Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 17 Mart 2018 · 1:36:27
Bu yeni mi? Bunu en sona mı alacağız? İlk bundan mı başlayalım? Yani kaldığımız yerden devam etmeyin. Eyvallah. Çanakkale. Bunu tabii şimdiden arkadaşlara ilan edeyim. Dersin sonunda ilan edecektim. Yarınki Gelibolu programında normalde sorulu cevaplı sohbetten sonra da bizim öğretim görevlisi Halit Hoca, mesnevi sohbeti yerine Çanakkale'yle alakalı sohbet edecek. Malum o resmi Çanakkale-Gelibolu'yla alakalı ne diyorlar? Rehber. Bu konuda da iyi bir bilgisi var.
İnşallah yarın Gelibolu programı sorulu cevap, interaktif sohbetten sonra Allah izin verirse Çanakkale Savaşı'yla alakalı sohbetle, sema ve dua ile bitecek. İnşallah. Çanakkale deniz zaferinin 103. yıl dönümü. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Bektaşi Haşim Baba, Erenlerimizin şehit düşen oğlu için yazdığı nefes.
Yahu, Gelibolu önünde, arı burnunda, al bayrak altında öldün mü yahu? Besmeleyle varıp attın topunu, düşmana korkuyu saldın mı yahu? Bir sabah düşümde suretin gördüm, şubenin önünde künyeni aldım, hasret cıbanına pençemi vurdum, artık oralarda kaldın mı yahu? Muhammed Ali'dir ismi oğlumun, şehitliğe koştu cismi oğlumun, bize yadigardır resmi oğlumun, gözüme yaş diye geldin mi yahu?
Yarin mi çağırdı, koşarak gittin, şarkı söyleyerek, coşarak gittin, dağları, denizleri aşarak gittin, şehitlik sırdına erdin mi yahu? Dağlar bulutlandı, bülbüller sustu, avazın yükseldi, düşmanlar pustu, ne çabuk arzuladın Cenab-ı dostu. Sonunda rütbeni buldun mu yahu? İsrafil surrudur hücum borusu, şehit olanların yoktur sorusu, diri bekliyorduk işin doğrusu, kopuş güller gibi soldun mu yahu? Haşim'in de oğlu gitti, merhaba, akıtacak yaşlar bitti, merhaba, bu dert bizi deli etti, merhaba, vatana canını verdin mi yahu? Eyvallah, Allah hepsinde ruhlarını şad eylesin.
Ben Allah sevgisi ile vatan sevgisini birbirinden ayırmam. Bir kimse Allah ve Resul'ünü seviyorsa, o vatanını ve milletini de seviyordur. Bu ayrılmaz dörtlüktür.
Bir memleket düşünün, bu memleketin bir ev gibi hayal ettiğinizde dört tane büyük binanın oturacağı temel kirişleri olur ya, bunların birisi Kur'an, birisi sünnet, birisi vatan, birisi millettir. Bir, bu topraklarda yaşayan insanın bunun üstünde bir şeyi olmaması gerekir.
Ve biz bu topraklarda hala da yaşıyorsak, bizden öncekinlerin Kur'an, sünnet, vatan, millet sevgisinin sebebi ile buradayız. Onlar Kur'an'larını, sünnetlerini, vatanlarını, milletlerini namus bildiler. Her şeyleriyle bu dört ana ögeyi korumak için her şeylerini feda ettiler. Ben hep derim ya, bu topraklar kocaman bir renklilik.
Bu renkliliğin içerisinde herkes ve her şey var. Ama bu topraklar, eğer kendilerine vatan, bu toprakları kendilerine vatan edinenler, bu toprağı korumak adına her şeylerini feda ettikleri müddetçe, bu topraklarda hiç kimse bizi sürüp çıkaramaz, bu topraklarda bize zulmedemez. O yüzden bu topraklarda yaşayan insanlar olarak biz her türlü zalim ve emperyalist düşünce ve hareketlere karşı uyanık olmalıyız.
Her daim diri olmalıyız. Her daim dışarıdaki emperyalist zalimlere karşı ve içerideki emperyalist zalimlere karşı uyanık olmalıyız. Nasıl Çanakkale'de arkalarına bakmadan gidip, çekip gittilerse, tabi sonradan yine geldiler, yine geldikleri gibi gittiler, yine gelirler. Yine gelmek için fırsat kollarlar, yine gelmek için fırsat kollarlar, yine gelmek için fırsat kollayacakları için her daim uyanık olmalıyız.
Bunun siyasi bir yönü yok. Mesela Türkiye'nin şu anda Suriye'deki harekatı muhakkak Irak'ta da olmalı. Tekrar söylüyorum. Bunu yıllardan beri söylüyorum ben. Bu geç kalınmış bir şey. Bu geç kalındı. Ama Cenab-ı Hak'a hamdü sena olsun. Şu ana kadar başarılı bir şekilde gidiyorlar. Allah başarı ihsan etsin. Amin. Cenab-ı Hak isabet ettirsin. Amin. Çünkü bir boşlukta bulunmak, bir gaflette bulunmak bu ülkeye çok ağır bedeller ödetir. Çok ağır bedeller ödetir. Ne siyasetçilerin, ne askeriyenin böyle bir boşlukta, böyle bir gaflette kalma hakları yok. O yüzden ülkemize karşı, vatanımıza, milletimize karşı, Kur'an'ımıza ve sünnetimize karşı nereden bir saldırı gelirse, bu insanlar o saldırıları göğüslemekle mümkünler.
Bakın bu topraklar, bir herkesin bu toprakları savunma ortak noktası. Burada yaşıyorlar. Burada yaşıyorlar. Burada dini, dili, ırkı, felsefesi ne olursa olsun bu topraklarda yaşamak herkesin husisi paydası. İkincisi, bu topraklarda yaşayan, kendisini Müslüman olarak belirten kimseler.
Eğer toprağınız yoksa, vatanınız yoksa, siz dininizi özgür bir şekilde yaşayamazsınız. Şu anda özgür müyüz dini yaşamakta? Değiliz. Bakın özgür müyüz? Değiliz. İstediğimiz vasıfta, istediğimiz derecede mi? Değil. Bakın değil. Ama bu, bu topraklarda anarşi çıkarmaya, kargaşa çıkarmaya, bu topraklarda yaşayan insanları hususuz etmeye, terör istirmeye sebep de değil. Biz birbirlerimize nasihat edeceğiz. Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir. Biz Kur'an ve Sünnet'i insanlara nasihat edeceğiz.
Kendi mezhebi duruşumuzu değil, kendi fıkıhi duruşumuzu değil, kendi meşrebi duruşumuzu da değil. Biz insanlara Kur'an ve Sünnet'i tebliğ edeceğiz. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, din olarak size iki şeyi bıraktım. Kim sımsıkı yapışırsa asla sapıklığa uğramaz. Birincisi Kur'an, ikincisi benim Sünnet-i Resulullah'ım dedi. Üçüncüsü akıl demedi. Akıl, Kur'an ve Sünnet'e tabi olmak içindir. Akıl, Kur'an ve Sünnet'i yorumlamak içindir. Akıl, Kur'an ve Sünnet'i yaşamak içindir. Akıl, Kur'an ve Sünnet'in üstünde değildir. Aklı, Kur'an ve Sünnet'in üzerinde görenler sapıklardır.
Aklı, Kur'an ve Sünnet'in üzerinde görenler akılperestlerdir. Onlar kendi akıllarınca din icat ediyorlar. Kendi akıllarınca. Şuna da katılmıyorum. Biz hadislere bakarız. Kur'an'a uygunsa kabul ederiz. Kur'an'a uygun değilse kabul etmeyiz. Kur'an'ı anladınız mı ki komple? Kur'an'ı bitirdiniz mi? Kur'an anlaşıldı mı tamamıyla ki? Kur'an'ın hükmü tam olarak anlaşıldı mı ki? Ayetler tam olarak tefsir edildi mi? Bir daha tefsir edilmeyecek mi? Eğer ayetlerin tefsiri bittiyse, diyorlarsa ki, biz Kur'an'ı çözdük, ayetlerin tefsirlerini de bitirdik.
Bundan sonra kıyamete kadar bizim Kur'an'ı anladığımız ve Kur'an'ı tefsir ettiğimiz şey ilelebet devam edecek, diyorlarsa, o zaman yapacakları doğru. Kur'an'ın tefsiri bitmeden, bitmesi de mümkün değil. Allah kelamını bir sonuca bağlamak mümkün değildir. Bundan 50 yıl sonra gelir bir kimse, Kur'an'a bakar, sünnet-i Resulullah'a bakar, farklı mana çıkarır. Kur'an ve sünnetin içerisindeki ilahi mucize budur. Siz bugünkü aklınızla, Kur'an'ı bugün için yorumlarsınız, bugünkü aklınızla hadisleri yorumlarsınız, bu hadisler, bu ayetlere uygun değil, hadisleri atarsanız, yüz yıl sonra, iki yüz yıl sonra gelecek olan Müslümanlara zulmetmiş olursunuz.
Siz ilmi örtmüş olursunuz. O yüzden buradan bütün etkililere ve yetkililere söylüyorum. Hata yapıyorsunuz. Yanlış yapıyorsunuz. Eksik davranıyorsunuz. Aklınızı ilahlaştırıyorsunuz. Aklınızı ilahlaştırıyorsunuz. Dinle oynamayın. Dinle uğraşmayın. Kim dinle oynarsa, helak olur. Manen çarpılır. Manen çarpılır. Nereden çarpıldığını anlamaz. Kim dinle oynarsa, kim dinle oynarsa, manevi hayatının sonu olur.
Cenab-ı Hakk O'nun kalbini mühürler. Doğruyu ve hakikati göremez. Bir kimse, fi sevilillah, kendince iştahat eder. İştahatında o kimse isabet ettiremezse, bir sevap alır. İsabet ettirirse, on sevap alır. İştahat etmek farklı bir şeydir. Ama siz, bu hadis, Kur'an'a uygun değil deyip, hadisleri atmaya başlarsanız, yarın öbür gün, insanların önüne fitne koymuş olursunuz.
Şu anda, ne olduğu anlaşılmayan, beş tane, on tane, yirmi tane hadis bulacaklar. O hadisi şeriflerin üzerinden, bütün hadisleri, şüpheyle baktıracaklar. Bu, en büyük hainlik. Bu ne yazık ki, İslam dinine ve Müslümanlara vurulmuş, en büyük hançer olur. Bırakın, Müslümanlar bir yolunu bulur. Bin dört yüz yıldan beri yolunu bulmuşlar. Bin dört yüz yıldan beri, apık sapık olan, şeyhler, üstadlar, cemaatler, fetvalar, iştahatlar, yer bulmamış. Yok olmuş, gitmiş.
Takipçisi kalmamış. Taliplisi kalmamış. Din, onu kendi içerisinde, kendi kendine temizler. Sen kalkar, ayetlere, Kur'an'a uymayan, hadisler var deyip, bu hadisleri atacağız dersen, beş yüz yıl sonra, Kur'an'a nasıl mana verileceği belli değil. bakın, nasıl mana verileceği belli değil.
Yedi yüz yıl sonra, Kur'an'a nasıl mana verileceği belli değil. Bizler, kısacık akıllarımızla, bu hadisler, Kur'an'a uymuyor deyip, atarsak, Allah muhafaza eylesin, ilmi, yok etmiş, ilmi köreltmiş oluruz. Benim diyeceğim bu kadar. Rabb'i muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak, vatanımıza, milletimize, kast edenlere fırsat vermesin. Kast edecek olanları dağıtsın. Vatan ve millet sevgisini, bütün insanlarımızın kalbine ilham eylesin. Herkes vatanı için, milleti için, memleketi için, canhıraş çalışanlardan olsun. Rabb'im, bu memleketin insanlarını, Çanakkale gibi, Kurtuluş Savaşı gibi, bir daha zamanlar göstermesin. Bu memleketin insanları, hiç kimsenin toprağında gözü olmasın.
Hiç kimsenin milletinde, namusunda, şerefinde gözü olmasın. Ama toprağına, vatanına, milletine, namusuna, şerefine, göz dikenlerin, gözünü de oymasını bilsin. Rabb'im hepimize de bu anlayışı nasip eylesin. Kim vatanımıza, milletimize, namusumuza, şerefimize, haysiyetimize, gözünü dikerse, biz öyle bir canla başta dik duralım, onun gözünü oymasını bilelim. Allah sizden razı olsun. Bizim öyle sufilik anlayışımız, vur ensesine, al lokmasını yok. Kardeş, bizim ensemizi vurmaya kalkma, kolunu kıvırır, kırar, münasip yerine asar, göndeririz. Ekmeğimiz yemek istiyorsan gel, selamünaleyküm de, otur, biz aç kalalım, sen doy git. Biz aç kalalım, biz razıyız.
Biz günlerce de hiçbir şey yemeyiz. Misafirimiz, aç olan kimse, her kimse, misafir olması şart değil. Yisin bizim yemeğimizi. Bizim, hiç bu noktada, itirazımız olmaz. Ama öyle ensemize vurup da, lokmamızı almaya kalkarsa, biz o lokma için, şehit olmaya hazırız. Öyle bir şey yok. Bir insanın, namusu için, malı için, şerefi, haysiyeti için, öldürülürse, şehittir o. Bakın, şehittir. Bir kimsenin, namusuna birisi, musallat olmaya kalktı. Değil mi? Sen namusunu korumak için, öldürüldün.
Şehitsin. Bakın, şehitsin. Hiç. Bir kimse, senin malını zorla, gasp etmeye kalktı. Bu noktada, öldürüldün. Şehitsin. Bir kimse, senin toprağını zorla, gasp etmeye kalktı. Öldürüldün. Şehitsin. Şehitsin. Bu konuda, öldürülmeyi, öldürülmeyi göze alacak herkes. Öldürülmeyi göze alamayanlar, vatanlarını, namuslarını, şereflerini, haysiyetlerini koruyamazlar. Koruyamazlar. Geçen bana diyor, bu işte, Suriye'den kaçıp gelenlerle, ne düşünüyorsunuz?
Dedim ki, Türk milleti hiçbir yerden kaçmamış. Kaçmasalardı. Hadi yaşlısı, kadını, çoluğunu, çocuğunu, anlarım. Siz sakın onlara örnek almayın. Sakın. Sakın vatanınızı, milletinizi terk etmeyin. Sakın südü bozuklar, kanı bozuklar gibi kaçmayı düşünmeyin. Bizim hiçbir kardeşimiz, vatanını, milletini, peşkeş çekip, bir taraflara gitmez. Yok burada zorluk varmış, yok burada sıkıntı varmış. Yok Almanya'ya gidelim, yok Amerika'ya gidelim. şu vatan topraklarından Osmanlı dahil, kim yurt dışına gittiyse hepsi de satılmıştır. Hepsi de gavurlar tarafından kullanılmıştır.
Şimdikiler de kullanılıyor. 28 Şubat'ta bizim ensemizde boza piştiriliyordu bu memlekette. Biz hiçbir yere kımıldamadık. Ne geldiyse başımıza geldi. Yine ne başımıza gelirse gelsin, biz hakkı, hakikati, doğruyu konuşmaya ve yaşamaya devam edeceğiz. Önemli değil bizim sayısal adedimiz. Ne demiş eskiler, bir Türk dünyaya bedeldir.
Sizde o mangal gibi yürek varsa, dünyaya bedel olursunuz. Hiç sıkıntı değil. Allah sizin azınızı çok, çokunuzu az gösterebilir. Ne yaptı Bedir'de? Bedir'de müşriklere, Müslümanları, müminleri az gösterdi. Müminleri de müşriklere az gösterdi. Ne zamana kadar? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bir esiri konuşturuncaya kadar. Hazreti Abbas diyor ki, biz diyor onları çok az görüyorduk. Çok az görüyorduk. Aynı şekilde Ebu Cehil de çok az görüyordu. Ebu Cehil kervan sahibi ne dedi ki, bekle dedi, şunları biz yalayıp yutacağız, öldürüvereceğiz. Gör bizim nasıl öldürdüğümüzü. O kervan sahibi dedi ki, yani galibiyet mutlak, gitti, döndü. Bir esir aldılar Müslümanlar.
O esiri getirdiler, konuşturamadılar esiri. Kaç asker var diye. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, muhteşem bir kimse. Esire dedi ki, kaç deve kesiyorsunuz günlük dedi. On deve kesiyoruz dedi. Hemen Hazreti Peygamber Efendimiz hesap etti. Dedi ki, on deve, her deve yüz kişiyedir, bin kişiler karşılığında dedi. Müslümanların iki katılar. Üç katılar Müslümanların. Üç yüz kusur tane çünkü, Bedir ashabı. Hazreti Abbas diyor ki, biz o ana kadar onları çok az görüyorduk. Ayet-i Kerime de öyle diyor ya, Allah, onları diyor, imtihan için birbirlerini az gösterdi. Az gösteren çok da gösterir. Az gösteriyorsa çok da gösterir.
O yüzden sayısallığa bakmayın. Hiçbir zaman, hiçbir yerde. Orada yüz kişi var, ben bir kişiyim. Öyle düşünme. Sana, sen Allah'tan öyle bir kendine güç iste ki, de ki, bu yüz kişi ne olur, ben bin kişiye dikilirim de. Bin kişiye dikil. Allah seninle. Doğrusan, on bin kişiye dikilirsin. Cenab-ı Hak da melek mi yok? Rabbim, insana yardım eder. Cenab-ı Hak, bizi ve memleketimizi korusun inşallah. Bu bir de tabii ki miraç var.
Orada kaldırdık değil mi? Bir de tabii ki miraç var. Bu Allah'ın özel olarak dostu, seçilmiş Muhammed Mustafa'nın miracında tecelli eden aşk deneyimidir. Rumi, yani Hazreti Mevlana Ceredi Rumi, şöyle ifade eder. Aşk, güzellik padişahının damına çıkacak bir merdivendir. Sen gel de, miraç hikayesini aşığın yüzünden oku. Bütün peygamberlerin miraçları vardır. Bütün velilerin de miraç demiyoruz biz oraya. Uruç diyoruz, yükselme. Bütün velilerin de urucu vardır. Uruç etmek, yükselmek. Bu peygamberlerin üzerine miraçtır. Adem'den itibaren bütün peygamberler kendilerine ait, kendi konum durumlarına ait miraçları olmuştur.
Bunun zirve noktası, ben hatta onu zirve ve bitmeyen miraç olarak tanımlıyorum. Zirve noktası Muhammed Mustafa'dır Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri. Tabi, bu Kur'an'la da sabittir. Ve Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin en büyük mucizelerinden birisidir. peygamberlerin mucizelerini inkar eden, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin üzerinde tecelli eden mucizeleri inkar eden kafir olur. Şimdi bir kısım ilahiyat fakültelerindeki öğretim üyeleri, bir kısım diyanette vazife alan, kendilerince ilim ehli kimseler, ne yazık ki Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin üzerinden tecelli eden mucizeleri inkar ediyorlar.
Ve ne yazık ki ülke Müslümanları, siyasetçisi, bürokratçısı, halkı bu inkarın karşısında susuyor. Bununla ne yapmak istiyorlar belli değil. Mucizeleri inkar edenler Kur'an'ı da inkar ederler. Senin aklın almaz ol. Neden? Aklın kısa çünkü. Mucizeler akıl üstü bir şeydir. Hani İsa Aleyhisselam ölüyü diriltirdi ya, ayetle sabit. Hani İsa Aleyhisselam bir toprağın üstüne kuş resmi çizerdi de kuş hayat bulurdu. Hani İsa Aleyhisselam alaca hastalığı olanın yüzüne elini sürerdi, alaca hastalığı biterdi.
Hatta bu havarilerinde de vardı. Etrafındaki havarinde da bu mucizeler tecelli ederdi. Sadece İsa Aleyhisselam'da değil. Hani denizin içerisinde kayık takımlar İsa Aleyhisselam'a vesile etmişlerdi. Ya Rabbi biz burada alabar olduk, fırtınaya tutulduk. İsa'nın yüzü sürmetine bizi kıyıya yanaştır dediğinde İsa Aleyhisselam'ı gördüler. İsa Aleyhisselam'ın gemilerinin ucundan tuttu, kıyıya yanaştırdı. Suyun üstünde yürürdü. Bunları inkar edenler küfre düşerler.
Tecid iman, tecid nikah gereklidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri başta olmak üzere Adem Aleyhisselam'a kadar peygamberlerin mucizelerini inkar edenler küfre düşerler. Davut Aleyhisselam kızgın demiri eliyle tutardı. Davut Aleyhisselam demiri kızdırır, eliyle bükerdi. Onun üzerindeki mucizelerden birisi buydu. İnkar etmek, küfre götürür. Musa Aleyhisselam'ın mucizelerinden birisiydi. Denizin üzerinde yürüdü. Denizden ona yol açıldı. Denizden ona yol açıldı. onun mucizelerinden birisiydi. Ona bıldırcın ve helva gelirdi. Ağaçtan alırlardı. Ağacın dibinden ağacın böyle bir ağaç düşünün. Ağacın üzerinden mantar çıkar gibi pişmiş bıldırcın ve helva alırlardı.
Bunu bilen beni İsrailler bunu bildiğinden İsa Aleyhisselam'a havariler dediler ki Ey İsa Rabbine söyle bize cennetten nimet göndersin. Sofra göndersin. Bugün bu da İsa Aleyhisselam'ın mucizesidir. Ve onlara gökten sofra indi. Bunları inkar eden peygamberlerin mucizelerini inkar eden tekrar söylüyorum. Küfre düşer Kur'an ayetlerini inkar etmiş olur. Bununla ne yapmak istiyorlar bilmiyoruz. Dinini yaşamaya çalışan Müslümanların arasına fitne koyuyorlar. İki tane doktor sapık çıktı diye bütün insanlar doktorlara gitmesin mi? İki tane bürokrat sapık çıktı diye devlet dairelerine insanlar gitmesin mi?
Herhangi bir meslek grubundan bir iki tanesi ehliyetsiz sapık çıktı diye o meslek grubunun tamamını kötülemek ne kadar suç ise büyük bir hata ise bir iki tane kimsenin hezayana kapılıp bir iki lafından dolayı bütün alimleri ve Müslümanları kötülemek İslam dinini de kötülemek bu kadar hatalı ve suçtur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Miraç Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bitmeyen mucizesidir. Neden bitmeyen mucizesidir diyorum biliyor musunuz? Çünkü Kur'an-ı Kerim'in hükmü hiç bitmeyecektir. Kıyamete kadar değil hiç bitmeyecektir. Allah'ın kelamıdır.
Allah'ın kelamının hükmü son bulmaz. o yüzden Miraç da son bulmamıştır. Miraç devam etmektedir. Miraç devam etmektedir. Tekrar söylüyorum Miraç devam etmektedir. Kim onu son buluyor dediyse anlamamıştır. Algılayamamıştır. Kalbi ve aklı ona yetmemiştir. o yüzden Hz. Pir der ki aşk güzellik padişahının damına çıkacak bir merdivendir. Uruç etmek yükselmenin belirli ilkeleri vardır. Bunlar insanları hızla uruç ettirmez. İşte nedir?
Züht ehli olmak abidlik yapmak bunlar insanı hızla yükseltmez. Ama şeddar yolu denilen aşk yolu insanı hızla yükseltir. O hatta merdivensiz yükseltir. O yüzden Hz. Pir diyor ki o aşk Cenab-ı Hak'a hızla ulaştıracak bir merdiven hükmündedir. 15. yüzyılda Hindistan'da cemali kan bu. Sıfatların birisinin keşfiyle Musa'nın aklı başından gitti. Sanki zatın zatını görür yine sanki zatın zatını görür yine gülümsersin. Ooo hani Musa'ya dedi ya Musa aleyhisselam eski ahitte öyle geçer.
Eski ahitte Musa aleyhisselam Tur-i Sinaya tepenin üstüne gider. Cenab-ı Hak'la bulutumsu bir şeyin içerisinde konuşurdu. Bulutumsu Musa aleyhisselam kelam ederken dayanamadı. Dedi ki ben seni de görmek isterim. Öyle deyince sen dayanamazsın ya Musa dedi. Bak dedi şuraya daha tecelli edeceğim. Daha tecelli edince Cenab-ı Hak Musa aleyhisselam bayıldı. Bu tecelliyet tecelliyat Allah alem celali bir tecelliyattı. Celali bir tecelliyata dayanamadı Musa aleyhisselam bayıldı.
Ama şuradaki söz böyle adamı oturduğu yerden hoplatacak bir söz. Sen ki zatın zatını görürsün yine gülümsersin. Allah alem bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için söylemiştir. Eğer kendisi için söylediyse büyük söz.
Bunu kendisi için mi söylemiş? Bir açıklama yok muydu orada? Ben bunu Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için söylenmiş kabul ediyorum. Çünkü bu söz ancak bu hal onun için geçerli olabilir. Çünkü zatın yani sen onun zatını görüyorsun. bu zat noktasında herkesin kendi üzerinde konuşabileceği bir söz değil. Sıfatsal tecelliyatı söylese eyvallah. Ama zatı tecelliyat söyleyince o zaman bu ancak Hz. Muhammed Mustafa için söylene bilinir. Kısa bir not geçeyim. Geçen hafta bir kitap okudum.
Siyer meseleleri İsrafil Balcı'nın kitabı Hz. Peygamber'in Allah ile değil Cebrail ile görüştüğünü iddia ediyor. Soru işareti. Evet yani ne yazık ki böyle söyleyenler de var. Bunlar Allah haffetsin gerçekten ortalığı bulandırmak isteyenler. Kabul etmiyorum. Şimdi madalyonu çevirelim. Miracın tasavvufi yorumunda baş başa görüşmeye yapılan vurgu Peygamber'in Allah ile vakit geçirdik tırnak içerisinde. İlham vericidir. En mükemmel varlık olarak yaratılmış olmasına karşın Peygamber gene de bir mahluk olarak kalır. ve Allah ile birleşmiş değildir.
Evet bu önemli bir vurgudur. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ölünceye kadar tekrar ettiği bir söz vardır. Bu sana hakkıyla kulluk edemedim ya mabuddur. Peygamber Allah'ın kuludur. Allah'ın kuludur. Allah'ın kulları arasında kıyamete kadar Allah'ı en fazla bilen bakın Allah'ı en fazla bilen kuludur.
Ama hiçbir zaman Allah değildir. Allah'ın bütün sıfatlarının kemal sıfatlarının onun üzerinde tecelli ettiğidir. Ama Allah değildir. Ve hiçbir zaman böyle bir iddianın içerisinde de bulunmamıştır. Ben Allah'ın kuluyum. onun Resulü'yüm Muhammed-i Mustafa'yım demiştir. Hiçbir zaman bunun dışında bir şey söylememiştir. Zaten bize de ölçü odur. Eğer Allah muhafaza eylesin o Allah'a olan kulluğunu sıkça ifade etmemiş olsaydı sonradan gelen bir kısım insanlar kesin Allah'lık taslarlardı. Şimdi de taslıyorlar.
Şimdi de taslıyorlar. O evet Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü abdühü o Allah'ın kulu ve resulühü ve resulullahı bakın kullu peygamberlikten öncedir.
Abdühü ve resulühü resulühü abdühü değildir. Abduhu ve resulühüdür. Yani kulluğu öndedir. Hani Miraç'ta meşhurdur ya kul peygamber mi padişah kral peygamber mi kul peygamberliği seçer. Padişah peygamberliğini seçmez. Kul peygamber mi padişah peygamber mi kul peygamber? O Allah'ın kuludur. O yüzden hiçbir zaman hiçbir zaman hiçbir yerinde hiçbir noktada tanrılık kokusu alamazsınız. Hz.
Muhammed Mustafa'dan alınacak tek bir koku vardır o da kulluktur. Allah bizi ona yol onun yolundan gidenlerden eylesin. İsra suresinin ilk ayetinin o ki geceleyin kulunu mescidi haramdan çevresini bereketli kıldığımız mescidi aksaya yürüttü sözleri vecd anında bile peygamberden abduhu kulu diye söz eder. Evet o ne kadar büyük mucizeler görünürse görünsün o hep Allah'ın kuludur. Ne kadar büyük mucizeler görünürse görünsün üzerinde neler tecelli ederse etsin o hep Allah'ın kuludur. O hiç kulluktan taviz vermemiştir. O yüzden son nefesine kadar namazını son nefesine kadar orucuna son nefesine kadar son nefesine kadar kulluk yapmaya devam etmiştir.
Ateşler içerisinde inim inim inlerken dahi namazım diye inlemiştir. Namazım ve son kıldığı namaz tabiri caizse sahabeler iki koltunun arasına girerler adım atacak hali yoktur. Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin arkasına oturuverir. Oturarak da namaz kılmanın hükmü buradandır. Son namazı hastadır. ayakta kılacak vakti yoktur. Üç sefer guslettirirler. Üzerine soğuk su dökerler. O kadar ateşi çoktur. Ve her kendine geldiğinde bayılır çünkü ateşten dolayı. Her kendine geldiğinde namazım der.
Namazı kıldılar mı der. Yanındakılar derler ki seni bekliyorlar ya Resulallah. Su getirin. Su getirirler. Abdest alır. Elini yüzünü yıkar. bazı rivayetlerde kus eder. Yani komple yıkanır, su dökünür üzerine. Tekrar bayılır. Bir müddet sonra ayılır. Yine abdest alır. Tekrar bayılır. Bayılanın abdest alma hükmü de buradan çıkar. Bayılanın abdestinin bozulma hükmü de buradan çıkar. Yine abdest alır. Üçüncüsünde yine abdest alır ve der ki götürün beni. götürürler Mescid-i Nebevi'nin içerisine Hz. Ebubekir radiyallahu an hazretlerinin arkasına oturur.
Oturduğu yerden namazını kılar. Kulluktan taviz yoktur. Sen ne kadar büyük insan olursan ol. Sen istersen bulutların üzerinde uç. Sen istersen denizin üstünde yürü. Sen kulluğundan taviz vermeyeceksin. kulluğundan taviz verdiğinde bil ki sendeki bu haller şeytanidir. İstidraştır. Keramet değildir. Ahmet Rufay Hazretleri'nin sözüyle gökte kuşlar da uçar, denizde balıklar da yüzer. Bu çok önemli bir maharet değildir. Sen kulluk yapmaya gayret et der. Hak yolcusunun disturlarında ve onların aleminde. O yüzden önemli olan bir kimsenin üzerinden sudur eden keramet değildir.
En büyük keramet Allah'a kulluk etmektir. Kulluk Allah'ın farzlarını azı dişinden sımsıkı yapışmaktır. Kulluğun birinci derecesi, birinci merhalesi farzlara sımsıkı yapışmaktır. Bunun içerisinde haramlardan uzak durmak da vardır. Kulluktan tavizkarlık yapanlar, kullukta gevşeklik yapanlar, kullukta gevşeklik yapanlar, gevşektiklerini ve tavizlik lerini Allah'a yakınliğine bağlamasınlar ki bunlar sapıklıktır.
Allah muhafaza eylesin. Sakın ha. Bir de diğerleri var. İlk mutasavvıflardan kimileri Allah'a olan sevgilerinin peygamber için özel bir sevgiye yer bırakmadığını ileri sürebiliyorlardı. Bir gece rüyamda Resulullah'ı gördüm sallallahu aleyhi ve sellem'i. Buyurdu ki beni seviyor musun dedi. Lütfen beni mazır gör. Zira Allah sevgisi senin sevginden beni alıkoymuştur. Buyurdu ki her kim Allah'ı severse aslında beni sevmiş olur. Ferudettin Atta. Her kim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini severse aslında da Allah'ı sevmiştir. Bir kimse Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sevgisinde zirve olmadıkça Allah sevgisinde zirve olamaz.
Yol oradan geçer. Tabi biz onu Allah sevgisinde kemale ermiş bir kimseye buna bir sorduğumuzda evet o kimse der ki ben her daim diri olan Allah'ı severim. bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde vefat ettiğinde Hz. Ebu Bekir radıyallahu an hazretleriyle Hz. Ömer radıyallahu an hazretlerinin arasındaki perde hal gibidir. hani Hz. Ömer radıyallahu an hazretleri kılıcını çekti kim Muhammed öldü derse bu kılıcım ona bunun hakkını verir dedi. Hz. Ebu Bekir radıyallahu an hazretleri onu durdurdu. Dur ya Ebu Bekir biz hiç ölmeyen Allah'ın kuluyuz dedi. O esnada Hz. Ömer Efendimiz diyor ki içimden ılık bir şey aktı.
O esnada idrak etti. O esnada idrak etti. Bu bir haldir. Bu bir makamdır. Ama bir kimse oraya bu merdivenden yürüyerekten geçer. Bu Muhammed Mustafa'nın yoludur. O yoldan geçmedikçe o hale kavuşamazsınız. Peygamberin sünnetini taklit etmek her sadık Müslüman için bağlayıcı olduğundan Sufilerin uğraşlarından biri hadis derlemek olmuştur. Hadisle uğraşmak takdire şayan sayılmış olsa da kelime kopya etmekten çok dolaysız deneyime inanan pek çok Sufi tarafından karşı çıkılmıştır. Okuma yazma bilmeyen harekanı Resulullah'ın varisi onun fiiline uygun hareket edendir.
Kağıtlarının yüzünü karalayan değil demiştir. Değil demiş burada. Evet Sufiler belli bir zaman taklit ederler. Her Müslüman gibi. Her Müslüman önce taklit eder. Sufiler de önce taklit ederler. Taklidi çok hor görmeyin. Taklitten geçmek gerek mi? Evet. Ama taklidi hor görürsek Sünnet-i Resulullah'ı horlamış oluruz. Çünkü Hadis-i Şevt Hazreti Peygamber dedi ki ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın. O zaman taklidin öyle bir hali vardır ki bu zaruridir. Namazı taklit ederiz biz.
Hazreti Muhammed Mustafa'nın Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerinin kıldığı gibi kılarız. Bu taklit doğru taklittir. Met edilmiş taklittir. Yeni bir namaz şekli icat etmemiz mümkün değildir. O yüzden namaz kılma şeklini taklit ederiz. İbadetlerimizi taklit ederiz. Tavaftı, saydı. Taklit ederiz. Bu taklit belli şeylerde makuldür. Ama asıl önemli olan sufiler için tahkittir. Sufiler için asıl önemli olan vakaya iştahattır. Bu taklitten çıkmaktır artık. Vakaya iştahat eden bir kimsenin kalbi ilham alır. Vakaya iştahat eden bir kimsenin artık kalbi ilham aldığından ilmi merkezinden almaya başlar.
İlmi merkezinden almak Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiyle konuşmak, görüşmektir. Bu akıl üstü bir şeydir. Akılcılar bunu reddederler. Bu akıl üstü bir şeydir. Akılcılar bunu reddederler. Sufiler o yüzden Hz. Peygamber Sallallahu ve Sellem Hazretlerine bağlılığı onun sünnetlerine sadık duruşluğu çok önemserler. Ve kendilerine yol olarak da Sünnet-i Seniye'yi seçerler. Yol olarak Ahmet-i Mehmed'in onun bunun yolunu seçmezler. Derler ki biz Sünnet-i Seniye'ye uyarız. mezhebi inkar inkar etmek yoktur burada. Bazı yerlerde mezhepsel bir meselede darlık olabilir çünkü. Veya o mezhebin iştahı yaşanmaya bilinir.
Mezheplerin iştah edilmezse böyle bir sıkıntıları vardır. O yüzden yeniden iştahda mezhepler hep açık olmalı olmalıdır. Ve muhakkak iştahat kapısı açık olmalıdır. İştahat kapısını kapatanlar dini algılamakta güçlük çeken kör cahillerdir. Ve ne yazık ki de ümmeti de bu noktada darboğaza sokarlar. İştahat etmek dinin olmazsa olmaz bir halidir. Yoludur. İşte sufiler bu iştahat meselesinde vakkaya iştahat ederler. En taze en yeni en yenilebilecek en uygulanabilenir iştahat gerçek bir sufi topluluğundadır. Çünkü sufiler belli kimseler gibi belli kimseler gibi beş yıldızlı bilmem ne otellerinde kalmazlar.
Sufiler belli kimseler gibi rezidanslarda belli saraylarda yaşamazlar. Sufiler halkın içindedir. Sufiler halkın içinde yaşadıklarından halkın içerisinde yaşadıklarından dolayı birebir vakalarla meselelerle hadiselerle yüz yüzedirler. Sufiler mümkün olduğunca haftada bir haftada iki en az ayda bir şeyhleriyle sohbet ederler. Üstatlarıyla sohbet ederler. Birebir canlı birebir canlı üstadlarıyla olan sohbetlerinde sufiler başlarına gelen meseleleri vakaları üstadlarıyla paylaşırlar. Paylaştıkları zaman üstadları onlara hem zahiri hem batini vakalara iştahat getirir. Vakaya iştahat sadece zahirsel manada değildir.
Bir rüyası vardır, bir hali vardır. Herhangi bir işin içinden çıkamadığı bir ses duymuştur. Bunu kalkar üstadına anlatır. Üstadsız yol gidiyorum diyenler şeytanın maskarası olur bu yüzden. Yok biz üveysi olduk, üstadımız yok, biz üveysi yolundan gidiyoruz diyenler şeytanın maskarasıdır. Şeyhsiz, üstadsız bu yol gidilir diyenler şeytanın maskarası olurlar. Üstadı olmayanın üstadı şeytandır bu yolda. Çünkü gerçek bir mürşid kendi etrafında toplanmış olan kardeşlerinin meselelerine meselelerine anında vakkaya iştahat etmesi gerekir. Anında bir kimse uyandı, bir sesle uyandı.
Devamlı o ses onu takip ediyor. Devamlı ses ona hitap ediyor. Bu ilk önce dervişe çok tatlı gelir. İki gün sonra tadı bozulur. O üstadına söyleyecek onu. Böyle bir vakkayla karşılaşırsa. Bu işin manadaki vakkaya iştahattır. bir rüya görür, rüyası daraltır onu. Bu manada vakkaya iştahattır. O lütfedip arabasına binecek, otobüse binecek, yayan çıkacak, gidecek, üstadı neredeyse sohbetine katılacak, orada ona anlatacak. Bunlar manada iştahatlarıdır. Manada vakkaya iştahattır.
Öyle ben şeyhim, ben üstadım deyip koltuğa oturmakla olmaz bu işte. Öyle biz şeyhimizi uzaktan görelim yeter bize. Uzaktan görmekle yetmez. O dervişler çalışmıyor demek ki. O dervişler tembel. Benim uzaktan bakacağım bir şeyhim olamaz. Olamaz. Benim can fanusların arkasında oturan bir şeyhim olamaz. Benim şeyhim benim yediğimi yiyecek, benim içtiğimi içecek, benim çektiğim çileyi çekecek. Aç kalacaksa benimle beraber aç kalacak. Evet. birisi sarayda yaşayacak, birisi kenar mahallede yaşayacak, yok öyle bir şey. Hazreti Ömer radiyallahu an hazretlerinin sözü kulaklarından hiç gitmez.
Bir devlet başkanı en fakirinin yediğini yemiyorsa, en fakirinin giydiğini giymiyorsa yalancıdır demiştir. Bir üstad, bir üstad en fakirinin yediğini yemiyorsa, en fakirinin içtiğini içmiyorsa, en fakirinin giydiğini giymiyorsa yalancıdır o. Yalancıdır. Üstadımın bana söylediği söz şuydu. Mustafa Efendi, evin öyle olsun ki en fakir derviş geldiğinde bu koltuklardan benim evimde daha iyisi, bu perdeler benim evimden daha iyisi, bu halı benim evimde daha iyisi desin. Ölçü budur, bana verilen ölçü bu.
Başkasını bilemem. Bana verilen ölçü bu. Üstadımın bana verdiği ölçü bu. Mustafa Efendi, araban iyi olsun oğlum dedi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin atı en hızlı attı dedi. Emredersiniz efendim dedim. Evet, bana söylediği ölçü bu. Oğlum kopyon gidiyor her tarafa dedi. ölçü evet, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin atı en hızlıydı. Hiçbir at onu geçemiyordu. Geçemiyordu. Üç şey, üç şey, dünyadaki üç şey sizin için mükemmel bir şeydir.
Ne? Misafirlerinin rahat edeceği bir ev. İkincisi ne? Size hayırlı bir eş. Üçüncüsü ne? Sizi menziline ulaştıracak bir binek. Bu üç şey Müslümanın asli ihtiyacıdır. Üç şey, misafirin rahat edeceği bir ev. O yüzden İslam hukukunda alacak için birisinin evini sattıramazsınız. İkincisi, evin içerisine eş. Hayırlı bir eş. Üçüncüsü ne? Binek. O yüzden İslam hukukuna göre alacaklıyım deyip adamın arabasını sattıramazsınız. İslam hukukuna göre.
Ha şu anda İslam hukuku yok. Dileyen dilediğine sattırıyor, çarptırıyor, aldırıyor. O ayrı mesele. O ayrı mesele. Şu anda mesela alacağın var. Ya İslam hukukuna göre evini sattıramam diyemezsin. Neden İslam hukuku yok kardeşim? Arabasını sattıramam diyemezsin. Neden? Yok İslam hukuku. İslam hukukunun olmadığı bir yerde sen İslam hukukunu uygulayamazsın. Bakın İslam hukukunun olmadığı bir yerde sen tek başına İslam hukukunu uygulamaya kalkamazsın. Onun hakkında da hadis var. Darül harpte hadler tatbik edilmez. Bitti. Evet. Peygamber'in sünnet evet burayı okuduk.
Burayı de okuduk. Bu sayfayı anlamak kolay değil. Not. Okumayalım mı? Anlamayacaksak. Ya bu sayfayı anlamak kolay değil deyince hemen böyle bir korku kapladı beni. Cili'nin teozofisinde emir hakikat-i Muhammediye ile yani Muhammedi gerçek ve arketipik Muhammed eşit sayılır.
Biz bu kelimelere aşina değiliz. Burada arketipik Muhammed ne demek? Teozofisi ne demek? Canım kardeşim ben meslek lisesinden meslek lisesi ikinci sınıfta üç dersim vardı. Üçe geçmek için okuldan atılmış bir kimseyim. Ayak izi vardı. Sen şimdi böyle kelimeleri buraya yazınca biz bunları anlamakta güçlük çekiyoruz. İşin yoksa anlatıyorsun yani. Bu muta'nın dünyanın çalışma ilkesi olan külli Muhammed olarak görülmesine yol açacaktı. Allah'ın mutlak aşkınlığı onu deyim yerindeyse tek ve dünyanın hareketinden mutlak olarak uzak duran hareket etmeyen tanrı durumuna getirecektir.
Bir şey anlayan elini kaldırsın. Gözlerinize baktım gitti de gözleriniz çakmaklığı kalmadı. Okuyayım mi bir daha? Cili'nin cili kim? Cili bu kendisi normalde metafizik üzerine çok çalışma yapmış.
Yani mana üzerine çok çalışma yapmış bir kimse. Bu böyle ben bunu Müslüman değil olarak biliyorum. Müslüman mı? Benim sana verdiğim kitaptan mı bunları alıntı yaptın? İlk okumamışım bu kitabı ya. Başıma dert açacakmış. Benim kitaplık tabii. Kitap duruyordu orada. Hiç şeyde ne yaprağını bile açmadım. Önceden daha sık buluşuyorduk. Bu ara çok sık buluşamıyorduk. Dünyaya daldı çalışıyor. Geçen bir kahve içmeye geldi. Başıma dert açtım ben. Sen gördün değil mi kitaplık bunu?
Kitaplık da gördü. Bunu okudun mu? Hiç okumadım dedim. Hangini okudum ki onu okuyayım dedim. Ben bunu okuyayım getireyim iyi oku getir dedim ben. Bu muhteşem bir insan dedi. Kimdi onun yazarı? Hanvel Şımın. Anvel Şımın. Dedi ya bu çılgın bir adam dedi. Kadın mı? Adam kadın çılgın bir kimse bu dedi. Bunun dedi kitapları çok şey dedim al oku getirirsin dedim ben. Aldı getirdi başımıza iş aldık. Evet şimdi tekrar okuyayım ben de anladığımı aktaracağım size. Bu sayfa anlamak kolay değilmiş ya. Biz inşallah anlamaya çalışalım. Önceden yıllardan beri bana söylediği bir şey vardı.
Bu hafta hazır ol. Bu hafta oturduğun koltuktan zıplayacaksın başın tavana vuracak. Yani öyle sözler öyle sorular getirecekti. Daha hiç kafamız vurmadı değil mi? Hiç gören oldu mu kafamın tavana vurduğunu? Yok. Şimdi burayı da Allah'ın izniyle ilmi ilahisiyle aşmaya çalışacağız. Anlaşılmayan şeyi. Cili'nin teofizisinde emir hakikat-i Muhammediye ile yani Muhammedi gerçek ve arketipik Muhammedi eşit sayılır.
Bu muta'nın dünyanın çalışma ilkesi olan bu muta'a da başka bir kimse bu muta'nın dünyanın çalışma ilkesi olan külli Muhammedi olarak görülmesine yol açacaktı. Allah'ın mutlak aşkınlığı onu deyim yerindeyse tek ve dünyanın hareketinden mutlak olarak uzak duran hareket etmeyen Tanrı durumuna getirecektir. Cenab-ı Hak'tan gelen ilmi ilahi her varoluş her varoluşun ilk zuhur ettiği yer bu hakikat-i Muhammediye dediğimiz Hz.
Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Nuraniyeti nedir? biz bununla alakalı arkadaşlar kardeşler biliyorlar varlıkla alakalı meseleleri konuşurken Allah bir şey yarattı. Yarattığı şey Muhammed Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Bütün varoluş bu ruhaniyetin ve nuraniyetin içerisinde tecelli eder. Ve bu nuranetin ve nuraniyeti çepeçevre çevreleyen bu manada sıfatlarıyla Allah'tır. Ve burada her ne zuhur ederse varlığa direkt hakikat-i Muhammediye'nin üzerinden gider.
Ve varlık tamamiyetle hakikat-i Muhammediye'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti içindedir. Ve bu ruhaniyet ve nuraniyetin bütün içindeki çalışma sistemi denilen şey varlığın bütün bu noktadaki organizasyonu Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti üzerinden yürür.
Cenab-ı Hakk'ın ayeti kerimede ben ona ben ve melekler ona salatu selam getiriyorum. Sizler de salatu selam getirin. Ayeti kerimesinin sırrı budur. Çünkü melekler ve Cenab-ı Hak melekler bu manada hakikat-i Muhammediye'nin hayatlarını hakikat-i Muhammediye'ye muhtaçtırlar. ve Cenab-ı Hakk'ın tanınmaklığı bilinmeklığı hakikat-i Muhammediye'nin üzerinden olur. Gerçek ayna hakikat-i Muhammediye'dir. O yüzden Cenab-ı Hak hakikat-i Muhammediye'ye salatu selam getiriyorum demesi aynayı her an her an cilalaması ve aynaya her an sıfatlarıyla tecelli etmesidir.
Allah-u Alem. O yüzden bu normalde deyim yerindeyse tek ve dünyanın hareketinden mutlak olarak uzak duran hareket etmeyen Tanrı durmanı getirecektir dedi ve böylece Allah Celle Celaluhu dünya ve varlığın içerisindeki bütün hareketlerden kendisi tenzih olmuş olur zat noktasında. Bakın kendisi tenzih olmuş olur zat noktasında ve hakikat-i Muhammediye'nin içindedir bütün her şey. Allah'ın zatının içinde değildir. Her şey hakikat-i Muhammediye'nin sınırları içindedir. Ve bu sınır her daim gelişir her daim genişler. O yüzden bitmeyen miraç derim ben. Cenab-ı Hak'ın zat-ı uluhiyetinden her daim tecelliyet devam ettiğinden her daim bilinmekliği de devam eder.
Bu bilinmeklik ve tecelliyet hakikat-ı Muhammediye'nin üzerinden yürür. Bütün varlığın üzerindeki her şey hakikat-ı Muhammediye'nin üzerinden yürür. Ama o hakikat-ı Muhammediye'nin üzerinden yürürken hakikat-ı Muhammediye'nin kendine ait herhangi bir şeyi yoktur. O yüzden ayeti kerimede sen atmadın ben attım. O yüzden ayeti kerimede heva ve hevesinden konuşmadı. Benim emrimi yerine getirdi. Ayeti kerimelerinin sırrı da buradır. Varlığın üzerinden ne tecelli ederse etsin hepsi de hakikat-ı Muhammediye üzerinden tecelli eder. O yüzden Hz. Muhammedi Mustafa bütün insanlara ve cinnilere gönderilmiş peygamberdir.
Belli bir kavme, belli bir coğrafyaya gönderilmemiştir. Sadece dünyaya gönderilmiş bir peygamber değildir. Hz. Muhammedi Mustafa bütün varlık alemine gönderilmiş bir peygamberdir. O yüzden varlığın ne tarafına dönerse dönsün bir kimse ne tarafa bakarsa baksın ne tarafa yönelirse yönelsin Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetini ve nuraniyetini görecektir. Ve varlığın hangi perdesine bakarsa baksın o perdedeki bütün melekler Hz. Muhammed Mustafa'ya salatu selam getirdiğini duyacaktır. O yüzden her an Cenab-ı Hak'ın keyfiyeti kendisine ait olan bakın keyfiyeti kendisine ait olan Hz. Muhammed Mustafa'ya salatu selam getirmesi tekrar söylüyorum keyfiyeti Cenab-ı Hak'ın kendisine aittir.
Biz o salatu selamdan neyi kastettiğini tam olarak anlamamız bilmemiz mümkün değildir. Kelime karşılığı met etmektir. Kelime karşılığı salatu selamın kelime karşılığı met etmektir. Ama Cenab-ı Hakk'ın met etmesi Cenab-ı Hakk'ın salatu selam getirmesi akıl üstü bir şeydir. Akıl üstü bir şey. Ve bu bugün konuştuğum bugün anlattığım sohbeti yarın da size anlatırsam bilin ki benim de aklım ve kalbim körelmiştir.
Bu akıl üstü bir şeydir. Bu idrak üstü bir şeydir. Ve varlığın tamamı varlığın tamamı Muhammed-ı Mustafa'nın ruhaniyetine ve nuraniyetine muhtaçtır. Onun hadislerine saldırmana onun mucizelerine saldıranlara şedid bir şekilde fütursuz bir şekilde cevap vermemin sebebi ilahi rahmeti de budur. Onlar Hz. Muhammed-ı Mustafa'nın ne olduğunu tanımaktan uzak akılperest akıllarını ilahlaştırmış zavallılardır. Çünkü varlığın tamamında Muhammed-ı Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti varlığın tamamında Muhammed-ı Mustafa'nın peygamberlik mührü vardır.
Varlığın tamamında peygamberlik mührünü görmemiş bir göz kemale ermemiştir. O yüzden sufilerde seyri sulukun seyri sulukun en önemli son noktası varlığın tamamında Muhammed-ı Mustafa'nın ruhaniyetinde ve nuraniyetinde fena olmak ve onda beka olmak vardır. Muhammed-ı Mustafa'nın ruhaniyetinde ve nuraniyetinde fenalığı ve bekalığı yaşamayan bir üstad üstad değildir. Üstad değildir. O yüzden ne tarafa yönelirse yönelsin ne tarafa bakarsa baksın varlığın üzerinde Muhammed-ı Mustafa'nın mührünü görecektir.
Ve o yüzden sufiler sünnet-i Resulullah'a çok sık bağlı o yüzden sufiler sufiler yaşayan bir sünnet-i seniyedir. Sufiler yaşayan bir sünnet-i seniyedir. Onlar bu noktada her daim kendilerine yol olarak sünnet-i seniyedir. Sünnet-i seniyedir. Sünnet-i seniyedir. Sünnet-i seçtiklerinden yaşayan birer sünnet-i seniyedir. İşte burada bütün varlığın üzerindeki çalışma ilkesi her şeyi Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Bunu görmek bunu görmek ancak yine döneceğim farzlar nafileler ve Allah'ı sevmektir.
Mesela bir Adi Şevri Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hz. der ki beni annenizden babanızdan eşlerinizden çocuklarınızdan mallarınızdan canlarınızdan daha fazla sevmedikçe imanınız kemale ermez der. Bu tanrılık değildir. Bu tanrılık değildir. Sakın ha. Çünkü senin malının üzerine Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti vardır. Annenin üzerinde babanın üzerinde eşinin üzerinde çocuklarının üzerinde kendi canının üzerinde Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetinin bu noktada mührü vardır. Sen bunu görmedikçe kemale ermezsin. Sen bunu görmedikçe kemale ermezsin.
Asla asla bunu gördüysen bunu gördüğün yüze mi vurabilirsin? Bunu gördüğün kimseye tokat mı vurabilirsin? Bunu gördüğün kimseye zalimlik mi yapabilirsin? Bunu gördüğün bir kimseye hainlik mi yapabilirsin? Bunu gördüğün bir kimseye ne yapabilirsin? Zarar mı verebilirsin? Bu muhteşem bir şeydir. Reynold Nicholson şöyle der. Bu Nicholson meşhurdur. Ben bir de böyle utanlaraktan üzülerekten söylerim. İlk Hazreti Mevlana Celaleti Rum Hazretleri ile olan araştırmaları yapan kimsedir. Acı bir şey bu. Acı bir şey bu.
Bu Nicholson denilen adam sadece Hazreti Mevlana ile alakalı araştırmalar yapmamış. Tasavvuf üzerine Sufilik üzerine Arabi üzerine araştırmalar yapmış. Acı bir şey daha söyleyeyim. Mevlana araştırmacıları şu anda kendilerine acı bir şey bakın bunlar. Şey olarak delil olarak yol olarak hani atıfta bulunacaklar ya Nicholson alıyorlar. Evet. Evet. Yani bakın şeylere mesnevi araştırmalarına Hazreti Mevlana araştırmalarına Nicholson'ı hep göreceksiniz. Evet. Allah aslında dünyanın yaratıcısı olarak kalır. Ama artık doğrudan yöneticisi değildir.
Evet Nicholson'ın enteresan böyle bir şey var. bunu başka soruda da sormuştun bana. Değil mi? Mutlak olarak aşkındır. Ve göksel feleklerin hareketi onun birliğiyle kıyaslanamayacağı için bu görev buyruğuyla felekleri hareket ettirecek birisine yani mutaaya verilir. Muta'a Allah ile özdeş değildir. Dolayısıyla yaratılmış bir varlık olmalıdır. Bu işte Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazreti'nin ruhaniyeti ve nuraniyeti bunun adına Hakikat-i Muhammediye yani ben de Hakikat-i Muhammediye diyorum. Bu normalde bu işlerle uğraşanlar da Hakikat-i Muhammediye diyorlar.
Bunu Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazreti'nin cismiyle karıştırmayın. Yani bedeniyle karıştırmayın bunu. Bu bahsettim Hakikat-i Muhammediye bir bedene sığacak gibi bir şey değil. Öyle değil yani. Bedenler sizi aldatmasın. Yani bedeni normal insan gibi gördüğünüz şeylerin manada devasa varlıkları vardır.
Biz şimdi insanı normal bir insanı 1.75 boyunda 70 kilo ağırlığında görüyoruz ya mesela cennetlik bir kimsenin cennetlik bir kimsenin vücudunu bileniniz var mı? Cehennemlik bir kimsenin vücudunu bileniniz var mı?
Cehennemlik bir kimsenin sadece bir baldırı ne kadar tahmini söyleyeyim mi? Uludağ kadar bir baldırı. Manada çok değişiktir her şey. Yani o kadar değişiktir ki zahirde böyle çelimsiz gördüğünüz bir kimse manada devasa bir şeydir. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakikati Muhammediye dediğimizde böyle hani onun vücuduyla kıyaslamayın bunu. Allah muhafaza eylesin. Ya burada da aynı az önceki meselenin açıklaması gibi bu. Allah'ın suretinde yaratılmış göksel insanın Muhammed'in arketipsel ilk örnek asıl numine ruhunu temsil eder ve evrenin düzeninin ve bakasının bağlı olduğu külli kudret olarak kabul edilir.
Tabi bu tez bu söylem Muhyiddin İbni Arabi'ye aittir. Şu cilliden buraya kadar Reynold Nicholson'ın söylediği bütün hepsi de Muhyiddin İbni Arabi'dendir. Evet. Bunu fütuhatında bahseder. fütuhatında bu tez tamamıyla Muhyiddin İbni Arabi'nin şekillendirmesidir. Bütün varlık bu manada hakikat-i Muhammediye'nin içinde dönmektedir.
Ve varlığın içerisindeki bütün sükun ve hareketler bütün fiilyatlar ve bütün bu noktadaki tabiri caizse denklemler Muhammed-i Mustafa'nın üzerinden tecelli eder. Ve Cenab-ı Hak varlığın üzerinde tecelli ettireceği her şeyi her şeyi ilk aşkınlık noktası olarak ilk zuhura çıktığı noktada Muhammed-i Mustafa'ya çarptırır tecelli ettirir.
Hatta Arabi'ye göre Arabi'ye göre burada Muhammed-i Mustafa ile tabiri caizse Allah olgusunun arasında bir hayal perdesi vardır. Biz buna incecik bir zar diyelim anlayabilmemiz için söylüyorum. Ama bu hayal perdesi zahiri bir şey değildir. Siz nefes verseniz sizin dudağınızın dibindeki kimse ilk nefesi algılayacak olan odur. Ben burada şimdi bir nefes vermiş olsam ilk algılayacak olan öndekinlerdir.
Son algılayacak olan kapının dışındakidir. İnsanız bunu şimdi ilahi akıl ilim olarak görün. İlmin ilk tecelli ettiği alan Hazreti Muhammed Mustafa'nın üzerinde kurulmuş olan hakikat Muhammediye makamıdır. Burası bir makamdır ha. Bakın burası bir makamdır. Varlığın başlangıcı da oradadır. Varlığın başlangıcı da oradadır. Bakın varlığın başlangıcı. O zaman Cenab-ı Hak'tan sudur ilk ne var hepsi de hakikat-ı Muhammedi'nin üzerinden tecelli eder.
Hepsi de ve bunun iyi anlaşılması lazım. Hani deriz ya biz hani bu kötülük neden deriz ya buradaki yaratma direkt Allah'a aittir. işlevsellik Hz. Muhammed-i Mustafa'nın üzerinden kurulu hakikat-i Muhammediye'ye aittir. İşlevsellik bizde beyin vardır beyin duyar görür öyle değil mi? Kendince mekanizması budur. İşlevsellik nereye aittir? Omuriliğe aittir. Dikkat edin bizim işlevselliğimiz omuriliğe aittir.
omuriliğin bir damarında bir sıkıntı olmuş olsa o damar neyi ilgilendiriyor? İşte parmaklarımızı böyle titretmemeye yarıyor. Şimdi bizim enişte damat omurilikte bir sıkıntı olursa elimiz titremeye başlar mı? Ama aklımız titremesini istemez öyle değil mi? Akıl olarak bu elim titremesini isteriz. Ama omurilik ne yazık ki aklın yörüngesinde değildir o esnada değil mi? Kendine ait bir işlevselliği var. Öyle değil mi? Teşekkür ederim. Bu noktada omurilik işlevsellik yapar bizde. Bakın işlevsellik gözü açıp kapatmak omurilikle alakalıdır.
Bütün bizim kaslarımız bütün kaslarımız omuriliğe bağlıdır. Bütün sinir sistemi omuriliğe bağlıdır. Vücudun işlevselliği omurilikle alakalıdır. Bizim vücudumuzun. Bunun içinden çıkabilmenin yolunu Cenab-ı Hak böyle gösterdi şimdi. Akıl seni sola doğru döndürmek ister. Sola dönder omurilikte ve sinirlerde problem var ise sen sola dönemezsin. İşlevsellik neye ait oldu? Omuriliğe ait oldu. Sizin bütün fiiliyatınız bakın fiiliyatınız omuriliğe bağlandı. Omuriliğe bağlandı. İşte varlığın tamamının omuriliği hakikat-i Muhammediye'dir.
Bakın varlığın tamamının işlevselliği hakikat-i Muhammediye aittir. Hakikat-i Muhammediye muazzam olmalı. Parlaklığı son son haddede olmalı. İşlevselliği mükemmel olmalı. Çünkü onu yaratan mükemmel. Bakın onu yaratan mükemmel. Ve o varlık vücudunun varlık vücudunun bu manada aklı tabiri caizse Allah'tır. Ama işlevselliği hakikat-i Muhammediye'dir. Mesele anlaşıldı mı şimdi? Anlaşılması en zor olan yer burasıydı. Zor olan şey kolaylaştı mı?
Senin için söylüyorum. Kolaylaştı mı? Evet. Yedinci sayfadan devam edeceğiz. Saat 10'u 20 geçiyor. Bu pararaf bizi Hz. Muhammed'in Arabi tarafından son hali verilen rolüne götürür. Ooo biz parmak basmışız demek ki. Hayırlısı. Yedinci sayfadan devam edeceğiz. Bunun içinde ayrıca teşekkür gerçekten Haşim Baba harika bir nefes vermiş.
Öyle diyeyim. Şimdi herkes toplandığında sohbetimi ben Haşim Baba'nın nefesiyle kapatacağım. İnşallah. Çünkü gerçekten beni derinden etkiledi Haşim Baba'nın nefesi. İnşallah hep beraber bir daha deneyelim. Tamam. Bu Haşim Baba kendisi Behtaşi dedesiymiş. Tabii ben yine sözü en baştan alayım. Şimdi en baştan almazsam diyecek ki Mustafa Kemal Atatürk'ü es geçtin gene. Diyebilir çünkü bana söyleyebilir öyle. Es geçmem hiçbir zaman kim bu vatana bu millete hizmet ettiyse zerre miktarınca ona saygı duyarız. Onu başımıza tac ederiz. Kendi devlet büyüklerimize sövenlerden kendi devlet büyüklerimize laf söyleyenlerden değiliz.
Hatalarıyla günahlarıyla iyilikleriyle kötülükleriyle bu alemden göçüp gitmişler. Muhakkak ki herkesin her kul gibi herkesin hatası vardır. bizim de hatamız olacaktır. Hepimizin hatası olacaktır. Ne olursa olsun bu topraklara hizmet eden her kim ise her kim ise onlara sövücülerden olmayınız. Onlara lanet eden beddua edenlerden olmayınız. Onlar bir hata yaptıysa siz hatasını düzeltin. Elinizi kolunuzu tutan mı olur? Elinizi kolunuzu kıvıran mı olur? Siz düzeltin. Eyvallah. Çanakkale Deniz Zaferi'nin 103. yıl dönümü başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.
Bektaşi Haşim Baba erenlerimizin şehit düşen oğlu için yazdığı nefes. yahu gelib oğlu önünde arı burnunda al bayrak altında öldün mü yahu besmeleyle varıp attın topunu düşmana korkuyu saldın mı yahu bir sabah düşümde suretin gördüm şubenin önünde künyeni aldım hasret çıbanına pençemi vurdum artık oralarda kaldın mı yahu Muhammed Muhammed Ali'dir ismi oğlumun şehitliğe koştu cismi oğlumun bize yadigardır resmi oğlumun gözüme yaş diye
geldin mi yahu yarin mi çağırdı koşarak gittin şarkı söyleyerek coşarak gittin dağları denizleri aşarak gittin şehitlik sırrına erdin mi yahu dağlar bulutlandı bülbüller sustu avazın yükseldi düşmanlar pustu ne çabuk arzuladın Cenab-ı dostu sonunda rütbeni buldun mu yahu israfil surrudur hücum borusu şehit olanların yoktur sorusu diri bekliyorduk işin doğrusu kopmuş güller gibi soldun mu yahu haşimin de oğlu gitti merhaba akıtacak yaşlar bitti merhaba bu dert
bizi deli etti merhaba vatana canını verdin mi yahu vatana canını verdin mi yahu vatana canını verdin mi yahu Allah bizi canını verenlerden eylesin cümlemiz inşallah geceniz hayır olsun Allah sizden razı olsun tüm şehitlerimizi ve vatan için mücadele edenlerin ruhaniyetlerine ve ruhlarına el fatih aman selam amin restur on is and
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.