Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 17 Ağustos 2019

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 17 Ağustos 2019 · 1:04:49

Allah gününüzü, gecenizi, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak umduklarınıza nâil eylesin, korktuklarınıza nâfsi muhafaza eylesin. Ümmet-i Muhammed'i birlik, dirlik, beraberlik görsün. Cenab-ı Hak kendi içimizde şeytan ve nefisle, dışımızda her türlü haramlarla mücadele azmi versin inşallah.
Kaçıncı bir yiğit? Zahiri sebep, hakiki sebep olmaksızın kendi kendine nasıl meydana gelir?
Enbiyaya rehber olan o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir. Bir sebepler var, sebepler dairesinde dolaşan ama enbiyaya rehber olan sebepler, bu sebepler dairesinden daha yüksektir. Neden? O çünkü özün özü, hikmetin içi. O normalde asıl hakikat merkezi o enbiyada. O enbiyalar çünkü meselenin ne olduğunu, perdenin gerisini biliyor.
Perdenin gerisini bildikleri için onlar normalde işin hakikatine ram olmuşlar, hakikatini görmüşler. O yüzden enbiyaya rehber olan o sebepler, yani enbiyanın gördüğü o hakikatler, enbiyanın gördüğü o hikmetler, hikmetler, görünenlerin üstündedir. Tabii bununla alakalı meseleyi genişletmek çok mümkün. Mesela işte Hızır aleyhisselam, onu Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'inde bir kul olarak nitelendiriyor. Ama hadis-i şerflerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onu Hızır aleyhisselam olarak nitelendiriyor. Öyle söylüyor. Veyahut da eski ahitte de, yeni ahitte de onun adı Hızır olarak geçiyor. Yani buradan eski ahitte, yeni ahitte onun adı Hızır olarak geçiyor diye bir kısım bu sonradan doğma, bu bir kısım kimseler işte bu İsrailiyattandır, biz bunu reddederiz.
İşte Kur'an-ı Kerim ona Hızır demedi, o yüzden biz de ona Hızır demeyiz. Kur'an-ı Kerim onu bir kul olarak gördü, biz de onu bir kul olarak görürüz deyip, bu hadis inkarcıları bu mesele başka veçeden bakıyor. Ama mesela Hızır aleyhisselam da sebeplerin üstündeki hakikat, ilmi, ledün ilmi vardı. Normalde henüz daha Musa aleyhisselama o ilmi, ledün ilmi verilmemişti. İlmi, ledün ilmi verilmediğinden dolayı Cenab-ı Hakk'a hani bir konuşmasında, bir sohbet esnasında oradan birisi dedi ki, ''Ya Musa senden daha alim bir kimse var mı? Senden daha ilmi yüce bir kimse var mı?'' deyince Musa aleyhisselam yok dedi. Musa aleyhisselam yok deyince, Musa aleyhisselamın Allah'la görüşmesi, konuşması kesildi.
Bu şatahatvari bir sözdü çünkü. O normalde o şatahatvari sözünden dolayı Cenab-ı Hakk Musa aleyhisselamla konuşmayı kesti. Konuşmayı kesince Musa aleyhisselam Tur-i Sina'ya gitti. Tur-i Sina'da secdede başladı ağlamaya, yalvarmaya. Hani konuşmanın kesilme sebebi ne? O güne kadar normalde Cenab-ı Hakk'la görüşüyor, konuşuyor. Ama o görüşme, o konuşma kesilince Tur-i Sina'da ağlamaya başladı. Ağlamaya başlayınca Cenab-ı Hakk ona hitap etti. Dedi ki, filanca yerde sohbet esnasında, ''Benden daha fazla, senden daha fazla alim varım.'' diye sorduklarında, ''Sende yok.'' dedin. Bu Allah'ın tahaccubuna gitti. O zaman Musa aleyhisselam dedi ki, ''Ya Rabbi kimdir o? Ben onu tanımak isterim.'' Bundan sonrasını Kur'an'dan devam edelim.
''Ben onu tanımak isterim.'' deyince, malum işte sen denizin kenarına git, yanına kurutulmuş balık al. Ne zaman o balıklar canlandı? Balıklar canlandı. Orada bir kuluma denk geleceksin. İşte o kulumda sende olmayan ilim. İlmi ledin var. Yani İslam uleması bunu ilmi ledin olarak nitelendiriyor. Tabii bu sefer Musa aleyhisselam, yanındaki hizmetkarı da, şimdi yanınmayayım, Yahya aleyhisselam olması lazım.
Genç daha. Onu da yanına alarak kurutulmuş balıkları da alıp, malum işte okumuşsunuzdur herhangi bir yerde, denizin kenarına, Kızıldeniz'in kenarında giderken, sohbet ederken bir bakıyorlar ki, balıklar canlanmış, hatta balıkların bulunduğu keseden balıklar çıkmışlar, kendileri denize gitmişler. Diyorlar ki sohbete daldık, biz bu meseleyi hani unuttuk, tekrar geri dönüyorlar. Tekrar geri dönünce, hani orada bir zatın birisi, yan gelmiş, deryaya doğru bakıyor, ona selam veriyor, Aleyküm Selam Aleyküm deyince, Musa Aleyküm Selam, o da Aleyküm Selam Ya Musa diyor. Aleyküm Selam Ya Musa deyince, daha tanışmadan, ben aradığımı buldum diyor. Tamam. Bir yanındakine diyor ki, sen git bak işine, ben aradığımı buldum.
Velhasıl Musa Aleyküm Selam ile başlıyor konuşmaya. Musa Aleyküm Selam diyor ki, benim ilmime dayanamazsın, benim yaptığımı dayanamazsın. Bu sabredilecek bir şey değil. Musa Aleyküm diyor ki, ben sabredeceğim. buna sabır gösterenlerden olacağım. Olur, tamam, anlaşıyorlar. Uzakta bir balıkçı gemisi var. Hızır Aleyküm Selam uzaktaki gemiye sesleniyor. Hey gemidekiler, biz burada iki ihtiyarız diyor. Biz burada iki ihtiyarız. Bizi buradan alın deyince, gemidekiler sesi işitiyorlar. Hemen bir küçük bir kayık indiriyorlar. Fış fış fış fış geliyor birisi. Bu ikisini alıyor kayıya, kayıya, dosdoğru gemiye götürüyorlar. Bakıyorlar gemideki insanlar. İki tane yaşlı, pir, fani kimse.
İşte yediriyorlar, içiriyorlar, yatırıyorlar. Bir müddet gemide yolculuk yapıyorlar. Bir kıyıya yanaşınca, Hızır Aleyküm Selam geminin tabanına iniyor, bir tane balta alıyor, baltayla başlıyor. Gemin tabanını normalde delmeye. Musa Aleyküm Selam diyor ki, ya ne yapıyorsun? Bu çocuklar bize iyilik yaptılar. Sen onların gemilerini deliyorsun. Musa'ya dönüyor. Ben hani diyor, benim işime karışmayacaktın. Karışmayacaktın. Sabredecektin. Özür diliyor, tövbe ediyor. Musa Aleyküm Selam. Tabi demirin, gemiyi deliyor. Hızır Aleyküm Selam. Gemiyi deldikten sonra, hoş, birden sular geliyor. Suya elinle işaret ediyor. Sakin ol, dur diyor. Su duruyor. Başka su gelmiyor gemiye.
Oradan iniyorlar tabi. Limana. Limandan giderlerken, bakıyor ki orada bir çocuklar oynuyorlar orada. Bunu böyle insanlar, böyle akıllarına uyup da inkar ederler diye, tefsirciler bunu böyle, biraz tabiri caizse eğip bükmeye çalışırlar. İşte yok ecelini kazaya getirdi, yok şunu şöyle yaptı, yok bunu böyle yaptı diye. Direkt ayet-i kerimede diyor ki, Hızır Aleyküm Selam onu öldürdü. Hızır çocuğu öldürüyor. Diyor ki, pes ya. Bir de çocuk katil oldu. Diyor ki, ben sana karışma demedim mi? Bir daha tövbe ediyorlar. Bir de yol ahitleşiyorlar. Üçüncüsünde bir işte duvar var. Yıkılmış.
Haydi bakalım bir de duvar örmeye başlıyorlar. Musa Aleyhisselam diyor ki, ya şurada diyor, bir lokma yemek veren olmadı, su veren olmadı. Açlıktan bir taraf olduk. Bir şurada yatın, iki ihtiyarsınız diyen olmadı. Sen bir de diyor, ondan sonra, duvar ördürüyorsun bana. Şeyhim bunu anlatırken, tam böyle inşaatçı ağzıyla anlatırdı. Harç ver, çamur ver, taş ver, çamur ver, taş ver, harç ver, öyle, böyle hızla duvarı tamir ediyor. Duvarı tamir ettikten sonra, bu üç kıssanın, üçü de, hem eski ahitte, hem yeni ahitte, hem Kur'an'da geçer. Dördüncüsünü söylüyorum. bunu ehli tasavvuf kabul eder. Oradan bir taht düşüyorlar tabii, yürü diyor tekrar.
Tekrar yürüyorlar, şehirden dışarı çıkıyorlar. Şehrin dışında bir su kanalı, ne güzel su da akıyor orada. Bir güzel abdest alıyorlar. Namazlarını kılıyorlar. Su içiyorlar. Dinleniyorlar. Tam kalkacaklar. Hızır Aleyhisselam, eline gene bir çapa, bir kazma alıyor. O su yolunu başlıyor kırmaya, dökmeye. Ya sen ne kadar diyor, muzır bir insansın. Musa Aleyhisselam. Diyor ne güzel, şurada su içtik, namaz kıldık, ihtiyacımızı gördük. Sen diyor, bir de su kanalını kırmaya başladın. İnsanların hayrına olan bir şeyi bertaraf ediyorsun. Diyor ki, yolumuz buraya kadar. Bakın bu, perdenin gerisi. Yani, ilmi hakikat. Yani, ilmi ledün. Şimdi anlatacağım bir şey.
Bu, Hz. Pir'in, Enbiya'ya rehber olan sebepler dediği. Enbiya'ya rehber. Enbiya, zahire göre hareket etmiyor. İnsanların içerisinde, zahire göre hareket ediyormuş gibi davranıyorlar. Ama hakikatte, zahirde ne olup ne gitti, onların çok umurlarında değil. Onlar hakikate göre, yani, ilmi ilahiyeden aldıkları emre göre hareket ediyorlar. O diyor ki, dur, burada bitti yolumuz. Diyor ki, o geminin sahipleri, yedi tane diyor, çok iyi erkek kardeşler, yaşlı bir anne babaları var. bunlar balıkçılık yaparaktan, hem kendilerini geçindiriyorlar, hem o yaşlı anne babalarını geçindiriyorlar, bakıyorlar. Dikkat edin buradaki inceliğe. Bir erkek evladın, anne babasına bakması farzdır.
Hani, hadis-i şerifte, üç adım atıyor ya, birinci adım atıyor, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem mazeretleri, minbere çıkarken, amin diyor, ikinciye atıyor, amin diyor, üçüncüye atıyor, amin. Ashab soruyor, üç tane amin dedin ya Resulallah, bunda hikmet ne? Birinci adım attım da diyor, Cebrail aleyhisselam geldi, dedi ki, ey Muhammed, sallallahu aleyhi ve sellem, kim Ramazan ayına denk gelir de, affolmazsa Allah ve melekler, ona lanet etsin dedi, Cebrail aleyhisselam, ben de amin dedim diyor.
İkinci adım attı, dedi ki diyor, kimin anne ve babası, yanında ihtiyarlar da, cennete girmezse, ona da Allah ve melekler, lanet etsin dedi, ben de amin dedim diyor. Üçüncüsü, bir toplulukta, senin adın anılır da, o toplulukta, sana salatu selam getirilmezse, ona da Allah lanet etsin, dedi, ben de amin dedim der diyor. Şimdi bakın, o yedi tane genç erkek, yaşlı anne babalarına baktıkları için, Cenab-ı Hak onları koruyor. Ve deliyor, ya gemili, suyu da duruyor, diyor ki, o limanda bir zalim, bir hükümdar vardı. O zalim hükümdar, bütün gemilere, ve içindeki tayfasına el koyuyordu. Ve gidip, başka bir ülkeye zulmetmeye gidecekti. gidecekti, o ülkenin işte, insanlarını yağmalacak, öldürecek, ırzına tecavüz edecek, oraya, şerre gidecekti yani.
Diyor ki, gemiyi deldim, suya da dur, selamet ol dedim. Diyor, o kralın, askerleri gelecekler, gemiye el koymak için, içeri girecekler, bakacaklar ki diyor, gemi su alıyor, hızla gemiyi terk edecekler. O çocuklar diyor, gemici, onlar diyor, suda yükselmediğinden dolayı, benim deldiğim yeri tamir edecekler diyor. İçeride kaz bir suyu da boşaltacaklar, yine anne ve babalarına bakmaya, devam edecekler. Sen bunu diyor, görmedin. İlmi ledün bu. Hikmet, hakikat bu. Kur'an'la sabit. Sen bunu görmedin. İkincisinde diyor, o çocuğu öldürdüm, kızdın bana diyor. O çocuğun çok salih bir anne babası var. Çok salih. Eğer diyor, o çocuk büyüseydi, baktım ki diyor, lef-i mahfuza, o çocuk büyüdüğünde, anne babasını dinden, imandan edecek.
Öyle olmaktansa dedi, diyor, Allah izin verdi bana. Ben o çocuğu öldürdüm. Şimdi 3-5 gün yas tutacaklar. Sonra diyor, Allah onlara sabırlarından ve iyiliklerinden dolayı, salih bir erkeke evlat verecek. Ve onların da diyor, cennetlik olmalarını engellemeyecek. O yüzden diyor, o çocuğu öldürdüm. Ama sen bunu da görmedin diyor. Üçüncüsü diyor, duvarı ördük. O duvar diyor, iki oğlan kardeşindi, yetim. Onların babaları diyor, çok cömertti. Hayır ehli bir kimseydi. Ama diyor, öldü. Şimdi diyor, o duvarın içerisinde bir teneke altın vardı. Bu çocukların dayıları da hain, din bilmez, iman bilmez, yol yordam bilmez, hoyrat bir kimselerdi diyor.
Eğer o altını bulurlarsa, bu çocuklara bir şey bırakmazlar, yerler içerler, bunu hovardalıkta bitirirlerdi. Duvarı ördüm ki diyor, o çocuklar büyüyünce kadar altın orada saklanacak, duvarın içinde. Ve o çocuklar büyüdüğünde o altını bulacaklar, babaların hayır yolu devam edecek diyor. Sen bunu da görmedin. Orada diyor, su künkünü, su yolunu kırdım. Baktım ki diyor, o suyu getiren, tamir eden, orada çalışan, kim ne yaptıysa diyor. Cennette sekizinci makamete, kata çıkmışlar. Hani hadis-i şerif var ya, amel defteri kapanmaz, kime su getiren, yol açan, talebe yetiştiren, böyle işte, okul medrese yapan, orada, oralarda hocalık yapan, bunların normalde, hayır defterleri kapanmıyor.
Hayırlı evlat yetiştiren, insan hayırlı bir evlat yetişmiş. Hayırlı bir evlat yetişince de, ne yapıyor? Anne babasının hayır defteri kapanmıyor. Anne babası iman ehliyse. O yüzden diyor, o su yolunu, yapan, eden, getiren, götüren, sebep olan, hepsi diyor, cennetlik olmuş. O bölgenin insanı, cömerti insanlar diyor, o bölgenin insanı. Şimdi diyor, onlar yeniden su yolunu tamir edecekler, künkleri tamir edecekler, kırılanları, bu suyu düzeltecekler, o düzeltenler de diyor, cennetin sekizinci katına çıkacaklar. Bunu da görmedin diyor, sonra bu da şeyhimden. seddar Allah diyor, tekrar kayboluyor göz önünden. Şimdi, bu işin hakikati. O yüzden Hazreti Pir diyor ki, enbiyaya rehber olan sebepler, bu görünen sebeplerden daha yüksektir.
Neden? Enbiya çünkü onu, hakikatini görür. Bununla alakalı, Şeyh Efendi Hazretleri, bir kıssa anlatırdı. Onu da anlatayım, hem de Şeyh Efendi'yi yad etmiş olalım. İnşallah. Allah, Rabbim inşallah, makamını âle eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri anlatırdı. Onun normalde, ikinci şeyhi, Antepli Bilal Nadir Hazretleri'ydi. Daha önce Nevşehir'de, bir şeyhe intisap etmiş. Nevşehir'deki o şeyh, kamil bir kimse değilmiş. Sonra rüyasında görüyor, rüyasında görünce, Antepli Bilal Nadir Hazretleri'ne intisap ediyor. Bilal Nadir Hazretleri'ne, Nakib-i Nugabba haline kadar geliyor. Sonra Bilal Nadir Hazretleri, ölmezden önce, Şeyh Efendi Hazretleri'ne diyor ki, evladım, Çorum'daki Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'ne gidip, intisap et diyor.
Biz vefat ettikten sonra. Çünkü Bilal Nadir Hazretleri de, normalde onu beşinci esmaya kadar getirmiş. Bilal Nadir Hazretleri'nin bir kısasını anlatmıştı bana. Bir gün Bilal Nadir Hazretleri, dervişlerle beraber, şeye çıkmışlar, ne o? Pikniğe gitmişler. Tabii o zamanlar baskı var, basılıyorlar, şey yapıyorlar. Bilal Nadir Hazretleri, idamdan yargılanan, Cumhuriyet'te, Cumhuriyet'in ilk yıllarında, idamdan yargılanıyor. Sinop cezaevinde yatıyor, uzun müddet. bu hani irticadan dolayı, uzun müddet çile çeken kimselerden birisi. Neyse, tabii cezaevinden çıktıktan sonra oluyor artık bunlar. Cezaevinden çıktıktan sonra, neyse, böyle bir kıra gitmişler. Hem zikrullah yapacaklar, hem piknik yapacaklar.
Tam böyle işte, herkes teşkilatı kurarken, bir deli dana koşuyor oradan. Bilal Nadir Hazretleri diyor ki, tutun şu danayı. Tabii şeyh efendi emretmiş, şimdiki dervişler gibi değil, eski dervişler. Tut tutuyorlar, yık yıkıyorlar. Şey yok, itiraz yok. Koşa koşa tutuyorlar. Getirin diyor danayı, getiriyorlar danayı. Kesin diyor, çekin besmeleyi, kesin danayı. Çekiyorlar besmeleyi, kesiyorlar. Her toplulukta muhakkak, aklına vuran kalbi bozulan olur. Dervişler fısıldamaya başlıyorlar. Gitti diyorlar, elin garibinin danası. Şeyh efendi, böyle yapmazdı ama. Allah Allah. Gitti demiş ya, birinin dana gitti.
Kesin kesiyor. Yüz yüzüyorlar, parçalıyorlar. Başlıyorlar doğrama. Kendi kendilerde konuşuyorlarmış kimisi. Gitti diyormuş, garibin danası. Bu helal mi, değil mi, yenir mi, yenmez mi? Tabi her dergahta, fıkıhı kuvvetli olan kendince, alim geçinenler de var. Ama hakikat perdesi, hakikat penceresi ayrı. Kazanları kuruyorlar, başlıyorlar kavurma. Antep ya, kebapsız durur mu? Yakıyorlar ocakları, pişirecekler. Başlıyorlar pişirmeye. İki tane adam, yana yakala geliyor. Bizim danamızı gördün mü? Bizim, benim danamı gördünüz mü? tervişlerden birisi diyor ki, aha diyor, ağacın dibindeki, adam kesti, o sakallı kesti. Ne?
O sakallı kesti. Ne demiş? O beyaz sakallı mı? O beyaz sakallı kesti. Valla demiş, kardeş bize kes dedi. Biz de kestik. Ondan sonra, yana yakala geliyor adam. Selamun Aleyküm, Aleyküm selam. ya sen nasıl bir şeysin diyor ya. Benim danamı nasıl kesersin sen? Otur diyor. Oturuyor şimdi. Sen kimsin diyor. Kim neredensin sen? Ben filancayım diyor. Filanca köydenim diyor. Sen bu danayı nereye götürüyordun diyor. Ben diyor, Antep'e gidiyordum diyor. Antep'te Bilal Nadir Hazretleri diye, bir zat vardı diyor. Ben bu danayı ona götürüyordum. Dergaha götürüyordum diyor. Neden diyor ona götürüyordun sen? Dervişler de dinliyor tabii.
Neden ona götürüyordun? Benim diyor, hanımım doğum yapacaktı. Bütün köydeki ihtiyarlar, yaşlılar, hastanedeki ebeler, hepsi de doldular, doluştular. Dediler ki, ya çocuk ölecek, ya anası ölecek. İkisinden biri. Ben diyor, elimi açtım, Allah'a yalvardım. Ya Rabbi! Duyuyorum demiş. Tanımıyorum ama, Antep'te, Bilal Baba Hazretleri diye, bir zat var. Onun yüzü sürümetine demiş. Benim çocuğumu da, hanımımı da bana bağışla. Çocuğumu da, hanımımı da bana bağışlarsan demiş. Aha demiş, gebe olan inek doğursun demiş. O doğurdu, dana doğurursa demiş. O danayı büyüteceğim, götüreceğim. Bilal Nadir Hazretleri'nin dergana, hibe edeceğim demiş. E demiş şeyh efendim, böyle, öyle söyleyeyim.
E demiş, adam demiş ki, benim çocuğum da, eşim de Allah'ın izninden, sağ salim kurtuldular. E demiş, ee, devam et. Demiş, ben de sözümü yerine getirmek için, danayı aldım demiş. Bilal Nadir Hazretleri'ne götürüyordum. Oğlum, bizim danayı için, ne bağırıyorsun sen demiş, iki tarafta. Tabii dervişler bunu duymuşlar. herkes kalmış. Tabii o kendi kendine, aklına yoran, elin danasını kesti diyen, garibin danasını kesti diyenler de, herhalde kafalarını saklayacak kum aramışlardır. Demiş, evladım, dana bizim danamızdı demiş. Biz kendi danamızı kestik. Efendim, özür dilerim, hakkınızı helal edin.
Ben elinizden öpmek istiyorum, sizden ders almak istiyorum. Neyse, onun dersini de vermiş. Gitmiş, şimdi, işin hakikat perdesi, farklıdır. Bu sufi yolunda, bunlar çok tartışılır. Ama hakikati böyledir. Peygamberler, bu hakikati görürler. Bu hakikati gördükleri için, onların yaptıklarına, akıl ermez. İnsanlar eleştirirler mi? Eleştirirler. Laf söylerler mi? Söylerler. Ama bir müddet sonra, o hakikati görünce, ne olur? Mesele yerli yerine oturur. Hani, mesnevide de bir hikaye geçer ya, gencin birisi, hep Allah'a dua ediyormuş. Bana kolay rızık ver diye. Herkes ona laf söylermiş.
Sen çalışmıyorsun, tembelsin de, şöylesin de, böylesin de. O da kimsenin umuruna katmıyormuş. Her gün dua ediyormuş. Ya Rabbi bana, kolayından rızık ver. Bir gün öyle dua ederken, langırtak onun evinin bahçesine, bir öküz girmiş. Demiş, Ya Rabbi, sen benim dualarımı kabul ettin. Elhamdülillah demiş. İşte kop kolay, rızık geldi. Öküzün boynuzundan tuttuğu gibi, Ya Allah, Bismillah, öküzü kesmiş. Arkasından bir adam kopmuş. Nasıl geliyor? Benim öküzümü nasıl kesersin? Benim öküzümü nasıl kesersin? Genç demiş ki ya, ben Allah'a her gün dua ediyorum. Şurada demiş, şu şehir halkının hepsini bilir. Benim Allah'a böyle dua etti mi? Bu demiş, benim hakkım.
Haydi iş büyümüş, gitmişler Davut Aleyhisselam'a. Davut Aleyhisselam bakmış gence, demiş, ektin mi ki biçiyorsun? Ektin mi ki demiş, biçiyorsun? Genç, ateşli ve heyecanlı. Ey Davut demiş, bütün şehir halkı bilir ki, ben Allah'a böyle niyaz ederdim, bana kolay rızık ver diye. bu öküz Allah'tan bana bir hediyedir, benimdir. Sen istersen demiş, Rabbine secde et, bir dayan da, yaslan da, Rabbine sor sen bunu demiş. Tabi Davut o gece abdest almış, taze bir abdest, bunda bir hikmet var diye. Demiş, gidin, yarın hükmedeceğim size. O adam feryat ediyormuş. Sen nasıl adalet sahibi Davut'sun? Senin adaletin bu mu? Bu öküz benim, sen nasıl buna hükmetmiyorsun şimdi deyip, ver yansın ediyormuş.
Demiş ki, sabah ola hayrola, sabaha gelin. Sabah olmuş. O adam gene, etrafına insanları da almış, yaygaracıları da toplamış, halkı da toplamış. Münafık gönüllüler çoktur böyle. Nasıl Davut böyle yapar? Gelmişler, Davut'un huzuruna. o adama yırmış, çekmiş kenara. Demiş ki, istersen sen bu davadan vazgeç, yol yakınken. Şuradan demiş, yürü git. Adam bir daha feryat etmiş. Görüyorsunuz mu? Ey dostlar, arkadaşlar, millet, bak Davut'un, hükmüne, Davut'un adaletine, böyle böyle dedi bana. deyince, Davut iki tane askere demiş ki, şunun ellerini arkadan bağlayın. Bağlamışlar. Davut çıkmış, milletin huzuruna. Ey insanlar, Allah bana haber verdi ki, bu adam, bu çocuğun, babasının yanında, çobandı.
Bu, babasını, filanca ağacın dibinde, bu çocuğun babasını öldürdü. Malına, mülküne de el koydu. O adamı da gömdü. Gömdüğü yerde diyor, adı yazılı biçağını düşürdü. Bıçağı da oradadır. Şimdi, hep beraber gidelim diyor. Bunu da alın gelin. Onu da alıp geliyorlar. Gidiyorlar o ağacın dibine. Kazıyorlar. Ağacın dibini, kazdıklarında, onun biçağı çıkıyor. Adamın oradaki eşyaları, işte cesedi çürümüş ama, eşyaları çıkıyor. Ve işin hakikati çıkıyor, meydana. Tabii kısası uygulanıyor. Bu sefer adam öldürülüyor orada. Bütün mal, mülk ne varsa, çocuğa tekrar iade ediliyor. İşin, enbiyaya, bu hakikatler, hakikatler, enbiyanın yol haritasıdır.
Peygamberler, mevcut insanların aklına göre hareket etmezler. peygamberler, peygamberler, ilmi ledünden, ilmi ilahiden, gelen, haberlere ve emirlere göre hareket ederler. O yüzden, Hz. Allah, Celle Celaluhu, peygamberi için der ki, o heva ve hevesinden, konuşmadı. O, Allah'ın emirlerini söyledi der. Ama şimdi böyle, bu hadis inkarcıları, bunu reddedercesine söylüyorlar. Ve onlar normalde, mesela peygamberlerle alakalı, biz ona kitap verilen peygamberlerle alakalıdır bu hüküm. Biz ona kitabı ve kitabın yanında hikmeti verdik der. Bakın, kitap ve kitabın yanında hikmet verdik.
Kitabın yanındaki hikmet nedir? Kitabı anlama, kitabı bilme, kitabı yaşamadır. Bu nedir? Bu, ilmi ilahidir. Bu, ilmi ledündür. Namaz emredilmiş, namazın kılma şekli, Hz. Muhammed Mustafa'ya, ilmi ilahiden bildirilmiş. O yüzden öyle demiş, namazı benden gördüğünüz gibi, kılın. O yüzden demiş, ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın. Kendi kafandan ibadet uydurma. Namazın kılınış şeklini kendi kendine uydurma. Hani bir ara, Cumhuriyet'in ilk yıllarında, işte biz de camilere sıra koyalım. Ondan sonra sıralarda insanları oturtturalım. işte buradaki salattan kasıt nasihattir. İnsanları toplayalım, orada nasihat edelim.
Bunlar millet meclisinde tartışılmış. Millet meclisinin bu tutanakları hala da açıklanmıyor. Bütün ülkelerde on yıl sonra, yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra, elli yıl sonra, meclis tutanakları açıklanır. Bizde meclis tutanakları açıklanmaz. Bizde Cumhuriyet'in ilk yıllarına ait meclis tutanakları açıklanmamıştır daha. Açıklanmaz. Kilitlidir. Kapalıdır. 1940'a kadar mecliste ne tartışıldı? Kim ne önerge verdi? Kim o önergeye karşı kim ne söyledi? Hangi önergeler tartışıldı? Kur'an'ın hükümleriyle alakalı neler tartışıldı? İslam'ın hükümleriyle alakalı neler tartışıldı? Neler konuşuldu? Kulaktan dolma şeyler duyuyoruz. Ya bu öyle olur mu?
Açın kardeşin meclis tutanaklarını. Açın insanlar öğrensin işin hakikatini. Hakikatini öğrensinler. Kimse kulaktan dolma bir şeyle konuşmasın. Kimisi diyor ki tu kaka filanca, tu kaka fişmanca. Yok onlar öyle dedi. Yok tamam. Bütün meclis toplansın. Bütün milletvekilleri çok basit bir şey. Desinler ki Cumhuriyet'in kurulduğundan işte bugüne kadar veyahut da işte devletin çok gizli bir şeyleri olabilir.
Meclisin çok gizli bir şeyleri olabilir. Bunları da kim ayrıştıracak? Gizliliği nereden olacak? Başka devletleri ilgilendiren, hadi tartışmaları açık, koy şey yapmasınlar, çıkartmasınlar. Ama öbür türlü ülkeyi ilgilendiren, insanları ilgilendiren, dinimizi ilgilendiren, sosyal hayatımızı, ahlaki hayatımızı, hukuk hayatımızı ilgilendiren tutanaklar açıklansın. Bakın bunlar da açıklanmıyor. Bakın bunlar da açıklanmıyor. Şimdi, ne olacak? Herkes bir şeyler söylüyor. Herkes bir şeyler diyor. Herkes bir şeyler söylerekten, bir şeyler diyerekten havanda su dövüyor herkes. Allah muhafaza eylesin. Ve normalde, orta yerde o zaman başka bir gizli bir şeyler var ki, bunlar konuşulmuyor.
Bakın gizli bir şeyler var ki, bunlar saklanıyor bu insanlardan. Öğretilmiyor, öğrendirilmiyor. Allah muhafaza eylesin. Velhasıl Enbiya'ya rehber olan, bu neydi? Peygamberlerin heva ve heveslerinden konuşmayıp, hakikatten konuşmaları. Ve Hz. Muhammed Mustafa da, sallallahu aleyhi ve sellem de, böyle işin hakikatinden konuşurdu. Ve hakikatini söylerdi. O yüzden, bizim bütün ibadetlerimizin şekli, şemali dahi vahidir. Siz namazı, bakın tekrar aynı konuya geldik. Cumhuriyetin ilk yıllarında böyle bir şey tartışıldı mı, tartışılmadı mı bilmiyoruz. Şimdi niye aynı noktaya geleceğiz? Yani namazın şeklini değiştirme, kanun yoluyla. Mesela işte İslam'ın hukukla alakalı kaidelerini kanun yoluyla, Kur'an'dan kaldırma.
Yeniden bir Kur'an yazılması. Ve bu yeniden yazılan Kur'an'ın içerisinde, hukukla alakalı bütün ayetlerin yok edilmesi. Bu hala da Türkiye'de tartışılan bir mesele. İbadetlerin şekli ve şemaliyle alakalı hala da Türkiye'de tartışılan bir şey. Mesela Cuma'nın günü değiştirilmek isteniyor. Cuma namazı, Cuma namazı kılınacak ama Cuma günü değil, ne gün? Pazar günü kılınacak. Evet, bunu ciddi ciddi düşünüyorlar, tartışıyorlar. Ya Ramazan ayını tartışıyorlar. Ocağı alacaklar, sabitleyecekler. Dinde reform dedikleri şeyler bunlar.
Mesela haç ibadetini tatile bağlayacaklar. Ne zaman? 15 tatil. 15 tatilde hacca gidecek herkes. Bunu sadece Türkiye'de tartışılmıyor. Bu Suudi Arabistan'da da konuşuluyor. Şimdi diyeceksiniz ki bana, ya sen her cumartesi burada bir şeyler çıkarıyorsun önümüze. Ya ben bir şey çıkarmıyorum önünüze. Ben konuşulanları söylüyorum. Suudi Arabistan haç mevsimini, haç ibadetini daha doğrusu bütün yıla yaymak istiyor. Ya bütün 3 yıl, 365 gün haç ibadeti yapabilirsiniz diyecek. E bunu Türkiye'nin içinde de kabul edenler var. Bunu normalde layık, demokratik hukuk sistemine sahibiz diyen İslam ülkelerinde bunlar konuşuluyor.
Siyasetçiler veya kendilerini batıdan besleyen, entelektel görünen reformistler bunları konuşuyorlar. Ya bizim Müslümanların ibadetlerine takmışlar. Yani aslında Müslümanlar da çok ibadet eden insanlar değiller. İşin enteresan noktası da bu. Yani biz böyle aslında Müslümanlar olarak sağlam, sıkı Müslümanlar değiliz. Sünnet-i seniye çok sıkı, sımsıkı bağlanan Müslümanlar değiliz.
Yani bizim altı şişane, üstü tophane, dışı yeşil türbe, içi estağfurullah tövbe. Yani ne tarafı, ben kendi nefsime söyleyeyim. Ya neremizden tutsanız oramız elinizde kalır. Ya biz Müslümanlar olarak böyle sımsıkı Kur'an ve sünneti iyi algılayan, dünyayı iyi algılayan, yaşadığımız çevreyi iyi algılayan, iyi analiz eden, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, kendince tespit edebilen, feraset ehli, neyin ne tarafa doğru gittiğini, neyin ne taraftan geldiğini, bilebilecek kapasitede Müslümanlar değiliz.
Ben şimdi burada bir hamasin nutuk atar, yürüyün dedim de hep beraber yürürsünüz. Benimle beraber. Nereye yürüyoruz diye bakmazsınız. Sufi anlayışta bu doğrudur. Bir dervişten beklenen şey odur. Eyvallah. Ama biz Müslümanlar olarak sorgulamaktan, eleştirel bakmaktan, Kur'an sünnete uygun mu değil mi, bakmaktan yana değiliz. Biz ne kadar doğru yaşıyoruz, ne kadar eğri yaşıyoruz, ne nereye kadar, buna bakmıyoruz ki biz. Buna bakamıyoruz. Buna bakacak zamanımız da yok bizim. Öyle olmasına rağmen, yani Müslümanlar, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin 1400 yıldan önce teşbit ettiği gibi, suyun üzerindeki köpük misali gibi olmamıza rağmen, ondan bile korkuyor bu gavurcuklar.
Diyorlar ki bunlar hala da namaz kılacağız diye uğraşıyorlar. Namazlarını değiştirelim. Hala da İslam hukuku diye tutturuyorlar. Bunları hukuku ellerinden alalım. Hala da bir mezhebe bağlı yaşayacağız diye uğraşıyorlar. Şunları bir mezhepsizliğe önlerine koyalım. Hala da bunlar işte bir mürşide gideceğiz, bir şeyhe gideceğiz. Yok işte dinimizi öğreneceğiz. Yok orada işte manamızı, biz tekrar sahip olacağız diye uğraşıyorlar. Bunları biz yok edelim diye uğraşıyorlar. Yani bakıyorsunuz, ben şimdi bakıyorum televizyonda, herhangi bir zaman bir tartışma programı seyrediyorum. Aa, laf dönüyor dolaşıyor, ehli tarikata geliyor yine. Ya memlekette tarikat yok kardeşim, kapatıldı.
Tekke ve zaviyeler kanunuyla tarikatlar kapatıldı. Bakın, Cumhuriyet dönemi ve Cumhuriyetten önce, Osmanlı'nın son 150 yılında içine katıyorum. 100 yılda Cumhuriyeti koydum, 250 yıl. 250 yıldan beri hiçbir tane şeyh veya mürşid adına ne derseniz deyin, bakan olmamış, başbakan olmamış. Cumhuriyet tarihinde hiçbir bakan, bir sufilerden olmamış. Hiçbir bürokrat yok, şeyhlerden olan. Cumhuriyet döneminde yüksek bürokrat olarak bir şeyh gösteremezsiniz. Bir tek yüksek bürokrat olarak kabul edebileceği son dönem, İstanbul Kültür Müdürü vardı.
Şimdi emekli oldu. Uşak-ı Şeyhi. Neydi adı ya? Televizyonlarda çıkar, böyle her sene Şebaruz programlarında konuşma yapar. Burada Bursalı, şurada yanda evi var ya. Evet, Tuğrul İnançer. Biz de onu yüksek bürokrat olarak kabul ederseniz, İstanbul Kültür Müdürü'ydü. Emekli oldu. İstanbul Kültür Müdürlüğü'nü devam ettirirken, şeyhlik de yapıyordu. İşin doğrusu. Ben çünkü dergahına gidip ziyaret ettiydim kendisini. Zikrullah'ına katıldıydım. O yıllar önce. Yüksek bürokrat olarak bir tek onu tanıyorum bakın ben. Başka bir tane, o da yüksek bürokrat sayılırsa, İstanbul İl Müdürlüğü, Kültür Müdürlüğü değil.
Benim yüksek bürokrat'tan kastım, işte bir yerde müsteşar, bakan müsteşarı, müsteşar yardımcısı, genel müdür. Ya bir tane şeyh gösterin bana. Yok. Bir tane halife gösterin. Yok. Ya ekonomi bozuluyor. Kabak sufilerin başında patlıyor. Ulan siyaset bozuluyor. Kabak sufilerin başında patlıyor. Ya bir yerde bir böyle eksik giden bir şey var. Kabak dervişlerde, sufilerde. Ya ne yapıyoruz kardeşim biz ya? Biz bu ülkede ne yapıyoruz? Ben 30 yıldan beri sufi topluluğun içindeyim. Bir tanesinden biçak mı buldular? Onca basıldık.
Polisler bastı bizi, jandarmalar bastı, miti bastı, biti bastı, CIA'si, mohsad'ı. Basan basana, gelen gelene, sorgulayan sorgulana. Hala da devam ediyor. Aranızda dolaşıyorlar hala da. Soruyorlar, soruşturuyorlar. Sorsunlar, soruştursunlar. Rahatsızlığımız yok. Bir tanesinden biçakı biçağı bulunmamıştır. Bir tanesinden silah bulunmamıştır. Bir tanesinden uyuşturucu bulunmamıştır. Bir tanesinin devletle işi olmaz. Bir tanesinin herhangi bir dergahı, tekkeyi kullanaraktan bir yerlerden bir şeyler aşıralım, bir yerlerden bir şey devşirelim. Yok. Fukara bir topluluğuz biz. 30 yıldan beri ya. Türkiye'nin ekonomisi belli.
Gelirleri giderleri belli. Şuradaki şu toplulukta aylık 10 milyar lira, 10 milyarların üzerinde geliri olan birkaç kişi varsa vardır. Yoktur bile ya. Buyuz biz. Bu kadarız. Ama çıkıyorlar televizyona. Canım kardeşim, ekonomi bozuksa bizde ne alakası var? Adalet bozuksa bizde ne alakası var? Eğitim bozuksa bizde ne alakası var? Bir tane var mı? Milli Eğitim Bakanlığında müsteşar şu bu, Adalet Bakanlığında şu bu. Yok. Meydandayız işte. Ama yok. Ya ülkede bir şey sıkıntılı gidiyorsa, Problem var ise bir yerde, Sufiler, tarikatlar bundan sorumlu.
Allah Allah. Ya neden? Tarikatlar mı yönetiyor bu ülkeyi? Hangi şeyefendi gidiyor bakanlar kurullarına katılıyor? Haberimiz mi yok? E nereden çıkıyor? Ekonomiyle alakalı biz miyiz ya? Doların biz mi yükseltip indiriyoruz? Ama çıkıyor bütün herkes, Dinliyorum böyle, Ehl-i Tarikat neden? Ona geleceğim asıl. Çünkü batılılar Kur'an ve sünneti sımsıkı yaşayan bu topluluklardan rahatsızlar. Biz kendi kendimizi beğenmiyoruz. Ama onlar bizi önemsiyorlar. Diyorlar ki bunlar Kur'an ve sünnete sımsıkı bağlılar. Biz felsefe olarak bağlıyız abi de.
Yaşantı olarak değil. Ama o dahi rahatsız ediyor. Bunu bozmaya çalışıyorlar. Ramazan orucunuza karışıyorlar. Kurbanınıza karışıyorlar. Namaz kılma şeklinize karışıyorlar. Okuduğunuz kitaplara karışıyorlar. Mezhebinize karışıyorlar. Meşrebinize karışıyorlar. Ve bunlar dindar görünümü altında yapıyorlar. Dindar o kimse. Sakalı var. Medyatik. Çıkıyor. Hadislere bir salvo atıyor. Herkes profesör ya. Veya filanca yazar. Veya filanca bürokrat. Veya filanca kimse. Önemli bir kimse. Ne varsa atıyor ortaya. Bunun önüne geçemiyoruz. Ve heva ve hevesinden konuşmadığı ayet-i kerimesini inkar ediyorlar.
Heva ve hevesinden davranmadığı ayet-i kerimesini dolaylı olarak inkar ediyorlar. Dolaylı olarak. Deseler ki bu ayet-i kerimeyi biz inkar ediyoruz. Sen kafirsin diyeceğiz. Dolaylı olarak inkar ederse bizdenmiş gibi görünüyor. bir de ilim ehli oluyor. Biz bunun farkında değiliz. Bu zehrin rengi yeşil çünkü. Zehrin rengi kırmızı olsa biz böyle diyeceğiz ki hayır. Biz bu şırıngayı kendimize vurdurmayız diyeceğiz. Veya sarı olsa veya mavi olsa ama yeşil şırıngaya aha vır hazırız biz. Neden? Rengi yeşil çünkü. Rengi yeşil olunca bizden göründü.
En büyük tehlike din örtüsü altında dinsizlikten. En büyük tehlike bu. Bunun farkında değil Ümmet-i Muhammed. Yani bir kimse herhangi bir mezhebin herhangi bir böyle zayıf noktasından tutuyor bütün mezheplere laf söylüyor. Biz aaa yani evet ya olur mu böyle bir şey ya şimdi işte kadının eli dokandı abdest bozuldu. Bu zamanda bu olacak bir şey mi ya? Böyle söylediğinde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin eşinin bize naklettiği olayı inkar etmiş oluyor. Bir mezhebi inkar ediyor. Şöyle dese ki böyle bir iştaat var ama bu iştaatın yeniden gülecenlenip yeni bir iştaat getirilmesi lazım.
Kabul edelim. Ama sen tamamiyetiyle reddedince bütün mezhepleri de aynı kefeye koyunca din adı altında dinsizlik var. sen hani Hz. Peygamber'in Enbiya'ya rehber olan o sebepler dedin lan o hakikati sen reddetmiş oluyorsun. Oysa onda bir zenginlik var. Onda bir zenginlik var. tabi başa gelen biliyor. Bir kimse eşini üç talak boşadım diyor. Üç talak boşadım dediği zaman bir mezhebe göre boşamış kabul ediyor. Üçünü de üç talak olarak kabul ediyor. Öbür mezheb imamı diyor ki bu üçünü bir söylediğinde bir talak kabul edilir. İşte şu şöyledir, bu böyledir, sinirli midir, değil midir?
Onlar evliliğini kurtaracak yer alıyor taraflar. diyorsun ki gelin, oturun. Siz evliliğinizi kurtarmak mı istiyorsunuz? Evet. Ne oldu? Anlatıyor o tarafla. Bir gün verin, bir sakin olun. Ben bir buna bakayım. Gömülüyorum ben. Bir evlilik kurtaracağım çünkü. Şafi'ye bakıyorum, Maliki'ye bakıyorum, Hanbeli'ye bakıyorum, ilk imamlara bakıyorum, sonradan gelen mezheplerin içerisindeki imamların iştahatlarına bakıyorum. Bir gün, iki gün, üç gün. Tabii benim kepenk kapalı millet dedikodu yapıyor, dervişlerle görüşmek istemiyor da, kapısına gittik de, geri döndük de, o da kibirlendi de, bak gördün mü artık da, telefonlarımıza da cevap vermiyor da. Halbuki büronun, kitapla, bütün koltuklar, moltuklar, yığılı, oraya bir bellilik koymuşum, oraya bir bellilik koymuşum, oradan kitabı açmışım, oradan ayet açmışım, oradan filanca tefsir açmışım, oradan filanca hadis kitabını açmışım, öbür günleri açmışım, böyle notlar almışım oraya.
Bu meseleyi halledeceğim çünkü. Kendi kendime diyorum ki, bu mezhep inkarcıları diyorum, dini yaşanmaz hale getirecekler. Mezhep inkarcıları. Cenab-ı Hak'a hamdolsun, Hanefi'den bulamazsak, Şafi'den, Şafi'den bulamazsak, Maliki'den, Maliki'den bulamazsak, Hanbeli'den, onlardan bulamazsak, sonradan gelen, onlardan sonra gelen, önemli, mezhebin kendi içerisinde, yetiştirmiş olan imamlardan, meseleye bir çözüm yolu bulabiliyorsak, ne âlâ.
Diyoruz ki ya, kurtuluş, şu, hamdolsun, ne zenginlik diyorum, kendimce. Ama ne yapıyorlar? Bir çırpıda yok ediyorlar. O tenakuz görüyor. İşte bir yerde şöyle yapmıştı, bir yerde böyle yapmıştı. Kardeşim, bu tenakuz değil, bu zenginlik. Otur, otur dün yere. Bu bir zenginlik. Bu bir ayrılık değil, bu bir fitne değil. Sen fitnecisin. Sen fitne çıkarıyorsun. Farkında olmadan insanlar, Peygamber, Sallullah Ali Vessellem Hazretlerinin, getirdiklerini inkar ediyorlar. Oysa onların hepsi de ne? İlmi ilahiden kopup gelen şeyler. O hakikat, Allah o hakikata ram olan kullarından eylesin bizi.
Bu sebebi müessir bir hale getiren o sebeptir. Yani normalde orta yerdeki sebebi işler hale getiren, orta yerdeki sebebi nehirdeki su gibi aktan şey, o aradaki, arkadaki ilahi hikmettir. o arkadaki ilahi hikmet, perdenin önünü kontrol eder, onu ona göre götürür. Yani, o arkadaki ilahi hikmet olmazsa, o orta yerde görünen sebepler olmaz. Bazen de olur ki, semeresiz ve atıl kılar, hükümsüz bırakır. Bazen de o arkadaki, gerçek sebep, sebep öndeki sebepleri, görünen şeyleri hükümsüz kılar. Sen her şeyi sebepler dairesinde yaparsın, ama icra olmaz. Sen sebepler dairesinde tohumu ekersin, ama o tohum yeşermez. Bu da nedir?
Bu da bu işin arkasındaki, ilahi sebeptendir. Ama biz öyledir deyip, tembellik mi yaparız? Hayır. Biz deriz ki, biz nerede yanlış yaptık? O yanlışımızı bulalım, bunu düzeltelim. Bizden istenen budur. O yüzden normalde, atıl da olsa, hükümsüz de kılınsa, biz kul olarak mücadele etmek, gayret etmek, çalışmak, biz bu konuda bütün, gayretimizi, orta yere dökmekle mükellefiz. Ha, Cenab-ı Hak verir vermez, o ayrı bir şeydir. Ama gayret etmek, mücadele etmek, koşmak, bizim işimizdir. Allah bizi onlardan eylesin. Bu sebebe akıllar mahremdir. Yani bu orta yerde görülen sebebe, akıllar mahremdir. Yani normalde, bunu mahrem olarak gördüğümüz şey, hani, eğer bu meseleye, mahrem dediğimiz şey, böyle bir ilaç gibi görüyorsak, evet.
Ama böyle görmüyorsak, yani bu arkadaki, arkadaki ilahi hakikate, bu akıl, ona ulaşmaz. Mahrem, burada mahremiyet, gizlilik var. Perde var. Ben bu, söze, bu açıdan bakıyorum. O yüzden mevcut akıl, o arkadaki, ilahi hakikati anlamakta, ilahi hakikati çözmekte, yetersizdir. O yüzden, mevcut bu, dünya içerisindeki, sebeplere bağlı olan akılla, o hakikati, görmen, o hakikati anlaman, mümkün değil. O sebeplerin mahremi de enbiyadır. O zaman, o sebeplerin mahremi dedi, enbiyadır dedi, peygamberler ancak, o hakikati görürler. Hakikatin, hakikatin, hakikatini.
Demek bu kimlere, açılırmış? Peygamberlere. Ondan sonra, peygamberlerden sonra, kimlere? Sıddiklere. Çünkü grup, öyle gelir. Önce peygamberlere, sonra sıddiklere, sonra şehitleredir. Bazen bizim insanımız, yer değiştiriyor. Sıddiklerle şehitleri değil. Bu mahrem, peygamberleredir. Toplumun en iyi insanları, peygamberlerdir. Ondan sonra sıddiklerdir. Ondan sonra şehitlerdir. Allah'ın gölgesi, altında gölgelenecek olanları, Cenab-ı Hak sıralarken, peygamberler, sıddikler, ondan sonra şehitler olarak sıralar.
Veyahut da, rahmete nail olanlar, merhamete rail olanları sıralarken, Cenab-ı Hak, peygamberler, sıddikler, ondan sonra şehitler olarak nitelendirir. Bunlara ölü demeyiniz dediği, bu üç gruptur bir de. Bu üç gruba ölü denmez. Ayetle sabittir. Bakın, ayetle sabittir. Bu dünyadan, vücut olarak göç etti. Vücudu toprak oldu. Neden? Onlar ölü değildir. Ayetle sabittir. Siz bir peygambere ölü diyemezsiniz. Peygambere ölü derseniz, kasıtlı olarak, küfre düşmüş olursunuz. Hazreti peygamber ölmüş gitmiş sallallahu aleyhi ve sellem derseniz, küfre düşmüş olursunuz.
Sebep? Onlara ölü demeyiniz. Ayetle sabit. Sen peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ölü diyemezsin. Hakaretvari bin dört yüz yıl önce ölmüş gitmiş peygamberin getirmiş olduğu hukukları, getirmiş olduğu şeylere uyuyorlar hala da dersen, küfre düşersin. Bir peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetini küçümsemek için böyle bir söz söylersen, küfre düşersin. Neden? Çünkü ölü demeyiniz. Ayet-i kerime var. Sen Hazreti Ebu Bekür, Ömer, Osman, Ali, Aşere-i Mübeşşere, Ashab, sen mezhep imamları, Abdülkadir, Geylan, Ahmet'el, Rufay, Ahmet'el, Bedevi, İbrahim, Dusiki, Şehebeler, Saneli, Şazeli, Şahı Nakşibendi, Şahı Mevlana, Emir Sultan, Üftade, bunların sıddık oldukları mütevatir, mütevatir sıddık oldukları.
Sen onlara ölü dersen, yine küfre düşersin. Sen şehitlerin piri Hazreti Hamza ve ondan sonra gelen bütün Allah yolunda öldürülen her ne kadar şehit var ise, sen onları bunlar öldü gitti bu dünyadan dersen, küfre düşersin. İnsanlar bilir bilmez konuşuyorlar. Sakın ha! Şehitliği mütevatir noktada olan Hazreti Hamza gibi, Hazreti Musab gibi, Caferi Tayyar gibi veya Hazreti Ömer Efendimiz gibi veya Hazreti Ali Efendimiz gibi, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin Efendimiz gibi sen bu dünyadan ölüp gittiler dersen, ölü demeyiniz.
Ayeti kerimesine çarpılırsın. Küfre düşersin. Ölü demeyiniz. Ayette sabit. Hatta kalbinden dahi, aklından dahi geçiremezsin. Bununla da alakalı ayeti kerime var. Kalbinden geçirmeyi dahi Cenab-ı Hak yasaklamıştır. E şimdi biz kalkıyoruz, bu peygamberlerin, bu sıddıkların yoluna biz laf söylüyoruz. Diyoruz ki, nereden bilecekler canım onlar? Hakikatten ne anlarlar? Hakikati ne bilirler? Ölmüşler, gitmişler.
İşte buradan biz küfre düşüyoruz. Allah'ın hafaza eylesin. O hakikat ilmi, önce peygamberlere, sonra sıddıklara, e sen onları normalde es geçer de, bilmezler der, normalde o mahremiyeti görmedin için, inkar edersen, Allah muhafaza eylesin. Küfre düşmüş olursun. Cenab-ı Hak bizleri muhafaza eylesin. O enbiyaya rehber olan, o sebepleri, bizleri de anlamayı, ve anladığımızda, inşallah, amel etmeyi bizlere nasip etsin inşallah.
Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Ülkemiz Suriye'nin kuzeyine giriyorum, gireceğim derken, Amerika ile ortak güvenli bölge anlaşmasını, nasıl yorumluyorsunuz? Acaba yine bir İngiliz oyunu mu var? Bu konu hakkındaki kıymetli fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız? İnşallah paylaşırız vakti saati gelince. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun inşallah. Ya. Ya.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi