Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 2 Ağustos 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 3 Ağustos 2013 · 1:18:30

Hocam bu gece senin gecen olsun ya, sen sorup anlatalım inşallah. Misafirsin ya, kafana ne takılıyorsa sor. Hadi senden başlayalım. Aşk'ı dinleme. Çok iddialı bir söz ya. Tabii aşk bir yere tecelli ederse, tecelli ettiği yerde ama aşk her yere tecelli eder de, aşkın bir umumi tecelliyatı vardır. Varlığın her kademesinde, aşkın o umumi tecelliyatını görmek mümkündür. O manadan bakılırsa, varlıkta hiçbir zerre yoktur ki, onda aşkın izi ve ruhu olmasın.
Varlıkta ikinci derecede tecelliyat vardır. O aşıklık yoluna girenlerin üzerindeki tecelliyattır. Varlığın üçüncü tecelliyatı vardır. Aşıkların üzerindeki tecelliyattır. O hususidir. Aşık ona aşık olmuştur. O yüzden aşık ünvanını alır. O aşığa da o aşık olmuştur. İki aşık birbirine aşık olduğundan dolayı aşk tecelli eder. O iki aşık birbirine aşık olduğundan dolayı o hususi bir tecelliyattır.
Bu her üç tecelliyatın, üçü de bitmek, tükenmek bilmez bir tecelliyat perdelerinin içerisinde cilvelenip dururlar. Sükun etmiş gibi görünen her zerrede o aşkın cilvelerini görmek mümkündür. Taşa bakarsın, sükun etmiş gibi görürsün. Toprağa bakarsın, sükun etmiş gibi görürsün. Veyahut da biz bu direğe baksak direkte sükun etmiş gibi görürüz. Ama hiçbir şey sükun halinde değildir. Bu gözün aldanmasıdır. O direkte kendi haline göre aşkın cilvesiyle cilvelenir. Onunla neşvi neva bulur, onunla hayat bulur. Burada aşkı anlatanlar, bu üç tecelliyatın hangisindeyse o esnada onu anlatırlar. Bir kısmı der ki, işte asıl aşıklık noktasına gelen bir kimse, umumi varlığın üzerindeki tecelli eden o aşıklığı görmez derler.
Bu yanılgıdır. Hakikat noktasında hepsinde o varlığın üç değişik, ona binlerce boyutu koyabiliriz de, ama bu meseleyi ilahi aşk noktasından baktığımızda, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin dairelerinden bakmamız gerekir. Öyle olunca bu üç tecelliyatın üçünde de, bir kimsede ve bir şeyde yaşanması ve tecelli etmesi mümkündür.
Hz. Mevlana da aşk okuyup yazıp da öğrenilmez der. Onun için aşk bugünkü dille bir deneyimlemedir. Onun için aşk bugünkü noktada denene denene, denemek değil de yani yaşana yaşana yürünülecek bir şeydir ki, bu Muhammedi aşk noktasında doğru bir şeydir.
Muhakkak aşkın o nüvesi, tohumu bütün insanlarda vardır, ama bütün insanlarda aynı derecede neş-i neva bulmamıştır. O yüzden o neş-i neva bulması, bir elma ağacının tohumu misali, tohum ağaca, ağaç, meyveye gebe, meyve tekrar tohuma gebe.
O misali tedrici tedrici yürür. Hz. Mevlana mesnevisinde, sen önce süt içeceksin, ekmeğe gözünü dikme der. Ondan sonra ekmek yiyeceksin, ete gözünü dikme. Hırslı olma. Muhakkak ki vaktin, saatin geldiğinde eti de yiyeceksin. İnsanoğlu haristir ya, acelecidir. Duada da acelecidir, namazda da acelecidir, cezada da acelecidir, rahmette de acelecidir, her şey de acelecidir. İnsanoğlu hemen et yemek ister. Bütün insanlara çıksanız, herkese deseniz ki, aşka ulaşmak ister misin? Hepsi de bir an önce aşık olmak isterler. Bir an önce, bir günde aşık olsun, bitsin işi.
Ertesi güne, yürünecek yol kalmasın. O aşık olsun, aşıklık koltuğuna otursun, nurdan minberlerdir onlar. Ben öyle tasvir ederim. Çünkü, hangi şehitler bunlar der, mahşer halkı sorar, bunlar şehit değil derler. Hangi peygamber bunlar? Bunlar peygamber de değil. Bunlar kim dediklerinde, Allah için birbirini sevip, toplandıklarında Allah'ı zikredenlerdir derler.
Hadis-i Kudsi'nin son bölümünde, başında der ki, akraba olmadıkları halde, birbirleriyle alışverişleri olmadıkları halde, aynı nesepten, aynı sülaleden olmadıkları halde, yeryüzündeyken, dünyadayken, Allah için birbirlerini sevip, toplananlar, ve toplandıklarında da Allah'ı zikredenler. Bunlar, hiçbir gölgenin bulunmadığı, arşalanın gölgesinde gölgelenirler. Bunlar, hiçbir gölgenin bulunmadığı yerde, nurdan minberlere oturttururlar. Nurdan minberlere oturtturulduklarında, peygamberler onlara gıptayla bakarlar. Ve onların nurdan elbiseleri vardır, nurdan taçları vardır. Hadis-i Kudsi böyle tarif eder bize. Nurdan, hatta bir Hadis-i Kudsi'nin bir rivayetinde, onlar nurdandır.
Ve o yüzden, derler ki, bunlar peygamberler, gıptayla bakıp, bunlar hangi peygamberlerden diye sorarlar. Bunu tasavvufa, daha doğrusu düzelteyim, bir kısım yanlış ve eksik noksanlıkları görüp de, tasavvufa karşı böyle cephe almış, veya o günkü ehli tasavvufa, cephe almış olan, İbn-i Teymiye dahi, bu Hadis-i Kudsi, Kudsi'yi, tacub ederekten nakletmiştir.
Bu, Hz. Ömer Efendimiz nakleder bir de bunu. ve mütevatir derecededir. Velilerle alakalı, Yunus suresinde, onlar mahzun olmazlar, mahcup da olmayacaklar. Onlara dünyada da, ahirette de müjdeler vardır. Ayet-i Kerimesini tefsir ederken, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bu Hadis-i Kudsi'yi söyler. O zaman, aslında, bu insanlar, bu müminler, dünyadayken, birbirlerini karşılıksız sevenlerdir.
Bu, menfaatten çıkmaktır. Mesela, bir Hadis-i Şerif'te, ben içiyorum diye, hakkınızı helal edin. Benim içmem lazım hep. İçip içip, hiç ayılmamam lazım. Hadis-i Şerif'te, Cenab-ı Resulullah der ki, sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'ın Allah'ı verdiği nimetlerden dolayı, beni de Allah sevdiği için sevinler.
Burada bir nimet vardır. Nimeti vereni sevmek, herkesin işidir. Bu, aşıklık yolunun başıdır. Bir kimse, fayda gördüğü, nimetlendiği, lütuflandığı, ikramlandığı, hoş karşılandığı yeri sever.
Şimdi, kendi kendimize tefekkür etsek, bir arkadaşımız, bir dostumuz olsa, bu arkadaşımız, bu dostumuz, ne zaman gitsek, bizi el üstünde tutsa, başına tac etse, yedirse, içirse, bütün ihtiyaçlarımızı görse, bizi çok rahat ettirse, bizim ona gönlümüz kayar. Herkesin ona gönlü kayar. Menfaat, hoş tutulmak, sevilmek, insan nefsini tatlı eder. Birisiyle, birinin düşmanlığını, birinin garazını, birinin kinini söndürmek istiyorsanız, çok basittir. Ona bir iki hediye alsanız, onu tebessüm etseniz, ona biraz yedirseniz, içirseniz, onun gönlünü alırsınız.
Size muhabbet besleyebilir. Kini, garezi gidebilir. Buradan da, ikili ilişkiler ölçüsü çıkarın. Çok basittir. Onun hoşuna gidecek, bir şeyler yapın. Sizinle arası düzelir. Hani, yine o hadis-i şerife dönelim, insanlar acelecidir ya, dua ettiklerinde diyor, hemen Allah'tan, yaptıkları duanın, karşılık bulmasını isterler.
İnsan acelecidir. Dua ettiğine bakmaz. bakmaz. Kime dua ettiğine bakmaz. İstediğine bakar. Rabbim, bana şunu ver der, gözü, Allah'ın elindedir. Gözü, Allah'ın gözünde değildir. Allah, ona verdiği müddetçe, o Allah'a, ibadet eder, Allah'a isyan etmez. Velev ki, Allah onu bir darlığa düşürürse, ayeti kerimede diyor ki, onlar Allah'ı unuturlar. Genişliğe, bir kısmı da, genişliğe düştüğünde unutur. Her iki tarafta da unutma vardır. Her ikisi için de, ayeti kerime vardır. Birisi, daralttı diye kızar, Allah'a ibadeti terk eder. Birisi genişlikten, gaflete düşer, Allah'a ibadeti terk eder.
Ve, herkes, isteğinin yerine gelmesini ister. Çıkın insanların içerisine, çok uzağa gitmenize gerek yok. Eşiniz evde, erkek kadın hiç önemli değil. İsteğinin olmasını ister. Çocuklarınız, isteklerinin olmasını ister. Anne babalarınız, isteklerinin olmasını ister.
Etrafa bakın, herkes isteğinin olmasını ister. Ve istediklerini karşılayan kimseyi, sever ve met eder. Bu kendi içerisinde doğrudur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, diyor ki, Allah'ı verdiği nimetlerden dolayı, beni de Allah sevdiği için sevinir. Bu hiç olmazsa nankör değil. Cenab-ı Hak ona nimet vermiş. Nimetten dolayı Allah'ı seviyor. Bu, nimetin içerisinde yüzüp de nankörlerden iyi. Bu cahil değil. Cahil olsaydı, nimeti vereni de görmeyecekti. Kör olsaydı, nimeti vereni de görmeyecekti.
Kalbi katı kilitlenmiş olsaydı, nimeti vereni de görmeyecekti. Bu nimeti vereni görmekle, bu iyi bir iş yaptı. Bu yolun başında, ilmel yakin, aşıklıkta. Bir çıt yukarı. İsa aleyhisselam, yolda bir gruba rastlar. Yoldaki rastlamış olduğu grup, Allah'a ibadet ediyordur. Niçin ibadet ediyorsunuz der? Derler ki, cehennemin azabından korktuğumuz için. Aradığım sizler değilsiniz der. Bir gruba rastlar. Niçin ibadet ediyorsunuz? Allah'ın cennetine girmek için der. Aradığım sizler de değilsiniz.
Bir gruba daha karşılaşır. Niçin ibadet ediyorsunuz? Onlar da zikrediyorlar. Onlar derler ki, biz Allah'ı sevdiğimiz için ona ibadet edip zikrediyoruz. İşte aradım sizlersiniz der. İkinci grup insanlar, nimeti geçmiştir. Allah'ı sevdiği için Allah'a ibadet ederler. Bunlar aşıklıklarında bir çıt daha ileri gitmiştir. O artık Allah'ı sevdiği için namaz kılar. Allah'ı sevdiği için oruç tutar. Allah'ı sevdiği için zikreder. Allah'ı sevdiği için iyi insan olur. Allah'ı sevdiği için iyilik yapar.
bu aşıklıkta aynel yakîn noktasına gelmiştir. İkinci adım attı. Aşıklık yolunda üçüncüleri Allah'ı sevdikleri için de değil. Artık onlar kendi nefisleri için yapmazlar. Allah için yaparlar. Bunun arasında bir kısmı böyle arayı karıştırır. Bunun arası karışır bazen. Allah için yapmak kendi nefsini ortadan kaldırmaktır. Allah'ı sevdiği için yapan kimse de nefsi vardır daha. Kendince seviyorum der çünkü. Hakkıdır onun. O der ki seviyorum sevdiğim için yapıyorum.
Doğru. Ama öbürkü seviyorum demez. Ben onun için varım der. Ben onun içinim der. burada kendi nefsi, kendi istekleri, kendi arzuları, kendi duyguları kalmamıştır. O yüzden başka hadisi kudsideki duyan gözü, tutan eli olurum tecelli eder. O kimsede yoktur. Diğer hadisi, dün akşamdan devam etmiş olsun sohbet. Diğer hadisi kudsideki ben ona aşık olurum tecelli etmiştir artık. Artık orada bireyin, aşığın, kendi aşkı kalmamıştır. Kendi sevgisi kalmamıştır. Kendi muhabbeti kalmamıştır.
Kendisi kalmamıştır. Artık her şey o ve onun için olur. Hatta eski arifler derler ki başında da öyleydi. Ama sen daha o farkındalığa varmamıştın. Sen o hikmete henüz nail olamamıştın. O arifliğe geçememiştin. Başta da öyleydi o, sonda da öyleydi. Ama bizim idrakimiz bu noktada o seviyeye gelmemişti. O zaman aşıklık bu manada varlığın her boyutunda tecelli eder. Buna değil binlerce sayısız sayısız saymakla mümkün olmayan varlık derecelerinde görebilirsiniz.
