Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 24 Mart 2018 · 1:30:48
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Bulunduğumuz şehirde erkekler ile bir camide ders yapıyoruz. Bağışlama yapılırken oranın erkek zâkirinin adını da filanca babamızın ruhuna hediye eyledik diye söylüyorlar.
Bu sıkıntılı bir durum mudur? Biz Allah için oraya gidiyoruz. Zâkir baba olduysa söylenir. Demek ki olmuş. Bizim dergâhtan mı acaba? Gidelim biz de elini öpelim ya. Kimse o. Salih yoksa sen misin? Gerçekten ya. Haberimiz yok. Bizim dergâhtansa gider elini öperiz.
Bir zâkire, bir halifeye, sufilik adabı içerisinde, distürü içerisinde bir şeyh gibi hareket edilmez. Bir şeyhe davranıldı gibi davranılmaz. Bir şeyhin ölçüsünü onda olmaz. Eğer olursa yapanlar da yaptıran da bundan mesul olmuş olur. Nefsine uymuş olur. Allah muhafaza eylesin. Bu konuda sufilerin kendi içlerinde risaleleri vardır. Edep adabı bellidir.
Bir zâkirin böyle yaptırması nefsine uyduna işarettir. Bunu böyle yapanlar da nefislerine uymuştur. Her iki tarafta birbirinin nefsine uymuştur. Hiçbir zâkir, hiçbir çavuş, hiçbir nakib, nugabba, halife asla bir şeyhin, bir şeyhe davranıldığı gibi ona davranılmaz. Bir şeyhe itibar edildiği gibi ona itibar edilmez. Kesinlikle abidir ey Allah'ım. Kur'an ve sünnet dairesi, sufilin kendi içerisinde biz onu abi gibi görürüz. İstişare ederiz. Dergahla alakalı. Varsa orada yapılacak olan bir şey dergahla alakalı yaparız. Ama asla ve asla böyle bir kendi dairesinde, kendi durduğu noktada bir şeyhmiş gibi davranılmaz. Allah muhafaza eylesin. Bunlar insanların nefislerini kaydırdılar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimize cehennemliklerin gösterildiği zaman çoğunun kadınlar olduğunu görmüştü. Sebebini sorduklarında kadınların çokça lanet ettiklerini ve kocalarına karşı nankörlük ettiklerini söyledi. Ve ne gariptir ki kendine hakim, akıllı ve dinine bağlı bir kimsenin aklını sizin kadar eksik dinli hiçbir kimsenin çelebildiğini görmedim. Kadınların eksik dinli olması sebebi nedir? Ay halleridir. Onlar muayyen zamanlarda ibadet edemezler. O yüzden eksik olarak nitelendirirler. Kadınların hayızda olmaları onlar için bir lütuf mudur? Bir taraftan lütuftur. Bazı hadis-i şeriflerde onlarla alakalı bunun bir eksiklik olmadığını, bazı hadis-i şeriflerde farklı cereyan edilmiş.
Onların normalde kime söylendiği, nerede söylendiği, nasıl söylendiği hepsinde irdelenmesi lazım. Yoksa cehennemlik bir sebep mi? Hayır, cehennemlik bir sebep değil. Fıtri bir şey. Ben müzikle uğraşıyorum, klarnet çalıyorum. Para kazanmak için değil, evde kendime ve arkadaşlarıma çalıyorum. Bu dinimizce caiz midir? Bu konuda iştahatlar farklı. İştahatlar farklı olduğundan bunu normalde kendi içerisinde caiz görenler olduğu gibi yine bunu haram gören iştahatlar var. Bu konuda biz bu musiki aletlerinden para kazanmayı, mesela şarkı söylemekten para kazanmayı, musiki aletleri çalaraktan para kazanmayı. Bizim bu noktadaki duruş noktamız bu, bu dairede.
Bundan para kazanmayı caiz görmüyoruz. Çünkü insanları eğlendiren bu tip şeyler bir hadis-i şerifte şeytanın borazancıları olarak geçiyor. Öyle olunca bunların şeylerine, örneğin işte işlerine insanları heva ve hevese doğru sevk etmek. Şimdi buradan para kazanıyorsa bir kimse bu uygun değil. Ama insanlar kendi aralarında kendi kendilerine eğleniyorlar. Birisi bir türkü çağırıyor. Bir kahramanlık türküsü olabilir. Bir halk türküsü olabilir. Bir kimse kendi kendine böyle bir bayram eğlencesi, bir düğün eğlencesi, ne bileyim bir asker eğlencesi, bir sünnet eğlencesi. Bunlar hanefilere göre caizdir. Bu tip eğlenceler yapmak hanefilere göre caizdir.
Bayram eğlencesi caizdir. Örneğin, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri mesela bir Ramazan gününde işte davul çalan sahabelere, Hazreti Ömer Efendimiz onları men etmek istiyor. Dur ya Ömer, onlar otuz Ramazan oruç tuttular. Bugün eğlenmeleri onların hakkıdır diyor. Mesela Hazreti Ayşe annemiz nikah kıymış bir ensardan bir yetim kıza. Allah Resulü diyor ki, nereden o yetim kızın nikahından geliyorum, onun nikahını kıydık. Def vurdunuz mu? Hayır ya Resulallah. Ensar defi sefer, devsiz nikah, nikah değildir diyor. Şimdi buradan yola çıkarak da normalde işte bir nikahın duyurulmasında def vurulması, eğlence yapılması. Aynı şekilde erkek çocukların sünnetinde de bu eğlence olmuş.
Sahabe zamanında da olmuş. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında da olmuş. Bu eski kadim bir gelenek. Mesela erkek çocukların sünnetinde eğlence kadim bir gelenek. Bunu Allah Resulü men etmemiş sallallahu aleyhi ve sellem. Evliliklerdeki kına gecelerinde veya erkek tarafının kendince eğlencesi kadim bir gelenek. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bunları men etmemiş. Veya bir topluluğun, bir kavmin bir milli günü, bir sevinç günü. Bunlar kadim gelenek. Bunları men etmemiş Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Bunlar ya işte ayeti keriven var, oyun ve dünya, oyun ve eğlenceden ibaret. Ya tamam biliyoruz o ayet-i kerimeyi.
Yani bu insanlar kendilerini bu dünyayı oyun ve eğlence olarak görmüyorlar ki. Müslümanların da kendi içlerinde eğlenebileceği günler var. Eğlenebileceği. Bunlar ne? İşte milli günleri. Bunlar ne? İşte düğündür. Bunun gibi sünnettir. Bu tip günler. Bayramlar da. Dini bayram günlerinde. Eğlenebilirler mi? Evet. E bu esnada normalde zaten İslam dünyasında bu hani musikiyle uğraşma hep gayrimüslim unsurlar yapmışlar. Neden? Sakınmışlar. Müslümanlar bundan sakınmışlar. Usak durmuşlar. Çünkü insanları eğlendirmeye giriyor. Rabbim en hayırlı yöne çevirsin bizleri. İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar.
Hadisini baz alarak soruyorum. Nasıl ölmeliyiz ki uyanalım? Ölmeden önce ölünüz. O zaman uyanırsınız. Bu hadis-i şerifi bir hadis-i şerife bağlayalım. İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar. Harika. Uyanmak mı istiyorsun? Evet. Ölmeden önce ölünüz o zaman. Bu da hadis-i şerif. Bir kimse ölmeden önce ölürse o zaman öldüğünde uyanmış olacak. Öbür hadis insanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar. Tecelli etmiş olacak. Tabi bu ölümün ölmeden önce ölünüz hadisi şerifini bir şeriat ölümü olarak kabul edin. İlmel yakin olarak. Bu ne? Bir kimsenin farzları yerine getirip, farzları yerine getirip, günah-ı keballerden uzak durmasıdır. Bu ilmel yakin ölümdür.
Nefsinin birinci derecedeki ölümü budur. Bunu yapamıyorsa bir kimse, bunu yapamıyorsa, bunu yapmadıysa, o kendi kendine öldüğüm davası, olduğum davası gütmesin. Yok kırmızı ölüm, yok siyah ölüm, yok beyaz ölüm. Geç kardeş sen onları. Geç sen. Sen renklendirme. Ben sana İslam hukukundan, İslam'dan bahsediyorum. Ben sana Muhammedi yoldan bahsediyorum. Muhammedi yol. Ne? Farzları yerine getir, haramlardan uzak dur. Farzları yerine getirmeyecek, haramlardan da uzak durmayacak, arkadaş kırmızı ölüm yaptı, beyaz ölüm yaptı, yok siyah ölüm yaptı. Geç.
Şaklamanlık yapıyorsunuz. İkinci ölüm, nafilelerle iştigal etmek, Allah'a yaklaşmaya çalışmak. Bu var mı? Yok. Bilmem kaç yıl bilmem ne yemeyecekmiş de bilmem ne ölümüne kavuşacakmış. Bırak sen, yiyenizi içiniz israf etmeyiniz. Allah'ın helalini kime raham edecek? Az ye, az uyu, az konuş. Siz kendi nefsinize zulmetmeyin. Din o değil. Kırk yıl pekmez yememiş de o da kırk yıl pekmez yemeyecekmiş. Geç kardeşim. Sen pekmez ye, haram yeme. Sen bal ye, haram yeme. Sen haram yeme.
Sen helal olan her şeyi ye. Kararınca. Haram yeme. Rüşvet yeme. Hırsızlık yapma. Faiz de iştigal etme. Rüşvet de isteme. Bu imzayı atarım ama bu imza boşuna atılmaz. Olur. Ondan sonra öğlen namazını nerede kılacağız acaba bir de? Cumaya nereye gidiyorsun? Lan nereye gideceksin? Aldığın paraya bak önce. Nereye gidersen git. Haram yeme. Rüşvet isteme. Rüşvet yeme. İnsanları kayırma. Adaletli ol. Ne o bilmem nefis meratiplerinin bilmem kaçındaymış. Onların şeyhi uçuruyor.
Dedim yok. Biz dedim böyle bir uçuran şeyhe karşılaşmadık dedim. Bizim ensemizde boza pişiriyordu dedim ben. Allah muhafaza eylesin. E üçüncüsü var. Evet. Ne? Allah'ı sevmek. Eşinden, çoluğundan, çocuğundan, anandan, babandan, karından, malından, mülkünden, arabanından, katından, yatından en fazla Allah'ı seveceksin. Hala.
Hala. O zaman dirileceksin. Allah onlardan eylesin. Bir malın pazarlığı yapıldığında cayma hakkı var mıdır? Evet. Varsa zaman gün var mıdır? Üç gün. Ticarette aldatılma nasıl olur? Her türlü olur. Adam aldatacaksa her türlü aldatır. Yalnız bu İslam hukukuna göre ticarette üç gün cayma hakkı vardır.
Bunları böyle söylüyorum. Yani üç gün deyip de dışarıda öyle davranmaya kalkmayın. Bunlar İslam hukukuyla alakalı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde ticaret yapanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hukukuna uygun ticaret yapacaklar. Burada yanılmayın. Ticaret yapanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hukukuna uygun ticaret yapacaklar. Haramlardan uzak durabildiğiniz kadar duracaksınız. Bu ayrı mesele. Ama sen bir malı alıp da karşıdaki adam İslam hukukunu biliyor mu? Bilmiyor. Sen malı almışsın. Üç gün içerisinde cayma hakkın var. Adam diyecek geç kardeşim. Sattım mı ben sana malı?
Sattım. Paramı da aldım mı aldım mı? Yürü bak işine diyecek sana. Ne üç gün diyecek. Evet. Çünkü Türkiye'de geçerli olan mevcut ticaret hukuku var. Mevcut ticaret yapacak olanlar. Ticaret hukukunu, mevcut ticaret hukukunu okuyacaklar. Mevcut ticaret hukukuna göre hareketlerini yapacaklar. Aldanmayın. Karşınızdaki kimse İslam hukukunu bilen bir kimse değil. Kim olursa olsun bu. Çek aldın mı? Aldın. Çekin hukukuna göre davranacaksın. Senet aldın mı? Aldın. Senedin hukukuna göre davranacaksın. Bankadan kredi aldın mı? Aldın. Bankanın hukukuna göre davranıyorsun. Banka sana İslam hukukuna göre mi davranıyor? İslam hukukuna göre çek yok. Borçlanma var. Borçlanma var.
Borcu akit altına almak var. Senet var. Ama çekte gün var. Altı ay içerisinde tahsil ettin, ettin. Tahsil edemedin, çek. Kağıt yerine geçti. İslam hukukunda bu yok. Senede tahtit koymuş. Şu kadar tarihinden şu kadar sonra. Geçerliliğini kaybediyor. Bakın İslam hukuku çıktı buradan. Bakın İslam hukuku otomatikman çıktı. Senedin ne kadar günü işte bilmiyorum. Var mı aranızda avukat? Üç yıl mı? Protost oluyor. Ayrı mesela. Yani protost olduktan sonra kaç yıl içerisinde dava açılması lazım? Kaç yıl? Son hattı. Evet.
Yani mesela çekte altı ay dava açılmazsa, çek sorgulanmazsa, arkası vurulmazsa altı ay sonra kağıt hükmünde. Örnek, senet de belli bir yıldan sonra kağıt hükmünde oluyor çünkü. Tarihi yazıldıktan sonra, o tarihten belli bir yıl sonra kağıt hükmünde. Veyahut da senet veya çek, bankada ne o dava açtınız, dava devam, orada duruyor. Her yıl yenilenecek o. Yenilenmezse o da düşüyor. O zaman böyle ticarette sakın ha böyle bu hataları yapmayın. Ha İslam hukukuna göre böyle demeyin. Sebep? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde İslam hukuku yok. Ticarette de yok, cezada da yok, hiçbir yasasında İslam hukuku yok. Evlenmede, boşanmada da yok.
Karıştırmayın. Herkes karıştırıyor. Mirasta da yok. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hukuku İslam değil. İslam olmadığından dolayı siz hal ve hareketlerinizi mevcut hukuka göre yapacaksınız. Nakşibendi tarikat ehli bir kişi, kadiri tarikatının sessiz zikrine katılırsa tarikattan düşer mi? Allah.
Demek ki yüksek bir yerden düşüyormuş gibi oluyor. Öyle mi oluyor? Bir yerde zikrullah halakası, sağlı sollu yanaşın kapının ağzı boşalsın. Bizim bildiğimiz şu, bir yerde zikrullah halakası var ise bir kimse ister hafi olsun, ister cehri olsun, o zikrullah halakasına katılıp, şeyhi varsa kendi şeyhine rabut eder, dersini yapar.
Kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Zikrullah halakası, bütün ümmet-i Muhammed'e açıktır. O yüzden bir kimse bir zikrullah halakasına gittiğinde yok işte tarikattan düşer, yok gözden düşer, yok nazardan düşer, benim öğrendiğim bir şey değil. Müslümanlar kardeştir, aynı zamanda ehli tarikat kardeşliği daha içseldir, daha derindir. Başka bir zikir halakasına gitti diye tarikattan düşer demek cehaletin ta kendisidir. Hz. Ali buyuruyor ki ya öğrenen olun ya da öğreten üçüncüsü olmayan. Biz bazı ilişkilerimizde öğretmen veya öğrenme vasfımız olmadığı halde o ilişkilere yoğun bir şekilde devam ediyoruz. Dengeyi nasıl koruyabiliriz? Bu noktada olmayan ilişkilerimizin gidişatı nasıl olmalı?
Ya bir kimsenin yanına gidersin, o kimse sana bir şeyler öğretir. Ya da senin yanına gelenlere sen bir şeyler öğretirsin. Maruf olarak, iyilik olarak. Bir kimsenin yanına gittiğinde bir şey öğretemiyorsa sana, sen de ona bir şey öğretemiyorsun. Heva hevesten ibarettir o ziyaretin. Başka bir şey değil. Daha önceki yıllarda Recep Şaban Ramazan aylarında çekilmesi uygun gördüğünüz vürtler söylemiştiniz. Bu vürtler şimdi de geçerli. Geçerli. Her Recep'te, her Şaban'da, her Ramazan'da tekrarına gerek yok. Herkes devam edecek ona. Evet. Yedinci sayfadan kalmışız. Öyle mi? Bu paragraf bizi Hz. Muhammed'in, sallallahu aleyhi ve sellemin, Arabi tarafından son hali verilen rolüne götürür. Burada Muhammed, insan-ı kamildir, sallallahu aleyhi ve sellem.
Allah, mikrokozmik bir varlık olarak insan-ı kamili yaratmıştır. Böyle kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir. Böylece kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir. İnsan-ı kamil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur. Böylece Muhammed'in yaratılmış ruhu, yaratılmamış ilahi ruhun bir hali olmaktadır. Ve Allah, yaratılış esnasında kendi bilincine varmanın aracısıdır.
Nur-u Muhammed'i veya hakikat-ı Muhammed'i helenistik felsefenin etkin zihniyle karşılaştırmak doğru olabilir. Bu bağlamda tüm dünyanın Muhammed'in nurundan yaratıldığı söylene bilinir. İsrafil, onun kalbinden yaratılmıştır. Cebrail, ilk akla eşittir. Muhammed'in aklı ilahi kaleme, ruhu ise lef-i mafaza karşılık gelir. Bu sadece Arabi'nin bir öngörüsü değildir. Bu Arabi'den önce, İslam'ın kendi içerisindeki ehli sufilerin silsile halinde birbirlerine aktardıkları bir hale dayalı bir ilimdir. Bunu sadece Arabi'nin bir öngörüsü, Arabi'nin bir çözümlemesi olarak görürsek, Arabi'nin selefleri hükmündeki olan Gazali ve ondan önceki kendi muasibi bunları normalde görmemez diye gelmiş oluruz ki, bu sefer onlara karşı bu noktada biz vefa göstermemiş oluruz.
Bu zaten bizim kardeşlerimiz arasında da bilinen, çözümlenmiş bir vakadır. Malum ben yaratılışı size anlatırken bilinmez idim, bilinmekli istedim, bir şey yarattım. Bilinmez idim, burayla alakalı bir şey konuşmamız mümkün değil derim, konuşmayız zaten. Bilinmekli istedim. Yani Cenab-ı Hakk'ın bilinmekli istemesi Allah olarak tezahür etmesidir. Allah bu manada Cenab-ı Hak'ın bilinirliğinin tezahürüdür. Ve bilinmezlikten bilinirliğe geçiştir. Bunu böyle olgunlaşıp da gençli olarak görmeyin.
Bu böyle bir şey olarak sonradan bilinmeyi istedi, böyle görmeyin. Bu bizim kendi insan aklımızla anlayabileceğimiz bir şey. Bu sanki Allah bilinmez idi, evet ve bir gün bilinmekli istedi. Ondan sonra bir şey yarattı. Bu anlatırken biz anlayalım diye böyle anlatıyoruz. Ama bunun tecelliyatını siz öyle görmeyin. Bu anlaşılması için böyle. Sanki Allah'ın bilinmezliğiyle bilinirliğinin arasında bir zaman dilimi varmış gibi. Yani dün bilinmez idi, bugün bilinmekli istedi, yarın da bir şey yarattı. Böyle olarak algılamayın bunu. Bu Cenab-ı Hak'ın bilinirliğinin anlatış biçimi. İnsan aklının algılayabilmesi için, insan aklının bunu tefekkür edebilmesi için bir anlatış biçimi.
O yüzden bunların arasında böyle zaman farkı varmış gibi, bunların arasında böyle bir perde varmış gibi hissetmeyin. Cenab-ı Hak'ın her daim, her daim bilinmezliği hep vardır. Her daim bilinmezliği hep vardır. Ve bilinmezlikten bilinirliğe her daim tecelliyat vardır. Bilinmezlikten zuhur eder bütün tecelliyatlar. Bakın bütün tecelliyatlar bilinmezlikten zuhur eder. Kendi kendinize bilinmezlik orta yerden kalktı gibi görmeyin. Veya bilinirliğinin son bulduğunu düşünmeyin. O bilinmezlik orada duracak. Bilinmezlik orada durduğu müddetçe bilinirlik hep değişken olacak. Bilinirlik hep değişkendir.
Sebep? Çünkü bilinmezlikten kopar gelir bütün her şey. Bütün her şey bilinmezlikten kopup geldiğinden dolayı bilinirlik hep hayrettedir. Eğer bilinirlik normalde bilinirlik tamamlanmış olmuş olsa hayret kalkar ortadan. O yüzden burayı, bu benim anladığımı anlatıyorum size. Benim anladığım bu. Benim idrakim bu. Yoksa eğer bilinirlik tamamlanmış olursa bu sefer ilmin sonu gelmiştir zaten. Hiçbir zaman bilinirlik tamamlanmayacaktır. Çünkü o bilinmezlik, bunun bilinmezliği tarif etmek mümkün değil. Ama öyle düşünün. Bir karanlık bir mecra gibi tefekkür edin. Bu dahi doğru değil. Yani her teşbih, tenzihi gerektirir.
Çünkü bakın her teşbih tenzihi gerektirir. Bilinmezliğin üzerinde bir şey düşünmek mümkün değildir. Bilinmezliktir. Bilinmezliktir. Ve bilinmezlikten her daim bilinirliğe tecelliyat vardır. Her an. Hiç bitmek, tükenmek bilmeyen bir tecelliyattır bu. Ve bilinirlikten bir şey yaratım. Bilinirlikten de bir şeye her daim tecelliyat vardır. Onda da hiç bitmek, tükenmek bilmez. O bilinirliğin tecelli ettiği alan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Nur-u Muhammedi dediğimiz olgudur. Nur-u Muhammedi. Nur-u Muhammedi'nin kendi içerisinde aklı vardır. Eyvallah o Cebrail demiş burada.
Muhyiddin İbni Arabi. Katılıyorum buna, katılmıyor değilim. Bakın katılmıyor değilim. Hani bazen böyle bir çizgi çekip bırakıyorum ya. Kardeşim dedi Cebrail'e. Kardeşim. O çektiğim yer orası. Evet normalde işte o Nur-u Muhammedi'nin aklı ile, Nur-u Muhammedi'nin aklı ile. Hz. Muhammed-i Mustafa'nın aklı kardeş gibidir. Çok giriş doldu.
Bu adamı o yüzden seviyorum ya. Gıyabında konuşayım. Konuşulmayanları bulup getiriyor. Cenab-ı Hakk'ın, bilinir olan Allah'ın her daim Nur-u Muhammedi'nin üzerine bir tecelliyatı var. Nur-u Muhammedi'nin üzerindeki tecelliyatı, tecelliyatı algılayan, onu anlayan, onu idrak eden Nur-u Muhammedi'nin aklı var.
Allah, Allah bilinirlik. Bu bilinirlikten her daim Nur-u Muhammedi'nin tecelliyatı var.
Bu Nur-u Muhammedi'nin bütün varlık olarak görüyoruz. Varlığın içerisinde her ne var ise, Varlığın içerisinde her ne var ise, Cebrail aleyhisselam dahil buna. Varlığın içerisinde her ne var ise, Hepsi de bu Nur-u Muhammedi'ye tecelli ediyor. Cenab-ı Hak sıfatlarıyla, Sıfatlarıyla her an, Her an, Allah her an bir şan üzerinedir.
Yani Allah her an bir iş üzerinedir. Her an. Ve Nur-u Muhammedi'nin üzerine her an tecelli eder. Her an. Ve bu Nur-u Muhammedi'nin kendine ait bir aklı var. Buğdayın aklı var diyorum ya, Buğday bu aklı Nur-u Muhammedi'den alıyor. Ceninin bir aklı var. O aklı Nur-u Muhammedi'den alıyor. Sipermin bir aklı var. O aklı Nur-u Muhammedi'den alıyor. Varlığın içerisinde, Bütün her şey, Bir hesap kitap düzen üzerine yürüyor. Bu hesap kitap düzen komple, Tamamiyetle Nur-u Muhammedi'nin üzerinden gidiyor. Nur-u Muhammedi'nin üzerindeki akılla gidiyor. Bu Nur-u Muhammedi sınırının içerisinde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de aklı var. Nur-u Muhammedi'nin aklı ile, Hazreti Muhammedi Mustafa'nın kendi aklı, Birbirinin kardeşi. Siz bu akla Cebrail diyebilirsiniz. Ama bu Nur-u Muhammedi'nin aklı.
Bu Hazreti Muhammedi Mustafa'nın bizatihi aklı değil. Ben şimdi bir şey daha söyleyeceğim çünkü. Çünkü Cebrail aleyhisselamın aklı veya Cebrail denilen aklın sınırı, Nur-u Muhammedi'nin sınırının içerisinde kalıyor. Bunun dışına çıkması mümkün değil. Bunun dışına çıkan akıl ne? Hazreti Muhammedi Mustafa'nın aklı, Sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin. Bu Nur-u Muhammedi tamamiyetle Hazreti Muhammedi Mustafa'nın aklına bağlı. Nur-u Muhammedi'nin aklından üstün Muhammedi Mustafa'nın aklı. Çünkü Nur-u Muhammedi aklı buraya kadar geldi. Ne dedi Cebrail aleyhisselam?
Dedi ki benim sınırım buraya kadar. Bu sınır neydi? Varlığın ilk başlangıcı olan tüm lafzının başlangıcıydı. Öyle tanımlayın siz. Buradan daha ilerisine sınırım var mı? Yok. Ama buradan daha ilerisine Hazreti Muhammedi Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem gitti. Ve buradaki Muhyiddin İbnü'l Arabî'nin Cebrail ilk akla eşittir. Muhammedi'nin aklı ilahi kaleme demiş. Hani Cebrail ilk akla işaret, Muhammedi Mustafa'nın aklını da kaleme vurmuş. Hani kaleme dedi ya yaz. O da ne yazayım dedi. Ondan sonra kıyamete kadar olacak olanları yaz dedi. Ben burada, buraya şark düşmek için burayı anlattım. Ben Hazreti Muhammed Mustafa'nın aklını kaleme vurmuyorum.
Buradaki farkımız bu. Ben böyle idrak etmiyorum. Bunu Arabi böyle demiş olabilir, bir şey demiyorum. Ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin kendi aklının, Nur-u Muhammed'in aklının üstünde olduğunu söylüyorum. Çünkü Nur-u Muhammed'in bu manada aklı cebridir, sınırlıdır. Çünkü bu varlığın, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatlarını idrak etme noktası yoktur.
Buğdayın, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatlarını idrak etmesi yoktur. Bir böceğin, bir hayvanın, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatlarını idrak etme noktası yoktur. Bunların normaldeki, kendi içlerindeki aklılarının hepsi de cebridir. O yüzden Nur-u Muhammed'in aklı da bir noktadan bakılırsa cebridir. Bir veçeden. Ama Hazreti Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin, buradaki aklı mevcut, akıl olarak algılamayın. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin aklını. Bildiğiniz iki kere iki, dört yapar akıl değildir bu. Bu kalple alakalıdır çünkü. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin bu manada, hem ruhaniyeti hem nuraniyeti, Cenab-ı Hakk'ın direkt zat tecellisine mahsardır.
Tekrar altını çiziyorum. Hazreti Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti, Cenab-ı Hakk'ın zat tecelliyatına açıktır. Cenab-ı Hakk'ın zat tecelliyatına nur-u Muhammed'i açık değildir. Nur-u Muhammed'i, Cenab-ı Hakk'ın bütün sıfatsal tecelliyatlarına açıktır. Nur-u Muhammed'i bu masa gibi görün. Masanın düzlemi gibi görün. Buraya bütün sıfatlar tecelli eder. Ama bu masanın içerisinde, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti var ki, bu zatın tecelliyatına mahsardır, sıfatın değil. O yüzden ben, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin ruhaniyetinin ve nuraniyetinin, Cebrail aleyhisselamın ruhaniyetinden, nuraniyetinden, aklından üstün olduğunu söylüyorum.
Burada, eğer Arabi'nin ise bu. Cebrail ilk akla eşittir demiş. Hani, varlık, yaratılışla alakalı hadisi kutsileri ve hadisi şerifleri sıraladığımızda, Cenab-ı Hak varlığın içerisinde önce aklı yarattım der. Bu akıl, evet, varlığın kendi aklıdır. Ama bu varlığın aklı, nur-u Muhammed'inin dışında değildir. Değildir. Gel dedim, geldi, git dedim, gitti. Onun muti olduğu Cenab-ı Hakk'ın hoşuna gitti de. Ama burada, özellikle, şert düştüğüm yer şu. Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti, tekrar söylüyorum. Zatı tecelliyata mahsardır.
Böyle olunca, hiçbir varlık, varlığa sudur etmiş hiçbir şey, Cenab-ı Hakk'ın zat tecelliyatına mahsar değildir. Benim hadis inkarcılarına çok sert tepki vermemin, arkadaki manevi boyutu da budur. Arkadaki manevi boyutu budur. Bu, Allah'la eş değer olması değildir. Bu, Allah olması da değildir. Bu, Allah olması da değildir. Bunların arasındaki farkı görelim. Burada Cenab-ı Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin, tekrar söylüyorum. Ruhaniyeti ve nuraniyeti, Cenab-ı Hakk'ın zat tecellisine mahsardır ki, bu, miraçla alakalıdır.
Bakın, bu, miraçla alakalıdır. Cebrail aleyhisselam, o güne kadar hiçbir peygamberin çıkmadığı ve hatta ulaşamadığı noktaya ulaşmıştır. Ama onun ulaştığı nokta, nur-u Muhammediye'nin sınırıdır. Nur-u Muhammediye'nin en zirve sınırına kadar gelmiş, benim zamanım, benim yerim buraya kadar ey Muhammed. Bundan sonrasını yalnız gideceksin demiştir. Aslında, Cebrail aleyhisselamın böyle bir yeteneği yoktu. Cebrail aleyhisselamın böyle bir yeteneği olmuş olsaydı, ve Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın kendince, kendince, Cenab-ı Hakk'ın, Cenab-ı Hakk'ın zatının tecelliyatına mazhar olan, altını çizerekten söylüyorum, Cenab-ı Hakk'ın zatının tecelliyatına mazhar olan, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, ruhaniyetinin ve nuraniyetinin, gerçek tecelliyatını görmüş olsaydı, vallahi ne kanadı kalırdı, ne gözü kalırdı, ne kulağı kalırdı.
Cebrail diye bir şey kalmazdı. İsrafil diye bir şey kalmaz, Melek diye bir şey kalmazdı. Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, o ilahi zatın, tecelliyata mazhar olan, tecelliyatına mazhar olan halini, veya bu hale, herhangi bir varlık, herhangi bir varlık, mazhar olsa, varlık, varlık olmaktan çıkar, herhalde zannediyorum, yok olur giderdi.
Öyle söyleyeyim. Bu zaten mümkün olmayan bir şey. Bunu Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, üzerinden, görmek dahi, bir kulun, ulaşabileceği bir nokta, olmasa gerek herhalde. Ancak belki de, bir ilim olarak verilebilir, ancak belki de, böyle bir, onun üzerinden bir, yakaza gibi bir şey olurdu herhalde. Bu mümkün değil. O yüzden, bir kimsenin, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, bu manadaki, ruhaniyetine ve nuraniyetine, ulaşmak, öyle söyleyeyim, zirve noktasında mazhar olmak, bu, çok zor bir şey. Çünkü, hani, ben ilim şehriysem, Ali'de kapısıdır, zirve noktasıdır bu.
bu ashabın içerisinde, bizde, bir tek, Hazreti Ali, Radiyallahu anh, Hazretlerine verilen, bir payedir, bir makamdır. Bakın, kapısıdır o. Kapısı. Ve o, kapıdan geçmeyecek olan, bir veli, bir evliya, yoktur. O yüzden, Ehl-i Sufi, Hazreti Ali, Radiyallahu anh, Hazretlerine, çokça muhabbet besler, çok sever. Onu, çok muhabbet, muhabbet beslemek, onu çok sevmek, cahiller tarafından, siz şiasınız derler. Cahil, cahil, zır cahil, kara cahil, manadan haberi olmayan, zifiri karanlıktaki, kör kimse.
Zifiri karanlıktaki, kör o. Hazreti Ali, Radiyallahu anh, Hazretlerini, bütün, gözümün, gördüğü, insanlardan, daha fazla, sevmem, şialıksa, hiç önemli değil, ne dedikleri. Ara sıra öyle yazıyorlar bana, siz şia mısınız diyorlar, Hazreti Ali Efendimiz'i, Hazreti Hasan ve, Hüseyin Efendimiz'i, bu kadar çok methediyorsunuz, siz şia mısınız diyorlar. Zır cahil bunlar, kör cahil. Ehl-i Beyt'i sevmek, imandandır. Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin, torunlarını, sevmek, imandandır. Hazreti Ali, Radiyallahu anh, Hazretlerini sevmek, imandandır. Hasan ile Hüseyin'i, Fatumatul Zehra'yı, sevmek, imandandır. İmandandır.
Bir kimse, bunları sevmiyorsa, Allah muhafaza eylesin. O, iman zafiyeti, geçiriyordur. O yüzden, buradaki, zannediyorum, anlatabildim, varlığın, içerisindeki, Nur Muhammediye ile, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, kendi ruhaniyeti ve nuraniyetini. Çünkü, buraya takıldım. Muhammed'in aklı, ilahi kaleme demiş de, o yüzden buna takıldım. Bunu kabullenmek istemiyorum. Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın, ruhaniyeti ve nuraniyeti, normal bu, yaratılmış olan, ben ona nur-u muhammed olarak, dediğim şeyin, üstünde bir noktadır. Peygamber sevgisi, Allah sevgisini doğurur. Bu düşünce, daha sonraları, tasavvufta, fenafir-resul kavramı, kuramı ile ifade edilmiş, mutasavvuf, Allah'a giden yolda, dosdoğru ilerlememektedir.
Artık, önce, peygamberin, temsilcisi olan, manevi rehberle, şeyh de fena olmalı, sonra da, fenafir-resul, yani, peygamber de, fena olmalıdır. Başaracak olursa, fena fillaha ulaşmayı umuabilir. Thor Andrea, 1918, Stolkorn. Bu bir, sufi disiplinidir. Bu bir sufi disiplinidir. Sufi, yeryüzünde yaşayan, insanların içerisinde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin, yolunu takip eden, en zirve nokta, şeyhidir. Bir mürşid, gerçek manada, Hz. Muhammed Mustafa'nın, yolunu takip eden kimsedir. Bu manada, bir mürşid, mezhepsiz değildir.
Ama o, bakın, mezhepsiz değildir. Ama o, mezhep, taasubunda bulunan, bir kimse de değildir. Bir mürşidin yolu, direkt, gerçek bir mürşidin yolu, gerçekten mürşid ise, onun yolu, Muhammed Mustafa'nın yoludur. O, her şeyle, Muhammed Mustafa'nın yolunu takip eder. Her şeyle, Muhammed Mustafa'nın izini takip eder. Her haliyle, her davranışıyla, fikriyatıyla, düşüncesiyle, Muhammed Mustafa'nın, fikriyatının, düşüncesinin, halinin altındadır o. Çünkü, o mürşid, o mürşid, gerçek manada, bir Muhammedi yolcusudur. Onun önderi, onun rehberi, onun delili, onun delili, Muhammed Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem.
O bütün hareket, tavır tarzlarında, Muhammed Mustafa'ya, uymayı hedefler. O yüzden, ona bir yol, koymak, darlıktır ona. Ben gerçek, mürşidlerin, bir tarikat yoluna, sığmayacağını, iddia edenlerdenim. Bir kimse, gerçekten, mürşidi kamil ise, o bir tarikat yoluna, sığmaz. Bir zat, gerçekten mürşidi kamil ise, o bir mezhep yoluna, sığmaz. Bu mezhepsizlik, değildir. O çünkü, Kur'an ve sünneti, kendi yaşadığı zamanda, kendi yaşadığı, sosyal alanda, kendi yaşadığı zamanda, ve kendi yaşadığı, sosyal alanda, Kur'an'ı, ve sünneti, onun, Kur'an'ın, yaşamsal tecelliyeti olan, sünneti Resulullah'ı, yeniden yorumlayıp, etrafındaki insanlara, yaşanabilir bir, Muhammed'i yol sunar.
O yüzden, sufilerin, iştihat problemi yoktur. O yüzden, sufilerin, iştihatların, güncellenmesi, problemi yoktur. O yüzden, sufiler, yeni bir müceddit beklemezler. Sufiler için, başlarındaki, mürşitleri, onlar için, hem mücedditleridir, hem de, Muhammed Mustafa'nın, yolunun, temsilcileridir. O yüzden, bir mürid, direkt, üstadında, hemhal olmaya çalışır. Çünkü, onun için, yaşayan bir, Muhammed Mustafa'nın, gölgesi, onun mürşididir. Onun mürşididir. O yüzden, mürşidinde fena olur. Mürşidinde fena olmak demek, mürşidinin açmış olduğu yolda, yürümüş olduğu yolda yürüyüp, onu, bütün gözünün gördüğü her şeyden, fazla sevip, ona itika etme, onu kabul etme, ona bağlanma.
Bu noktada, onun çizdiği yoldan gitmeyi hedefler. Ama, Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hadislerini ve sünnetlerini, en iyi şekilde yaşamaya çalışan, sufi grupları, bu yüzden eleştirirler. Çünkü, emperyalist dünya için, emperyalist dünyayı idare eden, zalim iktidarlar, ve zalim güç sahipleri için, yegane tek, hedef vardır, önlerinde engel vardır, gerçek manada, sufili yaşamaya çalışanlardır.
Çünkü, gerçek manada, sufili yaşamaya çalışanlar, kendilerini, Kur'an ve sünnete adayıp, Muhammed Mustafa'nın, yolundan gitmeye gayret ederler. Yolundan, tam manasıyla, gidemeseler dahi, felsefeleri, yaşam felsefeleri, yaşam inanışları, Muhammed Mustafa'nın, yoluyla alakalıdır. bu, global dünya dediğimiz, bu, deccalist dünyaya, bu, emperyalist dünyaya, başkaldırmaktır.
Bu, deccalist ve emperyalist güçlere karşı, başkaldırmaktır. Çünkü, Muhammed Mustafa'nın, yolu budur. Muhammed Mustafa, Muhammed Mustafa, haktan olmayan, hakla alakası olmayan, kafir düzenler ve sistemler için, tehlikedir. Nasıl müşrik düzen ve sistem, Mekke'de, Muhammed Mustafa'nın, eliyle yıkıldıysa, dünya üzerindeki müşrik sistemler, dünya üzerindeki müşrik güçler, yine Muhammed Mustafa'nın izinden giden, o iman erleri tarafından yıkılacaktır.
Bunu bilen deccalist ve emperyalist güçler, sufilere ve sufiliğe hep dil uzatırlar. Derler ya, siz aklınızı kiraya vermişsiniz. Sen kime verdin? Emperyalistlere. Ben aklımı kiraya verdim, Muhammed Mustafa'ya. Ben aklımı kiraya verdim, Kur'an ve sünnete. Aklımı ona tabi tuttum. Ben aklımı Kur'an ve sünnete tabi tuttum. Sen aklını kime tabi tuttun? Şeytana. Bunun karşılığı bu çünkü. Ben aklımı Kur'an ve sünnete tabi tuttum. Sen aklını kime tabi tuttun? Heva ve hevesine. Sen aklını kime tabi tuttun? Amerika'nın Johnny'sine. Sen aklını kime tabi tuttun? İngiliz'in Connie'sine. Sen aklını kime tabi tuttun?
İsrail'in Masonluk güçlerine. Sen aklını kime tabi tuttun? Rus'a. Sen aklını kime tabi tuttun? Şeytana. Sen aklını kime tabi tuttun? Dolara. Sen aklını kime tabi tuttun? Euro'ya. Sen aklını kime tabi tuttun? Bana onu söyle. Ben aklımı Kur'an ve sünnete tabi tuttum. Benim üstadım Kur'an ve sünnet bana söylediği noktada, Kur'an ve sünneti bana anlattığı noktada, Kur'an ve sünnetten bana nasihat edip emrettiği noktada benim aklım ona tabi olacak. Senin aklın kime tabi? Bana onu söyle. Çok basittir denklem. Bir Sufi için denklem çok basittir.
Bakın bir Sufi için denklem çok basittir. Kargacık burgacık yollar bilmez Sufiler. Gerçek bir Sufi yol tertemizdir. Direkt Muhammed-i Mustafa'ya bağlıdır. Hakkında hadisi var mı var? Bitmiştir onun için. Din olarak anlatırken hakkında hadisi var mı var? Hakkında Kur'an var mı? Ayet var mı? Var. Onun için mesele bitmiştir. Ahmet Efendi şunu demiş, Mehmet Efendi bunu demiş, filanca kimse şunu demiş. Onu bağlamaz. Hakkında ayet var kardeş. Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir. Ayet var mı? Var. Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. Hüküm var mı? Var.
Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler münafıkların ta kendileridir. Bitti. Sufi için yol basittir. Allah ve Resulü size bir şey hükmettiğinde inanan kadınlar veya inanan erkekler için başka yol yoktur. Ayetle sabit midir? Evet. Bakın ayet açık. Daha perşembe günü ders yaptık. Allah ve Resulü bir meselede hüküm verdiyse inanan kadınlar ve erkekler için başka yol yoktur. Sufiler için basittir yol. Bakın Sufiler için basittir. Sufiler o yüzden üstadlarını bu manada, üstadlarını yaşayan Muhammedi bir yol olarak görürler. Üstadlarını yaşayan Muhammedi bir yol olarak görürler. Aslında üstadı severken yolu severler. Üstadın zatıyla alakalı değildir bu.
Üstadın kimliğiyle alakalı değildir bu. Üstadın üzerinde nur Muhammedi'yi görürler. Üstadın üzerinde hem velilik nuru vardır, bir mürşidin üzerinde hem nur Muhammedi'nin nuru vardır. Bir mürşid iki nur taşır. Birisi nur Muhammedi'nin nurudur, birisi de velilik nurudur. Mürşid olmayan veliler vardır. Onlar sadece velilik nuru taşıyabilirler. Ama onlar bir şey öğretemezler. Seyrisülük yaptıramazlar. Onlar bir kişinin elinden tutup Allah ve Resulüne götüremezler. Onlar neden? Onlar eksiktir. Velidir ama eksiktir. Kendine velidir o. Onu bir tek Allah bilir, onun veli olduğunu.
Bunların bir kısmı daha vardır. Kendileri de bilirler veli olduklarını. Kimisi kendisinin veli olduğunu da bilmez. Desek ki kamyon devrilsin kamyon, devrilir kamyon. Ondan sorunlu değildir o. Aklı yerinde değildir çünkü. Egzozun patlasın der, motoru patlar adamın. Söyler. O kendinde değil. Sorunlu da değil o. Ondan fayda da görürsün, zarar da görürsün. Kimisi böyle bir kimseyi keşfeder kendince. Aman der ya, bunun duası geçiyor. Farkında değildir. Yakar kendini. Neden? Bakar bir gün sana böyle, ulan bu saçları ne yandan taramış. Ulan böyle adam bulunsun, defılsın gitsin lan.
Hadi gitsin. Kamyonun altında kalsın der. O adam gider kamyonun altında kalır. Bizim insanımız böyle çok sever ya, böyle aman bir böyle bir kimseyle tanışayım. çünkü nefis gerçek bir mürşidin yanında bulunmaktan, gerçek bir mürşidin yanında durmaktan nefret eder. Duramaz. O yüzden bizim Hacı Oktay'ın dediği gibi, en iyi şeyh, ölü şeyh. Hacı Oktay öyle diyor. En iyi şeyh, ölü şeyh diyor. Geldiyen yok, gittiyen yok. Bir de yeni moda çıktı. Ne? Biz üveysiyiz. Neden? Bir mürşidin önünde diz çökmek, herkesin harcı değildir. Herkesin harcı değildir. Orada o yolu devam ettirmek, herkesin harcı değildir.
Nefsi ağır gelir. Hani Mahmud Hüdayi Hazretleri için söylenir ya, Üftad Hazretleri'ne gidecek, evi de tepede ya, dergah da tepede, at gitmek istemez. Atar Mahmud Hüdayi Hazretleri'nin üzerinden. Mahmud Hüdayi Hazretleri yaya yürür yolu. Üftad Hazretleri der ki, evladım, bizim yolumuza der, at dahi gelmek istemez. Neden? Nefis terbiyesi lazım orada. Nefsi ağır gelir. Bir arkadaş anlattıydı, benim ve bizim hakkımızda öyle yorum yapmış o. Bana anlattı. Ondan sonra yorum yapmış. Demiş ki, bunların hepsi de benzin mazot katili demiş. Dur durak yok. her hafta bir yere gidiyorlar demiş. Koşuşturuyorlar boyuna.
Ben demiş, beş, altı ay takılabildim ancak demiş. Beş, altı ay sonra demiş, ben yürütemedim. Çünkü demiş, haftanın iki, üç günü bir yerlere gidiliyor devamlı demiş. Buna, yani mazot yetişmez gibisinler. Doğru söylemiş. Bana söyledi, bizim Hacı Fehim dedi. Böyle böyle yorum yapmışlar dedi. Güldüm dedi. E dedim, doğru söylemişler dedim ben. Bize ne araba dayanır dedim, ne mazot dayanır, ne adam dayanır. Koş Allah koş, git Allah git. Yol bitmiyor. Hakkınlar. Çünkü, yani, bunu ben kendim için söylemiyorum, Allah affetsin. Umumi bir ilim olarak söylüyorum. Bir mürşidin, bir mürşidi kamilin yanında yola devam etmek kadar nefse ağır gelen başka bir şey yoktur.
Altını çizerek söylüyorum. Bir mürşidi kamilin, yanında ve yolunda durmak kadar, yol almak kadar nefse ağır gelen bir şey yoktur. Kadın ve erkek için. Zaten bunu aşabilen bir kimse, çok büyük bir mesafe kat eder. Ben her şeyinle rağmım. bana Kur'an ve sünnet ölçüsünde ne dese, eyvallah dese, Kur'an sünnet ölçüsünü ben söylüyorum. Eskiler böyle bir şey de söylemezler. Eskiler şunu derler. Üstada tamamiyetle rağm olacaksın. Zahiren sana Kur'an ve sünnetin dışındaymış gibi görünür. Zahiren öyle görünür sana. Hani örnek verirler ya Davut Aleyhisselam'ından bir gençten.
Hani gencin birisi her daim dua ederdi. Mesnevi de geçer. Ya Rabbi bana kolay rızık tahsis eyle. Çalışmazdı o genç. Böyle bütün herkes de bilirdi o gencin duasını. Hani bir gün Güldürtek bahçesinden içeri bir öküz giriyor ya. Öküz girince o genç de diyor ki aha duam kabul edildi. Cenab-ı Hak diyor kolay bana rızık gönderdi. Ne? kocaman bir öküz. Bismillahü Allah'u Ekber yatırıyor kesiyor öküzü. Öküzü kesiyor. Arkasından can hıraş bir adam geliyor. Benim öküzümü nasıl kesersin? O da diyor ki bu öküz benim. O diyor ki benim. Diyor ki be adam bu şehrin diyor bütün insanları bilir. Ben gece gündüz dua ederim. Ya Rabbi bana kolay rızık ver diye.
İşte der bu bana Rabbimden gelen kolay rızık. Bu öküz benim. O der ki benim. O der ki benim. İş Davut'a gider. Davut o gence der ektin mi ki biçiyorsun? Hani bu öküzün parasını mı verdin? Sen mi besledin ki biçiyorsun? Ektin mi ki biçiyorsun der. Genç Davut'a dikilir. Der ki ey Davut ben yıllardan beri dua ederim. bana kolay rızık diye. Bu bana Rabbimden gelen bir lütuftur. İkramdır. Bu öküz benimdir der. Davut tekrar hiddetlenir ona. Der ki nasıl böyle söylersin? Bu sefer o genç der ki ey Davut sen bunu Rabbine danış der. Sen bunu Rabbine danış. Davut durur.
Öbür adam boyuna feryat figan ediyor. Ey Davut senin adalet kılıcın bu mu? Ey Davut senin adalet anlayışın bu mu? Şehre çıkıyor. Sizin adalete dediğiniz Davut bu. Bir yaygara bir yaygara bir gıybet bir dedikodu bütün şehrin ahalisine avası çıktığı kadar bağırıyor. Davut dediğiniz adalet sahibi dediğiniz adam bu. Davut o gece Rabbisine yalvarıyor. Bana hakikati göster. Sabah oluyor. bütün şehrin halkı toplanıyor. Davut'un sarayının önüne. Öyle ya o adam öyle ververe yapıyor. Öyle yaygara yapıyor. Böyle ververeciler yaygaracılar çoktur.
Bütün halk toplanıyor. Şey ediyor ki o adama Davut Aleyhisselam diyor ki gel sen bu davandan vazgeç. o öküz hani kestiğiyle kalsın. Vazgeç sen bu davadan deyince adam bir daha yaygara koparıyor. Gördünüz mü diyor Davut'un adaletini. Bana davadan vazgeç dedi. O zaman Davut diyor ki askerler bu adamın ellerini arkadan bağlayın. Tutuklayın. Tutukluyorlar. Davut çıkıyor insanların önüne. Ey ahali bu gördüğünüz kimse var ya bur diyor genç daha henüz çok küçük iken bunun babasının yanında köleydi. Bu gitti bu gencin babasını öldürdü.
Öldürdükten sonra filanca ağacın dibine bir mezar kazdı. Oraya gömdü. Ve gömdüğünde de diyor kendi bıçağını orada unuttu. Bıçağı da diyor mezarın içerisinde yürüyün şimdi diyor. O çiftliğin içerisindeki ağacın dibine bütün ahali arkasından geliyor. O ağacın dibini kazıyorlar. O ağacın dibini kazdıktan sonra işte cesedin kalıntılarını buluyorlar. O kimsenin adı yazılı içinde bıçağı da buluyorlar. Ve o kimse itiraf etmek zorunda kalıyor. Ve o kimseye orada eski ahitte de öyledir. Cana can dişe diş göze göz kulağa kulak o kimseyi orada asıyorlar.
ve babasının mallarına mallarını o kimseye tekrar veriyorlar. O öküz de babasının öküzü. Yani çocuk gerçekte kendi neyini kesti öküzünü kesti. Babasından kalma öküzünü kesti. Şimdi bunu ölçe alan ehli sufi meselenin zahirinin aldatıcı olduğunu görebilir. Ben şeyhimin bana anlattığı bir kıssayı anlatayım. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinden önceki şeyhi şeyhefendinin Antepli Bilal Nadir baba hazretleri. bir gün Antepli Bilal Nadir hazretleri çok mücahit bir adam. Cumhuriyet'in ilk yıllarında irticadan şundan bundan Samsun cezaevinde ceza yatmış bir kimse.
Öyle yani kenara atılacak bir zat değil yani. Çilesini çekmiş, cezaevinde yatmış, idamla yargılanmış bir kimse. İdamla yargılanmış bir kimse. Öyle boş bir zat değil ya. Öyle Antepli yolunuz düşerse bizim şeyhimizin şeyhinin bir önceki şeyhidir. Kabri şerifini ziyaret edin. İnşallah. Aklınıza gelirse dualarınıza ilave edin. Bilal Nadir hazretlerini. Ve bir gün böyle pikniğe çıkıyorlar dervişlerle beraber. Tabi baskıda var ya baskıdan dolayı işte bağda bahçede toplanıyorlar. piknikte toplanıyorlar. Tarlada takkada toplanıyorlar.
Jandarmadan habersiz. O zamanlar öyle. Çünkü jandarma basıyor. İşte bunları alıp götürüyor. Genelde sufilere böyle bir baskı var. Böyle bir pikniğe çıkmışlar. Pikniğe çıkınca böyle işte minnette orada hazırlık yapıyor. Bir dana deli bir dana koşuyor. Bilal Nadir hazretleri diyor ki dervişte yakalayın şunu diyor. Hani danayı yakalayın. Dervişler koşuyorlar tabii. Yakala dendi. Emri yerine getiriyor. Yakalayıp getiriyorlar. Kesin oğlum diyor. Danayı kesin. Tabii danayı kesiyorlar ama hep böyle vardır ya içlerinden çok akıllılar. Birisi fısıldıyor. şeyhefendi yaşlandı bunadı herhalde elin danasını kestirdi bize diyor.
Vay lan elin danası gitti. Yüzüyorlar tabii. Elin danası gitti. Elin danası bitti. Vay elin danasını kestirdi. Yaşlandı mı bunadı mı? Ulan böyle yol mu olur? Ham dervişler çoktur öyle. Neyse aradan iki saat üç saat geçiyor. İki tane adam deli danalar gibi koşa koşa geliyorlar. dervişleri buluyorlar. Diyorlar ki bir dana gördünüz mü? He diyorlar gördük. Nerede? Aha tencerede diyorlar. Çin kesti. Aha diyorlar ağacın dibinde sakallı kestirdi. Öyledir dervişlerin bir kısmı. Allah affetsin. Kalbi çürükse bir bakmışsın tırnosol kağıdı gibi değişmiş.
Anında üç dakika önce sana can feda üç dakika sonra o sakallı kestirdi. git hesabı ondan gör. İki tane adam geliyorlar. Selamun aleyküm aleyküm selam. Diyorlar bizim danamızı nasıl kestin? Dana sizin miydi? Bizimdi tabi nasıl kesersiniz? Oturun bakalım siz şöyle bir oturuyorlar. Çay getirin. Dervişler kendi aralarında diyormuş ki he şimdi bir çayla adamları kandıracaksın sen. Elin danasını kes şimdi bir çay şey efendi anlatıyor bana elin danasını kes şimdi bir çay içir gönder öyle mi? Demiş bu dananın sahibi kim? O demiş ki benim. Demiş evladım bu danayı sen nereye götürüyordun?
Demiş Antep'te Bilal Nadir diye bir zat var ben ona götürüyordum bu danayı demiş. hayırdır evladım neden ona götürüyordun? Benim demiş hanımım hamileydi tam doğum olacağı zaman ebeler dediler ki kadın da ölecek çocuk da ölecek kadın da ölecek çocuk da ölecek denilince ben kendi kendime Allah'a yalvardım Ya Rabbi benim eşimi de çocuğumu da kurtar benim bu acıyı bana yaşatma benim eşim de çocuğum da kurtulursa aha demiş bu buzağı Antep'te demiş ben duyuyorum bir Bilal Nadir diye büyük zat varmış onun dergahına bağışladım
dedim demiş ee demiş ben demiş bu danayı Bilal Nadir hazretlerine götürüyordum sen nasıl kesersin demiş bu danayı tabi dervişler duyunca bunu herkes kalmış evladım demiş biz senin dananı kesmedik demiş biz kendi danamızı kestik demiş mezir ettin biz kendi danamızı kestik oğlum senin dananı kesmedik demiş herkes kalmış tabi o içi çürüyenler gelmişler efendim hakkınızı helal edin efendim hakkınızı helal edin helal olsun oğlum demiş dervişin çiği de olacak pişkini de olacak demiş çiği laf yapar dervişlerin ama o yoldadır ya
üstad ona merhamet eder yolda dursun diye üstad ona merhamet eder yolda dursun diye şimdi o yüzden eskiler işin zahir boyutuna bakmazlar al alır sat satar yatır yatırır kaldır kaldırır tut tutar kes keser bakın kes keser örnek veririm ya Yahudinin birisi gelir hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretine der ki bana borcunu öde o da der ki benim sana borcum yok der ki bana borcunun olmadığına dair şahit var mı öyle ya borcunun olmadığına dair şahit lazım der hazreti ömer efendimiz da hazreti ebu bekir efendimiz
meclistedir hazreti ebu bekir efendimiz der ki ben şahidim vallahi de billahi de sana borcu yok der bir de yemin eder Yahudi yürür gider döner gider hazreti ömer efendimiz der ki ya der hazreti ebu bekir efendimiz vallahi sen buna şahit miydin hani borcunun olmadığını biliyor muydun o demiş o diyor görmediğimiz Allah var dedi de iman ettim inandım Yahudiye borcum yok dedi de inanmayacağım mı ki diyor yani Yahudiye borcum yok dedi ben ona mı inanmayacağım vallahi de yoktur billahi de yoktur diyor arasındaki farka bak
işte eskiler eskiler o yüzden zahiren bir şey sana Kur'an ve sünnete uygun değilmiş gibi görünebilir sana zahiren işin hakikati ayrıdır ama sen onu bilmezsin sen onu görmezsin sen onu bilip görmediğinden kendince dersin ki Kur'an ve sünnetin hilafına bir iş işledi aslında hakikatte öyle değildir o belki de onun kendi malıdır belki de onun kendi tasarrufunda olan bir şeydir birinin arabasını alır vurur vay elin adamının arabasına vurdu o demiştir ona kendi malın gibi tasarruf et diye kendi malı gibi tasarruf edince
vurmak da var gitti vurdu bir yere sen dersin ki ona vay ya elin arabasını vurdu bak bir de öyle bıraktı gitti ha orada farklı bir şeydir sen onun hakikatini bilmediğinden kendi kendine fikir üretirsin hani dervişler derler ya baba baba iyi baba iyi baba senin malını tasarruf edebilir mi edebilir kalktı etti öbür tahtaki der ki vay ya gördün mü elin adamın malını ne yaptı elin parasını bak ne yaptı der neden hakikati bilmiyor o yüzden eskiler illaki kuran ve sünnet böyle demiş demezlerdi şunu yap yaparlardı bunu yap
yaparlardı bitti teslim olurlar dışarıdakiler bunun hakikatini bilmediğinden bunu habire ne yaparlar eleştirirler o yüzden şeyhte fena olmak tekrar bunu söyleyeyim şeyhte fena olmak şeyhin çizmiş olduğu muhammedi yolda yürümektir peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de fena olmak hazreti muhammedi mustafa'nın maneviyatına teslim olmaktır bakın onda fena olmak direkt ondan gelen her ne var ise ona teslim olmaktır insanlar seni taşlayabilir insanlar senin hakkında laf söyleyebilir çoluğun çocuğun eşin gelinin damadın
sana sırtını dönebilir seni anlamayabilir enteresan bir şeydir bu bana şeyhim dedi ki oğlum peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri senin hakkında böyle dedi böyle yapsın dedi emredersiniz efendim dedim bu kadar millet beni taşladı tefe koydu çaldı ya ben kendi nefsimden bunu yapmadım ki benim başında şeyhim var bana böyle yap dedi bitti benim için bu kadar biz izmir'den geliyoruz mustafa efendi senin hakkında diyeceğim ki dedi şeyhlik yapıyor senin millet dedi biraz tiftikleyecek oğlum arkandan çok laf söyleyecekler
ama dedi nevşehir'de dedi karakola çektiler dedi orada bu mustafa özbah kim dediler dedi ben de dergahın şeyhi dedim oğlum dedi sen nesin dediler dedi ben nevşehir sorumlusuyum dedim dedi çünkü dedi hep senden sordular dedi hep seni söylediler oğlum dedi bu 28 Şubat'ta oluyor ben o İzmir'e uçakla indi orada birkaç gün durdu dönüyoruz biz geriye Akhisar'a gelirken Akhisar'a gelirken ben sorguya çekildiğini biliyorum bir cuma gün onu işte davet ettiler gitti o da böyle dedim oğlum hakkını helal et helal olsun efendim
dedi bunu söyleme iyi mi oğlum dedi hani bu bunu dedi aramızda kalsın ben öldükten sonra dedi söylerse emredersiniz efendim geldik dakika bir gol bir ortalık yanıyor böyle Cürcün'a Şeyh Efendi senin hakkında böyle demiş demiştir Şeyhimiz bizim şeyhlik yapıyormuş şunu demiştir Şeyh Efendi Şeyhimiz bizim istediğini der aramızda sır hiç kimseye söyleyemiyor böyle böyle dedi diye ortalık Cürcün'a millet gidiyor bak Mustafa abi için biz böyle böyle demedik mi bak Şeyh Efendi de böyle dedi hiç kimse şunu demedi çünkü sufilikten
pay almamışlar ya bu böyle diyor bu adam da burada gözümüzün önünde burada bizim bilmediğimiz bir şey olabilir mi bu işte ayrı bir hikmet olabilir mi bu işte ayrı bir strateji olabilir mi kimse düşünmüyor vur habalıya vuruyorlar boyuna acımasızca vuruyorlar vurulmadık yanım kalmıyor benim ama Şeyhin bana bir şey söylemiş yol böyle bir şeydir Şeyhin sana bir şey söylemiş sen onu konuşamazsın sen onu söyleyemezsin hatta sana söyler öbür taraftan der ki bunu böyle yap der öbür taraftan der ki ben söylüyorum yapmıyor kendi kafasına
göre yapıyor der bunları yaşayan insanım ben bunları yaşayan insanım susarsın sen bir şey desen Şeyhini mi yalancı çıkaracaksın abi senin hakkında böyle demiştir demiştir abicim bizim Şeyhimiz o ha istese değiştiremez mi seni bir lafına bakar madem bu kadar mendevur bir adam aldım zakirlikten de geç ya şeyhlik yapan bir zakiri neden tutsun ki aldık da geç halbuki daha öncesinden söylenmiş sözüm var bir gün gelir size şeyh oldum dersem sakalımdan tutun yüzüme tükürün sözüm orada duruyor hala daha
duruyor sözüm orada bakın sözüm benim hala daha orada duruyor hoş orada şeyhim sağ olduğu müddetçe dedim iyi hatırlayın orayı eskiler hatırlarlar size gelir bir gün oldum dersem dedim ama ben kendimi sınırladım ölünceye kadar eyvallah benim şeyhlik derdim yok çünkü asla da şeyh olmadım olmayacağım da zaten benim şeyhlik kapım kapalı kadro yokmuş da şeyh olarak atamıyorlar şimdi yol öylesine enteresan yoldur eskiler susarlar derler ki bunda bir hikmet vardır zahiren uygun görmeyebilirsin sen
o dahi hatadır yolda o bile hatadır sen zahiren dahi uygun görmeyorsan o dahi çiğliktir hamlıktır ya senin o senin üstadındır mürşidindir ya değildir mürşid insan bitmiştir mesela acabası yoktur soru işareti yoktur işte bu o şeyhin çizmiş olduğu Muhammedi yolda yürümektir ardından fena fil resul gelir bu nedir bu Hz. Muhammed Mustafa'nın maneviyatına tabi olmaktır rüyanda görürsün tak yerine getirirsin veya ondan bir haber gelir tak yerine getirirsin senin için ikinci bir şık yoktur anında çok böyle hani
duygun girer nazın girer duygun girer nazın girer böyle hani ipin üstünde durur gibi kılıcın üstünde durur gibi bazı meseleler olur bir tek odur ama o da bir üflemeye bakar bir kaş işaretine bakar bir mimiğe bakar o tip işler tehlikeli bir noktadadır o esnada görürsün yüz asık hemen oraya vurursun çünkü bundan dolayı yüz asıktersin o kadar ince bir noktadır o bakın o kadar ince bir noktadır o bir an kaşını çatık görsen dersin ki bu meseleden kaşını çattı hemen oraya vurdurursun zaten Allah affetsin orayı yakar yıkarsın
zaten yakıp yıkmazsan zaten eyvah ki eyvahdır işi yol odur çünkü ardından fena fillah gelir o da nedir o kimsenin kalbine direkt Cenab-ı Hakk'ın ilham etmesidir artık bu ilhamlar hepsi de senin mürşidinle bağlantılıdır yine senin şeyhin bir an peygamber efendimiz olur bir an şeyhin olur bir an peygamber efendimiz olur bir an şeyhin olur bunlar delillidir dergahın içerisinde böyle rüya gören böyle hal gören dervişler olması gerekir bu olmazsa dergahın içerisinde bu olmazsa sıkıntı vardır o kimsenin mürşidliğiyle alakalı
sıkıntı vardır bakın yol delili söylüyorum size yol delili böyle rüya görenler böyle hal görenler üstadlarına anlattıktan sonra dervişleri anlatırlar ama kendi nefislerine uymayacaklar o dergahın içerisinde cebrail aleyhisselam'ı görenler vardır o dergahın içerisinde muhammed mustafa ile sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenler vardır bunları dışarıda bunları bilmeyenler eleştirirler laf söylerler rüya sahih rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür bunları eleştiren bunları ne bileyim işte olmaz gibi görenler
tecid-i iman tecid-i nikah gereklidir bir mürşidin bir mürşidi kamilin dergahında bunlar yaşanması gerekir bunlar yaşanmıyorsa o dergahtaki mürşid gerçekten mürşidi kamil değildir o dergahın dervişleri kendilerine bir mürşid aramaları gerekir açık ve nettir bunlar bakın açık ve net ilim olarak söylüyorum ondan sonra fena fillaha geçer inşallah 8. sayfadan devam edeceğiz hakkınızı helal edin el fatih amin amin iyi
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.