Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 21 Eylül 2014 · 1:42:18
Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, nefesinizi hayırlı eylesin inşâAllah. Mevlânâ Hazretleri yaşama boyunca sema yapmış mıdır? Bunu hep sorarlar. Yapmıştır. Şimdi normalde velev ki yapmadı. Yani Hazreti Mevlânâ, Celâtin Rûmâ Hazretleri velev ki sema yapmadı. Ne yapacağız? Velev ki Hazreti Mevlânâ, Celâtin Rûmâ Hazretlerinin eserinde bir eksiklik de bulabiliriz.
Vardır. Eksiksiz, kusursuz bir tek kitap vardır. O da Kur'ân-ı Kerim'dir. Bizde şöyle bir algı var. Yani Hazreti Mevlânâ, Celâtin Rûmâ Hazretleri bunu yaptı mı, yapmadı mı? Şu bunu yaptı mı, yapmadı mı? Bu bunu yaptı mı, yapmadı mı? Çok güzel bir şey. Kendi hayatımıza bakalım şimdi. Kendi hayatımıza baktığımızda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin yapmadığı, ashabın yapmadığı, ashabtan sonraki edbâ-i tabiîn dediğimiz zatların yapmadığı, İmam-ı Azam İmam Şafi İmam Malik İmam Hanbeli'nin yapmadığı, ne bileyim işte Abdülkadir Geylan-ı Ahmet-el Rufay'ı, Ahmet-el Bedevi İbrahim Duziki'den tutun ta aşağı kadar,
insanların yapmadığı o kadar çok şey var ki hayatımızda. O kadar çok şey var ki. Biz onların yapmadıklarını, Allah'ın gözünün içine baka baka, o kadar çok şey yapıyoruz ki. Ondan sonra kendi kendimize, birileri Kur'an ve Sünnet tarihisinde bir şey yapmaya gayret ediyor. O gayret edene biz diyoruz ki, bunu yaptılar mı? Kendi nefsimize sorsak, bunu Hazreti Peygamber Efendimiz yaptı mı? Bunu ashab yaptı mı? İşlediğimiz günah-ı kebayeleri gözümüzün önüne koysak, ve kendimize ölçü olarak bunu alsak, biz o zaman hayatımızı, Kur'an ve Sünnet'e göre dizayn etmiş olacağız.
Biz kendi hayatımızı, Kur'an ve Sünnet'e göre dizayn etmeden, x kimse bunu yapıp yapmadığını soruyoruz. Dinin ölçüsü, Hazreti Mevlana değil. Dinin ölçüsü, Abdülkadir Geylan Hazretleri değil, Ahmet Ar-Rufay değil, Ahmet Al-Bedevi değil, Mustafa Özbağ değil, Ahmet Mehmet değil. Dinin ölçüsü, Kur'an ve Sünnet. Bakın, imamların iştahı, senin kabul etmenle alakalı. Onlar da dinin ölçüsünü, Kur'an-Sünnet'ten alıyorlar. İmamların, yani mezhep dediğimiz olgunun ölçüsü, Kur'an ve Sünnet. O zaman kıymetli dostlar, önce kendimize bakalım.
Biz, Hazreti Peygamber, Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin, yapmadığı neler var? Hayatımızı bir dizayn edelim, hayatımızı bir gözden geçirelim. Ve, önce onların yapmadıklarını, hayatımızdan dışarı çıkaralım. Hazreti Peygamber Efendimiz içki içmedi, kumar oynamadı. Hazreti Peygamber Efendimiz fuhuş yapmadı. Faizcilik yapmadı. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri, zulmetmedi. Kimsenin namusuna, şerefine, haysiyetine dil uzatmadı. Gıybet etmedi, dedikodu etmedi, iftira etmedi. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin, gecesi, gündüzü dindi. Evine gittiğinde bir aile reisiydi. Evine gittiğinde bir eşti. Torunlarına dedeydi, çocuklarına babaydı.
Camide imamdı. İnsanlara din öğreten, din anlatan, iyiliği, doğruyu, güzeli, insan olmayı öğreten bir kimseydi. Sokağa çıktığında herkese şefkatle, merhametle yaklaşan, hiç kimseyi hor, hakir görmeyen, hatta cariye bir kadının elinden tutup, sen ne dolaşıyorsun burada deyip ona, sırtına yükü yükleyip, onun hamballığını yapan bir kimseydi. Başka bir cariye kadının elinden tutup, bütün Medine sokaklarını dolaştığı kimseydi. Biz kendi kendimize şunu soralım. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin yapmadığı üzerimizde neler var? Daha ileri gideceğim, benim nefsim de onu kaldırmaz.
Yani ben onu yaşayamadığım için, kendi kendime, boş söz benim için. Ne? Evimiz Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin evine benziyor mu? Ne kendimizi, başkası, yani bazen bir hadis şerif vardır, bazı hadisçiler bunu kabul etmezler, zayıf hadis derler filan. bazı ulema da bunu kabul etmek istemezler. Ama benim çok hoşuma gider. Müftü sizin kalbinizdedir, vicdanınızdadır. Bir ona danışın der. Önemli olan bu. Allah bizi yiyesin. Mezhepler Peygamberimiz zamanında var mıydı? Yoktu. Bunu da çok soruyorlar. Bunun adı mezhep değil, ama sahabenin içerisinde ilimde önde olan insanlar vardı.
İnsanlar onların etrafında toplanır, onlardan ilim öğrenirdi. Dört Abdullahlar gibi. Hz. Abbas Efendimiz'in oğlu Abdullah gibi. Hz. Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri'nin oğlu Abdullah gibi. Hz. Ebu Bekir Radiyallahu Anh Hazretleri'nin oğlu Abdullah gibi. Bunların etrafında sohbet alakaları vardı. Bunların etrafında sohbet alakalarında bunlar normalde dini anlatır, onlara dini konularda meselelere açıklık getirirlerdi. Ama mezheble alakalı meselelerin çıkış noktası da malum Yemen'e vali gönderir, sorar neyle hükmeteceksin? Kur'an'la. Bulamazsan sünnetinle. Bulamazsan iştihat ederim, kıyas ederim. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri tebessüm eder. O yüzden normalde bütün dinlerde mezhep vardır. Mezhepsiz hiçbir din yoktur.
Musevilik, İsevilik dahil. Ama dünya üzerinde, mesela bir Hristiyan mezhebine karşı mücadele eden bir Hristiyan bulamazsınız. Onlar bu mücadeleleri kanlı bitirdiler. Yıllarca süren mezhep kavgaları oldu. Asıl mezhep kavgaları Hristiyan dünyanın içinde oldu. Katlettiler birbirlerini, katlettiler, katlettiler. En sonunda serbest bıraktılar. Dediler ki karışmıyoruz artık. Ve Hristiyan dünyada kadar geniş perspektifte mezhep olan başka bir din yoktur. En son İznik konsülünde aşağı indirdiler, kitapları topladılar filan, mezhepleri aşağı çektiler ama yine mümkün değil. Şu anda en fazla mezhep olan din, İseviler'de. Hiçbir batılı oturup da İseviler'in mezhepsel anlayışlarını ve mezheplerine bir laf söylemez.
Ama aynı batılılar, Müslümanların içerisindeki mezhepleri karıştırırlar, kaşırlar ve söz konusu ederler. Yani siz hiç oturduğunuz yerde İseviler'in mezhepsel problemleriyle uğraştınız mı? Hiç aklınıza geldi mi? Yok. Kimin aklına gelir? Kimsenin aklına gelmez. Bir arkadaşa desek ki kaç tane mezhep var İseviler'in içerisinde? Diceği şey şu, en aliminin, en bilgilisinin. Ya bir Katolikler var, bir Protestanlar var. Onu da lisede, ortaokulda okumuşlardır. Ne? Ne Luther'di? Martin Luther. Neydi? Protestan. Kimdi? Almandı. Öyle değil mi? Aaa!
Protestanlar ayrılmış. Yeni bir mezhep oluşturmuşlar. Eee, Süryaniler var. Onlar ayrı. Süryaniler de ikiye ayrılıyor. Türk Süryaniler var. Türk olmayan Süryaniler var. Ayrı ayrı mezhep. Katolikler var. Katoliklerin içerisindeki mezhepleri sıralamak aksak sabah olur. Protestanlar var. Bir de İngiliz, Angelikan Kilisesi var. O da Vatikan'a bağlı değil. Onlar Protestan da değil. Vatikan'a da bağlı değiller. O başlı başlığına bir mezhep. E bizim burada bir de var ya bir tane. şey, Bartolomeos var. O da Vatikan'a bağlı değil. O da hiçbir yere bağlı değil. O da ayrı bir mezhep. O Vatikan'a da bağlı değil.
İngiliz, Angelikan'a da bağlı değil. O normalde Protestan da değil. O da başlı başlığına ayrı bir mezhep. Ayrı bir devlet kuracağım diye uğraşıyor o da. Vatikan gibi İstanbul'a bir devlet kurmak istiyor o da. Dikkat edin. Vatikan nasıl İtalyan'ın içerisinde bir devlettir? Vatikan devlettir. Avrupa'da tek dini devlet vardır. Vatikan'dır. Din devleti Vatikan'dır Avrupa'da. Hiç kimse sesini çıkarmaz. Orta Doğu'da tek din devleti vardır. İsrail. Kimse sesini çıkarmaz. Dünya üzerinde üçüncü bir din devleti yok. Birisi Vatikan, birisi İsrail. Sakın Suudi Arabistan din devleti deyip karşıma çıkmayın yok.
İran'a da karşıma çıkmayın o da değil. O da yok. Mezhepler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde var mıydı? İsim olarak yoktu. Sonradan farklı görüş ve iştihatlerle mezhepler oluştu. Antalya'dan takip ediyorlarmış internetten. O sormuş. Elmalı Hamdi Yazır Kur'an tefsirini Atatürk'ün yazmadığını iddia ediyor bazı tarikatçılar. Söyleyenler de Süleymancılar. Ama siz bir sohbetinizde Atatürk'ün yazdırdığını söylemiştiniz. Açıklarsınız. Sevinirim. Elmalı Hamdi Yazır'ın Kur'an tefsiri Atatürk'ün zamanında yazılmıştır. Altında Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı zamanında yazılmıştır.
Atatürk Cumhurbaşkanı kan Atatürk Cumhurbaşkanı kan bu tefsir yazılmıştır. Beş bin tane basılmış ve bütün Anadolu'ya dağıtılmıştır. Bunun normalde eğer daha da çok ileri gidilirse önümüzdeki hafta yokum sohbette hacca gideceğim inşallah. Ama haçtan dönüşte arkadaşlara bunun millet meclisi tutanaklarıyla, tarihi kayıtlarıyla buraya getiririm.
Tarihi tutanaklarıyla getiririm buraya. Birilerine düşmanlık yapmak için düşmanlık yapmasın kimse. Tarihi gerçekleri koysun herkes önüne. Ben Atatürk'ün dinini, imanını sorgulamıyorum. Beni ilgilendirmiyor bu. Bir başkasının dini, imanı da bu noktada. İmanlı mı öldü, imansız mı öldü? Ben o ne kardeşim, nereden bileceğim ben? Şurada yatan zat-ı muhteremler var, kabristen var. Kim diyecek onların şimdi birilerinin imanlı ölüp imansız öldüğüne kim hükmetecek? Bu hüküm Allah'a ait. Birisi Atatürk'ü sevmiyor olabilir, kabul etmiyor olabilir. O senin işin, o onun derdi. Tarihi bir gerçek var burada.
Tekrar söylüyorum. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsiri kadar şu anda real bir tefsir Cumhuriyet döneminde bugüne kadar yazılmış olan tefsirler dahil yazılmamıştır. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsiri, Atatürk'ün zamanında yazıldığı için kurtulur insanlar. Yoksa dini tam olarak tebliğ etmeye, dini tam olarak anlatmaya kalkarsanız, kodesi boylarsınız.
Ama Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde bu var dediğinizde gidersiniz Cumhuriyet Savcısının önüne. Sayın Savcım bu devlet tarafından yazılmış, millet meclisi tarafından bunun kararı çıkarılmış, Atatürk'ün altında onayı olan tefsir. At hadi beni atabiliyorsan içeri. At hadi atabiliyorsan içeri. Birileri Atatürk'ü kötülemek için bunu kabullenmek istemiyor. Kardeşim tarihi vesika var. Kabul etsen ne olacak, etmesen ne olacak? Kabul etmeyince eline bir şey mi geçecek? Ben tarihi bir şey söylüyorum. Onlar kabul ederler, etmezler. Gerekirse hatırlatın. Bayramdan sonra, haçtan sonraki sohbette getireyim size. İnşallah.
Haramlardan uzaklaşıp ahkamı güzelleştirmeye çalıştığım, ahlakımı güzelleştirmeye çalıştığım zamanlarda içimin bu yaşantımla bağdaşmadığını hissediyorum. Zahirimi düzelsem de içim gerçekte yaşadığım gibi değil. Böyle olunca da bu bir riyanın içindeyim, mişim gibi hissediyorum ve beni geri çekiyor. Bu düşünce kendimi buradan nasıl sıçratabilirim? Bu ikilem değildir. Bu nefisle mücadeledir. Bir insan kendince, kendi dairesine Kur'an ve sünneti yaşama mücadelesi verirken, muhakkak ki içinin kabul etmediği, muhakkak ki içinin itiraz ettiği, yapmakta zorlandığı, yapmakta zorlandığı yerler ve noktalar olacaktır. Bundan, bunun böyle bu mücadele hali, bu mücadele noktası ikiyüzlülük, riya değil.
Bu insan nefsinin hepsinde yaşayabileceği şeyler. O güne kadar gelmiş bir insanın hayatı standardı var, kendi hayatı var. Birden o hayatı bırakıp veyahut da ola gelen, yaşanıla gelen bir şey var. Onu bırakıp normal işte Kur'an ve sünnet tarihinde bir çizgiye geçmesi bir kimsenin kolay değil. Bu ikilemleri, bu sıkıntıları, bu problemleri insan hem içsel noktada hem de dışsal noktada yaşayabilir. Bunlar ikiyüzlülük, riya değil. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme, Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme kurtuluşun nasıl olacağı savrulunca, dilini tut, evini genişlet, günahlarına tövbe et buyuruluyor. Evini genişletmenin kurtulmadaki yeri nedir? Evini genişlet ki evine misafir gelsin.
Evine genişlet ki evinde büyüklerin misafir olarak kalsın, annen gelsin, baban gelsin, kayınvaliden gelsin, kayınpederin gelsin, eşin, dostun gelsin ki eve, evinde misafirlerin rahat etsin. Evinde misafirlerin rahat etsin. Evini genişlet, çoluğun çocuğun evinde rahat etsin. Cenab-ı Hak hepinize de, hani dünyalık üç şey yeter demiş ya, işte iyi, güzel, ehil bir kadın, iyi bir binek, halis, iyi, güzel bir ev.
Müfessirler bunu şerh etmişler. İyi bir kadın, eşini dinleyen, eşine tabi olan, eve gelen misafirlere iyi davranan, güzel, ahlaklı bir kadın. Hayırlı bir ev, evinde misafirin rahat ettiği, eşinin ve çocuklarının rahat ettiği bir ev. hayırlı bir binek, menziline en hızlı, en güvenli seni ulaştıracak olan binek. Bu üç şey dünyalık, insana bu üç şey yeter diyor.
Allah inşallah hepinize nasip etsin. Nasip ettiklerini de korumayı, onlara nankörlük etmemeyi nasip eylesin inşallah. İŞİD'in elinde olan 49 vatandaşımızı kurtardı, devletimiz İŞİD'in elinde olan 49 vatandaşımızı kurtardı. Kıymetli düşünceleriniz nelerdir? Muhakkak ki vatandaşlarımızın kurtulması, onların o esirlikten bu noktada son bulması büyük bir mutluluk.
Ama olmamalıydı. Bununla alakalı hiç kimse sormadığı için ben de hiç girmedim bu mevzuya. Olmamalıydı. Bunun muhakkak önlemi alınmalı, muhakkak bunun gerekli olan çalışmaları yapılmalıydı. Bir devletin, işte bir devletin kendi devlet organı esir alınmamalıydı.
Muhakkak kurtulmaları, yine devletin bu noktada çabası, gayreti kabul ediyoruz. Muhakkak bir strateji lazım. O stratejinin tuttuğu veyahut da ben biraz çomak sokayım şimdi bir yerlere. Geriye götüreyim ben sizi. Ta Öcalan'a götüreyim. Aldanmayalım. Öcalan'ın Türkiye'ye gelmesi o günkü hükümetin bir başarısıymış gibi bize gösterildi. Ve Öcalan'ı o günkü hükümete verirlerken hükümetin önüne de bir kağıt koydular. Ne koydularsa imzalattılar.
Bir şey aldılar. Aldıklarını sonra gördük. Üttüler bizi. Biz aldandık. Komple halk olarak kandırıldık. Biz kandırıldık. Kandırıldığımızı sonradan gördük. Sonradan anladık ki CIA bize teslim etmiş onu.
O günkü uçaktaki görüntüleri gördük. Çak aldılar elemanlar, mit elemanları. Birbirlerini kutladılar. O günkü hükümetin büyük başarısıymış gibi bize gösterildi. Herkes güldür güldür güldür gitti. O günkü hükümete oylarını verdi. O hükümetin zamanında Kemal Derviş geldi. Kemal Derviş ile beraber memleket 300 milyar doları gitti.
Hesaplanabilinen. Ben şimdi bir şeye böyle bekliyorum. Acaba bunun arkasında başka bir şey çıkar mı Mustafa Özba diye. Neden? Ütüldük bir sefer. Ardından 28 Şubat oldu. O hükümetten sonra 28 Şubat oldu. 28 Şubat'tan sonra aynı kimselerle bir hükümet kurdular. Memleketin 15 yılı gitti. Onca parası da gitti. Muhakkak ki kurtulmaları, muhakkak ki devletin bu noktada başarısı, büyük mutluluk. Buna söyleyecek bir sözüm yok. Yalnız bunu verip arkadan Orta Doğu'da savaşacaksınız demesinler bize. Siz, sizin rehineleriniz var diyordunuz.
Rehinelerden dolayı savaşmayı kabul etmiyordunuz. Böyle de olabilir. Alın rehinelerinizi. Eee, hadi savaşmaya demesinler bize. Türkiye'nin kendisine, kendisine bir devlet savaş aşmadığı müddetçe, Türkiye'nin başka bir devlete savaşmasına, başka bir yere savaşa gitmesine karşıyım. Biz, henüz daha başka yerlerde operasyon yapacak, savaşacak noktada değiliz.
Bizim Türkiye'nin, başka birilerinin güdümünde savaşa katılmasını kabul etmiyorum. Bunu kabul etmiyorum. Bu memleket evladı şehit olacaksa, kendi memleketi, kendi vatanı, kendi devleti, kendi milleti için şehit olsun. Kendi toprakları için şehit olsun. Elin CIA'sinin, Mossad'ın bilmem nesinin türettiği işitle savaşacağız deyip, bir bataklığın içerisine girmeyelim.
Düşüncem bu. Oradaki o sistem, oradaki o sistem asla ve asla kabul edilebilecek bir şey değil. İslam da o değil. Oradaki işitle bir taşta çok kuş vuruluyor şu anda. Hala da bir taşta çok kuş vurmanın peşinde, batı. İsrail, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya. Herkesin kendi hesabı var. Herkes bir taşta çok kuş vurmak istiyor. Herkes. Hadis-i şeriflerde var. Hadis-i şerifleri de tekrar gözden geçiriyorum. Hadis-i şerifleri de tekrar gözden geçirdiğimde, oraya dokunulmaması gerektiğini, orada savaşılmaması gerektiğini, orada kimler savaşırsa savaşsın, Türkiye'nin orada bir savaşa girmemesi gerektiğine inanıyorum.
Ben bu rehine krizinin dahi, belki de Türkiye'nin paldır küldür oraya savaşması için atılmış bir yem olarak dahi gördüm bunu. Dedim böyle bir şey yapıyorlar, Türkiye savaşsın istiyorlar. Türkiye güldür güldür güldür oraya gitsin istiyorlar. Çökeceğiz biz orada. Orta Doğu'ya çevrilmiş o kadar çok silah var, o kadar çok nükleer başlıklı bomba var, Orta Doğu'nun içerisinde o kadar çok karmakarışık işler var ki, oraya girip düzeltmek, oraya girip de çıkmak mümkün değil.
O yüzden oraya bulaşmayacağız biz. Oraya bulaşılmaması gerekiyor. Asla, asla. Düşüneceğim bu. İçkili bir şekilde trafik kazası geçirip vefat eden kişi kafir olarak mı ölmüştür, cenaze namazı kılınır mı? Hanefi'ye göre kılınır. Hacca gideceğiz, haçta kurban kesmeyeceğimiz için burada vekillik verip kurban kesilebilir mi?
Evet. Şimdi geldik meselenin en güzel noktasına. Sona sakladım ki, buradaki bu sorular bitsin, güzel bir sohbet olsun diye. Hani derler ya konuşmacılar şöyle bir arkanıza yaslanın diye. Sizde yaslanacak bir yer yok ama hayalen yaslanın arkanıza. Rahatlayın, relaks olun. Bırakın şimdi İŞİD'i de, Atatürk'ü de, devlet meselelerinde oldu bitti gitti. Merak etmeyin siz. Cenab-ı Hak inşallah gayret edelim biz. Vatanımızı, memleketimizi sevelim. Kur'an ve sünnet dairesinde duralım. Kendimizi, kendinizi, ben kendimi öyle tanımlıyorum.
Benim bütün davam, Kur'an, sünnet, vatan, millet. Benim bütün meselem bu. O yüzden oradan bu noktada tutun kendinizi ve bunları böyle şimdilik bir saatlik kenara koyun. İnşallah bütün kafamız, beynimiz bir dağılsın hem kendimizden geçelim inşallah. Gerçek denen nesne, İbn-i Arabi için aslında hayalden başka bir şey değildir.
Bizler hislerimiz aracılığı ile eşyayı idrak etmekte, aklımızla bunlara çeki düzen vermekte, etrafımızla muhkem bir şey tesis etmiş olmaktayız. Buna gerçek deyip ve bununla doğru olduğundan kuşku duymamaktayız. Halbuki Arabi'ye göre gerçek, kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir. Başka bir deyimle böyle bir şey, gerçeği itibariyle varlık, vücut değildir. Uyumakta olup da eşyayı rüyasında gören bir kimse için gördüğü eşya nasılsa, bu hissi alemde gerçekliği açısından varlık da bize o nispetlidir. Profesör İzitsu. Bütün insanlar uykudadır, ancak öldüklerinde uyanırlar. Hadis-i Şerif, Hadis-i Kudsi.
Arabi şöyle mütalaa eder. Alem bir vehimden ibarettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu hayaldir. Yani sen hayalinde zannettin ki bu alem kendi başına buyruk kendi kendine oluşmuş bir gerçektir. Mutlak gerçekten hak olan hariç bir varlıktır. Halbuki böyle değildir. Bil ki senin kendin de bir hayalsin. Şu halde bütün varlık alemide hayal içinde hayaldir. Füsus sayfa 117-103 Soru 1 Şu halde bizim gerçek diye kabul ettiğimiz bir rüyadan başka bir şey değilse, yani varlığın gerçek şekli değil de vehim ettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir?
Soru 2 Vehmimizde yaşattığımız bu alemi kesinlikle terk edip, bunun dışında tümüyle farklı bir alemi mi, yani gerçekten gerçek olan bir alemi mi aramamız gerekir? Hz. Yusuf meşhur rüyasından sonra, bu benim çok önce görmüş olduğum rüyanın tevilidir. Onu Rabbim gerçek kıldı demiştir. Rüyanın gerçeğe dönüşmesi, üstelik bir peygamber bu tezatı açıklar mısınız? Son olarak, Şeyh Bedrettin ile bitirelim varidattan, kişinin gördüğü düş, ancak düşündükleridir. Evet. Varlık, insanlar var olduğundan beri üzerinde tartışılan, konuşulan, bütün dini inanışların ve dini inanışların dışındaki felsefelerin inanışların tartıştığı bir şeydir.
Üç aşağı beş yukarı varlığın üzerinde bugüne kadar dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün felsefeler laf üretmişler, iş üretmişler, fikir üretmişler. Ve kendilerince bu üretmiş oldukları bu fikirlerin doğruluğunu ispatla geçirmişler ömürlerini. Tabi bunun bu noktada geriye yönelik baktığımızda, varlığın bir hayalden ibaret olduğunu, başka bir ekolün de hayali kabul etmeyip, varlığın gerçekten bir gerçeklik, gerçeklilik olduğunu savuna gelmiş.
Meseleye bu açıdan baktığımızda, bir tarafta materyalistler oluşmuşlar, varlık sadece maddeden ibaret ve maddenin dışında bir şey yok demişler, bir taraf varlığı komple bir hayal olduğunu ve insanların vehimleriyle bu gördükleri eşyayı gerçek olduğunu, sandıklarını ama gerçekte bunun olmadığını savuna gelmişler. Bir kısım bunu İslam'ın içerisinde de bulmak mümkün, İslam'dan önce de bunu bulmak mümkün. Bir kısmı ise bu alemin gerçeklilikle payının olduğunu, ama aynı zamanda da o gerçekliliğinin arkasında hayal boyutlarının da olduğunu, bunun bir veçesinin gerçek, bir veçesinin hayal olduğunu söylemişler.
Arabi, varlığa bakarken varlığı tamamıyla hayal olarak görüldüğü, öyle anlaşıldığı noktaları olmakla beraber, varlığı tecelliyat açısından bakaraktan varlığın değişik boyutları olduğunu ve bu boyutların içerisinde ara boyutlarının hayal olduğunu ve ara hayal boyutlarının olduğunu, hayal aleminin olduğunu ve ama bütüncülük açısından bakılırsa yine varlığın hayal içerisinde bir hayal olduğunu söyler.
Meseleye biz bu gece bakarken sadece Arabi açısından bakacağız. O yüzden kafanızı başka yerlere, başka şeylere dolaştırmadan anlatacak olduğum şeylerin veya konuşacak olduğumuz tespitlerin sadece Arabi'ye göre olduğunu bilmiş olun. Bunu kabul edip etmemekte hürsünüz, serbestsiniz. Bunu algı noktasında, bunu anlayamayabilirsiniz veya anlayabilirsiniz veya bunun üstünde de anlayabilirsiniz. Bu Arabi böyle düşündü deyip de Arabi'nin üzerine çıkılmaz diye böyle bir düşüncem yok. Arabi de insan. Sonuçta Arabi o günkü yaşadığı çağda, yaşadığı ortamda belli bir düşünceye sahip olmuş, belli bir felsefe üretmiş, belli kavramlar üretmiş ve belli bir noktaya kadar gelmiş. Derdim Arabi'ye küstahlık yapmak veyahut da derdim Arabi'yi küçültmek, büyütmek değil.
Birilerini büyütmek, küçültmek insanların, her de benim gibi fakir fukara bir kimsenin yapabileceği bir şey değil. Burada sadece Arabi varlığa hangi veçeden bakıyor, hangi noktadan bakıyor, ona bakmamız lazım. Arabi varlığı komple bu noktada kendi içerisinde, düzlem olarak hayal içerisinde hayal der. Ama bunu ama fisosunda ama fituhatında değişik pasajlarda varlığa bakış açısını koyar. Varlıkla alakalı düşüncesini oturtturur bir yerlere. Varlık hayal içerisinde hayal deyip de bütün her şeyi kenara atmaz, boşa atmaz Arabi. Arabi varlığı bu noktada zaten o varlıkla alakalı konuşanların büyük bir çoğunluğu, Arabi'nin o varlık hayalin içerisinde hayal derken insanları gözünün gördüğü şeyin arkasında başka şeylerin olduğunu anlatmak için söyler.
Veyahut da bazı yerlerde, bazı noktalarda otomatikman sizin var gördüğünüz şeyin gerçekte hayal olduğunu ve o normalde o var gördüğünüz şeyin sizin beyninizin, aklınızın ürettiği bir olgu olarak görür. Beyin bunu algıladı der. Aslında o gerçekte yok der. Ve rüyayı buna örnek gösterir. Bir kimse rüya görür, gördüğü rüya gerçek midir? Gerçektir. Ve kendince der ki, o rüya ne kadar gerçekse, gördüğün bu alem de o kadar gerçek der. Bunu da az önceki bütün insanlar uykudadır. Ancak öldüklerinde uyanırlar.
Hadis-i şerifini önüne tez olarak koyar. Ben bunun bir çıt daha ilerisini söyleyeyim. O zaman önce insanın burada uyanması gerekir. O da nedir? Ölmeden önce ölünüz. Eğer ölmeden önce ölürse bir kimse, o zaman uykudan uyanır. Uykudan uyanan kimse o zaman gerçeği görür. Şimdi kendi kendinize şöyle düşünebilirsiniz. Yani oturmuşlar metafizikçiler, fizikçiler, kimyacılar, biyolojiciler. O kadar dünya üzerinde ilim var. Onca dünya üzerindeki bu ilim ehli, bu varlığın üzerinden ilim yapıyorlar. Bu varlığın üzerinden hesaplayabildikleri, hesapladıkları bütün her şeyleri koyuyorlar ortaya. Ve biz şimdi diyeceğiz ki, bu sizin hesapladıklarınız, kitapladıklarınızın hepsi de hayal.
Alın koltuğunuzun altına bütün hesapladıklarınızı, gidin. Siz hayal içerisinde bir hayal yaşıyorsunuz. Bunu kabul edebilecek olan var mı içinizde? Evet, bu dünyayı gerçeklilikle bağdaştırmayıp, bu dünyayı bir hayalden ibaret diye gören var mı içinizde? Yok, yok.
Ve birisi dese ki, görüyorum, diyeceğim ki nerede yaşıyorsun? Varlık, varlık olarak gördüğümüz şey, Cenab-ı Hakk'ın kendi ayet ve hadisleriyle yarattım dediği şeydir. Hiçbir şey yok iken o var idi ve hiçbir şey yok iken bir şey yarattı.
Bir şey yarattı. Bu ayetle, hadisi kudsiyle, hadisle sabit. Allah yaratıcıdır. Allah'ın halik ism-i şerîfi vardır, halk eder. Cenab-ı Hakk'ın kudreti, kuvveti vardır. Kudretiyle, kuvvetiyle, ilmiyle her şeyi kuşatır. Allah bir şeyi var etti. Arabi, Allah'ın yaratmasını, Allah'ın halk etmesini reddetmez.
Allah'ın var ettiğini de reddetmez. Arabi, var olan bu bardak var mı? El cevap var. Arabi bu varı reddetmez. Arabi, anlamayanlar bu varı yok görmeye çalışıyorlar. Arabi, bu direği yok görmez. Bu direği hayal görür. Savaşı yok görmez, savaşı hayal görür. Savaşı yok görmek farklı bir şeydir. Savaşı hayal görmek farklı bir şeydir. Bu bahçeyi siz yok görmeniz farklı bir şeydir. Bu bahçeyi hayal görmeniz farklı bir şeydir. Siz bu alemi yok görmeniz farklı bir şeydir.
Ama bu alemi hayal görmeniz farklı bir şeydir. Bu alemi komple rüya olarak görebilirsiniz. Farklı bir şeydir. Ama siz bu alemi yok göremezsiniz. Bir kısım Arabiciler, Arabiyi tam anlamadıklarından, anlayamadıklarından dolayı Allah'ın var ettiğini yok görmeye çalışıyorlar. Hiçbir şey yok iken Allah var idi.
Ve Allah'ın varlığı bu noktada bilinmezlikteydi. Bilinmezlik olunca Allah şuydu deme şansınız yok. Ve Allah bilinmezlikten bilinirliğe tecelli etti. Bir şey yarattı. O yarattığı şey, hadisi kutsiyle sabit. Allah'ı tesbih etti. Teşbih etti, tenzih etti. Tesbih etti, onu zikretti. Teşbih etti, onu benzetti. Tenzih etti, benzettiği şeyleri reddetti. O zaman bir şey var. Allah bir şey yarattı. Yaratmış olduğu şeyi, Arabi hayal görüyor. Hz. Mevlana ise, yaratmış olduğu şeyi hayal üzerinde yürütüyor.
Bir varlık var, varlığı hayalin üzerinde yürütüyor. Bu bana daha gerçekçi geliyor. Bir varlık var, varlığı hayalin üzerinde yürütüyor. Ama Arabi bir varlık var, bu varlık komple hayal. Ama nasıl bir hayal? Hayalin içerisinde hayal. Kimin hayalinin içerisinde hayal? Soru bu. Bunu da sonra. Ben soracağım, sonra hatırlatın. Kimin hayalini yaşıyoruz o zaman biz? Hayal içerisinde hayal ise, birisinin bir hayali var o zaman. Birisinin hayalinin içinde biz bir hayal yaşıyoruz. O zaman o hayal bizim değil. O hayal başkasının.
Başkasının hayalinin içinde biz hayal yaşıyoruz o zaman. O zaman bizim burada cüz-i irade gidiyor yavaş yavaş bakın. Kayıyor burada. Ben bir hayal kuruyorum. O hayalin içinde protipler var. O hayalin içerisinde varlık var. O hayalin içerisinde benim istediklerim var. O hayalin içerisinde ben her şeyi dizayn ettim. Ve o hayali koydum ortaya. Herkes o hayali yaşıyor. Herkes o hayali yaşıyorsa, o kimse bu hayali yaşamakla mükellef. O zaman bakacağız. Mehmet Kuyucu kimin hayali? Onu bakacağız o zaman. Abdülhatif'e bakacağız. Abdülhatif kimin hayali ki?
Hayal içinde bir hayal ise, biz birisinin hayalinin içerisinde hayaliz. Şimdi soru, bir şu halde bizim gerçek diye kabul ettiğimiz bir rüyadan başka bir şey değilse, yani varlığın gerçek şekli değil de, vehim ettiğimiz bir şey ise bu takdirde ne yapmamız gerekir? Evet. Madem ki biz bir vehmin sonucu bu hadiseler, bu vehmin içerisinde Arabi'ye göre biz ne yapacağız o zaman? Ben sorduğum soru o. Ben madem birisinin hayali isem, madem ki birisi benim üzerimde bir hayal kurguladıysa, ve o hayalin içerisinde benim tiyatrocudan bir farkım kalır mı? Ben bir hayal kurgulacağım, o hayalin içerisindeki protipler var, o protiplerin eline ben replikleri koyacağım, onlar, o protipler elindeki replikleri okuyacaklar.
Benim elimde bir replik olacak, ben o repliği okuyacağım şu anda. Eğer ben bir başkasının hayali isem, ama bunu aleme böyle koyduk da kendimizi bunun içerisinden sıyırmamız mümkün değil. Biz felsefe olarak veyahut da bir zevk olarak, zevk olarak biz bütün alemi hayal üzerinde yürür görebiliriz. Biz içsel manada da hayale pay verebiliriz belli şeylerde. Ama Arabi'nin üzerinde benim tespit ettiğim nokta şu, Arabi, varlığın derecelerinin içerisinde, varlığın derecelerini birbirinden ayıran, ve varlığın her iki derecesinin arasında, birbirinin yüzüne bakan bir hayal mertebesi oluşturur.
Yani terimleri affedin, şimdi böyle kullanacağım ama, mesela misal alemi ile, emir aleminin arasında, bir hayal olduğunu, bir hayal aleminin olduğunu söyler. Veyahut da az önce söylediğim, belirsizlik alemi ile, belirsizlik ile, Allah'ın ilk ne olduğunu bilmediğimiz, varlık olarak da ne olduğunu asla bilemeyeceğimiz, Arabi'nin terimi ile, taayyünsüzlük noktası ile, birinci taayyün arasında, Arabi bir hayal boyutu koyar oraya.
Arada, o hayal boyutu ile, taayyünsüzlük, yani bilinmezlik ile, birinci taayyün, ilk varlık, ilk yaratılanın arasında, bir hayal perdesi olduğu söyler. O zaman, eğer ki biz, varlığı dereceler açısından bakarsak, ve dereceler açısından, oturtturmaya çalışırsak, Arabi, kendi içinde, kendi içselliğinde, kendi fikirleri dairesinde, ve kendi kitaplarında, bunu da söyler. Bu aslında Arabi'nin, bu noktadaki zıttı değildir. Arabi, hayal içerisinde, bu varlığı hayal içerisinde, hayal gör derken, varlığı, çepeçevre saranın, bir hayalden ibaret olduğunu söyler. Ve varlığı, çepeçevre saran hayal, o varlığın, kendi içerisindeki, boyutlarını da saran, bir hayal vardır.
Ama varlığın içerisindeki, varlığın içerisindeki, eşyayı, varlığın içerisindeki, tecelliyatı, beyinlerin vehmine bağlar. Bizim beynimiz, gerçekte olmayan, gerçekte olmayan bir şey, varmış gibi görüyor. Beynimizin dizayni böyle. Bizim Arabi'nin bu noktada, bu açıdan bakarsak, bilhassa İzudsu, bunun üzerinde çok durur. Hiç okumadım kitabını ama, İzudsu'yu da, İsmen olarak bilirim. Bir de, Allah razı olsun, komşum, bu noktada İzudsu'nun üzerinde, bayağı, araştırma yapıyor, okuyor İzudsu'yu. Çünkü İzudsu, motomot, direkt, benim anladığım kadarıyla, sırf Arabici bir kimse değildir. İzudsu, doğu mistiklerinden de, alır, doğu mistikleriyle, Arabi'yi, örtüştürmeye çalıştıran, bir kimsedir.
Bildiğim kadarıyla, öyle bir tespitim. İzudsu'nun bu noktadaki, Arabi ile alakalı tespitlerini, bu noktada ben, şeyle, doğu mistikle, örtüştürmeye çalıştığından dolayı, çok üzerinde durmam. çünkü, Arabi'nin bu noktada, daha iyi anlaşılabilmesi için, İslam'ın kendi içerisindeki, tasavvuf boyutunun, Kur'an sünnet ışığında algılanıp, o ve şeyde, Arabi'ye yaklaşılması gerektiğine inanıyorum.
Eğer, Kur'an sünnet ölçüsünde, tasavvuf boyutuyla, Arabi'ye yaklaşanlar, bunları çok güzel açıklamışlardır. Kendi zamanlarında, kendi dairelerinde, kendi yerlerinde. Ama izin sudan bakılınca, meseleye, bunun Kur'an sünnet boyutuyla, fazla bir, alakası kalmamış gibi olur. Gelelim şimdi, devam ediyoruz. Bu noktada, o zaman biz, gerçek diye gördüğümüz şeyler, bizim beynimizin, bir vehmi ise, biz bir vehmi, gerçek olarak görüyorsak, ne yapmalıyız?
Arabi'ye göre, buna baktığınızda siz, bu açıdan, İzü sunun dairesinde, Arabi'ye baktığınızda, siz otomatikman, Cebriye'ye düşersiniz. Otomatikman, Kaderi'ye düşersiniz. Oysa, Arabi'nin kendisi, Cebriye'ci ve Kaderi'ci değildir. Biz düşeriz. Sizler düşersiniz. O yüzden, burada, biz, varlığı bu noktada, gerçek olup olmadığına, bakmaksızın, kendimizce, yükümlülüklerimizi, yerine getirmeye gayret edeceğiz.
Bunu bir zevk olarak, bunu bir felsefe olarak, bunu böyle bir, kendimizce bir uğraş yeri olarak görebiliriz. Ve bunun üzerine biz, fikir yürütebiliriz. Ama kesinlikle, yarın sabahleyin, işe gitmeyi terk etmeyeceksiniz. Eğer, buraya, bir kimse, madem ki her şey, hayal içerisinde hayal, madem ki ben birisinin hayaliyim, o zaman ben birisinin hayaliysem, benim cüz iradem kalmadı, noktasına, gitmeyeceksiniz. O yüzden, ben biraz frene basarım, bu noktalarda. Ben, böyle kendini kaptırmış, bu noktada, her şey hayal değil, hayatı farklı boyutta yaşayan, kendisini, derviş derneden insanlarla tanıştım, Allah bizi affetsin, bu noktada ben onlara katılmıyorum. Devam ediyoruz. Soru 1, soru 2, vehmimizde yaşattığımız bu alemi, kesinlikle terk edip, bunun dışında tümüyle farklı bir alemi mi, yani gerçekten de gerçek olan bir alemi mi, aramamız gerekiyor?
Evet, buna katılırım. Ama ben bu alemi terk etmeyi, bu alemi, bu alemde yapmamız gereken vazifeleri, terk etmeyi kabul etmem. Evet, biz gerçeğin gerçeğine ulaşmaya çalışalım. Burada, gerçeğin gerçeğine ulaşma noktası, kesinlikle ve kesinlikle, Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışıp, evet, biz hakikati görmemiz, eşyanın hakikatini görmemiz, bu noktada yolun hakikatini görmemiz, dünyanın hakikatini görmemiz, yaşadığımız hayatın hakikatini görmemiz gerekir.
Ama bu, normalde yaşadığımız hayatı terk edip, bu hayatla, bu hayatla ilgi ve alakamızı kesip, bu dünyayla ilgi ve alakamızı, alakamızı kesip, yaşayacak olduğumuz bir hayat değil. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bütün arz, la ilahe illallah deyinceye kadar, mücadele etmekle emrolundum der. Burada, bütün arzın, la ilahe illallah demesi, bütün arzın, Allah'ın adaletiyle dolmasıdır. bütün arzın, bütün arzın, zalimliğin orta yerden kalkıp, herkesin, müreffeh bir, adaletli hayat yaşamasıdır. O zaman biz, din olarak, bu alemi terk etme noktasında değiliz. Biz din olarak, bu dünyayı terk etme noktasında değiliz. Biz hayat felsefesi olarak, biz yaşadığımız hayatı, bu noktada terk etme dairesinde değiliz.
Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri terk etmedi. Hazreti Ebubekir efendimiz terk etmedi. Osman terk etmedi. Ali terk etmedi. Hasan ile Hüseyin terk etmedi. Ve hiçbirisi de bu alemi bir, boşluk olarak görmediler. Ashabın yolu bu değildi. Ashab, yeryüzünde adaletin hakim olması için mücadele ettiler. Ebu Zerififar'ı zalimlerle mücadele ettiler. Kavga etti. Bu alem boş deyip çekip gitmedi. Hazreti Hüseyin efendimiz zulme karşı göğüs gerdi. Bu alem boş deyip gidip, doğum başında zikrullah'a oturmadı. Sahabe böyle bir hayat yaşamadı. Sahabe böyle bir hayat yaşamadıysa, bizim bu alemi bırakıp, boş bırakıp, ya bu alem boş deyip, kenara çekilip, sufilik yapma noktamız yok.
Ben öyle bir sufiliği de kabul etmiyorum zaten. Ben öyle bir hayatı da kabul etmiyorum. Hakkınızı helal edin. Arabi bir zevk olarak, bir tat olarak, bir lezzet olarak, güzel bir sohbet konusu. Arabi bu noktada, evet, böyle kendi kendimize fikir tatillerinde bulunacağımız, hatta, dünya için birisinin kırmayı, üzmeyi gerektirmeyecek, hale getirecek bir şey bize. Eee, olabilir ya. bir hayal için birisinin kalbini kırmayayım. Eyvallah. Sizi bu noktaya getiriyorsa, Arabi güzel. Ama, şimdi siyaset yaptığımı düşüneceksiniz. Dünya üzerinde, bütün dinleri, bütün dinleri, sulandırdıkları gibi, İslam'ı da sulandırmaya gayret ediyorlar. İslam'ı sulandırmanın iki yolu var.
Bir, sufileri, ehli tasavvufu kullanmak. İki, bugünün, selefi, vahabi, işit çizgisini kullanmak. Bizi iki ateş arasında bırakıyorlar. Biz ümmet olarak, orta ümmetiz. Orta ümmet. Ne bizim çizgimiz, selefi, vahabi, işit çizgisidir, ne de bizim çizgimiz, ya biz sufiyiz. Bu alemi hayal görürüz. Bu alemle irtibatımızı keseriz. Cüz-i irademiz de yok. Allah'ın takdir ettiği bize gelecektir. Allah'ın kısmet ettiği bize gelecektir. Şuraya oturalım, bakalım keyfimize, bir tekkeye kurulalım. Bakalım keyfimize, orada hayatımızı da devam ettirelim. Bu da değil. Ama normalde mesela, İngiltere'de Arabi dernekleri var.
Koca koca müdürleri, amirleri, memurları toplamışlar. İşte on bin dolara, yirmi bin dolara, onlara Arabi felsefesini yaşatacağız deyip, Hindistan'a götürüp, onlarda topraklarla eşelettirip, dolaştırıp, çalıştırıp getiriyorlar. Bunun gibi, insan, tasavvuf, insanları uyuşturan, insanları uyutan, bu alem boş, hayal deyip, bu alemi zalimlere terk ettiren, bir olgu değildir. Buradan İslam'ı ve Müslümanları vurmaya çalışıyorlar. Eğer gitmiş olduğunuz yol, gitmiş olduğunuz yol, etliye, sütliye karışmayın, siz Allah'ı zikredin, oturun diyorsa, gitmiş olduğunuz yol, zalimlerle uğraşmayın, ondan sonra Allah onların hakkından gelir deyip, onlarla mücadele etmenizi size söylemiyorsa, gitmiş olduğunuz yol, yiyin, için, amanın, zevki seva edin, bu alem boş zaten, ne yapacaksınız diyorsa, o yol İslam değil.
O yol İslam değil. Dünya üzerinde bir tane çocuk aç ise, dünya üzerinde bir tane çocuk aç ise, onun sorumlusu Müslümanlardır. Dünya üzerinde bir kadına tecavüz ediliyorsa, herhangi bir kadına, onun sorumlusu Müslümanlardır. Dünya üzerinde haksız yere bir kimse zulmen öldürülüyorsa, onun sorumlusu Müslümanlardır.
Çünkü Müslümanlar, bu dünyaya hak ve adaleti getirmekle mükelleftirler. Bu sadece kendi yaşadıkları ülkede değil, dünya üzerini hak ve adaletle, inşa etmekle mükelleftirler. Eğer bizim böyle bir mükellefiyetimiz varsa, biz kenara oturup, bu alem hayal içerisinde hayaldir, bizim de bir şeye hiçbir şey yapmamızı gerektirmez, deme noktasında değiliz. Allah bizi onlardan eylesin. Evet, meşhur rüyasını, Hz. Yusuf meşhur rüyasından sonra, bu benim için çok önce görmüş olduğum rüyanın tevilidir. Onu Rabbim gerçek kıldı demiştir. Evet, biz, ben kendim şahsım olarak, hayatı, hayatı, zahir ve batın yönü olduğunun, hayatın bu noktada hem zahiriyle hem batınıyla yaşanması gerektiğini, sadece hayatın bir matematikten ibaret olmadığını, o matematiğin arkasında bir batiniliğin olduğunu, batın olduğunu, Allah'ın nasıl zahiri sıfatı varsa batın sıfatında olduğunu, bizim nasıl görüntümüz var ise,
bu görüntüyü anlamlı kılan bir ruhun var olduğunu, ve bu noktada biz insanız, sadece maddeden yapılı değiliz, rüyada görürüz, hayal de kurarız. Rüyada görür, hayal de kurarsak, o rüyamız da, o rüya görürüz, bize ait değildir. Rüyada bu noktada üç tecelliyatı vardır, Arabi de bunu kabul eder, çünkü hadis de sabittir. O zaman gördüğümüz rüyaların derecatına göre, biz ama bu dünyada, ama öbür alemde o rüyanın gerçek olduğuna da inanırız. Ve bu yüzden rüyanın gerçeğe dönüşmesi, rüyanın gerçeğe dönüşmesi haktır. Peygamberlerin görmüş olduğu rüyalar, gerçeğe dönüşür. Hz. Ayşe validemiz der ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, gün gibi açık rüya görürdü.
Ve onun gördüğü rüya, muhakkak ki tecelli ederdi. Açığa çıkardı, görünürdü. Biz bu noktada dururuz. Evet, yine Arabi'den buna cevap verilecek olursa, varlığın kendi içerisinde derecatı vardır. O derecatların hepsini de, birbirinden ayırt eden hayal alemi vardır. Ama bu varlık, bu noktada, hem derecatları açısından, hem de kendi boyutsallığı açısından, hayalin içindedir. Bunu kabul ederim. bu zaten Hz. Mevlana, Hz. Ruma Hazretleri'nin mesnevisinin başında, sen bu alemi hayal üzerinde yürür, gör, tespitiyle de örtüşür. O yüzden biz rüyanın hak olduğunu inanırız. İnsanların gerçekten de, bu dünyaya batarlarsa, sadece bu dünyayı düşünürlerse, ve bu dünyanın maddesine kendisini kaptırılarsa, uykuya dalacaklarını, ve dünyanın onları uyutacağını, ve dünyadan sonrası gerçeğin ve hakikatin görünmeyeceğini, ama öldüğünde, bu dünyanın haricinde, ayrı bir alemin ve hakikatin var olduğunu göreceğini,
ve o zaman uyanacağına inanırım. Eğer biz, bu uyanıklığı, buradan gerçekleştirirsek, bizim iman ettiğimiz şeylerden birisi de nedir? İmanın şartlarından birisi, ahirete inanmaktır. O zaman, ahirete inandı isek, biz, bu dünyadan, öte dünyaya bir uyanışı gerçekleştirmiş oluruz. Ve, ahireti eğer ki biz, gözümüzün önünde görürsek, o zaman, biz dünyanın uykusundan, uyanmış oluruz.
Bizden istenen şudur, Arabi'nin de belki de, kastettiği şey de odur. Çünkü, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, özür dilerim, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hayat standartına ve seviyesine baktığımızda, bu dünyanın, insanları aldattığı, uykuya yatırdığı, uykuya daldığı, ama öldüğünde, bu uykudan uyandığı, ve ah vah etti. O yüzden, ölmeden önce ölüp, yani, ölmeden önce, bu uyanıklığı yaşayıp, ahirete yönelik, kendisini dizayn etmesi gerektiğine, inananlardanım. O yüzden, bir peygamberin rüyası, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ve ondan önceki peygamberlerin, görmüş oldukları rüyalar, nasıl gerçek olarak, dünya üzerinde, tecelli etti ise, rüyanın, öyle bir hakikat tarafı vardır ki, bir kimse rüyayı gördüğünde, o rüya, sabah aydınlığı gibi, gerçek olup, o kimsenin üzerinde, tecelli eder ki, biz bunu, salih rüya olarak, adlandırırız.
Ve, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de, böyle rüya gördüğünde, o rüya, muhakkak tecelli ederdi. Gördüğü gibi, tecelli ederdi. O zaman, peygamberler, bu manada, bize ölçüdür. Bizim yolumuza da ölçüdürler. Ve, peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, ağzından, bu dünyanın, hayal olduğunu görmedik. Bu dünyanın, geçici olduğunu söyledi bize. Siz burada, yolcusunuz dedi. Siz burada, durucu değilsiniz dedi. Siz burada, bir yolcunun, ağacın gölgesinde, gölgeleneceği kadar, sizin dünya hayatınız dedi. O zaman, biz bu dünya hayatını, uyanmakla, geçirmekle mükellefiz. Uyanık geçireceğiz. Uyanık.
Uyanık geçirmek, o zaman, bu dünyayı, aşık olmamak, bu dünyayı sevmemekle mümkündür. Uyanmak da odur. O yüzden, bu noktada, rüyanın gerçeğe dönüşmesi, benim açıdan, bir tezat değildir. Hoş, Arabi de, bu meseleyi, zaten, varlığın, kendi içerisindeki, boyutlarında, bu meseleye, parmak basar. Bunu, inşallah olmazsa, şimdi, Çanakkale'de, üniversitede devam ettiğimiz, varlığın dereceleri var.
Varlığın dereceleri, sohbeti orada devam ediyor. Gerekirse, o sohbeti de buraya alır. İnşallah, burada da devam ederiz. Kişinin gördüğü düş, ancak düşündükleridir. Rüyanın bir, veçesi vardır. Bir mertebesi vardır. O kimse, sadece düşündüklerini, rüyasında görür. Bu, etkide kalınmış rüyadır. Şeyh Bedrettin'in söylediği de, budur. Gerçektir. Bir kimse, bir şeyin etkisinde kalaraktan, o şeyi rüyasında görebilir. Bu da, rüyanın bir boyutudur. Bir boyutu nedir? Hak ve hakikat olan. Onun normalde, ama bunların hepsinde, tevhile ihtiyacı vardır. Peygamberlerin gördükleri rüyaların da, bir kısmının tevhile ihtiyacı vardır. Bakın, bir kısmının tevhile ihtiyacı vardır.
İbrahim Aleyhisselam, bir rüya gördü. Rüyasında oğlunu kurban ediyordu. Rüyasında oğlunu kurban ettiği için, İbrahim Aleyhisselam, rüyasını tevhile etme yoluna gitmedi. Görmüş olduğu rüyanın, zahirine bağlı kaldı. Oğlu olduğunda, 7 yaşına geldiğinde, dedi ki, evladım seni kurban edeceğim. Bana bu emredildi. Ve İbrahim Aleyhisselam, bana bu emredildi dediğinde, oğlu, oğlunun ismiyle alakalı tartışmalar var. Bir kısmı İsmail diyor, bir kısmı İshak diyor. Ama İsmail değil, İshak olduğuna dair, ben inanıyorum bu noktada. Ve oğlunu kurban etmek için gittiğinde, Cenab-ı Hak ona bir koç hediye etti. Rivayet edilir ki, gökten bir koç indirildi.
Gökten bir koç indirilerekten, İbrahim Aleyhisselam'ın, kuçu kurban etmesi gerektiği söylendi. Yani koç, İbrahim Aleyhisselam'ın, oğlunun yerine kurban edildi. Ve bizde bu bir ritüel olarak kaldı. İbrahimiler sonradan, kurban kesme ritüeli, ta İbrahim Aleyhisselam'a dayanır, İbrahimiler kurban keserler. Ve bizim bir kurban kesmemiz, bu noktada, İbrahim Aleyhisselam'ın bir ritüelidir. Hoş şimdi hacca gideceğiz. Hacca gittiğimizde, haccın ritüellerinin büyük bir çoğunluğu, İbrahim Aleyhisselam'a aittir zaten. İbrahim Aleyhisselam'ın ritüellerine devam ederiz. Tabi muhakkak ki, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin de ritüelleri vardır. Ama, bu noktada ritüelin büyük bir çoğunluğu, İbrahim Aleyhisselam'a dayanır.
Ve İbrahim Aleyhisselam, rüyayı tevilsiz, bakın, rüyayı tevil etmeden, rüyanın zahirine bağlı kalarak, rüyayı, tecelli ettirmeye kalktı. Rüyayı tevil etme cihetine gitmedi hiç. Arabi buna da değinir mesela, varlığın dereceleriyle alakalı konuşurken, der ki, İbrahim Aleyhisselam'ın rüyayla alakalı bunu da örneklendirir. Bunu böyle değişik veçelerden baktığımızda, kafanız karışabilir de. Kafanız karışabilir de. bir tarafta, Yusuf Aleyhisselam, görmüş olduğu rüyayı tevil etme cihetine gidiyor. Ve Yusuf, rüya tevil ediyor. Bu, cezaevinin içerisinde, rüya görüyorlar, görülen rüyayı tevil ediyor.
Birisinin kargalar tiftikleyecek, öbürkü de padişaha şerbet sunacak. İkisi de gerçekleşiyor. Ardından, Mısır padişahı rüya görüyor. Mısır padişahının görmüş olduğu rüyayı, real, zahir, yorumsuz, böyle olacak demiyor. Ona yorum getiriyor. Yoruyor rüyayı. Tevil ediyor. Diyor ki, yedi sene, yeşil buğdayların olması, ve yeşil buğday başaklarını, ineklerin yemesi, ve ineklerin semirmesi, ondan sonra diyor, yedi sene de, o buğday başaklarının sararması, ve onları zayıf ineklerin yemesi, rüya bu.
Yusuf Aleyhisselam, bu rüyayı tevil ediyor. Bu rüyayı tevil ederekten, yedi sene bolluk olacağını, yedi sene bu bollukla, memleketin refahının artacağını, ama savurganlık yapılmaması gerektiğini, ve bunların biriktirilmesi, bunların depolanması gerektiğini, ardından yedi sene, kıtlık olacağını, ve bu kıtlık olduğu senelerinde, bu toplanan depolanın, yiyeceklerden dağıtılmasını, ve böylece de, o kıtlığın getirecek olduğu, zarar ve ziyandan, kurtulunması gerektiğine dair, tevil ediyor.
Yusuf Aleyhisselam, rüyayı tevil eden peygamberdir. Dikkat edin. Ama Yusuf Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselam'dan sonra bir peygamberdir. İbrahim'den önce değildir. Oysa İbrahim Aleyhisselam'a gelinceye kadar, peygamberler, rüyalarını tevil etmezlerdi. Rüyalarında gördükleri gibi rüyalarına, bu noktada, itaat ederlerdi. Din, Adem'den itibaren, kendi kendisini geliştiren, kendi kendisini büyüten, kendi kendisini kemale erdiren bir şeydir. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretler, bu noktada, benden önce, İslam'ın yüzde ellisi yaşandı. Benim zamanımda, yüzde yirmi beşi yaşandı. Ahir zamanda da kalan yüzde yirmi beşi yaşanacak, demiştir.
Buradan hareket ederekten, peygamberlerin peygamberlikleri de kemale erer. Yani, aslında kemale eren peygamberlik mesleğidir. Peygamberlik müessesesidir. Yani, Nuh'un peygamberliği ile, peygamberlik peygamberliktir. Ama peygamberlik mesleğinin kemalatı ile, Hz. Musa'nın peygamberlik mesleğidir. peygamberlik mesleğinin kemalatı ile, İsa aleyhisselamın peygamberlik kemalatı ile, meslek açısından, Muhammed Mustafa'nın peygamberlik mesleğinin kemalatı, aynı noktada ve derecede değildir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında yaşanan islam kemalatı ile, ahir zamanda yaşanacak olan islam kemalatı aynı derecede değildir.
Bu peygamberden üstün olmak değildir. din kendisini tamam edecek. Din kendisini tamam edecekse, yaşanmayan yüzde yirmi beşlik kısımda, ahir zamanda yaşanacaksa, o zaman biz, Arabi'den daha ileri düşüneceğiz demektir. O zaman biz, Hz. Mevlana'dan daha ileri düşüneceğiz demektir. O zaman biz, işte geçmiş sufilerden, geçmiş mürşitlerden, geçmiş alimlerden, geçmiş fıkıhçılardan, daha ileri fıkıhçılara, daha ileri alimlere, daha ileri velilere, daha ileri mürşitlere hazır olalım.
Eğer öyle değil isek, o zaman biz dindarlar olarak komple geri kaldık demektir. Dikkat edin, geçen haftaki sohbetten devam edeyim. Dondurulmuş din yemeye devam ediyoruz. Bize yüz yıl öncesinin kitaplarını okumamızı emredenler, bize iki yüz yıl öncesinin kitaplarını okumamızı emredenler, bize ölmüş şeyhlere tabi olmamızı emredenler, bizlere geçmiş velilerin, şeyhlerin, şeyhlerin, ölü kabirlerine, öbür ölü kabirlerine, tabi olmamızı emredenler, bizlere dondurulmuş din yedirmek istiyorlar.
Dondurulmuş din. Ey İslam dünyası, namazın farzı kaç? Hanefi'ye göre dört, Şafi'ye göre beş, Hanbeliye, Malik'e göre yedi. Gelin, toplanın. Artık bu elbise dar geliyor. Bize dondurulmuş din yedirmeyin. Bize dondurulmuş din yedirmeyin. Bizi birbirimize düşürmeyin. Biz artık görüyoruz. Dört tane büyük mezhebin, dört tane farklı anlayışlarını da görüyoruz. Bunu zenginlik ye diye geldik. Yine zenginlik. Ama gelin, toplanın alimseniz. Toplanın. Ey veliyim diyenler, ey mürşidim diyenler, ey mürşidi kamilim diyenler, gelin kardeşler, bize dondurulmuş din yedirmeyin.
Bana kitaptan ezber okumayın. Kitaptan okuyacak olduğunuz şey, Kur'an ve sünnet. Bana şunu deyin, İmam-ı Azam gibi. Biz bir meseleye bakarız, Kur'an'da var mı? Yoksa sünnete bakarız. Yoksa, Ahmet şunu mu demiş, Mehmet bunu mu demiş demeyiz. Biz deriz. Biz deriz. İslam dünyası, bundan 500 yıl önceki, bir şeyi, bir adabı, bir erkanı, dinde, dinde, dinin hükmüymüş gibi önümüze getiriyorsa, dondurulmuş gıda yediriyorlar bize. Adamın şeyhi ölmüş gitmiş, hala da ona tabi olacağım diye uğraşıyor.
Dondurulmuş din yediriyor. Sana nerede hata yaptığını, kim söyleyecek sana? Kim söyleyecek? Herkes dondurulmuş din, dondurulmuş devlet, dondurulmuş fikir üzerinde gidiyor. Bütün herkes. Herkes bununla ütülüyor, herkes bundan ütüyor. 100 yıl önce ölmüş Stalin, dondurulmuş Stalincilik yediriyor. 100 yıl önce ölmüş. Adamlar maocum diyor. 100 yıl önceki maoculu yutuyor. Onu yiyor. Türkiye'de de Atatürk yaşamış. 80 yıl geçmiş üzerinden, dondurulmuş Atatürkçülük yiyoruz. Dondurulmuş kapitalizm yiyoruz. Dondurulmuş deccalizm yiyoruz. Dondurulmuş bir din. Her şey dondurulmuş. Aman her şey dondurulmuş olsun, uyu bebek uyu.
Uyu bebek uyu. Dünya üzerinde işte örneğin atıyorum 150 bin aile var. 150 bin. 100 bin kişi. 100 bin kişi. Anadolu'da bir kasaba. 100 bin kişi. İnegöl'ün şeyi kaç? Kaç? 170 bin İnegöl'ün nüfusu. İnegöl nüfusu kadar. İnegöl nüfusu kadar. Dünya üzerinde şirket var. Sahibi var, şirket sahibi. İnegöl nüfusu kadar. Dünya üzerinde. Dünya üzerinde. Dünyanın yüzde 65 ticaretine sahip. Dünya'nın yüzde 65'ini bu İnegöl kadar olan insanlar ütüyorlar, ütüyorlar. Ütüyorlar.
Türkiye'sinin, Amerika'sını, Rusya'sını da, İngiltere'si de hepsini de ütüyorlar. Dünya insanlığı. Dünya insanlığı. Dondurulmuş din yiyor. İsevisi, Musevisi, Budist'i, Katolik'i, Protestan'ı. Dinlisi dinsizi. Dinsiz de dindir, dondurulmuş, dinsizlik yiyor. Dinsiz de dondurulmuş, dinsizlik yiyor. Bakıyorsunuz dinsizlerin de fikirlerine. Onlar da 200 yıl öncesinde kalmış. Hepimiz dondurulmuş bir fikir anaforunun içindeyiz. Uyanalım. Uyanalım. Kendimizi buradan sıçratalım. Dondurulmuş din yemeyelim. 200 yıl önce Şeyh Efendisi böyle söylemiş onun. Ne söylemiş?
200 yıl önce Şeyh Efendisi'nin minderinin altına para koyuyorlarmış. 200 yıldan beri Şeyh Efendisi'nin minderinin altına para koyuyorlar. Adap buymuş. Yok sünnette deyince ben, bana dediler ki, sen bizim 200 yıllık adabımızı yok mu görüyorsun? E yok görüyorum dedim. O Şeyh Efendisi'nin oğlu tabi Şeyh olacak.
Olmadı, damat da olacak. Sakın sen olma. Zaten bakıyorlar, şey geniş, ne o? Geçim geniş. Damat da bir tarafta oluyor. Onu bir yere koyuyorlar, öbürkünü bir yere koyuyor, öbürkünü de bir yere koyuyor. Herkesinki mübarek, herkes taşıyor ona. Dondurulmuş din. Hadis-i Şerif net. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, kalan yüzde 25'i ayrı zamanda yaşanecek. Kalan yüzde 25'i ayrı zamanda yaşanecek. Ha sakın şuradan şunu düşünmeyin. Ya Mesnevi'yi okuyacağız. Okuyacağız tabi. Arabi'yi okuyacağız tabi.
Buhari'yi okuyacağız. Okuyacağız. Ya filanca zatın eseri okuyalım kardeşim. Bundan bir sıkıntımız yok. Ama gel bana bundan 200 yıl öncekini uygulayacağım diye uğraştırma. Uğraştırma beni. Yok Allah bizi affetsin. Tekkeye deri toplanacak mı? Kardeşler biz bu noktada kapı kapı dolaşıp bir şey isteyenlerden değiliz. Ama bu noktada deri, daha doğrusu kurban bir ibadet. Kurbana ibadet gözüyle bakın.
Kurbana ibadet gözüyle bakanlar, derilerin derileriyle de ibadet edecekler. O zaman deri bu noktada Kur'an ve sünnet tarihinde mücadeleden koşuşturan bir yere tasadduk edilebilir. Kurbanın herhangi bir şeye alınıp satılmaz çünkü. Kurban kesen bir kimse onun ne tüyünü satabilir ne tırnağını satabilir. Ama bunu ne yapar? Bunu bu noktada kendince tasadduk edebilir. Kurban kesim yerimiz var mı? Bizim bu noktada kendi kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, dışarıdan gelenlerin de. Ama kurbanı kestirdikler. Ama kendilerinin kestiği yerler var. Nerede Cafer geldi mi? Kurban kesim yerlerini bir liste yapın da şimdi burada okuyu verelim veyahut da bir arkadaş okusun.
Hemen şimdi liste yapın. Alışveriş merkezleri, çekilişte araba vermeleri helal hakkınızı helal edin. Bu şuna benziyor. Hani Hazreti Hüseyin Efendimiz'i şehit etmişler ya. Hazreti Hüseyin Efendimiz'i Irak'ta, Iraklıların bu noktada çok affedersiniz ama böyle dönekliğiyle önce onu çağırıyorlar. Diyorlar ki sana biz biat edeceğiz, bize yardım et. Biz seni başımıza sultan, halife olarak görmek istiyoruz. Mektup yazıyorlar. Bizi bu Şam'daki Muaviye'nin zulmünden kurtar. Bu Yezid'in zulmünden bizi kurtar. Bizi bu Şam Devleti'nin zulmünden kurtar. Mektup yazıyorlar.
Biz diyorlar, babanın arkasında bıraktıkları olarak hepimiz seni devlet başkanı olarak biat edeceğiz. Yazılan mektup budur. Üç aşağı beş yukarı. Hazreti Hüseyin Efendimiz, kendisinden yardım istenilen ve kendisinden zalime karşı mücadele etmesi istendiği için yola çıkar. Bütün Medine'de herkes der ki dur gitme, Iraklılara asla güvenilmez.
Dikkat edin bunlar tarihi gerçekler. Derler ki bunlar senin babanı sattı, tabiri caizse seni de satar. Yapma. O mübarek der ki ben dedemin yolundayım, ben babamın yolundayım. Zalime karşı, zulme karşı mücadele etmekle emrolundum. Beni tutmayın, ben tek başıma da kalsam gideceğim der. Yola çıkar. Medine'den tabi Mekke'ye de uğrar. Mekke'deki nerede buna yalvarırlar Hazreti Hüseyin Efendimiz'e? Yapma etme gitme diye. O yola çıkar. Ve dedikleri gibi olur. Iraklılar, o bölgenin insanları, Hazreti Hüseyin Efendimiz'i bu noktada böyle biraz abiyane söylediğim söz ama bunu böyle bizim kendi halk dilimizde tam yerine oturuyor.
Hazreti Hüseyin Efendimiz'i satarlar. Ve Hazreti Hüseyin Efendimiz'in kanı akar. Ondan sonra hacca gider Iraklılardan birisi. İşte bir damla üzerinden kan akar. Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlu Abdullah mı olacak? O olacak. Ona sorar. Bu kan abdestimi bozar mı benim diye. Onun verdiği cevap muhteşemdir. Hazreti Ömer Efendimiz'in oğlu. Der ki sizler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin torununu ve onun etrafındaki evladı iyalını, 72 kişiyi şehit ettiniz. Kanınızı döktünüz. Kanını döktünüz. O sizin abdestinizi bozmadı da bu kan mı sizin abdestinizi bozdu da var. Meşhurdur bu cevap.
Şimdi de kardeşim birisi sormuş alışveriş merkezleri çekilişte araba vermeleri helal mı diye. Girmek helal mı diye sormuyor. Anladınız mı? Ben haram diyemiyorum ama alışveriş merkezlerinden uzak durun. Ütüyorlar sizi. Sizi farklı bir dünyaya götürüyorlar. Gitmeyin, girmeyin. Mahalle bakkalına gidin. Mahalle orada gidin çarşıdaki esnaflara, tüccarlardan oradan alışveriş edin. Kapalı çarşıya girin. Açık çarşıya gidin. Gittiğiniz o bölgedeki dükkanlara gidin. İnsanlık görün hem. Gerçekten. Dükkana girdiğinizde hoş geldiniz diyecek. Hizmet edecek, hürmet edecek.
Onu beğenmedim, bunu beğendim. Onu almadım, bunu almadım. Size bir sürü mal indirecek. Siz bunu terk ediyorsunuz. Yani yemek yiyecek sıraya giriyor adam. Oradan parasını veriyor. Önce kaşığını, çatalını alıyor, ekmeğini alıyor. Sıradan çorbasını alıyor, yemeğini alıyor, pilavını alıyor, salatasını alıyor. Ondan sonra da parasını veriyor. Gidiyor, oturuyor. Ne? Yemek yedi. Adama desen ki, git evinde öyle yap, yapmaz. Git evinde eşine yardım et. Bir tane tabak al, masaya koy, koymaz. Kalk, salatayı sen getir, getirmez adam evinde. Ama orada sıraya girer. Üstüne bir de para verir. Ben böyle baktım.
Bir gün denizden geliyoruz. Abim var, arkadaş, abimin de yanında çalışanlar var. Makine falan aldık oradan. Ben yürüdüm, gittim. Ben yollarda yemek yemem pek. O yüzden aç gidip aç geliyor benden gidip gelende. Ben bastım, afyonu geçtim, beni aradı. Neredesin dedi. Ben dedim, gidiyorum, afyonu geçtim. Lan ne cimri adamsın dedi. Karnımız acıktı dedi. Siz neredesiniz dedim ben. Biz afyonda mola verdik dedi. Neyse döndüm ben. O normal lokantası kapanmış. Gece açık olan yer var orada. Self Service. Evet. Adı da o. Self Service. Bir gün de şeyden, İzmir'den geliyorum. Çanakkale'ye gideceğim. Gelip oluyor, sohbete gideceğim. Adam yazmış oraya. Kendini topla.
Bahçe. Kendi elinle topla. Oturmuş adam. Bacak bacak üstüne atmış. Bir tane de terazi koymuş oraya. Bir de diyorlar ki, çiftçi akılsız. Ne alakası var? En akıllısı o. Millet, işte İstanbul plakaları girmiş. Herkes bahçeden topluyor. Nereden bilecek İstanbul hanımefendisi bir kilo patlıcanlı kaç tane gelir. Millet topluyor oradan ya. Kendisi topluyor. Kocağını dolduran geliyor. Amcam böyle şapkayı da atmış arkaya. Bacak bacak üstüne de atmış. Ben durdum o süsü yolda. Seyrediyorum. Tarlanın içi dolu, bahçenin içi. Herkes çoluk çocuk topluyor. Hayır, hayatta yiyemezler onu. Ama adam böylece toplama parasından da kurtuluyor. Uyanık adam. Toplama parası yok.
Tartma parası yok. Ver eline millete poşeti. Millet toplasın gelsin, parayı alsın. At bacak bacak üstüne. Adam da öyle yapmış. Lokantayı açmış oraya. Açmış bacak bacak üstüne. Sen git kaşığını al, çatalını al, tepsini al, yemeğini al. Ben baktım böyle herkes sırada, hizada. Bulaşıkhane nerede dedim ben. Hayırdır acaba dediler. Dedim abicim bunca işi yaptıktan sonra bulaşını da yıkayalım gidelim biz. Böyle baktı. Oradan müdür müdür, şef midir hemen geldi böyle. Hacı abi ne oldu dedi. Bulaşıkhane'ye sordum dedim ben. Neden dedi. E dedim bunca işi yaptıktan sonra da yıkayıp da gidelim dedim ben. Adam boşuna müdür olmamış demek ki. Dedi böyle rezerve demişler.
Yazıyorlar ya bir de. Rezerve. Rezerve yazan bir yer var. Baş köşe böyle masada. Hemen aldılar rezerveyi. Dediler hacı abi sen buraya otur. Abim de arkadan çok affedersiniz. Beni böyle asılıyor. Oğlum yapma lan diyor. Burada da mı diyor bana. Yapma hani ben aykırayım ya. Burada bar yapma diyor. Oturduk biz. Bir hizmet bize. Yanındakiler diyor ki hacı yaptı yapacağını gene diyor. Biz buna alışmışız. Buna alıştırıyorlar bize. O alışveriş merkezlerinde de o gidiyor. Orada kimse onun yüzüne bakmıyor. Çalışanlar. Hiç rütün ister al ister alma. Bir havalılar hepsi de. Adam oradaki çarşıdaki esnafa gidiyor. Bir kapris bir kapris herkeste. Bir kapris bir kapris.
Hadi git AVM'de yap. Bizim Murat'a kaprisi yapıyorlar. Değil mi Murat? Olmadı gel değiştir. Ama bir de biz ne yapıyoruz şimdi? Ne soruyoruz? Bir de biz burada AVM'de helal mı haram mı? Kurban kesim yerleri. Telefirik Mesken Cuma Pazarı. Müracaat Mehmet Bey. Telefon numarası var. 0554 384 36 67. Yunuseli Hayvan Pazarı. Müracaat Mehmet Şevik 0505 672 66 10. Burada bizim bu normalde kardeşler böyle bir çalışma yapıyorlar. Hem bizim arkadaşlar bu noktada kendi kurbanlarını orada kesiyorlar. Durum bu.
Hakkınızı helal edin. Allah cümlemizi iyi eylesin, güzel eylesin. Önümüzdeki haftaya buyur. Rüya. Hazreti Rüya Zavrı. Bu rüya. Peygamberlerin görmüş olduğu rüyada peygamberlerin kendi dahilleri yoktur hiç. Evet onlara bu noktada yazılmış rüyadır. Onların peygamberlikleri cebridir çünkü. Vahiy mi o? Vahiydir. O yüzden. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri der ki, Rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. 23 yıllık peygamberlik var.
23 yıllık 46 dediğimizde gece ve gündüz 46 yapar. Bu noktada 46 bir cüzdür dediğinde 6 aydır. 6 ayda Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerinin bu noktada rüyayla vahyin indirildiği, rüyayla onun bu şekilde gerekli olan dizaynın verildiği sabittir. O yüzden peygamberlerin rüyaları bu noktada bir veçesiyle vahiydir.
Peygamberlerin bunda bir dahli yoktur. Yani düşünerekten, etkisinde kalarak gördükleri bir rüya değildir. Senaryosu Allah'a ait bir rüya. Ama onların da içinde peygamberlik mesleğiyle alakalı bu. Tevhile, tevhile edenler var bir de tevhile etmeyenler var. İbrahim'den sonra geneli tevhile etmiş. Evet. Kendi rüyalarını da tevhile etmiş. Önümüzdeki hafta cumartesi gün ve bir dahaki hafta cumartesi herhalde öyle oluyor galiba. İki hafta üst üste galiba. Ayın kaçındaydı dönüş? 11'i ne güne geliyor? Öyle mi? Aaa. Yani bir cumartesi mi burada olmayacağız? Hayret. Evet. İnşallah tabii bu enteresan bir şey.
Hac yolculuğu da enteresan. Gittiğin yer memleket olarak da enteresan. Memleketin yani gittiğiniz Suudi Arabistan'ın sistemi de enteresan. Ben böyle konuşuyorum. Konuştuktan sonra benim iki sefer vizeden pasaportum geri döndü. O yüzden de gene böyle çekincem falan yok. Sakın ha. Böyle işte biz oraya gidiyoruz ilk gidenler için. Aman bizim otelimiz tutuldu. Bu otelde yatacağız. Buraya kalkacağız. Buraya gideceğiz. Bunlara inanmayın. Orası bildiğiniz derebeylik gibi bir yer. Orada hukuk yok. Orada sakın beklentinizi yüksek tutmayın. Orada İslam yok. Devlet sistemi olarak. Öyle kendi kendinize.
Evet. Biz haç farizasını yerine getirmek için gidiyoruz. Biz ne kadar İslam isek. Biz ne kadar iman ehli isek. O kadarız. O kadarız. Biz bir farzı yerine getirmeye gidiyoruz. Böyle beklentinizi yüksek tutaraktan ilk gidenler için söylüyorum. Vay ya işte. Sakın şöyle. Burada da böyle olur mu? Orada daha fazlası olur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden biz haç farizasını yerine getireceğiz. Gideceğiz. Haccın farzlarını, vaciplerini, menakıslarını eda edip geleceğiz. Yüzünüzü, gözünüzü, gözünüzü, etrafı fazla açmayacaksınız. Çok şey görmeyeceksiniz. Allah muhafaza eylesin.
Sadece vazifemize odaklanıp geleceğiz. İnşallah. O yüzden tüm kardeşler, burada kalanlar, haklarınızı helal edin. Sürtçülisan ettiysek af ola inşallah. Önümüzdeki hafta değil, bir daha hafta burada buluşmak üzere inşallah. Geceniz hayır olsun.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.