kalpte tasdik için, Geylan Hazretlerine göre bilgi şart değildir. Zahir bilgi olmadan da Geylan Hazretlerine göre bir kimsenin kalbi iman noktasında tasdik edebilir.
Bu neyle mümkündür? Bu da rüya veya ilham ile mümkündür. Bir kimsenin kalbinde ilham geliyorsa, o ilham üzerine ne yapar? Allah'ın iman noktasında tasdik eder. Kalp noktasında kalbi ilham alırsa, veyahut da o kimse rüyada bir ilhamdır, rüya görürse, bilgiye gerek kalmaksızın tasdik eder. Bu sufilerin yoludur. Sufiler, zahir bilgi olmaksızın batın bir işaretle herhangi bir şeyi tasdik edebilirler. Ve sufiler için kendi iç alemlerinde, kendi dairelerinde önemli olan kalbi tasdikleri ve kalbi algılarıdır, aldıklarıdır. Zahir olarak negatif görünen, herkesin negatif gördüğü bir şeyi sufi pozitif görebilir.
Herkesin pozitif gördüğü bir şeyi sufi negatif görebilir. Herkesin helal deyip, düğün yemeğine sünnet deyip kaşık çalan herkes, sufi o yemeğin içerisinde haram bir yağ, haram bir katkı, haram bir kazanç görürse, sufi için o yemek haramdır. Yemez. Buna delil de şunu koyarlar.
Muaviye Şam valisidir. Ebu Zer-i Gifari Hazretlerini Şam'a gönderir Hazreti Osman. Ebu Zer-i Gifari'nin hayatı çünkü kabul edilebilecek bir hayat değildir. Ebu Zer-i Gifari eski sahabedir, ilk Müslümanlardandır, ilk Kırkların içindendir. Hazreti Osman radiyallahu anh hazretleri zamanında Hazreti Osman efendimizin biraz böyle devlet yaşantısını eleştirir.
Ve kendisi de Medine'nin dışında bir çardakta yaşamaktadır. Malı mülkü yoktur. Orada asılı bir tane kılıcı kalkanı vardır. Bu hayat sefahat içine düşenleri rahatsız eder. Çünkü sefahat içerisinde yaşayanlar takva dairesinde yaşayanları istemezler. Onların tadına acı katılır çünkü.
Kimse namaz kılmıyorsa orada namaz kılmayanlar Müslüman oldukları halde namaz vakti geldiğinden namaz kılan bir Müslüman istemezler. Çünkü kendileri namaz kılmıyorlar. Bunun gibi bir şeydir bu. Orada beş nokta nokta otellerde iftar verenler yanlarında fukara bir derviş görmek istemezler. Çünkü bir dervişi oradan kapıdan içeri katamaz ki kimse.
Ben çok basit ölçü söylerim ya. Girdiğin yere Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem girer miydi? Çok basit. Orada iftar eder miydi? Çok basit. Çok basit. Adam anlatıyor. Mübarekle ömreye gittik. Maşallah. Ya mübarekle ömre bir başka oluyor. Maşallah. E dedim mübarek güzel yerde yatırmışsınızdır siz. E Hilton'daydık. Maşallah. Maşallah. Dedim önde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Arkada sizin mübarek. Onun arkasında da sen öyle mi girdiniz dedim Hilton'a. Ya hocam sen ne dedin şimdi ya dedi.
Ben bir şey demedim dedim. Önde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Senin mübarek onun izinden gidiyor ya. Arkasında şeyhiniz onun arkasında da sen Hilton'a öyle mi girdiniz dedim. Eğer öyle girdiyseniz Paris'teki Hilton'a da gidin. Öyle girdiyseniz New York'taki Hilton'a da gidin. Öyle girdiyseniz Londra'daki Hilton'a da gidin. Gidin. Çok basit. İşte Ebu Zergi Fari Şam'a gelir. Şam'a gelince Şam'ın dışına bir çadır kurar. Hurma dallarından, ottan, çöpten, ottan, çöpten, hurma dallarından. Şam'dan gençler gelmeye başlar. Onun anlattığı din Şam'da yaşanmıyor.
Onun anlattığı Muhammed'i Mustafa'ya uymak mümkün değil. Şam'dakınlar uyamaz onun anlattığı Muhammed'i Mustafa'ya. Biz de uyamıyoruz. Bize de ağır geliyor. Ebu Zergi Fari din anlatıyor. Gençlere. Gençler harıl harıl Ebu Zergi Fari'yi dinlemeye geliyorlar. Halaka büyüyor. Ayrı bir din oluşuyor. Orada Muaviye dini oluşmuş. Sıkılastik bir din oluşmuş. Kafalarına göre bir din oluşmuş. Ama Ebu Zergi Fari yıkıyor ortalığı. Sarsıyor. Muaviye siyasetçi bir adam. Diyor ki bunu ben davet edeyim saraya. Muaviye sarayda yaşıyor çünkü.
Dinin saraylaştığı zamanlar bu zamanlar. Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin devleti idare ettiği yer mescitti. Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri mescitten idare etti. Hz. Ömer bir kulübe yaptılar. Kulübenin kapısı açık. Bekçi, mekçi yok. Asker, masker yok. İlk böyle sekreter ya bir kalem koyan Mısır valisi. Hz. Ömer radiyallahu anh hazretleri mektup yazıyor. Ey Mısır valisi duydum ki. Kapıya bir nöbetçi koymuşsun. Kendine de bir yer yaptırmışsın. 10 tane de asker gönderiyor. Kendi elleriyle yıkmazsa siz yıkın diyor. Ümmet-i Muhammed'in halifesinin koruma polisi ve askeri yok.
O gün. Muaviye sarayda yemek veriyor. Israr ediyor, davet ediyor. Valiye itaat şart ya. O da itaat ediyor. Giriyor salona, yemek yenecek. Diyor ki buyurun yemek yiyin. Yemek yemek istemiyor. Tekrar ısrar edince Pilava hani tepsilerin içerisinde pilav üzerine kuzu kızartıyorlar ya. Araplarda bu adet var da hala da mendil diyorlar buna. Pilava elini uzatıyor. Bir sıkıyor kanla irin çıkıyor. Atıyor Muaviye'nin önüne. Buna mı davet ettin beni diyor. Ashabın yolu bu. Ve Muaviye Ebu Zer-i Gifari'ye bir şey diyemiyor.
Sonra bir mektup daha yazıyor geriye Osman'a. Hazreti Osman Efendimiz'e. Diyor ki Şam'ı istiyorsan Ebu Zer-i Gifari'yi al buradan çek. Hazreti Osman Efendimiz mektup yazıyor. Ebu Zer-i Gifari'ye. Tekrar Medine'ye, Münevvere'ye geliyor. Medine'nin içinde kalamıyor. Medine'nin benim Ebu Zer-i Gifari'nin hayatı beni çok etkiler. Sahabelerin içerisinde. En fazla etkileyenlerden birisi odur. Kılıcının ekmeğini yemiştir. Ziraat yapmamış, ticaret yapmamış. Kılıcının ekmeğini yemiş. İslam olmazdan önce de zaten eşkiyadır kendisi. Eşkiya. Kör oğlu gibi.
Zenginden alıp fakire veren. Evet. Basıyor kervanları, kervanları alıyor. Ne varsa. Evet, işte Sufiler, kalibi ilmi kabul ederler. Bu noktada da Ebu Zer-i Gifari'dir. Mesela herkese pozitif pilav görünürken, atar elini kan irin olduğunu görür o. Kan irin olduğunu görünce yemez. Herkesin yediğini yemez. Herkes zahiren helal mı helal der. Ama o yemez. O yüzden herkesi pozitif gören gördüğünü o negatif görebilir. Herkesin helal deyip yuttuğunu, o helal olmadığını görüp yutmaz. Bu kalbi ilimdir. Zahiren bir şey yoktur. Ama manen bir şey vardır. O ona bakar.
Zahiren hak mı hak? Zahiren doğru mu? Doğru. Ama onun kalben ona inanması, kalben onu tasdik etmesi, kalben onu görmesi, kalben o ilmi alması lazım gelir. Kalben o ilmi almazsa, hep kalbinde bir çentik vardır onun. Sufiler buraya çok önemserler. O yüzden Abdülkadir Geylan Hazretleri diyor ki, bu noktada kalpteki tasdik, imandan, kalpteki tasdik bilgiden kaynaklanabilir. Bir yerde de diyor ki, bu bilgi olmaksızın da o kimsenin kalbinden ne yapar? Tasdik edebilir. Bu sufi yolu. Eşerilere göre tasdik, bilgiye dayanan kalpteki bir söz olmakta. Evet. Eşerilere göre tasdik, bilgiye dayanır. Bilgi olmazsa, tasdik olsa dahi eksiktir o. Biz sufiler bilgiye dayanmayız illaki.
Bilgi lazım mıdır? El cevap lazımdır. Ama meselenin aslı mıdır? Hayır. O çünkü kalbine gelen ilhama göre de o hareket edebilir. Tasdiki onun harika olur. Hatta kalbe gelen bu noktada ilham tasdiki bilgiden daha kıymetlidir. O yüzden sufileri eleştirirler. Hani bu noktada daha önce burada bir ders yapmıştık Arabi'den. Sufiler bir hadisin metnine bakaraktan onun sahih olup olmadığına kalplerine bir ilham gelir. Herkesin sahih gördüğü bir hadis-i şerifi kalplerine gelen ilham yoluyla sahih görmeyebilirler ve onu namel etmeyebilirler. Ama herkesin zayıf gördüğü bir hadis-i şerifi kalbe gelen ilham ile kuvvetli olduğuna inanıp onu namel edebilirler sufiler.
Sufilerde bu hal var. Eleştiriliyor evet. Eleştiriliyor evet eleştiriliyor. Ama kalbe gelen ilhamın tadını ancak kalbe ilham gelen anlar. Bunun tadını bilmeyen anlamaz. Bir kimse rüyasında Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine konuşmanın tadını anlatabilecek hiç kimse yoktur. Ancak bunu yaşayan bu tadı hisseder, anlar.
Yaşamayan bunu anlamaz. Böyle bir şeydir bu. Veyahut da herhangi bir şüpheye düştüğü bir meselede onun kalbine sağlam kaynaktan ilham gelmesi. Yani işte kalbine Geylana hazretlerinin konuşması. Onun kalbinde Hazreti Mevlana'nın konuşması. Onun kalbine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin konuşması. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin gelip ona bir şeyde tavsiyede bulunması. Bir öğütte bulunması. İsa aleyhisselamın gelip o kimseye öğütte bulunması. Veyahut da ona bu noktada bir işte sabır tavsiye etmesi. Veyahut da onun o noktadaki o darlığına, o noktadaki o kıskacına bir sözle ayrı bir yol açması. Ayrı bir hal açması.
Bunun tadı ancak Sufiler'de vardır. Bunu anlayabilecek olan, bunu anlatabilecek olan, bunu idrak edebilecek olan ancak Sufiler'dir. Ve Sufiler bunun kıymetini bilirler ancak. Ve o yüzden Sufiler için okudukları değil yaşadıklarıdır önemli olan. Bu manada Sufiler zahiren kendilerini okutmakla mükellef olduklarını bilirler. Ama önemli olanın kalbi hallerinin olduklarını bilirler. O yüzden Geylana Hazretlerinden Hazreti Mevlana'ya, Hazreti Şems'ten Hazreti Bayramı Veli'ye, Hacı Bayramı Veli'ye, Hacı Bayramı Veli'den günümüzün çağdaş Çorum Hacı Mustafa Efendi gibi, Nevşeli Abdullah Gürbüz Efendi gibi, veyahut da işte günümüzün normal tanınmış tanınmamış mürşitleri gibi, zahiren bir ilimleri yokmuş gibi görünse de, manen bir derya onların önünde otur, günlerce sana konuşsunlar, günlerce sana anlatsınlar, sana lazım olanı anlatsınlar.
Bu işin ayrı bir sırrı. Onlar bu noktada mana denizinden, kaplarınca aldıklarınca almışlar. Bu ayrı bir şey. Zaten meselenin tabii içsel boyutunda, meselenin iç aleminde önemli olan da bu zaten. Bunu kabul etmese dair bir kimse, çok basit bir şey söylüyorum. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerini rüyanda görsen bir kez, ve sana rüyanda desek ki şunu yap, yapmayacak olan bir Müslüman tanıyor musun?
Bu kadar. Rüyanda görsen, onun önüne çıkarken, bir münadi bağırsa, bu senin ümmetinden ama böyle de hatalar işledi deseler, utanmaz mısın? Çok basit. Bir daha o hali yaşamak için neler vermezdin, öyle değil mi? Hal mi önemli, hal mi önemli? Sufiler için hal önemli. Bu yüzden önemli. Sufi hem akşamın olmasını ister, hem akşam olduğunda tiril tiril titrer. Akşamın olmasını ister, onun için vuslat anıdır. Akşamın olmasını istemez, aynı zamanda onun için bir utanç anı da olabilir.
Olabilir. Sufi hem zikrullah halakası kurulsun ister, hem de o zikrullah halakasını otururken, kalbi tiril tiril titrer. Hani şarkı var ya, ya evde yoksa diye, ya kapı açılmazsa, Sufi gitmek ister Medine-i Münevvere'ye, hem maddi hem manevi. Ya hoş geldin demezse, ya benim gibi, çalı gibi gider, çalı gibi dönerse, Sufiler için hal önemlidir. Sufiler için içsellik önemlidir. Sufiler için dış ikrar etmek hukukla alakalıdır. Onlar için önemli olan iç tasdiktir.
Sufiler namazı bir başkası görsün diye kılmaz. Ama o tasdiki başkası için söyler, başkaları suizana girmesin, günaha girmesin diye. İmanda bilgi ve ilmin rolü nedir? Ben bunları bitireceğime söz verdim bugün. İşi olan, gücü olan, ben geç kalacağım diyen varsa, serbest herkes. Kur'an-ı Kerim, imanda bilgi ve ilmin rolü nedir? Bu noktada iman etmekte, bilgiye biz, bilgiye ve ilme, iki veçeden bakarız. Bilgi bu manada bir kimsenin zahiri öğrendiğidir. Bilgi bu manada bir kimseye manevi ilham ile gelen yoldur. İlim, bu noktada idrak etmek olarak görürüz biz bunu.
İman etmede, bu ikisi de sufiler için önemlidir. Ama sufi olmayanlar için bu noktada, iman, bilgi ve ilim neticesinde tecelli eder. Zahir noktada ne kadar bilgiye sahipse ve ilme sahipse, o kadar iman etmiş sayılır. Ama sufiler için tecelliyat böyle değildir. Bizler için hiç bilgi olmasa dahi, Cenab-ı Hak bizim ilmimizi arttırır diye düşünürüz biz. Çünkü siz bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir ayeti kerimesi, bize disturdur. Biz ne kadar biliyorsak onunla amel etmeye çalışırız.
Suviler böyledir. Ve biz onunla amel etmeye çalıştığımızda, bize lazım olan ilim, kalibi olarak geleceğine inanırız. Biz bildiklerimizle amel edersek, Cenab-ı Hakk'ın bize lazım olacak olan bilgi ve ilmi, kalbimize ilham edeceğine, önümüze getireceğine inanırız. Kim haramlardan uzak olursa, Allah onu bilmediği noktadan rızıklandırır.
Biz haramlardan uzak durursak, maddi manevi rızkımızın artacağına inanırız. Kim Allah'ı zikrederse, Allah onu maddi manevi gani edecektir. Kim zikirden yüz çevirirse, Allah ona dünyada da ahirette de darlık verecektir. Ayeti kerime, zikirden yüz çevirenlere darlık veririz. Buradaki darlıktan kasıt, hem dünyevidir, hem uhrevidir. Sufiler için. Zikirden yüz çevirdi. Zikirden yüz çevirmek, sufiler için. Namaz, abdest, oruç, amellerden yüz çevirmek olduğu gibi, aynı zamanda her daim, Allah'ı zikretmekten yüz çevirmek, günlük virdini yapmamak, Allah'ı her an gören, işiten, duyan, bilen olarak tefekkür etmemek, bu hal ile yaşamamaktır ki, ona darlık bulaşır.
Darlık bulaşması, hem kalbine gelen ilhamdan, hem kalbine gelen bilimden ve ilimdendir. Darlık gelir. Hem de zahiren darlık gelir ona. Ticaretine darlık gelir, kazancına darlık gelir, bereketini bulamaz. Biri önceden bir lirayla on liralık iş yaparken, şimdi on lirayla bir liralık iş yapamaz, zikrullah'tan yüz çevirdiğinden dolayı. Çünkü üstadı sevmek zikrullah'tır. Hazreti Resulullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem'i sevmek zikirdir. Normalde Allah'ı sevmek zikirdir. İnsanlara yardım etmek zikirdir. İnsanlara muhabbet etmek zikirdir. Yetimin başını okşamak zikirdir. Fakiri doyurmak zikirdir. Çıplak eğdirmek zikirdir. Bir kimseye muhtaç olana yardım etmek zikirdir.
Yolunu bulamana yol tarif etmek zikirdir. Bir kimseye, bir ota, bir ağaca, bir hayvana, bir varlığa yardım etmek zikirdir. Kim yardım ederse o zikrullahın içindedir. Kim bunlardan uzak olur, geri dönerse o zikrullah'tan yüz çevirmiştir. Ona apaçık bir darlık vardır. Bu darlığı ister manevi olarak alsın, kalbi noktada o kimse rüya görüyorsa, rüyası eksilir, ilham geliyorsa ilhamı eksilir. O kimse hal görüyorsa hali eksilir. O kimse önceden kapının önünde gideni görüyordu. Şimdi göremez. Orada oturanların kalbinden geçeni anlıyordu. Anlayamaz. Onun kalbine ilim geliyordu. Verilen sorulara cevap geliyordu. Bu gelmez olur. Bu büyük bir darlıktır. Asıl darlık budur. Sufiler öyle düşünürler. O yüzden sufi için zahiri ilim ve bilgiden fazla manevi gelen ilham önemlidir.
Bunun yolu farzları yerine getirmek, haramlardan uzak durmak, Allah'ı çok sevmek, Resulüne çok iyi uymak, zikrullah'tan yüz çevirmemektir. İşte o yüzden imanda bilgi ve ilmin rolü nedir? Zahir nolunda duranlar için olmazsa olmazdır, bildiği kadar iman eder. İlmi kadar iman etmiş olur. Sufiler için öyle değildir. Sufiler için bu yol açıktır. Allah sizi bilmediklerinizi öğretir. Cenab-ı Hak kalbinize ilham eder, ihata eder. O kimse zikrullahı yaptıkça, haramlardan uzak durdukça, Cenab-ı Hak onun kalbine ilmi ledinini verir. İlmi ledinini verir ona.
İlmi ledin ise bilinmeyenleri bilmektir. İlmi ledin nerede ne konuşulması gerekiyorsa onu konuşmaktır. İlmi ledin dilin Allah'ın dili olmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de iman ile İslam bazen aynı, bazen de farklı anlamda kullanılmıştır. Evet. Bu noktada mesela iman ile İslam'ı Cenab-ı Hak bazı noktalarda ayırt etmiştir. Ayırt eder. İman çünkü biraz insanın içselliğini ilgilendirir. İslam ise de için içerisinde devlet vardır, için içerisinde ticaret vardır, için içerisinde muamelet vardır, nikah vardır, alışveriş vardır, borç vardır, işin içerisinde savaş vardır, mahalle hukuku vardır, kamu hukuku var, toplum hukuku vardır.
Bu nedir? Bu İslam'dır bütün. İbnül İmam İslam'ı, Allah'ın emirlerini ve nehilerini kabul etmek, teslim olmak ve boyun eğmek diye açıklar. Ayrıca iman-İslam ilişkisine bakışı, Eşari ve Hanefilerin düşüncesiyle örtüşür. İslam'sız iman, imansız İslam'ın olamayacağını söyler. Evet. Normalde bu noktada, İslam dünyasının büyük bir çoğunluğu bu noktada makul düşünenler, imansız İslam, İslam'sız imanın olabileceğine çok hükmetmez der. Tabi bu zatlar, yani İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Maliki, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Eşari, bunların hepsi de İslam sisteminin içerisinde, İslam hukukunun yaşandığı devlet sistemlerinin içerisinde yetişmiş zatlardır. Bunlar İslam hukukunun yaşanmadığı yerlerde yaşamadılar. Nesef-i imanı Allah'ın birliğini dil ile söyleyip, kalp ile tasdik etmek, İslam'ı ise Allah'a vahdaniyet üzere ibadet etmek diye tarif eder.
Soru, İslam mevhumu, iman mevhumunun bir cüzü müdür? Evet. Biz bunu cüz olarak kabul etmek mümkündür. Eğer İslam mevhumunu biz, imanın asıl kendisi olarak görürsek, bu noktada Müslümanların büyük bir çoğunluğunu imansıza etmiş oluruz. Çünkü İslam, muameleleriyle, hukukuyla, ibadetiyle, ahlakıyla bir bütündür.
Bu bütüne biz iman ederiz. Ama bu bütünü yaşayabilmemiz, bireysel dairede mümkün değildir. Bireysel dairede mümkün olmadığımızdan dolayı, bir birey için İslam, imanın bir, imanın tecelli edeceği bir yüzeydir. Bir alandır. Bakın, imanın tecelli edeceği bir alandır. İmanın tecelli edeceği bir düzlendir İslam. Bunun nüvesi, bunun çekirdeği imandır. Bu imanın neşv-i neva bulacağı, kök salacağı, dallanıp budaklanacağı, meyve vereceği daire, İslam dairesidir.
İslam dairesidir. O yüzden burada imanın bir cüzü gibi görmek, imanın bütünselliğine yine zarar getirir. Çünkü ben imanı, imanı, iman etmeyi, iman etmeyi, ayrı bir bütüncüllük içerisinde alıyorum. İslam mesela hukuku yok şu anda dünya üzerinde. O zaman dünya üzerindeki Müslümanların hepsi de imanları eksik mi? Buradan bu çıkar sonra. Veya birey noktasında iman eden bir kimsenin, İslam dairesinde hukuksal olarak veya muamele olarak bir eksikliği olabilir. O zaman biz o kimsenin imanını eksik görmüş oluruz ki, bu benim nazarımda kendi durduğum noktada sakıncalı bir noktadır.
İman bir çekirdek ise, İslam'ın ne kadar neyi varsa o iman çekirdeğinin içindedir. O çekirdeği neş'ü neva bulacağı alan İslam dairesidir. Buna bütün her şeyi eklemek mümkündür. Hz. Peygamber Cebrail Aleyhisselam İslam nedir sorusuna, İslam'ı amellerle açıklamıştır. Evet. Buna göre İslam imandan ayrılmaz, iman İslam'dan ayrılır ve tek başına kalır. Çünkü bazen ameller olmaksızın, işten kabullenme ve tasdik bulunur ve iman İslam'dan ayrılır. Evet. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerine dıhye suretinde gelir Cebrail Aleyhisselam. Der ki, birinci soru şudur, iman nedir?
Soru budur çünkü ilk soru. İslam nedir demez. İman nedir ya Resulallah? O da cevap verir. Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, kadere, hayrın ve şerrinin Allah'tan olduğuna iman etmendir der. Tabi buna ilaveler vardır rivayetlerde. İşte din gününden hariçen, cennete, cehenneme, kabire diye böyle rivayetlerde farklılıklar vardır. Ama ana tema budur. Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, yani hesaba çekilmeye beş ana unsurdur bu. Beş ana unsur.
İmanın şartı. Ardından İslam nedir ya Resulallah? Kelime-i şehadet getirmek. İslam nedir der cevap. Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, paran varsa zekat vermek, ömründe bir sefer dahi olsa hacca gitmek. Ardından sorar, ihsan nedir ya Resulallah? İhsan. Bunu İslam dünyasında imanı ve İslam'ı söylüyorlar sadece. İhsanı anlatmıyorlar. Ardından soruyor, ihsan nedir ya Resulallah? Allah'ı görüyormuşçasına yaşamandır, ibadet etmendir. Allah'ı görüyormuşçasına. Hayatı Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak. Namazı kılarken Allah'ı görüyormuşçasına kılmak.
Orucu tutarken Allah'ı görüyormuşçasına tutmak. Eşhedü en la ilahe illallah derken, görüyormuşçasına demek. Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu derken, görüyormuşçasına demek. Görüyormuşçasına. Allah'ı görüyormuşçasına iman etmek. Meleklerine görüyormuşçasına iman etmek. Görmek. Peygamberlerine görüyormuşçasına iman etmek. Görmek. Görmek. Şehadet etmek. Kitaplarını görüyormuşçasına iman etmek. Görüyormuşçasına. Din gününü görüyormuşçasına yaşamak.
Din gününü. Asıl burası önemli. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak. Bir çıt altı. Göreme sen de diyor. Göreme sen de. Göreme sen de. Onun seni gördüğünü bilip hep öyle yaşamak. Sufiler görüyormuşçasına yaşamayı hedeflerler.
Görüyormuşçasına. Evet. İşten kabullenme ve tasdik bulunur. Ve iman İslam'dan ayrılır. Ama amellerin sıhhati için iman şart olduğundan, İslam imandan ayrılmaz. Ne de bunun aksi yani imanın sıhhati için ameller şart koşulmaz. Bu görüşe müntezile katılmaz. Evet. İbnül İman böyle demiş. Evet. Buna İmam-ı Azam Hazretleri de, İmam Muhammed de, İmam Yusuf da bütün hanefiler ve bu noktada bütün akli melekeleri yerinde olan ilim sahibi, rey sahibi insanlar bunda hemfikirdiler. Aklımıza hemen hepimizin şu soru gelecek bu sefer baştan soralım. İmanda artma ve eksilme olur mu? Bu noktada bunu çok tartışmış İslam dünyası.
İmanda artma eksilme olur mu diye. İmam-ı Azam Hazretleri yine ben İmam-ı Azam'a atıfta bulunacağım burada. Hakkınızı helal edin. Ben fıkıhi ve akaydi meselelerde İmam-ı Azam Hazretleri'nin duruşunu beğenirim. Bu kabul edilebilir, kabul edilmez. Bu farklı bir şeydir. İmam-ı Azam Hazretleri bu noktada der ki, fıkıh ekberinde iman artmaz ve eksilmez. Şafiler imanın amellerle artıp eksileceğini söylerler. Veya bir kısım mesela eşari zihniyetli olanlar imanın artıp eksileceğini söylerler. Buna bu fakir katılmaz İmam-ı Azam Hazretleri'nin yolundan giderim ben bu noktada. Genelde İmam-ı Azam'dan ayrıldığım yerler yoktur akidevi olarak.
Hoşuma gider benim aklıma fikrime çok hitap ediyor. Benim hayatıma çok hitap ediyor bu noktada. Fıkıh-ı ekberi okumanızı isterim. Ali'l-Karri şerhi var. Ali'l-Karri biliyorsunuz Teymiye'nin talebesidir. İmam-ı Teymiye hanbelidir kendisi. Ali'l-Karri de hanbelidir. Ve böyle kendi zamanlarındaki ehli tasavvufa eleştiriler getirmiş insanlardır.
İbni Teymiye zaten Arabi'ye böyle risaleler yazmış. Bu noktada ehli tasavvufa risaleler yazmış. Enteresan bir duruşa sahiptir. Tartışılır ilim insanları. Ben yapılan tartışmalardan bazı risaleler, ta işte yeni böyle derviş olduğum zamanlar bir iki yerde okumuş, bir iki yerde de böyle karşılıklı tartışmıştım. Çok ben Teymiye'yi okuyan bir kimse değilim. Benim yolum, benim çizgim değil kendimce. Ben Sufi standlı bir kimseyim. O yüzden Teymiye iyidir, kötüdür bu tartışmaya da girmek istemem zaten. Ali'l-Karri de bu noktada kendisi de aslında tasavvufa karşı bir kimsedir. Ama Ali'l-Karri'nin bu noktada şeyi, fıkıh-ı ekberi çok meşhurdur tefsiri.
Fıkıh-ı ekber aslında küçük bir risaledir ama özdür. Onu şerh etmiş de bu Ali'l-Karri. Bu noktada fıkıh-ı ekberi okumanızı tavsiye ederim size. İmanda artma ve eksilme olur mu? Bu kabul edilmez Hanefilerce. İmam-ı Azam da bunu kabul etmez. Bizim için imanda artma ve eksilme olmaz. Amellerde eksiklik vardır. Bu imanın eksikliğinin göstergesi değildir bizde. Bizdeki amel eksikliği iman eksikliği olarak kabul edilmez. Bizdeki amel eksikliği imanın kemalatına engeldir. İmanın kemalatı, yan olgunlaşmasına, erginleşmesine. Elma bütün ama daha yeşil ham da ısırdığınızda ağzınızı yapşak yapşak yapacak. Ama elma bütün mü? Bütün.
Bakın çiçekten tomurcanına döndüğünden itibaren bütün. Bir bütüncülük var. Büyüyor, zaman içerisinde erginleşiyor. İman böyle bir şeydir. Bir çekirdek gibidir, büyür ve olgunlaşır. Onu büyüten ve olgunlaştıran bilgi, ilim ve ameldir. İmanı olgunlaştıran, tekrar söyleyeyim, imanı kemale erdiren ilim, bilgi de değil, sufilerce ilimdir.
İlim hem kalbe hem akla hitap eder. Bilgi ise sadece akla hitap eder. Sufilerce ilim hem zahirdir hem batın. Bilgi ise sadece zahirdir. O yüzden sufiler için lazım olan ilimdir. O yüzden koca Yunus der, ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. O yüzden Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bilgi değil, ilim Çin'de de olsa gidip alınız der. İlimdir asıl olan, bilgi değildir. Bakın asıl olan ilimdir. İlim, çünkü ilim sahibini, ilim sahibini kendi ilmi dairesinde yönlendirir. Her bilgi sahibi ilim sahibi değildir.
Her ilim sahibi kendi ilminde bilgi sahibidir. Sufiler ayırt eder burayı. Bizim için asıl olan ilimdir çünkü. Bilgi değildir. Bize ilim gereklidir. Bize ilim gereklidir. El alim, ilme sahip olan kimse. Bilgiye değil, ilme sahip olan kimse. Bilgi şöyle hükmeder. Birisi ağlıyor, birisi ağlamıyor. Bilgi ağlayanı haklı görür. İlim ehli hakikati arar. Ağlayana bakmaz. Davut'a iki kadın geldi. Ortada bir çocuk var. Birisi dedi ki çocuk benim, öbürki dedi ki benim.
İkisi de çocuk benim diyor. Birisi öylesine ağlıyor ki çocuk benim diyerekten. Yanında da iki misafir var Davut Aleyhisselam. Baktı ikisine de. Getirin benim kılıcımı dedi. Ağlamayan kadın dedi ki ya Davut ne yapacaksınız ki kılıçla? Çocuğu dedi ortadan keseyim yarısını sana vereyim yarısını sana vereyim. İkiniz de çocuk benim diyorsunuz dedi. Kadının birisi dedi ki ağlamayan. Ey Davut ben davamdan vazgeçtim dedi. Çocuğu siz ona verin. Öbür kadın ağlayan, canhıraş, böyle feryat figan eden sustu. Çocuk onda ya. Öyle söyledi. Kadın davadan vazgeçti. Çocuk onun. Bakın bilgi sahibi çocuğu ona verir.
Davadan vazgeçti birisi çünkü. İlim sahibi hakikati arar. Davut Aleyhisselam dedi ki çocuk davasından vazgeçenindir. Çocuğu ona verin. Yanındakiler dediler ki ey Davut bu nasıl bir hukuktur? Dedi ki o kadın aman çocuğun başkasında da olsa canlı olduğunu, yaşıyor olduğunu bileceğim ya. Ben buna razıyım ölmektense dedi. Ama o kadın çocuk kendisinin değil, kellesi de uçsa umurunda değil onun dedi. Göz yaşına aldanmadı. Bilgi sahibi aldanır. İlimle bilginin ayrıştığı bir nokta. Bilgi sahibi aldanır. Bilgi sahibi gördüğünle hükmeder. Zahire göre hükmeder. Kitaba göre hükmeder.
İlim ehli hakikatin de arkasında hakikat vardır. Hakikatin de arkasında hakikat vardır der. Hakikate koşar. İlim hakikate göre davranır. Bilgi gördüğüne ve bildiği kadar davranır. Arasındaki fark budur. O yüzden sufiler hakikati ararlar. Onlar için bilgi değil, ilim öndedir. Sufiler burada. Hepsinden de ayrılır. Hepsinden ayrılır. Bizim için gerçek olan hakikattir. İlimdir yani. Allah bizi kendi ilmiyle ilimlendirsin. Zat-ı uluhiyetinden versin. Cenab-ı Hak kendi katından ilham eylesin inşallah. Vesilesiz versin inşallah. O yüzden imanda artma ve eksilme bu noktada var mıdır? Yoktur.
Ama iman kemale erer. Neyle? Amellerle. Neyle? İlimle. Bu konu ehl-i sünnet kelamcılarını çok meşgul etmiştir. Evet. Ebu Hanife ve arkadaşlarının da ki iman artmaz ve eksilmez. Evet. Bunu fıkıh-ı ekberde bulmanız mümkündür. Bunu normalde imam nesefinin fıkıhından kaidelerinde bulmak mümkündür. Bütün Hanefiler bu noktada birleşirler. Eşarilerden Cüveyni de aynı görüşü paylaşır. Ancak eşarilerin birçoğu artma ve eksilmeyi kabul eder. Evet. Eşariler artma ve eksilmeyi kabul ederler. Amelleri imandan görürler. Şafilerin az önce verdiğim örnekleri gibi. Artma ve eksilme de ana problem imanda ameldir. Evet. İmanda ameldir. Ameller işin içine girerse bu sorun meydana geliyor.
Evet. Ameller işin içine girdiği zaman bu sorun haline geliyor. Bir kimsenin namazı eksik imanı eksik olmuş oluyor. Bir kimsenin orucu eksik imanı eksik olmuş oluyor. Veya bir kadın iman ediyor. İslam, Kur'an, Sünnet hepsine de iman ediyor. Başa açık. Bu sefer başa açık olunca imanda eksiklik sudur etmiş oluyor. Hatta şafiler veya eşarilerin bir kısmı şafiler de buna dair. Bir farzı açıkça, açıkça işlemeyen bir kimseye küfür hükmünü veriyorlar. Bu çok tehlikeli ve sakıncalı gördüğüm nokta. Ayrışma ve ötekileştirme oluyor. Bunda tehlike var. Bu tehlikeyi görsün bütün insanlar. Bir kimsenin ameldeki eksikliği, imandaki eksikliği değildir.
Bunu görelim. Ve Müslümanlara dışarıdan düşman yetmiyormuş gibi içeriden birbirlerine düşman yetiştiriyoruz. Kendi içimizde ötekileştirme, kendi içimizde itme, Kendi içimizde farklılaştırma, kendi içimizde düşman beydah ediyoruz. Ya kardeş iman etmiş. Oysa suviler insanları ikiye ayırlar. Bir, iman etmiş olan kardeşleri. İki, iman edecek olan kardeşleri. Birisi iman etmiş, öbürki iman edecek. Veda akbesi. Ey insanlar hepiniz bir tarağın dişleri gibisiniz. Biz, kardeş olun.
Düşman üretmeyin. Ötekileştirmeyin. Bir kimse eksiklikleri, noksanlıkları vardır. Amelde de eksiklikleri vardır. Kardeş, sen itme onu. Atma. Ötekileştirme. Ya Şafi'ye göre böyle. Ya kardeş. Hanefi'ye göre düşün. Ötekileştirmek zorunda mısın? İtmek zorunda mısın? Baş açık bayanlar vardı az önce. Vardı, üzerdi, yukarıda duruyorlar. Neden? Rahatsız mı olsunlar bizden? Namazı kılmayan birisi olabilir. Rahatsız mı olsun bizden? Biz hatta ona namaz kılmıyorsun diye hiç böyle ters bile bakmayalım. Andırmayalım bile. Utanır, sıkılır.
İrtibatı kopar bizle. İki yüz yıldan beri din cahili bu topraklar. Ha o bir dergiş oldu ya. O yok. Fethetti her şeyi. Otur kardeş, oturdun yere. Kimseyi ötekileştirme. Bir ameli işlemedi diye laf söyleme. Bırak. Andırma dahi. Senin başın neden açık? Sana ne? Sana mı sordular? Sen mi Allah'a hesabını vereceksin onu? Sana ne? Neden onu ötekileştiriyorsun? Neden onu eleştiriyorsun? Neden ona tepeden bakıyorsun? Sakat bir düşünce bu. Bugün için sakat.
Kabul edilebilirliği yok. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bağrına bas. Öbür günü de bas. Neden? Sen onu bağrına basınca o diyecek onu. Sen ona iyilikle muamelede bulun. Güzellikle muamelede bulun. Sana savaş açmış. Sen şedid bir cevapla cevapla. Sana ne kadar şedid davrandı? Sen de o ölçüde şedid davran ona. Sana savaş açmış. Senin toprağına göz dikmiş. Senin namusuna göz dikmiş. Bu ayrı. Geri kalan tebliğ edilmeyi bekliyor. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah demiş bir kimse ya. İman ehli o. İman ehli. Bilmiyor.
Alışmamış, öğrenmemiş, görmemiş. Nefsine yenik düşmüş. Sen tam mı nefsinle mücadele ettin bildiğin halde? Evet. O zaman ameller imanın bir cüzü değil. İmam-ı Azam da böyle diyor. İmam-ı Azam'ın yolunu takip edenler de aynı şekilde söylüyor. Biz bizim ülke Hanefi genelde. Şafi çok azdır bizde. Ya millet sanki eşarileşti. Bu Vahabi, Selefi çizgisi insanların içerisine fitne koydu. Millet işte birisi namaz kılmıyor. Kafir bu namaz kılmıyor. Yakında sakal bırakmayanlar da kafir diyecekler. Az kaldı.
Yakında cübbeyle, sarıkla dolaşmayanlar da kafir diyecekler. Az kaldı. Hani bir böyle hata yapıldı ya. İşte çarşaf giymeyen kadınlar çıplak hükmünde diye. Ondan sonra bu lafı nasıl döndüreceğiz, nasıl değiştireceğiz diye uğraştılar. Baktılar ki sonradan da lafın arkasına geçtiler. Ya yapma. Din bu değil. Nereden çıkardınız bunları? O yüzden İmam-ı Azam'ı dörtse elle sarılıyorum. Yoksa sapkınlığa uğrayacak herkes. Allah muhafaza eylesin. Derin bir sorun oluyor. İnananlar ancak o kimselerdir ki. Allah anıldığı zaman kalpleri titrer.
Ayetleri okunduğu zaman kalpleri titrer. Ayetler okunduğu zaman bu onların imanlarını arttırır ve Rablerine güvenirler. İbni Ömer bunu söylemiş ama bu ayeti kerime meali. Bunu Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlu Abdullah nakletmiş altına İbni Ömer demiş kardeş ama bu normalde bu ayeti kerime meali bu. İnananlar ancak o kimselerdir ki Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer. Ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını arttırır diye çevrilir bu ayeti kerime meali olarak. Ya Resulallah iman arttırıp eksilir mi dedik. Hazreti Peygamber evet iman sahibini cennete sokuncaya kadar artar. Sahibini cehenneme sokuncaya kadar da azalır. İbni Ömer bu hadislerin sahibliği şüphelidir.
Sahihliği şüphelidir. Ayrıca senedin de zayıf olduğu belirtiliyor. İbni Mace mukaddemede geçmiş. Evet. Acidini hadisin sahih olmadığını fakat manasının doğru olduğunu söylediler. Acidini keşfi lafa. Ebu Hanife ve bu hadisleri karşılaştırır mısınız? Hazreti İmam-ı Azam Hazretleri bu hadis-i şerifleri normalde kendisine ölçü olarak almamış. Müsnedinde İmam-ı Azam'ın müsnedi vardır. İmam-ı Azam'ın müsnedi de kendisine hem hakaid noktasında hem amel noktasında kendisine ölçü aldığı hadisleri toplamıştır. Ve İmam-ı Azam Hazretleri aynı zamanda iyi bir hadisçidir. Ve zaten imamların ilkidir bu noktada ve yakındır da kendisi sahabenin hayatına tabiini görenlerdendir çünkü.
Bu noktada normalde Ebu Hanife'nin almış olduğu hadis kriterlerine uygun değildir bu hadisler. Bu makuldür, malumdur. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin imanın artıp eksilmeyeceğine dair hadisler de var mevcut. Evet. Bir önemli konu daha var. İman yaratıldı mı? Of! Bir fırtata çay içerdim. Maturidiler bu konuda ikiye ayrılırlar. Bir, Semerkant alimlerine göre iman mahluktur. Buhara alimlerine göre mahluk değildir. İbni Hümam Ebu Hanife'nin elvasiyesinde imanın yaratıldığına dair açık bir ifadenin olduğunu ve bu fikre katıldığını söyler. Ebu Hanife kullar amelleri, ikralları ve marifetleriyle yaratılmış mahluklardır der.
Sizce? Evet. Hiçbir şey yok iken o var idi. Ve o bir şey yarattı. Ve yarattığı şey onu zikretti. Yani tesbih etti. Onu teşbih etti. Onu benzetti. Sıfatlandırdı. Ve tenzih etti. Benzettiğini sıfatlandırdığından ne yaptı? Bir de onu tenzih etti. Dedi ki bu benim benzettiğim gibi değildir. İlk varlık. Varlığın başlangıcı. Bu noktada bütün o varlığın başlangıcı, varlığın başlangıcı tesbih etti. Teşbih etti, tenzih etti. Varlığın başlangıcı. Var olan, ilk var olan şey. İmam Azam ona bir şey diyor.
Ne olmuş oldu? Yaratılmış olan bir şey yaptı. İman, bu manada yaratılmış olan bir şeyin yaptığı şeydir. İman, yaratılmış olanın yaptığı bir şeydir. Bu noktada imanı eğer ki insanın kendi fiilinin dışında bir mahluk olarak görürsek seni bir gün bırakıp gidebilir.
İnsandan hür, insana bağlı olmayan bir şey değildir. O zaman iman, iman etmek, iman olgusu insanın, insanın, o fiil bahsindeki gibi insanın kendi cüz-i iradesiyle istediği, Allah'ın, Allah'ın da yarattığı bir şeydir.
İman çünkü insan için bir fiildir. Fiilleri Allah yaratır. Fiilin yaratıcısı Allah'tır. Ama fiili isteyen, talep eden insanın kendisidir. Cenab-ı Hakk ruhları yarattığında ruhlarına imanı saçtı.
İmanı saçtı onlara. Ve ruhların hepsi de bu imandan aldılar. Ve ruhların hepsi de Cenab-ı Hakk'a secde ettiler. İman bu manada insanın kendi cüz-i iradesine bağlı fiili oldu. Fiil. Bütün fiilleri yaratan Allah'tır. La faili illallah. Allah'tan başka fail yoktur. Faili yaratan odur. Ama bunu isteyen, imanı isteyen, imanı kalbinde harekete geçiren, duran enerjiyi hareket eden enerjiye geçiren insanın kendisidir. İnsanın kendisi.
O zaman Ebu Hanife kullar amelleri, ikrarları ve marifetleriyle yaratılmış mahluklardır der. Sizce evet. İnsan dediğimizde insan marifetleriyle, yapabilirlikleriyle yaratılmış mahluklardır. O yüzden fiilleri, bu noktada imanları da, imanları da kullarla yani iman etmek kulun kendince, kendi fiiliyatınca zuhur eden bir şeydir.
Onu da yaratan fiil noktasında Allah'tır. Son soru. İstisna. Mümin bir kişi imanı hakkında inşallah demesidir. Ebu Hanife ashabıyla birlikte imanda istisnayı reddeder. Mümin bir kişinin ben gerçekten müminim demesi gerekir. İmanda şüphe olmaz. Evet. Bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. hadislerinde tasdik eder. Bir kimse ben inandım inşallah demesin, ben inandım desin. Ben işte inanırım demesin, ben inandım desin. Kesin kat'i olmak. Kesin kat'i olmak. Çünkü Allah onlar gerçekten müminlerdir. Enfal. Ayet 4. Onlar gerçekten kafirlerdir. Nisa ayet 151 der. Bir kişinin ben Allah dilerse müminim demesi, imanda şüphe ettiğine tasdik ve ikrarın kat'i olmadığını delalet ettiğinden caiz görmez, matur idi.
Evet. Bir kimse kesin ben iman ettim demesi gerekir. Kat'idir. İnşallah iman edenlerden olmuşuz. Bu kabul edilmez. İmam-ı Azam, İmam Muhammed, İmam Yusuf, İmam Matur idi. Bu noktada durur. İstisna yoktur. Şüphe yoktur. Kat'ilik vardır. Direkt duruş vardır. Direkt duruş. Ben iman edenlerdenim. Ben iman ettim. Ben Allah'a ve Resulüne iman ettim. Ben Kur'an'a ve sünnete iman ettim. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, siz Allah'ın kitabına ve benim sünnetime iman edeceksiniz. Kim Allah'ın indirdiğine ve Muhammed-i Mustafa'nın kulu olduğuna ve onun getirdiklerine iman ederse, o kurtulanlardan olmuştur.
Hadis-i şerif. Bunda katilik vardır. Kat'i. Kesin. Ben iman ettim. Ben Muhammed'iyim. Ben iman ettim Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğuna ve kitabının içerisinde noktasına kadar. Ve Muhammed-i Mustafa'nın onun hem peygamberi hem kulu olduğuna ve onun da getirdiklerine iman ettim. İman bu. Kat'i. Ya inşallah inananlardanız biz. Yok böyle bir şey. Böyle bir şey yok. Böyle bir şey kabul etmiyor İmam-ı Azam Hazretleri de. Zaten hadisler de bu noktada. Hadis-i şerifler. İmanda inşallahın caiz olduğunu şafi ve ashabı söyler. Burada ben inşallah müminim demesi imanının şüphe olup olmadığından haber vermeyi değil, imanın akıbetinin nasıl olacağını bilmenin mümkün olmayışını kastetmektir.
Ahmet Saim Kılavuz. Bu noktada eşarilerin bir kısmı da böyle düşünürler. Eşarilerin de bir kısmı böyle düşünür. İmanda istisna hakkında fikriniz nedir? Bu soru birçok alıntı içerir. Eyvallah. İstisnai sufiler de kabul etmez. Mesela Hazreti Mevlana'nın mesnevisinde böyle bir şey kabul etmesini göremezsiniz. Ve Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin, Ahmet Errüfü Hazretleri'nin, Hacı Bayramı Veli'nin göremezsiniz bunda. Yukarı mezopotamya, sufi yolunda bunu görmeniz mümkün değildir. İstisna yoktur hiç. Sufilik noktasında da aynıdır. İnşallah biz sufiyizdir, bizi sufiliğe kabul ederler. Yere git. Bizde yoktur. Veyahut da bu fakir, kendimi böyle söylemek istemiyorum.
Ya ben yapabilir miyim, yapamaz mıyım diye tereddüt ediyorum. Sana ders yok kardeş. Allah yolunu açık etsin. Neden? Bizde şüphe yok. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım? Git. Bizim işimiz yok öyle. Ya ben namaz kılacağım ama yapabilir miyim, yapamaz mıyım bilmiyorum. Namaz kılamazsın öyle. Ben namazımı kılacağım, bana vart. Bitti. Ben bu yolu yürüyeceğim. Bitti. Bu uçuna benziyor. Seveyim mi, sevmeyeyim mi? Ömrün boyunca sevemezsin. Ömrün boyunca. O yüzden İmam-ı Azam Hazretleri ve bu noktada matur idiler, istisnayı kabul etmezler. İnşallah işte iman etmiş olanın ardınızdır filan.
Böyle bir şey yok. Ben iman ettim. Ben Müslümanım kardeşim. Ya emin misin? Ben eminim, ben Müslümanım. Hani var ya bir hadis-i şerif, hani son nefeste ne olacağımız belli değil. Hayır ben son nefeste de ne olacağımı, kendimce inanıyorum, iman ediyorum. Ben Müslümanım, iman ettim. İmanımın üzerinde duracağım. Katiyim bu konuda. O yüzden son nefesimde şüphem yok. Şüphesi olan düşünsün. Ben iman ettim. Ben Allah'ın hak olduğuna, Kur'an'ın ve Resulullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin tarif ettiği Allah'a iman ettim. Ben Muhammed-i Mustafa'nın peygamberliğine sallallahu aleyhi ve sellem ve onun kul olduğuna iman ettim. Ve onun getirdiklerine de iman ettim.
Fark ettiyseniz siz bu hadis sahih değil demem mi? Ben onun amel etmiyor olabilirim. Onun kendimi ölçü almayabilirim. Bu benim kendi hakkım. Ama ben bu yok demem. O yüzden imanınızda kat'i olun. Yolunuzda kat'i olun. Fikrinizde bu noktada, doğru noktada, dosdoğru durun. Ne diyor ayet-i kerimede? İstişare edip de bir karara vardın mı? Kararında dimdik dur. Hazreti Peygamber Resul oluyor. Sallallahu aleyhi ve sellem. İstişare ettin mi? Evet. Tahkik ettin mi? Evet. Araştırdın mı? Evet. Senin için doğru mu? Evet. Dur orada dosdoğru. Yalpalama. Yalpalama. Sen iman ettiğin noktada yalpalama.
Yalpalarsan son nefesin de yalpalanık gider. Yalpalama. Bu kimin için yeterli? Yalpalayanlar için. Yalpalayanlar için. Hayatı düz, açık, net şekilde yaşayanlar için değil. İman belli. İman, Kur'an ve sünnet. İman ettik. Yapabildiğimiz var, yapamadığımız var, var. Eksiğimiz var, var. Noksanımız var, var. Ama Allah var. Ne kadar eksiğimiz varsa var ona iman ettik. Huzuruna çıkacağımıza iman ettik. İman ettik. Elimde imanımla gideceğim. Hiç amelini görenlerden değilim.
Bütün amellerimiz heba olabilir. Evet. Ben imanımın heba olacağına inanmıyorum. Hiç kalbime zerrece gelmiyor böyle bir şey. Hiç ama. Ya son nefeste ne olacağımız belli değilmiş. Belli. Belli. İnanıyorum. Son nefesimde de haykıra haykıra göre göre nefesimi vereceğim. Hiç şüphem yok. Hiç ama. Hiç. Hiç olmadı. Zil zurna sarhoşken de olmadı. Kafam yükseklerdeken de olmadı. Hiç olmadı. Hep Allah dedim.
Hiç olmadı. Şüphe yok. Hiç. Allah'a iman edin. Dolu dolu. Resulüne iman edin. Dolu dolu. Görüyormuşçasına. Görüyormuşçasına iman edin. Önünüzde yürüyormuşçasına iman edin. Kalbinizde yaşıyormuşçasına iman edin. İçinizden Allah konuşsun. Öyle iman edin. İçinizden Allah konuşsun. Atın kendinizi. O konuşsun. Kendinizi atın. O konuşsun. Sen konuşma. Görme kendini. De ki benim sahibim sensin. Malikim sensin. Benim dilim dönmez. Sen benim dilimi aç. Benim aklım anlamaz. Sen benim aklımı aç.
Benim kalbim senin elinde. Sen ilham eyle. Benim kalbimi aç. Sen elimden tut. Benim yolumu aç. Sen benim ayağımdan tut. Beni dimdik eyle. Dosdoğru yolunda yürüt. Ben neyim ki? Ben hiçbir şeyim. Ya. Sensin hakim olan. Sen beni kurda kuşa yem etme. Sen beni kargaya yem etme. Sen beni kedi köbeğe rezil etme. Sen beni ite çakala rezil etme. Sen beni hıfz-ı emanına al. Sen bizleri ya Rabbi kendi katından besle. İnsanlara el açanlardan eyleme. İnsanlara avuç açanlardan eyleme. İnsanların içerisinde hor hakir edenlerden eyleme. Bizleri aziz kıl. Bizleri mu kim kıl.
Bizim muinimiz ol. Bizim siyasetten desteğimiz yok. Desteğimiz sen ol. Bizim askeriyeden desteğimiz yok. Bizim desteğimiz sen ol. Bizim ekonomik olarak zenginlerden desteğimiz yok. Desteğimiz sen ol. Bizim akarımızı sen akıt. Bizim çarkımızı sen döndür. Bizim dilimizi kendine sen döndür. Bizim dilimizden kendini sen anlattın. Bizim dilimizden kendi dinini sen kendin anlattın. Ey malükül mülk olan Allah. Dinini hem bizim içimizde hem dışımızda hem bu dünyada hakim eyle. El Fatiha masalat. Amin.
Bunlara da ayıp olmasın kardeşlere. Alevi kız veya erkek ile evlilik caiz midir? Alevinin aleviliğine bakacağız. Mesela örnek bir kimsenin Hazreti Ali Efendimiz'i sevmesi harika bir şey. Ama Hazreti Ali'yi peygamber görüyorsa bu sıkıntılı. Alevinin aleviliği ne hangi noktada bilmiyoruz. Efendim kibir ve kendini beğenmişti. İçimden nasıl atabilirim? Bir türlü duygu, düşünce ve hareketlerimden atamıyorum. Yardım eder misiniz? Allah muinin olsun. Hiç kimseyi kendinden üstün görme. Kendini de hiç kimseden aşağıda görme. Orta yol bu. Kimse üstün değil senden. Bir tarağın dişleri gibisiniz. O kadar. Ben kimseden üstün değilim, sen de üstün değilsin.
İkimiz ortak noktada buluşalım. Bir ödül için yarışmak veya iddialaşarak yarışmak caiz mi? Ödül için yarışmak caiz. Bir derviş üstadının bir durum karşısında birden fazla iştahatı var ise nasıl hareket etmelidir? Bu iştahatların nerede ne zaman söylendiğini de dikkate almalı mıdır? Beş tane iştahat olabilir, bundan birisini kendisine ölçe alabilir o kimse. Kur'an'da bir kimseden zarar gördüğünüzde hakkınızı savunabilirsiniz. Diyetini isteyebilir lakin affedebilirsiniz. Affetmek Allah'a en hoşa giden davranış olarak ifade ediliyor. Böyle ifadelere bakarak dinimize hakaret edildiği veya alaya alındığı zaman siz affedin en eftali budur, peygamberimize taş atıyorlardı. O ise taş atanlara gül atıyorlardı deyip bizi yatıştırmaya çalışıyorlar.
Dinimize saldıranlara karşı cihat, farz ise nasıl davranmalıyız? Bu noktada o karşıdaki kimseye duruma, konuma göre değişebilir. Bunlar böyle genel bir iştahatla alakalı söylenebilecek sözler değil. Bu karşıdaki iki kişinin ilişkisiyle, alışverişiyle alakalı birisine gerçekten bir şeyi inandırabileceğine inanıyorsanız onun üzerinde bu noktada makul bir şekilde ona tebliğ etme yolunu seçebilirsiniz. Selamun Aleyküm bir derviş Kur'an ve sünnetin yasakladıklarını ve üstadının yapma dediklerini uygulamaya çalışırken nefsinin ağır geldiği yasalara karşı ben daha uygulayabileceğim emirleri uygulayamadım deyip diğer haramlarda ve üstadının yapma dediklerine gevşeklik göstermesi, dikkate almaması başta Allah'a ve Peygamber'e daha sonra üstadına karşı küstahlık olmuyor mu?
Yapabildiklerinizi yapmaya çalışın kardeşler. Biz kimiz ki bize küstahlık olacak. Allah bizi affetsin inşallah. Sualim şudur. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem peygamberlik sıfatı verilmeden ve hak dinin İslam olduğu bilinmeden önce insanların akıbetlerinin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde önceki peygamberlerinin getirilene ve kitaplarına uydukları ve inandıkları takdirde Allah-u Teala'nın da takdiriyle kurtuluşa ereceklerini biliyorum. Yanlış biliyorsam lütfen düzeltin. Biz de öyle biliyoruz. Peki asıl öğrenmek istediğim şu ki günümüzde yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hak dini İslam olduğunu Allah'ın tek ve Yaradanımız olduğunu ve Kur'an-ı Kerim'in Allah-u Teala'nın sözleri olduğunu kısacası İslam'ı ve imanı nasıl kurtaracağımızı bildirmesine rağmen dünyanın icra köşelerinde hiçbir dinden haberi olmayan ve İslam'dan zerre haberi olmayan zamanlarını güneşe, iğneye ya da puta taparaktan geçiren insanların öldükleri takdirde ahirete tutulacakları imtihan ne şekilde olacaktır?
Hiçbir imtihana tabi tutulmayacaklar. Cennetin birinci katına girecekler. Cennetin birinci katına girdikten sonra İbrahim aleyhisselam onları dini tebliğ edecek. Dini tebliğ ettikten sonra onlar istidatlarına göre cennetin diğer katmanlarına dağıtılacaklar. Evet. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi