Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 25 Temmuz 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 26 Temmuz 2015 · 1:33:33

Allah gecenizi hayır etsin inşallah, Cenab-ı Hak gönlünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, umduklarımıza nail eylesin, korktuklarımıza hüsnü muhafaza eylesin inşallah. Yetiştir imdadı, namaz kılarken aklıma her şey geliyor, bunlardan kurtulmak için ne yapmalıyım? Namaz kılarken aklına her şey geliyorsa demek ki doğru yoldasın.
Soruyu gönderen nerede ki? Altıncı sayfada mı kalmışız? Altıncı sayfada mı kaldıydık? Kigert, eleştirel düşünce ile imanı yargılamaya kalkışanların sonuna kadar bu yolda devam etmek durumunda kalacakları, dolayısıyla gerçek anlamda iman sahibi olma ve dindar olma noktasına asla ulaşamayacaklarını savunur.
Bunu geriye dönüş yapmadan kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yeni dinleyenler için söyleyeyim, bayramdan önceki haftanın sohbetiydi. O yüzden normalde ardından bayram arifesinde bu konuya giremedik ve buna kaldığımız yerden devam ediyoruz. O yüzden bu sohbeti tamamlamak isteyenler bundan iki hafta önceki, öyle değil mi? İki hafta mı? İki hafta önceki cumartesi sohbetine bakabilirler. Böylece o sohbet bütünlüğünü sağlayabilirler. Bunun okunuşu Kigert mi? Evet. Biz meslek lisesinde okuduğumuzdan o kadar çok İngilizcemiz iyi değildi. Bir de işimiz gücümüz yok, biz bir de İngilizce öğretmenine aşık olmaya kalktıydık. Yani böyle bir tuhaflık vardı, çetrefilli bir şey vardı.
O yüzden İngilizce çok kafamız sarmadı bizim. Eleştirel düşünce ile imanı yargılamaya kalkışanların sonuna kadar bu yolda devam etmek durumunda kalacakları, dolayısıyla gerçek anlamda iman sahibi olma ve dindar olma noktasına asla ulaşamayacaklarını savunur. Soru 3, eleştirel akılcılık dinde kanıtların ötesine geçen, onlara aşan bir teslimiyetin var olmasını ve teslimiyetçi bir imana ulaşılmasını engellemiyor mu?
Evet, zaman zaman dinin içerisinde böyle teslimiyetçi fikir ve eylem sahipleri çıkmıştır. Bunlar bu noktada dinin kendi içerisinde mevcut dinin hükümlerine herkesin teslim olmasını, bunun dışında o teslimiyet çerçevesinde herkes kendince bunu tespit eder, o çerçeve dairesinde düşünmesi, iman etmesi ve yaşaması öngörülür.
Ehli tarikatın da kendi içerisindeki açmazlardan ve çıkmazlardan birisi de budur. Ehli tarik düşünceye sahip olduğunu söyleyenler de zaman içerisinde kendi müntesiplerinin kendilerine teslim olmasını, bu noktada o teslimiyet içerisinde o teslimiyet dairesinin dışına çıkmamaları gerektiğini öngörmüşler.
Bu yeni değil ama siyasi yapılanmalar da aynı şekilde oluşmuş, olmuş tarih boyunca. Örnek, biat söz konusu olmuş. O biat söz konusu olunca, yani insanlar biat etmişler, ama biatlarının kendi içerisinde sorgulamasını veya biatlarını bu noktada hangi dairede, hangi düzlemde olacağını, nasıl olması gerektiğini bakmamışlar.
Sondan geriye doğru gideceğim. Mesela Kur'an ve sünnette biat, Kur'an ve sünnet dairesinde olduğu müddetçe bir sıkıntı yok. Ama yanlışta, eksikte, noksanlıkta, zulümde, biat söz konusu değil. Bir siyasi biatta karşınızdaki biat ettiğiniz kimse sizi hukuksuzluğa, sizi yanlışlığa, sizi eksikliğe, sizi noksanlığa götürüyorsa, o biatlaşma şeytani bir biatlaşma oluyor.
Doğru bir biatlaşma olmuyor. Buna örnek, müfreze halinde bir çatışmaya giden veya bir göreve giden, on kişilik bir sahabe topluluğuna, başındaki amir, odun çalı toplatır, ateş yaktırır, ben sizin emirinizim, atın kendiniz içeri der. o on kişilik müfreze kendisini ateşe atmaz. Bu mesele, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine aktarıldığında, burada, itaat maruftadır, itaat iyiliktedir sözüyle biatlaşmanın çerçevesini çizer.
Bu çerçevede, Hanefiler çok hassastırlar. İmam Muhammed bu konuda, mesela devlet hukuku noktasında, aşırı derecede hassasiyet gösterir. Ve biatlaşmada, sultanın veya siyasi otoritenin, marufun dışına çıkmaması gerektiğini, marufun dışına çıkarsa, bu noktada, sultanın azledilmesi gerektiğine kadar götürür. Sufilin ilk yıllarında, siyasetten şimdi sufileye geliyorum. Sufilin ilk yıllarında, klasikleşmiş, oturmuş bir, tarikat biatlaşması yoktur. Sufilin ilk çıkış noktası, özgürdür bu noktada. Sufilerin biatlaşması sadece ve sadece, Kur'an sünnet dairesindedir.
Şimdi geliyorum, meselenin, kelam boyutuna. Eğer, bu, imanla alakalı, kelami meselelerde, ilkler, ilkler, böyle, körü körüne bir biatlaşma söz konusu olmuş olsaydı, bir imam-ı aturidi çıkmazdı, bir imam-ı nesefi çıkmazdı, bir kindi çıkmazdı, bir eşari çıkmazdı, daha ileri gideceğim. Ehl-i sünnetin, kendince, sapık ilan ettiği, kaderiye çıkmazdı, cebriye çıkmazdı. Bakın, bunların dahi, İslam dünyasında çıkması, İslam dünyasındaki, fikri sorgulamanın, İslam dünyasındaki, fikri eleştirinin, açık olduğunu gösterir. Fakat, bize din öğretenler, onların, tuğ kaka olduğunu söyler.
Siz, onların karşısında, yine fikirle, yine, Kur'an ve sünnetten çıkardığınız, Kur'an ve sünnetten çıkardığınız, kaidelerle, risalelerle, onların fikirlerini, çürütmeye çalışırsınız. Bu, İslam dünyasındaki, pozitif, eleştirel aklın, varlığını gösterir. Ve, ilklerde, yani ilk, 100 yıl, 200 yıl, 300 yıl, 400 yıl, 500 yıl, bu kocaman bir, İslam kültürü oluştururken, medeniyeti oluştururken, bu sorgulayıcı, bu pozitif sorgulayıcı, aklın, pozitif sorgulayıcı, fikrin, bu meselede, temeli vardır.
Eğer, pozitif sorgulayıcı, akıl, eleştirel akıl, olmasaydı, İslam medeniyeti, dediğimiz, bir medeniyetin, oluşması, mümkün değildi. Biz onu, kendimizce, kendi fikrimizce, kendi aklımızca, biz onu, eleştirebiliriz. Bu eleştirimiz, eğer, ilahi bir meseleyse, dini ilgilendiriyorsa, vahyin, bir penceresinden, bakıp, veya vahyin, beş penceresinden, on penceresinden, bakıp, o meselede, belli bir fikir, oluşturabiliriz.
O yüzden, eleştirel, akılcılık, eleştirel akılcılık, bugünkü düzlemde, eleştirel akılcılık, diye, adlandırılan, ve, mevcut, mevcut, Kur'an ve sünnetten, alınmış olan, herhangi bir hükmün, farklı bir penceresinden, bakmak, farklı bir dairesinden, bakmak, dinin içerisinde, olmazsa, olmazlardan, bir şey, olması gerekir. İslam dünyasının, son 300 yıllık, geri kalmasının, İslam dünyasının, son 300 yıldır, batıdaki, fikri yapılanmaya karşı, cevap veremeyişinin, yegane sebeplerinden birisi, belki de bizim, klasik din algısında, bu fikri noktada, klasik din algısında durup, yeni şeyler, üretememizde, üretemememizden kaynaklanıyor.
Biz elimizdeki mevcut, vahyin argümanlarını, yani Kur'an, sünnet, ve bu noktada, ashabın bakış açısını, kendimize örnek alarak, yeniden, eleştiren bir noktada, kendimizi, yenilememiz gerekir. Ve, benim anladığım, benim anladığım din, bunun, karşısında değil. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sana hakkıyla, ibadet edemedim, yağmabut diyorsa, ve, o her an, yeniden yenilenmeye, yeniden kendisini, tazelemeye, yeniden bu noktada, kendisini, dizayn etmeye, yeniden yaklaşmaya, yeniden yakınlaşmaya doğru, kendisini koşturtturuyorsa, ve sufilerin, kendi içlerinde, hakikatin de hakikati vardır, diz durunca, bunu çalıştırmaya, gayret ediyorlarsa, o zaman, eleştirel, akılcılık, dindeki kanıtların, ötesine geçen değil, dindeki kanıtları, dindeki kanıtları, açan,
dindeki kanıtların, anlaşılmasını isteyen, dindeki kanıtların, kanıtlarla, daha ileriyi düşünen, daha güzeli düşünen, daha iyiyi düşünen, daha kapsamlıyı düşünmeye, daha derin düşünmeye, sevk eden bir nokta olması gerekir. İslam dünyası, bunu kaybedemedi, bunu gerçekleştiremediğinden dolayı sıkıntı var. Ve, İslam'ın kendi içerisindeki, kendilerini entelektüel görenlerin, açmazlarından birisi şu, bizim önümüze, fikri planlarla ve fikri yollarla gelmeyip, bizim ibadetlerimizi değiştirmeye çalışıyorlar ki, en büyük handikap bu.
Ben iman ederken, nasıl bir Allah'a iman etmem, nasıl bir Allah'ı tanımam, nasıl bir Allah'ı bilmem noktasında değil de, benim namazımı değiştirmeye çalışıyor. Sıkıntı bu. Sen benim namazımı, örtümü değiştirmeye çalışma. Benim önüme, imanın hakikatlerini ser. Benim önüme, benim iman ettiğim Allah'ın, tanımlamada, bilmede, öğrenmede, Allah'ın, varlık alemine sunmuş olduğu, hikmetini, tam manasıyla, berrak, pırıl pırıl, anlamanın, bana yolunu çiz.
Bunu yapmayıp da, İslam dünya, bu kendi kendimize öz eleştiri. Bunu yapmayıp da, bizim, entelüektel takımımız, bu acı bir şey, son iki yüz yıldan beri, üç yüz yıldan beri, entelüektel takımımız, bizim camilerde, oturuşumuz, kalkımışlığımızla ilgileniyor. Bizim tekkelerdeki, ritüellerimizle ilgileniyor. Bizim ibadetlerimizin, içerisindeki ritüellerle ilgileniyor. Bu değil derdimiz. Bu değil. Biz, bundan altı yüz, yedi yüz yıl, sekiz yüz yıl, bin yıl önceki, bin yıl önceki, iman maturidinin, iman esaslarının, üzerinde duruyoruz. Yeniden buna gözlem getirecek, yeniden buna akayet getirecek, yeniden bir pencere açacak, bin yıldır, iman maturidi gibi, bir entelektüelimiz yok.
Varsa biz tanımıyoruz. Bilmiyoruz yani, biz okumadık o zaman. Olmayışının sebebi, neden yok, güzel bir soru. Olmayışının sebebi, bu benim kendimce, bunun en ana hatlarından birisi, insanların, düşünmeye korkmaları. Biz çünkü, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, iştahat eden, isabet ederse, iki sevap, isabet etmezse, bir sevap, distürünü unuttuk. Yani, karşımızda birisi, iştahat ederse, biz onu, tuğ kaka deyip, batırıyoruz. Ve, iştahat etmeye, insanlar korkuyorlar. düşüncelerini açığa çıkarmaya korkuyorlar. Bunları burada konuşuyoruz diye, benim normalde mailime, küfrüme fetva veriyorsa bir kimse, İslam dünyasında bunları konuşacak kimse kalmaz. Kalmıyor. Veyahut da böyle bir şey isteniyor bizden.
Nasıl bir şey isteniyor? Biz düşünmeyelim, biz fikretmeyelim, biz analiz etmeyelim. Biz olayın bizi nereye götürdüğünü, fikrimizin bizi nereye götürdüğüne bakmayalım. Dini sadece fıkıh tarihisinde bakıp, fıkıh tarihisinde bakıp, orada kalalım. Dinin bu noktada, akait noktasındaki, bizim fikrimizi, gönlümüzü, aklımızı, yerinden oynatacak. Daha ileri. Oturmuş, yerleşmiş bir mekanizmayı, çatırtacak şeylerden, korkup ürküyoruz biz. Bizi yönetenler de ürküyorlar. Aynı zamanda, bizi dinsel olarak da yönetenler, bunlardan ürküyorlar. Bizi sadece siyasi olarak yönetmiyorlar. Bizi dini olarak da yönetiyorlar. Siz bugün, mevcut, dini oligarşinin dışında, bir din söylemine, veya algısına, veya yaşantısına, sahip olamazsınız.
Bütün ülkelerde, dünya üzerinde, dini bir oligarşi var. Hristiyan dünyasında, Hristiyanların, Hristiyan papazların, veya din adamlarının, oligarşisi, Yahudi aleminde, bu noktada, Yahudi, hahamların, oligarşisi, bunu Kur'an da beyan ediyor. Buna Kur'an diyor ki, o Yahudi ve, Hristiyan din adamlarının, klasikleşmiş, oligarşik yapılarından dolayı, şikayet ediliyor. Ve onlar bu yüzden, yerle bir ediliyor. Tuğkaka ilan ediliyor. Aynı şey, İslam dünyasında da, bu hastalık var. İslam dünyasında da, insanlar, dini oligarşilerin, içerisinde, baskı altında sömürülüyor, veyahut da, onların, hür bir şekilde, din algısını ve algılamasından, uzak tutuluyor.
Böylece aslında, aslında, tüm dünya, ve tüm dünya insanları, hangi dine, hangi inanca, sahip olurlarsa olsunlar, dini oligarşinin, baskısının altında yaşıyor. Siz, uzak doğu felsefesini dahi, kendinizce, kendi darinizde, hür bir şekilde, algılayamazsınız. Mümkün değil. Aynı şekilde de siz, İmam-ı Maturidin'in noktasında durursunuz, daha ilerisini, hata yapıp, hata yapın, daha ilerisini, daha gerisini, bir taraftan daha bir şeysini, çıkaramazsınız. İmam-ı Azam'ı eleştiren, İmam veya İmam-ı Azam'ın, çizgisinin dışında, fetva veren, kendi talebesi var. Kim? İmam Yusuf. Ve sonradan yetişmiş, İmam Muhammed.
İmam Muhammed, hem yetişmiş olduğu, İmam-ı Azam'a, hem yetişmiş olduğu, İmam-ı Yusuf'un, söylemiş olduğu, getirmiş olduğu, iştahatın, farklı bir penceresinden, iştahat getirebiliyorsa, ve o reddiyeye uğramıyorsa, ve onu reddetmiyorsa onlar, bu, o günkü, entelektüel takımının, özgürlüğünü gösteriyor. İmam-ı Azam Hazretleri'ni, muhakkak bir fıkıh alimi olarak görebilirsiniz. Ben onu, entelektüel bir kimse olarak görüyorum, aynı zamanda. Çünkü sadece fıkhi meseleleri, bu adresle, oruçla, namazla alakalı meseleleri, fıkh etmemiş. Aynı zamanda, kelami meselelere de fıkh etmiş. Kelami meseleleri de konuşmuş. İmanla alakalı meseleler de konuşmuş.
Kaderle alakalı meseleler de konuşmuş. Meleklerle alakalı, cinnilerle alakalı, meseleler de konuşmuş. Yani sadece, namazı bozan, abdesti bozan, şeylerle kalmamış. İşte, İslam dünyası, bunu elde edemediğinden dolayı, ne yazık ki, o oligarşinin içerisinde duruyor. Ve, imanını, taklitten, tahkike geçiremiyor. İbadetlerini, taklitten, tahkike geçiremiyor. Sufiler, Sufiler, intisaplarını, taklitten, tahkike geçiremiyorlar. Siyasetçiler, siyasi biatlarını, taklitten, tahkike geçiremiyorlar. Ve, bu büyük bir körlük. Büyük bir körlük.
Yani, düşünebiliyor musunuz? çok böyle kısa, güncelden bir örnek vereyim. İslam dünyası, bu, Suriye'deki, kimisinin IŞİD, kimisinin DAEŞ dediği, örgüte, güçlü bir ses çıkaramadı. Biz burada kendimizce, kendi kendimize bağırındık, durduk. Bu, hani, dinle bununla, İslam'la alakası yok diye. Kimse güçlü bir ses çıkaramadı. Bu uluslararası oyuna, herkes geldi. Herkes çanak tuttu. Diyemedi kimse. İslam dünyası, bundan korktu. Bizde böyle bir, algı var. Biz, yanlışa yanlış diyebilecek, cesarete sahip değiliz.
Din bize bunu, sevk ediyor. Ama biz o cesarete sahip değiliz. Evet. Dört, tahkiki iman. Gazali'ye göre, imanın üç mertebesi vardır. İnsanlardan avam olanların, kültürsüzlerin imanı. Bu sırf, taklitten ibaret olan imandır. Bu, normalde, anneden, babadan görmüş, toplumdan görmüş, etrafından görmüş olduğu, bir iman. Avam'ın imamı. İmanı. İki, kelamcıların, araştırmacıların imanı. Bu bir nevi, delil ile, karışmış imandır. Bu, avamın, imanına yakın, fakat, biraz ileride bir, imandır. Bu da, delil üzerine, mürekkep yalamışların, imanı.
Mektep, medrese görmüş, Allah'a imanın delillerini size anlatır. Peygamber'e imanın delillerini size anlatır. İşte, meleklere imanın delillerini anlatır. Bir de, niçin iman edilmesinin gerektiğini anlatır. Peygamberlere imanın delillerini anlatır. Bir de, niçin peygamberlere iman edilmesi gerektiğini de anlatır. Bu, normalde, alimlerin, yüzeysel alimlerin, imanıdır.
Öyle söyleyelim. Üç, ariflerin imanı. Arif, arif, bilen demek. İmam-ı Gazali, İhya, sayfa 34-35, benzer şekilde, Muhammed İkbal'de, dini hayatı, üç deneme ayırır. İman, düşünce ve keşf. Ariflik derecesi ile ilişkili olmayan, aklı başında, makul bir insan için, akıl, iman ilişkisinde, en uygun tutumlar, eleştirel akılcılık ve tahkiki imancılık denebilir.
Eleştirel akılcılığın sonucu, tahkiki imandır. Nitekim, Gazali, araştırıcıların imanına ulaşma yollarını, şüphe, akıl ve araştırmada görmesinin yanında, yine de derecede, yine de bu derecede bu inanca, üç yoldan ulaştığını söyler. Bir, sebepler, iki, karineler, üç, tecrübeler. Bunlardan sebepler dediği delillere, nedensellik prensibi dahildir. Gazali, her şeyin yaratıcısı, yanılmaz ve son bir sebebin, mevcudiyetine, düşünce gücüyle ulaşmıştır. Karineler dediği şey, doğuş ve sezgi yoludur. Nihayet, tecrübeler de gelince, zaman zaman yaptığı ibadet ve zikirlerdir. Gazali de, insani bilgi ve ilahi bilgi, bir çeşit dayanışma içinde görülür.
İnsan, şer'i ve akli ilimleri, iyice öğrenip kavradığından, Allah, nübüvvet ve kıyamet gününe dair, şüpheye meydan vermeyecek bir bilgiye değil ama, bir imana, imana kavuşabilir. Gazali'nin düşünce sistemi sayfaya 176. Tahkiki, imancılığı, katı imancılıktan en belirgin özellik, ikincisi, reksli bir iman, atlayışına dayanırken, öncekinin rasyonel düşünce, değerlendirme ve tercihi, başa koymasıdır.
Peterson, İslâm dini, düşünce söz konusu olduğunda, sınırları bilinen bir akli değerlendirmeye dayalı tahkiki imanın önemi daha belirgindir. Maturidi'ye göre sağlam din, delillere dayalı din demektir. Maturide bilgi problemi sayfa 134. Soru 4. Sınırları bilinen bir akli değerlendirme, Maturidi burada neyi kastetti?
İmam Maturidi, sınırları bilinen bir akli değerlendirme olarak, bu değerlendirme aklın sınırları içerisindedir. İmam Maturidi bu noktada, Kur'an ve sünnet tarihinde, İmam Maturidi'nin bu noktadaki duruş noktasıyla, felsefesiyle biraz ilgili olduğumdan dolayı anladığımı söylüyorum. İmam Maturidi meselelere, Kur'an ve sünnet içerisinde kalaraktan, Kur'an ve sünnetin içerisinden, farklı hükümler çıkararaktan durur.
Bu noktada, İmam Maturidi'nin felsefesinin, bu felsefesinin dairesinin, sufilere çok yatkın olduğuna inanırım. Sufiler, kendince, düşünce dünyalarını ve tefekkür dünyalarını, Cenab-ı Hakk'ın zatı hariç, geniş bir yelpazede algılarlar. Burada biz, bir şeyi düşünürken, bize düşünme noktasında yasaklanan şey, Allah'ın zatullahıdır. Cenab-ı Hakk'ın zatullahının haricinde, her şey, düşünülüp, tefekkür edilebilir dairesi vardır. Sufiler için. ve bir kimse, düşünürken, tefekkür ederken, kelam ederken, bir tek Allah'ın zatıyla alakalı, düşünüp, tefekkür edip, kelam edemez.
Geri kalan, dini ilgilendiren veya ilgilendirmeyen, her meselede, İslam, bir düşünce üretmekle mükelleftir. İslam buna mükellef derken, o dini yaşayanlar, o dine iman edenler, bundan mükelleftirler. Kendilerini mükellef görmek zorundadırlar. Çünkü, bu noktada, sınır, Allah'ın zatullahıdır.
Bir tek, o sınıra, dokunamazsınız. İmam Hatür'ünün, sınırları bilinen bir, akli değerlendirme derken, Allah alem, bunu kastetmiştir. Eğer bunu kastetmediyse, bunu kabullenen, biri kimse değilim. Kendimce, kendi geldiğim gelenek olarak, sufi geleneğinde, Allah'ın zatullahı, bir tek, tefekkürden uzaktır.
Ve Cenab-ı Hakk'ın, zatullahın haricinde, bir kimse, düşünce noktasında, istediği noktaya doğru gidebilir. Ve bunu, bu düşüncesini, destekler, bu düşüncesini, destekleyecek olan, destekleyecek olan, bütün argümanları, kullanabilir. Bu, o kimsenin, rabıtasıdır. O kimsenin, hayalidir. O kimsenin, halidir. O kimsenin, rüyasıdır. O kimsenin, üzerine gelen, Cenab-ı Hakk'ın, sufilerin, kendilerince, ilmi ledin dediği, ama, sufi olmayanların, sezgi dediği, sufi olmayanların, o kimselere, ilham dediği, ama, sufilerin, kendi dairesinde, kendi dairesinde, bunu, ilmi ledinle bağladıkları, bütün argümanlar, açıktır.
Sufi, hakikatin, hakikatine, ulaşmak için, hakikatin, hakikatine, ulaşmak için, var gücüyle, mücadele, etmekle, emrolunmuştur. O yüzden, bir sufi için, sınır, Allah'ın, zatullahıdır. Zatullahı, tefekkür edemez. Zatullahla, alakalı, kalbine gelen, her ilmi, tenzih eder. Bu, muhteşem bir, tevhid zevkidir. Onun, kalbine gelecek olan, her tecelliyatı, bu manada, tenzih ederek, yeniden, yeni ufuklara doğru kanat çırpar.
Arif'in, imanı, o yüzden, her an yenilenen, her an yenilenen, her an cedid olan, imandır. Her an yenilenen, her an cedid olan, imana, ulaşabilmesi için, bir kimsenin, her daim, onu zikretmesi gerekir. Ariflerin, sufilerin, imanlarının, tahkiki olması, ve imanlarının, hiç yenilmemesi, Bediüzzaman, Said-i Nursi'nin, mektubat, dokuzuncu kısım, sekizinci telvi, tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında, dediği, ve adi, samimi, bir ehl-i tarikat, iman noktasında, asla yenilmez, dediği nokta burasıdır.
Asla yenilmez, dediği, adi, samimi, bir ehl-i tarikat, silsile-i meşahiye, duyduğu, muhabbet cihetiyle, fasık olabilir, asla zındıkaya düşmez, der. Buradaki, onun zındıkaya, düşürmemesinin, yegane sebeplerinden, birisi, üstadına, ve üstadına, ve üstadına, duyduğu, sevgi cihetiyle, bu sevgi, sufilerde, bu sevgi, sufilerde, hayat kaynağı gibidir, iman kaynağı gibidir.
Bu sevgiyle, sufi, kendisine, her dem yeniler, ve bu sevgi, onu, her dem zikrullaha götürür. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Allah'ın onu zikretmesi, en aşağı tabakada affetmesidir. Sufiler, af olmayı düşünmezler. Sufiler, aşırı bir iştiyak, aşırı bir aşk, aşırı bir özlemle, Allah'ın zatullahına koşarlar.
Çünkü özlem ona aittir. Çünkü aşk ona aittir. Çünkü şevk ona aittir. O bitmek, tükenmek bilmeyen bir enerjiyle, bitmek, tükenmek bilmeyen bir şevk ile, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine, imanın da imanına, hakikatin hakikati dediğim imandır. O zaman o kimse, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine koşarken, ve her geldiği hakikat noktasını tenzih ederekten, her geldiği hakikat noktasını, tenzih ederekten, yaşadığı çağın, yaşadığı ortamın, en temiz, en hakikat noktasındaki imanını bulur.
O yüzden, sufilerin imanı, ve sufilerin iman derecesi, kitaplarda yazılan iman derecesinin üstündedir, çok üstündedir anda. Burada söylediğim, gerçek sufilerin, gerçek sufiden kastettiğim kimseler, görüyormuşçasına, hayatı yaşayanlar, ibadet edenler, görüyormuşçasına, görüyormuşçasına.
Buradaki hadisi, kutsi muhteşemdir. Hadisi şerif muhteşemdir. Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmen, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmeyi, namazın içine sıkıştırır bırakırsanız, orucun içine sıkıştırır bırakırsanız, bırakırsanız, zekatın içinde sıkıştırır bırakırsanız, gerçek bir sufi anlayışına, gerçek bir iman sahibine sahip olamazsınız. Bu görüyormuşçasına, bu görüyormuşçasına ibadet etmek demek, görüyormuşçasına yaşamak demektir. Görüyormuşçusuna yaşamak demek, bir kimsenin gözünü açıp kapatıncaya kadar dahi, her an o Allah'la alışveriş etmesi demektir. Bu her nefeste, her nefeste, bir nefes daha yaklaşmak, bir nefes daha yaklaşmak, bir nefes daha tanımak, bir nefes daha bilmek, bir nefes daha ona ulaşmaktır.
Bundan geri kalanlar, imanlarını köhneleştirirler ve eskitirler. İslâm dünyasının en büyük problemi bu. Ama bu probleme gelme noktası, tekkelerin ve sufi dünyanın, kendi entelektüelliğini kaybetmesi, ve kendilerini ritüellerin içerisinde boğması, ve kendilerini yenileyememesidir. Sebep budur, kendileridir. Yok ayağının baş parmağını bunun böyle üstüne getireceksin, yok elini buraya böyle koyacaksın, yok üç adım atacaksın, dört adım duracaksın, sufi dünya, ne yazık ki kendisini köhneleştirmiştir. Sufili, şeyhinin ayakkabısını çevirmek olarak görmek, sufili, şeyhinin tarlasında buğday toplamak olarak görmek, sufili, şeyhinin fabrikasında çalışmak olarak görmek, görmek, sufili, şeyhinin yanına gittiğinde böyle durarak, bunu bu şekilde görmek, ne yazık ki İslam dünyasını bu hale getirmiştir.
Yeniden imanını tazelemeyi, yeniden zikrullah yaparaktan, Allah'a yaklaşmayı, yakin durmayı, yeniden Allah'ı sevmeyi, o gün sabah kalktığında Allah'ı başka bir veçesiyle görme, Allah'ı başka bir veçesiyle tanıma, Allah'ı başka bir veçesinde aşina olma, her olayda, her tecelliyatta, her nefeste, Allah'ın veçesini farklı bir noktada, farklı bir dairede, görmeden uzaklaşıp, şeyhinin ayakkabısını düzeltmekle, cennete gideceğini düşünen bir sufi anlayış, İslam dünyasına yapılmış en büyük hamçer ve en büyük kötülüktür.
Şeyhinin cübbesinin ucundan öpüp de cennete gitmeyi düşünen bir sufi yapılanma, ne yazık ki İslam dünyasına zarar veriyor, fayda değil. Ve ne yazık ki, ehil olmayan, ehil olmayan, bunu kendimi dahi ilave edebilirim, üstad geçinen, ben üstadım demiyorum, ehil olmayan, burada sohbete ehil olmayabilirim, ehil olduğumu zannetmiyorum.
Ama kendisini üstad görenler, kendilerini şeyh görenler, ne yazık ki, kimisi üzüm bağlarında bağlarını toplatmakta, kimisi fabrikasında işçi çalıştırmakta, kimisi tarlasındaki buydayı toplatmakta, kimisi de dervişlerden ders kağıdı olarak yüzer lira almakta, kimisi dervişlerden para toplamakta, herkes bu noktaya gelince, ne yazık ki, sufiler gerçek manada işlevlerini yerine getirmiyorlar. getirmeyince de, İslam dünyasının önünde, bir kapı aralanmıyor, bir kapı aralanmıyor, bu acı bir şey. Bunları konuşmaya çalışanlardan ürkmek, bunları konuşanları, tu kaka ilan etmek, bunları alaşağı etmeye çalışmakta, büyük bir kaos ve büyük bir körlük. İşin en enteresan noktası da bu. İşte o zaman, normalde, İmam Maturidi'nin, buradaki, sınırları bilinen bir akli değerlendirme derken, herkes kendince, kendi akli sınırını alabilir burada.
Ama biz kendi akli sınırımızı, kendi akli sınırımızı, Allah'ın zatının haricinde, her şeyi alabilecek noktaya getirirsek, o zaman farklı bir dünya keşfetmiş olabiliriz. Enteresan bir şeydir. Şimdi kalkıp çizmeme gerek yok. Aşina, buradaki büyük bir çoğunluğu, Cenab-ı Hak önce, aklı yarattı. Ve akıl, kendisinden sonra yaratılan her şeyi içine aldı. Aklı evvel dediğimiz şey, kendisinden sonra yaratılan her şey, onun içinde. Biz, o aklı, sınırlandıracaksak, onun sınırı, varlıktır komple.
Varlığı, ister siz maddesel boyutta alın, ister manevi boyutta alın, maddesel boyutta alıyorsanız, varın gücünüz yetiyorsa, ister varlığın çıkış noktasına gidin, isterseniz varlığın genişleyen noktasına gidin. Sınırınız oraya kadar açık. Eğer söz konusu dediğiniz şey, sizi manevi olarak algılayacak, algılarız dediğiniz şey de, varlığın içerisinde, onun da sonuçta gidebileceği, ta son nokta, Zatullah'a kadar.
Şeriat, insan ve akıl, adlı kitabında, Profesör İlhan Arsel, İslam şeriatı, akıl denen şeyi özgür şekilde iş görsün diye değil, sadece Tanrı ve Peygamber buyruklarını bellesin, ve aynen izlesin diye verilmiş sayar. Sayfa 224. Katılmıyorum. Bu, otomatikman, İslam'ın bu noktadaki, telamına, hakaret sayılır.
Eğer böyle bir şey olmuş olsaydı, İmam-ı Aturidiler, kindiler çıkmazdı. Nesefi çıkmazdı. Farabi çıkmazdı. Mümkün değil. insana verilen akıl sadece, İslam şeriatını anlasın diye, verilmiş olsaydı, bugün, dünya üzerindeki, düşünce ve fikir noktasında, en fazla, kendi içerisinde, son 300 yılı, biz bunun içerisine koymazsak, en büyük emeği veren, İslam dünyası.
Bu konuda medeniyeti kuran, İslam dünyası. Hatta, son bin yılın, bin beş yüz yılın, bu noktadaki felsefesini oluşturan, dünya felsefesini oluşturan, İslam dünyası. Yani bunu, bu noktada, minvalde almak, İslam dünyasının, fikir emekçilerini görmemek demek. Hz. Mevlana'yı görmemek demek. Arabi'yi görmemek demek. Bu noktada, Gazali'yi görmemek demek. Farabi'yi görmemek demek. İbn-i Haldun'u görmemek demek. Cindi'yi görmemek demek. Aklıma gelen isimleri söylüyorum. Necmeddin'i, Kübra'yı görmemek demek. Nereye atabilirsiniz? Cindi'yi görmemek demek. Nereye atabilirsiniz? Yok. Bu mümkün değil.
İmanın doğası konusunda, Müslümanlar, imanın kavramsal yapısını, çıplaklığı içinde, ortayı koymayı başardılar. Ama derin ve şahsi bir şey, gerçekten hayati olan bir şey, onların ince, tahlillerin dışında kaldı. Profesör İzudsu, İslam düşüncesinde, iman kavramı, imanın doğası konusunda, Müslümanlar, imanın kavramsal yapısını, çıplaklığı içinde, ortayı koymayı başardılar. Ama derin ve şahsi bir şey, gerçekten hayati olan bir şey, onların ince tahlillerinin dışında kaldı. Soru 5. Buna da katılmıyorum, İzudsu'nun bu söylediğine de, yani şu açıdan katılmıyorum, böyle bir şeyi, ki İzudsu bu noktada, iyi bir Arabicidir. Her ne kadar bazı Arabiciler, onu eleştirseler de, İzudsu, sonuçta kendinden bahsettiriyor, kendinden konuşturuyor, kabul etmeyenler dahi.
Arabinin bu noktada, irdeleyen, bu noktada anlamaya çalışan bir kimse, ama o zaman Arabi'yi hiç konuşmayacak kendisi. Soru 5. Bu ince tahliller nedir? Bu ince tahliller, tahmin ediyorum az önceki sohbetim. Bireylerin, kendi içlerinde, kendi dairelerinde, kendilerini yenileyememesi, bu noktada, kendilerini yenilemeye de korkmaları, kendimizi yenilemekten korkuyoruz.
Çünkü kendimizi yenilersek, yaşam standartımız değişmek zorunda kalacak. Yaşam standartımız değişince, etrafımızda olan ilişkiler bizim putumuz. Etraf, insanların en önemli, göremedikleri, ince ayrıntılar, kendi hayat standartlarının putu olmasıdır.
Biz kendi hayat standartımızı, iman ediş şeklimize, şemalimize, kalbimize göre değil, dayatılan, öngörülen, hayat standartına göre yaşıyoruz. Bize bir din standartı koyuyorlar, biz o din standartına göre din yaşıyoruz. Bize bir evlenme standartı koyuyorlar, biz o evlenme standartına göre evleniyoruz. Bize bir ev standartı koyuyorlar, biz o ev standartına göre evde yaşıyoruz. Bize bir hayat standartı dayatıyorlar, biz o hayat standartına dayatılmış olan hayat standartına göre yaşıyoruz. Anne babalarımız, eşle, çocuklarla olan ilişkilerimiz, eğitimimiz, hatta, burada duruşumuz dahi bu standartlarda. siz o standartlar noktasında iman ediyorsunuz ve yaşıyorsunuz.
Kaybettiğimiz ayrıntılar bunlar. Ve o standartlar dairesinde bir imani ve İslami duruş biçimimiz, şeklimiz, fikrimiz var. O standartın dışında bir fikrimiz, düşüncemiz, yaşantımızın olması mümkün değil. Kendimizce. Bu sebeple, bu tırnak içerisinde, bu sebeple aynileşiyoruz. Mesela, örnekleyeceğim bunları küçük küçük, farkında olmadan. Bu sebeple biz, mali durumumuz ne olursa olsun, tatil yapmayı düşünüyoruz. Bu sebeple biz, mali durumumuz ne olursa olsun, herkesin tatil yaptığı şekilde tatil yapıyoruz.
Bu standartlar içerisinde olduğumuzdan, hacca giden, hacca efendiler, herkes Hilton'da kalmak istiyor. Bu standartlar içerisinde durduğumuzdan, biz, bir lokantada, bir böyle bir yerde, lüks iftarlar etmek istiyoruz. Evet, örnekleyeceğim şimdi, herhangi, ben de dahilim buna. kapısının önüne iftar sofrası açıp, yoldan geçen, herkese iftar veren bir kimse gördünüz mü? Ben de dahilim buna.
Hani bir hurmayla da, yarım hurmayla da olsa, siz cehennem ateşinizi söndürün, cehennem ateşini söndürün diye. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti nerede? Siz bir kurban bayramı gördünüz mü? Kapısının önünde, hayvanını kesmiş, oradaki hemen gelen geçene dağıtan, zekat verenlerin kaç tanesi, bir fukara eve gidip de, zekatını böyle tatlı bir şekilde, hiç fark ettirmeden verip, ziyaret edip, hoş bir sohbet edip, gönlünü alıp gitmiştir.
Çıplak din. Bugün kaç kişi oruç tuttu? Birisinin eli var. Kaç kişi bir fakiri doyurdu? Yine aynı kişinin eli kalkıyor. Kim bir hastayı ziyaret etti? Yine bir kişinin eli kalkıyor. Kim? Hazreti Ebu Bekir Efendimiz. Soruyorum. Hazreti Peygamber Efendimiz sormuş. Bugün cumartesi. Bugün bu üçünü bir arada toplayanınız var mı içinizde? Ben dahilim buna. Yok. Dün cumaydı. Bunun üçünü toplayan var mı içinizde? Yok. Bir gün önce Perşembe'ydi. Perşembe günü bu üçü nefsinde toplayan var mı? Yok. Aynileşmişiz.
İmanımızı yenilememiz mümkün değil. Dışarı gitmeye gerek var mı? Önce nefsimizi sorgulayacağız ya. Bu topluluk, üç gün içerisinde hasta ziyaret etmemiş. Aç doyurmamış, oruç tutmamış. Dayatılan bir din yaşıyoruz. O hoşumuza gidiyor. Topluluk namazını kıldı ama. Takın namazı bari bırakmayın.
Dinde yıkılan son kale. Hasta ziyareti kalesi yıkılmış. Aç doyurma kalesi yıkılmış. Geyindirme, bir çıplığa giydirme kalesi yıkılmış. Yetimin başını okşama kalesi yıkılmış. Yıkılmış. Oruç tutma kalesi yıkılmış. Hepimiz de ölmeden önce ölmeyi arzu ediyoruz ama.
Hepimiz de. Hepimiz de o kadar dindarız ki. Hiçbirimiz de imanımızı yenileme noktasında değiliz. Enteresan bir şey mesela. Ey iman edenler, iman ediniz. Allah Allah. Ayeti kerimeye bak. Allah bizi farklı bir imana sevk ediyor. Allah bizi farklı bir perdeye sevk ediyor. Allah bizi farklı bir noktaya gönderiyor. Diyor ki bize ey iman edenler, iman ediniz. O zaman bizim her gün iman noktasında, iman noktasında kendimizi tazelememiz, kendimizi derinleştirmemiz gerekiyor. ya biz iman ettik.
İman etmek neydi? Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, dinginin, hayrına, şerrine. Ya bunu herkes biliyor. Bunu herkes biliyor. ama burada bir incelik var. O İzitsu'nun az önceki neydi? İnce, ince tahlillerin dışında kaldı. İnce bir tahlil gerekiyor burada.
İnce bir tahlil. İnce tahlil. Her gün görüyormuşçasına yaşamak. İnce tahlil. Ve her gün iman, iman, yeniden iman etmek. Mesela biz bunu böyle okuyoruz. Sahabe iki kişi bir araya geldiğinde, hadi iman edelim yeniden deyip, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedene Muhammeden abduhu ve resuluhu. Söylerlerdi. Biz bunun suretine baktık. Biz de yan yana geldiğimizde, ama bunu hiç kimse birbirine teklif edemiyor. Hiç kimseye siz bunu söyleyemezsiniz. Hadi gelin bir yeniden bir iman edelim. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en la ilahe illallah ve Eşhedü en la Muhammeden abduhu ve resuluhu. Eğer bu sadece kelami olarak bunu söylemekse, burada kalıyorsa, ince tahlilden uzakız.
Evet. Bunu kaybettik. E iman edenler, iman ediniz. İnce tahlilden kaybettik. Hiç aklımıza gelmiyor bu ayeti kerimemizim. Eğer iman edenler gerçekten yeniden iman ederlerse ve imanlarını tazeleme, yenileme, derinleştirme, genişletme noktasına giderlerse ve her gün yeniden yeniden yeniden … yeniliyorlarsa kendilerini hatta sufilerin, sufilerin kendilerince distür edindikleri her nefeste imanlarını yeniden tazeliyorlarsa ve berraklaştırıp, parlaklaştırılıp ferasetlerini arttırıyorlarsa o zaman ince tahlilleri var demektir.
Ama öbür türlü, İslam dünyasının bu noktada, İzit Suya katılıyorum, kendisini yenileme ve ince tahliller yapmaktan uzak. Kendisini yenileme ve ince tahliller yapmaktan uzak. İşin bu da acı tarafı. Allah bizi affetsin inşallah. Sürçülisan ettiysek affola inşallah. Biraz önce anlattığınız hadis-i şerifte komutanı dinleyip ateşe atlasalardı, ebediyen cehennemde, cehennemdeydiler.
Buyurmuş Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Hacı Bayram-ı Veli bana iradet getirenler, yani bana tabi olanlar, Allah'ın yolunda kurban edeceğim dediğinde, çadıra kurban olmak için iki derviş gitmiştir. Hadis-i şerif'teki olayda itaat cehenneme götürüyorken, duruşların, dervişlerin kurban olmak için çadıra gitmelerindeki hikmet nedir? Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri'ne Veli için Yıldırım Beyazıt'a derler ki, kendisine asker topluyor orada. O kadar müridi çoğaldı, o kadar müntesipleri çoğaldı ki, kendisine asker topluyor, bir gün sana doğru saldıracak.
Yıldırım Beyazıt'ın zamanını düşünürseniz, hemen Selçuklular, Baba İshak, Baba Resul isyanlarıyla darmadağın olmuş bir Anadolu, parçalanmış, her yerde küçük küçük beylikler var. Aynı zamanda da Yıldırım Beyazıt'ın kurmuş olduğu devletin en büyük bu noktada rakiplerinden birisi İran'da Şah İsmail, özür dilerim, Timur.
En büyük rakiplerinden birisi. Zaten İslam dünyasını ve Türkleri dışarıdan kimse katledememiş, kimse bir şey yapamamış. Hep kendi kendilerine yapmışlar. Türkleri dışarıdan yenen bir kimse yok. Türkler hep kendi kendilerine yenmişler. Enteresan, biz durduğumuz yerde duran bir millet değiliz böyle. Bundan şikayetim yok benim. Canlı, heyecanlı, hareketli bir milletiz. Orta Asya'dan beri öyleyiz. Hakan ölmüş, dörde bölünmüş devlet. Dördü bir daha birbirleriyle dövüşmüşler. Ayakta kalan oturmuş üstüne. O ölmüş, onun kaç oğlan kalmış? Altı tanı. Devlet altıya bölünmüş, bir daha dövüşmüşler. Hiç bitmemiş savaş. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de demiş, Türklerle karşılaşırsanız, sakın onlarla saldırmayın.
Onlarla savaşmayın. Evet, hadiste sabit. Birisi kalkar, yanılır, yenilir, bir Türkle kavga etmeye kalkarsa doğduğunu pişman olur. Haklı, haksız olması önemli değil. Bize dese ki adam, biraz ileri gider misiniz? Biz ta öteye gideriz. İlere git derse bize nereye gönderiyorsun deriz. Haklı, haksız önemli değil bize. Böyle bir fıtri yapımız var bizim. Adam bizimle savaşmak için çok çok çok … düşünüp, ona göre hesap etmesi lazım. Zaten içeriden yıkmışlar hep bizi. Osmanlıydı içeriden yıkmışlar. Dışarıdan yıkamamış kimse kolay kolay. Neyse, sonuçta Beyazıt Timur'a gidiyor.
Timur'a giderken böyle bir devleti tehdit eden bir unsur var. Gelen bilgiler hep böyle. Gidiyor Hacı Bayramı Veli'nin oraya. Diyor ki, efendi senden için böyle diyorlar. Diyor ki, benim o kadar müridim yok. Size öyle söylemişler ama diyor, o kadar mürid yok. İsterseniz diyor, size de ispat edeyim. Olur diyor, hay hay. Çıkıyor çadırın önüne. Diyor ki, onu Allah'a kurban edeceğim. Kim bana bu canı gönülden seviyorsa, destekliyorsa gelsin diyor çadıra. Onu kurban edeceğim. Öyle deyince bir tane adam geliyor.
Onu da dergahda kimse beğenmezmiş zaten. Birisi geliyor efendim diyor, ben size inandım. Siz nasıl kurban edecekseniz beni kurban edin. Giriyor içeri. İçeri giriyor çadırdan içeri. Mübarek de oraya bir tane kuzu koymuş. Kuzuyu kesiyor, kurban ediyor. Elinde kanlı kamayla, bıçakla çıkıyor dışarı. Yok mu diyor o başka? Dervişler diyor ki, efendi herhalde hasta oldu. Dengeyi kaybetti. Caiz değil, gidilmez diyorlar. Vah diyorlar ya. Adam gitti. Adamın gittiğini gözünle gören yok. Adamın kesildiğini de gözünle gören yok. Çadırda, zan.
Herkes zan yürütüyor. Bununla, ateşin yanması aynı değil. Orada ateş yanıyor. Tekrar geliyor. Bir kadın çıkıyor. Diyor efendim ben size iman ettim, inandım. Ben de diyor ne yapacaksanız, kurban edecekseniz edin beni. Onu da diyor gel içeri. İçeri geliyor o da çadıra. Var mı başka diyor. Yok. Dönüyor beyazıta. Diyor efendim, biz diyor iki buçuk dervişiz. Meşhur sözdür. Biz iki buçuk dervişiz. Oradan sufilere bir işaret kalıyor. Diyorlar ki, birisine sorarlarsa işte çok dervişiniz var. Biz iki buçuk dervişiz.
Varız, yokuz der. Hatta biraz daha tevazu sahibi der ki, biz bir buçuk dervişiz. Kendini saymaz. Şeyhlerin kendilerini dervişten saymaları hoş değil zaten. Biz derviş olamadık derler onlar. O yüzden normalde bir buçuk derviş denir. Şimdi orta yerde ateş yanıyorsa, birisi de ona atla ateşe dese, şer an atlamaz. Buradan çıkarılan hüküm şu, Kur'an ve sünnet tarihinde harama sevk ederse bir şeyh efendi, haram işlenmez.
Yapılmaz. Ha desen ki, sen atlar mıydın? Evet. Bana şeyhim atla Mustafa Efendi deseydi, atlardım ben. Ama şeyhimin zakiri deseydi, atlamazdım. İnceliği anladınız mı? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, şuradan geçin deseydi, sahabelerin geçmeyeceğini düşünebiliyor musunuz? Ne yaptı İbrahim ateşe atılınca? Sare İbrahim'e aşıktı. Sare İbrahim'e aşık olduğundan, İbrahim'e ateşe atılınca, ben unsuz hayatı neylerim dedi, o dağıttı kendini.
Aşk böyle bir şeydir. Ona akıl hükmetmez. O yüzden Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin hali akıldan öte. Aklın sınırından aşkın bir şey. O yüzden Sufiler için aklın sınırını aşmak önemlidir. Daha ileri. O yüzden Kur'an insanların aklını aşmak için indirilmiştir. O yüzden Peygamberler insanların aklını aşmak için gönderilmiştir. Eğer siz insanların düşündüğü gibi düşünüyorsanız, o akıl köhnemiş akıldır. O aklı aşmanız gerekir. Kur'an sizden, Kur'an sizden, din sizden mevcut aklınızı aşmanızı ister. Bu manada Kur'an'ın içerisindeki kelami bilgiler, akait bilgiler aklın sınırında kalır.
Ama Sufilerin, Sufilerin kelami, akaitleri o aklın sınırının üstündedir. O yüzden çok eleştirirler. O yüzden çok eleştirirler. Kaynar suyun içerisine Şeyh'im Mustafa'nın atla içine dedi. Ben cumbada katladım. Ondan sonra da kendisi geldi böyle tamam mı? O da atladı, girdi içine. Ben bir atladım, bir destur dedim ben atladım. Bir kımıldadım, yandı elim. Parmağımı oynattım, yandı. Kaldım ben böyle. Böyle duruyorum ben suyun içinden. Böyle. O da atladı benden sonra. Sıcak mı dedi, çok güzel dedim ben. Aman depreşme dedi. Onun dili öyleydi.
Depreşme dedi Nevşehirli. Dedim, depreştim, yandım dedim ben. Depreşirsen yanayım dedi. Depreşme. Depreşilecek yer var, depreşilmeyecek yer var. Kaynar suyun içerisine girdiysen depreşme. Durduk, konuşuyoruz biz. Sonra dışarı çıktığımızda, yanımdakiler dediler, bizden beraber ne konuştunuz dediler. Ha, hiçbirisi de anlamamış dedim ben. Hiçbirisi de anlamamış bizim konuştuklarımızı. Biz belki de yarım saat, 45 dakika durduk içinde. Konuşuyoruz. En az yarım saat konuştuk. Hiç kimse duymamış.
Aklın üstünde bir şey. Aklın içinde değil. O yüzden sufilerin imanları aklın üstünde olması gerekir. İbrahim aleyhisselam diyor ki, bakın, imanın tazelemesine bakın. Diyor ki, Kur'an bize naklediyor. Diyor ki, yeniden bizi yaratacağına, dirilteceğine, hesaba çekeceğine iman ettim. Ama diyor, kalbim, mutmain olmak istiyor. Nasıl yapacaksın bunu? Ey İbrahim, dört tane kuş topla, topluyor. Kes, biç, doğru, satırdan geçir, satırdan geçiriyor. Kıyma et, bugünkü dilde kıyma ediyor. Hadi diyor, şimdi dört tane tepeye koy.
Yırtıcı hayvanların onları yediğini de gör. Dört bölüm, bir parça kıymetilmiş, böyle birbirine geçirilmiş. Bir parça koyuyor bir tepenin üstüne, yırtıcı hayvanlar bekliyor, gözlüyor. Yırtıcı hayvanlar gelip yiyor. Bir parça daha götürüyor bir tepeye, bir parça bir tepeye, bir parça bir tepeye. Hepsinde yırtıcı hayvanlarının yediğini görüyor. Şimdideki diyor, küntü biiznillah. Bakın bu az önceki pozitif eleştirel nokta. Dört tepeden dört tane kuş uçaraktan geliyor. Kur'an'ı ifade diyor ki, İbrahim aleyhisselam, iman ettim diyor. Kabul ettim, evet.
Şimdi mutmain oldum. Hazreti Ali Efendimiz ne diyor? Görmediğim Rab'be ibadet etmem. Haydi sufiler önümüzde bu var. Neydi? Görüyormuşçasına yaşamak. Bir çıt altı ne onun? Hadis-i şerifin devamında diyor ki, Sen onu göremesen de, onun seni gördüğünü idrak edip, öyle yaşamak. Hacı Mehmet beni görmeden gitme. Demek ki, o aklın üstünde. Zaten din, akıl sahiplerini mat etmek için. Allah bizi affetsin.
Babamla konuşmuyorum, günahı var mı? Evet. Sebebi ailesel bir durum. Ne olursa olsun. Anne babanıza küsme hakkınız yok. Anne babanıza küsmeyin. Anne babanıza öfdayı demeyin. Yanlış. Bir evladın anne babasının önünde haklılığı olmaz. Ben haklıyım deme. Öyle küsme de, kavga da etme. Yanlış. Arimsel'i ne demektir? Bilemedim. Ya da okuyamadım. Bir hafta önce sizi rüyamda gördüm. Ooo, rüya yorumlamıyorsunuz. Evet. Biliyorum rüya yorumlamıyorsunuz.
Benim babam yok. Ailem de sahip çıkmadı. Rüyamda siz bana bundan böyle senin baban benim dediniz ve başımı okşadınız. Bunun hikmeti nedir bilmiyorum. Bugün Twitter'da da siyasi bir mesele yüzünden size tweet atan kız benim. Tekrar hakkınızı helal edin. Kimsenin size düşman olasını istemiyorum. Kimse düşman olmaz bize. Olsa da önemli değil. Bu kardeş beni görsün dersten sonra. Televizyonda bir bayan sormuştu bana. Kaç tane evladınız var dedi. Bilmiyorum dedim. Kaldı gözlerini açtı. Bu reklam arasında soruyor bana. Hocam kaç tane evladınız var dedi. Bilmiyorum dedim ben. Bilmiyorum deyince öyle kaldı. Tabi o esnada giriyoruz. Dokuz saniye, sekiz saniye başlıyorlar sayma.
İçinde kaldı bunun soru. Bu şimdi bir şey de diyemiyor. Böyle bir durduk bakındı. Biz tabi hemen mevzuya girdik tabi. Biz haydi yayına giriyoruz. Girdik. Ben şimdi içimden hem konuşuyorum. Hem diyorum ki bu reklama tekrar girmek istiyor. Böyle bakıyor boyuna. Hani reklama girin. Hani soracak bir daha. Nesi bir geçtiği zaman da. Daha reklam dedik. Dınk renklama girdi. Hocam nasıl bilmiyorsunuz? Valla dedim nereden bileyim. Baba diyen geliyor dedim ben. Nasıl yani dedi. Basmaya dedim. Her baba diyeni evlat mı görüyorsunuz? Dedim yani size gelse birisi çocuğun birisi anne dese dedim. İçeceksiniz mi siz? Dedim ben.
Bu durdu şimdi. İtiyorum dese. Hani kadın merhametine, şefkatine ters. Ya itmem ama dedi. E dedim sen itmem ama diyorsun dedim bak. Işıklar söndü mü? Kendiliğinden mi kapatıldı? Aaa. Isınınca tel mi atıyor öyle? Benim akıl telleri demek. Beninki gibi. Benimki de çok hararete gelmiyor. Benimki de yanıyor. Böyle deyince kaldı. Şimdi o arada konuşacak. Dedi hocam gerçekten. Vallahi hiç saymadım dedim. Ya siz dedi kaç tane evladınız olduğunuzu bilmiyorsunuz mu şimdi dedi. Vallahi dedim. Evlatları biliyorum da dedim. Saymadım dedim. Sayısı yok dedim. Kaldı. Gene reklam arası tabii. Ne yazık ki Müslümanların çoğu sorgulamaktan, araştırmaktan kendilerini mahrum bırakmışlar.
Sorum şudur ki yatsı namazının başlangıcı ile bitişini bildiren ayetleri okur musunuz? Çünkü ya bu ayetler gizleniyor ya da çıkar uğruna söylenmiyor. Ben şu anki kılınan yatsı namazının başlangıcı ve bitişini bildiren ayetler bulamadım. Neden Kur'an'da olmayan vakitte kılıyoruz? Unutmamak gerekir ki Bakara suresi 74. ayette ayetleri gizleyenler karınlarını ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Bakın benim az önceki eleştirdiğim, sorguladığım şey bunlar değil. İşte burada bir tarihi hata yapılıyor. Sözümün başında söylediğim şey buydu. Bizim oturuyorlar, ibadetlerimizi sorgulayacağız, eleştireceğiz diye düşünüyorlar. Namazın şekline, şemaliyle uğraşıyorlar.
Orucun, namazın vaktiyle uğraşıyorlar. Benim bahsettiğim rahatsızlık, hastalık bu. Yani şimdi namaz vakitleriyle alakalı ayet-i kerimeler var. Hepsinde teker teker o manaya geldiğine hükmetmiş ümmet. Ama bunun vakti fiili olarak sünnet-i Resulullah'ta, Hazreti Peygamber'de sallallahu aleyhi ve sellem'de.
Ayet-i Kerime'de de diyor ki sana itaat etsinler, sana uysunlar. Hazreti Peygamber Efendimiz de diyor ki benim yaptığım gibi ibadetlerinizi yapın. Bakın, İslam dünyasının içerisinde kendisini entelektüel görenler veya bunu böyle ispat etmeye çalışanlar bunlarla uğraşıyorlar. Sıkıntı bu. Bununla uğraşma.
Keşke deseydi, imanımı nasıl tazeleyebilirim? Nasıl yenileyebilirim? Görüyormuşçasına namazı nasıl kılabilirim? Görüyormuşçasına iftar ederken, görüyormuşçasına nasıl iftar edebilirim? Görüyormuşçasına iftar ettik mi hiç? O Ruslunun ağız kokusu bana miski amberdir. Hadis-i Kudsisi'ni yaşadık mı? Dudağımızın kenarında bir sıcaklık hissettik. Nefesimizi nefesine karıştırdık mı acaba? Namazı kılarken, yatsı namazını kılarken, bu kardeşe şimdi buradan cevap veriyorum.
Yatsı namazının vaktini yatsı namazına sor. Eğer sen yatsı namazını kılarken, secdadenin önünde, yanında yatsı namazının, yatsı namazının vücudunu görerekten namazını kılıyorsan, yatsı namazının vaktini ona sor. De ki, senin vaktin ne zaman? İşte ayeti saklamak bu. Bunu anlatmayanlar size ayeti saklıyorlar. Ama bunu anlatınca da bize deli diyorsunuz ki. Orucun vaktini oruca sorsaydın ya.
Açacağın zaman oruç gelip de sana dedi mi, senden razıyım, memnun oldum, bugün iftarını edebilirsin, iftarını da sevgilinle edeceksin dedi mi? Oruca sor. Sahur ederken sofranın başında oturdu mu orucun? Vakti girdi şimdi. Dedi mi? Sizin bilmediğiniz iman bu. Oturmuş sakız orucu bozuyor mu diyor. Orucu gör orucu. Ne derdi şeyhiniz? Şeyhimiz?
Hey ömreye gidenler, bir yere misafirliğe gittiğinizde ev sahibi size hoş geldiniz dedi mi? Hacca gidenler, nereye gittiniz? Gittiğiniz yerin ev sahibi size hoş geldiniz dedi mi? Sizden memnun kaldı mı? Sizi uğurladı mı? Yeniden buyurun gelin dedi mi? Sormaz mıydı? Daha uçakta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bizatihi lütfedip uçakta karşıladı mı?
Havaalanında karşıladı mı? Daha evden çıkarken karşıladı mı sizi? Sufi'nin imanı bu. Hadi uçakta karşılamadı, Medine'ye inerken karşıladı mı? İndiğinizde valizler nerede kaldı diye onların peşine mi düştünüz? Şirket sahibine sövmekle mi, küfretmekle mi meşguldünüz? Oradaki Arap polislerle kavga etmekle mi meşguldünüz? Hoş geldiniz dedi mi size Medine'yi münevvere de? Bunu şeyhimiz sormaz mıydı bize, söylemez miydi? Medine'yi münevvereden ayrılırken, Mikat mahallinden Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri uğurladığı anda, Mübarek Beytullah bana geliyorsunuz deyip sizi karşıladı mı?
Hoş geldiniz dedi mi? Sonra vazifelerinizi bitirip giderken sizi uğurladı mı? Bırakın, yatsın namazının vaktini ona sorun. Hiç kıldığınız namaz, Allah senden razı olsun, kabul edilmiş bir namaz kıldın dedi mi size? Hiç çektiğiniz tevhidi gördünüz mü?
Sizin için yalvardığını işittiniz mi? Ben X kimsenin tevhidiyim, bunu söyleyeni affetmedikçe sakin durmam dediğini işittiniz mi? Çektiğiniz tevhidlere dikkat edin. Tövbe ettiğinizde, ettiğiniz tövbenin sizin için yalvardığını işittiniz mi? Ya Rabbi, beni söyleyeni affetmedikçe sakin durmayacağım dediğini duydunuz mu?
Biz bunlara takılaraktan yenildik. Kendi kendimize dedik ki, yatsın namazının vakti o zaman mı başlıyor, bu zaman mı başlıyor? Vay ya, hatta geçen gün birisi yazmış bana, bu Tayyip Erdoğan yüzünden biz oruçlarımızı fazla tutuyoruz. Gözün kör olmasın senin. Söyleyecek başka laf bulamamış. Bana onu yazmış. Oturdu Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı köşkünde, oruçlar bu saatten bu saate kadar mı tutulacak dedi.
İşte burada imanımız. İmanımız burada. Sufiler onu düşünmezler. Ben o yüzden derim, sufiliğin başlangıcı şuradaki kabri şerifteki kimselerle konuşmak. Buradaki kabri şerifteki, buradaki zat-ı şeriflerden birisiyle selamlaştınız, onu gördünüz, selamını aldınız, görmeniz şart değil. Ona selam verdiniz, o da selamınızı aldı. Bunu kalben, ilham olarak anladınız. Sufilin başlangıcı bu. Sufilin başlangıcı bu. E hadis-i şerif, siz bir kabri şerife gittiğinizde, Esselamu Aleyküm Selam'a ehli kubur değiliniz. Ve sonra da diyor, selamınızı alan olmazsa, Ve Aleyküm Selam ehli dünya değiniz.
Siz bir yere gittiniz, Esselamun Aleyküm dediniz. Oradaki bir kimse de, Ve Aleyküm Selam'a hoş geldin dedi. Siz kendi kendinize, Ve Aleyküm Selam diyebilir misiniz? Diyor, boş eve girdiğinizde selam veriniz. Selamun Aleyküm değiliniz. Selamınızı alan olmazsa ne yapacaksınız? Ve Aleyküm Selam diyeceksiniz. Ya evde duran varsa? Aa, evin koruyucu melekleri duruyor. Siz evde değilsiniz. İçeri girdiniz, Selamun Aleyküm dedi. Oradan duvardan birisi, Ve Aleyküm Selam dedi. Aleyküm Selam der misiniz bir daha? Öyle bir şeyle karşılaşsanız, Korkar evi satarsınız siz. Neden kendi kendinize selam alıyorsunuz?
Selamınıza alan yok. Beytullah'a gittiniz, Selamun Aleyküm dediniz. Beytullah da elini kaldırdı, O da göğsüne koydu. O Aleyküm Selam dedi. Size bir daha Selam, Aleyküm Selam der misiniz? Beytullah'a girerken selam vermek aklınıza geldi mi hiç? Aklınıza Hacer-i Lisvet'i gördünüz. Onu öpeceğim de uğraşıyorum. O gelsin seni öpsün. Sen öylesine bir hacı ol. Bismillahüallahu Ekber dediğinde, O gelsin senin elini öpsün. O taş, sen insansın. Sen de edeb et. De ki Hz. Muhammed Mustafa seni öpmek için eğilmişti.
Kalabalıktan gelemedi. Ben de onun sünnetini yerine getireyim. Öp. Yanındaki de desin ki kafayı kırdı bu kendi kendine konuşuyor, etrafı öpüyor. Kur'an-ı Kerim okurken, Kur'an-ı Kerim sizi dinliyor mu? Oldunuz rahliye.
Enzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elif, la, mim. Derken, Birisi geldi, yan tarafa oturuverdi öyle. Oldunuz mu hiç öyle? Dedi mi size? Ben Kur'an'ım. Kendimi senden dinlemeye geldim diye. Bizim Çanakkale'li doktor Abdullah deseydi, Şimdi kafayı sen iyice kırdın. Sen tam psikolojik bir sendromsun diyecekti değil mi? Hocam benim anneannem öldü. Mezarı kazarlarken mezarda amber kokusu geldi. Bu ne demek? Ne kadar güzel. Harika. Allah mübarek etsin inşallah. El Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi