Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi -- 24 Ocak 2015

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 25 Ocak 2015 · 1:30:59

Allah gecenizi hayır etsin inşallah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Halifelik nedir? Halifeler birisi tarafından mı belirleniyor? Yoksa kendi kendilerini mi halife ilan ediyorlar? Ve neye göre halife oldukları belirleniyor? Bu soruyu soran kardeşe rica etsek halifelikle alakalı siyasi mi yoksa tarikat mı? Erkeklerdense hemen ayrışmayı yapsın. Konu uzamasın diye söylüyorum.
Tarikatla alakalı mı? Evet. Tarikatların kendi içerisinde hiyerarşileri vardır. Hak tarikatlar, hak tarikattan kastım Kur'an ve sünnete uyanlar. Bunların yapılanması sünnet-i Resulullah'a göre olur. Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Medine döneminde İslam tebliğ edilmeye, işte köyler, küçük kentler, kabileler, İslam olmaya başlayınca onların başına birer tane hadis-i şerifte de ismi öyle geçer.
Nakip tayin ederdi. Bu nakipler, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nden aldıkları emirleri, dini bilgileri etrafına yayarlar, anlatırlar. Bulundukları yerde Kur'an ve sünnetin yaşanması için mücadele ederlerdi. Bunların başlarına bir tane de nügabba tayin etti Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Bu nügabba da bu nakiplerden gelen bilgileri toplar, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne sunardı. Ehl-i Suvi bu şekilde bir yapılanma yapmış. Böyle ders yaptıran illerde, ilçelerde vazifeli kimseler tayin etmişler. Bu vazifeli kimseler tayin olurken iki türlü tayin olur. Bir, üstad bunu rüyasında veya halinde görür.
İki, üstad rüyasında halinde görmeden de bu kimseye böyle keşfen o vazifeyi yapabileceğine kalbine ilham gelir, böyle tayin eder. Bunların ilk tayinleri budur. Bu kimseler bu yolda mücadele ederler, yürürler, nefis tezkiyesi yaparlar. Bu konuda yola devam ederlerse, nefis meratiplerini geçip, Esma-ül Hüsna'ya, Allah'ın isimlerine vukufiyet sağladıkça, bunu üstad rüyasında görür veya halinde görür.
Onun bu noktada vazifesini geliştirmeye, genişletmeye başlar. Bir müddet sonra o kimse dergahın içerisinde halife konumuna gelir ki, hemen hemen şeyhin yetkisinin büyük bir çoğunluğu, Şeyh Efendi ona da verir. Böyle olan bir kimsenin üzerinde başkaları da rüyalarında görür. Bunun normalde eğer zahiri bir şekilde, Üstad bunu birisini atadıysa, Zahiri atadıysa, Onu insanlar rüyalarında göremeyebilirler.
Genelde üstadlar bunu zahiri atıyorlar. Genelde, benim tanıdığım yaklaşık 40-50 tane şeyh efendi var. Hemen hemen büyük bir çoğunluğu halifelerini zahiri atıyorlar. Yani manevi değil. Hatta atadıkları halifelere derdim ki, Rüyanızda bir şey gördünüz mü? Bir başkası sizi rüyasında gördü mü? Tık yok. O yüzden genelde bunlar üstad tarafından atanır. Ama bu atamanın hakikat noktasında doğru olması gerekir. Eğer bu doğru değilse, İnsanları kandırmış, İnsanları aldatmış, İnsanların yolunu kesmiş olurlar. Çünkü insanlar halife diye ona teveccüh edecekler. Ona halife diye teveccüh edince, O kimse pişmediyse, O hal ile hallenmediyse, Bu teveccühten şımarır.
Bu teveccühten ayağa kayar. Millet gelir ona 5 lira para verir, O 5 lira paranın kölesi olur. Pişmemiş şeyhler, Pişmemiş halifeler, İnsanların yol kesicisi olur. O yüzden pişmemiş bir şeyhe, Gerçekten de bu noktada, Manevi olarak rüyada görülmüyor. Manevi olarak bir işaret yok. Böyle bir şeyh, İnsanın yolunu keser. Allah muhafaza eylesin, İnsanın dünya hayatında, Ahiret hayatını da batırır. O yüzden şimdi önüne gelen şeyh, Önüne gelen halife. Ve herkes şeyhliğini, Halifeliğini anlatacağım diye, Yollara düşmüş.
Sufilik bu değildir. Bir şeyh efendi, Kendi şeyhliğini anlatmaya başlıyorsa, O kendisine insanları topluyordur. Bu yok. Gerçek manada, Sufilikte, Bir kimsenin, Ben şeyhim demesi yok. Ama ne yazık ki, Bu hakikat manasındaki, Sufiliği, Bilmediklerinden, Yaşamadıklarından, İşlerine gelmediğinden, Sabah erken kalkan, Ben şeyhim diyor.
Sabah erken kalkan, Ben halifeyim diyor. Bir yol, Yürümemiş, Bir çile çekmemiş, Bir sıkıntı görmemiş, Bir seyri sülükü yok. İki Allah demiş, Bir iki parlak kelime, Bir iki hadis ezberlemiş, Ertesi gün şeyh, Adama on tane koyun versen, On tane koyunu güdemeyecek. Şeyh adam, Adama beş tane koyun versen, Güdemeyecek halife.
Bunların manevi olması gerekir. Bunlar manevi olmazsa, Yol kesici olur o kimse. Bir kimse rüyasında görecek, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri işaret etmiş. Rüyasında görecek, Hazreti Pir Efendimiz işaret etmiş. Rüyasında görecek, Bir önceki şeyh efendi işaret etmiş. Eğer o şeyh, Mürşid-i Kamil ise. Bunun hakikati bu. Adam ertesi gün sabahleyen kalkıp, Bana şeyhlik verildi demeyecek. Bunun hakikati bu. Görecek insanlar, Onun rüyalarında. Rüyasında görmeden bir kimse ders almasın. Kim olursa olsun bu. Hangi şeyh efendi olursa olsun.
Nereden ders alıyorsanız alın. Rüyanızda görün, Sahih bir şekilde oradan ders alın. Rüyanızda sahih bir şekilde görün, Oradan ders alın. Şimdi şeyhler var, Faizcilik yapıyorlar. Dervişine veriyor, Yüz bin euro, İki yüz bin euro para, Her ay bana üç bin euro ver. Her ay bana beş bin euro ver. Ne iş yapıyor? İşte derviş bir fabrikası var. Oooo hala harika. Dervişin paraya ihtiyacı var. Geliyor şeyhe diyor ki, Efendim sıkıntım var dua et. Ne sıkıntım var? İşte efendim, Paradan problem yaşıyoruz. Olur evladım. Ben sana üç yüz bin euro vereyim. Sen her ay bana on bin euro ver. Müridine dedim ki, Bu faiz direkt dedim.
Direkt faiz. Direkt faiz. Yol kesici bunlar. O üç yüz bin euroyu nereden buldu adam? Ticaret mi yaptı? Ne yaptı? İşi ne adamın? Adam bilmem nerenin, Merkez faizinden emekli. Adamın oturduğu villa üç milyar lira, Dört milyar lira. Dört trilyon lira. Nereden aldı bu parayı? Hiçbir insan, Şeyhler para toplamaz. Şeyhler para istemez. Gerçekten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin yoluna giden, Mürşidi Kamiller şeyhe en illah demez.
Sadaka toplamaz. Zekat toplamaz. Dervişlerden para toplamaz. Vermeyin. Vermeyin. Bir dergah, CD satmaz. Bir dergah, Sohbet kaseti satmaz. Bir dergah, Dergi satmaz. Bir dergah, Gazete satmaz. Bir dergah, Gerçek bir sufi dergahının, Hiçbir hizmeti ücretli değildir. Hiçbir hizmeti ücretli değildir. Şeyh efendinin arabasını değiştirelim. Olur. Olmadı. Helikopter alın. Evini değiştirelim.
Olmuyor böyle. Olur. Gidin bir tane saray yaptırın. Yok bunlar sufilikte. Herkes elinin emeğini yiyecek. Herkes alnının terini yiyecek. Sufi de olsan, Şeyh de olsan, Mürşid de olsan, Kamil de olsan, Alnının terini yiyeceksin. Yok. Böyle algılamıyor kimse. Bağırıyoruz böyle yapmayın, etmeyin diye. Nasıl dervişlik yaşıyorlar, Nereden buluyorlar, O insanlar nereden buluşuyor? Adam 3 trilyon vermiş, 2 trilyon vermiş. Ya bir fukara gitse kapısına dese ki, Elektrim kesik 500 bin lira ver, Vermezler. Vermez adam.
Bir fukara açı doyurmaz. Açı doyurmaz. Bir çıplığa giydirmez. Adam gelmiş bana para verme. Dedim ki, 20 tane sana fukara adresi vereyim. Bana para lazım değil. 20 tane fukara adresi vereyim, Buralara erzak götür. Buralara bir şeyler götür. Efendim ben sana vermeye geldim. Kardeşim benim ihtiyacım yok. Benim halim, vaktim kendime yetiyor elhamdülillah. Dedim bağırıyorum sohbette, Duymuyor musunuz? İstersen vermeyin diye. Bana vermeyin diye. Söylemiyor muyum? Söylüyorum. Ne amma geldin bana? Bana yaranacak kendince. Beni bozacak.
Beni bozacak, beni. Vermeyin. Yapmayın. Allah muhafaza eylesin. Tabii böyle olunca, Bu tip zatlar da, Ben onlara ıspanak çavuşu halifesi diyorum. Bu benim sözümü bilir. Eski dervişler, ıspanak çavuşu, ıspanak halifesinin ne olduğunu. Götürür şeyhin, minderinin altına bir para sıkıştırırsan, Sana bir çavuşluk verir. Allah muhafaza eylesin. Şeriatın kanunları Kur'an-ı Kerim'de mi var, Yoksa Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den mi öğrendik? Kur'an-ı Kerim'de var, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sünnetleriyle beraber, Cem oldu. İşim gereği bankadan ticari, Araç kredisi çektim, düzenli ödeme kaydı ile fakat, Faize bulaştım diye içim rahat olmadı.
Dinen faize girmiş oluyor muyuz? Darül Harp ile alakalı, Hanefiler bunun fetvasını vermişler, Ama mümkün olduğunca uzak durun yine. Boş konuşmanın ölçüsü nedir? Konuşurken boş konuştuğumuzu nasıl anlayabiliriz? Kur'an ve sünnetin gerekli olan, Kur'an ve sünnet dairesinin emrettiği noktada konuşmalar boş değildir. Nefsimize ve şeytana nasıl görünmez olabiliriz? Bizi bunlara görünmez ne kılabilir? Ne yazık ki görünürsünüz. Ondan kaçış yok. Biz ne yaptık ki Allah bizi yaratmayı murat etti, Yaratılmayanlar ne yaptılar ki Allah onları yaratmamayı mı murat etti? Allah sen, seni tanısın, kendisini tanısın diye yarattı. Yaratmadığı şey yaratmadı, yokluk aleminde zaten. Onu neden yaratmadı diye bir söz olmaz ki.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme suikast düzenleneceği zaman, evinin etrafı sarıldığında Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Yasin suresini okuyarak onlara karşı görünmez oldu ve evden çıktı. İlk defa duydum bunu. Hadis-i şeriflerde böyle bir şey okumadım. Yoktur diyemeyeceğim. Hadis-i şeriflerde böyle okumadım. Soru bir, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem aslında onlara karşı mı görünmez oldu? Yoksa onların nefis ve şeytanlarına karşı mı görünmez oldu? Soru iki, neden Ayet-ül Kürsi'yi değil de Yasin okudu? Bunun hikmeti nedir? Bunu bir, yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Mekke'den Medine'ye hicret edeceği zaman Yasin-i şerif mi okuyup çıktı?
Bu noktada kesin bir bilgiye sahip değilim. O yüzden soruya cevap veremeyeceğim. Soru bir, bir insan sevdiği için mi kul olur, kul olduğu için mi sever? Soru iki, sevgi sevenden mi öğrenilir, alimden mi öğrenilir? Bir insan ister sevdiği için kul olur, ister kul olduğu için sever. Bunda bir, arasında herhangi bir farklı bir şey yok. Kimisi kul olduğu için sever. Kimisi de ilk önce sever, sonra kul olur. Sufiler genelde önce sevip sonra kulluğu öğrenenlerdir. Öğrenenlerdir. Sevgi sevenden mi öğrenilir, alimden mi? Sevgi ne yazık ki sevenden öğrenilir. Peygamberimizde uçsuz bucaksız maneviyat, akla tecelli eder demiştiniz. Bir sohbetinizde uçsuz bucaksız maneviyat, akla tecelli eder demiştiniz.
Bunu biraz açar mısınız? Yani aklı tecelli ederse ne olur? Mesela uçsuz bucaksız, biz Cebrail aleyhisselamın varlığına iman ederiz. Ama Cebrail aleyhisselamın nasıl olduğunu, kim olduğunu, nasıl tecelli ettiğini bilmeyiz. İman ederiz. Bu maneviyat, rüyamızda gördüğümüzde akla tecelli eder. Biz onu bir şekil, bir suret olarak görürüz. Şekil ve suret olarak gördüğümüzde o şekil ve suret akla tecelli etmiş olur. Anladınız mı? O ana kadar onun biz şeklini ve şemalini bilmiyoruzdur. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyasında görmeyenler elini kaldırsın. Rüyasında görmeyenler. Görenler değil, görmeyenler.
Evet, indir. Görenler elini kaldırsın. Ne kısık duruyor ki, görenler gördüklerine kendileri mi inanmıyorlar? Evet, şimdi görmeyenin böyle bir iki şey soracağım, cesaretli olan elini kaldırsın. Ben konuşabilirim, cevap verebilirim diye. Kalk. Aferin. Sen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini şu anda bize tarif edebilir misin? Edememiz. Evet. Harikasın. Aferin. Savaş kalk. Sen otur, dur dayakta dur. Sen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüğün kadarıyla tarif eder misin? Sadece kıyafet. Simasını hiç görmedim. Bakın şimdi enteresan bir şey. Peki, simasının bir kısmını gören var mı? Kalk.
Bize simasının nasıl olduğunu gördüğün yere kadar tam böyle ay görür gibi simasını gördün mü? Evet. Anlat. Buraya kadar saçları vardı. İşte bak, gözünün önüne getirebilir misin? Evet. Oturun şimdi. Şimdi bakın. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yaşadı mı? Evet. Bir sureti var mı? Evet. Biz onu rüyamızda hiç görmediysek, okuduklarımızla tefekkür edebiliriz. Şimdi bu arkadaş, simasını görmüş. O şimdi görmüş olduğu sima, akla, hafızaya kaydedildi. Akla kaydedildi. Akıl onu hafızaya aldı. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanıdı arkadaşını.
Bakın, akla tecelli etmesi bu. Savaş şimdi yüzünü tam olarak göremedim diyor. Şeklini, şemalini gördü. Akla tecelli etti şimdi bu. Elinde şahit oldu. Biliyor. Cebrail aleyhisselamın rüyasında gören var mı? Erkeklere soruyorum, bayanlara değil. Evet. Şimdi Cebrail aleyhisselamın şekli, şemali var mı? Yok. Biz varlığına iman ettik. Bir tane kardeşimiz diyor ki, ben Cebrail aleyhisselamın rüyamda gördüm. Şekline, şemaline şeytan giremez Cebrail'in. Aleyhisselamın. Bir kimse Cebrail aleyhisselamın rüyasında gördüyse, onun şekline, şemaline şeytan giremez. Cebrail aleyhisselamın. Görenin değil. Ali bize tarif eder misin?
Sesini yükselt ama. Kerpedenle almayalım sözleri. Tarif et bize. Şimdi Cebrail aleyhisselamın neye benzediği hiçbir kitapta yok.
Mana. Biz iman ediyoruz onu. Ama bakın, iman etmemiz, görmediğimize, bilmediğimize iman ediyoruz. O mana, akla tecelli etti. Bir suret olarak akla tecelli etti. Şimdi o Cebrail aleyhisselamı düşünürken, o rüyasında, rüyasında değil halinde, halinde gördün değil mi Ali? Halinde gördüğü gibi onu tefekkür edecek şimdi.
Halinde gördüğü gibi tefekkür edecek. Öyle düşünecek. Mana ne oldu? Akla tecelli etti. Mana, akla tecelli eder. O uçsuz bucaksız, uçsuz bucaksız mana, akla tecelli eder. O yüzden biz akılsızlığı reddetmediğimiz nokta burasıdır. Akıl bize, akıl bize. Kabre girinceye kadar lazım. Pozitif akıl. Aklı reddetmek yok. Mana, akla tecelli edecek çünkü. Kur'an, akla tecelli etti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisleri, sünnetleri, akla tecelli etti. Akılsız bir sufilik asla ve asla yolumuz değil bu manada. İhlas suresinin içinde ihlasla ilgili bir kavram olmamasına rağmen neden ismi İhlas-ı Şerif ve bu sureyi çok okuyanlar nasıl oluyor da ihlaslı oluyorlar?
Biz sufiler böyle nedenenin içine bakmayız. İhlas suresini okumak faziletlidir. O yüzden adını ihlas koymuşlar onun. Okuyanlar ihlaslı oluyorlar. Çünkü Cenab-ı Hak orada kendi zat ve sıfatlarını cem etmiş. Zat ve sıfatlarını cem ettiğinden dolayı İhlas suresi sırlı bir suredir. O yüzden günde kim iki üç sefer okursa, deniz köpüklere kadar günahı olsa affolur.
Günahı kalmasa anne babasının günahı affolur. O sırlı bir suredir. İnsanı şeytanın vesvesesinden, kafir cinnilerin desisesinden insanı muhafaza eder. Sırlıdır. İnsanı şirkten kurtarır. Allah muhafaza eylesin. Aynı soru bir insan sevdiği için mi kul olur, kul olduğu için mi sever diye? Geçenlerde ilk defa zikre katıldığım zikrin hikmeti ve geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bir de zikir sırasında gırtlaktan söylenenler nelerdir? Bu uzun bir sohbet. Perşembe akşamları ikinci, üçüncü ders oluyor. Zikrin faziletleriyle alakalı sohbetimiz var. İnternetten bunu indirebilenler son iki haftalık dersi indirip oradan dinleyebilirler, bakabilirler. Uzun çünkü. Ama bir tek bir şey söyleyeyim yine ayet-i kerime kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Benim iki yaşında kızım var, ben kızım üzerine çok fazla düşüyorum. Elimde ol merak, etrafımdan uyarılar alacak kadar çok ne yapmalıyım? Anne ve babalar kendi sultanlarını doğurmadıkça kıyamet kopmaz. Ne yazık ki ahir zaman elameti çocuklar, krallarımız, kraliçelerimiz oldu. Anne babalar kendi sultanlarını doğurdular, sultanlarına kul kölelik yapıyorlar.
Anne babalar sultanlarına kölelik yapıyorlar. Bitmiyor bu devrin anne babasının çilesi. Alıyor kız çocuğu, büyütüyor, bakıyor, peşinden koşturuyor, yemeğini yapıyor, yediriyor, içiriyor. Her şeyini bir tamam ediyor. Evlendiriyor, devam ediyor daha hizmet. Anneler gidiyor, evlendirmiş oldukları kızlarının evlerini temizliyor. Doğuruyorlar, çocuklarına bakıyorlar, evlerine bakıyorlar. Devam ediyor hizmet. Erkek çocuğu alıyor, büyütüyor, okutuyor, iş sahibi yapıyor. Devam ediyor daha. Baba arkasında. Hala daha oğlan yiyor, içiyor, yatırıyor, batırıyor. Arkasından baba çalışıyor. Devam ediyor daha. Devam ediyor oğlunun emrinde bütün aile.
Allah affetsin. Erkek evlat anne babaya bakacağına, anne baba erkek evlada bakıyor. Bitmiyor. Aileler kendi sultanlarını doğuruyor. Hele o çocuklara bir dokun, dokunabiliyorsan. Hele o çocuklara bir yan bak, bakabiliyorsan.
Kırıyor o çocuk. Kimse ona kırıyorsun diyemiyor. Döküyor. Kimse döküyorsun diyemiyor. Kimse diyemiyor. Ne yazık ki böyle bu hale geldik. Benim takınmalık ziynetlerim var. Eşimle Ümre'ye gitmek istiyoruz. Fakat büyüklerimiz ziynetleri gelecek için saklamamızı istiyorlar. Ne yapmalıyım? Tek imkanımız ise onlar. Ziynetler kadınınsa eğer kadının bu noktadaki kendi kararı. Ebu Hureyre radallahu anh anlatıyor olur. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki kim bir yere oturur ve orada Allah'ı zikretmez ve hiç zikretmeden kalkar ise Allah'tan ona bir noksanlık vardır.
Kim bir yere yatar orada Allah'ı zikretmezse ona Allah'tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve esnada Allah'ı zikretmezse Allah'tan ona bir noksanlık vardır. Efendim iki vakit arası zikir hükmünde ise buyur vakit namazdan diğer namaz vaktine bekleme bu hadisi onay anlayamadım açıklar mısınız? Her halinde Allah'ı zikret. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ziyarete göre iki buçuk beş liter su ile gusül abdesti alırmış rivayete göre. Benim evimde duş olduğu halde kırk dakika duşta kalıyorum. Efendimizin evinde duş döktük. Peki ben Efendimiz gibi nasıl gusül alabilirim vesvesesiz? Gusdün farzı iki Hanefi'ye göre. Ağza burnuna su vermek, bütün vücudu bir tamam yıkamak.
Üç dakika. Çok bile. Gusdün farzı iki. Ağza burnuna su vermek, bütün vücudu yıkamak. Bitti. Üç dakika uzun. Namaz kıldıktan bir saat sonra vücudumda kan gördük fakat namaz öncesi mi yoksa namaz sonrası mı olduğunu bilmiyoruz ne yapmalıyız. Namazın namaz. Namaza başlarken kalpten niyet nasıl edebilirim ne düşünmem gerekiyor o sırada. Niyet ettim ya Rabbi senin rıza şerifin için namazımı kılmaya Allah'a bekler. Öğlen namazının son rekatında ikinde ezan okunursa namazı bozmak mı gerekiyor? Hayır. İade etmeye de gerek yok. Taharette çok vesvese yaşıyorum. Su döktükten sonra kuruluyorum.
Fakat peçeteye bakınca necaset kaldı mı yoksa kalmadı mı şüpheye düşüyorum. Sonra yine su döküyorum. Böyle çok peçete ve su harcıyorum ve lavaboda çok kalıyorum. Ne söylemeli mi İslam'da galiba 4 gram necaset affedilmiş diyorlar. Eğer böyle bir şey vesvese yapmama gerek yok mu? Tuvalete girdiğinizde gıcırdayınca kadar yıkayın çıkın tamamdır. Namaz kılarken yere düşmemek için tutunan ya da düşen birisinin namazı bozulmuş olur mu? Bozulmaz. Namazda herhangi bir durumda ayakta selam vermek var mıdır? Vardır. Benim şöyle bir problemim var. Yerarşik bir durum dışında bir başkasına şöyle yap dediği şeyi dinlemek istemiyorum. Sizin dışınızdan birisinin bana emir vermesi beni rahatsız ediyor.
Hakkınızı helal edin. Ben nefsime mühürüm. Ne yapmalıyım? Teşekkür ederim. Kardeş, hiç kimse burada kimseye emretmez. Hizmet edecek olanlar hizmetin bir ucundan tutarlar. Bir ucundan tuttuklarında da o hizmetin başında vazifeli, görevli bir kimse vardır. Etrafındaki insanları bunu tutuver, bunu kaldır, bunu indir der. Bunda da bir şey yoktur. Ama yok, ben bunu yapamayacağım dersen hiçbir şekilde hizmet etmezsin. Hiç kimse de sana et demez. Bunlar nefsin işidir. Şimdi dışarıda lokma da çalışan kardeşler var. Onun başında bir sorumlusu var. O sorumlu kardeş lokmalayla, lokmarla alakalı işte şu olacak, bu olacak söylüyor. O bir kimse, ben senin demeni istemiyorum.
Ee, bana Şeyh Efendi diyecek. Olur. İşi gücü yok da Şeyh Efendi otursun lokmanın başında, millete söylesin, şunu şöyle yap, bunu böyle yap diye. Veya semazenlerin başında, hepsinin başında sorumlu var. O kimse diyecek ki, ben sorumluyu tanımıyorum. Ee, gelsin Şeyh Efendi talim ettirsin. Nefisten başka bir şey değil. Evet, çayımızı içelim, koltukların arkasına yaslanalım. Kafamızı rahatlatalım, pür dikkat dinleyelim. Bunlar dinlenilmezse anlaşılmaz. O yüzden nefeslerinizi tutsanız, dinleyeceğiniz. Dört sayfa soru hazırlanmış. Şeyhülislam İbni Kemal ölümü 1534, İbni Kemal'in fetvası. Ey insanlar, biliniz ki büyük şeyh, şerefli önder, ariflerin kutbu, muvahhidlerin imamı, Endülüs'ü Hatemi Tay kabilesinden Muhammed bin Arabi, kamil bir mürşid, fazıl bir mürşittir.
İbni Kemal söylüyor bunu. Alimler ve ileri gelenler katında kabule mazhar olmuştur. Onu inkar eden hata eder, inkarından inat eden sapıtmış olur. Onun birçok eseri vardır. Bunların bir kısmının sözü ve manası belli. İlahi buyuruya ve şerri nebeviye uygun. Bir kısmı da zahir ehlinin anlayışına kapalı. Gizli olup, keş ve batın ehlinin anlayışına açıktır. Meramını anlamayana susmak lazımdır. Zira Yüce Allah, ilmin olmadığı şeyin ardına düşme. İsra 36. ayet buyurmaktadır. Bu sayfayı yazan şeriata uygun karar vermiştir. H. Atay, ilmi bir tenkit örneği olarak İbni Kemal Paşa'nın İbni Araba hakkında fetvası 263'e 277 sayfalar.
Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, Şeyh Mekki isimli bir zata, muhaliflerine karşı Şeyh-i Ekber müdafaa için bir eser yazdırmış. Üçüncü Murat, Nevi'den Füsus'u Türkçe'ye tercüme etmesini istemiştir. Arabi, bütün fikirlerin Kur'an Hazreti ve onun hazinelerinden olduğunu ve kendisine Kur'an'ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler. Aynı Arabi ayeti şöyle tefsir eder. O gökleri ve yeri hak için yarattı. Nahil 3. Semamat ve arzda ancak hak ile yaratılmıştır. Yani hak için yaratılmıştır. Hak bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bilakis bir şeyi o şeydeki şeyle yaratır. Her ne şey ki yardım ve sebeplik ister, o şey lâmül hikmetin konusudur.
Hakikatte Allah bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şey için yaratır. Buna lâmül hikmet denir. Yani aynı halkı aynı hikmettir. Me'erol kılıç. Açıklar mısınız demiş. Arabi, Şeyhülislam'dan fetva alır. Ama hem varlık hem de vücut anlamındaki varlık kavramı İbn-i Arabi'nin bütün düşüncesine egemen olan en yüksek anahtar kavramdır.
Arabi'nin felsefesi teolojiktir ama teolojik olmaktan çok ontolojiktir. İşte bunun içindir ki İslam'da genellikle ön planda gelen Allah kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir. Tabi şu şartlar şartla ki Arabi'nin kendisinde sık sık yaptığı gibi Allah kelimesini hak kelimesinin eşanlısı olarak almalıyım. Profesör İzizsu. Arabi'nin bir de en çok sevdiğimiz üçüncü karakteri var. Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim benim. Ceylanların otluğuna döndü. Keşişlerin manastırına, putaneye döndü. Tavaf edenlerin Kabe'sine, Tevrat levhalarına, Kur'an sayfalarına. Ben aşk dininin müntesibiyim. Aşk bineği hangi yöne götürürse benim dinim imanım orada.
Arabi. Bu üç tarzı açıklar mısınız? Her ne kadar Arabi'nin esas ilgilendiği sağ antropoloji yani insan bilimi ise de değişik milletlerin kültürlerinde yer alan bazı ortaklıklara dil ve kültür arasında etkileşim açısından temas ettiğinde görülür. Örneğin, Tanrı kavramını açıklarken bu hakikate her milletin kendi diliyle bir karşılık bulduğunu ama mananın, delaletinin hepsinde de ortak olduğunu belirterek şöyle der.
Onun muhtelif esması olduğu gibi mahlukatın dillerinde de farklı farklı isimlerle çağrılır. Araplar ya Allah diye ona nidada bulunurlar. Farisiler ey Hüda, Rumlar İşa, Ermeniler ey Astvaz, Türkler ey Tengri, Habeşliler Vak der. Bunların hepsi bir tek mananın muhtelif lafızlarıdır. Bütün mahlukatın maksudu birdir. Bundan dolayı ona meçhulü esma da denilir. Sevilen sevdiğini hangi isimle çağırırsa çağırsın, o buna icabet eder. Fituhat 360-683 sayfaları. Soru, günümüzdeki isim tartışmaları hakkında sizin görüşünüz nedir? İbn-i Kemal, İslam dünyasındaki iki zıt kutbun bir tarafındadır.
Daha doğrusu İslam'ın düşünce dünyasında, fikri planında sufilerin içi, önceden İslam'ın bu noktada hala da aynıdır. Fikri planının ortasında sufiler vardır. Sufiler, İslam dünyasının bu noktada düşünce perdelerinin geçilmesinde öncülük etmişlerdir tarih boyunca. Tarih boyunca onlar Kur'an'ı anlama, Kur'an'ın üzerinde tefekkür etme, düşünme.
Bu manada Allah'ın burada bizden gerçek istediği nedir, ne manaya gelmektedir, buradan ne istenmektedir üzerinde derinlemesine tefekküre dalmışlar, düşünceye dalmışlar. Ve Allah'ın bu noktada nasıl düşünmemiz gerektiğini, nasıl tefekkür etmemiz gerektiğini, varlığın üzerinde sıfatlarının tecelliyatlarını nasıl anlamamız gerektiğine dair, sufiler tarih boyunca hep kendi toplumlarının önünde olmuşlar.
Toplumların önünde bu manada, düşünce noktasında çığır açmışlar. Fakat klasik İslam uleması, bu meseleleri anlayamayanlar, bu meselelerden uzak olanlar, anlayamadıklarını itiraf etmektense, anlayamadıklarını küfürle reddetmişler. Demişler ki, bu anlaşılmaz şirktir, küfür ehlidir deyip fetvayı vermişler. Aynı şey, Arabi'den önceki, sufilerin üzerinde de tecelli etmiş.
Aynı hadise, Arabi'nin üzerinde de tecelli etmiş. Ve Arabi'yi anlayamayanlar, bu noktada, Arabi'nin üzerinde küfürle itham etmişler. Bunda, sufilerin de payı var. Niçin? Sufiler kendi içlerinde de anlayamadıkları füsusu, ne yazık ki ezberleyip, o hal ile hallenemedikleri halde, sözlerini etrafta konuşmaya başlamışlar.
Aslında, o hal ile hallenenler, füsusu anlayıp etraflarını açıklarlarken, o hal ile hallenmeyenler, füsusun yaldızlı sözlerini alıp, etrafa caka satmak, ahkam kesmek, kendilerinin bir yerde olduğunu göstermeye çalışmaktan dolayı, şatahata ve şatafata düşmüşler. Anlayamadıkları, özümseyemedikleri, kavrayamadıkları bu meseleleri, cahil insanların, sufilikten uzak insanların, bilmeyen insanların ağzına sakız etmişler.
Ve böylece, bu cahilce söylemlerin karşısında, cahilce söylemlerin karşısında, fetva veren makam, ulema takımı, böylece bunların küfrüne fetva vermiş. Bu, uzun yıllar böyle devam etmiş, hala da devam etmekte. Bakın, hala da devam etmekte. Zaman içerisinde, Osmanlı padişahları, Osmanlı, buna Fatih Sultan Mehmet dahildir, Yavuz Sultan Selim, Üçüncü Murat gibi padişahlar, Arabi, Arabi düşüncesini, Arabinin füsusunu, kendilerince özümseyenler ve bunu savunanlarla, bunlara karşı tez risale yazanların, zaman zaman, ama sarayda, ama ilmi planda, bunların fikirlerini cem edip, risaleler yayınlatmışlar.
Osmanlı, kendince, kendince, kendi fikir dünyasında Arabiyi reddetmemiştir. Osmanlı'nın kendi içerisinde, genel yapılanma, Sufi üzeri, Sufilik üzerinedir. Çünkü, Türkler, Orta Asya'dan itibaren, dini, Sufi gözüyle, mantığıyla algılamışlardır. Bunda en önemli etken, Hz. Hüseyin Efendimizin, evlatlarının etkisidir.
O seyyidler, o seyyidler, aşağıda Yezid'in zulmünden, Yezid'in bu noktada, kanrevan halinden uzaklara gitmişler, Orta Asya'ya doğru, ve oralarda dini anlatmışlar, oralarda dini insanlara nakletmişler. Naklederlerken de, onlar, Sufice bir hayat, Muhammedi bir hayat, Sufi hayatıdır.
Muhammedi bir hayat standardı dediğimiz hayat standardı, Sufi hayat standardıdır. Gösterişten uzak, şataattan uzak, şatafattan uzak, her şeyin hakikatine inmeye dayalıdır. Böylece Türkler, İslam'ı Sufi üzerinden aldıklarından, Osmanlı'da bu geleneği devam ettirmiş ve Arabiye tu kaka dememiş ve Arabiye bu manada, Hem saray entelektüellerine, hem de normalde insanların içerisindeki entelektüelleri, Cem ederekten, bunu tartıştırmış, zaman zaman bu kardeşimizin bize burada naklettiği gibi, Üçüncü Murat, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet gibi,
Padişahlar bu karşılıklı tezleri cem etmişler. Hatta bir ara elime bir eser geçmişti, Zannediyorum Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin, Husis'i hazırlattığı bir eserdi, böyle bir eser. Onu çok geçmiş zaman, öyle bir üstün körü bakmıştım. Şeyde, hatta çok hoşuma gittiydi. Dedim ki ya, yani padişah ama, ya nelerle uğraşmışlar. Akçe vermiş, Husis'i kendi akçesinden, bunlar risalelerini yazsınlar diye, Sarayda bunları toplatmış, günlerce bunlar birbirlerinin tezlerini çürütmek için, Bu noktada sohbet etmişler, görüş alışverişinde bulunmuşlar. İşte, bu noktada, Arabi ekoli yerleşmiş, oturmuş, ve bu topraklarda, Sufilik noktasında, Arabi önemli bir yer teşkil etmiş.
Arabi'den sonra bu bayrağı eline alan, Saddettin-i Konevi gibi, Hz. Mevlana gibi, Hz. Mevlana'dan sonra, Sultan Veled gibi, Sultan Veled'den sonra, İsmail-i Ankarevi gibi, Bosnevi gibi, Zatlar, Arabi'nin yolunu takip ettirmişler. Ve Arabi'nin fikirlerini anlamaya çalışmışlar. Bunun üzerinde tefekkür etmeye çalışmışlar. Bir şeyi daha söyleyip, Şimdi soruya geçeceğim. Füsus'u okumak, Füsus'un üzerinde konuşmak, Ancak ehline caizdir. Anlamayanların, Anlayamayanların, Onun üzerinde okuması ve konuşması caiz değildir. Diyeceksin ki, Sen burada oturuyorsun, Konuşuyorsun, Ben onu şuradan kendime, Kendi kendime cesaretleniyorum.
Benim kitaplığımda, Hütuhat vardı. Hütuhatı bir gün, Şeyh'im Allah rahmet eylesin, Geldi kitaplığımdan, Çekti. Çok da okumuyorum ben onu. Oradan bir pasaj okuttu bana, Tevhid ile alakalı. Mustafa Efendi ne demek istedi dedi. Ben anlattım. Kapattı, Koydu yerine. Sen okuma oğlum bunu şimdi dedi. Peki efendim dedi. Ben bir de Arabi ile alakalı hiçbir şey okumadım. Zaman geçti. Yine evde bir gün, Aradan 6-7 yıl gibi bir zaman geçti. Geldi, Tekrar aynı kitaplığı, Aynı yerde böyle, Sanki Cenab-ı Hak öyle ayarlamış.
Çekti aynı yer. Açtı aynı yer. Oku dedi bana. Yine Tevhid bahsi. Ben okudum. Ne dedi dedi. Anlattım tekrar. İyi bundan sonra okun oğlum dedi. Onun şivesini bilir arkadaşlar. Okursun demez. Okun. Bundan sonra okun oğlum dedi. Teşekkür ederim efendim dedim. Koyduk. Hakkınızı helal edin. Ben bir daha açmadım onu yine. Zamanla alakalı. Deseler ki, Arabi okudun mu? Sayılmaz. Ama, Bana okun dedi ya. Ben oradan okuyorum. Benim cesaretim bu. Yoksa, Bunu normalde bir kimsenin bunların içinden çıkması biraz güç.
Allah bizi affetsin. İşte Arabi, Bütün fikirlerini Kur'an Hazreti ve onun hazinelerinden olduğunu ve kendisine Kur'an'ın fehmi ve nusretinin bahşedildiğini söyler. Evet. Arabi der ki, benim bütün bilgim, ilmim Kur'an'dandır der. Kur'an'dan dediğinde sakın hadisleri reddettiğini düşünmeyin ha. Arabi'nin ayrıca kendine ölçü aldığı hadis ve hadisi kutsilerle alakalı risaleleri vardır.
Bu geçmiş ilim erbabının yoludur. Nasıl İmam-ı Azam Hazretlerinin kendisine ölçü aldığı hadisleri müsnetinde yazdıysa, yayınladıysa, Arabi'nin de kendine ölçü aldığı hadis ve hadisi kutsilerle alakalı risaleleri vardır. Yani öyle onlar şeyden konuşmazlar. Evet. O gökleri ve yeri hak için yarattı. Nahl 3 Semavat ve arzda ancak hak ile yaratılmıştır. Yani hak için yaratılmıştır. Hak, Bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Yani çayı örneğin nasıl söyleyeyim mersinle yaratmaz. Çay ağacı var ya onu mersinle yaratmaz.
Bilakis bir şeyi o şeydeki şeyle yaratır. Bir şeyi yaratırken de o şey neyse onu yaratır. İnsanı cinnilerden yaratmaz. Anladınız mı burayı? İnsanı cinnilerden yaratmaz. Cinnileri meleklerden yaratmaz. Melekleri cinnilerden yaratmaz. Bir şeyi bir şeyle yaratır. O şeyde ne varsa onunla yaratır. Bir şeyden bir şeyi yaratmak ayrı meseledir. Bir şeyden bir şeyi yaratmak ayrı şeydir. Bir şeyi bir şey olarak yaratmak ayrı bir şeydir. Bir şeyi bir şey olarak yaratmak. Aslında bu şey lafzı da İmam-ı Azam'a aittir. O ilk varlıkla ilk yaratılan şeye ilk yaratılana bir şey diyoruz ya.
Bunu İmam-ı Azam söyler. İlk varlık nedir, yaratılan nedir sorusuna Allah bir şey yarattı der. Ve o güne kadar insanlığın tartışmasının sonuna son buldurur. İmam-ı Azam hafif almıyor. Almasın hiç kimse. Çıkıp şimdi İmam-ı Azam hazretleri hakkında ağza gelinmeyecek laflar söylüyorlar. Onun ilmiyle alakalı laflar söylüyorlar. Cehaletin ta kendileri. İnsanlık düşünce dünyasının varlıkla alakalı içinden çıkamadığı meseleyi İmam-ı Azam hazretleri meselenin içinden çıkar. Yunan felsefesi Allah'ın ilk yarattığı şeyi cevher olarak görür. Madde olarak görür. O güne kadar Müslümanlar Allah'ın ilk yarattığının ne olduğu üzerinde tartışma vardır. Allah'ın ilk yarattığının ne olduğunu, adının ne konulacağına dair tartışma vardır.
Yunan felsefesi onu cevher olarak görür. Felsefeciler onu cevher olarak görür. Müslümanlar onun adını koyamamıştır. Onun adını koyan İmam-ı Azam'dır. İmam-ı Azam der ki, hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı. Bir şey. Bu yarattığı, bu yarattığı şeyin ne olduğu tam olarak belli değil. Tarifi mümkün değil. Ama bir şey yarattı. Ona biz madde deriz deriz ama madde değildir deriz. Ona mana deriz deriz ama mana da değil deriz. Bir şey. Onda her şey gizdi. Bir şey var, onda her şey gizdi. Bir şey var, her şey ondan yaratıldı. Onda her şey gizdi. O da ne? Hadis-i Kudüsü de diyor ki, ruhumdan ve nurumdan. Biz Allah'ın ruhunun ve nurunun ne manaya geldiğini de bilmiyoruz.
Tam anlamıyla bilmiyoruz. Ama Cenab-ı Hak diyor ki, göklerin de yerin de nuru Allah'tır. Buna enerji diyemeyiz. Bu enerji değil. Buna cevher diyemeyiz. Bu cevher değil. Enerji diyenlerin de ayakları kayacak. Melekleri de enerjiye benzetenler var ya.
Kuantumcular diyorlar ki, melekler enerjidir. Değil. Allah melekleri nurundan yarattı. Allah melekleri nurundan yarattı. Nurunun ne olduğunu tam anlamıyla bilemiyoruz. İşte Cenab-ı Hak. Çok müthiş bir şey bu. Hak bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Ya o bir şeyi yoktan var eder. Ve bir şey neyse onu öyle yaratır. Bir şeyden bir şey yaratmaz. Yani insan insanı yaratırken insanı insan gibi yaratır. Ve onu insandan yaratır yine. Bir inek insan doğuramaz. Bir fil insan doğuramaz.
Bir maymun insan doğuramaz. Bir insan üretemezsiniz bir yerde. Üretemezsiniz. Bir filden insan doğmaz. Olmamıştır böyle bir şey. Her ne şey ki yardım ve sebeplik ister o şey lağmül hikmetin konusudur. Yani bir şey yardım istiyorsa Allah yardım istemez çünkü.
Lağmül hikmetin sonradan olanların sonradan iliminin konusudur. Onun yardıma ihtiyacı yoktur. Hakikatte Allah bir şeyi bir şeyle yaratmaz. Bir şey bir şey için yaratır. Buna lağmül hikmet denir. Yani aynı halkı aynı hikmettir. Aynı halkı yani halkın görünmesi yarattıklarının görünmesi aynı zamanda da hikmetinin görünmesidir. Burada açıklar mısınız demiş. Evet. Yaratılan her şey halktır. Aynı zamanda da halktır. Halk halik yaratır. Halkı yaratır. Gördüğünüz her şey kavim kavimdir. Ümmet ümmettir. Gördüğünüz her şey. Gördüğünüz her şey Cenab-ı Hak kavim kavim ümmet ümmet yaratmıştır. Sınıf sınıf yaratmıştır.
Bir sınıfı bir sınıftan yaratmamıştır. Kuşları olduğu gibi yaratmıştır. Kuşları yılanlardan, sürüngenlerden yaratmamıştır. Böcekleri olduğu gibi yaratmıştır. Böcekler, böcekler bin beş yüz bir trilyon yıl önce de böcekti. Balıklar bir trilyon yıl önce de balıktı. Orangutanlar bin yıl bir trilyon yıl önce de orangutandı.
Yarattığı her şey yarattığı her şey. O yüzden aynı zamanda aynı hikmet. Yani hikmetin göz önüne serilmesi. İlmin göz önüne serilmesi. Buradan hikmetten kasıt, hikmetten kasıt bütün esmai sıfatın tecelliyatıdır. Hikmetten kasıt bütün esmai sıfatın tanınmasıdır. Aynı hikmet. Aynı a, a, y, ne. Aynı göz. Görünme. Aynı hikmet. Yani Allah'ın sıfatlarının tecelli etmesi, görünmesi. Allah'ın sıfatlarının varlığa çıkması. Allah'ın sıfatlarının anlaşılır olması. Allah'ın sıfatlarının bu noktada sonsuz sıfatlarının tecelli etmesi. Ve sonsuz sıfatlarının hala da tecelliye devam etmesi. Bu aynı hikmettir bu.
Baktığınız her şeyde Cenab-ı Hakk'ın fiiliyatını ve sıfatlarını görürsünüz. Gördüğünüz her şeyde, gördüğünüz her şeyde Allah'ın sıfatları ve hikmetini seyredersiniz. Baktığınız, hissettiğiniz, duyumladığınız, özümsediğiniz bütün her şey, her ne fiiliyat var ise hepsi de Allah'ın sıfatlarının tecelliyatıdır. Ve her sıfatı sıfatı azamdır. Her sıfatı sıfatı azamdır. Her sıfatı ismi azamdır. Hiçbir sıfatı hiçbir sıfatının üzerinde değildir. O yüzden ister Allah de ister Rahman da eder. Çünkü sıfatlarının birbirinden üstünlükleri ve alçaklığı söz konusu değildir. Her alemde varlığın neresinde ne işliyorsa hikmeti ayındır.
İşleyen her şey O'dur. Çalışan her şey O'dur. Görünen her şey gerçek manada O'dur. Onun fiiliyatları görünür. Onun fiiliyatları çalışır. Onun tecelliyatı vardır. Onun derken bütün sıfatlarının cemi olarak söylüyorum bunu. Ve ister göğüsüz hak olarak görün. İster yeri hak olarak görün. Varlığın her derecesi, her milimetre karesi, her noktası hak ile donatılmıştır. Hak ile donatılmak demek onun hem de hakikatte, hakikatten bir dalga, hakikatten bir ayn, görüş, hakikatten bir hikmet olduğunu gösterir. Baktığınız gördüğünüz her yer bu noktada hak ile donatılmıştır. Baktığınız her yerde ve her şeyde hak ile donatıldığından bunun tecelliyatına aşina olan Hallâc-ı Mansûr Enel Hak diyerekten kendinden geçmiştir.
Gerçekte de hak her şeyi doldurmuş ve tecelli ettirmiştir. Hakkın doldurmadığı, hakkın tecelli etmediği, hakkın işlemediği, hakkın nüfuz etmediği hiçbir zerre yoktur. İşte bu aynı hikmettir. Allah yaratandır. Yarattığı her şey yokluktan varlığa çıkmıştır. Yokluktan varlığa çıkan her şey Allah'ın sıfatlarıyla donatılmıştır. Ve sizin ne bakarsanız bakın, ne görürseniz görün, gördüğünüz gerçek manada haktır. Ve siz hakkı görürsünüz her daim. Ama bunu idrakten uzaksanız o Ahmet'tir, o Mehmet'tir, o Ali'dir, o Ayşe'dir, o çiçektir, o kuştur, o denizdir, o sudur, o havadır, o yağmurdur. Siz onu öyle görürsünüz.
Ama o gerçek manada haktır, haktır. Her nereye bakarsan bak, her ne alırsan al, her ne satarsan sat, her ne yersen ye, hakla yer, hakla içer. Hak yer, hak içersin. Ama bunu anlatamazsın, bunu idrak edemezsin, bunu söyleyemezsin. Söylersen seni de taşlarlar, bu dini anlamazlar. O yüzden hak, aşk da haktır. Hak'tan başka tecelliden hiçbir şey yoktur. Ve her ne olursa bu kainatta, her ne olursa mevcudatta haktır. Hak'tır. Hakkın haricinde bir şey de yoktur. Hakkın haricinde hiçbir şey yoktur. Ama insanoğlu gaflette olduğundan bunu anlayacak noktada değildir.
Bunu anlayacak noktada değildir. O yüzden zulüm de haktır. Küfür de haktır. Şeytan da haktır. Kafirlik de haktır. Mürtet de haktır. Haktır. Ama onu görecek göz gerektir. Bu manada put da haktır. Buda da haktır. Taş da haktır. Ağaç da haktır. Ağaç da haktır. Kapı da haktır. Yöneldin her yer ve her şey haktır. Ne tarafa yüzünüzü döndürürseniz döndürün. Yüzünüzü döndürdüğünüz yer Allah'ın ve Cullahu ayeti kerimesi vardır. Bu manada hakkın tecelli etmediği hiçbir şey yoktur. İşte sufilik bu hakkı görmektir.
Sufilik hakkı işitmektir. Sufilik hakkı idrak etmektir. Sufilik hakka koşmaktır hak ile. Körlükten kurtulup, körlükten kurtulup, amalıktan kurtulup hakka yönelmektir sufilik. Bu da çelik çomak oynamak değildir. Bu böyle kafaya bir sikke koyup oraya oturmak değildir bu. Ben oldum bittim koşun peşimden ben mürşidi kamil oldum demek değildir bu. Değildir. O yüzden bu lokmayı yiyebilecek olan çok azdır. Bunu anlayabilecek olan çok azdır. Bunu idrak edebilecek olan çok azdır. Bunu yazanlar dahi idrak edemezler bunu. Yani bu kardeşi nitelendirmiyorum burada izud suvar yazanlar var.
Bunlar da bundan uzaktırlar. Hal ile uzaktırlar. Hal ile. Allah bizi affetsin. Hayır. Hem varlık hem de vücut anlamındaki varlık kavramı İbnü'l Arabî'nin bütün düşüncesine egemen olan en yüksek anahtar kavramdır.
Arabi'nin felsefesi teolojiktir. Teolojik dediği din bilimi. Ama teolojik olmaktan çok antolojiktir. Antolojik de geçmiş tarihi şeylerin öne çıkması. Öyle değil mi aklımdaki olan? Varlık bilimi. Evet varoluş. İşte bunun içindir ki İslam'da genellikle ön planda gelen Allah kavramı bile burada ancak ikinci planda gelmektedir. Tabi bu şartla ki Arabi'nin kendisinde sık sık yaptığı gibi Allah kelimesini hak kelimesinin eş anlamlısı olarak almayalım. Çünkü Allah kelimesinin eş anlamlısı herhangi bir sıfatla eş değerde değildir. En yakınıdır.
Arabi öyle der yine Fisus'un da bir yerinde. Ayet-i kerime-i şerh eder. Der ki o dedi ki diyor ister Allah de ister Rahman. Hani Allah ismine en yakın sıfatlarından birisi Rahman ismi şerifidir der. Arabinin bir de en çok sevdiği üçüncü karakteri var. Evet. Şimdi buradaki ilk önce Arabinin felsefesi ile alakalı konuşalım. Bütün dinlere biz dini bilgilenme açısından teolojik dedikleri şey dini bilgiler açısından bakabiliriz. Bütün dinlere. Ama bütün dindarlar bu teolojinin içine doğru gömülüp varlığın üzerinde tefekkür etmeye başlamışlar. İnsanoğlu varlığı incelemeye başlamış.
Ve bu incelemeler onları varlığın üzerinde, varlığın üzerinde, varlık alemin üzerinde düşünmeye, bunun üzerinde fikir üretmeye götürmüşler. İşte sohbetin başındaki Yunan felsefecilerinin varlığın başlangıcını bir cevhere benzetmesinin sebebi budur. Varlığın üzerinde tefekkür ediyorlar. Ontolojik olarak varlığın üzerinde tefekkür ettiklerinde diyorlar ki varlığın başlangıcı bir cevher, madde. İslam Yunan felsefesinden sonra gelme. Dikkat edin İslam bu varlıkla alakalı tartışmalara bir kapı aralıyor. Varlığın üzerinde İslam da konuşuyor.
Hadis-i Kudsi Hiçbir şey yok iken O var idi. İlk önce hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hadis-i Kudsi de diyor ki hiçbir şey yok iken Allah var idi. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Yok. Yoktan ne anlıyorsunuz? Yok. Yok. Biraz daha sessiz. Hiçbir şey yok. Burayı tefekkür edin. Hiçbir şey yok. Burayı tefekkür ederken Allah'ı Allah kavramı olarak da yok göreceksiniz.
Burası en sıkıntılı yer. Biz çünkü Allah kavramında kalıyoruz. Allah kavramı yokluktan varlığa çıkış. Bilinmezlikten bilinirliğe çıkış. Bilinmezlikten o bilinmez idi. O bilinmez idi. Hadis-i Kudsi. Ontolojik tartışmalara direkt işaret eden Hadis-i Kudsi. Bütün Yunan felsefesini bir anda, bir anda Yunan felsefesinin varlıkla alakalı meselede çökerten bir nokta. Yunan felsefesi nereye kadar gelmiş? Bir onlar diyorlar ki bir cevher yarattı.
Cevhere kadar gelmişler. Din, İslam burada farklı bir şey koydu önümüze. Hadis-i Şerifleri inkar edenler. Hadis-i Kudsi'leri inkar edenler. Bu ontolojik cevaplara nereden cevap vereceksiniz? Hadisler yok demek kolay. Bu ontolojik varlıkla alakalı önünüze gelen meselelere nereden cevap vereceksiniz? Bilinmez idi.
Bilinmez. Bilinmezden ne anlarsınız? Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey yok. Bilinmez. Bir kapı var arkası bilinmiyor. Bilinmez. Bir sınır var sınıra kadar geliyorsun sınırdan sonra bilinmez. Bilinmez.
Burası. Yıllardır bu bilinmezden bana cevap verecek birisini arıyorum. Gece gündüz derdim, derdim bu. Burası Muhammed-i Mustafa'nın yeri. Sallallahu aleyhi ve sellemin. Ontolojik. Bilinmezdim. Bilinmekli istedim. Bilinmezdim. Bilmiyoruz. Hiçbir şey bilmiyor. Büyük bir bir laf söylüyor. Hazreti Pir. Bu onun sözü bakın. Anlamayanlar bunun kafalarından silsinler. Allah Allah'lığını dahi bilmiyordu diyor burada. Biriniz manyakça bir söz diyebilir bunu.
Silin, delet edin. Delet edin. Hemen küfür fetvası vermeyin ortalığa. Anlamadık deyin. Bu adam da kurcalıyor beni zaten. Bakın bilinmez. Bilinmezliği bilecek olan hiçbir şey yok. Ve bilinmeyi istedim. Ontolojik. Hani Arabi'nin bu noktada varlıkla alakalı düşünceleri, varlıkla alakalı tespitlerinin ana direkleri bunlar. Hadis-i kutsi. Bilinmezdim. Bilinmekliği istedim. Ontolojik. Bilinmekliği istedi. Varlık. Varlığa geçiyor. Varlığa tecelli ediyor. İlk, la taayyün.
Taayyünsüzlükten. Bilinmezlikten bilinirliğe geçme. Allah ismi şerifinin ve sıfatlarının tecelli etti şey. Bilinirlik. Biz Allah'ı, Allah ismi şerifinin altındaki sıfatlarından tanıyoruz artık. Allah bir ismi oldu. İsmi olunca bilinir oldu. İsmi olunca tanınır oldu. Bilinmezdi. Bilinmekliğe geçti. Hiçbir şey yok. Anlık mesele. Allah var idi. Allah. İkinci kelime. İkinci kelime anında. Hatta soruyorlar. Sahabe. Bakın varlıkla nasıl ilgileniyorlar. Diyorlar ki Ya Resulallah. Hiçbir şey. Sallallahu aleyhi ve sellem.
Hiçbir şey yok iken. Allah neredeydi? Müthiş soru. Cevap müthiş. Amaydaydı. Amay. Bütün Arap dil bilimcileri. Amanın üzerinde tek fikir sahipleri var. Hemen hemen çoğunluk. Çoğunluk. Bulutumsu bir şey. Bulutumsu. Ne manaya geldi belli değil. İşte İslam o güne kadar Yunan felsefesinin ontolojik olarak elinde bulundurduğu hakimiyeti İslam bir şekilde daha da derinlemesine götürüyor. Daha da derinlemesine götürürken diyor ki hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı. Allah yarattı.
Bir şey yarattı. Bir şey. Ve Arabi varlıkla alakalı ontolojik olarak bu fikrini bunun üzerine koydu yerleştirdi. Ve varlığı bu noktada vahdedi vücud Arabinin deyimi değildir. Arabi vahdedi vücud demez nefis olsun da nefidahatın da. Buna işaret eder yalnız. Sonradan gelenler bunu vahdedi vücud der. Burada bunun da altını çizmekte fayda var. Arabi vahdedi vücud kelimesini kullanmaz. Dikkat edin bunu. Arabinin üzerinde sakın böyle bir deyim kullanmayın. Onun kullanmadığı deyimleri kullanmayın. Birileri kullanıyorlar. Kullanabilirler. Birilerinin sözü. Arabinin değil.
Hani bir mantık vardır ya bir ilke vardır İslam'da. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem der ki benim ağzımdan yalan söylemeyin. Onun ağzından hiç kimse söylemediği bir sözü söylemiş gibi söylerse ahireti perişan olur. Bir kimsenin söylemediği bir sözü söyledi derseniz iftira atmış olursunuz ona. Arabi varlığın üzerinde konuşur ve varlığın bütüncüllüğünden bahseder.
Varlık parçalı bulutlu değildir bütüncüllüktür Arabi'ye göre. Varlığın üzerinde tefekkür ederken. İşte aynı Arabi. Varlığın üzerindeki bütüncüllük. Varlığın üzerindeki tekilcilliği. Varlığın üzerindeki bütüncüllü ve tekilcilliği anlatırken aşka dalar. Duygudur. Şiirleri muhteşemdir. Şiirlerinin toplandığı risaleler vardır. Ve şiir okur Arabi. Her mürşidi kamilin bir tarafı şairliktir. Bir tarafında onların böyle şiir yazma, şiir söyleme gibi hususiyetleri vardır. Onlar şiirleri bir manada hakkın nefesi olarak görürler.
Bu ama böyle dınk dediği yerler vardır. Ağızlarından dökülür. O döküleni almak gerekir. İşte Arabi yine böyle döküldüğü zamanlarındandır bu şiiri. Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim benim. Bütün suretleri, bütün suretleri kabul edecek hale geldi kalbim benim. Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım.
Bütün suretler de ne oldu? Sığdı o kalbe. Ceylanların otluğuna döndü. Varlık kalbimde komple tecelli etti. Varlık kalbimde komple tecelli edince baktım, tefekkür ettim. Kah gönlümün bir tarafında ceylanlar otluyordu. Kah gönlümün bir tarafında manastırda rahipler ve rahibeler zikir halindeydi. Kah gönlümün bir tarafında keşişler dolaşmaktaydı. Kah gönlümün bir tarafında tavaf edenler vardı. Kah gönlümün bir tarafında küfredenler vardı. Kah gönlümün bir tarafında şirke düşenler vardı. Kah gönlümün bir tarafında putun etrafında dönenler vardı.
Kah gönlümün bir tarafında birbirlerini sevenler aşıklar vardı. Kah gönlüm Himalayalar'a döndü. Kah gönlüm Ekvator'a döndü. Kah gönlüm okyanusun derinliklerine ayna gibi gösterdi. Okyanusun derinlikleri oldu. Kah gönlüm zerrenin zerresine, zerrenin zerresine, zerrenin zerresine düştü de Ondaki kebirliği gördü. Kah gönlüme baktım, sular gibi çağladı. Kah gönlüme baktım, rüzgarlar gibi esti. Kah gönlüme baktım, dört kitabın manasını gördüm. Kah gönlüme baktım, bütün peygamberlerin duasını aldım. Kah gönlüme baktım, bütün peygamberlerle yüzleştim. Kah gönlüme baktım, bütün velilerle helallaştım. Kah gönlüme baktım, bütün ruhlar tesbih tanesi gibi sıra sıraydı.
Kah gönlüme baktım, bütün varlık sanki gönlümde saklıydı. Arabinin bu tip halleri vardır. Ve Arabi der ki, gönlümde bütün varlığın tecelliyatlarını seyrederken bu tecelliyatları verene aşık oldum. Ve varlıktan geçtim. Artık varlık gözüme görünmez oldu. İlla da o, illa da o, illa da o demeye başladım.
Demiştir. Allah'a alem Arabi bu noktada da. Atlama kaydırma olmuş devam ediyoruz. İşte bu manada varlık o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse ve varoluş o kimsenin gönlünde tecelli ettiyse artık onun gönlü hiçbir yere sığmayanın sığdığı gönül olduysa o zaman o gönülde herkes kendi hali lisanıyla Rabbine yalvarışını karşı durmak, kabul etmek mümkün değildir.
Bir kimse Allah'ı kudret sıfatıyla tanısa Ey kudretlerin kudreti dese Allah'ı anmıştır. Bunun adının ne olduğu önemli değildir. Bilmiyordur çünkü. Ama bir kimse onun adının Allah olduğu öğretildiyse o Allah olarak yalvarır. Bir kimse bunun adının tengri olduğu söylendiyse o tengri olarak yalvarır. Bir kimse onun adının adının ey hüda olarak ezberletildiyse o da ey hüda olarak yalvarır. Bu manada bütün yalvarışlar onadır.
Bu manada bütün isimler onundur. Bu manada bütün sıfatlar onundur. Bu manada onun olmayan hiçbir şey yoktur. Bu manada ne tarafa yönelirse yönelsin insanlar ona yönelmişlerdir. Niye Tanrı diye taptılarsa gerçek tapışları odur. Ve siz onların tapınmalarına hayır siz ona tapınmıyorsunuz diyemezsiniz. Onların tapınışları çünkü onadır. ama siz bilinmekli istedim sözünden onu hakikat penceresinden, hakikat kaynağından öğrendiyseniz o öğrendiğiniz kaynağa uymakla mükellef olursunuz. Bilmeden bir kimse ya tengri dese, ya tengri dese onun ya tengri yalvarışını o kabul eder.
bir kimse uçuk bir örnek olacak ama onun ismini Ahmet olarak dese ya Ahmet olarak onu çağırsa onun çağırısına cevap verir o. Çünkü onun Ahmet'ten kastı odur. Ahmet'ten kastı odur onun. eğer kastı oysa bilmediği bilmiyorsa ismini bildiği isimle onu zikretmesi o geriye bu noktada çevirmez. ama biliyorsanız isimlerini onların isim onun ismiyle onu çağırırsınız. Bu şuna benzer İmam-ı Azam fetvasını verir. Bir kimse der Kur'an-ı Kerim okumasını bilmiyorsa namaz kılarken kendi diliyle dua edip kendi diliyle fatiha okuması veya kendi diliyle dua edip namaz kılması öğreninceye kadar caizdir der.
Bunu İmam-ı Azam der. O reddettikleri, sevmedikleri, istemedikleri, kötüledikleri İmam-ı Azam der. Bir kimse öğreninceye kadar kendi lisanıyla Fatiha'yı okuyup namaz kılabilir der. Ne zamana kadar? Öğreninceye kadar. Hatta Farisice de okuyabilir der. Fetvasında bu vardır. İşte bu manada her varlık her varlığın içerisinde varoluşa geçen her şey ona muhtaçtır. ve her varlıkta varlıkta tecelli eden şey kendi lisanıyla ona yalvarır ve onu zikreder. Ve o da bütün bu yalvarışları ve zikirleri kabul edendir.
Yalvarışlara cevap verendir. O yüzden günümüzün isim tartışmaları bu manada sadece ve sadece insanların cehaletinden kaynaklanıyor. ama bilerekten kasıtlı böyle bir şey denilmesi hoş bir nokta değil. Kaçıncı beyt? Tat alış duygusuna sahip olanlar onun sözlerinde öyle bir tat buldular ki acımsıydı.
Herhalde bugün akşamki sohbeti dinleyenler tat alışı varsa bizim sohbetimiz de hakikatten değilse onlara da cümtırak gelmiştir. Allah bizi affetsin. El Fatiha.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi