Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 28 Ekim 2018 · 59:35
Dinliyorduk ne güzel ya, Allah razı olsun. Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Yunus Emre, Hacı Bayramveli ve bazı evliyalar şiirlerinde Allah'a Çalap diye sesleniyor. Çalap, Türkçe bir kelime, Tanrı gibi, Tanrı denmesinde İslam âlimleri hoş bakmıyor. Çalap ve Tanrı arasındaki fark nedir? Normalde insanların Allah'ı muhakkak Allah'ı Allah olarak söylemelerinde fayda var. Ama Türklerin o Öztürkçesi var. Öztürkçesine göre orada Allah lafzının karşılığı olarak değil o, kendi dilleri o. Dilleri öyle olunca öyle söylemişler.
Bunları büyütülecek meseleler değil. Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun. Peygamberimiz ve fitneye sabret diyor. Peygamberimiz ve fitneye sabret diyor. Eşime öz annem fitne çıkardı. Namusuyla alakalı iftira attı. Bu durumda sufi ne yapmalıdır? Nasıl yol alınır? Şeytan beni eşimden soğutuyor. İftira büyük günah keballilerden ama bir kimsenin namuslu bir kadına veya bir erkeğe namusu üzerinden iftira etmek en büyük günah keballilerden birisi. Hani büyük günah kaçtır? Sahabeye soruyor.
Sahabe de Allah ve Resul daha iyi bilir diyor. Büyük günah yedidir. Allah'a şirk koşmak, anne babaya asi olmak, namuslu kadının iffetine laf söylemek diyor. Allah muhafaza eylesin. Bir kimsenin iffetine laf söylemek kadar büyük günah kebairi yok. Bir kimsenin zina ettiğine hükmetmek için bir, o kimsenin kendisinin bunu ifade etmesi lazım.
Deyecek ki ben evet zina ettim. İki, dört tane akımbali erkeğin zina fiiliyatını bir fiil görmesi lazım. Bir fiil. Bu ancak o kimsenin zani olduğuna hükmediler. Öbür türlü bir kimsenin itirafı yok ise, dört tane de şahit yok ise, bir kimsenin namusuna bir kimse böyle iftira atar, böyle söylerse, o kimse büyük günah kebair işlemiş olur.
Bu kim olursa olsun. Bu eşler arasında oluyor, işte kayınvalide, işte gelini hakkında söylüyor, işte o onun hakkında, bu bunun hakkında söylüyor. Bu bayığı, aşağı bir şey. Bakın bu bayığı ve aşağı bir şey. Bir kimseye iftira etmek. Allah muhafaza eylesin. O mahşe diyor ki, o kimse yani iftira attığı kimse, onu affetmediği müddetçe o cehennemden çıkamaz. İnsanlar ne kadar rahat böyle iftira atıyorlar birbirlerine. Yani bir kızı, bir kadını bir erkekle görüyor, hemen yapıştırıyor, yakıştırıyor. Veyahut da işte hata işliyor, kusur işliyor.
Kadın erkek. Bunu bir şey zannediyorlar, bir mesajlaşıyorlar, bir bakışıyorlar. Evet, bu günah kebair'e kapı, evet. Yani bir kadın olarak elin adamınla ne işin var senin? Bir kız olarak elin adamınla ne işin var senin? Bir erkek olarak elin kızıyla, kanırıyla ne işin var senin? Ne işin var kardeşim? Gönlünde otlamak sevdası yok ise, meralıkta ne arıyorsun? Hayvanlaşmış gönlün. O yüzden kimin merası olmadan, gideceğim diye uğraşıyorsun. Evet. Ama bunun üzerinden kalkıp da bir kimseye zina isnadında bulunmak büyük günah kebair. Allah muhafaza eylesin.
Kabirden sonra diriltilince sualde herkes kendi dilini konuşacak. Orada Türkçe var mı? Ve herkes cehennemi tadacak diyor. İmam Gazali, peygamber dahil kabir sıkmasını tadacak diyor. Biraz izah eder misiniz? Ya biraz şimdi ırkçılık mı yapalım yani? Türkçe cennetten çıkma dil ya. Adem aleyhisselam bile Türktü. Haberiniz yok mu size? İbrahim aleyhisselam Türktü. Böyle dolayısıyla Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de Türk. Bu benim eski öğretim. Tebessüm ediyorum, hakkınızı helal edin. Biz bunlarla büyüdük. Ama normalde şimdi herkesin dili kendince, bütün diller Cenab-ı Hakk'ın Rabbin kelamından çıkma. Yani bir örneğin işte şu dil çok kıymetli de öbür dil kıymetsiz değil.
Herkesin dili kendine kıymetli. Herkesin dili kendine kıymetli. Rüyanda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ile konuşuyorsun. Rüyanda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile konuşunca Arapça mı konuşuyorsun? Veya Cebrail aleyhisselam ile konuşuyorsun. Arapça mı konuşuyorsun? Veya bir meleklerden bir kimseyle konuşuyorsun. Arapça mı konuşuyorsun? Veya zikrullah esnasında, bir hale esnasında Abdülkadir Geylan Hazretleri ile konuşuyorsun. Arapça mı konuşuyorsun? Veya hatta sahabeden bir zatla konuşuyorsun. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman hangisi ise haline, ahvaline, durumuna göre Arapça mı konuşuyorsun? Diller tesbih tanesi gibidir.
Birbirlerinden üstünlüğü, alçaklığı yoktur. Bereket gelmesi için neler yapılmalı? Kazancımın bereketli olmuyor, borcum sürekli artıyor. Bu durum için ne yapılmalı? Tasadduk edeceksin. Besmele çekeceksin. Azla yetinmeyi bileceksin. Geldi sahabeden bir kimse, dedi ki yetiştiremiyorum ya Resulullah. Dedi ne kadar maaş alıyorsun? Beş dirhem. Hazineye söyle dedi, üç dirhem yapsınlar maaşına dedi. Hazineye söylediler, üç dirhem yaptılar maaşını. Tekrar karşılaştı. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri sordu. Nasıl durum şimdi? Allah senden razı olsun, hamd olsun, artıyor bile dedi. Biz de şimdi yetmiyor deyince arttırıyoruz biz daha.
Çocuklar diyorlar ki işte harçlığımız yetmiyor. Kaç para günlük harçlığın? Beş lira. Al sana on lira diyorsun. Değil. Sünneti işleyeceksin, üç liraya indireceksin. Kadın dedi ki işte haftalık örneğin atıyorum böyle misal. Yüz lira bırakıyorsun, bey yüz liraya yetmiyor. Seksene indireceksin. Sünnet diyeceksin, bereketlensin. Bereketlenir gerçekten. Tasarruf edeni Cenab-ı Hak bereketlendirir. Cimrilik değil. Tasarruf edeni Allah bereketlendirir. Atanı, bozanı, israf edeni Allah sevmez. Kadınlar, evlerinizde bir piriş tanesini dahi atmayacaksınız. Atıyorsanız evin bereketi gitti.
Bir eşyanızı atmayacaksınız. Tamir edeceksiniz. Kadınlar, erkekler. Tamir edeceksiniz. Tadilat edeceksiniz. Giymeye devam edeceksiniz. En son giyilmeyecek hale geldi. Ama kilonuzdan ama işte bir şey oldu. Onu temizleyip, ütüleyip, giyebilecek, kullanabilecek olan bir kimseye vereceksiniz. Atmak yok İslam'da. Atmak yok. Atıyor insanlar. Yok atmak. Hacı Erkan unutmuştur. Kaçıncı seferdir benim elbiseleri tamire götürdüğünü. Kilo verdikçe Hacı Erkan bunları biraz daha daralttır. Kilo verdikçe bunları biraz daha daralttır. Bir ara dedi, sen bilirsin ama modelleri kaçıyor dedi. Hani değiştir gibisin lan.
İnadım inat değiştirmiyorum ben. Onu sonuna kadar kullanacak. Bu cimrilik değil. Bu tasarruf etme. Allah'ın vermiş olduğu nimeti muhafaza etme, koruma. İstersen multimilyoner ol. Beni ilgilendirmez. Tasarruf et kardeşim. Aldıysa yenisini, eskisini tasadduk et. Atma. Atanın bereketi olmaz. Allah muhafaza eylesin. Sufilikte nasıl yol alınır? Ders çekememek günah mıdır? Dersini ve zikrini çekemeyen kişi ne yapmalıdır? Tarikatten düşer mi? Ne yapılmalı? Sufilik güzel ahlakın, edebin üzerine oturur.
Diline sahip çıkmanın, büyünü, küçünü tanımanın yoludur. Terbiye gerektiren bir yoldur. Terbiye gerektiren. Ben bunu böyle söylüyorum. Bazen bunu yanlış anlıyorlar. Büyüklerinin yanında bildiğini unutmandır. Edebi hiç terk etmemendir. Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışmandır. İmamların iştahatı dairesinde yaşamandır. Ya öyle de olurmuş. Yok sen çizgiden şaşma. Kurallara uy. Ancak o zaman o kimse sufi kıvamını bulur. Yunus'un sözü çok güzel.
Ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın. Sufilik gönül kırmamaktır. İnsanları incitmemektir. Haklı olsan dahi tartışmayı götürmemektir. Haklısın. Derviş kardeşim. Tartışma kardeşim. Yine Yunus'tan dem vuralım. Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değil. Sufilik Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin deyimiyle eline, biline, eline, beline, diline sahip olmuyorsan yok. Yalancının tekisin.
Harama gözünü döndürme. Harama elini döndürme. Harama ayağını döndürme. Harama uzunu döndürme. Harama dilini döndürme. Eski arkadaşlardan, dervişlerden, Bursa dışında Gece boyunca 50 rekat, 70 rekat, 100 rekat namaz kılan vardı. Ben gece boyunca 20 bin tevhid çeken insan biliyorum.
Ben günde Kur'an'ın üçte birini okuyan insan biliyorum. Kur'an'ın üçte birini okuyordu o kimse. Yolda yürürken Allah sizi inandırsın. Yolda yürürken beraber yürüyorsun ya. Beraber yürüyorsun, o böyle başlıyor kaldığı yerden devam etmeye. Kur'an'ı Kerim okuyaraktan yürüyor. Bildiğiniz Kur'an'ı Kerim okuyaraktan yürüyor. Rüyamda gördüm, gecede 20 bin tevhid çekiyor. Ertesi gün bana dedi ki, Mustafa Efendi dedi. Buyur abi dedim ben. Ben dedi 20 bin tevhid çekmeden günümü geçirmem dedi. Allah mübarek eylesin Erim. Ne ala dedim. Dilimin ucuna kadar geldi. Abi 20 bin tevhid çektiğini dün akşam rüyamda gördüm ama ardından da bu bu bu vardı diyeceğim diyemedim.
Bir hafta geçti Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin geldi. Mustafa Efendi dedi. Buyurun efendim dedim ben. Filanca abine söyle dedi. Ondan için. Cömert olsun biraz oğlum dedi. Emredersiniz efendim dedi. Hatta dedi bir gün onu yemeğe götür dedi. Zorla parayı ona ver dedi. Ben nasıl yapayım efendim onu dedim. Yap diyorum sana dedi. Ben bir cuma dedim ki abi bugün köfteler senden dedim. Ben tamam dedi. Gittik köfte yiyoruz. Tabi girdik. Onu da tanıyorlar. Beni de tanıyorlar. Hoş geldin ona geldi. Buna gel ona gel. Masa dolu bizim. Haydi bir tevhid masada. O verecek ya paraları. Son fasıl. Kalk lan dedi paraları ver. Dedim abi sen verecektin ya. Kalk lan diyorum lan dedi bana.
Aynen böyle tabir böyle. Ben hayatta yapamam ki ya. Ben gittim ikinci, üçüncüyü söyletmedim. Gittim verdim. Allah Allah dedim ya. İçimden ben şimdi. Daha rüyamda başka bir şey de gördüydüm. O gördüğümü de yapıyor. Dedim ya. Dedim ki bir insanın çok tevhid çekmesi yetmiyor. Güzel bir haslet. Kur'an-ı Kerim okuması güzel bir haslet. Ama kardeşler, arkadaşlar, canciğerlerim benim. Güzel ahlak, insanlara faydalı olmak, insanların yardımına koşmak kadar güzel bir şey görmedim ben. Güzel ahlak, insanların eşini, kızını, çocuklarını, eşi senin bacın kardeşin, çocukları senin çocukların, öbür günler senin kardeşlerin, hiç kimseye kötü düşünmeme.
Hepsine dua etme. Onların mallarını, mülklerini, namuslarını, şereflerini, haysiyetlerini koruma. Önemli şeyler bunlar. Dergahta ikilik çıkarmama, üçlük çıkarmama, ayrılık, ayrışma, gruplaşma yapmama. Ya şu efelerin başında hacerkan olmasaydı ya, başka biri olsaydı daha iyiydi ya.
Filanca abi daha iyi yapar bu işi ya. Ya işte bak, bu zakirin değişmesi lazım ama şey efendi nedense değiştirmiyor. Aa nasıl yani? Basmaya. İkilik çıkarma, fitne çıkarma. Beş kişi orada fitne çıkarıyor. On kişi toplamış oraya fitne çıkarıyor. Orada bir zakir var. Kadın erkek, önemli değil. Onun arkasından fitne çıkarıyor. Bir derviş kardeşinin arkasından laf söylüyor. Bunlar ümmetin hastalığı olduğu gibi, dergahların, cemaatlerin, tarikatların da hastalığı. Bunlar insanı perperişan eden şeyler.
Ben hep yıkılanları gördüm. Ben yıkılanların nereden yıkıldıklarına baktım. Kimin yıktığına bakmadım. Nereden yıkılıyor bu dedim. Bunu yıkan şey ne? Ben hayatım boyunca yıkılana bakarım. Neden yıkıldı bu? Yıkılma sebebine bakarım. Birisi zaten yıkılma sebeplerini ortadan kaldırırsa, uçar gider zaten.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde bir kimse ders çekemedi. Yarın çeker. Ascak değiliz ya bir kimseyi. Yarın da çekemedi. Ertesi gün çeker. Gevşeklik değil bu. Olur insan, hele bizim arkadaşlarımız, kardeşlerimiz hep gençlerden oluşma. Ben o gençleri gördükçe ben de kendimi genç zannediyorum bazen. Ulan diyorum bir bakıyorum aynaya saç sakal bembeyaz olmuş. Mustafa Özba diye. Ne hayal ediyorum. Seni kendine şey yapma. Böyle değilsin diyor. Ama o gençlik bu. İnsan hata yapar, kusur işler, yanlışlık yapar. Ama o Allah muhafaza eylesin. İnsanı yaralayan, yıkan o hallerden uzak duracak. Allah muhafaza eylesin. Tarikattan düşer mi?
Arkadaşlar bu tarikattan düşme lafı doğru laf değil. Bunu söylüyorlar iki tarafta. Bizim kardeşlerin sözü değildir tarikattan düşmek. Bu bizim lafımız değildir. Ben bu kelimeyi kullanmam. Sen böyle yaparsan tarikattan düşersin diye. Bu bizim kelimemiz değildir. Bu bizim normalde cümlemiz değildir. Bir kimse tarikattan nereye düşecek o kimse?
Türkiye'de zaten tarikat yok. Nereye düşsün? Girmiş mi ki çıksın? Altını çizerek söylüyorum. Her daim söylüyorum bunu. Türkiye'de bir tarikat yapılanması yok. Olması mümkün değil. Olması mümkün değil. Kim kendisini tarikat olarak nitelendiriyorsa bilmiyordur o. Cahildir. Anlamıyordur. Bunun adı var. Kendisi yok. Türkiye'de tekke ve zaviyeler kanunu var. Bir tane tabela asın hadi. Filanca tarikat diye. Olmaz.
Bunu Osmanlı'daki tarikat perspektifinde bakacak olursak onların özel kıyafetleri olacak, özel toplanma yerleri olacak, özel ritüelleri olacak. Nerede var Türkiye'de bu? Yok. Nakşibendi kardeşler söylerler. Tarikat olarak fazla bunu dillendirirler. Ben onlara da söylüyorum. Ne tarikatı diyorum ya? İşte biz Nakşibendi tarikatındanız. Nerede sizin tarikatınız? Yerini söyleyin bana. Türkiye'de bir tane tarikat varsa gidelim oraya intisap edelim biz. Ben tarikatım. Biz şu tarikattanız. Biz bu tarikattanız diyen bir şeyhefendi varsa Türkiye'de biz gider intisap ederiz ona.
Yok Türkiye'de tarikat. O yüzden tarikattan düşme lafzı niçindir biliyor musunuz? Bir kimse o tarikatın adabına, erkanına, usulüne, kuralına hata en değil, cebren, göz göre göre uymaz. Ona dersiniz ki siz sen bu tarikattan değilsin, seni kovduk. Senin dersini aldık, Allah yoluna çık etsin. Nereye gidiyorsan git. O kimse için denir ki bu tarikattan düştü. Bu da ne için? Bu da normalde daha önceki tarikat adabı erkanıdır. Şimdi tarikat yok ki adabı erkanı olsun. Şimdi kardeşlik hukuku var. Sufi hukuku var.
Sufilik var. Tarikat yok. Tarikat olmuş olsa hepiniz aynı kıyafetten giymeniz lazım burada. Hepinizin başındaki takkesi bir renk olacak, sarınız bir renk olacak, dış kıyafetleriniz bir renk olacak. Tarikat dediğiniz bu. Söylemi belli olacak. Onun bir kitabı olacak. O kitabı okuyacak. Başka kitap okumayacak. Onun adına tarikat denilebilinir. Ama bu şartlarda Türkiye'de tarikat yok. Kapının ağzını boşaltın. Biraz daha gelin bu tarafa doğru. Ama normalde insanlar kendilerince kendi bulundukları yeri, ortamı kendilerince tarikat olarak nitelendiriyorlar. Yanlışlık buradan kaynaklanıyor.
Allah muhafaza eylesin inşallah. Bakın bir kimse tarikat tarafından aldatılsa, İslam'in hususta daha sonra da İslam ve dini duygulardan soğusa, gaflete düşse, uzaklaşsa bu kimse nasıl bir yol izlemeli? Yeniden başka bir şeyhe tabi olmaktan çekiniyor ise ne yapmalı? Nasıl gafletten ve bu halden kurtulmalı? Bir, gerçekten bir sufi topluluksa o sufi topluluk aldatmaz insanları. Bir kimse neden aldanır? Biz bir dergah, bir tarikat yok ama burada tarikat demiş ya, bir tarikat düşünün. Şimdi tarikat denilince ben diyorum ya yok, olmayan bir şeyle aldatıyor seni. İki, eğer bir yerde akçe dolaşıyorsa, o yine orası sufi topluluk değil.
Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Senden ücret istiyorsa ne işin var senin orada? İlahisi güzel, derviş neyler dünya malına? Eee, neden benden dünya malı istiyorsun o zaman? Ne istiyorsun benden? Eee, bu işler şöyle olması lazım da, böyle olması lazım da, parasız olmaz da. Kapat kardeşim git ya. Sen benim parama güvenerekten mi yola çıktın? Sen benim parama güvenerekten yola çıktın insan çıkmasaydın. Var mı sizden ücret isteyen? Duyamadım sesinizi. Sessiz kalıyorsunuz yoksa benden habersiz isteyen var mı yoksa sizden?
Nereden aldatılacak bir insan? Bakın bu topluluk para istemez hizmetinin karşılığında. Bir şey istemez. Sen ister yaparsın, ister yapmazsın. Lokmacılar lokma dağıtıyorlar mı? Çağır oradan bir lokmacı bana. Kasım, bu gece nöbetle mi iş yapıyorsunuz?
Ya, yok yani zorla mı? Bir ücret alıyorsunuz mu bundan? Dağıtılan lokmalardan ücret alıyorsunuz mu? Peki bu yaptığın işi sana birisi zorla mı yaptırıyor? Teşekkür ederim. Kolay gelsin. Bu kadar. Neye aldatılacak şimdi bunun? Var mı aldanacak bir şey? Yok. Mustafa Özbağ mı dağıtıyor lokmayı? Hayır. Bana mı getiriyor? Hayır. Para mı kazanıyor? Hayır. Lokmadan para mı kazanılıyor? Hayır. Kim aldanacak burada? Bir yerde makam varsa aldatılır.
Makam yok burada. Ben size bugüne kadar hiç ben şeyhim, ben veliyim, ben mürşidim ağzımdan böyle bir laf duydunuz mu? Ben şunu oldum, ben bunu oldum, ben böyleyim. Düşün peşime böyle bir laf duydunuz mu? Ne aldanacak insan? Herhangi bir kimseye bir vaadim var mı benim? Siz gelin burada devam edin. Burada nakip olursunuz, nigabba olursunuz, sugaba olursunuz, halife olursunuz, şeyh olursunuz. Böyle bir vaadim var mı benim? Bitti. Ne aldanması kardeşim? Allah için gelceksin, Allah için seveceksin, Allah için yaşayacaksın. Mustafa Özban'ın cebine girecek bir şey yok. Mustafa Özban namın şanı artacak, böyle bir şey yok.
Ben merak etmeyin, dergâhtan önce de ben çok namlı şanlı bir insandım. Nama şanlı ihtiyacım yok. Dergâhtan önce daha şöhretliydim ben. Öyle bir şeye ihtiyacım yok. Ama lakin ya normalde insanlar şimdi burada, tabi bu bizim için söylenmiş bir söz değil bu. Gidiyorlar bir taraflara. Millet orada parasını kaybediyor. Kaybediyor. Orada işte mesaisini kaybediyor. Bir sürü şey kaybediyor. Ondan sonra iki tarafa da şüpheyle bakıyor. Haklı. Haklı. Adam gitmiş şeyhe sormuş. Demiş şu kadar bin doların var. Ne yapayım? Getir sen onu bana. Ondan sonra gelmiş bana.
Diyor ki, bir bana yiğit söyle de ben bu paramı tahsil edeyim. Git al dedim. Git kendini iste. Ses yok. Allah muhafaza eylesin. Günümüzdeki şeyhlere ulaşamıyoruz. Bir müridin şeyhiyle sürekli manada, rabıtada ve de zahiri bağlantısı olmaz ise nasıl talep olacak, nasıl yetişecek? Şeyh efendiler neden sadece medya şeyhi gibi sohbet, vaaz edip dervişler ile itibattan çekinir derviş her halini, her şeyini ve her adımını dahi şeyh efendisiyle istişare ederek yapmak zorunda değil midir?
Bu hususta mürid ne yapmalı? Bunu gidip şeyhlere soracaksın. Konuşmayalım şimdi. Bir fotoğraf yayınlamışlar. Şeyhi orada oturuyor. Adam camdan öpüyor. Camı öpüyor. Yıl bin dokuz yüz seksen sekiz filan.
Seksen yedi, seksen sekiz. Bir kasabanın zakiri Şeyh Efendi Hazretlerine şunu söylüyor. Efendim diyor, biz biraz diyor tarzımızı değiştirmemiz lazım. Önce yalnız konuşmak istedi. Şeyh Efendi dedi, Mustafa Efendi'den saklımız gizlimiz yok. Ne varsa söyle evladım dedi. Problem değil dedi. Dedi ki efendim biz tarzımızı değiştirelim dedi. Ne yapalım dedi. Siz böyle geliyorsunuz dedi. Herkes seninle dedi, istediği gibi konuşuyor, görüşüyor dedi. Kıymet bilinmiyorsunuz dedi. İşte, şimdi tarif ediyor. İsim veriyor. Bir İstanbul'dan isim veriyor.
Bir Anadolu'dan isim veriyor. İsim söyleyeyim mi? Gerek var mı? İşte diyor ki, efendim diyor, mesela diyor, Mahmut Efendi diyor, dervişleriyle görüşmüyor diyor. Ben görüşüp görüşmediğini bilmiyorum. O arkadaşın aktarması. Ulaşamıyorlar diyor. O zaman menzildeki Muhammed, Raşit, Erol muydu adı? Evet. Mesela onunla dedi, görüşemiyorlar. Filanca, işte birkaç isim daha sıraladı. Bunlarla görüşemiyorlar dedi. İnsanlar gidiyorlar dedi. Evlerinin önde kalıyorlar, yatıyorlar, kalkıyorlar orada dedi. Yanıyorlar onun için dedi. Ama dedi, siz geliyorsunuz dedi. Dükkan dükkan geziyorsunuz dedi. Hani ziyaret ediyorsunuz dedi. Herkes size dedi, istedi gibi ulaşabiliyor, konuşabiliyor dedi.
Yasak koyalım dedi. Telefonu açamasın kimse. Yanınıza kimse gelemesin. Siz geldiğinizde dedi, sizi dedi bir evde misafir edelim. Görüşmüyor, konuşmuyor diyelim. Konuşturmayalım. Bir şey efendim böyle, kafasını sallıyor hep. Ondan sonra, bitti muhabbet. Bana döndü. Sen ne düşünüyorsun dedi bana. Konuşabilir miyim dedim ben. Tabii dedi, senin görüşünü soruyorum dedi. Söylediği her şey, sünneta yıkır efendim dedim. Ala dedi, doğru söylüyorsun dedi. Ona döndü. Yavrum, biz dedi, Mustafa Efendi'den böyle gördük dedi. Biz dedi, kapımızı kapatamayız dedi. Biz dedi, bir yere gittiğimizde dedi. insanlık hali, yaşlılık, bir dinleniriz.
Beş dakika, on dakika, yirmi dakika, bir saat, iki saat dedi. Ondan sonra dedi, biz dedi, kapıyı kapatamayız dedi. Görüşmek isteyen dedi. Gelir, görüşür, konuşur dedi. Derdi olan dedi, derdini anlatır, rüyası olan, rüyasını anlatır dedi. Biz yapamayız yavrumu dedi. Biz dedi, üstadımızdan böyle gördük dedi. Bunun dışında, bir şey yapamayız dedi. Sonra, Şeyh Efendi, Allah'a rahmet eylesin, bunu böyle latife gibi. Mustafa Efendi, oğlum bak bundan sonra kimseyle görüşmeyeceğiz. Kapıyı kapatacağız. Tepesim ederdi böyle bir de. Allah rahmet eylesin. Şimdi insanlar, sünnet seneyi bilmiyorlar. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısı kapanmadı. Edep dairesinde.
Mescide giderdi, mescitte din anlatırdı. Mescidinin kapısı kapanmadı. Sohbeti kapanmadı. Bir mürid, üstadına ulaşabilmeli. Kendine özellik aramamalı. Bakın, kendine özellik aramak nefistir. O üstad da, gücünün nispetinden sorumlu. Örnek, ben bunu şeyhimle beraber yaşadım. 18 yıl. Nerede derviş var? Ziyaret ederdik. Giderdik oraya. Ama bir gün, ama iki gün. Orada kalırdık. Sohbet, zikrullah, oradan. Varsa sorusu, millet sorusunu sorardı.
Selamünaleyküm. Kalkardık, başka bir yere giderdik. Hiç şeyh efendi ayırmazdı. Orada iki tane derviş var, orada beş tane derviş var diye. Hiç ayırmazdı. Mustafa efendi, oğlum, Malatya'da azlar ama, sen bilirsin, gidelim efendim. Giderdik biz. Hatta bir seferinde, oraya o gittiğimiz kimse, kendini fasulye gibi nimetten saydı. Çektim kendisini kenara. Dedim, ahmak olma. Kendini fasulye gibi nimetten sayma dedim. Dedim, dervişliğe olan, dedim, dervişliğe olan, saygısından, hürmetinden, muhabbetinden geliyor buraya dedim. Şurada dört beş kişisiniz dedim.
Kendini bir şey zannetme dedim. Böyle durdu. Hani o da kendi havasında. Dedim, sen bu günlerin kıymetini dedim, görürsün dedim. Bu kadar söyledim. Bir daha ne şeyh efendi dedi, Malatya'ya gidelim diye, ne ben dedim. Yıl doksan, dört doksan beş, şeyh efendi ölünce kadar, Malatya'ya bir daha hiç gitmedi.
O zannediyor ki, yani ben çok önemli birisiyim. Koskoca şeyh efendi, benim ayağıma geliyor. Lan o Allah için dolaşıyor. Allah için yürüyor. Onun yanında senin ne önemin olabilir? O Allah'ı sevmiş, Allah onu sevmiş. O Allah için yaşıyor. O kendinden münhasır zannediyordu onu. Allah muhafaza eylesin. Üstadımız, nerede bir tane derviş olsa, ona söylese, gelirim dese, oraya gitmeye gayret ederdi. Bakın, oraya gitmeye gayret ederdi. O hiç, bu noktada yüksünmezdi. Sağlığı elversin. Bu kadar. Yüksünmeyiz, elhamdülillah.
Gücümüzün yettiğince gideriz. Bir dervişle, şeyhin arasına da, hiç kimse girmemeli. Hiç. Bu yangın yeridir. Yetişim, cumartesinde orada oturuyor, sohbet ediyor. Git görüş. Bana ne? Müsait değildir abicim, sen benden haber bekle. Sana ne ya? Sana ne? Müsait olup olmadığına, sen mi hükmeteceksin? Allah muhafaza eylesin. Hiçbir zakir, hiçbir çavuş, hiçbir eskiyeni, kimse, şeyhle, müritle, mürşidin arasına girmeyecek.
Kimse. Orada abicim. Ne yapıyorsan yap. Allah işini, yardım etmek noktasına yardımcı ol. Ama yok, müsait değil. Yok, rahatsız etme. Yok, sen gitme. Bunlar yanlış şeyler. Allah muhafaza eylesin. İlahi aşka ermek ve aşk konusundaki mertebeleri öğrenmek istiyorum. Kısaca aşkın mertebeleri nelerdir ve nasıl gerçek aşka erişir? Sufi ve heva mı, aşk mı? Nasıl anlaşılır? Birçok derviş heva mertebesinde zarara uğrayıp aşka ulaştığını sanıyor ve yeniliyor. Bu hususu biraz anlatır mısınız? Yani hallerin aşk mertebesinde mi, heva mertebesinde mi olduğunu, bu hallerin şeytanı veya rahmani olduğunu nasıl anlarız? Sen bunları anladığın zaman zaten üstad olursun ya.
Bırakın bir şeyin heva mı, gerçek mi olduğunu sahibi bilsin. Hevadan da olsa o kimse aşık olsun ya. Bunu kitaplardan okuyup getirmeyin buraya. Ellemeyin, hevadan sevsin o. Ellemeyin, hevasını aşk zannetsin. Ne olmuş ki? Ben kulumun zannı üzereyim diyor. Hevasını aşk zannetti. Ne güzel zannetti. Ellemeyin. Enteresan tespitler o. Birçok derviş heva mertebesinde zarara uğrayıp, bizim kardeşlerimizde böyle bir hal görmedik biz.
Var mı zarara uğrayan içinizde? Yokmuş. Ben de olmadığını zannediyorum zaten. Allah bizi affetsin. Evet. Arabiden devam. Fakat güvenilir bir ravi, bu hadisi nakletmekte ortak olduğunda, hadis, bu güvenilir ravinin nakli üzerinden kabul edilir. Ancak bu veli, bu hadis, bu hadisi, Hz. Muhammed'in hakikati üzerine, Cebrail'den duymuş olabilir. Nitekim, sahabe, İslam, iman, ihsan ve Cebrail'in, Hz. Peygamber'in sözlerini onaylamasıyla ilgili, Cibril hadisini bu şekilde duymuştur. Veli, peygambere bildirilen ruhtan bir hadisi duyduğunda, bunu peygamberin ağzından duyan sahabe gibidir.
Çünkü içinde bir, şüphe bulunmayan bilgiye ulaşmıştır. O sadece zan üzerine kabul eden, tabiinden farklıdır. Çünkü bilginin doğruluğuna, helal getirecek kuşku yoktur. Veli, peygambere bildirilen, ruhtan bir hadisi duyduğunda, dediği, Cebrail aleyhisselam. Bu, altının sonundaki bir haldir. Bu, normalde, bir kimse, dördüncü makama geldiğinde, Cebrail aleyhisselamı, görür. Üç aşağı beş yukarı. Salim sen görmüştün galiba değil mi? Yanlış mı hatırlıyorum? Bayanlardan vardı da.
Allah Allah. Aha, Ali Şahin'di değil mi bizim? Nerede Ali Şahin? Reklam edelim biraz. Cebrail aleyhisselamı sen görmüştün değil mi? Konuşmuş muydun onunla? Sen konuştun. O bir şey dedi mi sana? Bir şey demedi. Evet. Allah razı olsun. Allah muhalefet eylesin. Cebrail aleyhisselam şekline, şemaline şeytan girmez. Hakikat penceresidir. Peygamberlere vahiy, peygamberlerin haricine, biz onun literatür olarak ilham diyoruz. İlham verir. Şimdi o, Cebrail aleyhisselam bu manada, hakikat penceresi olur.
Onun söylediği, bakın onun söylediği, hak olur. Sufiler için bu önemli bir delildir. bir sufi için önemli bir delildir bu. Mesela, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin şekline, şemaline şeytan girmez. Ulan Ali sen, görmen lazım senin de. Senin neden az önce gözün görmedi? Otur. Evet. Onları bilirim ben. Senin konuşmuş olman lazım hatta. Bunlar bir dergah için de delildir. Şey değildir bunlar. Daha var ya, erkeklerden.
Bu şimdi delil olur. Bunu gören bir kimse. Öyle olunca, o delilden gelen hadis, sahih olur. O delilden gelen bilgi, sahih olur. Kesin olur. Şekline, şemaline şeytan girmez çünkü. Veyahut da, bir kimse, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden, öğrense, kesin sahih, gerçek olur. Veyahut da, İsa aleyhisselam'dan, Musa aleyhisselam'dan, İbrahim aleyhisselam'dan, bunlardan dinlese, sahih olur. Gerçek olur. Şimdi bir de, hem aşere-i mübeşşere, hem aynı zamanda, hülafay-i raşidinden dinlese, sahih olur. Bunlar, sufi cenahta, sahih delildir.
Hz. Ebu Bekir, Radillahi'u an Hazretleri, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin Efendimiz, Ehli Beyt'in, o ilk böyle, önemli olan, o mükemmel şahısları, bunlar mesela, bunların, şekline, şemaline, şeytan girmez. Mesela, Ehli Beyt'in, şekline, şemaline, şeytan girmez. Bunlar önemli. Bunu delil kabul eder, sufiler kendilerince. Sufi olmayanı bağlamaz. Eleştirme kardeşim sen. Sen eleştirme. Sen böyle şeylerin, olmacağına inanıyorsun çünkü. O kendince, paradoksal bir mesele olarak, görüyor bunu.
Bunu böyle bir, ilahi mesaj gibi görmüyor. Bunu bir maneviyat gibi görmüyor. Yaşamamışlar böyle bir şey. Bilmiyorlar da. Böyle bir şey olunca, o kimse için delil oldu. Ve, o hadisi şerefi, ama Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin dilinden, ama Cebrail, aleyhisselamın dilinden, ama, Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. İbrahim, Davut, Yakup, Yunus, Yusuf, herhangi bir peygamber.
Herhangi bir peygamber. İsmi, Kur'an'da geçmeyen, peygamberler var. İsmi Kur'an'da geçmiyor. Söylüyor zaten, benim ismim Kur'an'da geçmez, ben filanca diyor. Biraz daha muhabbet koyulaşırsa, ben filanca zamanla, filanca zaman arasında, filanca yerde yaşadım, böyle böyle diyor. Normalde şüphe edersen, bir peygamber onu tasdik ediyor, veyahut da bir sahabe tasdik ediyor onu, sen şüphe edersen. Ama zaten, peygamberim diyemez zaten, şeytan. Bunlar, sahih haber kanalıdır. Sahih bilgi kanalıdır.
Bunlardan çıkan bir şey, Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. böyle buyurdu, dendi mi, sufiler kendilerine bunu, hüccet kabul ederler. Ve normalde mesela, hadis ravileri, hadisi rivayet eden, arada böyle bir sıkıntılı bir kimse varsa, o hadisi, çürük hadis, zayıf hadis, veyahut da işte mevzu, diye nitelendirebilir. Onu nitelendirirken, nereden nitelendiriyor onu? Aradaki ravilerden, birisinin gevşekliğinden, sıkıntısından öyle nitelendiriyor. Sözün gevşekliğinden dolayı, sahih değil, raviler üzerindeki şüphesinden dolayı, bu hadis sahih değil diyor. Doğru bir söz, doğru bir sözü, yanlış bir kimse aktarmış. Doğru sözü, yanlış bir kimse aktardı diye, o doğru sözün üzerinde, değil, sözün üzerinde şüphe yok ya, yolda şüphe var.
Yani, geldisinde, gittisinde şüphe var. Sözde şüphe yok. Böyle olunca, onlar hadisi zayıf diyor. Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri, ve sufiler şöyle diyorlar. Eğer ki, o mevzuda, bilgiyi, sahibinden, veyahut da sahibinden, nakledenden, alırsak diyor, bizim için o, sahihtir. nakil zinciri bakımından, sahih, nice hadis vardır ki, bu mahzarı müşahede eden, keşf sahibi, bunları öğrenmiş, ve Hz. Peygamber'e, bunların doğruluğunu sormuştur. Hz. Peygamber, onu reddeder, ve ben bunu söylemedim, ve bununla hüküm vermedim der. Böylece, veli, bunun zayıf olduğunu bilir, ve Rabbinden apaçık, bir delil üzere, onunla amel etmekten vazgeçer.
Yani normalde, hadis-i şerifin, geldiği noktasında, sahih, ravilerde bir sıkıntı yok, ama diyor, o veli, bu sözü, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden, bu benim sözüm değil, lafzını, duyarsa diyor, o sahih olan, hadis de diyor, sahih denilen hadis de, amel etmez, ve onun, onun amel etmeyişinde, delil olarak, ayeti kerimeyi söylüyor, Rabbinden bir delil üzerine, onunla amel etmekten vazgeçer.
Rivayet ehli ise, gerçekte sahih olmamasına rağmen, rivayet zinciri, sahih olduğu için, onunla amel eder. Zahir rivayet ehlide, ne yapar? O, hadis zincirinin, ravilerinde bir sıkıntı olmadığında, onunla amel eder. Onunla amel edince, zarar eder mi? Hayır. Onunla amel edince, bir sıkıntı var mı? Hayır. Bir sıkıntı yok. Onun için yok ama. Nasıl bir, sufi, kendince bir, hadisin zayıf olmadığını, kâni olduğu Rabbinden bir delil üzerine, rüyasında halinde gördü, onunla amel ediyor. Onun için delil, kendisine delil, ona inananlara delil oldu o. Bir başkasını bağlar mı? Hayır. Bu zaten mesela, zahiri, toplumu ilgilendiren, hukuki meseleler değil zaten bunlar.
Müslüm'ün, Müslim sahihinin girişinde buna benzer bir şey söylemiştir. Bu keşif sahibi, bu hadisi kimin uydurduğunu bilebilir. Ya uyduranın adı kendisine söylenir, ya da o kişinin sureti karşısına getirilir. Evet, bir kalem verin. Normalde böyle bir şey olduğu zaman da, birisi, bir kimse hadis uydurduysa, veya da bir olmayan bir şey varmış gibi uydurduysa, bunu diyor, o kimse ya ismini bilir, ya da o kimsenin sureti, o kimsenin gözünün önüne getirilir.
Ne olurmuş? O uyduran kimsenin sureti, o kimsenin gözünün önüne getirilirmiş. Allah, bizleri, keşf ehliyle dost olanlardan eylesin inşallah. Bu yakınlarda af çıktı mı? Tecavüzcülere af var mı? İnşallah olmaz demiş. Allah hayır versin inşallah. Bunlar, hükümetlerin meseleleri, devletin meseleleri. Biz deriz ki, şuna af olmasın, buna af olmasın. Biz deriz ki, şöyle olsun, böyle olsun. Allah bizi Kur'an ve sünneti uyanlardan eylesin. Tecavüzcünün suçu idamdır.
İslam hukukuna. Bir kimse kasten bile bile, haksız yere bir adamı öldürürse, İslam hukukuna göre cezası ölümdür. Bir kimse, askerimizi şehit etmiş, cezası ölümdür. Polisimizi şehit etmiş, cezası ölümdür. Bir kimse uyuşturucu satıyor, cezası ölümdür. Bir kimse eşcinsellik yapıyor, cezası ölümdür. İslam hukukuna göre. Bunlar uygulanmıyorsa, zaten affetmiş oluyorsunuz onları. Yani, insanlar bu tenakuzu yaşıyorlar.
Ya o ölmedi müddetçe, çıkacak oradan. Çıkacak. Yaşadığınız devlet sistemi, İslami bir devlet sistemi değil. Layık, demokratik, insan haklarına dayalı bir hukuk devletinde yaşıyoruz. O yüzden layık, demokrasi, hukuk, mevcut kendilerince hazırlanmış olan hukuk, neyi nasıl istiyorsa öyle yapacaklar. Allah hayır versin. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.