Ama bunu umumileştireceksek eğer biz ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn noktasında üç aşıklık tecelliyatı, üç farklı perdeden, üç farklı alemden bakabiliriz. Bunların hepsi de mümkün. Bunların hepsi de yolun içerisinde var. Varlık derecesiyle, başlık derecesiyle tecelliyle. Değildir. Aynı değildir yani. Belki de varlığın derecelerindeki aşkın dereceleri derecelendirme olarak bize aynıymış gibi görülebilir ama aynı değildir. Allah içlerinden bazılarını seçmiştir. Burada hepsi de insandır. Hepsi de insan, varlık noktasında insan derecesindedir. Ama hepsinin de varlıktaki dereceleriyle aşkın tecelliyatı aynı değildir.
Farklıdır. Allah alem. Doğrusunu Allah bilir. Efendim? Ölüm şehadetsiz giden olarak ölüm bu manada şehad, kafirler için de nimettir. Müminler için de nimettir. Bu çok abiyane olacak ama biraz böyle anlaşılması için söyleyeyim.
Bok böceği boka vuslat olmak ister. Ateş böceği ateşe vuslat olmak ister. İkisi için de vuslat nimettir. Cehennemlik olanlar cehenneme koşarlar. Onun için cehennem nimettir. Kendi içerisinde biz onu değerlendirdiğimizde biz şöyle düşünebiliriz kendimizi ya cehennem nimet olur mu? E nimet ateş ona nimettir. O ateşi sever. Onda da aşıklık tecelli eder. O kötülüğü sever. bu alemde sevgisiz dedik ya varlığın her derecesinde aşıklık vardır.
Kötüde de vardır. O da kötüye aşıktır. O da yanlışa aşıktır. O da eksiye aşıktır. Ona akar gider. O kadar kolay gelir ki ona akıp gitmek. Cimriye cömertlik yapmak zor gelir. cömerteyse cimrilik yapmak zordur. Oruç tutmak orucu sevene çok kolaydır. Oruç oruç diye sayıklar. Herkesin dili bir karış dışarı çıkar oruç vurur o oruç der. Mecnun nasıl Leyla'yı zikredip Leyla dediyse dışarıdan ona bakan küfür görür onu. Derler Mecnun'a sen Leyla'yı zikrediyorsun küfür ehlisin döner der ki sen neye aşıksın Allah'a benim Leyla'yı zikrettiğimi nasıl duydun ki der.
Daha aşıksan sen sadece Allah'ı duyman gerek. Ben Leyla diyorum sen benim Leyla değişimi nereden duydun ki der. O yüzden biz dışarıdan baktığımızda cimriliği kötü görürüz ki doğrudur. Bize olan öğreti odur. Ama onun için doğru cimriliktir. O cimriliği o kadar kolay işler ki o kadar kolay yapar ki cömert o kadar kolay cömertlik yapamaz. Nefsi onun çeker aşağı kadar? O yüzden insanlar sevdikleri şeyi yaparken ondan hoşnutluk duyarlar. Haz duyarlar. Bir kimse yalanı sıralar ardı ardına makinalı tüfek gibi.
Bir başkası hayretle bakar ona nasıl sıralıyor bu adam yalanı der. Yüzü de kızarmıyor der. Onun için kolaydır o basittir. Ama doğru insan için yalan söylemek büyük bir zuldür. sıra dağlar gibidir. Adamın sırtına ulu dağı yüklesen ağır gelmez. Ama o bir tanecik yalan ona ağır gelir. Bu onun gibi bir şeydir. O yüzden ölüm kafirler için kurtuluştur nimettir. Müminler için de kurtuluştur nimettir. Müminler aşık oldukları veyahut da özledikleri cennete gideceklerdir. mümin herkes illaki Allah'a vuslat olmayı ister ama o kimse ya burası uzak bir tepe yüksek bir tepe ben oraya gözüm almaz benim ben çıkamam ben şurada eteklerde dolaşayım demek de onun hakkıdır.
O kimse de o aşkın zirvesine değil zirvenin eteklerinde dolaşıyordur. O da aşıklıktır. O kimse kendince der ki beni en son cennete soksalar razıyım der. Doğru. Bu noktada onun amel ve davranışları da o halde olur. Hani Hz. Peygamber kadınlara der ya ey kadınlar 30 Ramazan orucunuzu tutacağınıza 5 vakit farz namazı kılacağınıza kocalarınıza itaat edeceğinize bize bana söz verin ben de size cenneti söz vereyim der.
Bakın cennete gitmek bu noktada basit bir şeydir. Allah affetsin yani basite indirmek gibi değil ama ve lakin bunu yapan bir kimse Cenab-ı Resulullah'ın vaadi haktır. Öyleyse o kimse ben aşk dağının zirvesinin eteklerinde dolaşacağım demede hakkına sahiptir. Onun içinde ölüm nedir? Cennete kavuşmadır nimettir. O yüzden aşık için zaten nimettir ama kafir için de nimettir. O da istediğine kavuşacak. Aynı yakınlık her şeye ve her noktaya aynıdır ilmin.
Değişmez. Merkezine bir arkadaşını koyabilir bir kimse arkadaşına da ilmel yakin aynel yakin hakkel yakin noktasında durabilir. Şeyhine koyar merkeze şeyhine karşı da ilmel yakin aynel yakin hakkel yakin noktası olur. Kur'an'ı koyar oraya Kur'an'a karşı da aynı olur. Hazreti Peygamber'i koyar Hazreti Peygamber'e karşı da öyle olur. Ama hangi noktada olursa olsun bir kimse hakkel yakin noktasını gözüne kestirdiyse o yola doğru gider ki bu onun merkezine neyi koyarsa koysun o derecede yürümeye başlar. Yolda bir farklılık olmaz. Evet hocam bu gece senin olsun.
Bunları yaptıracak olan içindeki sese o güç yitirecek olan olay nedir? Yani o neyse o ses yüzünü getirecek olan benim irade nasıl o iracılıkları daha fazlasıyla yapacak? Sere sere şimdi belli belli noktada insan mükellefiyetli iradesinden kaynatlanır. Bir kimsenin kendi iradesi varsa mükellefli de vardır. İradesi yoksa mükellefiyeti yoktur onun.
O zaman irademiz varsa mükellefiyetli vardır. Bu ilk hatapta insanda zorluklar çıkarır. Hadis-i Kudsi'de kim Allah'ın farzlarını yerine getirirse Allah'ın en çok hoşnut olacağı bir şeyi yapmıştır der. Burada o kimse birinci derecede farzları yerine getirmeye çalışır. Nefisle mücadelede bu çok önemlidir. O kimse o farzları yaparken mücadele eder bakın. Mücadele etmek karşı devrimdir. Nefis bizde ihtilali yapmış oturtmuş hegemonyasını koymuş bizim üzerimize.
Biz o hegemonyanın altından bir nefes arıyoruz. Biz o hegemonyanın altından kafamızı daha kaldırırken hemen birisi veya elimizi kaldırırken hemen tutuyor elimizden bizim. Kim benim velilerime düşmanlık ederse Allah'a düşmanlık eder. Hadis-i Kudsi'nin başlangıcı bu. Kim beni ararsa beni bulur. Tuttu. Biz Allah'ın farzlarını yerine getireceğiz. Onu arıyoruz çünkü. Sufi'nin işi hedefi ona aşık olmaktır. Ona aşık olmanın başlangıcı onu aramaktır. ama bir vaat vardır. Arayan bulur der. O zaman kim farzları yerine getirirse Allah'ın çok hoşnut olacağı bir şey yaptı.
Yani aradığını buldu. O vaadi aldı. Ve onun elinden tuttu o esnada. Güç ondan geldi. Ama kardelen misali bizim üzerimizdeki buz kütlesini eritip buz kütlesinin altından kafeyi çıkarmak bize ait. O arama o bu böyle değil bu karanlığın aydınlığa dönmesi lazım.
Bu hayattan bir çıkış gerek. Madem ki başka bir hayattan bu dünyaya geldik o zaman bu dünyadan başka bir hayat daha var deme noktasında o kimsenin kendi gayreti vardır. Ve biz o bir adımı atmakla onun on adımını celbederiz ki bu büyük bir lütuftur. İşte o on adımı gördüğümüzde biz on adım gideriz. O bize yüz adım gelir. Bu müthiş bir sarmal haline gelir. O sarmalın içerisinde o kimse artık iradesini bir noktadan sonra ona teslim etmeye başlar. Çünkü irade onu hızla onun kendisine doğru çeker. Aslında buradaki irade o kul için çok büyük bir adım değildir. Çok büyük bir adım değildir.
Aslında bize büyük adım değilmiş gibi gelir. Aslında çok büyük adımlardır. Ben şunu şöyle benzetirim. Bursa'ya girdiniz kent meydanı denilen bir ucube bir yapı var orada. o ucube yapının önünde bir meydanlık var. O meydanlık İstanbul'a geliyor. Öyle değil mi? Bir yol Ankara'ya gidiyor. Bir yol da İzmir'e gidiyor. Bir yol da şehrin merkezine giriyor. Biz şimdi o merkezde dursak üç yola da çok yakınız. Biz bir adımla Ankara'ya gidebiliriz. Bir adımla İstanbul'a gidebiliriz. Bir adımla İzmir'e gidebiliriz. Bir adımla biz Bursa merkeze girebiliriz.
Bir adımdır. Aslında bir adımla biz merkezimizi gösteririz. Hedefimizi gösteririz orada. o bir adım aslında ondan sonra gelecek olan kilometrelerce milyarlarca ebedi hayatın istikametidir. O yüzden bir adım çok önemlidir. O yüzden Cenab-ı Hak o bir adıma o kadar kıymetlik koymuş ki onun karşılığına on adım koymuş. Bu Allah'ın adımıyla. Allah'ın adımı ne kadardır bilmiyoruz. Kulun adımı bellidir. Kulun adımı bellidir. Zahiri manada alacak olursak kulun bir adımı 60 santimdir 70 santimdir. Hadi çok baba eğit bir adam olsun bir metre olsun bir adımı. Kimisinin 30 santimdir 40 santimdir bir adımı.
O zaman bir adım aslında zahiren bakacak olursak kulun adımı bir adımdan ne olacak ki? Bunu manen de baksak kulun bir adımı ne olacak ki? Ama Allah'ın on adımının ne zahiren ne batının biz neye tecelli ettiğini bilmiyoruz. Cenab-ı Hak burada herkes Kur'an-ı Kerim'de hani elif la mim ne manaya gelmez ya onun üzerinde durur insanlar. Kafa yorarlar. Bir adıma kafa yormazlar. Allah on adım gelirim diyor on adıma kafa yormaz. On adım ne demektir? Neye tecelli eder? Ne kadardır? On adımla seni ne hale getirir? Biz onu kafa yormayız. Burada kul kendince bir adıma atar. Mükellefiyetlini gösterir.
O bir adıma atmak da kolay bir şey değildir. Ama bir adıma atarsa Allah ona on adım atar ki o kulun alacak olduğu gücü kuvvetlendirir. Ve o kimse o nefsin hegomanyasından nefsin ihtilalinden yavaş yavaş karşı devrimle uyanmaya başlar. Kafasını kaldırmaya başlar. Özgürleşmeye başlar. O ana kadar hür değildi. Hürriyet öylesine tatlı bir şeydir ki özgürlük öylesine tatlı bir şeydir ki bunu ancak hürriyetini kaybedenler anlayabilirler. Ama bir ülke düşünün hiç hür olmamışlar. Onlar hayatı öyle algılarlar.
Hürriyeti yok bilirler. Eğer onlara birisi bir hürriyeti anlatırsa uyanırlar. Hiç ışığı görmeyen İbrahim Aleyhisselam bir gece annesinden izinsiz mağaradan dışarı çıkar. Hep hiçbir ışık görmemiştir. hep karanlıkta yaşamıştır. Mağaranın içindedir. Mağaranın içinde yaşadığından dolayı hiçbir şeyi görmemiştir. Ve bir gün İbrahim Aleyhisselam bir gece mağaradan dışarı çıkar. Mağaradan dışarı çıktığında yıldızları görür. ve kendince der ki işte benim Rabbim bunlar olmalı. Hatta içinden Süreyya yıldızı en parlak oymuş.
O Süreyya yıldızına bakar. Ve der ki yıldızların içerisinde en parlak yıldız bu. Ola ki benim Rabbim bu ola der. Ardından ay süzüle süzüle çıkınca hayır der. Bu ondan daha parlak ve daha büyük. bu benim Rabbim olmalı der. Bakın o ilk defa parlak bir şeyle karşılaşmıştır. İlk defa bir ışıkla karşılaşmıştır. Ve o ışığı o kimse ilah edinmiştir. İlk hiç din uğramamış bir topluluğa o topluluğun ateşi tanrı edinmesi gibidir. Yakar ya ortalığı her şeyi yakıp yıkınca ateşin azabından korunmak için ateşi tanrı edinirler. Bu onun gibi bir şeydir. O güne kadar hürriyeti tatmamış olan bir kimse hürriyetin ne manaya geldiğini bilmez.
Ve ilk defa hürriyeti tattığında o hürriyeti ister hale gelir. O güne kadar nefsinin hegemonyasında yaşamış bir kimse gerçek aşıklığı görmemiştir. Ne zaman ki o gerçek hakikat aşıklığından dudağına bir damla çalındıysa onun dili hep dışarıda olacaktır. O çünkü o aynı tadı hep isteyecektir. O içindeki o harikulade tada karşı aşırı bir coşkunluk aşırı bir istek aşırı bir haz ona karşı duyacaktır. Ve ona doğru meyletecektir o. Hani hayatında ilk kadınla karşılasan adam o kadın çok güzel ona nadide bir çiçek gibi sunulduysa ve memnun olduysa o adamın o kadını unutmaması gibidir. Hep onu araması gibidir.
Veya ilk defa bir kadının bir erkekle karşılaşıp kadınlığı ondan tattığında onu araması gibidir bu. Veyahut da bir kimse harikulade bir Antep baklavası yediyse Antep'in içerisinde hiçbir baklavayı beğenmeyecektir o. Hep o o tadı alacaktır. Diyecektir ki olmamış. Niçin? Ya ben öyle bir tatlı yedim ki Antep'te. Ya bu o tatta değil. O lezzette değil. O kıvamda değil. Bu baklava değil diyecektir o. Siz onun önüne ondan daha harikulade bir tat getirdiniz de baklava tadı o zaman diyecektir ki ya bu ondan daha güzelmiş. İnsan böylesine bir varlıktır. Hani şeytan Havva'ya der ki gel bundan yeder. Bunda ebedi bir koku var. Ebediyet kokusu var.
Cenab-ı Hak bundan yedirmenizi size yasakladı. Yasaklamasının sebebi kendisi gibi ebedi olasın olmayasınız diye der. Hani Adem Havva hikayesinde çok hikaye vardır ya o hikayelerden de hepsinde bir hikmet vardır. Onların hiçbirisini söküp atmayız sufiler olarak biz. lazımdır bir konuda o konuda lazım olan o lazım olanı aktarırız. Bir doğruluk payı vardır sonuçta. Ve Cenab-ı Hak ayeti kerimede o İbrahim'i de andıyorsa kıssasını o zaman Adem'in kıssası da bütün peygamberlerin kıssaları da velilerin kıssalarında da hakikat vardır anlatılır. Kur'an'ı anlatmış Hz. Resulullah anlatmış sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş peygamberler geçmiş peygamberlerin kıssalarını anlatmış.
Lut aleyhisselamla alakalı hem eski ahitte Musevilerin kitabında hem yeni ahitte İsevilerin kitabında anlatılır bu hikaye. Bunun gibi hani Havva yemiş ya o meyveden meyveden yiyince o meyve çok tatlı gelmiş. İlk defa bir lezzet tadıyor. Ve o cennetteki lezzetlerden farklı üstün değil farklı o farklı lezzeti alınca bir coşkunluk onda bir haz onda böyle bir ben biraz ona şehvaniyet de katıyorum işin içerisine böyle bir şey olunca Adem'e öyle bir cilvelenmeyle cilveleniyor ki gel diyor sen de ye bundan.
Ve Adem Allah-u Alem Havva'nın o cilvesinin karşısında gaflete düşüyor. Koşa koşa gidiyor o da yiyor. Onda da farklı bir tat farklı bir lezzet oluyor. O farklı tadı o farklı lezzeti tadınca ona karşı bir iştiyak duyuyor. Ve cennetten çıkarıldıklarında cennetin tadını bu sefer hatırlıyorlar. Cennet hayatını o zaman hatırlıyorlar. Çünkü bir nimetin içerisinde bulunduklarını bir lütfun bir ikramın içinde bulunduklarının farkında değillerdi. Ne zaman ki cennetten kovuldular dışarı çıkarıldılar o zaman cennetin kıymetini bildiler. O zaman hatalarını gördüler. O zaman eksikliklerini gördüler. Dediler ki biz nefsimize zulmettik. biz hata ettik. Ey Rabbim ben günah işleyenlerden oldum.
Beni affet dediler. O güne kadar af olmanın da tadını bilmiyorlardı. O güne kadar bir ceza işlememişlerdi. O güne kadar bir cezanın hicranını hüsranını da bilmiyorlardı. Cezayla karşılaşınca cezanın hicranı ve hüsranı onları çökertti. Aslında o güne kadar yaşanmış bir şey değildi. Adem her şeyi biliyordu ama yaşamamıştı. Adem'i bir bilgisayar gibi görün. İstediğini sor cevabını al. Ama Adem yaşamamıştı. Adem katilliği biliyordu ama hiç katil görmemişti. Oğlunu gördü. Adem maktulü biliyordu öldürüleni ama hiç öldürülen görmemişti. Oğlunu gördü. Adem hiç çocuk görmemişti. Dünyada gördü çocuğu. ama Adem kendisinden zürriyet geleceğini biliyordu.
Bilmekle tecrübe etmek, onu deneyimlemek, onu tanımlamak farklı şeyler. O yüzden aşk deneyimlenmektir, tanımlanmaktır. O yüzden o kimse ilk önce o ihtilalden, o ceberrut noktadan kendisini o tatmaya başlayınca özgürlüğünü alır. Ve nefsin hegemonyasından kurtulmaya başla. O güne kadar nefsin istekleri onu çekip çevirmiştir. Nefsi onu istediği yere götürüp getirmiştir. Nefsi onu dizayn etmiştir o esnada. O güne kadar nefsinin görüş ve düşüncelerini, nefsinin hayatı kurgulaması hep ona tatlı gelmiştir. Bu akşam nereye gidelim? Filanca yerde rakı balık yapalım. Oraya gitmiştir. Bu akşam filanca yerde arkadaşlarla bir iç oynayalım, poker oynayalım, o hoş geçinelim, sohbet edelim.
Bu akşam filanca yerde şöyle bir şey yapalım. Bu akşam filanca yerden giyinelim, filanca yerde yiyelim, filanca böyle bir hayat yaşayalım. Böyle olsun. Tamam. Hep nefsin isteklerinin hegomanyasında gitmiştir. O esnaya kadar o nefsin tasallutundan, o nefsin hegomanyasından kurtulmaya akletmemiştir. O güne kadar kurtulma düşüncesi de yoktur. Hayat çok rahat gider onda. O kadar tatlıdır ki hayat. çünkü nefsin üzerine kurgulandığında hiçbir sıkıntı, hiçbir zorluk yoktur. Ama o bir hegemonist yapıdır. Hürriyet yoktur onda. Ne zaman ki nefsinin hegomanyasından bir mannunu böyle demirden kütleler halinde böyle bir örülmüş bir kütle olarak görürüm.
O demirden kütleler içerisinde yaşıyordur o kimse. Hürriyetten haberi yoktur. Demirin ötersinden haberi yoktur. Öte dünyadan haberi yoktur onun. O demirden kütlelerin altında kendisini hür zanneder. Aslında o köledir. Aslında yeryüzünde herkes köledir. Köle olmayan yoktur. Ama kimisi Allah'ın kölesidir. Kimisi nefis ve şeytanın kölesidir. Köledir ama. Bu manada köledir. Allah'ın kölesi olanlar Allah'ın sınırlarında yaşarlar. Köledir. Nefis ve şeytanın kölesi olanlar nefis ve şeytanın çizmiş olduğu sınırda yaşarlar.
O tarafa geçemezler. Köledir. Şeytan ve nefis onu Allah tarafına geçirtmek istemez. Köledir o. Tutmuştur boynundan. Asla o tarafa geçirmez. Bir kısım insanlar zigzag çizerler. Bir o tarafın kölesi olur. İpini o tarafa koyar. Bir saatine iki saatine ondan sonra alır ipini iradeyi kendi elindedir çünkü. O tarafa verir. Bu ne demektir? Bir kimse namaz kılarken ipini Allah'a teslim eder. Namazı kıldıktan sonra çıkar ipini şeytana teslim eder. Böyle yaşayanlar var mıdır? El cevap vardır. Ama o namaza teslim ettiği anda ayrı bir hürriyet tadı almıştır. o hürriyet tadını aldığı için onda artık yavaş yavaş başlayacaktır o tarafa doğru kaymaya.
O yüzden bunun içerisinde ilk önce bu bir haz böyle bir lezzet bunun içerisinde biraz böyle şehhevi gibi gelir insana ama şehve sonuçta sufilerce kötü bir şey değildir. Lazım ve gerekli bir şeydir. Şehvesiz bir insandan hiçbir şey olmaz. Allah insana şehvetle yaratmıştır. Şehvet lazımdır insana. O yüzden bunda biraz böyle şehhevi duygular gibi gelebilir insana ama bu o kuvveti o nüveyi o kimsenin içerisinde neş-i neva bulur ki o büyümeye başlar ağaç olarak içinde. Devam et hocam. Kişinin 20 milyar borcu var 15 milyarlık altını var altınları bozdurup borcunu ödeme imkanı var ama altın fiyatları düşük olduğu için bozdurmuyor.
Bu kimse zekat vermeli midir? Altınlar kadının borç kadın ile erkeğin ortak borcudur. Ne biçim iş bu ya? Altınlar kadınınsa borç ikisine eşit derecede ise 20 milyar borç var. O zaman 10 milyar adamın 10 milyarda kadının borcu var demektir. o zaman 15 milyarlık altın var ise bunun 10 milyarını kadın alacak ödeyecek. Borcu ödemekte acele ediniz. Borcu ödemekte acele ediniz.
Ölüyü gömmekte acele ediniz. Namazı kılmakta acele ediniz. Hayır işlemekte acele ediniz. bunlar acele edilecek yerler. Bir de ben bunu çok böyle ben kadınla erkeğin ayrı ayrı kendilerine ait mal varlıklarının olmasını din kabul etmiş ben de kabul ederim. Ve erkeğin kadının malına parasına tasallut etmesini çok hoş görmem. Kadın kendiliğinden sıkıntıyı görürse adama verirse ne ala. erkeklerin adamların kadınların paralarını istemelerini de çok hoş görmem. Kadın bu adamla evlenmiş yani adama parayı vermem dese bir sıkıntı veririm dese bir sıkıntı.
Adamın sıkıntısı var mı? Var. Kadın görüyor mu bunu? Görüyor. Kendisi istiyorsa versin. Erkeğin onu tasallut olması erkeğin onu istemesini çok hoş görmem. Bu kim olursa olsun. din kadınların mal varlığı ve para varlığında olmasını haram etmemiş sonuçta. Kadının parası var mı? Var. Nereden kimden geldiyse geldi. Annesi vermiştir, babası vermiştir, kendisi biriktirmiştir, bir şey dikmiş yapmıştır, bir şey yapıp satmıştır. Kadının kendi parası. Erkeğin o parayı istemesi hoş bir şey değil. Kadını zorda bırakıyor. Şu bileziklerini getir.
İyi. sen ne yaptın? Erkek kadına bakmakla mükellef. Erkek çocuklarına bakmakla mükellef. O mükellefiyetliği yerine getiremeyecekse hiç gidip de kızı istemeyecek o zaman. Ya da gidecek, ben mükellefiyetliklerimi yerine getiremem. Ben seninle evlenmek istiyorum ama eve sen bakacaksın diyecek. bu da yol. Şimdi ne kadar girip bir şey. 20 milyar borç var. Borç kadınla erkeğin beraber. Ne yaptılar bilmiyorum şimdi. E kadının da 15 milyarlık altını var. E borç ortaksa 10 milyarı kadının.
Kadın gidecek 10 milyarı altınları bozacak 10 milyarı ödeyecek. Adama diyecek ki diğer 10 milyar sana ait. İşin gücün rast gelsin. 5 milyarın zekatını ödemesi gerekiyordu. Ama 5 milyar da zekata girmiyor. Altın düştü bugün ama haberlerde dinledim. Altın olanlar üzülüyorlardır şimdi. Evlenecek olanlar da seviniyorlardır. Altın takacaklar ya. Tabi ben ona da karşıyım da. Allah iyi etsin inşallah. Hüküm değişir mi demiş. Değişti. Hüküm bu noktaya geldi. 10 milyar o altını bozdurur verecek. bozduramaz kadınlar altını.
Kadınları altın bozdurmak veya altın şimdi kadında altın kadından büyük bir çoğunluğunda aynı. Kadında altın var. Zekatını adam ödüyor. Adamlar ödemeyin kadınların altın zekatlarını. Ödemeyin ciğerleri yansın bileziğin ucundan bir kestirsinler bir. Bir içleri erisin bir. Bu altından zekat ödemek var ya onlara böyle ölüm gibi gelir. Git götür bileziğin ucundan kestir de. Gitsin götürsün bileziğin ucundan kestirsin. Öyle parmağını kesseler o kadar canlar acımaz. Adamlar ne yapsın ya? Gariban insanlar. Ne olacak?
Havva'nın bir gel demesine gitmiş işte. Ulu camide Hristiyanlar fotoğraf çekmek ve camiyi gezmek için içeri giriyorlar ve bu kişilerde abdest olmadığı cenabet sayılıyorlar ve biz Müslümanlar bu kişilerin bastıkları yere secde yapıyoruz ve bu dinen günah mıdır? Bunu açıklarsınız sevinirim Allah bereketi üzerinize olsun. İyi fotoğraf çekirli olarsa bir şey değil. İbadet edeceğiz deseler ne yapacaksınız? Dışarı mı atacaksınız? Geldi şimdi buraya denilmiş Hristiyanlar bizde burada ibadet etmek istiyoruz deseler ne yapacağız? Onlara ibadet edecek bir yer göstermemiz lazım.
Medine-i Münevvere'de bir kilise yoktu. Necranlı Hristiyanlar geldiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle din üzerine tartışıyorlardı. Heyet haline geldiler kalabalık geldiler dediler ki ya Muhammed ibadet edecek bize yer göster. Biz ibadet etmek istiyoruz ibadet edeceğiz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri mescitten onlara yer ayırdı. Dedi ki siz burada ibadetlerinizi yapabilirsiniz. necranlı Hristiyanlar Hristiyanlar Medine'de kaldıkları müddetçe mescidin bir köşesinde kendilerine ayrılmış olan yerde ibadetlerini yerine getirdiler.
Din Kur'an ve Sünnet Dün akşam ismi ve kanalı zikretmeyeyim bir sahur sohbetçilerinden birisi ne kadar kızıyordu. gayrimüslimleri iftara davet etmeyin diye kızıyordu. Gayrimüslimleri iftara davet ediyorlar diye ne kadar kızdı hemen aklıma bu hadise geldi.
Necranlı Hristiyanlar meselesi geldi. Hepimizin bilmediği noktalar ve daireler vardır. Yani onların gayrimüslimlerin veya dinsizlerin mescidin içerisinde gezmeleri mescide girmeleri bu noktada dinen yanlış ve abes görmüyorum. Bunu yasaklayan hadis-i şerif de yok. Bunu yasaklayan hadis-i şerif de yok. Bir hadis-i şerif vardır. Darül İslam'da gayrimüslimlerin ibadethaneleri tamir edilmez. Darül İslam'da yeni gayrimüslim ibadethaneler kurulmaz.
O yüzden gayrimüslimlerin ibadethanelere girmeleri caizdir. Hicaz bölgesiyle alakalı yasak vardır. İşin bir de o tarafı var. Hicaz bölgesine gayrimüslimler girebilir, giremez. Ama gayrimüslimlerin oteli, yiyeceği, içeceği, gayrimüslimlerin sattığı mallar girebilir. Hilton'un sahibi giremez ama oteli oradadır. Böyle bir saçmalıkla baş başayız. Kola'nın sahibi giremez ama Beytullah'ın içerisinde kola içilir. Beytullah'ın içinde alkolsüz bira içilir.
Alkolsüz derler, onda da alkol var halbuki ama alkolsüz derler, o da içilir. Böyle bir tezatlığın içindeyiz biz. O yüzden gayrimüslimlerin camilere girip fotoğraf çekmelerini şey görmeyin, uygunsuz görmeyin. Bu bir bakış açısı. Ama orada namaz kılınıyorsa namazı ifsad edici, namazı bozucu hareketlerden muhakkak uzak duracaklar. Belli edeb erkan dairesinde duracaklar. Bu eyvallah. Buna söylenecek bir sözüm yok. Ama girmelerini yasaklamak dinen bence doğru bir iştahat olmaz gibi geliyor bana. Adem aleyhisselam ile Havva annemiz eğer o yasak meyveden yemeselerdi insanlık çoğalabilir miydi?
Yani tavuk olmasaydı yumurta olur muydu gibi bir şey bu. Bunlar ilahi takdirde ilahi tecelliyatta tanzim edilmiş şeyler. Bunları böyle öyle olur muydu böyle olmazdık öyle olmasaydı böyle olmazdık ilmi değildir. Ama insanlar öyle düşünürler yemeseydi ne olacaktı? Annen baban evlenmeseydi sen ne olacaktın? Bunun gibi bir şey bu. Ya evlenmiş annen baban sen de doğmuşsun. Bu rahatlar o yasak meyveden bilerek dünyaya gelip çoğalmak için yemiş olabilirler mi? Olabilir. Bunun üzerine müteşabih müteşabih bir meselenin üzerinde istediğiniz kadar fikir yürütün. Yemese şöyle mi olurdu?
Yok işte yediler de mi böyle oldu? Herkes bir şey diyebilir. Mesela Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri der ki Havva annemiz kendisinden gelecek olan zürriyetleri gördü. O insanlık ağacı idi. Yaklaşılmaması gereken ağaç. O insanlık ağacını gördü Havva annemiz. görünce kendinden geçti. Bir baktı ki kendisinden zürriyetler geliyor. Ve Adem aleyhisselamı çağırdı gel dedi sen de gör. Adem aleyhisselam geldi baktı kendisinden oncaki bir zürriyet geliyor gördü onu. Cenab-ı o ağaca yaklaşmayın orada meyvesini yemeyin diye bir yasak yok.
Ayet-i kerimede de o ağaca yaklaşmayın var. Hadis-i şeriflerde de ağaca yaklaşılmaması emrediliyor. Bu ağacı geçmiş müfessirler geçmiş tefsirciler bunu böyle bir meyve olarak nitelendirmiş. Biraz daha bu böyle Allah'a efsin İsrailiyet kokan bir şey.
Hani böyle konuşmak istemezdim ama İsrailiyet kokusu var bunda. Eski ahitte çünkü elma olarak geçer. Buğday olarak geçer. Yeni ahitte yani değişik tahrif edilmiş Hristiyan kitaplarında kimisinde elma vardır, kimisinde buğday vardır. Eski ahitten esinlenmişlerdir. Ve bakın Adem'le alakalı ilk yaratılışla alakalı batının sinemalarına bakarsanız elma dişlemiş bir Adem ve Havva görürsünüz. Biraz bunda İsrailiyet var. o İsrailiyet Museviler öyle inanıyorlar.
Museviler o inançlarını İsevilere de aktarmışlar. Böyle bir kaynaşmış. Her ikisi de Beni İsrail peygamberidir çünkü. Öyle olunca onlar böyle elmanın üzerinde veya buğdayın üzerinde odaklanmışlar. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin bu noktadaki tespitine katılanlardanım ben. Enteresan bir açılım çünkü bu noktada. Bu insanlık ağacı olabilir. Öyle olunca da kendisinden gelecek olan zürriyetleri gören Adem ile Havva kendilerinden geçmiş olabilirler. Ve bir sırra aşina olduklarından dolayı onlar o sırrın tecelliyatını yaşamak için dünyaya gönderilmiş olabilirler.
Hani böyle veliler sırlarını kerametlerini saklarlar. Bazı sırlar bazı kerametler vardır. İfşa olunca veli canından olur. Velinin canından olması değildir korkusu. Huzurullah'ta hata yapmaktan korkar veli o huzurullah'ta hata yapmaktan korktuğu için üzerindeki keramet ve sırları saklamaya gayret eder. Ama gayri ihtiyarı Adem misali üzerinden zuhur ederse onun ya o sır ifşa olduğu için ona bir daha sır gösterilmez ya da onun nefesi sona erer. Dört kardeş aralarında mal paylaşımı yapılıyor. Bir tanesi bu paylar almak için iki yüz milyar kredi çekmek uygun mu diye soruyor.
Es plakalı minibüs ekmek tekne mi için diyor. Çocukların rızkı çok anlayamadım. Ölüm hak miras selam. Miraslarını paylaşacaklar. O öbür mirasçılarının paylarını almak için kredi çekecek o kimse. Şimdi mesele anlaşıldı. Darül İslam'da müminin darül İslam'da müminin faizle iştigal etmesi caiz değildir. Darül harpte müminle kafirin arasında faiz yoktur demiş Hanefiler. Bu noktada Hanefilerce cevaz var.
Kafir bir sistemden veya kafir bir kimseden faizle ilişkili ve ilintili iş yapmak ama tavsiyem uzak durmaya gayret edin. Bu tavsiyem. İlmi örtemem. Hanefiler harbiyle müminin arasında faiz yoktur demişler. İlmi örtemem. Hiç kimse de Türkiye'ye Darül İslam diyemez diyen Cumhuriyet Savcısının önünde soluğu alır. Türkiye Darül İslam demek hukuken suçtur. Türkiye layık demokratik hukuk insan haklarına dayalı bir anayasada öyle mi yazıyordu?
Öyle yazıyor değil mi? Evet. Böyle bir sistemi olan bir ülke. O yüzden o anayasa maddesi orada durduğu müddetçe hiç kimse Türkiye'yi Darül İslam diyemez. Bazıları böyle geçen gün bir Hocaefendi de televizyonda ezanlar okunuyor Darül İslam filan noktasında durdu. Ezan okunması yetmez. Almanya'da da ezan okuyorlar. Ezan hiç susmadı ki zaten. Ezanların okunması insanları örtmek aldatmak içindir.
Camilerin açık olması örtmek aldatmak içindir. Uzun bir mesele siyasi bir mesele. ama Darül İslam diyen bakın Darül İslam diyen otomatikman Cumhuriyet Savcısının önünde alır soluğu. Darül Harp diyen de alır Cumhuriyet Savcısının önünde soluğu. Harp halindesin demek sen layık demokratik hukuk sistemini yakmaktan yıkmaktan geciciler yaktı yıktı onlara bir şey demezler de ama sen Darül Harp dersen sen yakacaksın yıkacaksın daha yaktığın yıktığın yok elinde çakmak taşı yok senin yakıp yıkma düşünmekten tasarlamaktan kafandan geçirmekten içeri girebilirsin sakın ha yakıp yıkanlar bir kapıdan girer öbür kapıdan çıkarlar adam askerleri şehit eder polisleri şehit eder bir açlık grevi yapar ondan sonra bir açlık grevi yapınca hasta olur mast olur revire kaldırırlar
hastaneye kaldırırlar avukatlar bir dilekçe yazarlar cumhurbaşkanlığına ölüyor bu adam içeride ölecek diye bir yaygara koparırlar bir fırtına estirler cumhurbaşkanı imzalar onları affeder onlar çıkarlar bir yıl iki yıl sonra tekrar bir asker bir polisi yeniden şehit ederler bunlar olur bizde 28 şubatın kalıntısı o Almanya'da bir İslam Cumhuriyeti kuran tahtadan tüfekli bir cemaat vardı 28 şubatta ne kaplancı Cemalettin kaplan onun oğlunu müebbet hapisten yedi neyi tasarlamış biliyor musunuz uçak kiralayıp
uçak tutacakmış uçakla anıt kabirin üzerine pike yapacakmış anıt kabirin üzerine uçağı diklemesini vurduracak hani 11 Eylül var ya uçak yok bomba yok böyle bir kiralanmış uçak yok hiçbir şey yok bununla alakalı adam bundan müebbet hapiste içeride şey ibdanın imamı neydi Mirza Bey adamın çakı dahi yok cebinde o yüzden sakın bir yerlerde Darül Harp Darül İslam demeyin mesela
Türkiye'nin Darül Harp olduğunu Süleyman Demirel bir televizyon programında söyledi Türkiye Darül Harp dedi ben sohbetlerde diyorum ki Süleyman Demirel televizyonda Türkiye Darül Harp dedi diyorum başka kim demiş Türkiye Darül Harp diye Mustafa Sabri Efendi Osmanlı'nın son şeyh-i islamı Cumhuriyet'in ilk Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Sabri Efendi fetvayı yazar kitabını koyar yayınlar bastırır hicret eder Şam'da yokluk içerisinde vefat eder bence hata yaparlar
ben bırakıp gidenleri hep hatalı görürüm 28 Şubat'ta da bırakıp gidenler vardı hatalıdır bırakıp gidenler oturup mücadele etmek gerekir o yüzden bu krediyle alakalı meselede Darül Harp Darül İslam fetvası girer işin içerisine Darül Harp de müminin kafirle arasındaki ilişkide faiz olmaz yoksa eğer olur dendiğinde bir kimse su parasını geciktirdi faiz ödedi annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girmiş oldu elektrik parasını geciktirdi faiz ödedi annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girdi
doğal gazı gecikti günaha girdi devlet daresine maliyeye oraya buraya bir borcu gecikti faiz ödedi bunların hepsi de annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girdi bu ağır hadisi şerifi duymak istemiyor kimse bunu televizyonda söyledim televizyondaki programcılar hepsi de böyle bir ne yapacaklarını bilemediler bunu böyle söylediğin zaman herkes bir kalıyor ya işte Hz. Peygamber öyle demiş mi demiş diyorum işte şurada var hadis kitaplarını sıralıyorum bu sefer o koca koca kendisini imam hoca görenler
sahih mi deme noktasına geliyorlar ağır geliyor hadis şerifi darül islamda darül islamda faiz olur mu? ararsızın bilmiyorum ne zaman çıkacaklar bende beni mi bekliyorlar acaba?
benim de çenem düştü desene ben hoca değilim ama hocaların çenesi çok düşüyor demek ki ben gideyim o zaman hakkınızı helal edin inşallah geceniz hayır olsun onlar da haklı onlar da sema izleyecekler sema Allah'ı zikir Allah kabul etsin inşallah hakkınızı helal edin selamun aleyküm teşekkür ederim

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi