Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 21 Haziran 2015 · 1:16:45
Allah gecenize hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, orucunuzu mübarek eylesin. Âdem aleyhisselam meleklerin bilmediği neyi bilmiştir? Cenab-ı Hak Âdem'i kendi suretinde yarattı. Bu manada Âdem'in ilmi ise meleklerin bilmediği bir ilimdi.
Bu ilim ilmi ledündü. Cenab-ı Hak bütün esma-i sıfatının tecelliyatını ve bilgisini o anlamda, o manada Âdem'e bildirmişti, öğretmişti. Melekler ise kısım kısım kendi vazifelerine ait bilgileri vardı. Her melek neyle vazifelendiyse, meleğin vazifesine göre bilgisi de bu derecede belirliydi, kısıtlıydı. Yani bazı meleğe bir sayfa emir lazım ve bir sayfalık emirle hareket ederken, bazı melekler üç sayfalık emirle, bazıları on üç sayfalık, öyle diyelim.
Ama bunların hepsinde bütün meleklerin bu noktadaki ilimleri belli bir derecede ve belli bir noktada sabitlenmiş vaziyette. Bunun artması, bunun eksilmesi, bunun unutulması, bunun yan yatması, çamura batması yok. Ama insan bu noktada değil. İnsanın ilmi arttıkça artabilen, bilgisi arttıkça artabilen, idraki arttıkça artabilen, bu noktadaki fazileti de arttıkça artabilen bir şekilde yaratıldı. Adem bu manada fiziki olarak yaratılmış olan peygamberlerin evveli olduğu gibi, mürşidi kamillerin de evveli, insanların da evveli fiziki noktada. Çünkü yaratılış noktasında ilk yaratılan şey, Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Adem henüz peygamber değil iken ben peygamber idim.
Adem henüz toprakla çamur arasındayken ben peygamber idim diyen bir peygamber. Öyle olunca Adem'in üzerinde hem peygamberlerin fiziki olarak evveli olması, hem insan-ı kamillerin fiziki olarak evveli olması, onun ilmini peygamberlerin, onun ilmini meleklerin üstünde tuttu Cenab-ı Hak. Ve kendi esmai sıfatının tecelliyatını ve bilgisini ona bahşetti, lütfetti, ikram etti, ona ihsan etti.
Ve böylece dedi ki meleklerine, alın Adem'e neyi soracaksanız sorun dedi. Çünkü meleklerin soracak oldukları bütün sorular kendi bilgilerinin nispeti kadardı. Bütün hangi melek ne soracaksa o kendi bilgisi nispetinde soracaktı. Ve Cenab-ı Hak meleklerin üzerine bahşetti, vahyetti, yükledi, bütün ilimlerin üzerinde Adem'e bir ilim yükledi. Adem aleyhisselamdaki ilim, duygusu, düşüncesi, onun bu noktadaki hücresi, artabilen bir, genişleyen, derinleyen bir şey. Çünkü Cenab-ı Hak hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım dedi Hadis-i Kudsi'de. Buradaki mümin kuldan kasıt, Arabiye göre zamanın mürşidi kamilleridir. Zamanın peygamberleridir.
Ama her mümin kulun kalbine Cenab-ı Hak tecelli eder, bu kapı açıktır. O yüzden kalbinde Allah'ın tecelliyatı olan bir zatın soruların karşısında bilgisizliği düşünülemez. O yüzden Musa aleyhisselam bu noktada sorulan bütün sorulara cevap verirken, kavminden birisi dedi ki, ya Musa senden daha alim bir kimse var mı ki? O da dedi ki, zannediyorum benden daha alim bu zamanda yaşayan hiç kimse yok. Bu şatahat Allah'ın hoşuna gitmedi. Allah'ın hoşuna gitmeyince Cenab-ı Hak onunla bir an olsun husisi manadaki irtibatı kesti. Bunu dervişler anlarlar. Bu sufilerin yoludur. Bu bir sufinin üstadıyla husisi manada bir irtibatı vardır.
Her dervişin Allah'la husisi manada bir irtibatı vardır. Her sufinin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle husisi manada bir irtibatı vardır. Bu irtibatları kesmemeye gayret edin. Önemli bir şeydir. Bu böyle ben yakınım deyip de ben yanı başındayım, ben yakınım, ben işte onu çok seviyorum deyip de edepsizliğe yol açacak. Ölçüyü kaçıracak, haddi aşacak şeylerden uzak durun. Şatahattan uzak durun. Bizim yolumuzda şatahat yoktur. İnsanlar söylerler, şatahat yaparlar. Bir kimse kabir haline vakıf olsa dahi şatahat yapıp hadi gelin bakalım kabirden haber verin demeyecek. Bu şatahat.
Şatahata düşmeyecek hiç. Sanki kendisi görmüyormuş da görenler varmış gibi öyle anlatacak. Kendi üzerinden anlatmayacak şatahat yanlıştır bizim yolumuzda. Başkaları anlatır. Bu yolda şatahat etmek yoktur. Yolda şatahat eden kimse yanılır. Yolda şatahat eden kimse çöker. Yolda sufilik yapmak, her dem tevazu, her dem hizmet, her dem zikir, her dem abdesti dolaşma, her dem ibadetleri yerine getirme, her dem titiz davranma, her dem güzel ahlaklı davranma, her dem büyüklerine karşı saygılı, küçüklerine karşı merhametli, şefkatli, sevgili davranma, her dem eşine karşı, çocuklarına karşı, etrafına karşı ölçülü davranma, hukuka riayet etme, en altı bu.
Bunlar önemlidir. O yüzden o hususi irtibatı kesmeyecek hiç kimse. hususi irtibat kesilirse, dervişin manevi ipinin, manevi yolunun kesildiğine işarettir. Bu yolda bir kimsenin üstadıyla, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle, Allah'la manevi ipi vardır. Ya Rabbi, seni sevenin, seni sevdirenin, kaç tanedir sevgi, üç, seveni, sevdireni ve onun sevgisini, bize bahşeyle, üç sevgi.
Allah'ı sevdiren kimsenin sevgisi, Allah'ı sevenin sevgisi, bunun zirvesinde oturan kimse, Hz. Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Ve Allah'ın, kendisinin sevgisi, bu üç sevgi, üç manevi derece, üç manevi yoldur. Üçü de birbirinin içindedir. Bunun en tepe noktasında Allah sevgisi vardır. Hemen onun altındaki şemşiye, Resulullah sevgisidir sallallahu aleyhi ve sellem. Onun altındaki sevgi, sufiler için, üstadının sevgisidir. Bu ilmel yakin, üstad sevgisi ilmel yakin'dir. Aynel yakin, bu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sevgisidir. Hakkel yakin, direkt Allah'la alakalıdır. Dervişin üzerinde bu üç halde tecelli eder.
Bunu böyle sıraya koymayacak insan. Bazı yerlerde şöyle derler, sen üstadında bu hale ulaş, ondan sonra Hz. Peygamber'de. Hayır, her yerin ölçüsü, dairesi vardır. Her yerin bir hakikati vardır. O sohbetin, o zikrullahın bir derecesi, bir hakikati vardır. Şeyhe tabi olunacak yer vardır. Şeyhe tabi olunur, itaat edilir. Orada onun disturundan, oradaki onun ölçüsünden dışarı çıkılmaz. Ya işte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti olan bir nokta vardır. O sünnete tabi olunacak. Ölçü, bu aynel yakin noktası. Hakkel yakin noktası o. Cenab-ı Hakk'ın bu noktada, zatıyla alakalı, Allah'la alakalı noktada, o kimse o yakinliği, o noktayı ne yapacak?
Muhafaza edecek, koracak. O yüzden sakın ha, dervişlikteki en büyük handikaplardan birisi, yakınım deyip, edepsizliği ele almaktır. Yakınım deyip, haddi aşmaktır. En büyük handikap budur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Musa aleyhisselam da, böyle her sorulan soruya kendisi cevap vermeye başlayınca, Cenab-ı Hakk'ın onu hem peygamberlik ilmiyle, hem de peygamberlik ilmiyle ilimlendirince onu, her sorulana cevap veriyor.
Birisi de sordu, senden daha alim bir kimse var mı? Allah-u alem yok dedi. Bu Cenab-ı Hakk'ın tacubuna gitti. Ve Allah, o esnada bağını kararttı. Televizyon ayna gibi gösteriyordu, HD kalitesinde. Soruyorsun cevap geliyor, soruyorsun cevap geliyor, soruyorsun cevap geliyor. Veya sana sorar, Musa'ya sorarlarken, daha sormadan cevap geliyor. Bu şimdi şunu soracak diyor. Bu halde, otomatiğe bağlanmış. Hani gittiler, Hz. Ebubekir radıyallahu anh hazretlerine bir şey sordular, aynen Hz. Peygamber Efendimizin dediği gibi dedi. Bunun gibi. Otomatiğe bağlanmış. Cenab-ı Hakk dedi ki, ya Musa, Musa aleyhisselam baktı, görüntüde kirlilik var, sıkıntı var, karlanma var, kesinti var.
Sufi bunu anlıyorsa, buna lütuf olarak görecek. Üstadıyla arasında bağlantısının sıkıntılı olduğunu anlayan Sufi, bunu lütuf olarak görecek, koşacak üstadına. Hepimizin başından geçti. Ben bazen zaman zaman anlatırım, böyle üstadımla iki üç tane hal oldu diye. Hiç unutmam, işte anlatıyorum bazen. Yemekten çıktık, derse gidiyoruz buraya, İsmail Hakkı Burseva Hazretleri'ne, hiç konuşmuyor benle. Normalde öyle değil. Dedim efendim, bir şey var herhalde. Yok Mustafa Efendi dedi. Yok var efendim dedim. Bizim ikili diyaloğumuz, yan yanayken ayrı, herkesin içerisine çıktığımızda ayrı. Yan yanayken ayrı deyip de, gevşeklik yok.
Dedim efendim, bir şey var dedim ben. Mustafa Efendi senden için diyorlar ki, dedi, şeyhlik yapıyor, gizliden gizliye. Sustum. Ne yapıyorum dedim, ne yapmıyorum dedim. Sohbet bitti, eski arkadaşlar bilir, zikir bitti, sohbet bitti. Şeyh Efendi'ye dedim, efendim, arkadaşlara bir şey söyleyebilir miyim? Tabii Mustafa Efendi, söyle dedi. Ben bir şey ilan edeceğim. Zannetti herhalde o. Ben arkadaşlara malum konuşmayı yaptım. Bugüne kadar kime şeyhlik yaptıysam, çıksın Allah rızası için, gelsin benim yüzüme kansırsın, tükürsün dedim. Kime kendi adıma şeyhlik yaptıysam, kime kendi adıma rabıta verdiysem diye, ses yok. Dedim, birine böyle yaptıysam, o da seslenmiyorsa, onda bir hakkım varsa dedim, hakkım helal değil.
Ardından ikinci paragraf kuruldu. Dedim, bundan sonra sizin karşınıza ben şeyh oldum diye çıkarsam dedim, sakalımdan tutun, yüzüme tükürün, kansırın dedim. Asla ve asla sizin önünüze çıkıp ben şeyh oldum demeyeceğim hiçbir zaman dedim. O sözümde de duruyorum daha. Cenab-ı Hak'a hamdolsun. Ölünceye kadar hiç kimse bizim ağzımızdan bir şey olduk sözünü duymayacak. Cenab-ı Hak bu noktada ağzımızı kilitlesin inşallah. Bunun gibi olabilir. Şeyh Efendi mübarek baktı kaldı, sonra bindik arabaya. Mustafa Efendi hakkını helal et dedi. Helal olsun efendim ne demek dedim. Oğlum her yerde böyle dedikodu yapanlar olur dedi. Olur efendim dedim. Arabadan indik. Başka birisinin evine gidiyoruz.
O gün gece çay orada içilecek. Elimden tuttu. Namazgahtan, yukarıdan aşağı kadar bir indik. Oradan bir daha yukarı çıktık. El ele bir daha aşağı indik. Hep bana anlatıyor. Bu tip dedikodular olur. İşte sen bunlara kulak asma. İşte şöyle, işte böyle filan. Geçmiş gün. Olur bunlar. Ben neden rahattım öyle? Ben adabı, erkanı çiğnemedim hiç. Ben kendimi şeyhmiş gibi göstermedim hiç. Eski arkadaşlar bilirler. Gösteren kimse manevi tokadı yer. Öyle Şeyh Efendi'den saklı gizli şurada bir sohbet yapalım. Aman bunların kaymasın ayağı. Aman bunun gözü kaymasın.
Erkek zakirler için öyle kadınlara sohbet edelim. Ya gelmiş işte bayanlar. Üç kişi, dört kişi toplanmışlar. Bir şey sordular. İşte ben de söylemek zorunda kaldım. Cevap vermek zorunda kaldım. Sohbet etmek zorunda kaldım. Bunlar hep ayak kaymasıdır. Allah muhafaza eylesin. Öyle dervişler birisinin hidayetine vesile olmak için. İşte üç beş tane bayan falan toplanıp toplayıp. Bunlar eski dönemlerde görüldü. Değişik bazı yerlerdeki zakir kardeşler bu hatayı işlediler. Ne yazık ki. Allah muhafaza eylesin. Bunlar böyle kendini yakın görmekten olur. İşte Hazreti Musa da böylece kendini yakin gördüğünden peygamber ve kendinden başka daha erbaplı bir ilim ehlinin olmadığını söyledi.
Cenab-ı Hak Hızır Aleyhisselam'ı gönderdi onu. Çünkü Hızır'da ilminle dün vardı. Bunu bir kısım müfessirler kabul etmek istemiyorlar ilminle dünü. Nefislerine uyuyorlar. Çünkü gidip de bilmediklerinizi zikir ehlinden sorunuz. Ayet-i kerimesini yutmak istiyorlar. Ya gideceksin o zikir ehlinden soracaksın. Onun kalbinde Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatı var. Onun önünde diz çökeceksin. Bunda nefsine uymana gerek yok. Nefsine uyma. İşte Adem Aleyhisselam'daki ilim. Meleklerin bilmedikleri bir ilimdi. Meleklerin bilmedikleri ilim. Bu ilim ilmi ledündü. İlmi ledündü. İlmi ledün durduğu yerde durmayan, yazılı kitabı olmayan, her an mümin kulun kalbinde hayret perdesinden hayret perdesine geçirilen ilimdir.
Bu böyle kitap gibi değildir. Al bu ilmi ledün sana verildi. Böyle değildir bu. Bu böyle hani su damlası gibi bir yukarıdan bir şey damlar ya tıp tıp tıp … durmaz ya o. Bu onun gibi bir şeydir. Bu kalbe böyle tıp tıp tıp … siz tık tık olarak bilin. Onun esması vardır. Kalpte o esma başlar çalışma. Örneğin. Örnekliyorum bunu. Millet hırsızlık yapıyor da. Bu ilim ehline çünkü. Mesela o kimsenin kalbine Hu hu hu … Şunu söyleyeyim. Her esmanın da ilmi ledününü vardır. Hani biz sufi kardeşlere bir esma veriyoruz ya. Sen işte yüz tane hu hu hu Allah çek diye.
Onun ilmi ledünü vardır. O sufi o esmanın hakkını vere vere çekerse, o ilmi ledünü, o derecedeki, o noktadaki, o dairedeki ilmi ledünü alır. Onun tecelliyatını alır derviş. Veyahut da sufi şeyhini iyi dinler, iyi takip eder, iyi izler. Gerçekten samimi bir niyetle sever. Öyle ben seviyorum deyip de her taltı karıştırmak değildir bu. Vardır öyle. Seviyorum der. Facebook'un arka bahçelerinde karıştırmadık. Halk bırakmaz. Seviyorum der. Edebi, adabı aşar. Seviyorum der. Gider çok affedersiniz terbiyesizlik yapar. Böyle değil. Seven elinle, diliyle, gözüyle, kulağıyla, eliyle, ayağıyla, azalarıyla, içiyle, dışıyla sever.
Her haliyle sever o. Her haliyle teslim olur. Her haliyle ona bende olur. Otur, otur. Kalk kalk, kalk, gel gel, git git. Yat, yat, tek ayak üstünde dur, tek ayak üstünde dur. Örnekliyorum bunu. Öyle denmez de, öyledir ama. Asla ve asla sevenin aklı fikri yoktur. Sevmek öyledir. Sevenin gözünde, kulağında, kalbinde, elinde, ayağında, vücudunda, içinde, dışında bir tek sevdiği vardır. Sevmek öyle sevmektir. Ya bence böyle olmalı dediği zaman o sevmiyor. Aklı öndü onun. Allah yolunu açık etsin. Sen öyle yap. Bencesi yok.
Sana soran oldu mu? Sana soran olursa, sencesini söyle. Sana soran yoksa, sencesi yok. Sencesi yok. Bunu kabul etmez akıllılar. Bunu kabul etmediğinden sevemezler. Sevemediklerinden dolayı seven kimseyi deli görürler. Seven kimseyi normal görmezler. Seven kimseyi bu kafayı kırmış, bu kafayı üşütmüş, bu yanlış yolda derler. Neden? Onlar aklıyla süzgeçten geçirirler. Seven ise aklıyla süzgeçten geçirmez. Onun aklı, akılsızlık değildir bu. Onun aklı, sevdiğinin aklı olur. Bu ne demektir biliyor musunuz? Sevdiğine göre aklı ya paktır ya da aklı kirlidir. Sevdiğin ne senin?
Sevdiğin üstadınsa onun aklı kirli midir ki? Bir kimse bir mürşidi kamili severse onun aklı kalbine tabidir. Onun kalbi ise Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla tecelligahıdır. Aklı o sıfatlara tabidir onun. O geri zekalı anlamaz onu. Oysa onun aklı o sıfatlara tabi. Yani Cenab-ı Hakk'ın esmai sıfatlarına, Cenab-ı Hakk'ın fiiliyatına tabi. Öyle olunca onun aklı pak. Ama sen kirli bir aklı seversen, senin aklın kirlenir. Kirli bir gönlü sevenin, gönlü kirlenir. Kirli bir aklı sevenin, aklı kirlenir. Itırcı dükkanına giden itır kokar hadisi şerifi. Demirci dükkanına giden iz kokar hadisi şerifi. Sen neyi seviyorsa, senin kalbin ondan beslenir. Bir mürşidi kamili seven kimsenin kalbinde pozitif akıl vardır.
Akılsızlık yoktur. O akıl ilmi ledüne bağlıdır. O akıl vahye bağlıdır. O akıl Muhammed-i Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve selleme bağlıdır. O akıl paklar pakıdır. O akıl sahibiyle Cenab-ı Hak dinini devam ettirir. Dinini ayakta tutar. E sen kendince benim aklım var diyorsan, orada işin bitti senin. Neden? Oradaki akıl temiz bir kaynaktan geliyor. O temiz bir kaynaktan besleniyor. O akıl ilmi ledünne, yoğrulmuş akıl. Sen kendi heva hevesinden, bence böyle olmalı diyorsan, kendi heva hevesinden ne yaptın? Kirlettin onu. Sana sorarlarsa, sen cevap ver. Sormazlarsa, bence böyle olmalıydı, böyle olması lazım deme.
Batarsın. İşte, Hazreti Adem'de olan ilim, ilmi ledündü. İlmi ledün olunca, bütün meleklere verilmiş olan ilmin üstünde, hem cemi, hepsinin cem edilişi, hem de onların üstünde. Yani fazilet açısından. Dünyada vazifeli bir meleğin ilmiyle, Cebrail aleyhisselamın ilmiyle, hepsi de cem edilmiş vaziyetteydi. Ve hepsiyle cem edilmiş vaziyette olduğu için, Cenab-ı Hak dedi ki, Adem'e sorun soracağınızı.
Beçit daha ileri. Aslında Adem'in üzerinde tecelli eden, Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Bunu kitaplardan bulmanız mümkün değil. Adem aleyhisselamın o esnada üzerinde tecelli eden tek ruhaniyet ve nuraniyet ve ilmiyet, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem'in. Adem'in üzerinde değildi. Adem'in kendisine ait de değildi o. O, yaratılmışların en şereflisi, en faziletlisi, en mukaddesi olan, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, sonsuz ilminin şemşiyesinin altındaydı Adem. O yüzden cennetten kovulunca, dedi ki, cennette okudum. La ilahe illallah, Muhammed-i Resulullah, ismi şerifinin hürmetine, beni affet dediğinde, Cenab-ı Hak hemen affetti.
Çünkü Adem biliyordu ki, varlığın içerisindeki ilmin en yüksek derecatı, Muhammed-i Mustafa'daydı, sallallahu aleyhi ve sellem'de. Ve o, Hz. Allah'ın direkt, kendi zatından ve katından olan bir ilimle ilimlendiğinden, ilimlerin en yücesine, müşerrefti. Ve Adem'in üzerinde zuhur eden, tecelli eden, Hz. Muhammed-i Mustafa'ydır, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Ve gerçekte secde edenler, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyetine ve nuraniyetine secde ettiler. Ve o secdenin de hakikati, Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Çünkü Hz. Muhammed-i Mustafa'nın üzerinde tecelli eden ruhaniyet ve nuraniyet, Allah'ındır direkt. O yüzden Adem'e secde ederken, bütün melekler, gerçekte ve hakikatte, Cenab-ı Hakk'ın ruhaniyetine ve nuraniyetine secde ettiler.
Ama görüntüde Adem aleyhisselam vardı. Ve o görüntünün hücrelerinde, o görüntünün üzerindeki tecelliyat, Muhammed-i Mustafa'nındı, sallallahu aleyhi ve sellemin. O yüzden Hz. Allah'la konuşan kimse dahi, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin üzerinden konuşursa, şahitlidir, delillidir, mübeşşirattır, şek ve şüphe edilmez.
Onun üzerinde o bir delildir. İlmin delili, mananın delili, Muhammed-i Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem. Birisi gelir size, ben Allah'la konuşuyorum der, alkışlayın siz. Bunda bir sıkıntı yok. Herkes, çoğunluk Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin üzerinden konuşamaz. Burası sırdır. Sır yer burasıdır.
Bir kimse ben Allah'ı görüyorum der, hakikat midir? Vallahi de hakikattir. Allah'la konuşuyorum der, hakikat midir? Vallahi hakikattir. Rüyamda gördüm der, hakikat midir? Vallahi hakikattir. Asıl önemli olan, Muhammed-i Mustafa'yla sallallahu aleyhi ve sellemle sohbet etmek. Asıl önemli olan, onu manada görmek. Asıl önemli olan, onunla rüyada buluşmak. Asıl önemli olan, ama teheccühte, ama tevhitte, ama zikrullahta, ama yürürken, ama bir iş yaparken, onu önünde yürüyor görmektir. Asıl önemli olan, Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin şemsiyesinin altında yaşamaktır. Asıl önemli olan, onun sayesinde yürümektir. Asıl önemli olan, onun emrini dinlemektir.
Asıl önemli olan, onun tavsiyesine bakmaktır. Asıl önemli olan, onun bir tebessümüne kurban olmaktır. Çünkü o, şahitli, ispatlı, delillidir. Çünkü onun şekline, şemaline şeytan giremez. Çünkü o, varlığın müsebbibidir ve varlığın ilminin en zirvesindedir. İşte, Adem aleyhisselamın üzerinde tecelli eden elbise de, Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellemin elbisesiydi.
Ve manada, kimin üzerinde, Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellemin elbisesi tecelli ettiyse, o kimsenin üzerinde, şek şüphe edilmez, bitmiştir mesele. Allah cümle ümmeti, bunlardan eylesin inşallah. Şeytan, cennetten neden kovulmuştur? Şeytanlığından kovuldu. O, şeytanlık yaptı. O, şeytanlık yaparaktan vahye tabi olmadı. Emre tabi olmadı. O, bir peygambere tabi olmadı. Bir peygambere tabi olmayan, kim neye inanırsa inansın, atıldır, batıldır, inancı, inanç değildir. Bir kimse Allah'a inandım dese, Peygamber Muhammed-i Mustafa'ya, sallallahu aleyhi ve sellem hazretine inanmasa, şeytandan bir farkı yoktur.
Hiç farkı yoktur. Niçin? Şeytan da aynısını yaptı. Şeytan aynısını yaptığından dolayı cennetten kovuldu. Dedi ki, ben ondan yaratılış olarak, fazilet olarak daha üstünüm. Kör, görmedi Hazret-i Adem'in üzerindeki elbiseyi. Kör, görmedi Hazret-i Adem'in üzerindeki fazileti. Kör, görmedi Hazret-i Adem'in üzerinde tecelli eden Muhammed-i nuraniyeti ve ruhaniyeti.
Aslında, onun şeytanın cennetten kovulmasının sebebi, Hazret-i Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyetini ve nuraniyetini görmeyişinden, görmek istemeyişinden, reddedişinden dolayıdır. Müteşabih bunlar. Farklı değerlendiren olabilir birisi. Eyvallah. O yüzden, şeytanın cennetten kovulmasının sebebi, Hazret-i Muhammed-i Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, ruhaniyetini ve nuraniyetini kabul etmeyişinden kaynaklanmıştır.
Şimdi de, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğini, onun sünnet-i seniyyesini, onun ruhaniyetini ve nuraniyetini kabul etmeyenlerin, şeytandan bir farkları yoktur. Siz onları insan gibi görebilirsiniz. Herkesi insan gibi görür. Ehline malumdur onlar. Onlar şeytan suretinde dolaşırlar. Siz onu çok güzel bir kadınmış, çok güzel bir yakışıklı erkekmiş gibi görebilirsiniz. Çok bilgili bir profesör olarak görebilirsiniz. Çok bilgili bir alim olarak görebilirsiniz. O kalbi bu noktada harekete geçmiş. Hani Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri öyle der ya, kalbi harekete geçen. Adi, samimi bir ehl-i tarikat. Bugünkü zındıkanın karşısında diyor, kendisini muhafaza eder.
Kalbi harekete geçmiş bir ehl-i tarikat. Kalbin harekete geçmesi demek, kalbin zikrullahla ferasete kavuşması demek. Kalbin bir üstadın, bir mürşidin sevgisiyle ferasete kavuşması. Doğruyu yanlışa ayırt ediliyor. Eksiği fazlalığı ayırt ediyor. Konuşanın dilinin çatallığını görüyor. Konuşanın gözünün bir gözünün kör olduğunu görüyor. Manada bir gözü kör. Cenab-ı Hakk'a öyle dua ediyorum. Ya Rabbi manada sol gözleri kör olanları, zahirde de gözlerini kör eyle. Onların da gözlerini bu noktada işaret ver ki, anlayalım. Biz bilemeyiz diyorum ben. Benim yıllardır duamdır bu. Biz bilemeyiz. Biz kimin hayır, kimin şer olduğunu bilemeyiz.
Biz aciz kullarız. Cenab-ı Hakk bildirirse biliriz. O yüzden Allah'a dua ediyorum. Ya Rabbi bu siyasetçilerin, bu çok büyük ilim adamı gibi görünenlerin, eğer şeytani vasıfları var ise üzerlerinde ki var, var olanlarla alakalı. Sol gözlerini kör eyle Ya Rabbi diyorum. Onlara bir işaret ver ki gözlerini. Biz bilelim. Ben kendi nefsim için söylüyorum. Biz bilemeyebiliriz çünkü. Rabbim muhafaza eylesin. İşte o gözü şaşı olanlar, gözü şaşı onların. Bir gözleri seyirir onların. Bir gözleri kapalıdır onların. Bir göz kapakları düşüktür onların. Allah muhafaza eylesin. Bunlardan Ümmet-i Muhammed'i Cenab-ı Hak muhafaza eylesin. İşte sufiler, kalbi harekete geçen kimseler, bunları tanırlar.
Nereden tanırlar? Kalplerindeki feraset ilminden. Müminin ferasetinden korkunuz. O Allah'ın nuru ile bakar. Bakın müminin ferasetinden korkunuz. O Allah'ın nuru ile bakar. Bunun oluşması için o kul, o kimse, Allah'ın farzlarını yerine getirecek, haramlardan uzak duracak, bir mürşide kamile bağlanıp, intisab edip, ona muhabbet besleyip, kalbini Allah'ın zikriyle hemhal edecek.
O zaman o kulun kalbinde feraset nuru oluşacak. O feraset nuru ile konuşanın şeytani mi, rahmani mi olduğunu tespit edecek. Bunun değişik tecelliyatları var. Nefsinize uymayın bir de ha. Bu şeytani deyip de herkese hükmetmeyin. O hal size verildiyse hükmedin. Adam konuşur, kalbinden siz bir hararet, bir cehennem sıcaklığı hissedersiniz. Kalbinden bir alev, ağzından bir alev çıkar. Ağzından bir sıcaklık, cehennem sıcaklığı çıkar. Ağzından koku çıkar. O televizyonda konuşuyordur, sen koltukta oturuyorsundur. O konuşurken o kokuyu alırsın sen. O konuşurken o cehennem sıcaklığını ağzından tespit edersin. O konuşurken televizyonda normal insan simasıyken anında şeytan simasına döner.
Şeytanı daha önce görüp tanıyanlar için bu. Şeytan görünür sufilere. Kabir hali açıldığında şeytanı da görür o kimse bir müddet sonra. Şeytanı bir suret üzerine görür. O değişik değişiktir suretler onların. Ve o suret üzerine görünce onu tanımlar sufi. Onu tanımlayınca o başlar mesela tevhid çekiyor. La la illallah, la la illallah, la la illallah, la la illallah, la la illallah, la la illallah. Konuşuyor ama o karşıda kimse. Konuşurken tak sureti değişir onun televizyonda. Buna feraset denir. Buna kalbin hakikatleri denir. Bu yol açıktır müminler için. Bunlar hata yapmazlar. Allah'ın izniyle. Bu yolu açık olan sufi doğruyu yanlışa ayırt eder. Bu yolu açık olan sufi eksiği fazlayı ayırt eder.
Bunun kalesi tevhiddir. La la illallah, la la illallah, la la la illallah, la la la illallah, la la la illallah. Yürüyen zikir ağacı gibidir o. Hani Allah'ın bazı kulları vardır. Onlar görüldüğünde Allah'ın zikri akla gelir. Evet. Onlar zikrin anahtarıdır. Onlarla zikir açılır. O kimseyi gören kimse hemen zikir aklına gelir. Hemen Allah aklına gelir. Onlar da zaten hemen zikrettirirler. Aman birisi daha zikretsin. Aman birisi daha Allah desin. Aman birisi daha la la la illallah desin. Neden? O da onun gördüğüne aşina olsun. Asıl kurtuluş burası. Onun da kalbinden bu perde kalksın. Onun da kalbinden bu küfür perdesi kalksın. Bu oruç, bu namaz, bu zikir, bu perdenin kalkması için.
Allah'ın oruca, Allah'ın namaza, Allah'ın zikre ihtiyacı yok. Oruç temizlenmek için kalbin üzerinde o tozlu, kirli perde kalkacak. O zikrullah kalbin üzerindeki o kirli perdeyi ne yapacak? Kaldıracak, temizecek. Onun kalbi ayna gibi olacak. Onun dili ayna gibi olacak. Onun gözü ayna gibi olacak. O kalbiyle hareket edecek. O Allah'ın zikriyle hemhal olacak. Allah'ın zikriyle hemhal olunca, kim doğru, kim yanlış, kim eksik, kim fazla, şappada fotoğraf gibi onun kalbine çıkacak. O televizyonda konuşacak ama, Kur'an'dan bahsedecek bize, sünnetten bahsedecek, dinden bahsedecek. Aldı parayı, kalbine inmedi onun. O milleti ağlatmak için para aldı.
O milletten söğüşlemek için para aldı. Dinini paraya değişti. Çek tevhidi. Gör kiminle konuştuğunu. Yolda yürürken dahi, sohbet ederken dahi. Sen kalbinde tevhid olsun senin. O anlatsın sana. Senin kalbinde tevhid olsun, yanılmazsın. Bu kalbin ferasetidir. Bu feraset nurudur. O konuşur. O konuşurken beyninin arkasını dinlersin sen. O anlatır ama sana. Böyle vardır. Eskiler yapar fazlaca onu. Beyninin gerisinde asıl meseleyi saklar. Kendince anlatmaya çalışır. O aldanmışlardan. Sakın ha Allah muhafaza eylesin.
İşte bu noktada şeytanın cennetten kovulmasının sebebi Hazreti Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyet ve nuraniyet elbisesini inkar etmesinden kaynaklandı. Adem aleyhisselam ve Havva annemiz cennetten neden nasıl çıkarılmıştır? Adem'in soyundan olanlar kadınlara düşkündür.
Diyeceksiniz ki bütün insanlar Adem'in soyundan değil mi? Evet. Ama bir de Adem'in husisi damarı var. Farklı bu. Özel. Adem aleyhisselam vakti ki bir kadın istedi Cenab-ı Hak'tan. Ve Cenab-ı Hak da onun göğüs boşluğundan Havva'yı yarattı. Tabiat boşluk kabul etmez. Havva buradan çıkınca Havva'nın sevgisi yerleşti içine. Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Adem'i kurtarıyor. Kim? Atası. Güzel koku. Güzel kadın. Gözümün nuru da namazdır. Adem aleyhisselam Havva'ya baktıkça Cenab-ı Hak'ın esmai sıfatının, cemaliyetinin tecelliyatını onda gördü. Öyle sakın yani ya nasıl baktı ona, nasıl kandı deme.
Bir cennet kadını görsen dünyadaki kadınlara bakmazsın. Bir cennet erkeği görse kadınlar topunuzu bir çuvala koysa iyi. Bizi çuvala koydu ya dersin. Çuvala dahi koymazlar. Cennet öylesine güzelliği muhteşem. Havva annemizin güzelliği ise alemlere nazar etmiş.
Öylesine güzel. Adem aleyhisselam da çok yakışıklı, çok baba yiğit. Çok yakışıklı. Yaklaşık dört apartman boyunda. Ya normal halinizle minareye bakar gibi bakarsınız. Bakamazsınız da bakmaya kalkarsanız minareye bakar gibi bakacaksınız yukarı doğru.
Kendi kendinizi psikolojik olarak bozulabilirsiniz. Yani biz neyiz yani kendimizi bir seksen beş baba yiğit bir şey zanniyorduk falan öyle bir şey değil yani. Dört apartman boyunda. Öyle. Bir yürüyüşü var. Yani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin kimse geçemez ama. Yani bir yürüyüşü var. Yürüyünce alem yürüyor sanki arkasından. E Havva annemiz de bir o kadar güzel mi? Bir o kadar güzel mi? Bir o kadar güzel. Nazlı mı nazlı? Narin mi narin? Yok öyle bir şey. Şefaati üzerimize olsun annemizin. İlk isyan ceddimden çıktı. Adem'den çıktı cennette.
Gel dedi gitti. Ben böyle tarif ediyorum ya hakkınızı helal edin. Nasıl gel dediyse artık ona. Adem aleyhisselam gitti. Ye dedi yedi. Seven sevdiğinden dışarı çıkmıyor. Aşık maaşıkunu dinliyor. Aşık maaşıkunu dinliyor. Şimdi bazen kadınlar bana telefon açıyorlar. İşte beylerinden şikayet edecek oluyorlar. Diyorum ki Havva olaydın. Adem senin önünde el pençe divan dururdu. Öyle bir Havvalık yap. Adam senin önünde el pençe divan dursun. Eyvallah. Eyvallah. Bazen eleştirirler erkek muhabbetidir bu kendi aralarına. Ya o hanım sözüne bakıyor.
Harika. Demek ki hanımı öyle maharetli ki Havva adamı parmağının üzerinde oynatıyor. Maşallah subhanallah. Harika bir şey. Bunda bir sıkıntı yok. E bu sefer Cenab-ı Hak'ın hani rivayetlerde hep öyle ya. Yeme dediği şeyi yedi. Unuttu yani. Yaklaşma dediği ağaca yaklaştı. Ağaç, meyve olarak nitelendiriliyor ya. Ben öyle nitelendirmiyorum. Cenab-ı Hak'ın Havvanemiz bir baktı ki kendisinden trilyonlarca milyarlarca çocuk geliyor. Adem'e dedi koş.
Bak dedi burada neler var. Adem Aleyhisselam da koştu bir baktı orada kaldı. İkisi de. Cenab-ı Hak'ın bir onlara yaklaşmayın. Bu sayfayı okumayın dediği yer Allah-u Alem. O yüzden onları görünce hikmete uygun bir şekilde onlar dünyaya gönderildiler. Evet. Hamile bir kadın oruç tutabilir mi tutamazsa kefaret ödeyebilir mi Allah? Hamile kadınlar oruç tutamazlarsa hamileliklerinden dolayı ki bütün doktorlar tutmamaları için tavsiyede bulunuyorlar. Çünkü kadınlar eskisi gibi çok sağlıklı değil, yiyecekleri sağlıklı değil, ortam sağlıklı değil. Öyle olunca kadınların da erkeklerin de sağlıkları bu noktada çok iyiydi.
Böyle olunca işte buna da İslam müsaade etmiş hamileler, emzikliler, yolcular. İşte bunlar normalde tutamadıkları günleri hastalığı normalde eğer geçici bir hastalıksa tutamadıkları günleri sonradan kaza yapacaklar. Hamile, hamileliği bitecek, çocuğunu emzirecek. Ondan sonra orucu tutacak. Ayet-i Kerime'nin arkasında diyor ki sizin için orucu tutmanız evladır diyor. O yüzden bunlar orucu tutmaya gayret edecekler. İşte ben hamilelikte tutamayacağım orucumun kefaretini vermek istiyorum. Harika, temkinli bir şey, tedbirli bir şey. Sağlığı düzelince o orucu yalnız kefaretini ödedim deyip de tutmamazlık etmeyecek. Burada böyle bir Türkiye'de bilhassa böyle bir şey var. Bu yolu izliyorlar, değil.
Bu tedbirdir, temkindir. Ölme ihtimali var herkes için geçerli bu. Ecel ne zaman olacağı belli değil. Hamile, orucunu tutamıyor. Orucunu tutamayacağı belli mi? Ramazan girdi mi? Girdi. Ramazan da orucunu tutamıyor mu? Evet. Doktor yasakladı mı? Evet. O kimse rahatsızlığı bitince orucunu tutabilmeyi düşünecek. Ama bu zaman zarfında işte hamilelik süresi var, çocuğun doğumu var, ardından emzirmesi var, iki yıl, iki buçuk yıl. Bu zaman içerisinde ölüm var, kalım var deyip de ben bunun kefaretini ödeyeyim şimdiden deyip ödeyebilir mi? El cevap ödeyebilir. Ama sağlığı yerine geldiğinde bu orucu ne yapacak? İade edecek. Burasını unutmayalım. Veya o esnada hasta midesinde rahatsızlık yaşadığı, midesinde işte çuban çıktı, midesinde bir rahatsızlık var.
Üç sefer hapişecek, belli diyet var, belli yiyecekleri yiyecek, oruç tutamayabilir. O yüzden dışarıda oruç tutmayanlara kem gözle bakmayın. Bir rahatsızlığı vardır. Öyle düşünün. Hüsnizam besleyin. Vay orucu yiyorlar, şunlara bak falan. Böyle düşünmeyin. Böyle de davranmayın. Bu doğru değil. Midesi rahatsızdır, kanserdir, kan kanseridir. Başka bir rahatsızlığı vardır, başka bir rahatsızlığı vardır. Olabilir. O yüzden vay oruç tutmuyor demeyin. Ama oruç tutmayanlar da biraz daha saygılı davransınlar. Yani orta yerde yiyip içme, böyle insanların önünde yiyip içme. Bugün geçtikçe fazlalaşıyor. Buraları çok hoş bir şey değil. Yani o işte yemek salonları dolu.
Bugün ben dersten çıkınca yürüyeyim dedim. Aşağı doğru yürüdüm. Yani normal bir zamandan bir farkı yok. Dolu. O ne diyorlar Facebook, mesbuk ne varsa işte. O set başından aşağı doğru inerken. Her taraf dolu. Yani Allah affetsin cümleyi. Bu bizim hatamız. Demek ki anlatamıyoruz orucu. Demek ki biz dini doğru anlatamıyoruz. Bu hepimizin kusuru. Ama bu oruç tutmayan kardeşler de herhangi bir rahatsızlıktan, hastalıktan veyahut da tutmuyor. Ya biraz daha böyle edepli olma, biraz daha oruç tutanlara saygılı davranma, biraz daha dini ibadetlere karşı duyarlı davranma. Böyle davranırlarsa daha hoş olur. O yüzden bir kim bir hamile kadın oruç tutmayabilir ama böyle yapacak.
Ama bir rahatsızlık var. Geçici değil, kalıcı. Mesela o kimsenin kalbinde problem var. Mesela astım hastası. Veyahut da işte kalp krizi riski taşıyor. Veyahut da şeker hastası. Veyahut da migren hastası. Veyahut da devamlı surette midesinde problem var. Bu geçici değil örneğin. Bu gibi rahatsızlıklar geçici değil ise bunların normalde kefaret ödemeleri caizdir. Ama bu kefaretlerin de yine Ramazan ayı girdiğinde ödeyecekler. Ya ben Ramazan'da oruç tutamam, şimdiden ödeyeyim, Şaban'da ödeyeyim, böyle bir şey yok. Bunlar yine ne yapacak? Ramazan'a girdi. Ramazan'a girdiğinde rahatsızlığı devam ediyor. Evet, Ramazan boyunca o rahatsızlık da devam edecek örneğin. O ne yapacak? Kefaret ödeyecek.
Ama bu kimseler mümkün ise kendilerini oruca zorlayabiliyorlarsa, ve daha büyük bir rahatsızlıklara sebebiyet vermeyecekse, oruçlarını tutmaya gayret etsinler. Ayet-i Kerime'nin çünkü manası o nokta üzerinde. Ama işte tansiyon ilacı içiyor o kimse. Her gün sabah, öğlen, akşam veyahut da işte o kimsenin kalp ilacı var, her an kalp krizi geçirme ihtimali var. Veya işte şeker hastası, ben şimdi baştan bunu söylemiyorum, sanki kendimi kayırıyormuşum gibi. Şeker hastası örneğin, devamlı şeker hastalığının tedavisi yok. Şekeri yüksek seyrediyorsa, onların tutmaları caiz değil zaten. Tutmaları caiz değil. Bunu söylüyorum, sen kendin desen, ben kendimce bir mücadele, Cenab-ı Hak bana bir verdi, sakın, işte o şeker hastası ama tutuyor, ben de tutayım, ölçü almayın beni.
Benim içtiğim otun çöpün haddi hesabı yok, içimden ot çöpü ağacı çıkacak. O yüzden ölçü değil, yani ben tutmasam dahi tutmayabilirim. Ben dahi kendimi deneye deneye götürüyorum şu anda. Daha da ileri safhaya çıkarır, böyle etkilerse, bırakacağım. Geçen sene de öyle başladım. Cenab-ı Hak'a hamdolsun tuttum orucumu ama bu sene ne olacağı belli değil. O yüzden Cenab-ı Hak cümlenin oruçlarını kabul etsin inşallah. Altınları olan kişi zekatını yine altın olarak mı vermelidir? Mesela para olmazmış zekatı. Hayır, altını tartar. Kadınlar o bileziğin ucundan kestirmek onlar için çok ağır bir şey. Ben o yüzden evlenen erkeklerin hepsine derim, evlenirlerken. Derim ki sakın ha, hanımlara takılan takılara gözünüzü dikmeyin.
Onların bileziklerini, altınlarını, gözünüzü dikmeyin. Dikerseniz evliliğinizin huzurunu kaçırmış olursunuz. Evet, asla. Hiç gözünü dikme oraya. Yokmuş kabul et. Sana verse dahi alma. Ya çok sıkışıksın belli halinden al bozdur, alma sen. Aç ellerini Allah'a ya Rabbi de sen. Tavsiye bu. Bütün herkese. Sakın ha. Allah muhafaza eylesin. E kadınlar tabii bunu böyle kestirip, piştirip, ölçmek, oradan vermek zor geliyor. Ne yapacaklar? Tarttıracaklar. Tarttırdıktan sonra, işte nisap miktarına denk geliyorsa, Hacı Ahmet kaç para şimdi nisap? 7500 lira civarındaymış.
7500'ü bulduysa ondan zekat ödeyecek o zaman. 7500 lirayı bulduysa ondan zekatını ödeyecek. Para olarak, karşılık parası ne kadarsa para olarak ödeyebilir. Mübarek gün ve gecelerde ölen kimsenin kabir azabı kolaylaşır mı? Sualleri cevaplayabilir mi? Bir hadis-i şerif okumuştum. Aklımda kaldığı kadarını söyleyeceğim. Tam metnini bu noktada aktaramayabilirim. Haklarınızı helal edin. Böyle ilmi kesmek, ilmi böyle bölmek gibi algılanmasın. Cuma gecesi, Arife gecesi, Kadir gecesi, Arife geceleri yani kurban ve Ramazan. Ondan sonra Kadir gecesi ve Cuma geceleri vefat edenlerin, bu noktada kabir azabları o geceler hürmetine sorulmadı.
O gece ve onu takip eden gününde hesaba çekileceğine dair bir hadis okumuştum. Aklımda bu kadar kaldı. O yüzden mübarek gün ve gecelerde, Ramazan'da, Şaban'ın 15. gecesi, Kadir gecesi gibi bütün mübarek gecelerde ölen kimselerin, Cuma gecesi gibi, Perşembe gecesi ölen gibi kimselerin bu noktada işte sorgu ve suali mütakip gecede sorulacağına dair böyle bir hadis okumuştum aklımda kaldığı kadarıyla. Şuradan iki beyt okuyalım. Kaçıncı? 504. 504'ten devam edeceğiz herhalde. Ayrılıklar gidiştedir, yolun aslında değil. Paragraf başı bu. Ayrılıklar gidiştemiş, yolun aslında değil. Yol nedir?
Dindir. Din nedir? Kur'an ve sünnettir. Yolun aslı nedir? Kur'an ve sünnet. Kur'an ve sünnet. Şunu unutmayın kardeşler. Bunu bir ömür boyu savundum. Bir ömür boyu ömrün ne kadar vefa edecek bilmiyorum. Bunun savunucusu olacağım. Din, Kur'an sünnettir. Ve imamların iştahıdır. Tasavvuf ilave ediyorum. İlk sufilerin yoludur. Sonrakinlerin değil. Sohbetlerimden bilirsiniz. Ben son 200-250 yıllık böyle sufi davranış biçimlerini filan böyle bir ölçülü, temkinli, tedbirli onlara yanaşırım. Din, Kur'an sünnettir. Bir meselede, bir hadisede, bir ibadette ne olursa olsun biz Kur'an ve sünnete bakarız.
Kur'an ve sünnetin birinci derecede zahirinden sorumluyuz. O zaman ayrılık burada Kur'an sünneti işlemekte yolun aslında değil. Mezhepler bu noktada gidiştir. Buna şuna benzetebiliriz. İstanbul'a, Mudanya'dan gemiyle gitmek mümkün mü? Evet. Yalova'dan gemiyle gitmek mümkün mü? Evet. Ne o Kabataş mı, Karataş mı? Ne o Yalova'nın ilerisinde bir iskele daha ne onun adı? Topçular'dan. Topçular'dan gitmek mümkün mü? Evet. Kara yoluyla İzmit istikametinden gitmek mümkün mü? Evet. Bandırma'dan gitmek mümkün mü? Yine deniz yoluyla? Evet. Ta oradan git Gelibolu'ya kadar Çardak'tan veya Gelibolu'dan yine karşıya doğru geçer.
Çardak veya Lapseki'den Gelibolu'ya geçip oradan gitmek mümkün mü? Evet. Şimdi yeni gidişler var. Gemlik'ten ondan sonra deniz helikopteri var mı? Evet. Bursa'dan helikopter var mı tekrar? Evet. Amaç ne? İstanbul'a gitmek. Herkes kendi konumuna, durumuna göre İstanbul'a gidiyor. Helikopterle gidiyor adam. İşi, gücü ona göre. Biniyor helikoptere çat çat çat … Bir saat sonra İstanbul'da. Bir saat sürüyor mu bilmiyorum. Cevdet ne kadar sürüyor? Yarım saat sürüyor. Yarım saat mi sürüyor? Yarım saat daha. İstanbul havaalanına mı iniyor? Havaalanına yakın yere iniyor. Yarım saatte gidiyor adam. Öbür Gelibolu'dan o deniz şeyi var diyorlar değil mi bir de?
Ne o? Deniz uçağı. Deniz uçağı. Denizden o Haliç'e mi iniyor? Haliç'e iniyor değil mi? Bak bir daha gidiş var. Evet. Amaç ne? Amaç İstanbul'a gitmek. Hedef ne? İstanbul. Bakın ayrılıklar nerede çıktı? Gidişte. Gidişte. Hedef aynı. Yol bu noktada geniş. Yol geniş. O yolun içerisinde talih yollar var. Sen bir yol tutturmuşsun gidiyorsun. Harika. Yanındaki yolla savaşma. Yanındaki yolla itişip kakışma. Benim yolum senden faziletlidir deme. Benimki daha parlak deme.
Aynı caddenin üstündeyiz. Han meşhur kavga var ya. Hafi zikir mi? Üstün cehri zikir mi üstün? La havle ve la kuvvete illa billahil alihil azim. Sen zikri yaptın da üstününü arıyorsun. Otur la ilahe illallah de ya. Birisi oturmuş la ilahe illallah diyor. Sana ne? Siz nereye bağlısınız? İşte biz hafif yapıyoruz. Yolunuz uzun sizin. He? Ya sizin vardığınız yere biz zaten başlangıcımız bizim. Meşurdur ya bu muhabbetler. Bir melami şeyh öyle dediydi bana. Mustafa Efendi bir gün gelecek. Beni anlayacaksın dedi. Meratibleri tamamladığın an dedi. Bizim yolumuzun başı dedi bana. Ben de böyle elimi omuzuna koydum. Cenab-ı Hak bana o hali versin de dedim.
Ben yolun başında olayım. Önemli değil dedim. Ya bir kimse nefis meratiplerini tamamladığında onun yolunun başı olduğunu görecekmişim ben. Ben de ona dedim ki ben nefis meratiplerini tamamlayayım da dedim. Önemli değil. Ben yolun başında olayım. Biz hep yolun başındayız ki. Biz bir türlü yolun sonunu bulamadık. Biz bulan olsa diyorlar ki filanca Kemal'e ermiş. Aman gidelim diyorum. Elini öpelim bizi derviş etsin. Kaçıyor bizden. Kemal'e erdik elhamdülillah diyen bir kimse sonradan elimizi attırıyor elinden. Allah bizi affetsin. Demek ki hedef aynı. İstikamet aynı. Gidişte farklılıklar var. O yüzden kimsenin yoluna, şeyhine söz söylemeyin.
Ölçüyü konuşun. Ölçü Kur'an sünnet. Birisi debeleniyor zikir yaparken. De ki kardeş debelenmek yok. Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri böyle debelenen bir kimseyi gördü. Bu ne dedi? Dediler ki Ey ya emir el müminim bu Iraklı Müslümanlardan birisi yanında Allah anılınca böyle cezbe geçiriyor. Kaldırın götürün bunu dedi. Bunun üzerinde şeytanın tecelliyatını görüyorum. Zikrullah'ta birisi debeleniyorsa kendi kendine titriyorsa o cezbe değil. Ya o nefsine uydu. Yolun adabı bakın. Ashab oturur ağlardı. Sesi sessiz. Hıh diye ağlamazdı. Hatta hadis-i şerifte tarif ediliyor.
Örtülerini başlarından aşağı geçirirler. Öyle ağlarlardı. Gözyaşlarını göstermek istemezlerdi. Hönküre hönküre ağlamazlardı. Sessiz sessiz derinlemesine ağlarlardı. Aa yolun hakikati bak bunlar. Bunlar sünnetle sabit. O zaman ölçüyü konuşabilirsiniz. Ölçü konuşulur. Kardeş Allah diyenle uğraşma. Oturup Allah'ı zikrediyorlar. Zikretsinler. Onlara hizmet et. Zikredene hizmet edilir. Zikredenin yolunu ne yaparsınız? Kolaylaştırırsınız. Namaz kılacak. Yolunu kolaylaştır. Oruç tutacak. Yolunu kolaylaştır. Kadınlar.
Oruç tutamadığınız günlerde oruç tutan erkeklerinize hizmette, hürmette eksiklik davranmayın. Onların sahurlarını hazırlayın. Onların sahurlarını hazırlayın. Oruç tutan çocuklarınıza. Oruç tutamadığınız günler olabilir. Oluyor ya. Aman çocuklarınızın orucu sekteye uğramasın. Hizmet edin. Allah'ı zikrediyor. Kadın erkek. Çünkü Allah'ı zikreden kadınlar. Allah'ı zikreden erkekler. Ayet-i Kerim öyle. Bir erkeğin eşi Allah'ı zikrediyor. Erkek ona hizmet edecek. Bir erkek Allah'ı zikrediyor. Kadın onu yasaklayın, bunu engelleyin diye uğraşmayacak. İbadet eden, Allah'ı zikreden, namaz kılan, oruç tutan, Allah yolunda cihad eden, koşturan kimselere yardımcı olunur.
Engel olunmaz. Engel olan nefsine uymuştur. Onu yasaklayan, onu kısıtlayan, onu çelme takan, onu törpüleyen şeytana uymuştur. Bu kim olursa olsun. Kim zikredenlerle uğraşıyorsa, o şeytan onun üzerinde tecelli etmiş, oturmuş. Kim uğraşıyorsa, kim uğraşırsa perişan olur.
Şaka maka 30 yıllık sufi hayatım var. Perişan olur. Perişan olduklarını 30 yıllık sufi hayatım boyunca gördüm. Kocalarının zikrine karışan, onları evine işte derse gidiyorlar, zikre gidiyorlar diye onlara bu noktada laf söyleyen, onları engel olan kadınların perişanlığını gördüm. Kadın, erkek, kadınların zikrine karışan, onların dersine karışan erkeklerin perişanlığını gördüm. Çocuklarının zikrine, yoluna, tarikatına laf söyleyen, onları engelleyen anne ve babaların perişanlığını gördüm. Tecrübeyle sabit bunlar. Tecrübeyle sabit. Zakirler gördüm. Dervişleriyle uğraşıp perişan olan. Nakipler gördüm. Dervişleriyle uğraşıp perişan olan. Nakibi nükabbalar gördüm.
Kendi kendine şeyhlik yapmaya kalkıp perişan olan. Dervişlerin ayağını kaydırmaya çalışıp da perişan olan. Allah muhafaza eylesin. Zikredene hizmet edilir. Hürmet edilir. Varsa eksiklik, noksanlık tebliğ edilir. Nasihat edilir. Bu da kime aittir? Bu da yolun büyüklerine aittir. Abiler vardır, ablalar vardır, nakipler vardır, nükabbalar vardır, görevliler vardır. Bilmiyorsan, bir yerde sıkıştıysan, onlarla istişare edilir. Yolun adabı budur. Ya ben şeyhe ulaşamıyorum diyemez hiç kimse. Telefon 7.24 açık benim. Ben yedek şarj makinesiyle dolaşıyorum.
Telefon bir yerde inkıtaya uğrar. Birinin başına bir şey gelir. Bana ulaşamaz, bana mesaj yazamaz, bir şey yapamaz. Ben onun sorumluluğunu üzerime almışım. Bu noktada ben Allah'a hesap veremem diye. 7.24 telefonum açık benim. Normal ulaşamazsa mesaj yazar bana. Açık, açık. Öyle. Kendi kendine, nefsine uymaya hiç kimsenin hakkı yok. Yolun adabı, erkanı oturmuş, yerleşmiş. Yeni değil. O zaman zikredene hizmet edilir. Hürmet edilir. Yardımcı olunulur. Birisinin ayağının geriye gitmesine vesile olan, onun hesabını ödeyemez. Yolda böyle uçuk muhabbet etmek değildir yol.
Uçuk muhabbet edilmez bizim yolumuzda. Şataat yoktur. Milletin kafasını karıştıracak sohbet yoktur. Hem ben biraz böyle latifeli konuşurum ya, bir hacı abi öyle dedi. Şeyh Efendi, şeyhim bana uçaktan atla dese atlarım dedi. Ben de dedim ki, hacı abi, şeyh efendi kimse uçaktan atla demez. Ama bir şey yap dediğinde yapmazsın, imtihan burasıdır dedim. İmtihan burasıdır. Ben şeyhimi seviyorum, bana şöyle yap dese yaparım demek değildir o. Ufacık bir şey söylüyorum, kalıyor orada. Öyle diyenler, imtihan kapısını açıyor kendine. Ondan sonra çuvallıyor, patinaj çekiyor. Patinaj çekecek, 4x4 olsa kurtaracak. 4x4 de yok, lastikler de kabak.
Gidiyor bir tarafın üzerine. Bir tarafın üzerine gidiyor, farkında değil. Kendi kendinde ben dervişim olarak görüyorum ama. Farkında değil, Allah muhafaza eylesin. Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz, ayeti kerime. Bilmediğini soracağın bir kimse bulursun. Vardır. Alem boş değil ya. Alem boş değil. E üstadın da var. Üstadın da var. Adam üstadıyla istişare etmiyor, gidiyor başka bir dervişle istişare ediyor. Gel bakalım seninle istişare edelim. Ha ne yapalım? Hadi şunu şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım? Ha böyle yapalım. Oy tamam. Ne kim?
Ne bu? Üstadına bağlı bir de. Oldu. Hoş geldin 23 Nisan. Lan orada bir abi mi yok? Tabi abilere, ablalara istişare edilir mi canım? Nefis. Oğlum git Adnan'a danış, Cafer'e danış, Hüseyin'e danış. Abi arıyorsan Oktay'a danış, Nuri'ye danış. Nefis. Onlarla danıştırır mı? Semazans'ın başında Semazan başı var, Ali var. Git danış. Adnan'a danış. Burada mı? Burada. Aa yok. Bu nefis. Yani Cevdet'in yanındaki çırak, Cevdet'e danışmayacak, gidecek yandaki tamircinin ustasına danışacak. Diyecek ki bu civatayı nasıl sıkayım? Kafasına şeyi yiyecek, anahtarı yiyecek.
Aynı şey. Aynı şey. O zaman ayrılıklar neredeymiş? Gidişte. Ama bu bir sufi hareketin içerisinde olabilecek bir şey değildir. Sufi davranışın içerisinde herkesin adabı, erkanı, gideceği yoldan yöntem bellidir. Belirsiz bir şey yoktur. Allah muhafaza eylesin. İşte Hazreti Mevlana da diyor ki, ayrılıklar gidiştedir. Yolun aslında değil. Birisi hafiz zikrullah yapar, birisi cehri yapar. Birisi işte kan çıktı, abdestim bozuldu der, öbürki bozulmadı der. Bunun gibi. Hepsi de doğru mudur? Hepsi de doğrudur. Hepsi de hak mıdır bu noktada? Kur'an ve sünnet dairesindeyse?
Evet, haktır. O zaman biz yolun aslına bakarız. Yolun aslına uygunsa gidiş, alır kabul ederiz, başımıza tac ederiz. Hakkında hadis-i şerif var mı var? Başımıza tac ederiz. Hakkında imamların iştahı var mı var? Başımıza tac ederiz. Bitti işimiz. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Cenab-ı Hak ibadetlerinizi, oruçlarınızı, namazlarınızı, teravihlerinizi makbul eylesin. İnşallah Ramazan'ın sonunda af olmuş olarak beraatını alıp, bayramı hakkıyla bayram olanlardan olalım inşallah. El Fatiha'ma selamat. Amin. Bu pazar malum Çanakkale'de geleneksel iftarımız var. O yüzden gidebilenler, gelebilenler Çanakkale'deki iftara, Hazreti Mevlana Celaleti Ruma Hazretlerinin yolunun en büyük ayakta duran, en büyük Mevlevi hanesinde inşallah iftar olacak.
Kardeşler gelebilenler, kendi araç gereçlerini tedarik ederekten inşallah gelmeye gayret etsinler. Allah izin verirse iftarımız orada olacak. Bir dahaki pazara da İzmir'deyim inşallah. Allah izin verirse, bu da Hacı Nuri size. Allah izin verirse inşallah pazara oradayım. Allah'tan bir şey gelmezse inşallah görüşürüz orada. Allah izin verirse. El Fatiha'ma selamat diyelim bir daha.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.