Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 2 Mart 2019 · 1:55:14
Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayır etsin inşallah, Cenab-ı Hak gününüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Valla içerideyken dedim ki ya bizim bu soru sorucu nerelerde hiç görünmüyor, dedim kendi kendime buna bir telefon açayım, bir ne yapıyor, ne ediyor diye bir görüşeyim dedim. Gelmiş mi kendisi, buradamış mı? Valla içeride kendi kendime, şimdi giyinirken dedim ki ya, nerelerde acaba bu dedim, hiç dedim bu ara çalışmıyor mu acaba dedim, suizana düşmüşüm, helalla şeyim bari kendisiyle. Ha nerede gelmedi mi? Valla içeride öyle kendi kendime düşündüm ha dedim ya bu ara çalışmıyor mu, ne yapıyor bu dedim ya, hiç dedim soru getirmiyor, hakkını helal et.
Allah razı olsun inşallah. Ben hiç bilgisayarı açmayayım bugün. Senin meşhur şeyin var ya, kafan vurabilir mi yukarı? O kadar olaylı değil yani. Birkaç sorum olacak, mantık nedir, akıl nedir? İslamiyet gelmezden önce yaşayan insanlar ahirette hangi dine göre sorguya çekilecek?
Sondan başa doğru gelelim. İslamiyet gelmezden önce de bir tabir, doğru bir tabir değil. Çünkü Adem aleyhisselamdan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelene kadar bütün dinler İslam'dır, bütün peygamberler de İslam peygamberidir. Bizim inancımız odur. O yüzden Adem'den itibaren bütün peygamberler hak din olan İslam dinini tebliğ etmişlerdir. Akıl nedir? Akıl normalde bir kimsenin edinmiş olduğu bilgileri cem eden, bütün bilgileri toplayan bir unsurdur. Mantık aklın alt kategorisinde, akla yardımcı element gibidir, eleman gibidir. Âmentübillahi suresindeki son bölümdeki hakkın ile eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en muhammeden abdu ve resulünün arasında bir bölüm daha var mı?
Bakmak lazım. Evet, adım adım mı gideceğiz? Konu neyin üzerine? Akıl üzerine mi? Allah yiğidinizi versin ya. Yani akılsız bir insana akıldan soru sormak kadar tuhaf bir şey yok ya. Kalbini onun görünmezliğinin sırrıyla örtüyorsun.
Sen olmasaydın eğer o hiç kalpleri mühürler miydi? Bir de soru işareti koymuş. Arabinin şiiri mi bu? İslam felsefesi olarak nitelendireceğiz bunu. Başka nitelendirebileceğimiz bir şey yok. İslam'da aklın bir tek sınırı vardır. Aklın sınırı Allah'ın zatını tefekkür etmektir. Buraya kadar ister biz bunu kalbi akıl diyelim, ister bunu bugünkü batılıların tarif ettikleri pozitif akıl diyelim. Her ikisinin de sınırı Allah'ın zatını tefekküre kadardır.
Yani Allah'ın zatını tefekkür etmek haramdır. Zatı nasıldı, ne değildi, nerede yaşardı, ne yerdi, ne içerdi, rengine, görüntüsüne, haline, ahvaline. Bu normalde zatını tefekkür etmek, zatını tefekkür etmek haramdır. Tabi Muhyiddin İbnü'l Arabî Hazretleri'nin bu noktada sonradan gelenleri vahdidi vücut diye nitelendirdiği, sonradan gelenleri nitelendirdiği, kendisini nitelendirmediği.
Ama normalde vücudun taayyünleri olarak nitelendirdiği ve birinci taayyün, bilinmezlik. Bu bilinmezlikten sonraki tecelliyattır, zat hükmü. Bilinmezlikte zat da yoktur, ne olduğunu bilmiyoruz. Bilinmezlik, Allah gizli bir hazineydi. Bunu tarif ederken böyle tarif ediyoruz. Veyahut da ben bilinmez idim, bilinmekli istedim, bilinmekli istedim dediğinde zat noktası çıktı. Bir şey yarattım, sıfat noktası zuhur etti. Şimdi burada kalbini onun görünmezliğinin sırrıyla örtüyorsun. Sen olmasaydın eğer o hiç kalpleri mühürler miydi dediği şey insan.
Eğer insan olmasaydı kalpleri mühürler miydi? Mühürlemezdi. İnsan var olduğu için kalpleri mühürledi ve kalbi mühürlerken de kendi zat noktasını mühürledi. Bütün insanlar eşit noktada zat noktasında mühürlüdür. Burada Allah-u Alem Hazreti Pir onu demek istiyor. Eğer insan olmamış olsaydı mühürlenecek bir şey de olmayacaktı.
İnsan var ki mühürleniyor. Buraya herhalde biz arada bir girip çıkacağız bu şiire. Akıl hangi tür bilgi edinirse edinsin otoriteyi takip eder. O halde en makul olan Allah'ın otoritesinin peşinden gitmektir. Tarih boyunca insan aklı hep dışarıdan bilgi edinmiştir. Oysa bilginin iki edinme yolu vardır.
Birisi zahirdir. Akıl gördükleriyle, okuduklarıyla, dokunduklarıyla, ondan sonra tat almasıyla bunlarla bilgi alır. İkinci aklın bilgi alma yeri vahiydir. İkinci bilgi alma yeri vahiydir. Şimdi vahiy en üst derecede peygamberlere gelir. Vahiyin bir alt derecesi vardır, velileredir. Vahiyin bir derecesi daha vardır, rüyadır. Vahiyin bir derecesi daha vardır, biz onu evliyanın kerameti olarak görürüz. Bunlar vahiyin dereceleridir. Biz onu üçe bağlayalım. Ben onu üçe bağlarım.
Bir yerlerde okursunuz dört beş ama ben onu üçe bağlarım. Bir, vahiyin birinci derecesidir. Hakkel yakin noktasıdır. Hakkel yakin noktasının en zirvesidir. Peygamberlere aittir. Vahiyin ikinci derecesidir. Velilere aynel yakin derecesidir. Velilere aittir. Vahiyin üçüncüsü vardır. Bir alt derecesi. Bu da normalde işte arıya vahiyetmesi gibi. Varlığın üzerine vahiyetmesi gibi. Bu ilmel yakin derecededir. Arıya da vahiyeder. Senin hücrene de vahiyeder. Ota da vahiyeder. Çöpe de vahiyeder. Vahiyeder. Kainattaki hiçbir şey başıboş değildir. Varlığın üzerindeki bütün her şeye vahiyeder. Bu ilmel yakin derecededir. Bir üstü nedir?
Aynel yakin derecesidir. Vahiyin aynel yakin derecesi. Bu kimleredir? Velileredir. Bunlar da kendi içerisinde kategorileri vardır. Buraya girmeyelim. Bu kategorileri girince zaten dörde beşe altıya çıkar. En üst noktası nedir? Peygamberleredir. Ehli sünnet, ehli sünnet, velilere ve bütün varlık alemine gelen vahiy ile, peygamberlere gelen vahiy birbirine karışmasın diye velilerinkini mesela vahiy olarak nitelendirmezler.
Velilere gelen vahiy, ilham olarak nitelendirirler. Derler ki onun kalbine ilham geldi. Ona derler ki işte neden o vahiy ile arası açılsın diye. Muhyiddin İbni Arabi açmaz bu arayı. Ya Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri bu noktada ileri derecede konuşur ve der ki velilere de vahiy gelir. Ama o kendi içerisinde bunu tekrar ayırt eder. Der ki velilere gelen vahiy, peygamberlere gelen vahiy gibi değildir der. Ayırt eder bunu. Şimdi akıl, o zaman iki tane bilgi edinme yolu var. Aklın. Bir, zahir noktada duyu organları. Komple hani göz, dil, dudak, el, ayak, dokunma. Bunu normalde göz dediğimizde gördü, okudu, dil dediğimizde tattı, kulak dediğimizde dinledi.
Bunların hepsi de aklın bilgi edinme yollarıdır. Diğeri metafizik dediğimiz şey veyahut da manevi dediğimiz olgu işte bu vahiy ve ilham yoluyla. Bunu eski Yunan mitolojisi mesela Sokrat, sezgi der bu ilhama. Sezgiyi aklın bilgi alma, ilim alma yolu olarak görür. Mesela aynı şekilde rüyayı da kabul eder eski Yunan mitolojisinin felsefecileri.
Bir kimse rüyada da ilim alabilir derler. Bunu neden söylüyorum? Yani bu, İslam'ın bu noktadaki kaidesini, kuralını, yani eski Yunan mitolojisi de kabul etmiş. Eski Yunan felsefecileri de kabul etmiş. Bir metafizik bilgi alma yolu var. Bakın metafizik bilgi alma yolu var. Ne yazık ki günümüz dünyası bundan uzak. Bunu böyle söylerken bunu sufiler için de söylüyorum. Yani asıl metafizik olarak, yani ilham olarak sufilerin, manevi olarak sufilerin bu kapısının açık olması gerekirken ve fazlaca bunun, fazlaca dillenip bunun konuşulması gerekirken ne yazık ki bu konuşulmuyor. Konuşulmayışının sebebi şu.
Bir kısım sufi topluluklar, kendilerine gelecek olan eleştirileri, kendilerine gelecek olan kınamaları, kendilerine gelecek olan lafları, küfleri hazmedemediklerinden, onları karşılayamayacaklarından, onları sabredemeyeceklerinden dolayı. Bir, ikincisi böyle bir halleri olmadığından dolayı konuşamıyorlar. Arkadaşlar, tarih boyunca insan sadece görünen etten ve kemikten yapılma bir varlık olmadığı belli olmuş.
Sonuçta peygamberler gelmiş, büyük veliler gelmiş, Adem'den itibaren bu gelen peygamberlerin hepsi de ümmi peygamberlerdir. Bir mektepte, medresede yetişmiş, herhangi bir okulda yetişmiş, herhangi bir okulda eğitim almış, zengin, entelektüel, işte ne bileyim, askeri komutan, bir yüksek bürokrat, işte kral, işte devlet erkanından bir adam, veyahut da işte ne bileyim, filanca, entelektüel kimse değildir hiçbirisi de.
Değildir. Hepsinin de birer meslekleri vardır. Kimisi demircidir, kimisi marangozdur, kimisi tercidir. Büyük bir çoğunluğu çobandır. Hayvancılık yapmışlar, tarımla ilgilenmişler, demircilik yapmışlar, marangozluk yapmışlar, balık tutmuşlar, satmışlar. Hiçbir peygamber, hiçbir peygamber gidip bir medresede, gidip bir üniversitede, gidip bir tekkede eğitim görmüş değillerdir.
Ve bu peygamberler, bu peygamberler, kendi yaşadıkları çağın aklının üstünde akla sahip, kendi yaşadıkları çağın bilgisinin ve kerametinin üstünde bir bilgiye ve keramete sahiplerdir. Kendi yaşadıkları çağın ve insanlık onların bu akıl üstü ve doğa üstü, akıl ve doğa üstü, matematik üstü, matematik üstü, kendilerinden zuhur eden bu olayların önünde hala da çözümleyebilmiş değiller ve akılları sus olmaktadır.
E şimdi bir de bu tarafı var. Bunu normalde akıllarıyla, kendileriyle yöntem bulmaya çalışırlar, ama buldukları hiçbir yöntem karşılığı değildir. Böyle olunca, kendi akıllarınca bunları reddederler. Aklın iflas ettiği yerde, onlar aklı iflas ettiren olguya teslim olmazlar. Akılperestler, aklın iflas ettiği yerde o olan olguyu reddederler. Ebu Cehil'in ayın ikiye bölünmesini reddetmesi gibi. Ebu Cehil'in, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini, gözünün önünde mucizelerini reddetmesi gibi, sen büyücüsün demesi gibi. Bakın sen büyücüsün, işte senin büyücülüğüne şimdi inandım demesi gibi. Çünkü akıl orada iflas eder. Akıl, akıl dinin önünde iflas eder aslında.
Akıl dinin önünde iflas eder. Biz iman ederiz, İbrahim ateş yakmadı. Hadi elini sok bakayım yakmasın. Var mı ben elimi soktum da ateş beni yakmayacak diye? Beni ateş yakmadı. Aklınızı oynatayım şimdi sizin. Evet, bakın açık. Beni ateş yakmadı arkadaşlar. Bunu çok eski derviş arkadaşlardan öğrenebilirsiniz. Ödemişte camide zikrullah yaparken kendim ısıttım demirleri. Lale denir. Lale. Bildiğiniz lale gibidir demirlerin ucu. Isıttım, ısıttım, ısıttım. Kendim kızarttım. Ben metal işlerini okudum.
Bir demirin kızgınlığını bilirim. Kıpkırmızı oldu demir. Ben aldım getirdim bir başkasına yalatacak diye. Ben hiç unutmuyorum. Eline tükürdü, yaptı, tükürü. Eline kıpkırmızı demir vurdu, cozuz yaptı. Bana dedi ki al, yala. Hay esması çekiliyor orta yerde. Ben hiç tereddüt etmeden dilime vurdum. Cozuz yaptı dilim. Dilimdeki tüylerin kokusunu hissettim. Genizimden. Hay esması o. Hay, hay, hay. Allah diye zikrular yapıyoruz aynı zamanda. Vuruyor dilime. Ben vuruyorum dilime. Coz, coz, coz, … Bütün alakayı dolaştırdım. Cozurtu kesildi. Yani söndü. Yaklaşın kapının önünü boşaltın. Boşaltın.
Dil, dilimin üstünde cozur cozur gidiyor. Bakın cozur cozur gidiyor. Bunu akıl kabul eder mi? Bunu akıl kabul etmez. Bir kısım şunu diyebilir şimdi. Bunu dinleyenler şunu diyebilir. Hadi ya olur mu öyle şey ya? Gidin ödemişe sorun. Gidin ödemişe sorun. Aklın iflas ettiği yer. Akla göre o demir. Ben kendim tekrar söylüyorum. Tire Endüstri Meslek Lisesi metal işlerinde okudum. Çok demir körükte biz kömürün üstünde. Ondan sonra demiri ısıttık, dövdük, çarptık, kırdık. Ne bileyim şekil verdik, şemal verdik. Ben demirin sıcaklığını bilirim.
Yakmadı. O ateş yakmadı. Sorarım ben şimdi size. Akıl. Size birisi ben 12 Eylül'den önce ülkücüyüz biz. 12 Eylül'den önce hepimizde şiş taşıyoruz. Şiş yarası 10 gün sonra öldürür adamı. Bıçaktan daha şeydir, sıkıntılıdır. Bıçaklarsın yararsın adama. Delersin. Oradan kan akar. Şişledin mi zehirlenir o kimse. Şiş taşıyoruz biz. Şimdi birisinin yanağına şişi soksan kanar mı, kanamaz mı? Toblina batırıyor, kanıyor. Öyle değil mi? Toblina batıyor, kanamıyor mu? Kanıyor. Bildiğiniz Toblina batırıyorsunuz, kanıyor.
Ben şekerime bakacağım, çıkarıyorum ben şimdi normalde şeker iğnesini. Tak patlatıyorum ben. Bazen çıkmıyor. Yavrum ben sana bir şey yapmadım, ne çıkmıyorsun diyorum ya. Çık. Zorla çıkıyor. Ama çıkıyor. Normal şartlarda. Bir şeyi vurdun, kan çıkıyor mu? Çıkıyor. Çıkmıyor. Ben bizatihi şahidim.
Benim yanağımdan soktu şişi, öbür taraftan çıkardı, bir de elma taktı ucuna. Yarım elma. Şişleri getirmesini o zaman için kimse bilmiyor. Şişler de okunuyor çünkü, okunaraktan getiriliyor. Ben, bir tek bilen ben varım. Ben okudum, getirdim. Ondan sonra verdim. Hani kime vuracaksan vur. Geldi ilk önce bana. Çaktı şişi oradan, ağzımdan bir tarafa. Hiç unutmuyorum. Yine ödemişteyiz. Yine Hayesma'sında. Bana böyle buradan çaktı şişi. Dervişin birisiyle göz göze geldik. Adam kit bayıldı. Benim şiş elimde, bir tarafta da elma da takılı. Ben görüyorum gözümün ucundan. Hay, hay, hay diye Allah'ı zikrediyorsun. Bitti mi? Bitmedi.
Ben böyle iki tur yaptım, döndüm. Halakanın içerisinden. Oradan çıkardı. Tuttu, buradan göğsüm buradan. Tuttu, göğsüm buradan. Zipledi, öbür taraftan çıkardı. Onu da böyle dik tutuyorsun. Ucuna da bir elma koydu. Ben öyle iki halaka çevirdim. Aradan iki üç hafta geçti. Camideyiz. Bu sefer dedi, Allah rahmet eylesin. Hacel abi, etir lan dedi şu şişleri bana dedi. Senin dilin çok uzadı dedi. Ben gittim şişleri aldım getirdim. Aç bağrını dedi. Ben de hep bu düğme kapalı oldum olası. Ben namaz kılmaya başladım. Bir kapattım bu düğmeyi, kapatış o kapatış. Bir daha açmadım hiç. İzmir'de dolaşıyorum, bakıyorum, herkes açmış her şeyi.
Dedim Mustafa Özbağ, sen kapat. Her şeyi kapattım. Kolları da ilikledim. Zaten çok kısa kolu sevmezdim kendi üzerimde. Bitti. Aç dedi düğmeyi. Ben açtım. Ondan sonra, ne açmıyorsun dedi. Mahrem dedim ben de. Herkesi açmam dedi. Sus dedi bana. Sustum. Açtı. Bakın şurada, tam boğazınızın bittiğinde bir boşluk var. Koyun ellerinizi. Var değil mi boşluk orada? Evet. O boşluktan şimdi şişi batırıyor aşağı. Gıcırt gıcırt gıcırt … girdi. Bir yere saplandı. Gitmiyor. Dedim gitmiyor. Saplandı bir yere dedim. Hani kemiğe saplandı herhalde dedim. Sus dedi bana. Getirin benim takozu dedi. Takoz ne biliyor musunuz?
Bu kara fayans döşeyenlerin plastikten bir çekişleri var ya. Takoz o. Plastikten çekiç. Başladı şimdi. Şişin arkası böyle, kafası böyle. Üstüne vuruyor şimdi. Çok küt küt küt. Gitmiyor. Dedim ya gitmiyor. Hani hırsını alacaksın, inadını, hırsını alacaksın benden ama dedim. Gitmiyor. Dedim gitmiyor. Çıkardı. Allah senin anlasın şişin ucu böyle eğilmiş. Nereye battıysa. Bir damla kan çıkmıyor. Ondan sonra çıkar dedi gömleğini yukarı. Komple mi soyunayım dedim. Biz böyle onunla şey yapıyoruz. Hani hafiften de bir de didişiyoruz yani. Yok dedi karnını çıkar. Karnımı çıkardım ben. Buradan bu boşluk var ya. Böbrek yatağından.
Oradan kattı arkadan çıkardı. Kan çıkmadı. Hadi çık işin içinden. Bunları konuşmuyor kimse. Konuşamıyor. Neden biliyor musunuz? Vay din bu mu da? Bu ne yapacaksın? Dinde bu var kardeşim. Dinin metafizik kısmı var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine geldi sahabe. Ayağım kırıldı dedi. Sıvazladı. Ayağı düp düzgün oldu. Geldi sahabe savaşta. Gözü elinde geldi. Dedi ki gözüm çıktı dedi. Ya Resulallah. Gözüm dedi. Gözü elinde. Aldı gözünü yerine yerleştirdi. Tükürük de tükürdü. Diyor ki sahabe. Vallahi öbür gözüm görmüyor şimdi. Ama diyor o peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine tükürükle diyor yerleştirdi.
Gözüm görüyor. Havarilerden birisi. Birisi öldürmüştü bir başkasını. Havariyi o katillikle suçlayıp havariyunu öldüreceklerdi. Baş havariyün geldi. Nerede oldu bu? Hatay'da oldu. Antakya'da oldu. Baş havariyün geldi. Öbür havariyün hapiste. Öbür havariyün hapisteyken baş havariyün geldi. Dedi ki öldürülen kimseyi bana gösterin. Öldürülen kimseyi gösterdiler. Dediler ki bu ölmüş upuzun yatıyor. Baş havariyün geldi. Yanında kadısı, hakimi, kralı var. Ölen kimseye sordu. Senin katilin kim? O da dedi ki filanca. Dediler ki alın getirin onu.
Aldılar getirdiler. Adam ikrar etti. Evet dedi ben öldürdüm. Kim der kardeşim ölü konuşmaz diye. Konuşur. Konuşur. İsa aleyhisselamın inananlarından birisi. Şeyde denizde fırtınaya kapıldı. Denizde fırtınaya kapılınca ellerini açtılar. Dediler ki ey İsa biz naçar kaldık burada. Bir el gemilerinin ucundu, gemilerinin burnundan tuttu. Pişşşt kenara çekti. İsa'nın eli. Bir rivayette diyor ki İsa hemen suyun üzerinde yürüdü gitti. Gemilerini tuttu kenara getirdi. Hadi akılla çöz bunu.
İbrahim'i ateş yakmadı. Hadi akılla çöz bunu. Yunus aleyhisselam balığın karnında yaşadık kırk gün. Hadi akılla çöz bunu. Eyyub aleyhisselam hasta mı hasta. Her tarafı kurt. Mağarada Cenab-ı Hak Eyyub'e dedi ki vur ayağını vurdu. Ayağını vurabilecek noktada da bile değil. Yemeğini hanımı yediriyor. Elini kaldıracak noktada değil. Elini kaldıramıyor. Diline gelince kurtlar dedi ki seni zikrediyor ya Rabbi. Dilim seni zikrediyor. Dilim seni zikrediyor. Bir tek diliyle kalbi kurtlardan müstesna oldu. Kurt yok. Diliyle kalbi kalbine geldiklerinde dedi ki ya Rabbi senin muhabbetullahın var kalbinde. Diline gelince dedi ki seni zikrediyor.
Senin zikrullahın var. Geri kalan vücudunun her tarafı kurt oldu. İçi dışı. Vur dedi ayağını toprağa. Ayağını toprağa vurdu. Su çıktı. Sudan yıkandı. Otuz yaşında gencecik delikanlı oldu. Ve o sudan üstünden inen sular da altın kelebek olmaya başladı. Döküyor ya. Altın kelebek oluyor. Altınları toplamaya başladı Eyüp Aleyhisselam. Altınları toplamaya başladı. Bakın o su altın oldu. Haydi geldik sahabeye. Hazreti Ali Efendimiz ki indi mahkeme salonunun önünde bir avuç toprak aldı. Ne dedi kadona? Yahudi'nin birisi dedi ki benim bundan yedi altın alacağım var. Bakın Yahudi'nin birisi devrin İslam imamına, devlet başkanına, devlet başkanını mahkemeye veriyor.
Diyor ki benim bunda yedi altın alacağım var. Hazreti Ali Efendimiz çıkıyor mahkemeye, kadının önünde. Sen devlet başkanı da olsan kadıya hesap veriyorsun. Hakime hesap veriyorsun. Öyle ben devlet başkanıyım. Ben hesap vermem. Ben sorgulanmam. Öyle bir şey yok. Çıkıyor. Kadıya hesap vermeyen. Kadı diyor ki yemin et yedi tane altının olmadığına. Diyor ki ehli beyte yemin yasaklanmıştır. Biz diyor yemin edemeyiz. Dikkat edin ehli beyte yemin yasaklanmıştır. Biz yemin edemeyiz. Kadı hükmediyor. Yemin etmediğinden dolayı iddia sahibinin iddiasının kabulüne yedi tane altının ödenmesine. Koskoca, koskoca, İslam devlet başkanı, Hülefayi Raşidi'nin dördüncü altın halakası, İmam Hasan, İmam Hüseyin'in babası, Fatımatül Zehra'nın kocası, Hz. Muhammed Mustafa'nın ilk naibi, nakibi, velisi, vekili, daha Mekke'den, manevi ilk halifesi.
Çünkü Mekke'de Kureyşlileri topladığında kim benim halifem olur? Kim benim vekilim olur? Hz. Ali Efendimiz kalkıyor. Ben ya Muhammed. Ebu Cehil diyor ki, işte çoluk çocuk ancak seni kabul eder diyor. Üçüncüsünde de aynı şey olunca, sen benim halifemsin diyor ona. Bakın o, manevi olarak ilk halife. Hasan ile Hüseyin'in babası. Düşünebiliyor musunuz? Yedi altını yok. Yedi altını yok. Yok yedi tane altını yok.
Çıkıyor mahkeme salonunun önüne. Bir avuç toprak alıyor. Üç ihlas bir fatiha okuyor. Cehri bütün sahabe duyuyor. Ya Rabbi! Senin Habibinin ve peygamberin, benim kayınpederim, sevgili Muhammed Mustafa'nın yüzü su hürmetine. Yedi altın ya Rabbi! Yedi altın! Avucunda yedi tane altın. Bir avuç toprak, yedi altın. Alıyor mahkemeye götürüyor, yedi altını veriyor. Sahabe üşüşüyor, etrafındakiler üşüşüyorlar. Aynı nereden aldı toprağı? Buradan aldı. Herkes oradan bir avuç toprak alıyor. Üç ihlas bir fatiha okuyor. Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetine hediye ediyor. Oradan istimdat bekliyor. Kimse de yok.
Diyorlar, ya Emir el-Müminin bizde olmadı. Diyor toprak doğru, dua da doğru. Dil diyor, alinin dili değil. Dil alinin dili değil. Haa onun içinde Hz. Muhammed Mustafa ne dedi? Ya Rabbi! Alinin döndüğü yönü hakkı döndür. Ya, ne muhteşem. Bakın, akıl bunu kabul eder mi? Etmez. Şimdi, akıl bilgiyi o zaman bir, zahir olarak duyu organlarıyla zahir alır. İki, akıl bir de bilgiyi manevi, metafizik alır. Şimdi, bir kimse rüya görür mü? Görür. O rüya, akla tecelli eder. Aklın hafızasına tecelli eder. Ve rüya, ilhamdır.
Rüya, vahyin bir alt kategorisidir bizim gördüğümüz rüyalar. Büyüz kategorisi nedir? Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. Sakın, salih rüyaları eleştirmeyin. Rüyaya laf söylemeyin. Salih rüyalara, rüya ilmine laf söyleyen kimse, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzü inkar ettiği için küfre girer. Rüyayı reddeden, rüya ile amel olmaz, nereden çıkarmışsınız böyle şeyleri diyen kimse, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzü reddetmiştir.
Rüya uykuda görülürse rüyadır. Sufiler ayırmışlar. Uykunun dışında görünenlere yarı uyur, yarı uyanıkken yakaza denir. Uyanıkken görülene de hal denir. Hepsi de rüyanın içindedir. O zaman o da rüyada metafizik olarak manevi ilim yolu mudur? Evet. O yüzden normalde akıl aslında otoritenin değil, bilginin peşinden gitmeli.
Akıl bilginin peşinden gitmek için yaratılmıştır. Otoritenin peşinden gitmek için değildir. Ama insanlar otoritelere sorgusuz bir şekilde bağlandıklarından dolayı otoritenin peşinden giderler. Eğer bir kimse aklını tam olarak uygulayabilmiş olsa, aklını tam olarak çalıştırabilmiş olsa, eksik, yanlış, noksan otoriteyi kabul etmez. Kabul etmediği için mevcut otoriteler, onları ya katlederler, öldürürler, asarlar, sürgün ederler, onlara zulmederler. Zaten eğer hak ve hakikate uymayan bir otoriteye bir kimse tabi olduysa, onun inancı kalmamıştır. Şimdi de bu tartışma noktası var. Otoritenin peşinden gitmek, taklit konusu, İslam düşüncesinde fıkıh-ı süleykörlerinin en önemli tartışma konusudur.
Taklit hep tartışılmış. Sufiler bu tartışmanın içine çok girmemişler. Girmeyişlerinin sebebi şu. Sufiler, ibadet ritüellerinde şekil olarak, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, benden gördüğünüz gibi ibadet edin sözüne, lafzına itaat edip, ibadet ritüellerini, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden gördükleri gibi yapmışlar.
Ama diğer dini algılama, dini anlama, dini yaşama noktasında onlar taklitten uzak durmuşlar. Ve taklitçiliği maymunluk olarak görmüş Sufiler. Hz. Mevlana, celayet-i ruma hazretlerinin bu konuda çok ağır sözleri vardır, beyitleri vardır mesnevi de taklitçilikle alakalı. Taklit aynı zamanda Arabi'nin elde ettikleri bilginin doğruluğunu keşf ve doğrudan müşahede ile araştırıp teyit eden büyük ariflerin makamı olarak vasıflandırdığı tahkikin de karşıtıdır.
Tahkik bir şeyin özüne ulaşmak, bir şeyin asıl ana merkezine, temeline ulaşmak, bir şeyin hakikatini öğrenmek, bir şeyi neden, niçinin, nasılının cevabını almaktır. Tahkik budur. Şimdi taklit ehli örneğin namazda ellerini saldı diye bir hadisi okur, namazda ellerini saldı, namazda ellerini salar. O kimse namaz kılarken bunu doğru yaptı mı? Yaptı.
Nedeni, niçini, nasılı sorgulamazsa eğer o kimse, o taklit ehli. Tahkik kimse niçin ellerini saldı her yerde bağlarken? Veya niçin ellerini bağladı, salarken? Tahkik buna bakar. Tahkik bunu araştırır. Sufiler tahkiki böyle algılamazlar ama bu yine zahir akıl işidir. Tahkik işi. Gerçek manada sufiler, Hz. Muhammed Mustafa'ya bakarlar. O esnada, o namaza durduğunda ellerini nasıl bağladıysa öyle bağlar. O yüzden sufileri, cahil insanlar mezhepsizlikle itham ederler.
Oysa o sufi, o esnada. Çünkü sufi için her dem namaz imamı, Muhammed-i Mustafa'dır, salallahu aleyhi ve sellem. Zaman zaman bazı vakitlerde başka peygamberler de namaza dursa da, namazı kıldırsa da, sufi için namaz imamı her dem, Hz. Muhammed-i Mustafa'dır, salallahu aleyhi ve sellem. Bir sufi, gerçek manada sufi, namaza durduğunda, Hz. Muhammed-i Mustafa'yı imamette görür. İmamette onu gördüğünde, o ellerini bağlıyorsa bağlar, ellerini saldıysa salar, ellerini göğsünde bağladıysa göğsünde bağlar. Bu, sufiliğin, sufinin hakikatine ermiş olanıdır. O kimse bu noktada tahkikle de uğraşmaz.
Direkt merkeziyledir onun işi. Sufi, gerçek manada o yüzden fazla kitap karıştıran kimse değildir. Sufi, gerçek manada işin hakikatine koşan kimsedir. O fazla kitap karıştıranlar, işin mutasavvıf kısmıdır. Sufiliği ilmi olarak öğrenen, ilmi olarak öğreten, ilmi olarak kitap yazan kimseler, mutasavvıftır. Otururlar bir kitabı, örneğin işte sadeleştirir, eleştirir, özetler, oturur bir kitaptan alıntılar yapar. Onlar mutasavvıftır. Sufi, hiçbir kitaba ihtiyaç duymaksızın, oturur sana, sabaha kadar anlatır. Sufi, oturur, ona bir mesele sorarsan, kitaba ihtiyaç duymadan, kalbine gelenle, gönlüne gelenle, gözünün önüne gelenle, sana anlatır.
Gerçek sufi budur. Hazreti Mevlana, Celaletini, Rum Hazretleri, Mesnevisini yazarken, yanında hiçbir kitap bulundurmamıştır. Hiçbir kitap yoktur. Yolda giderken dahi, Mesnevi yazdırmıştır. Sema esnasında dahi, Mesnevi yazdırmıştır. Mesnevinin içerisinde, Mesnevinin içerisinde, altı binin üzerinde, ayeti kerime, dört binin üzerinde, hadis-i şerif vardır, Hazreti Mevlana, Celaletini, Rum Hazretleri, hiçbir kitabın, kapağını kaldırmadan, Mesnevi yazdırmıştır.
İşte gerçek sufi budur. O yüzden, bir sufi, bir kitaba bakaraktan, bir şey, bir kitaptan, faydalanarak bir şey yazıyorsa, o mutasavvıftır. O sufi değildir. Sufi, kalbe geleni söyler. Kalbe gelen, karşıya çarpar, kendine gelir. Hak ise, sufi odur. Sufi, bir başkasının şiirini okumaz. Oturur, kendi şiirini okur. Sufi ise, kendi kalbine geleni okur. Taklit etmez. Bir başkası, bir başkasının şiirini taklit eder. Gerçek sufi, bir başkasının şiirini taklit etmez. Oturur, kendisi söyler.
ne geldiyse diline, ne geldiyse kalbine. Bu, bu manada, sufi, o yüzden, tahkikin de dışındadır. Gerçek manada. Çünkü, tahkik, insanı oyalayan bir şeydir. Sufinin, oyalanacak zamanı yoktur. Nefesler sayılı, yol bellidir. Hızla, menziline ulaşmak zorundadır. O yüzden, sufinin, tahkik deyişi yoktur. O, otomatik olarak, kendini bağlaması gerekir. Otomatik. Onun yolu, direkt, Hz. Muhammed Mustafa'nın yoludur. Direkt, sufi odur ki, direkt kendini, Muhammed Mustafa'ya bağlayan. Sufi odur. Oraya gidinceye kadar, şeyhine bağlar, oraya gidinceye kadar, Hz. Pirlere bağlar, oraya gidinceye kadar, eski peygamberlerden, İsa'dır, Musa'dır, İbrahim Aleyhisselam, Adem Aleyhisselam gibi, onlara bağlar, ama bunlar eğitim zamanıdır.
Gerçek manada, sufi, son safhada, Hz. Muhammed Mustafa'ya bağlamıştır kendini. O yüzden, o, direkt, sünnet-i seneye bağlı yaşar, sünnet-i seneyi önde tutar. Günün, şartları içerisinde, bütün sünnetleri, yaşamaya çalışır ve, bütün sünnetlerin, günün şartları içerisinde, yaşandığı kimsedir o. O yüzden, normalde, sufiler bu noktada da, kendilerince, taklidi de, tahkiki de, bakın, taklitten de, tahkikten de, geçerler.
Taklit, evet, buraya okuduk, sufiler çoğu zaman, taklidi, sıradan insanların işi olarak eleştirseler de, İbn-i Arabi, insanın, Allah'ın, otoritesinden başka bir şeyi, takip etmediği, şerhini düşerek, insanlık durumunun, hiyerarşisinde, taklide bir makam olarak, yer verir. Evet, biz, tekrar söylediğim gibi, bizim taklit, bizim, illaki taklidi reddetme noktasında, komple, tuğ kaka deme noktasında değilizdir. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ibadetlerinizde, benden gördüğünüz gibi, yapın noktasındayızdır. O yüzden, biz bu noktada, ibadetlerimizi, ondan gördüğümüz gibi yaparız.
Bir kısım sufiler, mesela, bu ibadetlerin zahir noktasını, hiç bozmazlar. Neden? Avam onlardan bozulmasın, avam onlardan farklı etkilenmesin diye. Şeyh, her durumda, otoriteyi takip etmekten, kaçınılamayacağını söyler. Eyvallah. Bu noktada, Kur'an, sünnet belli, Kur'an ve sünnetin dışında, zahir olarak, bir şey söylemeniz, zahir olarak, bunun dışına çıkmanız, mümkün değil. Kur'an, sünnet belli. Bir kimse, ben taklit etmeyeceğim deyip de, sünnetin dışına çıkamaz. Ben taklit etmeyeceğim deyip de, Kur'an'ın dışına çıkamaz. Bir parantez açalım. Allah'tan gelen her şey, kabul ettiği şeyin rengine boyanır. Cüneyd'in dediği gibi, su kabının rengini alır. Din, su kabının rengini alır diyor ya, din, şahsın kendi, algılayışı ve anlayışı kadardır.
ben size şimdi kendi anladığım ve algıladığım dini anlatıyorum. Hepiniz de, kendi algınızla anladığınız kadar, kabul ediyorsunuz, kabul etmiyorsunuz. ve bu sizin renginiz. Bu sizin renginiz. O yüzden sufiler, karşıdaki kimseye hükmetmezler. O niyetine, nereden aldı, ne aldı, ne kadar aldı, bilmiyoruz ki. Ona nasıl hükmedelim? Hükmetmeyiz. Ya bir kimseye mesela sufiler, sen cehennemliksin demez.
Hükme giriyor çünkü. Bu hükmü verecek olan Allah. Sen cennetliksin demez. Hükme giriyor çünkü. Hüküm Allah'a ait. Sufiler buna çok dikkat ederler. Çünkü, onun rengine girecek o din. Bilmiyoruz ki, nereden algıladı, nereden anladı, ne kadar anladı, ne kadar algıladı. Biz onu cehennemlikle, veya cennetlikle, atfetmeyiz. Çünkü, dinin, bulaşmadığı, hiç kimse yoktur. Din muhakkak, birilerine bulaşmıştır. Biz ateist de görsek, din bulaşmıştır ona. Din bulaşmış ki, dini reddediyor. Ona din bulaşmamış olsa, dini reddeder mi?
Bir şey var, reddediyor onu. Bir şeyi reddediyor. Olmayan bir şeyi reddeder misiniz? Olmayan bir şeyi reddetmek, akıl dışı bir şey. O diyor ki, din yok. Peki diyorum, neden reddediyorsun? Yok olduğuna, nereden hükmettin? Başlıyor şimdi, yok olduğunu hükmetmek için, yol aramaya. Ya diyorum, sen Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri'ni, eleştirecek yerler arıyorsun. Sen, Kur'an'ı eleştirecek yerler arıyorsun. Sonuçta bu din, sen bunu eleştirmek ayrı bir şey, bunu tamamiyetle yok görmek ayrı bir şey. Sen bunu tamamiyetle yok görüyorsun, var olan bir şey yok gördün. Ne ateist, öyle değil mi?
Ne yapıyor ateistler? Kur'an'ın içerisinden bazı ayeti kerimeleri, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, bazı hadis-i şeriflerinin üzerine, fırtına koparıyorlar. Öyle değil mi? İyi kardeşim, gel bakayım, sen olmayan bir şeyin üzerine, neden fırtına koparıyorsun? Madem din yok, sen bunun neden tartışmasını yapıyorsun? Neden eleştirisini koyuyorsun bunun? Desek ki biz şimdi, Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri, yok, var, kitapları var, sen yok diyebilir misin, o kimseye? Diyemezsin. Bunun gibi, dinin bulaşmadığı, hiçbir insan yoktur.
Hani derler ya, işte, Amazonlarda yaşayan bir kimse, din ona ulaşmasa ne olur? Kardeşim, onun gönlüne ilham eder ya, arıya vahyeden ona mı vahyetmeyecek? O da gidiyor, bir tane tam tam çalıyor, eline bir şey alıyor, ateşin etrafında dönüyor, onun dini de o, hadi din bulaşmadı de, sen kendi kendine de, din buna ulaşmadı de, ulaşmış, kendin diye inanacak bir şey bulmuş, kendin diye, kendince inanacak bir şey bulmuş, inanacak bir şey bulduysa bir kimse, din ona ulaşmış, yalvaracak bir şey bulmuş kimse, ne bulduysa buldu,
din ona ulaşmış, kendince kendisi bir otorite tespit etmiş, bakın, Amazonlardaki bir kimse, kendince bir otorite tespit etmiş, şartlar koşmuş, siz diyebilirsiniz ki ya, o peygamber mi? Ha, peygamberlik yapmış, bir din oluşturmuş, sen hiçbir kitap gelmeyen, hiçbir sünnet, adis, hayet gelmeyen bir kimsenin, peygamberliğine acayip, garayip bir şekilde bakıyorsun da, şimdi Hz. Muhammed'i Mustafa'dan sonra, kendi kendilerine, peygamberlik yapanları, neden acayip garayip görmüyorsun?
Kitap okuyanlar, bir daha peygamber gelmeyecek diye, hadisleri okurken, ayetleri okurken, peygamberlik taslıyorlar da, sen onların peygamberlik taslamasını, acayip garayip görmüyorsun da, Amazonların ortasında, dağın tepesinde, kendince bir ritüel oluşturmuş, bir kimseyi gübreyli yapıyorsun. Bir de böyle mantık var. O yüzden, din herkese ulaşmıştır. ulaştığı yerdeki rengini alır. Kime ulaştığı? Onun rengini alır. Bu prensip, Arabi düşüncesinde çok önemlidir. En azından, yaratılış bakımından mevcut olan, çokluğu açıklar. Bu dinlerin neden, birbirlerinden farklı olması gerektiğini, ve neden aynı dinin, mensuplarının, inanış biçimlerinin, farklılık gösterdiğini de açıklar.
Kısmen, bu yoruma kısmen katılıyorum. Dinler, birbirlerinden ayrı değildir. Adem'den, Hz. Muhammed'in, Mustafa'ya kadar, gelen dinlerin hepsi de, İslam'dır. Bu, kendi içlerinde, hukuksal, farklılıklar vardır. Hukuksal farklılıklar. Bu hukuksal farklılıklar, zamanındaki insanların, ihtiyaçlarına göre düzenlenmiştir. O yüzden, Adem Aleyhisselam ile, Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem, arasında, yani, bütün peygamberlerin, Allah'a inanış biçimlerinde, kemalat noktasında, fark vardır, akait noktasında, yoktur. Hz. Muhammed Mustafa'da, iman, en kemal noktasına gelmiş, peygamberlik, en kemal noktasına gelmiştir.
Bunu kabul ederim. Ama, Adem'den itibaren, bütün dinler, bu noktada, İslam'dır. Hukuki, farklılıkları vardır. Bakın, hukuki, farklılıkları vardır. İnsanların, arasındaki, tecelliyat, farklılıkları vardır. Ama, hepsi de, İslam'dır. Bir bütündür. O yüzden, normalde, birbirlerinden, farklı olma, zorunluluğu değildir bu. Birbirlerini, takip edendir. Ama, tecelliyat olarak, ihtiyaçlara cevap verme olarak, biz farklı görebiliriz. Aynı şey, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri'nin, son peygamberin getirdiği, dinle de alakalıdır. İslam'da aynıdır. Yani, ilk çıktığı zaman ki, insanların ihtiyaçlarına cevap verme ile, bugünkü cevap verme arasında, fark vardır.
Evet. O günkü insanların, dini yaşarken, ihtiyaçları ile, bugünkü insanların, dini yaşarken, ihtiyaçlar aynı değildir. O yüzden, iştihat kapısı açıktır, İslam'da. Dinin yaşanabilmesi için, iştihat kapısı açıktır. Bugün, oturur bir kimse, kendine de iştihat edebilir. O kimse, kendine iştihat ederken, hata yaparsa, samimiyse, bir sevap alır. Hata yapmazsa, onu sevap alır. O, onun rengidir. Ben böyle anladım bunu, böyle yapacağım diyorsa, o anladım, yapacağım dediği şey, Kur'an ve sünnetin içerisindeyse, aladır. Hani, Hanefi'ye göre, namazın cem edilmesi, bir tek, şeyde, Arafat'ta, ve müzdelife'dedir.
Sonradan gelen, hani, Hanefi'ler, bu iştahı, mesela, yumuşatmaya başlamışlar. İşte, doktorlar, nöbetçiler, ne bile, maskerler, vazife yapanlar, başlamışlar, namazı cem edebilir, diye, fetva verme. Ama, el ihtiyara gider, bakarsan, el ihtiyarda, Hanefi'lerde, iki yerde, namaz cem edilir. Başka bir yerde yok. Ameliyat hemşerisi, ne yapacaksınız? Bir girdi, altı saat ameliyatta kaldı. Sabah saat onda, girdi ameliyata, ta akşam çıktı. On dört saat süren ameliyat biliyorum. Ege Üniversitesi'nde, Profesör Yaman Tokat, on altı saat, on beş saat, on dört saat ameliyat yapardı, nakil yaparken. Nakil ne biliyor musunuz?
Birisinin karaciğerini alıyor, öbür hastaya karaciğer nakli yapıyor. Her ikisini de yatırıyor, amelethaneye. Onlar, bu, böyle organ aldıkları kimselere, kadavra diyorlar. Adam sağa, kadavra diyorlar ona. Adamın, ciğerini alıyor. Bildiğiniz, karaciğerini alıyor adamın. Yani, amelethanede durmadım ama, kadavra dedikleri, şahsın ailesiyle de tanıştım. ciğeri satın alan kimseler, satın alan diyorum bakın. Satın almışlar. Garip, kuraba bir adam. Beti benzi solmuş çocuğun, sonra gördüm onu. Gencecik daha eşi de var. Gencecik eşi de var. Daha tazecik, daha yirmi üç, yirmi dört yaşında çocuk. Ciğerini satmış. Sattığı kimseler de, insan sonuçta, ayırt etmek için söylemiyorum.
Gayrimislim, Züryani, on beş saat kalıyordu. Amelethanede, on dört saat kalıyordu. Onun bölüm, hani nakil yapacağı zaman, teyakkuz halinde. Bir gün öncesinden, teyakkuza geçiyorlar. Bir gün öncesinden, amelethaneler hazırlanıyor, her şey hazırlanıyor. O gün amelethane boşaltılıyor. Onun bulunduğu yere, hiçbir ameliyat alınmıyor, hiçbir şey konulmuyor. Of of of … Bir telaşı göreceksiniz, bir telaşı göreceksiniz. Sabahtan viziteye çıkıyorlar, hepsi de, ameliyat ettikleri hastaların işini bitiriyorlar. Artık, ameliyat anının önünde, herkes bekliyor, ameliyat olacak olanın da, kadavra verecek olanın da, yakınları da önde bekliyor.
Bir giriyordu, bunun normalde giriyordu. Görüşeceğiz ya, görüşemiyoruz, soruyoruz, nerede? Ondan sonra, hoca diyorlar ki, bugün nakil var. Ne nakli? Karaciğer nakli. Başka nakiller de yapıyor. Hemen hemen, Türkiye'nin ilk nakil yapan doktorlarından birisi, karaciğer konusunda çok uzman. Yani Londra Üniversitesi'nde, New York Üniversitesi'nde, bilmem hangi üniversitede, özel nakillere gidip, özel ameliyatlar yapıp, oradaki doktorları, profesörlere ders veren bir kimse. Yaman Tokat. Ne anlayın? Mesela İngiltere'ye gidiyor, bilmem ne üniversitesinde, orada tıp fakültesinde, nakil nasıl yapılır, karaciğer nakli, oradaki profesörlere anlatıyordu. Anlatıyormuş. Yanındaki şeyler söylüyor, doçentler söylüyor. O doçentlerin yanında esamesi yok zaten. Doçent diyemezsin onun yanında.
Onun yanında doçent değil onlar. Normal talebe devam ediyorlar da. Doktor işin çok zor ya bu konuda. Valla. Öyle çalıştılar. Şimdi 14 saat ameliyat yapılacak kimse. 14 saat ameliyat hemşiresi, veyahut da doktor girdi ameliyata, ne yapacak? Arkadaşlar burada açık dursun, ben bir namaz kılayım geleyim mi diyecek. Öyle bir şansınız var mı doktor? Acilde 9 saat hiç oturmadan çalıştığını biliyorsun. Yok. İşte namazı cem buradan çıkıyor. Hanefiler bu zorluklarla. Ne yaptı?
Din kendini yeniledi. Bakın din kendini ne yaptı? İştahatla yeniledi. Din yaşanmak için, yaşamamak için değil. İslam dini protestan bir din değildir. İslam'ı protestanlaştıranlar, İslam'ı seküleştirilenler, dünyevileştirenler, bunlar bakın, ikisi de zıt noktadalar. İkisinde de hata yapıyorlar. İkisinde de. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde, dinler, birbirlerinin takipçileridir. Hz. Mevlana Cerret Ruma Hazretleri diyor ya, bir terci diyor, bir gömleği yırttığında, yeniden dikmeye muhtedirdir diyor. O yüzden, bir kitabın hükmü kaldırılır, yeni bir kitabın hükmü getirilir. Bunu normalde, Allah bunu yapar, onu yapan bu.
Ama dinlerin arasındaki, bu noktada, akayetle alakalı, Allah'a inançla alakalı, peygambere kabul etme, onu iman etmeyle alakalı, çok fazla bir şey yoktur. Yaşantıda, hukukta değişiklikler vardır, farklılıklar vardır. O yüzden, inanış biçimlerinin farklılıkları, temel meselelerde değildir. Bakın, inanış, biçimlerin farklılıkları, temel meselelerde değildir. Yani bugün, bunu yine, biz, bugünkü, Muhammedi dininin üzerinde, düşünecek olursak, mesela, eşarilerle, maturidilerin arasında, ince nüans farklılıkları vardır. Temel inanışlarda, bir farklılık yoktur. Bakın, temel inanışlarda, bir farklılık yoktur. Bu ilke, kabul eden bakımından, sürekli, yaratılışın ve, kendisini asla, tekrarlamayan, tecellilerin ilkesidir.
bilim çıtık, İbnü'l Arabî metafizinde hayal. Evet, buna normalde baktığımızda, müteşabihlerin üzerinde, bilhassa, bu devamlı, müteşabih ayetlerin üzerinde, ve müteşabih hadislerin üzerinde, din her daim, algılama, anlayış olarak, yeniler. Bunu örnek olarak verecek olursak şimdi, biz elhamdülillahi, Rabbil Alemin dediğimizde, alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ettik. Evet, arkadaşlar, bana sayın, kaç alem biliyorsunuz? Beş alem. Beş alem bildiniz, beş alemlik, Allah'ın Rablığını kabul ettiniz. Ne kadar eksik, öyle değil mi? Gördüğünüz bütün her şeyi, alem olarak kabul ettiniz. İçinindekileri de, alem olarak kabul ettiniz. Her insanı, bir alem olarak kabul ettiniz.
Bu kadar kabul ettiniz. Müteşabih. Bu genişlemeye, ve derinleşmeye ihtiyacı var. Muhtaç. Alemlerin deyince, çoğullaştı. Canım Müslüman kardeşim, kaç alem bildin? Allah inancın o kadar senin. Sen sadece evinin içerisinde oturuyorsun. Sadece evinin içerisinde oturup da, hiç dışarı çıkmazsan, dünyayı sen kendi evin kadar bilirsin. Sen Bursa'dan dışarı çıkmadıysan, sen dünyayı Bursa kadar bilirsin. Sana deseler ki, kocaman bir dünya var, sen görmedin ki. Sen gezmedin ki. Sen bilmiyorsun ki. Kocaman dünya olduğunu kim söylüyor?
Gezen, gören söylüyor. Bunu bilen söylüyor. Sen onu taklit ettin şimdi. Dedin ki, Himalaya'lılar adında bir dağ var. Gittin mi? Hayır. Gördün mü? Hayır. Var mı? Var. İlmel yakın taklit ettin. İlmel yakın taklit ettin. Sen onun üstüne çıkmadın. Otur kardeşim, illaki zahir olması şart değil. Allah sana batın da gösterir. Neden çalışmadın? Allah'ı çok zikretseydin. Allah'a yakınlık peydah etseydin. Bildiklerinle amel etseydin. Allah senin bilmediklerinin gözünün önüne sercekti. Sen bildiklerince haramdan uzaklaşmış olsaydın, bildiklerince Allah'a yakınlık peydah etmiş olsaydın, Himalaya'ların altını üstüne getirecektin sen.
Aynel yakın olarak görecektin. Hatta manen gidip oraları gezecektin, hakkel yakın olarak da bilecektin. Rüyasında Beytullah'ı görenler elini kaldırsın. Evet, rüyasında görüp de oraya gitmeyenler elini kaldırsın. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz. Söyle bakayım nasıl gördün rüyanı?
İçine girdin bir de. Evet, otur. İçine girmiş bir de. Hakkel yakın görmüş. Şimdi Ümre'ye gitti, hacca gitti. Bir kimse Kabe'yi gördü. Ne yaptı? Dışından gördü. İçini görmüş. Beytullah'ın şekline, şemaline şeytan giremez.
Beytullah'ı rüyasında gören kimse gerçekte görmüş gibidir. Hadis-i şerif. O kimse zahiren gitmedi, görmedi. Şimdi sahih rüya yoluyla, Beytullah'ı gördü mü? Evet. İçini de görmüş. Maşallah. Cenab-ı Hak arttırsın inşallah. İçini de görmüş. Bu ayrı rüyada, bu rüyanın içerisinde ayrı rumuzdur. Bu rüyanın içerisinde ayrı rumuzdur. Şimdi oraya girmiyorum. O da nefsine vurmasın. Tamam. Nefsine uyma. Bu rüyanın içerisinde ayrı rumuzdur bu.
Bir kimse Beytullah'ı görür, Beytullah'ın içini görmese ayrı rumuzdur. Şimdi gördü mü? Evet. Bakın, zahiren görmediği, zahiren gitmediği bir yere, Allah ona gösterdi mi? Evet. Ve bu rüya yoluna sahih olursa tescil edildi mi? Gerçekte görmüş gibidir diye. Evet. Şimdi, kim Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin zamanında yaşadı ki? Hiçbirimiz. İyi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin rüyasını görenler elini kaldırsın. Maşallah, subhanallah ya. Saymayayım, Allah nazardan saklasın. E şimdi, bu kardeşler şimdi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin zamanına, zahirine yaklaştılar mı, yanaştılar mı? Hayır.
Hazreti Muhammed Mustafa'yı rüyada görmek hak mı? Evet. Gerçek mi? Evet. Beni rüyasında gören gerçekte görmüş gibidir. Hadis-i şerif beyan etti mi? Evet. Bakın, İlla ki zahiren bir yeri görmek gerekmiyor. Bu dünya sadece zahirden ibaret değil. O zaman, Elhamdülillahi Rabbil Alemin dediğinde, mesela rüyada bir alem. Alemlerin Rabbi. Rüyanın içerisinde gördüğünüz eşya, unsurlar ayrı alem. Alemlerin Rabbi. Onun şimdi, Cenab-ı Hak'a bakışı, bilişi, Cenab-ı Hak'a olan yalvarışı, Allah'ı bilmesi, diğerlerinden farklı oldu mu? Evet. İşte bu müteşabih. Bunlar artan, kendisini yenileyen, kendisini derinleştiren, her daim dini taze tutan unsurlar.
Böyle olması gerekiyor. Dinin taze olması, dinin bu noktada kendisini yenilemesi, sadece normalde fıkıh alanında değildir. Fıkıh, meselenin kabuğudur. Kabuğudur. Asıl, burada yenilenmesi gereken, algı, anlayış, yaşayış standartıdır. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Soru, sizce dinler birbirlerinden farklı mı? Akait noktasında, inanış noktasında bir fark yok. Ama uygulama noktasında, uygulama noktasında, farklılıklar var mı? Evet. Bu dinin, İslam dininin, Adem'den, Hz. Muhammed'i Mustafa'ya kadar, ve Hz. Muhammed'i Mustafa'dan bugüne kadar, uygulamalardaki farklılıklar, özünden sapma değildir. Bu bir zenginliktir.
Bakın, bu bir zenginliktir. Bu bir çok renkliliktir. Bu, Allah'ın kullarına lütfudur, ikramıdır, ihsanıdır. Yani, düşünebiliyor musunuz, bugünkü dünyada, insanların 50 rekat farz namaz kılmasını, düşünebiliyor musunuz, bugünkü dünyada, insanların 100 rekat namazla emredilmesini, bazı peygamberlerin, ümmetlerine günlük namaz 100 rekattı, bazı peygamberlere 50 rekattı, ümmetlerine.
Biz 5 vakitle emrolunmuşuz, onu da aykılamıyoruz. Kendi kendimize, nereden kırpalım, nereden geçelim de, nereden yapalım da, biraz daha bunu aşağıya çekelim diye bakıyoruz. Allah bizi affetsin. O yüzden, uygulamada, farklılıklar, uygulamada, hani, farklı, tavırlar, eyvallah, bunu kabul ediyorum. Yoksa, daha önce de sormuştum, yine sorayım, dinler birer kabuk mudur? Dinin, evet, belli bir veçesi, belli bir noktası, belli bir dairesi vardır ki, kabukta, kabuktur. Ama, o kabuk olmadan, öz muhafaza edilmez, korunmaz. Her dinin, kendince bir kabuğu vardır. Bütün dinlerin, kendince kabukları vardır.
Ama, bu, din, sadece kabuktan, müteşekkil değildir. biz bunu kabuk olarak görsek, hadi, hukukunu, fıkıh tarihisindeki hukukunu, ceza hukukuyla alakalı, örneğin, evlilik hukukuyla, boşanma hukukuyla alakalı, kısımlarını kabuk olarak görsek, ama müteşabihleri, o kabuğun içerisine sığdıramayız ki. Sufilik, o yüzden, o kabuğun içindeki, özün özüne doğru yol almaktır.
Veya, sufilik, özden, kabuğu kırıp, kainatı anlamadır. Varlığı anlamadır. O varlığı, yaratanı bilmedir. İster, içten dışarı doğru yolculuk olsun, isterse dışarıdan içeri yolculuk olsun. Fazla farklı bir şey değil. Sonuçta, içeriden dışarı giden de, o kabuğun içerisinden dışarı çıkacak, dışarıdan içeri giden de, kabuğu yararaktan, delerekten içeri girecek.
Ve, ikisinin arasında bir fark yok bence. Ha, benim kendimce, benim kendimce olan düşüncem, normalde, ben dini, herkesin, kalbi maneviyatında, dinin var olduğunu, bu kalbi maneviyatların içerisine, herkese dinin, böyle teknoloji diliyle anlatmak, daha kolay oluyor, herkes kullanıyor ya, ziplenmiş vaziyette, vaziyette, dinin, ana, materyallerinin, imanla alakalı, imanın hakikati ermesiyle alakalı, kısmının, var olduğunu, var olduğunu, insanların, o içteki, ziplenmiş programı, açıp, kalbi ihata edip, vücudu ihata edip,
dışa doğru yolculuk yapması gerektiğini, inananlardanım, ben, dünya üzerindeki, hiçbir insanın, bu noktada, dini, anlayıştan, dini, imandan, yoksun olmadığına inanıyorum, hani, Firavun, son noktada, iman etmeye kalktı ya, bakın, onun kalbinde, eğer ki, iman zibi, iman mekanizması, olmamış olsaydı, o buna yeltenmezdi, bakın, o buna yeltenmezdi, Firavun'un dahi kalbinde, iman mekanizması var, Firavun'un kalbinde, iman mekanizması, olmamış olsaydı, Musa aleyhisselamı, Cenab-ı Hak, Firavun'a göndermezdi, Allah boş ve atıl işler yapmaz,
Allah, Musa'ya dedi ki, ya Musa, git Firavun'a, benim Rab oldu mu, senin de o Rab'bin, peygamberi olduğunu, ona tebliğ et, ama dedi, yumuşak yumuşak, tatlı tatlı söyle, bakın, yumuşak yumuşak, tatlı tatlı söyle dedi, Allah alem, Musa aleyhisselamın, bakışını ve anlayışını değiştirdi, Firavun'la alakalı, belki de Musa aleyhisselam, Firavun'a karşı, çok şedid, çok sert, çok hasmane duran noktadaydı, Allah alem, benim kalbime gelen bu, ve dedi ki Musa'ya, ya Musa, senin oraya şedid, sert, hasmane bir noktada durdun, ve asla kapıyı aralamadın,
Firavun var ya, evet, ben onun içerisine, iman mekanizmasını koydum, sen git ona, yumuşak yumuşak, tatlı tatlı, onun iman mekanizmasını, çalıştırmaya gayret et, onun çalışmasını sağlamaya git, peygamberlerin vazifeleri, insanların içerisindeki, iman mekanizmalarının, çalışmalarına vesile olmasıdır, velilerin, müminlerin vazifeleri, insanların içerisindeki, iman mekanizmalarının, çalışmasına vesile olmaktır, hakikat budur, biz hiç kimseye, Allah değiliz, onu bir şey kabul ettirelim, Musa gitti, Firavun'a tatlı tatlı anlattı,
Firavun onu dinledi, yumuşak ve tatlı anlatınca, Firavun onu dinledi, ve onda iman mekanizması, olmamış olsaydı, Cenab-ı Hak ona, göndermezdi, Musa'yı ona, Kureyş'in içinde, Kureyş müşriklerinde, iman mekanizması, olmasaydı, Hz. Muhammed Mustafa'ya, der miydi, akrabalarını topla, onlara yemek ver, dini onlara tebliğ et diye, der miydi, demezdi, şimdi, o yüzden bu açıdan bakılırsa, evet, dinin kabuk tarafları vardır, orucun kabuğu vardır, belli saatler içerisinde, yemekten, içmekten kesilmek, cinsel ilişkiden kesilmektir,
bu işin kabuğudur, lazım mıdır, evet, ama orucun bir de özü vardır, içi vardır orucun, orucun içi nedir, Allah'a dost olmaktır, orucun içi, Allah'a dostluk noktasında yürümektir, kısaca, ama orucun dışı nedir, belli saatler içerisinde, yemeden, içmeden, cinsel ilişkiden kesilmektir, bu kabuğudur, içini Hz. Muhammed Mustafa'ya dolduruyor, sallallahu aleyhi ve sellem, diyor ki, oruçlu, diline sahip çıksın, Allah Allah, gözüne sahip çıksın, oruçlu, orucuna sahip çıksın, manevi bakın buraları, gıybetten, dedikodudan, iftiradan uzak dursun,
ve o orucun içsel yolculuğu, bakın burası, normalde müteşabih bakın, öz kısmı, içi, içi müteşabih, zaman içerisinde algısı ve anlayışı değişiyor, zaman içerisinde, biz arkadaşlara ne diyoruz, arkadaşlar, böyle bir, böyle bir İslam dünyası görülebilir mi? Ramazan ayında, yiyecek ve içeceklerin, yiyecek ve içeceklerin, fiyatının aşağı düşmesi lazım, insanlar yemekten içmekten kesilmeli, yemekten içmekten kesilmeli ki, orucun hakikatine varmalı, bu nasıl bir İslam dünyası, bu nasıl bir oruç ki, Ramazan ayı gelince, etler pahalanır,
yumurta pahalanır, sucuk pahalanır, ne bileyim işte, yiyecek, ne kadar, ne varsa, hepsi de pahalanır, zamlanır, herkes, çok özür dilerim, Yecüc, Mecüc misali, bütün alışveriş merkezlerine dalar, sanki her şeyi bir gece yiyecek, pastırması, sanki iftar ederse, iftar iftar olmayacak, Allah kabul etmeyecek sanki, Hz. Muhammed Mustafa'nın, Hz. Muhammed Mustafa'nın, peygamberliği değil, hayatı boyunca, sofrasında görmediklerini, Müslümanlar sofralarını koymayı, sünnet addetmişler, Hz. Muhammed Mustafa'nın, kapısının önünden dahi,
geçmeyeceği otellerde, iftar etmeyi, matah bir şey zannetmiş, Müslümanlar, e bu kabuk, içe doğru yolculuk lazım, ya, yok, o zaman oruç öyle olmalı ki, az yemeli, oruç öyle olmalı ki, çok çeşitli yememeli, şimdi üç aylar giriyor, perşembe günü regaib kandili, oruca tam iki ayımız kalacak, elhamdülillah, ee, oruç gelirken biz, oruca nasıl bir hazırlık yapalım şimdi, bu içi, ama kabuk lazım mı, evet, kabuk şart mı, evet, elmanın dış kabuğu delinirse, elma çürür mü, çürür,
yumurtanın kabuğunu kırarsanız, yumurta bozulur mu, bozulur, bozulur bakın, kabuk lazım mı, evet, ama yumurtanın kabuğunu yemiyoruz, hasta olursak, mesela bir hastalık söz konusu olursa, o zaman yumurtanın kabuğunu, bir güzel kırarlar, böyle bir, döverler, unu haline getirirler, işte bal karıştırırlar, belli hastalıklara şifa olur, ama bir türlü yumurtanın kabuğunu, biz kabuğuyla yemiyoruz, kabuğunu sıyırıyoruz, çıkarıyoruz, içi yeniliyor, din de öyledir, içi yenilir, ceviz kabuksuz oluyor mu, olmuyor, herkes tembellik yaptı,
kabuksuz cevize alıştı, şimdi doktorlar bangır bangır bağırıyorlar, herkes diyorlar ki, cevizi, işte yiyeceğin zaman kırıp da yiyeceksin, neden, işte kırılmış cevizi, hava aldı, etkisini kaybetti, etkisini kaybetti, e o zaman kabuk lazım mı, elcevat, evet, mühim olan sırrı hakikat midir, kabuk, sırrı hakikati koruyan, kabuk olmazsa, sırrı hakikat, o kimseden yürür gider, bir kimsede hakikati muhafaza eden kabuktur, dinin hakikatini koruyan, dinin hakikatini muhafaza eden kabuktur, dinin bu noktada kabuğu kırılırsa,
evet, hakikati tanrımar olur, Allah muhafaza eylesin, biz o zaman gerçek hakikat ehlini tanıyamayız, bilemeyiz, ya normalde tıp dünyasında profesöre ihtiyaç yok, bu makamlar bunların hepsi de kabuktan ibaret, önemli olan, yani doktorluğun hakikatine varmaktır, dinlerler mi seni profesör olmazsa, kabuk lazım, oraya bir tane diploma koyman lazım, doktor başka türlü hasta bakabilir misiniz, bakamazsınız, soru, çok bilinen bir söz, İbni Haldin'den, coğrafya insanın kaderi midir, ben bunu kader olarak görmüyorum, İbni Haldin bunu kader olarak görebilir,
ben bunu kader olarak görmüyorum, bir kimse doğarken kendi coğrafyasını seçmiyor, seçemiyor, bu ayrı, evet, akıl bahali olduktan sonra coğrafyasını değiştirmek, o kimsenin kendi elinde, ben İzmir ili Bayındır ilçesinde doğdum, şu anda Bursa'da yaşıyorum, bilinmez, yani, biz kendi kendimize deriz, burada öleceğiz, veya burada yaşayacağız, veya x yerde yaşayacağız, bilinmez ki, bir rüzgar eser, şuraya gidip yerleşeceksin deseler, ne diyeceksin, gideceksin yerleşeceksin, bu noktada kaderi mutlak değişmeyen olarak algılarsak,
hata yaparız, ben hiçbir zaman, kaderle alakalı meselede öyle düşünmedim, hiç düşünmedim, öyle düşünürsem eğer, o zaman kendi inancımla çatışarım, benim inancım öyle değildir, ben, sevmeyi, mücadele etmeyi, gayret etmeyi, savaşmayı, koşmayı, ve bunların neticesinde, bazı şeylerin değişeceğine, inananlardanım, ben bu noktada, ne cebriyeciyim, ne de kaderiyeciyim, benim için, çalışmak, gayret etmek, sevmek, mücadele etmek,
savaşmak, hayatı dolu dolu yaşamak, hayata anlam katmak, ister öze yürüyüş, ister özün dışarı yürüyüşü olarak, yansısın, o yürüyüşü gerçekleştirmeyi, hayatın olmazsa olmazı olarak görüyorum, bu bir tavsiye, bugünkü bu sohbet buraya kadardı, bir kalem var burada, hakkı apaçık gören, onu ancak perdeden görmüştür, buradan devam edeceğiz, evet, Muhyiddin İbnü'l Arabî Hazretleri öyle der, hakkı apaçık gören, onu ancak perdeden görmüştür der, buradan, haktan kastı zat ise, eyvallah, haktan kastı yok sıfat ise,
o zaman ayrı, buradan devam edeceğiz, sorular geldi, sorulara hızlıca geçeyim, inşallah, ondan sonra, gecemi sonlansın, ben hak yolda yürümek istiyorum, fakat bir türlü devam edemiyorum, Peygamber Efendimizin, sallallahu aleyhi ve sellem, mahşerde yüzüne bakamamaktan çok korkuyorum, Allah'ın rızasını alamamaktan çok korkuyorum, fakat olmuyor, ben bu kötü durumdan kurtulamıyorum, çok korkmuş olsan olurdu, çünkü insanların iki zirvede, kendisini değiştirir, bir çok severse, iki çok korkarsa, bu insanın üzerinde, ikisinde de çok büyük etki yapar,
bir çok korkmak, iki çok sevmek, insanları terbiye etmenin, iki yoludur, bir korku ile, iki sevgi ile, sufiler sevmekle terbiye ederler, biz bütün herkese, sevmeyi öğretmeye çalışırız, seversen böyle yaparsın, seversen şöyle yaparsın, seversen namazı böyle kılarsın, seversen Allah'a böyle bakarsın, seversen Hz. Muhammed Mustafa'ya böyle bakarsın deriz, bu sufi yoludur, sevgi ile yürüme, sevgi yolu ile yürüme, bizim sufiliğin içerisinde, benim kendimce, seçtiğim yoldur, bu benim kendimce seçtiğim yoldur, bazen hatta böyle,
şataat derecesine gelir bende, yani ben bunu açık açık söylerim, bazen öyle bir halim gelir ki, benim ona karşı korkumdan, bir zerre dahi kalmaz, bu bende dışarı vurur, vurur, ben sonra dönüp arkaya, neden benden böyle dışarı vurdu deyip, pişman olmam, ben sevmenin üstünde başka bir duygu görmedim, sevmenin üzerinde başka bir hakikat da görmedim, seversen insansın, sevmezsen insan değilsin, benim bu tırnak içerisinde, benim kendimce, o yüzden, bu kardeş diyor ya, yani çok korkuyorum diye, çok korkan bir kimse yapmaz,
korku onu terbiye eder, çok seven kimse yapmaz, sevgisi onu terbiye eder, onun istikametini düzeltir, kaçınılmazsa ondur, Allah bizi sevenlerden önesi, davete icabet etmek için, gittiğimiz bir yerde zorla el öptürüp, hocamız Mehdi'dir dediler, ve sonunda bağlandınız dediler, size göre kabul müdür, Allah Allah, ne yaptılar, kolunuzu kıvırıp zorla mı öptürdüler adama, öpmeyi vereydiniz, bir de Mehdi demişler, maşallah, yazaydın bu altına da, kim bu diye ya, tanıyalım Mehdi, soruyu yazan kimse, hemen bir böyle, işaret göndersin bize ya,
kimmiş Mehdi tanıyalım, kapıyı açtırabilir misiniz demişler, ama sohbet bitti, bundan sonra kapıların iki kanadını da açın, tamam, ev yemekleri yapılan bir yer işletiriyoruz, trevesti müşterilerimiz oluyor, onlarla konuşmak durumunda kalıyoruz, hayat hikayelerini anlatıyor, ve bizleri de, çevremizdekileri de etkiliyorlar, onlara karşı olan tavırımız nasıl olmalı, bu kimselerle ticaret alışveriş yapılması, günümüz için nasıl olmalı, etkiliyor derken, milleti trevesti mi yapmaya çalışıyorlar, öyle ya, etkileme iki tarafta,
kimisi der, aman sakın ha, bu yollara bulaşmayın, biz bak kendimizi perperişan ettik, örneğin, ama böyle yapan insanlar, hiç kendilerini böyle göstermezler, böyle bu noktada olan insanların, genelde böyle akıl bali olursa, yaptıklarının kötü olduğunu söylerler, insanları ondan uzak tutmaya gayret ederler, ama öbür türlü diğerleri, özendirmeye çalışırlar, kötülükleri özendiren kimselerden uzak durur, ama normalde lokanta çalıştırıyorsunuz, herkes gelir orada yemeğini yer, insan çünkü, biz insanları ayırt edemeyiz, yani,
ne kadar büyük haram işlerse işlesin, o insandır, şunu unutmayın, bir kimse ne kadar büyük haram işlerse işlesin, o insandır, hangi dine mensup olursa olsun, o insandır, birinci derecede herkes insandır, insan, sakın, bu görüşünüzü, değiştirmeyin, karşınızdakine bakarken, birinci derecede bu insan diye bakın, insan, senin gibi yemeğe, içmeye, havaya ihtiyacı var, insan, senin gibi toprağa ihtiyacı var, insan, senin, insan olma özelliklerin ne kadar hakkın ise, onun da hakkı, insani ne kadar hakkın var ise senin, onun da hakkı var,
istediği günahı işlemiş olsun, istediği dine mensup olsun, bu önemli değil, o insan çünkü, birinci derecede insan olarak görüp, ona değer vereceksiniz, evet, Mehdi çıktı meydana, İskender Ali mihirmiş, bu Nebiydi, Mehdi'liğe mi düşmüş şimdi, daha önce o peygamberliğini ilanmıştı, Diyanetmişti, açık açık, ben de Nebiyim dedi, bana da bir kitap gönderildi dedi, kitabı da vardı, internetlerde yayınlanıyordu, Diyanet yasakladı herhalde şimdi onu, o yüzden normalde demek ki, Nebilikten, Mehdi'liğe mi indirgemiş kendini,
tamam, evet, şimdi bir laf söyleyeceğim, iş, çığırından çıkacak, şeytan da Mehdi'dir, kime Mehdi'lik yapar, azgınlara ve sapkınlara, yolunu şaşırmış olanların, yol göstericisi, şeytandır, bir kimse, kendi kendisini, Nebi ilan ediyorsa, kendi kendisini, Nebi ilan ediyorsa, Hz. Muhammed'i Mustafa'dan sonra, o kimse, ya gerçekten cahildir, ya kafirdir, ya da akli dengesi bozuktur onun, bu akli dengesi bozuk olanlardan, raporlu bu,
bildiğiniz raporlu, yani gitmiş, tedavi görmüş, uzun süre, kalmış, akıl hastanesinde, psikiyatri bölümünde yatmış, orada tedavi görmüş, uzun müddet, uzun müddeten tedavi görmüş, çıkmış bir kimse, bakın bu İskender Ali Mihir, raporlu, ondan sonra Adnan, raporlu, ondan sonra Fethullah Gülen, raporlu, siz onun da raporlu olduğunu bilmezsiniz, biliyor musunuz?
O da raporludur, o da psikiyatri bölümünden raporludur, mesela şey, ne o, tarihçi, Kadir, Mısır, ney, Mısırlıoğlu muydu? Mısırlıoğlu, raporlu, bunlar gitmişler, psikiyatri bölümünde, tedavi görmüşler, bir kimse rahatsızlanabilir mi? Rahatsızlanabilir, bu konuda gidip tedavi görebilir mi? Gidip görebilir, ama bu böyle, işte, mide ağrısı, karın ağrısı değil ki, bu herhangi bir dahiliye hastalık geçirdi de, oradan tedavi gördü, değil ki bu, sağlığı sollu yanaşın, gençler gelmişler, yer açalım ya, hoş geldiniz, şimdi bir kimse normalde, normal bir rahatsızlık yaşayabilir, gider tedavi görür, ne bileyim işte, kendince baktırabilir, ama, bir psikiyatri tedavisi görmüş bir kimse, ve bu konuda da rapor almış, yani, şeyin, birkaç tanesinin internette raporlarını gördüydüm,
mahkeme kararlarından çıkmış, raporlar var, yani, mahkemede ceza ehliyeti yoktur diye sunmuş avukatları, raporlu, bizim bu, işte, müvekkili raporlu, ceza ehliyeti yok, ceza ehliyeti olmadığından dolayı, ona bir ceza veremiyor, şey, mahkemede, mahkemede, bunun gibi raporlu, neydi, İskender Ali Mihir miydi, onun adı, Evrenes oğlu ya, değil mi, İskender Evrenes oğlu adı soyada, bizim gençliğimizde öyleydi, ondan sonra, raporlu adam, hiçbir, ayet-i kerimeyle sabittir bakın, hiçbir peygamber deli değildir, ayetle sabittir,
Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için de ayetle sabittir, onun deli olmadığına dair, kıymetli kardeşler, din anlatacak olan bir kimse, ve insanlar, onlardan din öğrenecekse, bu manada raporlu bir deli olmayacak, bizim insanımız, Kur'an'ı ve sünneti bilmediğinden dolayı, kapılıp gidiyor bir şeyin peşine, Arkadaşım, senin raporun var mı?
Var. Senin, psikolojik, psikiyatri olarak, dengen bozulmuş mu? Evet. Ya böyle bir kimseye, vasi tayin ediliyor. Bir kimse gitse, psikiyatri hastası olsa, ve devlet ona psikiyatri hastası olarak, teşhis koysa, ve ona rapor verse, o kimse, psikiyatri hastası ve ilaç kullanıyor. O kimsenin mirasçıları, oğlu, eşi, etrafı, mahkemeye müracaat edip, bizim babamız, annemiz, neyse, psikiyatri hastasıdır, işte bu da raporudur, işte bu da kullandığı ilaçlarıdır, vasi tayin edilmesi gerekir, dediğinde, devlet ona vasi tayin ediyor birisini. Hatta, adam gelmiş, 80 yaşına, 90 yaşına, 100 yaşına, mirasçıları mal alabilmek için, dedelerinin veya babasının, psikiyatrik rahatsızlılığını, geçirdiğine dair, müracaat ediyor mahkemeye.
Adam evde, doktorlar geliyor, bunu muayene ediyorlar. O muayeneden sonra, gerçekten, adamın unutkanlığı, dengesizliği var ise, oğlunu veya mirasçılarını, vasi tayin ediyor, devlet. Ve adamın, kendi malını, çocukları, adamın, isniyatifi olmadan satıyorlar. Ya bu insanlar, nasıl bunu anlamıyorlar? Bunu nasıl görmüyor, Ümmet-i Muhammed? Veyahut da, bu tip insanların, peşinden giden insanlar, bunu hiç mi düşünmüyorlar? Adamın raporu var mı? Var. Ne bu raporu? psikiyatreden rapor almış, psikolojisi bozuk, canım kardeşim. Ya bunun söylediğinden, yol gidilir mi?
Bunun dediğini, nasıl kala alacaksın sen? Ondan sonra, yok, o zaman şöyle baskı vardı da, o yüzden böyle bir rapor aldıydık. Yok, o zaman şöyle bir şey vardı da, o yüzden böyle rapor aldık. Hz. Muhammed-i Mustafa'yı, görmez misiniz be? Körler! sen madem onun yolunda gidiyorsun, madem onun ayak izlerini takip ediyorsun, madem ki onun nefesiyle nefesleneceksin, yürü yoluna, başına gelecek olanları da madalya gibi tak göğsüne, başına gelecek olanları da madalya gibi tak göğsüne.
ee yok, git oradan, aa, neymiş de, işte filanca profesör bana böyle böyle, gel sana bir rapor yazayım dedi, hiç olmazsa sen bunlardan kurtulursun dedi, böyle bir rapor aldıydım. Allah Allah! Git Hz. Yusuf gibi, aslanlar gibi yat içeride. Davan hak değil mi senin? Git İmam-ı Azam gibi, hapishanede şehit ol. İmamın değil mi senin? Git İmam-ı Hanbel gibi, idam sehpasına yürürken, o sistem düşsün. İmam-ı Hanbel'e geliyorlar, idam etmek için götürürken, günün kralı, krallıktan düşüyor. Sen, selefin peşinden git, peygamberlerin peşinden git.
Ama yok, insanları aldatacaklar, kandıracaklar. Adamın, yani, bu, kendisini, Mehdi mi diyen zattan çıktı ya şimdi, evronası olu. Hasta. Ya, Allah affetsin, kimseyi kınamıyorum. Ya, bembeyaz bir tane kavuk, şey, öyle çıkmış ya, şeyden, videoda, birisi gönderdi bana, birisi telefon açıyor, işte, efendim, derse kabul edildim mi, edilmedim mi diye, ben onu seyrettim, bir de onun ben, Hülkü Cevizoğlu'nun bir programı vardı.
Hülkü Cevizoğlu'nu da izledim, bir de onu. Hülkü Cevizoğlu'nu da izledim, bitti zaten. Ya, bir insan, kitabım var diyor, bana da kitap vahyedildi diyor. Başka bir şeye gerek var mı ya? Yok. O programda, birisi soruyor, ben derse kabul edildim mi acaba diye, hımm, kabul edilmişsiniz diyor. Bu millet bunun peşinden gidiyor. Tam bir Kur'an ve sünnete bağlılık, nefislere zor geliyor, acı geliyor. Nefse acı gelir, Kur'an ve sünnet. Nefse o kadar acı gelir ki. Nefse acı gelir, gerçekten bir mürşidi kamile bağlanmak. Ona intisap etmek, nefse çok acı gelir, çok ağır gelir.
Böyle bulacak bir tane dandik, dündük bir adam, onun peşinden gidecek. Ay ne sevecekler, ne sevilecekler. Oy, oy. Her şey harika olacak. Tabii. Bir tane İngiliz bozması bulacaklar, bir tane Mossad bağlantılı, İngiliz bağlantılı, CIA bağlantılı, bir tane şeyh bulacaklar, bir tane hoca bulacaklar. CIA'nin yetiştirdiği, meydana saldığı, bunlar kıymetli. Mossad'la bağlantılı, bunlar kıymetli. İngiliz kraliyet ailesiyle bağlantılı, bunlar kıymetli. Prens Charles da Müslümandır, diyecek. Herkes, o Prens Charles Müslümanmış ya, diyecek. Onlar da, diyecek, Seyit'tir, Hz. Muhammed'i Mustafa'nın soyundandır, diyecek.
O, onlar da öyleymiş, diyecek. Siz İngiliz kraliyet ailesine, sempatiyle bakacaksınız. onun müritleri, onun etrafı, o böyle tek başına bırakırlar mı? Onun yanına siyasetçi koyarlar, onun yanına tarihçi koyarlar, onun yanına iş adamı koyarlar, onun yanına din adamı koyarlar, onun çevresini, bir güzel yaparlar. Bakın, bu insanların, etraflarında fakir fukara var mı? Bakın, bu insanların etraflarında, böyle sohbet eden, böyle halka açık, herkese açık, fakiri, zengini, makamlısı, makamsızı, herkes bir yerde, böyle bir şeyleri var mı hiç? Yok. Yok. Yapamazlar çünkü.
Bakın, yapamazlar. Bakın, ben, burada bir, ana sohbet konusu vardı, gelen bütün sorulara da cevap verdim, ayrıyeten. Zamanım olduğu müddetçe. Bir kimse buraya istediğini yazabiliyor mu? Yazıyor. Sohbeti devam edenler bilirler, zaman zaman beni eleştiriyorlar mı burada? Evet. Ben okuyor muyum buradan? Evet. Bir tane soruyu es geçiyor muyum? Hayır. Meydandayız kardeşim. İngiliz bozması, çok özürlülerim, Mossad yosması, çok özürlülerim ama, siyaya beslemesi değiliz. Halis muhlis, bu vatanın evladıyız. Halis muhlis, kökümüz, gömecimiz, felsefemiz, bu topraklarda. Her şeyimiz bu topraklarda.
Hacımız, hocamız, üstadımız, bağlantımız, bu topraklarda kardeşim. Soruyorlar işte, Hazreti Mevlana, neyinize yetmedi, sufilik olarak? Hadis olarak, Buhari, neyinize yetmedi? Fıkıh olarak, İmam-ı Azam, neyinize yetmedi? Ben böyle söyleyince, hemen döşeniyorlar. Sen Türk milliyetçisi misin? Allah Allah. Canım kardeşim, ben milletimi seviyorum. Milletini sevmek suç mu? Toprağını sevmek suç mu? Vatanını sevmek suç mu? Bayrağını sevmek suç mu ya? Suçsa, o suçu işliyorum ben. Var mı diyeceğiniz? Suçsa, evet ben o suçu işliyorum.
Ben bu vatanımı da seviyorum, milletimi de seviyorum, bayrağımı da seviyorum, ülkemi de seviyorum, şehirlerimi de seviyorum, insanlarımızı da seviyorum. Seviyorum canım kardeşim. Suçsa, aha suçluyum. Senin gibi, CIA beslemesi, İngiliz bozması, Mossad yosması olacağıma, halis muhlis bu toprakların, bir eri olurum.
Bitti. İngiliz kraliyetinin bana sunduğu, sunacağı, vaat ettiği, vaat edeceği bir hayatı yaşamaktansa, kendimce, kendi kardeşlerinin arasında yaşarım. Benim cebimde İngiliz pasaportu yok. Benim cebimde Amerikan pasaportu da yok. Mutluyum. O yüzden, neyimize yetmedi, bizim topraklarımızdan, neşvi neva etmiş, yetişmiş kimselerde, başka yerlerden başka şeyler arayalım. Gelsin birisi desin ki, ya Buhari yetmedi. Gelsin birisi desin ki, ya İmam-ı Azam yetmedi. Gelsin birisi desin ya, söylesin. Desin ki ya, Hz. Mevlana yetmedi, Hacı Bayram yetmedi, Hacı Bektaş yetmedi, Yunus Emre yetmedi, Muhammed Üftade yetmedi, İsmail Hakkı Bursevi yetmedi, Mahmud Hüdayi yetmedi.
Desin, birisi desin ya. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.