Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 23 Aralık 2012 · 52:03
Allah gecenizi ayırasın, inşallah. Selam-ı Hakk'ın, ömrünüzü hayırlı eylesin. Hayrınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, inşallah. Aşıkların, gönüllerinin yanışlarında Kıvılcım vardı, gönüllerini sevgiliye vermiş olanları, gönüllerindeki derdin belirlikleri vardır. Sen hiç duymadın, yanıp yakılanların gönüllerinden çıkan ateşli bir mahta.
Allah'ın rahmetin huzuruna geçer gider. Aşık koştuğun yeri yapıp küleden ateşse, gönül küllerinden yeniden doğan nedir? Gerçeğin tadını alan, ravine halkına alır, çetenle de kalenderin tacına alır, peki gerçeğin tadı nedir? Öyle gezdin ki dünya tatan berkepçe, içemedim duyacağım bir yâret. Ne zamanki geldik bu bir yerine, vardık da aşkın, yanışının tadına.
Beni sende gördüm, canla yukaklandır. Ben herkese yaşayın, ya ben Allah, huyuda bulmak değil ama seni yakacak mı, durdur, gülmem. Bu nasıl aşk tarafı nedir, aşk nedir, sevmek nedir, bu Allah'ına aşık olmalı mı, bu Allah'tan korkmalı mı, bu sevmeyi de Allah'tan korkar mı, sever, sever, hangisi aşıkta yakışır? Başkalarının aşıklığını, kendi aşıklığınız gibi görmüş, bir başkasının aşıklığı, kendi aşıklığınıza atfederseniz, yanılırsınız, o zaman o taklit olmuş olur.
İnsanlar muhakkakki, bir şeye muhabbet beslerler, bir şeyi severler, bir şeye aşık olur. Eğer bir kimse muhabbetini aşıklık olur, görürse yanılır. Bu yanılgı, insanı daha da kötüye götürür. Allah muhafaza edilsin. O yüzden bir kimse aşıklık, haddini bilmiyor ve hiç kendisini sevemiyormuş gibi görmektir. Eğer bir kimse kendisini aşık görüyorsa ve kendi aşıklığını, nasıl aşıklık değil de, kendi aşıklığını öne koyup, onun şerh edilmesini istiyorsa, o akıl aşıklık değil. O yüzden bir kimse, bir şiir yazar kendisi ve kendi yazdığı şiiri de, ben nasıl aşıkım bak, bunu yorumlayayım derse, o kimse batmıştır.
Tabii bunu böyle konuşmak istemem ama, burada beni sende gördüm can Mevlana, yanarken sende söndüm ya Mevlana, kuyuda boğulmak değil ama, seni yakacağımı öldüm gül Mevlana. Bu aşıklığı şerh ettirmeye kalkarsın, bu kardeş batar ama batması lazım ki uyansın, törbe edin, geri dönsün. Yani beni sende gördüm can Mevlana'nın dediğinde aşık olmamış olur, onu da ego, kendisini başka yerlerde görür.
Şeytan aldan bir çift yukarı çıkacak, kendini Hazreti Peygamber'de mi görsek, bir çift daha yukarı çıkınca kendisini Hazreti Allah'ta mı görsek, bu aldatmaca, yanaşın birazdan, dışarıdan gelenler yer bulsun. Böyle gezdim ki dünya kazandan kepçe, içemedim doyacağım bir yâre.
Ne zaman ki geldim Ruhi bir yâre'na, vardım aşkın yanışının tadına. Aşığın aklı yok, aşık, aşkın tadına vardım dediği anda battığının resmidir. Aşıklıklarını örnek alabilirsiniz. Başkalarının aşıklıklarını kendinize attak kabul edebilirsiniz.
Bir başkasının aşıklığından aşıklığı öğrenebilirsiniz. Bir mürid, mürşidinden aşıklığı öğrenir. Mürşidinin aşıklığını kendisine kutup olarak görür. Real yaşanan bir şeydir çünkü. O real yaşanan bir şey olduğundan o real yaşananı kendisine örnek alır. Taklit edemez.
Taklitçilik maymunluktur. Asla başka bir sufi kardeşinizi de taklit etmeyin. Bir derviş kardeşinizi taklit etmeyin. Diyeceksiniz ki ya, taklit lazım mı? Lazımdır. Başlangıçtır o. Ama ibadetlerin zahirinde taklit var mıdır? Vardır. Bu başlangıçtır. Bir namazda Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazreti'nin taklit edin. Zaten o da hadis-i şerifte benden gördüğünüz gibi kılın demiş. Benim kıldığım gibi kılın dememiş. Benden gördüğünüz gibi namazlarınızı ve ibadetlerinizi yapın demiş. Gördüğünüz nedir?
Zahiridir. Eğer benim kıldığımız, benim kıldığım gibi kılın deseydi yandıydı oradan. Bu da onun gibi. Zahiren taklit edin. Bunda bir sıkıntı yok. Ama söz konusu olan aşk ise o taklit kaldırmaz. Aşk çünkü hücre gibidir. Herkesin hücre yapısı farklıdır. O yüzden aşıklığı da farklıdır. Birinin aşıklığı birine benzemez. O yüzden aşıklıkla alakalı söyleyecek çok söz var. Ama mesela aşk düştüğü yeri yakıp kül eden ateşse gönül küllerine yeniden doğan nedir? Aşk düştüğü yeri yakıp yıkmaz ki. Yakıp yıkıyor dersek, bana bir tane yakılıp yıkılan yer ve insan gösterir. Kitaplardan okunan aşık, aşk düştüğü yeri yakar değil mi?
Öyle derler. Bir yananı görelim ya. Buradaki yangınlıktan kast edilen ne ki? Aşk düştüğü yeri yakar, yıkar diye gören akıllılar. Akıllılar bakar, aşkın düştüğü yer yanıyor derler. Yıkıldı derler. Bu aşıklıktan nasibini alamamış eşeklerin işidir. Hazreti Mevla'nın sözü, aşktan nasip olmayanın eşekten farkı yoktur. Aşktan nasip olan ise aşkın düştüğü yerin yakılıp yanılmadığını görür. Der ki buraya bahar gelmiş.
Güller tomurcuya durmuş, karanfiller açmış. Leylaklar boynunu bükmüş, sümbürler kokusunu satmış. Ağaçlar çiçek açmış. Meyve verme gibi. Belli ki buraya aşk tecelli etmiş de bu yüzden oraya bahar kokularını satmış. Siz yakılıp yenilen yere mi misafir olursunuz? Yoksa baharların açmış olduğu yere mi misafir olursunuz? Allah'ın misafir olacağı gönül baharın açtığı gönüldür. Allah çöne misafir olmaz. Çöl gönüllülere misafir olmaz. Allah eğer çöl gönüllülere misafir olmuş olsaydı, bütün çöl gönüllüler eşinevâ olur. Tecelli ettiği yerde çiçekler vardır.
Irmaklar vardır, ırmaklar vardır. Bu yüzden biz nazarımızda aşk düştüğü yeri yakmaz, düştüğü yeri ihya eder. Aşık da ihya eder. Neden? Neden? Aşık çünkü ihya olunmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatına baktığımızda asla öyle değildir. Bizim önümüzde derbeder bir aşık profili yok. Bizim önümüzde çöylere düşmüş, yanmış, yıkılmış bir aşık profili yok. Bizim önümüzdeki aşık profili Hz. Muhammed Mustafa. Hakkıyla sana kulluk edemedim ya Mahmud demiş.
İnsanlar, en büyük ve en güzel aşık olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin aşıklığını kendilerine örnek alacaklarına gidip Allah'cı Mansur'un aşıklığını örnek alıyorlar. Onun aşıklığını da örnek almıyorlar, onun sözünü hoşlarına gidiyor, enel hak dedi. Tavrılık var insanların içinde, kendisi de bir an önce enel hak diyecek ve sohbet esnasında enel hak diyen Hallac-ı Mansur gecede yüz rekat namaz kılardı, vird olarak, siz eski sufilerin vird namazlarını bilmezsiniz.
Hallac-ı Mansur'un virdini bir yerde duydunuz mu, gördünüz mü, hiç yok. Sahih eserlerde geçer. Gidin avarif-ül marifi okuyun. Evliyaların hayatlarını oradan okuyun. Evliyaların hayatlarını oradan okumayız biz hiç. Birisi bir kitap yazar, küçücük bir hikaye gibi bir şey. O hikayeden paraları vurur, orada da yalan yanlış şeyleri yazar oraya. Bütün insanlar Hz. Şemseddin-i Tebrizi'nin Hz. Mevlana'yla olan mürşid ilişkisini tersine çevirip, Hz. Mevlana'nın mürşid, Şemseddin-i Tebrizi'ni mürid eder, ondan sonra Şemseddin-i Tebrizi'nin Hz. Mevlana'ya aşık olduğunu söyler, ortaya çarpıp bir şey çıkar.
Bundan da adam parayı kazanır, en büyük mevlevi o olur. Veya bundan parayı kazanır, en büyük mevlevi o, İzmir'de bizim Orhan Hoca, bana bir söz sordu, psikolojik problemi olan bir kimsenin sözü demişim ben. Bana dedi ki ben bu sözü dedi, psikoloji doktoru profesörüne sordum, o da aynı şeyi teşhisi koydu dedi.
Bu kim biliyor musunuz dedi bana, hayır dedim ben. Bu işler dedi, o var diye bir kadın neyi yazdı. Elif Şafak, Elif Şafak sözü dedi. Beni yıklendirmiyor dedim ben, kimin sözü oldu. Ama bu söz dedi, psikolojik travma yaşamış bir kimsenin sözü. Ertesi gün gitmiş Elif Şafak'a sormuş, imza günü varmış. Demiş ki, siz biz için psikolojik bir problem yaşadınız mı? Evet demiş o. Nereden biliyorsunuz demiş. Benim bir dedemiş, mevlevi dedesi var da demiş. O bazen kah dede diyor bana, kah efendi diyor, kah Mustafa Bey diyor. O günkü halet-i ruhiyesine göre. Demiş, ona sordum sizin sözünüzü, bunu söyledi demiş. Evet demiş, ben bu psikolojik rahatsızlığımdan demiş, meslebi okuyarak ben korkutum demiş.
Biz o sözü aşıklık olarak alıyoruz. Düştüğü yakıp külme diyormuş şimdi. Hayır. Bir yeri kendisine göre dizayn eder. Aşık, gönlünü maşukuna göre dizayn eder. Aşık, gönlünü maşukuna göre dizayn eder.
Aşık, kendisini maşukuna göre düzenler, dizayn eder. Onda kendisini görmez. Hep maşukunu görür. Eğer o kendisini görüyorsa, o gerçekten kendi nefsini ilahlaştırmıştır. O aşıklık değil. Gerçeğin tadını alan er ne altına aldırış eder, ne kalenderin tacına bakar. Peki gerçeğin tadı nedir? Gerçeğin tadını alan er altına da aldırış eder, taca da aldırış eder. Gerçeğin tadını almış olan bir kimse, gerçeğe erişmiş olan bir kimse, hiçbir şeyi kıymetsiz görmez. Ne kıymetliyse, onun kıymetine değer verir.
Kıymete kıymetli değeri verir, kıymetsizde kıymetsiz değeri verir. Gerçeğin tadına varmış olan bir kimse, eşyanın hakikatine vardıysa, Gerçeğin hakikatine vardıysa, değerli olan şeyler onun nazarında değerli, değersiz olan şeyler onun nazarında değersizdir. Gerçeğin hakikatine erer bir kimse, öyle altına değer vermeyen, taca hırkaya değer vermeyen, yok işte dünyaya değer vermeyen, yok şuna buna değer vermeyen kimse değildir.
Yolun başındadır o. Ona derler ki altına da değer verme, taca hırkaya değer vermeyecek, yolun başında olanlar altına da taca da değer vermeyecek. Yolun başında Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri başına bir tacı giydirecek de, o taca değer vermeyecek, öyle mi? Hazreti Cebrail ona bir hırka getirecek, o hırkaya değer vermeyecek, öyle mi?
Lan nefsi de manadan uzak şeyler. Yok, bugün ben bu defteri kapatayım. Aşık olun, örnek olarak Muhammed-i Mustafa'yı sanırlar ve selleni alın. Aşık olmak, kul olmaktır. Süslü sözler söylemek değildir. Aşık olmak, Muhammed-i Mustafa'nın izinden, peşinden gitmektir. Giriş, kelimeler kullanmak değildir. Aşıklık ilahi manadaysa, Kur'an'a uymaktır. Bakın Hazreti Mevlana ne diyor? Ben Kur'an'ın kuluyum, Muhammed-i Mustafa'nın yolunun tozuyum. Kim bunun dışında bir şey söylerse, söylenen o sözlerle o kimseden de vereyim.
O zaman aşıklığa bakacağımız pencere o olmalı. Üniversite, evlilik gideni, manevi kabiliyet güzelliğine göre Allah'ın evli kimseler kurumlar nasip eder mi? Bu takdiri ilahi midir? Yoksa durumu kötü bir kulun yaşadığı evlilikten, okuldan olan büyük kararından takdiriyle ilahi midir?
Bunların hepsi de insanların kendi cüz-i iradesidir. Evlilik insanın cüz-i iradesidir. Okulu bırakıp bırakmamak cüz-i iradesidir. Okulda başarılı olup olmamak onun çalışmasıyla alakalıdır. İnsanların dünya hayatındaki yaptıkları, ettiklerinin hepsinde sorumlusu kendileriyle alakalı, kendileridir. Mükellefiz biz. Mükellef demek, onun aklı var, sorumlu demektir. Bir mükellefiyetlikten geçer. Biz günah işleriz, takdir böyle mi işleriz, Allah'ın üzerine atarız. Kendimizce yanlış bir evlilik yaparız, Allah'ın takdiri böyleymiş deriz. Oysa Cenab-ı Hak evlilik kapısını da açmış, boşanma kapısını da açmış.
Biz işimizde çalışmayız, çabalamayız, çaba sarf etmeyiz, takdir böyleymiş deriz. Yaşım 51, şimdiki aklım, tecrübem, bilgim, görgüm 20 yaşında lazımmış bana. Mümkün mü? Değil. Değil. Ama insanlar hayatı kendi iradeleriyle yürüyorlar. Kendi iradenle evleniyorsun. Ya da iradenin birine teslim ediyorsun, o evlendiriyor seni. Bu annen, baban, şeyhin, kimsenin.
Yol açın, çocuklar gelin bu tarafa doğru yol açın. Yanaşın biraz daha bu tarafa doğru. Gelin iki dizinizin üstüne çıkın. Sağlı, solunlu böyle bir yaklaşın. Daha burası bu kadar da insan olur. Günlük hayatımız, her şey bizim bu noktada. Bizden çıkanlar, bizim kendi irademizle alakalıdır.
Hiç kimse kafamıza silahı dayı, bunu zorla yapacaksın diyeyim. O yüzden bizim kakırta, yani takdir böyleymiş deyip de, tembelliğimizi Allah'ın üstüne atmak, ne bileyim işte bu böyle olacakmış deyip de, kendi kendimize çalışmamamızı veya da herhangi bir aymazlığımızı Allah'ın üzerine atmak yok. O yüzden evlilikte kendinci irademiz, seçimlerimiz, bizim seçimlerimiz, iş, aş, eş, okul, çalışmak, çalışmamak hepsi de bizim seçimimiz. Allah'ın mekrinden emin olmak veya olmamak ne demektir? Yani Allah bu noktada bir insanın ceza verir mu, vermez mu, bundan emin olup olmamakla alakalı herhalde. Anlamına baktığında ölç almak çıktı. Allah'ın ölç malıyor, mekir ceza yani. Kim ölç alıyor, anlayamadım anlatırsanız çok sevinçler. Allah'ın mekri demek, Allah'ın cezası demek ki.
Veya ölç almak da olur. Cenab-ı Hak ölç alır mı? Sen Kur'an ve Sünnet tarihinde durmazsan o da cehennemde ve ah dilemezse ve nankörlerden olursak, bunun da bir cezası var. Evimde şiddetli geçimsizlik var, bana yardımcı olun demiş bir kardeş. Geçimsizliklerin sebebi nefistir. İnsanlar nefislerine uyarlarsa, geçim noktasında sıkıntı yaşarlar birbirleriyle. Kim Kur'an ve Sünnet'e uyar iyi ahlaklı olursa, geçim sıkıntısı yaşamazsın. İki kişi kavga ediyorsa, ikisinin de ahlakı seviyesi düşüktür. Birisi bir laf söyledi, karşısında, karşısındaki kimse de laf söylediyse, ikisi de eşit düzeyde. Yani o beni ısırdı, sonra ben onu ısırdım. İkinizin de birbirinizden farkı yok.
Önce o laf söyledi, sonra ben ona laf söyledim. Değişen bir şey yok, ikiniz de birbirinize laf söylemiştiniz. İkiniz de ahlati olarak seviye düşüklüyor. Biriniz sussaydı, o üstün ahlaklı olurdu. Biriniz sussaydı, susan üstün ahlaklı olurdu. Birisi kadın adama laf söyledi, adam da ona laf söyledi. Erkek yani, devam etti. Veya adam kadına laf söyledi, kadın da ona laf söyledi. Devam etti. İkisinin de ahlakı seviyesi düşük. Seviye düşük. Seviye düşük. Sonra diyorlar ki, ağır konuş.
Ağır konuşmuyor. İmanın şartı altındır. İmanın şartlarına gerek, görerek mi iman edeceğiz? Yoksa görmeden mi iman edeceğiz? Veya da iman ettiğimiz bu şartları görmenin yolları nelerdir? Hazreti Ali Efendimiz, görmediğim Allah'a iman etmem demiş. Yok, bu görmediğim Allah'a ibadet etmem.
Bir kimse imanı görmeden başlar da, inşallah kemale erer, şehadet eden görür. Abla migren askısı, doktorlar çare bulamadı ve şu anda hamile ve hiç ilaç kullanamıyor. Lütfen bir terman verin Allah'ın izniyle demiş. Tevhide devam edeceğiz. Tevhid, ilaç ilgili olacaktır sorun. Büyü var deniyor.
Yapan bizden değildir deniyor. İnanan da aynı şekilde ve büyü bozdurmak için herhangi bir işlem yapılması ve büyüğünün bozulması için birine minnet edilmesi gerektiğinde ise o da haramdır. Bizden değildir deniyor. Peki sonuç olarak ne yapılmalı ya da büyü var mıdır ve çözümleme noktası nedir? Büyü vardır. Çözümleme noktası da vardır. Büyüyü inkar etmek mümkün değildir. Büyü yapanlar da vardır çünkü. Ama bir kimse büyü yaparsa, büyü yapan yaptığı büyüye inanarsa kübüreklidir. Büyü yaptıran da ona inanarak yaptırıyorsa o da kübüreklidir. Bunun çözümü, bunun karşı tez olarak büyüye karşı büyü bozmak ve büyü çözmek için ilim öğrenmek bazıları için bir vahtır.
Ama o ilmi parayla satarsa, o ilmi parayla yaparsa biraz sıkıntılı ama o kimse o büyü çözme, büyü bozma işini yapabilmesi için bayağı mesai harcaması lazım. O yüzden eski sadece büyü bozmak ve büyü çözmekle ilgilenen kimselerin bundan belirli bir ücret almalarına cevaz vermişler. Büyü bozma ve büyü çözme ilmi farklı bir şey.
Büyü yapma gibi ilmi var bunun başlangıç noktası. İşte 40 günlük riyazatlar var değişik, 7 günlük riyazatlar var, 14 günlük riyazatlar var, 20 günlük riyazatlar var. Bu riyazatlar esnasında hayvan salgıda yememe var. İşte insanın el değdiği herhangi bir yiyecekle yememe var. Gidecek biraz ottur, çöktür, dağlardan oradan buradan yiyecek, içecekler bulacak. Hatta normalde çeşmeden akan sudan dahi içmeyecek, işte gidecek dereden su toplacak, gelecek içmek için, dere suyundan yıkanacak, işte gidecek. Hiç kimsenin sahibi olmadığı terk edilmiş. Ormanlık alanlardan ot toplayacak, çöp toplayacak, onlardan yiyecek, içecek, kendisini böyle riyazata katacak. Bu riyazat esnasında değişik virkler var.
O virkleri çekecek, o virkleri çektikten sonra Cenab-ı Hak ona bir görevli tahsis edecek. O tahsis ettiği görevliyle yapılan büyülere ne okunması gerektiğini ayrı etten, o manevi vazifeliden o ilmi alacak. Ve ondan sonra o gelen büyüye okunacak olan şeyleri okucak. Vekf yazılacaksa, vekfini yazacak, o kimsenin üzerine koyacak. Bunlar için o kimsenin bayağı yol kat etmesi lazım. Benim bildim bu. Bunları böyle yapayım. Bunları yaparsa makul bir şekilde o kimse çok rahat büyülere karşı vekf yazabilir. O karşıdaki kimsenin ne büyüsü yapıldıysa ona, o büyüye karşı Kur'an-ı Kerim'den ayetler bildirilir ona.
O ayetleri yazar veya o ayetleri o kimsenin üzerine belli bir gün, belli miktar okun, o kimsenin bir izniyle, Allah'ın izniyle şifa bulurur. Bu caiz, bu mucaiz. 51 yaşındayım, 25-26 yıldan beri de sohbetler yaparız, gider geliriz, bu şekilde birisini tanımadılar. O yüzden biz kardeşlere felaknaz tavsiye, her kürsi tavsiye, durumuna göre onlara adet veririz.
Diyoruz ki şu kadar, biiznillah onlar da şifa buluyorlar. Yapılacaksa derinlemesini böyle yapmalı. 110. bir eğitim okuyacak, kılabıdır. İster bu yandan olsun, ister sonunda o yana kılabuzdur bize.
Aşkı anlatmak, bildirmek için ne dersen diyeyim, aşka geldi mi o sözlerden utanır kalır, dilin anlatışı aydınlatır, aydınlatır ama dile düşmeyen söze gelmeyen aşk, az önceki soruya cevap bunlar şimdi. Bu hastalığı hastalıklardan apa, demek ki aşik bir hastalık var. Hastalık normal hastalıklardan değil, hastalık bilinen hastalıklardan değil.
Bu bambaşka bir hastalık ve bu hastalık usturulup geçmiş insanlarda gök izleyebilmek için bir alet, astronomiyle alakalı. Almayınca yıldızları, güneşi, dünyayı, gezegenleri izlemek, onları hesaplamak, onları takip etmek mümkün değil.
Ancak bu aleti olan kimseler, fizikle, astronomi ilmiyle uğraşabiliyorlar. Eğer bu alet hiç kimseler yok ise, bu kimsenin gök bilimleriyle uğraşması mümkün değil. İşte diyor, aşk Allah sırlarının usturlanıdır, aleti gibidir. O alet sırrına ulaşırsın. Olmazsa, aşk olmazsa Allah'ın sırlarına ulaşman mümkün değil. İşte diyor ki, aşıklık da hastalıklardan, normal hastalıklardan değildir. Sen onu normal bir hastalık gibi görme. Sen onu normal bir şeymiş gibi görme. Hani cariye hastaydı ya, cariyenin hastalığı için söylüyor bunu. Diyor ki, aşk gibi değildir.
Aşk ister bu yandan olsun, ister o yandan, sonuçta o yana kılavuzluktur bize, kılavuzdur bize. Aşk ister mecazi olsun, ister hakiki olsun. Mecaza duyulan hak, aşıklık da, aşk da, hakikate doğru yiyiz. İster o kimse, direkt hakikat yolculuğundan başlasın. Yani bizim dediğimiz gibi, siz Hazreti Peygamber'in aşıklığını kendinize örnek alın ve oradan yürüyün. Bu, direkt hakikat aşıklığının başlanması. Hakikate doğru yol gidecek olan kimse, önce şeyhini sever, üstadını sever, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem adetlerini sever ve Allah'ını sever. Allah'ın bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini, çölde susuz bir kimseye soğuk şerbet gibi sevgili eyle.
Üç tane sevgi var bakın, ilmel yakın, aynel yakın, hakkel yakın. Bir, seni sevdirecek olan sevgi. Birisi seni sevdirecek, onu bana sevdir. İkincisi, birisi seni seviyor, onu da bana sevdir. Üçüncüsü, sen kendimi bana sevdir. Bu üç sevgi caizdir. Bu üç sevgidir ve kıtridir. Bana sevdirecek olan bir kimse sevinir, kıtridir. İlahidir bu. Allah'ı seven sevilir, kıtridir. İlahidir. Allah'ı seveni sevmek imandır. Allah'ı sevdireni sevmek imandır.
Allah'ı sevmek imandır. İmansızlar Allah'ı sevenleri sevmez. İmansızlar Allah'ı sevdirenleri sevmez. İman-ı kamil olanlar, Allah'ı sevdirenleri de, Allah'ı sevenleri de, Allah'ı da severler. Bir kimse, Allah'ı seven bir kimseye sevme noktasında kalbinde arıza varsa, tezid-i iman eylesin.
Ve o küfür ehli olarak göçer. Birisi Hazreti Mevlana ise, küfür ehli olarak göçer. Birisi Hazreti Peygamberi sevmiyorsa, küfür ehli olarak göçer. Birisi bir veliyi sevmiyorsa, küfür ehli olarak göçer. Onun kalbindeki o karartı, onun küfürüne sebep olur. Hadis-i Kudsi, kim Allah'ın veli kullarına düşmanlık ederse, yırtıcı aslanın avundan intikamını aldığı gibi, Allah da ondan intikamını alır. Bir anca şey var ya, bırak ya şu adamı. Bir bilgin var mı?
Hazreti dedi mi bu adamı bırak diye? Senin kalbine ilham gör diye? Hiç çek şüphe. Hazreti Keylan Hazretleri der ya, bizim kılıcımız orada durur.
Biz kimseyi vurmayız. Ahmaklar gelir kendileri diyor, kendilerini kılıca vurdurlar. Kılıcımız bizim durur diyor. Ahmak gelir, bizim kılıcımıza kendisi vuruyor. Bu ne? Veli'ye sataşmak. Başıklık, hakikat noktasında tasavvuf ehlinden başlar. Yolu kısa durur. O şeyhini sever, o Hazreti Resulullah'ı sever, Hazreti Allah'ı sever, yolu kısa, hakikattir olur. Haz nedir? Mecaz. Mecaz'ın yolu kadını sever, adamı sever, çocuğu sever, malını sever. Hoşuna gider onu. Ben de seslenmem.
Derim ki, sen de çok ona aşık olursan hakikate bulursun. O da şunu düşünür. Bir kadına aşık olacak, oradan hakikate gidecek. Aslında o kadına aşık olmayı istemesi nefsidir o kimse. Veya bir adama aşık olacak, oradan hakikate gidecek. Züleyha Yusuf'a aşık oldu ya, hakikati buldu. Aslında farkında değil. Kendisini Züleyha'ya sevdiği adamı da Yusuf'a benzeriyor. Kendisi Züleyha muhteşem, sevdiği adam da Yusuf muhteşem. Ben şimdi öyle bir hayal kurguladığını bilmiyorum onun ama ben öyle görüyorum. Yok ki, sev ki adamı hakikate eriş.
Yusuf'tur. Yusuf, yaratılmış olan insanoğlunun içerisinde erkeklerin ikinci güzeli. İkincisi. İkincisi ki, Muhammed-i Mustafa Asallahu aleyhi ve sellem. Aslında o kimse ben mecazdan yola gideceğim derken ya da kendini mecdum görüyorum.
Leyla, Leyla derken buldu Mevlayı, Mevla'nın aşkına yanlı gidiyor. Senin bir tek çölün eksik. Akılım sen öylesine sev, ceylanlarla konuş. Leyla'nın gözüne benziyor bunların gözleri diye. Hadi sen öylesine sev, ceylanlarla arkadaşlık et, dostluk et. Evini bırak, işini bırak, arabanı bırak, katını bırak, yatını bırak.
Mecnun öylesine sevdi, sarıyı bıraktı. Mecnun'un babası, padişah. Padişah Mecnun'un babası. Mecnun bıraktı, tacı tahtı. Parayı terk etti, hizmetçileri terk etti, rahat yatağı terk etti. Bir eli yağda, bir elde balı terk etti. Mecnun dünya ve dünya ile alakalı her ne var ise reddetti. Leyla deyip gitti, çöllere düştüm. Çöllerdeki hayvanlarla arkadaşlık etti. Onlarla yoldaşlık etti. Her gördüğü şeyi Leyla'ya benzetti. Az önce vardı ya kendisini Mevlana'da göre. Önü Leyla'ya benzetti.
Habir ederler, tarif ederler. Eşeği dahi gördüğünde Leyla'ya benzetti. Dedi ki gözleri Leyla'ya benziyor. Ceylan'ı gördü, Ceylan'ın da gözünü Leyla'ya benzetti. Bir hayvan gördü, hayvanın bir şeyini Leyla'ya benzetti. Gördüğü, gördüğü her şeyi Leyla'ya benzetti. Suyu içemedi, suyun içerisinde Leyla vardı. Arkadaşı su getirdi ona, su bıraktı. Çöle, bunları okumazlar hiç. Arkadaşı su bıraktı çölde içsin diye. Bir hafta sonra geldiğinde baktı ki suya hiç dokunulmamış. Dedi ki Fuat, sudan içmemişsin. Dedi ki baktıkça Leyla'yı gördüm. Her kabı elime aldığımda Leyla'yı gördüm. Her suya baktığımda Leyla'yı gördüm. Yapamadım dedi.
Suyu kaba dökemedim. Su Leyla, kap Leyla, testisi Leyla. Güneş Leyla, ay Leyla, dünya Leyla. Çöller Leyla, arkadaşı ona böyle bir çölde dallardan bir çadır gibi bir şey kurmuştu. Bir hafta sonra geldi, yok kendisi orada. Aradı, çöllere düştü. Ayak izlerini takip etti. Bir baktı ki bir çölünün içinde bir ağacın dibinde duruyor. Dedi ki nasıl geldin buraya? Bana Leyla gel dedi. Onu tuttu elimden. Dedi ki Leyla bu tarafta. O dedi ki bırak elini. Neden? Leyla'yı utanıyorum dedi elini sen. Beni benim ondan başka kim?
Mecnunum diye. Başka bir kadın ona gel dediğinde hemen gidiverin. Mecnunum diye. Leyla'sı evlerine teklifini kabul etmezse bir hafta olsan başkasına. Mecaz aşk bu. Aşk-ı mecazi. Kadımsan Züleyha gibi ol. Namus belasını vur taşa. Adikaten sev. Aşk-ı mecazi. Yataya yatar hazır beklerdi. Züleyha gelsin diye. Bir gün Züleyha pencereden dur bakıyordu. Gelmiyor yatağa. Yusuf dedi ki ya Züleyha gelmeyecek misin? Dedi ki ya Yusuf sen öyle birisini bana tanıştırdın ki sen öyle bir şeyi tanıttın ki senden daha güzeldir.
Yusuf ne zaman dedi ki ona Allah'ın muradı var. Senden çocuğum olacak sevdiğimin muradı varsa boynum büküktür o zaman dedi öylesi gel yatağa. Öyle sevecek sen. Mecaz sevgisi. Mecazi sevebilmeye gücümüz yetecek mi? Bana sorulan sorulardan hareket ediyorum. Efendim mecazla sevsek bizi hale ulaştırır mı? Yeter ki sevinsiz. Sevmeyi tadın diyor. Bu mecaz. Hakikat ne? Madem ki sen mecazdan tekrar oraya üstada geleceksin. E git üstadın bizim şimdiden hakikati bul. Nefsi ağır geliyor ki. Allah bizi affetsin inşallah. Aşkı anlatmak.
Bildirmek için ne dersen diyeyim. Asıl aşka geldim mi o sözlerden utanır kalırım. Aşkı anlatma dünya kelamının işi değildir. Aşkı anlatamazsınız. Anlattığımız şey aşıklıktır. Sözden aşkı anlatma noktasında ayrı sözler söylüyorsanız siz aşık değilsiniz zaten. Siz ancak mütefikir, mütefekkirsiniz, mütecelli değilsiniz zaten.
Siz aşık değilsiniz. Sadece aşıklığı okuyorsunuz. Allah bizi onlardan eylemesin inşallah. Dilin anlatışı aydınlatır. Aydınlatır ama dile düşmeyen, söze gelmeyen, aşk. Dil aşkı tarif etmeye çalışır. Dil aşıklığı tarif etmeye çalışır. Dile gelmeyen onca mana ve sırlar vardır ki, o aşkı ve aşıklığı daha iyi anlatır. Allah erenlerden eylesin. Al-Fatiha. Ameen.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.