Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 20 Nisan 2019

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 20 Nisan 2019 · 1:03:37

Hacı Bektaş Veli'nin çeç, saplarından ayrılmış, elekten geçirilmiş, tağıl yığını, darı üzerinde namaz kıldığı ile ilgili, zekâ-i Said'in yorumu vardır. Mübarek'in Tapduk Emre donunda geldiği, geldiğinde, darı üzerinde, yeni buğday tanesi üzerinde, darı çeç dediği, hakkı darında, çeç gibi yoruluyorum, Ali darında, Ali'nin huzurunda kılıyorum demek istediğidir, diyor.
Bu konuya açıklık getirir misiniz? Benim incelediğim Hacı Bektaş Veli Hazretleri'nin ama makalatında, ama Fatiha tefsirinde böyle bir şey okumadım. Onun hayatına üç aşağı beş yukarı baktığımda böyle bir şey hiç görmedim. Yani Hacı Bektaş Veli Hazretleri'nin üzerine, Yunus'un üzerine, Hazreti Mevlânâ'nın üzerine ne yazık ki böyle efsaneleşmiş meseleler var.
Bunların ne kadar doğru, ne kadar doğru olup ne kadar olmadığı belli değil. O yüzden bu efsanelere bakarken, anlatılan şeylere bakarken, benim kendimce duruşum. Ben Kur'an ve Sünnet Tairesi'nde doğruysa onu doğru olarak kabul eder, başıma tac ederim. Kur'an ve Sünnet Tairesi'nde eğer sıkıntı var ise ben derim ki insanlar kendi aralarında böyle bir efsanevi bir şey yapmış der geçerim. Bunlar çünkü din değil. Kaynak pir zöhre ana, alesiz yol yürünmez, konu alevilik, namaz, namazı kılınız. Maddi durum...
Maddi durumumuz iyi değil. O yüzden ekiş olarak çorak alıp satmak istiyorum. Bunun uygunluğu nedir? Boğazımdan haram lokma geçsin istemiyoruz. Çalışmak haram değil, ticaret yapmak haram değil, alışveriş etmek haram değil. Bu noktada şey ne o? Çorap alıp satmak da haram değil. Tevbe Suresi 23. Ayet Ey iman edenler şayet inkarı imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi dahi dayanıp güvenilecek dostlar edinmeyin. İçinizden kim onları dost edilirse işte kendilerine kötülük edenler onlardır.
Bu ayeti açıklayabilir misiniz? Açıklanmayacak bir şey yok. Ortada bir kimsenin annesi, babası, kardeşleri iman ehli değilse onlara dost edilmez o kimse. İslam dünyasındaki cemaatler, tarikatlar ve diğer fraksiyonlar olan birçok oluşumda zaman zaman İslam kültüründen gelen tezahatları olsa da geneli etkilemeyecek birçok gelenekler bulunmaktadır. Bunlar zamanla toplum nezdinde İslam diye kabul görmüş ve sonraki dönemlerde çatışmalar için birer zemin teşkil edecek duruma gelmekten kurtulamamışlardır. Bir diğer etken, burada soru yok en sonunda. Soru kimin?
Uzun olduğu için ezan bitmesini bekledim. Anlaşılmayacak çünkü. İslam dünyasındaki cemaatler, tarikatlar ve diğer fraksiyonlar olan birçok oluşumda zaman zaman İslam kültüründen gelen tezahatları olsa da geneli etkilemeyecek birçok gelenekler bulunmakta. Bunlar zamanla toplum nezdinde İslam diye kabul görmüş ve sonraki dönemlerde çatışmalar için birer zemin teşkil edecek duruma gelmekten kurtulamamışlardır. Bunlar cahiller için geçerli. Yani nasıl cahiller için geçerli? Geleneği din yerine koyan, kültürü din yerine koyan ve o gelenek ve kültürü kendince din addedip etraftaki diğer gelenek ve kültür sahipleri kimselerle o gelenek ve kültürünü çatışma aracı getiren kimselerle alakalı. Bu o kimsenin cahil olduğunu gösterir.
Dini tam anlamıyla bilmediğini gösterir. Yoksa bir kimse örneğin bu örf, adet, gelenek, görenek din bunları reddetmemiş. İslam'a tezahat teşkil etmediği müddetçe yani haramların içerisine girmediği müddetçe İslam bunlarla ilgilenmemiş çok. O yüzden zaten İslam bu noktada kendi bulunduğu bölgelerde çok kültürlü bir topluluk haline gelmiş. Ve insanlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri özellikle etrafındaki değişik kabilelerin kültürlerine hiç müdahale etmemiş. Mesela işte Habeşliler gelmişler işte harbeleriyle mescidin içerisinde kendi milli oyunlarını oynamışlar onlara seslenmemiş. Veyahut da başka bir kavim kendince farklı bir milli oyun oynamış ona da seslenmemiş.
Normalde onların milli kıyafetlerine de seslenmemiş. Onların kendilerince kendi kavimlerini yansıtan adet, gelenek, örf, yemek, kültür bunların normalde haram olmadığı müddetçe Hz. Muhammed Mustafa bunlara seslenmemiş. Bunlar aslında Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir Ömer, Osman Ali zamanında birer çatışma unsuru, çatışma zemini olan şeyler olmamış. Osmanlı'da da hataları, kusurları, yanlışlıkları, eksiklikleri olsa da Osmanlı'da da bunlar birer çatışma zemini, birer tartışma zemini olacak şeyler olarak algılanmamış. Osmanlı'nın 550-600 yıl, üç kıtada normalde bütün farklı dinlerden farklı, ırklardan farklı, gelenek, kültür, adet, örf sahibi bütün insanların bir arada yaşamasını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin bu noktadaki hoşgörüsünü, bu noktadaki onun geniş açılımına borçluyoruz.
Normalde tabi bunda Türklerin Orta Asya'dan itibaren çok kültürlü, çok renkli geleneklerinin taşımaları da var. Mesela biz Türk kavmi diyoruz ama içinden bir sürü boy var ve içinde farklı farklı Türk kavminin içerisinde farklı farklı kavimler var. Onların geleneklerine, göreneklerine Türkler, İslam olmazlar önce de karışmamışlar. İslam olduktan sonra da karışmamışlar. O yüzden bunlar son 200 yıla varıncaya kadar bunlar birer çatışma sebebi olmamış. Son 200 yıl sonra meselenin içerisine İngilizler giriyor. İngilizler işin içerisine girince bunlar birer çatışma sebebi haline geliyor. Bir diğer etken her cemaat, tarikat kendine İslam'ın belli ayet hadislerini kısmen yeri gelince tamamını içeren kullanarak bir ideoloji oluşturup bunlar üzerine bir farklılık veya farkındalık oluşturarak ya da bir yorum geliştirerek müntesif ve etki alanını arttırıyor.
Bu normal bir şey. Yani normalde insanlar nasıl bir bütün dünya üzerindeki insanlar bir tek meslek sahibi değiller ise değişik meslek sahipleri var ise İslam'ın da kendi içerisinde iştihat kapısı açık olup değişik iştihadi kollar, klikler var ise tasavvufi manada da veya cemaatsel noktada da farklı kiliklerin, farklı cemaatlerin oluşması aslında birer zenginlik olması gerekir. Ama bunlar yine araya giren fitneciler ve cahiller tarafından çatışma aracı haline gelir mi? El cevap gelir. Bütünleştirici ve kapsayıcı olmaktan uzak, biz sadece Kur'an okuruz, çok namaz kılarız, talebe yetiştiririz, risale okuruz gibi başlangıcı İslam olup ardından ibadet zeminde ileriye gitmek maksadıyla belli bir yaygınlık sağladıktan sonra kendilerini bir disipline oturtma çabası oluşuyor.
Ve bu ilginç bir şekilde doğal bir sürece olarak karşımıza çıkıyor. Bu normal bir şey. Yani bunu tekrar bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden örnekleyecek olursak yeni Müslüman olmuş bir kavme zekatı söylemez. Onları zekatı tebliğ etmez. Zekatı tebliğ etmeyince sahabeler hatta dönerler. Ya Resulallah zekatı tebliğ etmedin, hani unuttun mu gibisinden. O da der ki hayır, bunlar tebliğ ettiklerimi işlerler yerine getirirlerse sonra zekatı kendiliklerinden verir der. Şimdi bunlar bir stratejidir. Karşıdaki bir kimseye biz normalde bir şekilde tebliğ edersek, ona normalde anlatırsak bunda bir sıkıntı yok. Ama burada normalde herkes küpünü doldurmaya, testesini doldurmaya çalışır.
Yani genelde cemaatsel baktığımızda meselelere, bir cemaat noktasında baktığımızda cemaatler çokluklarıyla, çoklukların üzerinden kurdukları şirketlerle ve çoklukların üzerinden topladıkları para ve himmetlerle ayakta dururlar. Öyle olunca onlar daha farklı yöntem ve yol çizerler kendilerine. Çünkü müntesiplerinden para toplayacak, müntesiplerinden zekat toplayacak, müntesiplerinden maddi fayda sağlayacak veyahut da müntesiplerinin bürokraside belli bir noktaya getirerekten onların üzerinden bir şeyler sahip olacak.
Böyle olunca normalde bu bir müddet sonra sapmalar veya bir müddet sonra farklı renge bürünmeler söz konusu oluyor. Buradaki, İslam dünyasındaki en büyük sıkıntılardan birisi bu. İslam dünyasının içerisinde bunun en büyük sıkıntısı da Türkiye'de var. Bunları geriye dönüp, geriye çekildip farklı pencereden bakabilirsiniz. Mesela ben bazen zaman zaman diyorum ki, yan bir cemaat kötü de olsa, bir topluluk kötü de olsa, oradaki o insanları Kur'an'la, sünnetle, dinle tanıştırmış, Kur'an'la, sünnetle, dinle tanışan bir kimse gerçekten iman etti ve imanını yaşıyorsa, bir müddet sonra içinde bulunduğu topluluğun çarpıklıklarını, eksiktiklerini, noksanlıklarını tespit edip, öğrendiklerini amel etme noktasına gidebilir.
Bu çok az da olsa böyle bir ihtimal var. Ama ne yazık ki, burada altını çizerekten söylüyorum, Anadolu topraklarında her şey farklı bir döngü üzerinde gidiyor. Yani bu cemaatler, tarikatlar, topluluklar, bu benim kendi tespitim. Normal fıtri seyirlerinde gitmiyor. Normal fıtri seyirlerinde gitmeyişinin farklı nedenleri var. Bunun devleti ilgilendiren alanı var, devletle alakalı hukuku ilgilendiren alanları var. Bunu normalde çok ilgilendiren alanları var. Yani bunu normalde bir cemaatı, bir tarikatı suçlayıp bitiremeyiz bu meseleyi. Yani Türkiye'nin geliş sürecine baktığımızda, normalde şimdi o kimseyi suçlamak içim el vermiyor.
Yani çekilen sıkıntılara, yapılan mücadelelere bakınca, yani o kimseleri suçlayamıyorum. Yani bir kimse işte karakolluk olacağını bile bile, ceza alacağını bile bile, horlanacağını bile bile, ötekileştirileceğini bile bile, bir işin altına giriyor. Bu kolay bir şey değil. Bakın bu kolay bir şey değil. Bu göze alınacak bir şey değil. Buna rağmen Türkiye'de işler yürüdü uzun müddet. Şimdi Ercan orada, İsmail burada. Ben ilk İsmail'in evine gittiğim zamanı biliyorum. İyidir de. İsmail'in babasısa, bunu küçümsemek için söylemiyorum. Hendek atlatmıyor mudun babana? Zorlanmıyor mudun?
Zorlanıyordu. Şimdi iyidir, rahat. O gün için rahat mıydı? Ne sıkıntı vardı? Öyle değil mi? Kolay değil. Bir sıkıntının içerisine giriyor. Kolay değil. E Demirtaş'ta kolay mıydı Abdurrahim? İlk önce İsmail'lerin evinde toplan dedik değil mi? İsmail senin evinde toplan dedik. Yani kolay değil ki. Demirtaş'ta da ne laf, ne muhabbet. Öyle değil mi? Bir sıkıntının içerisine giriyor o kimse. Şimdi has, o esnada o heyecanla doğruydu, değildi. Eksiğin vardı, noksanın vardı. Nereye gideceği belliydi, belli değildi. Düşünmüyor ki o kimse. Kendince Allah için bir şey yaptım diye düşünüyor.
Sonunu görmüyor ki. Bunda normalde mesela, geçmiş dönemle alakalı, devletin aşırı derecede, jakoben bir şekilde baskısı, jakoben bir layıklık, dinle asla ve asla barışmama. Bu devletle alakalı. Ve insanlar kaçak göçek orada burada bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Kolay şeyler değil bunlar. Ve bir de adın sanın çıkınca, yani polisi, asayişi, miti, biti, osu, busu hepsi de peşinde. O esnada oraya giden bir kimse, meselenin ne tarafa yöneleceğini bilmiyor zaten. Bunu cemaatsel noktada söylüyorum.
Hatta Türkiye'deki bazı tarikatları da bunun içerisine katabiliriz. Bu kaçınılmaz son oluyor. Bakın bu kaçınılmaz son oluyor. Şimdi bu tekke açık değildi ki. Bu tekke yüz yıldır kapalı. Şimdi bu tekkenin açığı nereden doldurulacak? Yani burada bir dört yüz elli yıllık tekke var, bunun yüz yılı yok. Biz üç yüz elli yıllık bu tekkenin kültürünü örtmüşüz, kesmişiz, inkıtaya uğratmışız. Bu tekkenin kütüphanesi nerede? Bu tekkenin kitabesi nerede? Bu tekkenin vakfiyeleri nerede? Vakıfları nerede?
Bunu soramıyoruz dahi. Bu tekkenin vakıflarının üzerine kim oturdu tapularının üzerine? Kim sattı? Kim aldı bunları? Bu mezarlık bu kadar değil burada. Ta parkın o bir tarafta, o camiye yakın varınca kadar mezarlık bu taraf. Ben öyle söylüyorum, birkaç tane komşu oradan buldu beni. Böyle söylemedi, korkuyoruz da oturmaya. E kabristanın üzerinde oturuyorsunuz. Kim verdi onların ruhsatını? Kim sattı onları? Bildiğiniz kabristan bu sağ taraf. Şu pilav dağıttığımız yer var ya, mutfak orası biliyor musunuz? Dergah'ın mutfağı, nerede?
Ya bizim orada pilav dağıtmamızın sebebi ne biliyor musunuz? Yeni geldiğim zamanlarda, burayı daha yeni geldiğimde baktım orada eski mutfakta çalışan dervişler, ellerinde kocaman kepçeler, tahta kepçeler, kazanlar orada. Başında hem esma vurup hem şey yapıyorlar, yemek yapıyorlar. Dedim orası neresi? Dediler ki burası mutfağı buranın. Uğraştık, Cafer gitti, oraya bir mutfak yapalım, şunu yapalım, bunu yapalım diye. Yok, müsait değil. Bu yan taraftaki apartmanlar da tekkeye ait. Yani normalde şimdi biz onları öyle görünce kendime emirmiş gibi telakki ettim. Haydi oraya biz pilav dağıtmaya, aşure dağıtmaya işte hala da geleneği biz kendimizce devam ettiriyoruz.
Yani orada işte lokma dağıtıyoruz, yiyecek, içecek olan şeyleri oradan dağıtıyoruz. Çünkü orası mutfak. Nerede mutfak yok. Bir yüzyıllık bir inkıtaya uğratılma var. Yani bu tekke bu kadar değil. Yan tarafın üstünde bir kat daha ev var buranın. Biz bu kadar biliyoruz. Değil, bu yan tarafta bir katlı daha ev var. Yan taraf bu tekkenin şeyhinin evi. İki katlı orası. Nerede? Yok. Şimdi bütün cemaatler, tarikatlar, bilhassa tarikatlar, cemaat yok çünkü. Normalde cemaat dediğimiz olgu 1950'den sonra, 40'dan sonra. Bakın 1940'dan sonra.
Bu bir büyük bir proje bu. Yani siz bütün ülkedeki harfi değiştireceksiniz. Tekkeleri kapatacaksınız, zaviyeleri kapatacaksınız, medreseleri kapatacaksınız. Harfi de değiştireceksiniz. Ondan sonra bunları yaptıktan sonra siz yeni bir din oluşturmaya çalışacaksınız ülkede, devlet eliyle. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Kadir-i Nakşi dergahına, tarikatına bağlı.
Halididir, Kadir-i Nakşi'dir, Bediüzzaman Hazretleri. Hangi Risaleci bilir? Ve tarikatların, tarikatların köküne kibrit suyu dökülmüş. Yerine ne oturtulmuş?
Yerine bir şey oturtuluyor. Yani bunu biz dışarıdan analiz ederken bir şeyi yok ediyorsun, yerine başka bir şey oturtuyorsun. Oturturduğun, yeni oturturduğun bir şeyin felsefesine bakacaksın, öğretisine bakacaksın. Kur'an burada duruyor, sünnet de burada duruyor. Onu mu öğretiyor? Yoksa Kur'an ve sünneti farklı farklı yorumlayaraktan insanlara farklı şey mi yorumluyor? Risale'nin üzerinde şüphe etmeyeceğiz, iyi. Risalecilerin üzerinde şüphe edeceğiz mi, etmeyeceğiz mi? Vahabi nereden çıktı? İngilizler çıkardı. Suudi Arabistan'da bir Vahabi düşüncesini oluşturursun. Mısır'da Abdüh'ün eliyle bir Müslüman kardeşler oluşturursun. Yine Abdüh'ün yan uzantısı olarak Suriye'de de ihvan-i Müslümi oluşturursun.
Türkiye'de de farklı Risale-i Nur'dur, Süleymancı'dır, ondan sonra Nakşibendi dergahıdır. Bunları oluşturursun. Pakistan'da farklı şeyler oluşturur, Afganistan'da farklı şeyler oluşturur, Yemen'de farklı şeyler oluşturur. Bunu ülkeler bazında, komple ülke bazında değil, komple dünya üzerinde düşündüğünüzde bir ülke bir fraksiyonun bir klikle anılıyor. O klikle yürüyor. Mesela bundan 30 yıl önce herkes işte Fizalil'in çevirisini, Fizalil Kur'an'ın tefsir çevirisini veyahut da işte o zamanki İhvan-i Müslüminin veya Müslüman kardeşlerin eserleri hiç bakılmaksızın, hiç incelenmeksizin Türkçe'ye çevrilip 30 yıl önce, 35 yıl önce, 40 yıl önce bir Türkiye'deki siyasi teşkilatın eliyle bunlar dağıtılıyordu.
Bunlar okunuyordu. Ve bunları okumayanlar, bunlarla iştigal etmeyenler hatta Müslüman bile kabul edilmiyordu. Mevdudi'den tutun da, örneğin daha isimleri sıralarım. Mevdudi, ondan sonra Fizalil'in yazarı, ondan sonra bakın bunları normalde okumayanlar, bunlarla haşır neşir olmayanlar Müslüman kabul edilmiyordu. Bunlar ne? Bunlar normalde Abduh'un talebeleri. Hepsi de Sufi karşıtlığı, tarikat, tasavvuf karşıtlığı üzerine kurulu. Sebep, insanlar dini tasavvuf üzerinden alıyor Anadolu'da. Osmanlı'yı, Osmanlı yapan en önemli unsurlardan birisi, dini Sufi cenahtan alma. Sufice bir din öğretisi, Sufice bir din öğretisi, toleranslı, sevecen, muhabbetin üzerine kurulu, sevginin üzerine kurulu.
Bu işe yaramıyor. Sebep, bu böyle devam ederse, insanların birbirlerine muhabbetleri, birbirleriyle barışıkları, birbirleriyle kardeşlikleri devam edecek. O Kadir'iymiş, o Rufa'ymiş, o Bedev'iymiş, o Dusuk'ymiş, o Şaze'liymiş, o Rufa'ymiş, o şu dergahtanmış, bu dergahtanmış veyahut da o hiçbir dergaha bağlı değilmiş. Kardeşlik hukukunun bozucu bir şey yok ki. Bunların içerisine öyle bir unsur, öyle bir şey koymalısın ki bunlarla çatışmalısın. İslam dünyası kendi içerisinde çatışıyor. Neyle çatışıyor? Kendi içindeki kliklerle çatışıyor. Çatıştırılıyor daha doğrusu. Enerjisini oradan götürüyor. Oradan yitiriyor. Ama bunlar oluşurken, yani bunları oluşturan güçler, bunları oluşturan arkadaki karanlık güçler ne?
Bunu görmek lazım. Neden Abdullah Gürbüz Efendi'nin dergahı bütün Türkiye'ye şumul yayılamıyor da ne eksiği var? Başka bir uyduruk bir dergah bütün Türkiye'ye yayılıyor. Neden Abdullah Gürbüz Efendi 28 Şubat'ta Nevşehir'de sorguya çekiliyor da başka dergahların şeyhleri sorguya çekilmiyor?
Bunlar önemli doneler. 28 Şubat'ta Bursa'daki kardeşlerin ensesinde boza pişirilirken, diğer cemaat, tarikat müntesiplerinin neden dokunulmuyor? Bunların konuşulması lazım. Hatta 28 Şubat'ta, bakın bunlar böyle olmuştur ya deyip de geçiştirilecek şeyler değil.
28 Şubat'ta benimle beraber hareket eden kardeşlerin hep beraber ensemizde boza pişirilirken, bizden ayrılan arkadaşların neden üzerine hiçbir şey gidilmedi? Bunu o günkü hengamenin içerisinde hiç kimse sormadı, sorgulayamadı. Bunları kim ayırdı, neden ayırdı, niçin ayırdı, maksat neydi, amaç neydi, hala da maksat ne, amaç ne, neydi insanların alıp veremediği?
Bunlar cevabı olmayan sorular Türkiye'de. Bakın cevabı olmayan sorular. Biz küçücük bir dergahız. Peki, ben şimdi büyüklere gideyim. Neden Risale-i Nur'u parça parça edildi? Okuyucular ayrı, yazıcılar ayrı, Zehra grubu ayrı, Yeni Asyacı grubu ayrı, içinden bir de Fethullah Gülen cemaatı çıktı. Bir Risale'den beş grup çıktı. Biz bir veçeden zenginlik olarak bakalım. Ama bu beş grubu ayrılmamış olsa, tek vücut kalmış olsa ne kadar acaba kuvvetli olurlar, ne kadar etkili olurlar? Bunu ayıran güç ne? Bu yol ayrılığına giderken herhangi bir lider konumundaki bir kimse nereye kadar sorgulandı? Nereye kadar üzerinde şüpheyle bakıldı?
Bakın ben kendi içimden örnekliyorum. Biz o zaman Abdullah Gürbüz Efendi'nin dergahı olarak en kuvvetli yer Bursa. En oturmuş, en yerleşmiş her şeyle bir tamam. Her şeyle bir tamam. Burada bir sürü eski arkadaşlar var. Bak Abdurrahim'i söylüyorum. Şey İsmail'i söylüyorum. İsmail doksan iki miydi sizin oraya derse geldiğinizde? Doksan iki. Doksan iki düşünebiliyor musunuz? İki bin on dokuz. En oturmuş, en yerleşmiş. Bakın Şeyh Efendi'nin dergahının içerisinde Bursa, yani bütün eskiler var.
Burada bir sürü arkadaşlar. Bak onlardan daha eski. Ali Karadağ var. Ali Karadağ kaç yıl? Doksan. Doksan'ın sonu. Doksan'ın sonu. Evet. Şimdi oturmuş, yerleşmiş bir sistem var. Yani Mustafa abi şöyle yaptı da Mustafa abi böyle yaptı. Her şeyi yaptı. Ayıran ne seni? Seni bölen ne? Seni bölen ne? Bunlar sorgulanmıyor. Şimdi o yüzden İslam dünyasında yani meselenin başlangıç noktasında herkes ihlaslı, samimiyetli ama yürümeye başlayınca başka eller, başka güçler giriyor işin içerisine. Yönlendirmeler giriyor, yönetilmeler giriyor.
Yani İslam, bakın bir kimse bunu böyle örnekleyeceğim şimdi hakkınızı helal edin. Yeni Asya'nın sahibi neydi? Kutlulardı. Öyle değil mi? Kutluların sesini duyabiliyor musunuz şu anda? Yok. Ne oldu 28 Şubat'la Kutlulara? Kızı, Beyoğlu'nun arka sokaklarında altın vuruş, eroin vurmuş, altın vuruş yapmış, ölüsü bulundu. Kızı, bir şöyle düşünebilirsiniz, ya Kutluların kızı, peygamberin oğlu iman etmemiş, Kutluların kızı ne olacak?
Ey canım benim ya, yani Kutluların kızı bir şüpheyle bakıyorum ben. Yani Beyoğlu'nun arka sokaklarında fazla eroinden ölü bulundu. Ne mesaj aldı, verdiler de, yerine getirmedi de, böyle bir şey başına geldi diye düşünmez mi insan? Ben düşünüyorum. Nereye yönlendirmek istediler de, yönlenmedi de, başına bu geldi? Ben düşünüyorum. Benim başıma gelen hadiseler var çünkü. Benim de başıma gelenler var. Dışarıdan herkesin bildiği ayrı, benim kendi içimde bildiğim ayrı. Cafer orada.
Adam bizim defterlerimizi tutuyor, bir telefon defterlerinizi alın. Ya neden? Alın defterlerinizi, ben sizin defterlerinizi tutmayacağım. Cafer borcumuz var abicim bu adama. Yok. Oğlum ne oldu? Hani mücahitti bu adam. Biz buna baştan söylemedik mi? Biz sıkıntılı adamız, bak böyle böyle, şöyle olur, böyle olur demedik mi? Dedik abi. E ne oldu? Alın defterleri diyor. Biz yılın ortasında defterleri koltuğumuzun altına aldık. Sonradan öğrendik defterlerin neden koltuğumuzun altına verildiği. Acı öğrendik ama. Acı bir şekilde öğrendik.
Savaş bir tane kaldı değil mi? Dava kazanamadığımız. Hepsini kazandık değil mi? Bakın 28 Şubat'ta bana kesilmiş olan bütün para cezalarının hepsini, hepsinde, teker, teker, teker, hepsinde kazandık. Bir tane kalmış. 10 lira mıydı o da? Öyle bir şey herhalde. Kaç? 1300 lira. İnat ediyoruz biz de, ödemiyoruz onu. Onu da davayı kazanacağız yani. Ama normalde, benim adımı temizledi mi bu? Temizlemedi. Bakın, benim adımı temizledi mi bu? Temizlemedi. Ben buradan yırtayım kendimi. Bütün davaları kazandım diyeyim.
Geç. O gün için sana o damgayı vurdular mı? Vurdular. O gün için seni yerle yeksan etmek istediler mi? İstediler. Bana verilmeyen vergi dairesinin tutanakları. Vergi dairesi. Ne? Rapor mu deniyor ona? Vergi denetim raporu. Bana verilmiyor. Çarşıda bir esnaf arkadaş elinde. Gelene gidene gösteriyor. Mustafa abiniz bu diyor. Doğru mu Abdurrahim? Yemin ediyorum bana tebliğ edilmedi o. Nasıl helallaşacaklar benimle? Türkiye'de kolay değildir hiçbir şey.
O yüzden evet. Bunun bilincine varan bir kimse otur savaş. Özür dilerim. Hakkını helal et. Savaş mali müşavirimiz. Benimle tanıştık. Problemleri, problemli işlerin göbeğine düştü. Ama problemli işler insana iş öğretir. Şimdi ben kazanmış olsam ne olacak ki davaları? Bakın kazanmış olsam ne olacak? Hiç zerrece insanın gözüne görünmüyor. O gün sana çamuru yapıştırdılar. O gün sana lekeyi yapıştırdılar. O gün sana yaptılar yapacaklarını. Benden alacaklarını aldılar. Bakın benden alacaklarını aldılar. Dergahın içerisine bir fitne koydular. Bir ayrılık şarkısı çaldırdılar. Aldılar alacaklarını.
Benim anlıma da lekeyi yapıştırdılar. Kendilerince aldılar alacaklarını. Biz tırmalaya tırmalaya geliyoruz yine. Şikayetimiz yok. Şikayetimiz yok. Olacakmış oldu. Eyvallah. Ama bunu daha büyük global noktada düşündüğünüzde İslam dünyası hür değil çünkü. Bölecekler, parçalayacaklar, karıştıracaklar.
Birileri onu organize edecek. Birileri onu dizayn edecek. İnsanlar o tezgaha ama severekten, ama isteyerekten düşecekler. Ama zorla bir çengel takıp onu oraya bağlayacaklar. Yapacaklar bunu. Sen istediğin kadar o esnada ben haklıyım de. Ben bir şey yapmadım de. İstediğin kadar de ki ya bu işin içerisinde bir tezgah vardı. E anlatamıyorsun ki derdini hiç kimseye. E ne olacak ki şimdi? Yıl işte 2000, yıl 2019. 19 yıl geçmiş üzerinden. 15 yıl geçmiş, 16 yıl geçmiş, 15-16 yıl geçtikten sonra davaya kazansan ne olacak? Kazanmasan ne olacak? O günün için yaptılar mı yapacaklarını?
Yaptılar. Bakın bu İslam dünyasının problemi. ve İslam dünyasındaki sistemlerle alakalı problem. Bakın Mısır'da Müslüman kardeşler üyesi olan bir kimse Cumhurbaşkanı seçildi. Nerede şimdi? Cezaevinde. Neyle yargılanıyor? İdamla. Sudan Devlet Başkanı nerede şu anda? Cezaevinde. Neyle yargılanıyor? İdamla. Libya Devlet Başkanı. Öldürüldü mü? Evet. Irak Devlet Başkanı. Öldürüldü mü? Evet. Bakın bir Devlet Başkanı öldürülüyor. İyi kötü. Bu insanlar onun yönetiminde. Sana ne ya? Diyemiyorsun.
Adam geliyor, elini oraya sokuyor. Elini oraya sokuyor. İçeriden, dışarıdan orayı karıştırıyor. Şimdi Libya'da iç savaş bitiyor mu? Bitmiyor. Bakın bir taraftan bir paşa çıktı şimdi Libya'da. Vura vura, öldüre öldüre geliyor. Kim olduğunu biliyor muyuz? Hayır. Mevcut sistemi zorluyor mu? Evet. İç savaş var mı? Evet. Bakın Sudan'da adam bir paşa çıktı, ihtilal yaptı, indirdi adamı, kendisi de bıraktı, bir başkasını geçirdi. Kim geçen şimdi? Vahabinin adamı. Daha önceki kimin adamıydı? Türkiye'nin adamıydı. Ne yaptı şimdi? Dedi ki Türkiye'nin adamı olmayacak orada. Ya benim dediğim adamı olacak.
Koydu Vahabe adamı oraya. 15 Temmuz. Yakın. Bu millet sokağa çıkmamış olsaydı darbe olacak mıydı? Evet. Ya işte gösteriydi, gösterişti, bilmem neydi. Ya kaç kardeşim ya? 270 tane insanı kim öldürdü ya? Kim şehit etti bunları? Uçakları ben mi kaldırdım ya? Helikopterleri ben mi kaldırdım ya? 100 tane terörist, daha bakın, ikinci günü bugün, Güneydoğu'da saldırı yapıyor.
100 tane terörist, bir devlete karşı saldırıda bulunuyor. Ben mi yapıyorum bunu ya? O yüzden normalde hani o bütünleştiriciliği, kapsayıcılığı sağlamak çok zor İslam dünyasında. Küçücük bakın, kendi içimizden örnekledim. Bakın Bursa'dan eski arkadaşlar, burada hepsi de. Yani onlar kötü gördüler de, bu arkadaşlar iyi mi gördüler? Bu kötülüğü görmediler mi? Bunların gözleri kör mü? Her biri koca koca esnaflar. adamın her birisi, esnaf kapalı çarşıda, esnaf kapalı çarşıda yetişmiş her birisi. İsmail kaç yıldır çarşıdasın? 25 sene.
Abdurrahim, kaç? 33 yıl, Murat. 27 sene. Kafası basmıyor mu adamların, kafaları çalışmıyor mu? Her birisi işlerinde başarılı insanlar. O bütünleştiriciliği sağlamak zor. Kadirlik, nakşilik, mevlevilik gibi, ve bu disipline ediş süreci ve sonrası da, özden uzaklaşma ve son evresi olarak giderek, marjinalleşen ve toplumdan ayrışmak için, birbirlerini kıyaslaya eleştiren, ataletli ve toplumsal yönden, işlevselliği giderek azalmış kitleler haline getiriliyor.
Bu normalde tabi tarikatların en büyük handikaplarından birisi bu. Yani içine kapanık bir hayat, içine kapanık bir oluşum sergilemeleri. Bu böyle olunca da ötekileştiriliyor. Yani ya onlar ötekileştiriyorlar, ya da dışarıdakiler onu ötekileştiriyor. Mesela biz çok eleştiriliriz. Biz hem ehli tarikat tarafından eleştiriliriz, hem ateistler tarafından eleştiriliriz.
Biz hemen hemen her kesimden eleştiriliriz. Bakın şu, farkındasınız veya farkında değilsiniz. Dönün kapıya bakın, dönün. Kapı ardına kadar açık. Dış kapı da ardına kadar açık mı? Açık. Bakın bunun mesajı şudur. Biz hiç kimseyi ötekileştirmiyoruz. Şunun mesajı sudur. Kardeş, biz hak davetçisiyiz. Bizim kendimize bir davetimiz yok. Bizim söylemimiz meydanda. Bizim saklımız gizlimiz de yok. Ben haftanın bir günü Twitter'da nerelere gideceklerimi sıralarım. Meydandayım ben. Bütün sohbetler, bütün derslerin hepsinde kapısı açıktır.
Herkese. Adresi bellidir. Bunun mesajı şudur. Ey ehl-i tarikat! İnsanlara kapılarınızı kapataraktan ötekileştirmeyin. Mesajınız Kur'an ve sünnet ise, açık bir şekilde mesajınızı veriniz. Bizim mesajımız açık. Her şeyimiz açık bizim. Bazen Ahmet Kaya'dan den vuruyor mu ya, bizi bir çocuk bile bulur, bir çocuk bile vurur. Evet. Bir çocuk bulur, bir çocuk bizi vurur. Bu kadar savunmasızız hızla. Ben bundan 5-6 yıl önce çok tehdit aldım. Sen sema ederken kalbinden seni vuracağız. Yok sen şöyleyken böyle vuracağız.
Yok sen böyle ederken böyle vuracağız. Ben bazen cumartesileri buradan haykırıyordum ben. Buradayım. Gelin ne yapacaksanız yapın. PKK'ya gene PKK diyeceğim. Yine terörist diyeceğim. Yine hain diyeceğim. Devletin askerine, polisine, devletin normalde sistemine kim kurşun çektiyse, terörist diyeceğim yine, yine hain diyeceğim, yine zalim diyeceğim, diyeceğim, diyor. Lafımı esirgemeyeceğim. Ama onlar böyle yönlendirirler insanları. Dükkanın önünde duruyor mu? Adam ağzını kapataraktan geçiyor. Dükkanın talan olduğunu göreceksin diyor. Lan gel lan buraya diyor. Ben arkasından bağırıyorum. Koşa koşa gidiyor. Türkiye burası.
Siz bir yerde oturuyorsanız orada rahat oturmak yok. O yüzden normalde hani marjinalleşme büyük bir sıkıntı. Ama bunu bir kısım ehl-i tarikat ya bu tehlikeyi görmüyor ya da bu işine geliyor. Farklı işleri var çünkü. Zaman zaman söylüyorum ya. Yani zekat memurları tayin etmişler. Yani herkes şöyle himmet topluyorlar, böyle para topluyorlar. FETÖ için böyle söylüyorlar mıydı? Evet. Eşini de topluyorlar. Şimdi normalde bir kısım ehl-i tarikat adı altında topluyorlar. Zekat topluyorlar.
Himmet topluyorlar. Şimdi neden müdahale etmiyor devlet? Neden araştırıp soruşturmuyor? Cevapsız sorular. Basit ve masumca dayanılan hadis ve ayetler üzerinden İslam temelli kişilik ve karakter oluşturma gayreti ilerleyen dönemlerinde bir şekilde örfler, adetler ve kültürlerden etkileniyor ki bu gayet doğal ve kabul edilebilir bir sonuç. Fakat İslam'ın özü tüm kişilik ve karakterleri kolaylıkla içinde barındırabileceği ve üretebileceği halde bu yaklaşım zamanla başladığı yol İslam olsa da ideolojik olarak etkilendiği alanlardan fayda sağlamaya ve temel aldığı değerleri menfaat çıkmazına sokmaktan kendini alıkoyamıyor. Tabir yerindeyse her cemaatin ayrı dini oluyor.
Bu biraz ağır bir şey ama buna yakın şeyler oluyor. Evrensel olarak tüm birey ve toplumlara özünde herkesin anlayacağı ve bölünmelere sebep olmadan kültür, örf ve adet ve menfaatten etkilenmeyen özün özü olan İslam nedir? Zaten özün özü olan İslam'ı insanlar isteseler, özün özü olan İslam'a yönelmiş olsalar problem bitecek ki. Bunu iman ettik, biz iman ehliyiz diye Müslümanlar da özün özü olan İslam'ı istemiyor. İşin acı tarafı bu. İman ettik, Müslümanız diyen Müslümanlar özün özü olan dini istemiyorlar. Çok basit, bu haram veya işte ya haram, haram kardeşim haram. Bu böyle üzerinde ihtilaflı olan bir şey değil, haram.
Yapma, istemiyoruz biz onu. Bakın istemiyoruz, beyin gerimizde, içsel dünyamızda istemiyoruz onu. Gerçeğimiz bu, o bize acı geliyor. Allah bizi affetsin. Neden yerel din algısı ve yaşanabilir bir hayat tarzı iken evrensel nitelikli tanrı ve din algısı ideolojik ve yaşamaktan uzakta kalmaktadır? Kalmaya devam edecek ki zaten. Bunu İslam dünyası kendi içerisinde becerebilecek entelektüelliğe ve kültüre sahip değil. En büyük handikaplardan birisi bu. Bunu becerebilecek böyle aklı hür, fikri hür, süper akıllı ve süper kalpli olan insanlar yok.
Zaten böyle bir kimse oluşmaya, çıkmaya başlarsa, böyle bir hareket oluşursa, bu ümitsizlik değil. Yani onun içini dışının cılkını çıkarırlar. Onun başına bir çorap örerler. Ve toplum da onun ne kadar tuğ kakaymış der, çekilir kenara. Kuddüs'i babadan anlatırım ya, bir derviş, çavuş varmış, bir de kendisi.
Otururlarmış, zikrullah yaparlarmış. Çavuş derviş ki, efendim bizim de dergahımız filanca dergah gibi, dolsa, taşsa, gelse, gitse. Evladım, iyiyiz seninle ben diyormuş. Biz seninle beraberiz, iyiyiz. Tabii şimdi derviş şöyle düşünür. Bizim de dergahımız çok kalabalık olsun. İşte aksın her yer, dolsun taşsın. Normal mi bunun böyle istemesi? Böyle bir iki daha söyleyince, horoz güreştiriyorlar ya. Böyle bir yerde horoz güreştirirken, horoz yenilmiş, yenilenin horoz sahibi. Almış horozun kafasını koparapatı vermiş. Kuddüs'i baba da almış, o kafası kopan, horozun boynundan tutmuş, kafasını da tutmuş, birleştirmiş. Tüküründen sıvazlamış.
Keram eten, horozun kafası yerine gitmiş, salmış gene meydana. Bu sefer o kafası kesilen, horoz tekrar birleştirilen, öbür horozu bir dövmüş, bir çarpmış, öbür horoz kaçmış, gitmiş. Herkes demiş ki, vay lan burada evliya varmış. Burada Allah'ın dostu varmış. Toplanmış herkes. Tabi cayırtı geliyor, gidiyor millet, yiyecek. Haydi pirinçtir, şekerdir, şudur, budur. Bir gün borç, iki gün borç, üç gün borç, dört gün borç. Uncu geliyor. Pirinççi geliyor. Şekerci geliyor. Efendi, yani bir yere kadar yani bu borçları öde. O da diyormuş ki, sahibi gelecek ödeyecek, sahibi gelecek ödeyecek. Tabi bakmış çavuş olacak gibi değil. Efendim ne yapacağız demiş.
Oğlum sana demedim mi demiş. Biz birbirimize yeteriz. Efendim hakkınızı helal edin demiş. Yani bir an bir hata yaptım. Demiş sen benim minderin altına demiş. Tulumları ıslat, bir de şişir, onu koy demiş. Neyse tulumları şişirmiş, ıslatmış çavuş. Minderinin altına koymuş. İşte kale ya Resulallah, kımırdanıyormuş, gıcırt ses çıkıyormuş. Kale ya Resulallah, işte yani yeğleniyormuş gibi. O ıslak tulumlar birbirine sürtünce ses çıkıyormuş. Önce yanındaki demiş, en çok seveni. Demiş ya bu yaşlandı, yeğleniyor, farkında değil demiş ya yanındakına. Ulan bundan şeyh mi olur demiş, sohbette yeğleniyor. Anında hemen orada, o esnada herkes birbirine pıs pıs pıs … hiç kimse kalmamış.
Çavuş da baş başa kalmış. Demiş oğlum, demedin mi demiş. Biz gene sonunda baş başa kalırız. Senle ben, biz birimiz yeteriz. Efendim nasıl gittiler demiş. Oğlum bunlar gıt gıt da geldiler, zırt zırt da gittiler demiş. Bunlar gıt gıtla geldi, yani horozun kafasını birleştirdi, gıt gıtla geldi. Zırt zırtla gitti bunların hepsi demiş. Bunların hepsi de zırtaboz. Zırt zırtla giden zırtabozdur. Yetmiş. Tabi uncu, işte şekerci, şucu bucu herkes alacak bekliyor. Geliyorlarmış işte, efendi alacak, efendi alacak. Hatta bir tane helvacı varmış, gelmiş demiş ya efendi, demiş ya şu şeyi öde. Çırağa geçiyormuş oradan, helva helva diye bağırmış ya efendi.
Demiş çırak, buyurun efendim, iki helva getir bize demiş. Yani alacağını almaya gelen helvacıya helva ikram ediyor. Demiş sabret ya. Gelecek demiş sahibi. Demiş efendi ya, sana kim gelecek? Sen gelecek, gelecek, gelecek diyorsun demiş. Sen çulsuzun tekisin, paran yok, bulun yok. Nereden ödeyeceksin bunu? İşte demiş sen arkadaşlarını da topla. Bütün herkes toplanmış. Böyle tam böyle akşam karanlığına yakın. Siyah sarık, siyah takke, siyah üzerinde cübbe, siyah şal var, siyah elbise giymiş. Sakalları böyle yakışıklı mı yakışıklı. Bir baba eti yine birisi girmiş içeri. Demiş bir selam vermiş. Şeyh efendi kavmala bakmış ona. Demiş evladım nerede kaldın?
Efendim bir aksilik çıktı yolda demiş. O yüzden geciktim. Allah Allah demiş ya. Hemen gelmiş, kesiyi açmış. O derviş. Ne kadar alacaksın var senin? Beş altın, altı altın vermiş. Senin ne kadar var? Yedi altın, dokuz altın vermiş ya. herkesin paralarını dağıtmış aldınız mı demiş alacaklarınızı aldık var mı demiş bir alacağınız yok helal olsun hoş olsun demiş hepsi de sevinmiş onların yanında şeyh efendi arkadan o özel şeyini açmış oradan dolabını aha evladım bu da senin icazetin demiş dergahın sahibi sensin ilan etmiş
demiş evladım ben demiş vefat ettim de benim namazımı demiş sabah namazında kılın ve gömün demiş o halife demiş ki efendi hani haber verse yok evladım demiş camiye sabah namazına gelenler südün kaymağı gibidir demiş benim namazım onlar kılsın demiş rivayet edilir ki üç kişi kılmışlar namazını şimdi gerçek sufilerin gerçek sufilerin kalabalıkla işleri olmaz Allah'a davet ediyor kendine davet etmiyor ki hani meşhur ya Hacı Bayramı için Murat-ı Hüdavendigar'a diyorlar ya bu böyle diyorlar çok mu yürüt topluyor yarın ömür günü ihtilal yapacak
seni alaşağı edecek diyor bugünkü tabirle söylüyor tabi Murat-ı Hüdavendigar çıkıyor oraya gidiyor diyor ki senin için böyle söylüyorlar hiçbir cevap vermiyor yarın diyor efendim size cevap verebilir miyim olur diyor bütün müritleri topluyor ne kadar varsa çadır kuruyor içine de bir tane koyun koyuyor bütün müritlere sesleniyor var mı diyor Allah için beni seven bugün onun canını alacağım diyor bana canını verecek olan adamın birisi geliyor ben diyor canı feda ederim senin uğruna efendim diyor geç içeri diyor çadırın içine geçiyor
kılıcından kan damlaya kan damlaya çıkıyor var mı diyor başka bir bayan kadın derviş çıkıyor efendi diyor ben de seni Allah için sevdim canı teslim ederim sana geç içeri diyor onda o da içeri geçiyor gene kan damlaya damlaya çıkıyor var mı başka diyor ses seda yok dönüyor Murat-ı Hüdavendigar'a efendim biz iki buçuk dervişiz diyor size dediklere kadar kalabalık değiliz iki buçuk dervişiz diyor şimdi gerçek sufi topluluklar meselenin çokluğunda değildir meselenin özünde iyi insan yetişsin güzel insanlar yetişsin Allah dostu yetişsin
diye bakarlar Allah bizi onlardan eylesin haklarınızı helal edin yarın malum inşallah Çanakkale'de Gelibolu'da Mevlevihanede toplanacağız orada buluşmak üzere inşallah geceniz hayır olsun o kadar ihtiyarlamadım da pardon yaşlanmadım da gencim ben de desem de inanma ihtiyarlının kötüsü gençliğe özenenler tamam mı İsmail gençliğe özenmeyeceksin
yani tamam öyle kalkıp da böyle ne o likralı pantolonlarla ulaşmayacağım ne o paçaları böyle daracık ne pantolon diyorlar onlara boru paça ha sakın böyle boru paça pantolonla görmeyelim İsmail seni selamun aleyküm

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi