Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 16 Şubat 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 17 Şubat 2013 · 1:28:52

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Geçen haftadan soruya devam edemiyoruz. Soru sahibi bugün gelemeyeceğini beyan etti. Ben de dedim ki bak açıkça öyle söylerim orada dedim. O da dinlerim dedi. O yüzden geçen haftaki sohbeti geçen haftada yarıda kestik. Onu inşallah geldiği zaman devam edeceğiz.
Arabî, Fıtığat-ı Mekke'de kafirler cehennemde sonsuz kalacaklar. Ancak uzunca bir müddet sonra azabı hissetmeyecekler diyor. Dayanak olarak Allah'ın rahmet, Allah'ın rahmetin gadabımı geçti sözünü gösteriyor. Sizin görüşünüz. Dayanakta bu muhakkak basit değil ama velakin daha en az bunun kadar bu konuyu destekleyen hadis-i şerifler var.
Hz. Ömer Efendimiz nakleder. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir gün çöl kuru kumları alır, bir avuç böyle aşağı doğru savurur. Bir gün cehennem böyle olur der. Başka bir adiş şerifte de böyle bir küçük balçık çamur gibi bir şey elindeki kurma dalıyla karıştırır. Bir gün cehennem böyle olur der. O yüzden cehennemdeki azap sonsuz değildir hükmüne varırlar.
Cehennem ebedidir, cehennemlikler de ebedidir. Ama cehennemin azabı bu noktada ebedi değildir. Görüşünü savunurlar. Allah'ım hayırlı şifa versin inşallah. Bazı kardeşler vesilesiyle İslam'ı tanıyan ya da tekke dergah dairesine dahil olarak İslam'ı tanıyan kimseler, yapılan hizmeti gördükten sonra etkilenerekten buraya gelmeye, yapılan hizmete dahil olmaya ve size, bize yakın olmaya ve heyecanla mürid olmaya hevesleniyorlar.
Fakat bu kimseler tanışma safhasında müşahede ettikleri hassas Müslümanlığı ve nezaketi, letafeti, naifliğini işin içine girdikten sonra herkes de aynıyla göremeyip heyecan yorgunluğuna giriyorlar. Ve baharı yaşamadan hazan mevsimi yaşarcasına inkisarı hayale kapılabiliyorlar. Mübdedilerin bazıları da bir kısım menfi örnekleri genelleştirme hatasında bulunuyorlar.
Örneğin gerek turnikeye önceden girenlerden tutunuz, kıdem kadem sırasına göre aşırı saplantı ve çelişkili davranışları bulabiliyorlar. Ve işi kraldan çok kralcı taassuplarıyla illa ben, ben, ben kokuşmuşluğuyla hareket ederek ve yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder tavırlarını bilgi ve tecrübe sahipleriymiş ve bazı falsolarını da tasavvuf otobanında gibiymiş davranmayı hüner ve maharet göstermelerinde etkileri de oldukça etkili ve söz konusu olabilmektedir.
Mübdediler de bu kırılganlıklar normal karşılansa da yıllarca hizmet etmiş mansıf ve paye sahibi dervişlere de hadiseler elin bir sonuna neticelenmektedir. Belki de bidayetlerinde umduklarıyla yıllar geçtikçe işi nihayetlerinde gördükleri ve buldukları farklılıklar hazım sisteminde gaz oluşturmaktadır. Ve bu tespitlerinde hiç mi doğruya isabet edememişlerdir. Bu doğrultuda üstadları, selefleri ve yol arkadaşları hakkında besledikleri hüsnü zanını yitirmeleri neticesinde derin bir ümitsizlik girdabına kapılarak solmuş yapraklar gibi eğitim zayeti olarak tarihin tozlu sayfalarında itizale yani ayrılmak ve uzaklaşmak itilip kaybolup gidiyorlar. İtizale yani ayrılmak ve uzaklaşmaya maruz kalmış ve hizmeti çok olmuş bu kimselere de şu an aktif hizmette olanların hayırla yad etmeleri gerekirken cüzdanlı gibi davranışlar bu ayrılığı ötekileştirmeyi tetiklemektedir.
Zaten temel İslami disiplinlerden habersiz atmosferde yeşerdiklerinden dolayı her sakallıyı ve her dergah mensubunu aynı kefeye koyarak dolayısıyla bu yola revan olmuşlara, olacaklara engel olmayı ve şaşırtmayı en başta gelen bir farz vazifesi, telakkisiyle sam yerlerine pervane oluyorlar. En acısı fakat gerçek ve hülasası İslam dinine ve dolayısıyla dergahlara, üstadlara, dervişlere lekeleyen birer bozguncuya dönüşerek, zihinleri idlal ederek fitneye sebep oluyorlar.
Eski menkıbelerde şeyhler birbirlerini ziyaret ettiklerinde sen kaç kişinin katilisin diye sorarlarmış. Tacubu hayret bir şekilde birbirlerini muhasebeye sevk ettiklerini de okumuş idi. Bu mevzuyla alakalı sorular. Bir, insanları inkisarı hayale uğratmanın da bir vebali var mıdır? İzahatlarınızı lütfeder misiniz? İnkisarı hayal, bir kimsenin bir şeyde çok böyle güzel hayaller kurup, tatlı hayaller kurup, olumlu hayaller kurup, gayet makul ve malum hayaller kurup, o hayallerini yerine getirememesidir.
Bunun iki veçesi vardır. Ama birinci veçesi insanın kendisine aittir. Sufilik yolu hep sufilerce çetin bir yol olarak gösterilmiş. Herkesin yürümeye açık olduğu, herkesin yürüyebileceği ve herkesin yürümesine açık olan ama herkesin sonunu tamamlamaya açık olmayan bir yoldur.
Bu sonunu tamamlamaya açık olmayan yol, yolun kendi özelliğindendir. İşin başlangıç noktası çok doğrudur. Bir kimse bir tekke, bir dergaha gidecektir. Hep olumlu şeyler söylenmiştir ve olumsuz şeyler söylenmiştir. Olumlu şeyler söylenmiştir. Oraya gidersen kendini düzeltirsin. Harika insanlar, çok yumuşak insanlar, çok tatlı insanlar. Ne hizmetleri var. Siz şimdi buradan çıktığınızda, kadınlar da, erkekler de. Bursa sokaklarına girseniz, burayı olumlu görenler olacaktır. Havada uçuracaklar. Burayı olumsuz görenler olacaktır.
Yerde batıracaklar. Bir de orta yolcular olacaktır. Ne olumlu görüp ne olumsuz göreceklerdir. Etliye, sütliye karışmayacaklardır. Olumlu görenleri dinleyen bir kimse, bir an önce canımı oraya atayım diye düşünecektir. Olumsuz görenler ise, asla kapısından içeri dahi girmeyecektir. Olumlu görenler de, olumlu görürlerken haksız değiller. Olumsuz görenler de, olumsuz gördükleri haksız değil. Bir, görenle alakalı. İki, görülenle alakalı. Bunu eski, sufi gelenek açısından bakarsanız, bütün kusur görene aittir. Bunu biraz daha böyle, insanların şimdi modern dilde tarif ettikleri gibi, ortodoks, sufi düşünceye göre, bütün kusur görene aittir.
İnkisar-ı hayal de, inkisar-ı hayali uğrayana aittir sonucu. Bu, eski sufi öğretisidir. Eski sufi öğretisinde, şeyh, dergah, tekke ve dervişler kusursuzdur. Müpte değil. Yani oraya tabi olacak olan kimse, yeni tabi olan kimse, şeyh, dergah ve dervişler hiyerarşisini ve oligarşisini asla ve asla kusurlu görme, asla ve asla hatalı görme noktasında değildir.
Bu, disiplin ve terbiye açısından çok iyidir. Bunda yüzde doksan katılır. Disiplin ve terbiye açısından. Ama, benim bu düşüncemi, birisi öyle yazmış bana, sizde heteroks düşünce var demiş. Heterodoks düşünce. Siz sufiliğe heterodoks noktasından bakıyorsunuz diye, bana bir de uzun yazı yazmış. O yüzden sizi seviyorum demiş. Ben de tebessüm ettim. Ben böyle bir kavramı kabul etmiyorum. Ne ortodoks, ne heterodoks olarak. Ben kendimce anladığım sufiliği yaşamaya çalışıyorum ve anlatmaya çalışıyorum. Benim anladığım sufilik noktasında, inkısar-ı hayale uğrarken birisinin, şeyh, dergah ve dervişlerin de bunda payı vardır.
Bir kimse, böyle bir topluluğa, böyle bir yere gelirken, çok ülvî duygularla gelir. Orada birisi, burada birisi ona sert bir şekilde, biraz öte git dese, o bütün hayali yıkılır burada. Çünkü o böyle bir şeyi burada, duymak ve görmek istemez. dakika bir gol bir kapıdan içeri girer, yeni bir bayan veya erkek, o burada herhangi bir eksiklik, herhangi bir haksızlık, herhangi bir adaf ve erkana uygun olmayan bir şeyle karşılatsa, otomatikman çökecektir o kimse. Bunda hiçbir kimse kasıtlı olarak bu hatayı, bu kusuru kendi üzerine alınmayacaktır.
Ne dervişan, ne hizmet eden, ne de tekke görevlileri, böyle bir hatayı, böyle bir kusuru kendi üzerine üstlenmeyecektir. Ve kendince yattığının doğru olduğunu söyleyecektir. Ama şurası da unutulmamalıdır. Tekkeye insanlar kendilerini düzeltmek için gelirler. Bu şudur, burada herkes kendini düzeltmek için uğraşır.
Burada hiç kimse, motomat düzgün değildir. Fakat dışarıdan gelen kimse, buranın motomat düzgün olduğunu söyler, düşünür. Oysa tekkelerin, dergahların, sufi toplulukların, ehli tasavvufun, temel amaçlarından birisi, insanları en doğru yola götürme, insanları en doğru ve en iyiye doğru götürme, insanları en temel noktada arındırma yerleridir.
Fakat gelen kimse, buradaki insanların da arınma yolunda olduğunu hissetmez ve fark etmez. İlim, beşikten mezara kadar demiş Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. İlim, beşikten mezara kadarsa, bütün mübdediler, müridanlar, mezara kadar eğitimle, eğitilmekle mükelleftirler. Eğitimle kendisinden normalde hem bir taraf, bir yüzü kendisi eğitici, bir yüzü de kendisinin nedir? Eğitim alandır. Öyle olunca, bu kardeşler, hata ve kusur yapmama, en azından, bunu en aşağıda, tutma vazifesiyle, kendilerini vazifeli etmeliler.
Ve birisi, inki sarı hayale uğuracaksa, ondan da kendilerini sorumlu tutmalılar. Yani, bu kapıdan birisi, burada başka bir arkadaşın, eksik ve noksanından geri dönerse, onun vebalini de üzerinde bulunduracağını bilmesi gerekir. Bir gönül kırdın ise, kıldığın namaz, namaz değil felsefesi, tekkelerin içerisinde, oturup yerleşmesi gerekir.
O yüzden, şeyh, dergah ve dervişler, komple, hiç kimsenin gönlünü kırmadan, incitmeden, hiç kimseyi, inkısar-ı hayale, uğratmama çabası, göstermek zorundadır. Bu, onların vazifeleridir. Kul, farzları yerine getirmekle, Allah'a en sevimli işi yapar. Nafilelerle Allah'a yaklaşır ve Allah'ı sever. Farzları yerine getirmenin içerisinde, hiç kimsenin gönlünü ve kalbini kırmamak da vardır. Farzdır. Günah-ı kebair işlemeyeceğiz. İki, bazı arkadaşlarımız değişik sayıklara bir yorgunluğa, durgunluğa, küskünlüğe düşebiliyorlar. Ve yapabileceği işlerin pek çoğunu askıya alıp, vaziyeti idare etme ruh haletine girebiliyorlar.
Bu durumdaki insanların, yeniden astığı hüviyet ve heyecanlarına kavuşabilmeleri için, hem kendilerine, hem de hizmet arkadaşlarına düşen vazifeler nelerdir? Sufi hayat, kendi içerisinde, çok koşuşkan bir hayattır. Dışarıdan çok sakinmiş gibi görünür. Dışarıdan böyle gayet selametli, gayet böyle hani, fazla bir işi yokmuş gibi görünür.
Cumartesi bugün gündüz sohbet vardı bayanlara. Akşam burada yine sohbet var. Bu sohbet, sema bittikten sonra bayanlara burada yine sohbet var. Yarın pazar bayanların Çanakkale'de programları var. Pazartesi, Hüseyin nerede? Kaç mahallede ders var? Bursa için de. Pazartesi dört mahallede ders var. Salı gün, değişik illerde var. Salı gün, benim programım var Çanakkale'de. Saat on birde televizyonda var. Saat ikide Hacı Bektaş Veli Konferansı var. Akşam saat yedide de doktorlara, mevle birlikte sağlıklı yaşam konferansı var. Çarşamba gün yine bir şeyler vardır, var mı?
Mahalle dersleri var. Perşembe gün, Tekke'de, pardon, Gazcılar'da sohbet zikir var. Cuma gün, mahalle dersleri var. Cuma günü nerede bir de program? İzmit'te, sema sohbet var. Cumartesi gündüz gece ders var. Pazar gün, gelip oldu ama bir dahaki, İzmir'de var. Pazar günü İzmir, Gazemir'de var. Sohbet, sema. Pazartesi boş, salı gün herhalde gündüz burada üniversitelilere sohbet var. Pardon, liselilere var. Çarşamba yine mahallelerde ders var. Ben kendi programımı söyleyeyim. Perşembe dolu, cuma dolu, cumartesi dolu, pazar yine dolu. Önümüzdeki salı yine dolu. Benim için. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar yine dolu.
Bir dahaki salı yine dolu. Benim perşembe, cuma, cumartesi, pazar yine dolu. Dışarıdan bakıldığında bu gayet sakin. Böyle bir şeyler yokmuş gibi görürsünüz. Bu Bursa'nın içerisinde olduğu gibi İzmit'te, İstanbul'da, İzmir'de, Çanakkale'de, Yunak'ta, Akşehir'de, Ankara'da, nerede varsa her tarafta bir hareketlilik vardır. Bu hareketlilikte bir müddet koşan insanlar değişik sebeplerle, yorgunluğa, ıtkınlığa, değişik sebeplerin etkisiyle, aksamaya, değişik sebeplerin etkeniyle, biraz daha böyle geride kalmaya sebep olur. Bunların hepsinin de kendi içlerinde haklı gerekçeleri vardır.
Erkeklerin işi, eşi, aşı, annesi, babası, akrabaları, kadınların eşi, evlilikleri, çocukları, hamilelikleri, akrabalıkları. Hayat devam ediyor sonuçta. Bunlar bir şekilde, hani siz annelerinizle, babalarınızla, eşlerinizle, çocuklarınızla, mallarınızla, canlarınızla imtihan olursunuz. Bir şekilde bunlar insanın önüne çıkar ve insanın önüne çıkınca o kimse bu önüne çıkan sebep etken nedenlerden dolayı kendi kendisini yorar.
Aslında aşıklığını kaybeder. Yorulan kendisidir. Bıkan kendisidir. Koşma noktasında gevşeyen kendisidir. Ne yapılması lazım? Yorulan atı vuramayız biz. Biz ayağı toparlayan atı vuramayız. Biz yük taşımayacak olan bir kimseyi vuramayız. Bu bir bayrak yarışı gibidir. Yorulan kimse bir şekilde bayrağı bir başkası elinden alır, o koşmaya başlar. Ben o bayrağı Kur'an sünnet bayrağı olarak görüyorum.
Gönül arzu eder ki, Eyüp el-Ensari gibi 83 yaşındayken atın üzerine kendisini bağlayıp İstanbul surlarının önünde bulunsun o kimse. Bu işin itopiyası. Gönül arzu eder ki Halid bin Velid gibi hastalığının son döneminde ben yatakta ölecek insan mı deyip yorganı kafasından aşağı çekip insanların yüzüne bakmaktan kendisi utanırcasına kendi kendine ahı ehvan etsin.
Yiğit adam yatakta öler, ölür mü deyip Kur'an ve sünnet mücadelesinde son nefesine kadar ayakta geçirsin. Sufilerde papa gibi görevden istifa etmek yoktur. Muhammediler ben görevi bırakıyorum, ben bu işte koşmayacağım diyemezler sufilik açısından.
Ama bir kimse kendi kendine yorulup, ben burada gerekli olan hizmeti yapamıyorum, bu hizmette daha fazla koşamıyorum. Gençler koştursun, daha hızlı gitsinler deyip, kendince kendi üstündeki kimseye, bu da üstadı, şunu diyebilir, beni istediğin an alabilirsin. Gençler burada daha fazla faydalı olacaklarsa onlar koştursun diye, bu benim kendi anlayışımda, bunu diyebilir, normal sufilik adabında bunu da diyemez.
Neden diyemez? Bu şu demek, ya sen benim halimin farkında değilsin ama ben bu hal içerisindeyim, o yüzden sen bu, bu yüzden diyemez. Bu üstada biraz böyle şeyliktir, eksik ve noksan görmek gibidir. Ben kendim yaptığım için bunu diyebilir diyorum ben, ben üstadıma derdim, efendim istediğiniz zaman ben zakirliği bırakabilirim. Birkaç sefer dedim ben ona. Benim değişimin sebebi de şuydu, işte bir arkadaş geldi, aslında şeyh efendi senin zakirliğini alacak ama gençler seni seviyor, o yüzden almıyor dedi. Bunu birisi daha söyledi Bursa'da, o söyleyene dedim, sen bunu kulağınla duydun mu dedim ben, duydum dedi. Kime söylemiş böyle dedim ben, filancaya filancaya söylemiş dedi.
Filanca filanca da vardı yanımda dedi. Ben o zaman şeyh efendiye telefon açtım, selamun aleyküm aleyküm selam. Böyle böyle demişsiniz efendim, benim zakirliğimi istediğiniz zaman da alabilirsiniz efendim dedi. Allah rahmet eylesin. O da dedi ki oğlum sana kim bunu söylediyse çok büyük yalan söylemiş dedi. Hemen o bana söyleyen telefon açtı bana, geldi. Bunu şeyh efendiye mi söyledin dedi. Evet dedim, ben sana söyleyeceğimi söyledim ya dedim. Ondan sonra Nevşehir'den başka bir arkadaş aradı. Önce bana telefon açaydın dedi, ben de gençlik ya sen kimsin dedim. Benim şeyhim dururken sana niçin arayayım söyleyeyim dedim. Tabii ben o arkadaşın da ismini söyledim.
O da varmış efendim dedim. Dedikoduya mahal gerek yok. Merkezi ara, işin bitsin. Böyle bir söz konusu olunca ben şeyh efendiye bunu söylemiştim. O yüzden bir kimse şeyhine parantez içerisinde böyle bir şey söyleyebilir. Ben söylediğim için söylüyorum. Yoksa sufi adabı açısından şeyhine bunu da söyleyemez. Ama biz hiç kimseyi kaybetmemek için o topal ayak gideni dahi korumaya çalışırız. Ta ki o kimse hiç hizmet görev yapmamaya dek. Mesela o hastalanabilir, yaşlanabilir, yorulabilir, değişik etkenler ve sebepler olabilir.
Örnek diyecek olursak şimdi, örneğin işte İsmail var bizim. İşte dergâhta yemektir, içmektir bu tip organizasyonlara İsmail koşuyor. E İsmail aksamaya başladı. E yaş geçiyor, hayat geçiyor. Biz İsmail abi sen yaşlandın, kenara çekil demeyiz. Yanına bir tane genç veririz. Arkadaş İsmail abini dinle. Ona kulak ver. İsmail kardeş bu da senin yanında koşsun, hizmet etsin, öğrensin. Adamın yaşı büyüdü. İsmail'de torun var, damat var. Yarın öbür gün evlenecek oğlan bir de gelin olacak. Bunların gelmesi, gitmesi, torundu, hastaydı, kızdı, damattı. Hayat devam ediyor.
Ola ki bir yerde bir işi çıktı, o genç onun eksiğini dolduracak oradan. Bizim arkadaşların etrafında muhakkak yardımcı kardeşler vardır. Ama o kimse bu noktada heyecanını kaybetmemeli. Bir etkenden dolayı, bir problemden dolayı belki de aksar bir şeyler. Ama heyecanını kaybetmemeli. Yorgunluk yaşamamalı. Sufi dünya yorgunluğu kabul etmez. Bıkkınlığı kabul etmez. Bu sufi dünyanın içerisinde oluşmuş bir şey vardır. O, sen hani ibadetler az ama devamlı olan makbuldür. O kimse kendince, kendi yaşına uygun, kendi konumuna ve durumuna uygun bir menfez, bir yol açılır ona. O heyecanını kaybetmediği müddetçe.
Ama bunları ne yapmalım? Ne yapalım? Bunları normalde kenara atmak, bunları itmek, bunları yok etmek, benim kendi adaf ve erkanında düşüncem de yok. Onlar kendilerini dışarı atmadıkları müddetçe. Bu kardeşleri de, bu abileri de tecrübelerinden faydalanmak, onların ahırbaşlılığından faydalanmak, onların kendi konumlarına, durumlarına göre yapabilecekleri hizmetlerden faydalanabilir. Ama bu, o kimsenin heyecanıyla alakalı. Günümüzde darılma ve uzun süre küstürme çok yaygınlaştı. Küsme ve sırt dönme hastalığının sebepleri nelerdir? Şahsi, ailevi ve içtimai problemleri yol açan bu marazın tedavisi nasıl mümkün olabilir? Mü'mine üç gün küs durmak caiz değildir. Bir Müslüman, üç günden fazla küs duramaz.
Bu, hiçbir terbiye almamış bir Müslüman için geçerlidir. Sufi, hiç küskün duramaz. Gerçek Sufi, hiç küskün duramaz. Sufi kendince, kendi kalbine nazar edecek. Eğer birisine bir küstüğü varsa, Sufili eksiktir.
Birine karşı kalbinde bir buğz varsa, Sufili eksiktir. Birine karşı kalbinde kapalıysa, bir Sufi kardeşine karşı kalbinin kapısı, Sufili eksiktir. Bakın, yayıyorum. Eğer bir kimse, normal düz Müslüman olarak, birisine üç günden fazla küsüyorsa, imanını tazelesin. Eğer Sufi, aynı dergahta, aynı çatının altında bir kardeşine küsse, o kimse kardeşinden helallık alacak, üstadından helallık alacak, dervişlerden helallık alacak, o pirlerden helallık alacak, Hz. Peygamber Efendimiz'den alacak.
Böyle bir şey düşünülemez bile. Sufi mantalitesi içerisinde, bir Sufinin, bir Sufi'ye küs olması düşünülemez. O yüzden Sufiler bunu, yazılı kayıtlarına bile almamışlar böyle bir şeyi.
Sufinin bir Sufi'ye küs olması demek, bir Sufi, başka bir Sufi'ye küsse, çok nefis terbiyesinden geçmesi lazım. Çok her, haklı olmuş olsa dahi, haklıysa o daha da zor. Hani küs olmakta haklı ya, o kibre düşmüş o, o benliğe düşmüş. O şeytanın aldatmasına düşmüş. O şeytanın kandırmasına düşmüş. O kandırmış onu şeytan. Kalbinize, gönlünüze bakın. Eğer birisine küsseniz, bunu ben ara sıra böyle dergâhta filan anlatırım, barışın, onunla konuşun, selamlaşın, telefonlaşın derim ben aklıma geldikçe.
Eğer böyle bir şey varsa birisine karşı, çok işimiz var bizim de. Dergâhlar vardır. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Köy dergâhıdır, mahalle dergâhıdır. Buralarda küçük meseleler problemdir, küçücük şeyler sıkıntıdır, böyle olmayacak şeyler orada muhabbettir, böyle şeydir bunlar.
Çok affedersiniz, bayığıdır böyle şeyler. Bunu ben Anadolu'da küçük küçük yerlerde gördüm ben. Onlar böyle küçük mahalle, küçük kasaba, küçük böyle Anadolu'nun kırsal kesimlerinde, onları tabiri caizse böyle köy dergâhı denir onlara. Orada insanlar kaşıktan dolayı küser, kaşından kaldırdığın küser, alınganlaşır. Zaten on kişidir onlar. Birbirlerinin daha fazla bağlı olacaklarında, birbirleriyle daha fazla çatışırlar. Nefis onları tutmaz bir yerde. Allah muhafaza eylesin, büyük hastalık. Şehir dergâhlarında bunlar görülmez. Hiç görülmemesi lazım. Şehir dergâhı entelektüeldir. Derinliği vardır, genişliği vardır. Sünnete bağlılığı vardır.
Ufku geniştir, ufku büyüktür. Ufku daha ileridir, daha derindir. Öyle küçük meseleler, öyle bernik meseleleri, orada şahsi meseleler problem değildir. Orada küslükmüş, dargınlıkmış, böyle işte tepeden başıma, aşağıdan bakma, bunların hepsi de şeytanın oyunu ve oyuncağıdır. Küçük mesele problem haline gelir orada. Nefis ve şeytan büyütür onu. Allah muhafaza eylesin. Bu darılma, küsme, alınganlık yapma, konuşmama, birbirine selam vermeme, birbirini kucaklamama, cahillerin işidir. Sufilerin işi değildir. Sufilerin işi değildir. Var bir yıl önce ona bu böyle bir laf söylemiş, onu daha unutmamış.
Veya bir yıl önce filancasına bir laf söylemiş, onu unutmamış. Bunlar hep Allah muhafaza eylesin cahillerin işidir. Bunun tedavisi size zarar vereni sevip dua etmektir. Birisi size zarar vermiş, birisi göz göre göre zarar vermiş. Ona tebessüm edip, sevip, ona dua etmektir. Bu nefse zor gelir ama tedavisi budur. Bir daha küsmemeye öğrenir insan. Bir daha darılmamayı öğrenir. En küstüğünüz, kızdığınız kimse, onu yemeğe götürün. Ona yidirin, içerin. Hatta bir de ceza kesin kendinize. İşte İsmail'den laf açıldı ya, İsmail'e kızdı değil mi? Kendine şey ver, ceza biç.
İsmail ağabeyi ben üç gün üst üste yemeğe götüreceğim. Eşiyle, çoluğuyla, çocuğuyla evimde ben ona yemek yedireceğim. Üç gün. İsmail ağabey ben kalbimden sana karşı bir buğuz oldu. Hakkını helal et. Ben üç gün kendime ceza verdim. Bir rahmet olsun, bana da bir bereket olsun, bana da bir lütuf olsun. Hanımını, çoluğunu, çocuğunu alacaksın, üç akşam yemeğini ben desin ağabey. İhlas ve samimiyetle yapacağım bunu. Kime küstüysen, kime kızdıysan, kime kırıldıysan, kime buğuz ediyorsan, Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Her türlü ihtilaf ve iftiraklardan nasıl kurtulabiliriz? Tevfik-i İlahi'yi üzerimize çekecek, dostça, samimiyetçe ve ittifakı nasıl elde edebiliriz?
Ferdi ve umum planında görüşlerinizi lütfeder misiniz? Ben ihtilaftan tat alırım. İhtilafı zenginlik olarak görür. Yalnız ihtilaflar, ayrılıklara yol açmadığı müddetçe. Benim ihtilaftan anladığım şey şu yalnız.
Hüseyin dedi ki, bu dergahın kapısını buradan yapalım. İsmail de dedi ki, hayır, buradan da yapabiliriz. Cevdet Usta da dedi ki, bu kapıyı buradan yapalım. İhtilaf. Bu dışarıdan bakıldığında ihtilaftır. Tartışma, kavga, atışma, ayrılığa yol açmadığı müddetçe, zenginliktir. Ben şöyle görürüm. İsmail de, Hüseyin de, Hüseyin de, Cevdet de bu kapıya kafa yormuşlar. İsmail'i de dinlerim, Hüseyin'i de dinlerim, Cevdet'i de dinlerim.
Ve üçüne de derim ki, sizi alkışlıyorum, teşekkür ederim. Üçünüz de bu meseleyi kafa yormuşsunuz. Bu bir zenginlik. İsmail derse, benimki kabul edilmedi. Gidiyorum, İsmail hata yaptı. İhtilaf, ayrılığa yol açmayacak. Hüseyin dedi ki, benim dediğim geçerli olacak. Olmadı. Bu İslam kardeşi değil. Bu Sufi kardeşi değil. İhtilafları, zenginlik olarak görmek. İmam-ı Azam, İmam-ı Muhammed, İmam Yusuf, talebeleri, ihtilaf etmişler.
Birisi bir hüküm söylemiş. İmam-ı Azam'ın hükmüne, İmam-ı Muhammed, İmam Yusuf ikisi beraber karşı çıkmışlar. İhtilaf koymuşlar. Biz katılmıyoruz demişler. Hocasına katılmıyor. Katılmadı kimse kim? Hocası. İmam-ı Azam küsmüyor, benim dediğime katılmadılar diye. Alkışlıyor onları. Kendi yetiştirdi talibe. İmam-ı Malik, katılmamış İmam-ı Azam'a. İmam-ı Malik'in hocası, İmam-ı Azam Hazretler'dir. İmam-ı Malik'in, fıkıhtaki hocası, İmam-ı Azam'dır. Mesela bizim memleketimizde, yanlış bir şey yaparlar. Eksik bir şey yaparlar. Yanlış demeyeyim, eksik. Hanefi'de bulamazlar, Şafi'ye bakarlar. Eksiktir. Hanefi'de bulamazsanız, Malik'e bakarsınız.
İmam-ı Malik, Hanefeler'e en yakındır. İmam-ı Hanbel, İmam-ı Malik dokunmuştur. O zaman, bu ihtilaflardan, mezhepler doğmuş. Zenginlik, ihtilafı, zenginlik noktasında, görmek, olgunluktur.
O fikir, zenginliğidir. Bir meselede, Hz. Allah, Peygamberine diyor ki, işlerinde istişare et. İstişareden, karar çıktığında da, ona riayet et. İstişare, sünnettir. E, farklı fikirler olacak ki, istişare edesin. Bu konuda da, sufiler eski, geleneksel dururlar. Sorarım ben bazen, ne yapalım bu meselede? Siz iyisini bilirsiniz efendim. Ya benim bildiğimi biliyorum ben. Ben senin fikrini soruyorum. Senin hiçbir fikrin yok. Sen fikirsiz misin? Hz. Peygamber Efendimiz, bilmiyor mudur? İstişare etti. Birisi sana fikrini soruyorsa, fikrini söyler.
Bu kim olursa olsun. Sana sormadan, fikir söylersen, edepsizliktir. Üstad sana sormadan, sen bir fikir söylersen, edebi aşıyorsun. Derse sana, İstanbul'a gidiyoruz. Cevdet Usta, nereden gidelim? Efendim, Karadan da gideriz, şeyden de gideriz. Ne o? Ferimotta da gideriz. Aa, iyi. Cevdet Usta, çevir, bandırmadan gidiyoruz. E, bandırmayı bilmiyor musun? E, bilmiyordun. Neden? Söylemedi. Bildiğin bütün yolları söyle. bandırmadan da İstanbul'a gidilir mi? Gidilir. Var mı gemi? Var. Ya ters?
Orada fikir üretme. Sana dediler ki, yür bandırmadan gidiyorsun. Yür bandırmadan git. Sordum. Cevdet Usta, nereden gidilir dedim. Feribottan da gidilir, karayolundan da gidilir. Aa, tamam. Nereye istiyorsan oradan git. Nereye istiyorsa oradan gidecek. Sormadım. Cevdet Usta, karayolundan gidiyoruz İstanbul'a. Buradan feribotta vardı. Sana feribotu soran oldu mu? İnce. Sordun birisine. İstişare ediyorsun. Fikrini söyle. O zaman ihtilaf rahmettir. Farklı fikirler çıkar orta yere. İstişare etmek sünnettir. Farklı yollar çıkar önüne.
İstişare eden aldanmaz. Hadis-i Şerif. Hadis-i Şerif'e uy. Ama bu ihtilaflar, ayrılığa, küskünlüğe, bu ihtilaflar geri çekilmeye sebep olursa, o kimsenin cahilliğindendir. O yüzden, ittifak aramak, ittifak aramak. Bir şeye karar verileceğinde, on kişi var. On kişinin, ayrı ayrı düşünceleri var ise, oradan bir istişareden bir karar çıkarılacaksa, oylama yapılabilir. İki görüş için. Ama on tane görüş çıktıysa, oranın bir imamı varsa, o imam, o ön görüşten birisini tercih edip, ona karar verebilir. O ihtilaf, yani, farklı görüş, serd edenler, geri çekilme hakkına sahip değildir.
O yüzden, istişareye açık olan meselelerde, meselelerde, ittifak aranmaz. oylamaya açık olan meselelerde, ittifak aranır. Ama illaki kardeşler de, kendi düşüncelerinin, kabul olması için, bu noktada, uzun uğraşlar vermeyecekler. Şahsi noktada, kardeşlerin fikirleri alınıyor olsa, kardeşler fikirlerini söylerler. Bu noktada, kesin kat'i bir şey söylenecekse, o konuda söyleyecek olan bir kimse varsa, onu söyler, söylendiği zaman da, bütün ortalıktan ihtilaflar kalkıp, ittifak halinde, istişareden çıkmış olan, veyahut da karar verilmiş olan şeyin, arkasında durulur. Bu problemin çözümü de inşallah, rağmen böyle olur. İnsanlığa ve dine hizmet adına, müştereken yapılan işlerde koştururken, kardeşler arasında bazen ciddi fikir ayrılıkları, ve kalp kırıklığına sebebiyet verecek ölçüde, münakaşalar olabiliyor.
Farklı düşüncelerin, kavgayı netice vermesinin sebepleri, ve bunun çözüm yolları nelerdir? Bu noktada insanlar, sadece ve sadece, kendi görüşlerinin doğru olduğunu, tespit edip kendince, bununla alakalı kavgaya varıncaya kadar, işleri götürürlerse, onların cahil olduğunu gösterir bu. Cahil insanlar, kendi görüşlerinin kabul olması için, kavga ederler. Tartışırlar, küskünlüğe doğru yol açarlar. Bunun yolu, şefkatle, merhametle, anlayışla, birlikteliğine devam ettirmek gibi geliyor bana. İnşallah. İkinci mevzu, bazı müminler, rüyalarında ve manevi müşahedelerinde, kendilerinin mürşid, sultan, kutup, şeyh ve post sahibi olduklarını, hizmetlerin veya dervişlerinin olduklarını, veya diğer maiyetle, manevi emanetler verildiğini, ve tüm alemlerin, kendilerine tevessüf ettiklerini, vesayi görüyorlar.
Kendisini misal aleminde padişah gören kimse, aslında bir fabrikada işçi, memur veya ticaret erbabıdır. Ama şehadet aleminde, sav halindeyken, bu devletten veya bu yetkinliklerden kimisinde, hiçbir eser kendilerinde görülmemektedir. Liyakatli veya istiddiatlı olduğu sanılan olanlarda da, cidden ciddi tenakuzlar görülmektedir. Bu kimselerin az çok takipçileri olabiliyor ise de, ne bu kimseler, ne de takipçileri, yıllar geçtiği halde, dağınıklıklarının bir türlü toparlayamamaktadır. Müridanın gerek kendileri, gerekse ve kendileri hakkında, başkalarının gördüğü, misal aleminde görülen bu görüntüler, bu müşahade sahiplerine, muvakkatten bir ümit ve neşe olmakla, pozitif bir yönü olsa gibi görülse de, zamanla bu başa gelmiş, kötü bir vaka olarak, aşk kırıntıları anı defterine, yer işgal etmektedir.
Soru Edill-i şeriyede ve usul-i dinde, dinin esas kaydelerinde, rüya ve manevi vakalar, nas ve rey olarak alınmamış olduğu halde, bilhassa cehri zikir erbabı, rüyalara ve müşahadelere çok değer affetmekte olup, istenen matlı ve muteber bir durummuş gibi, hedef çıtasında sürekli gündem teşkil etmesi, ne derecede doğrudur? Rüya, hal, tecelliyat, varidat, ismini bunlara ne derseniz deyin, bu bir hakikattir, rüya bir hakikattir, hal görmek bir hakikattir, varidata mazhar olmak hakikattir, ilhamata mazhar olmak hakikattir, Arabi, bunların hepsini bir ilim kapısı olarak görür, Hz. Mevlana, Piran Hazretleri, ilim kapısı olarak görür, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hadis-i şerifinde,
peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür der, rüyalara. Salih rüyaları, mübeşirattan saymıştır, yani müjdeci. Görülen rüyalar, görenin kendi dairesinde, kendisine ait bir hakikattir. ve Adem aleyhisselamdan itibaren bütün insanlar, manevi olarak rüyalarla eğitilmişler, rüyalarla müjdelenmişler, rüya, ilham, hal yoluyla, bu noktada, manen, sevk ve idare olmuşlar.
Bunu bir hakikatten bir yol olarak görmemek, bunu eksik ve noksan nakıs görmek, bir kimse için en büyük zarar verici şeylerden bir şeydir. Ama, bunu hedefe koymak, hedef sadece rüya görmek, hal görmek gibi algılamak, yine çok büyük yanlışlıklardan birisidir.
rüyasız, halsiz, varidatsız, ilhamsız bir manevi hayat düşünülemez. Ama bunlar, hedefe konup, asıl maksadın, amacın buymuş gibi, görünmesi de mümkün değildir. Ama şu bir gerçektir, din herkes için dindir. Dini yaşayan insanlar, eğer bir manevi bir halleri yoksa, bir rüyaları yoksa, kurumuş yaprak misali gibi olur. Tatları ve lezzetleri yoktur. Meselenin, iç noktasıdır.
Bu noktada, insanlar, gördükleri hal, ilham, varidat, rüya, şahsın kendisine aittir. Şahsın kendisini bağlar sadece. İkinci bir kimseyi bağlamaz. Vahiy ise umuma aittir. Herkesi bağlar. Şimdi, bir kimse bir rüya gördüyse, o rüyası onun kendisinedir. İkinci bir şahsa değildir. Bir kimsenin kalbine ilham geldiyse, onun kendisinedir. İkinci bir şahsa ait değildir. Veya bir kimsenin kalbine bu noktada, hal noktasında bir varidat tecelli ettiyse, o kimsenin kendisine aittir. Bir başkasına ait değildir o. Ve bir başkasını da bağlamaz. O kimsenin kendisini bağlar.
O kimsenin kendisini bağlar. Bunlar amaç değil, yoldaki araçlardır. Aracı amaç edersek, o zaman biz vartıya düşmüş oluruz. Allah muhafaza eylesin. Bu noktada, insanlar, sadece kendi gördükleri rüyalara, hallere bakaraktan, dinin emir ve nehirlerini terk etmesi, veya gevşetmesi mümkün değildir.
Biz sufiliği anlatırken, birinci derecede Allah'ın farzlarını yerine getirmek, nafilelerle Allah'a yaklaşıp, Allah'ı sevmek olarak nitelendiririz. Bu yolda yürürken insanlar, rüyada görecekler, halde görecekler, o yolun bu noktadaki, manevi olarak işareti ve delil olur. Hedef, zevki ruhani midir, yoksa uyanık iken elde edilen ne ise, ganimet bu mudur? Eğer ganimet zahirde elde edilenler ise, niçin illa rüya ve müşahede şart görülmekte, ve hatta aranmaktadır? Hedef ne ganimettir, ne de zevki ruhaniyettir. Sufinin bir tek hedefi vardır.
Allah'ı sevmektir. Sufinin bir tek hedefi vardır. Hayatını Allah için yaşamaktır. Sufinin bir tek hedefi vardır. İlahi kelimetullahı, yeryüzüne ve gökyüzüne yaymaktır. Sufi, ne zevki ruhaniyeli, Sufi, ne zevki hayaliliğini, Sufi, ne dünya, ne ahiret ganimetini, kendisine hedef olarak koymaz.
Sufi kendisine hedef koyacaksa, o hedef, Allah'ı sevmek, Allah'ı sevdirmektir. Sufi'nin kendi içerisinde başka bir hedefi olmaması gerekir. Mevzunun ifrat ve tefrit dereceleri ve oluşturdukları menfi etkileri göz önüne alındığında, muteber derecesi, yani olması gereken pozisyonu ve itibar edilmesi gereken hali ile alakalı mülahazalarınızı lütfeder misiniz?
Muhakkak ki bu meselede ifrat derecesine varıp veya tefrit derecesinde durup, ya bu rüyamana hal alemini reddeden, ya da sadece amaç maksat buymuş gibi görenler olacaktır. Eğer bu hastalık ifrat ve tefrit noktasında içimizde bulaştı, yer ettiyse, oturduysa, buna üzülürüm çok. Eğer kardeşler, arkadaşlar, maksatlarını, amaçlarını sadece bu tip varidatlara mazhar olmak, bu tip ganimetler elde etmek için kendilerini hedefledilerse, çok eksik ve yanlış bir noktada tutmuşlardır. Ve bu tip varidatlara mazhar olanlara olduğundan fazla itibar ediyorlarsa, yine yanlış yapıyorlardır.
Bir, bu rüya görenler, hal görenlerin, görmeyenlerden bir üstünlükleri yoktur. İki, amaç maksat bu değildir. Üç, bunları reddetme noktasına düşüp de, kendi ayağımızı da boşa atacak noktada değiliz. O zaman, müridin bu noktadaki hassasiyeti, Kur'an ve sünnet dairesinde kalmalı, tasavvufun adaf ve erkanını dairesinde, meseleyi ifrat ve tefrit noktasına götürmemeli.
Hizmetin daha da artması ve genelleşmesi açısından, aşk ve şevkin ziyadeleşmesi açısından, zilli olarak fert planında ve asli olarak hizmet planında ilgili rüyaların ve müşahedelerin umuma anlatılmasının fayda ve getirileri var mıdır? Varsa nelerdir? Muhakkak ki, umuma ait dergahla, hizmetle alakalı rüyaların, umuma ait olanların, sufiler adabınca, üstada anlatıldıktan sonra anlatılmasında muhakkak fayda vardır.
Rüyanızda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görseniz, içinde bulunduğunuz cemaat için dua ettiğini size söylese, bu rüyayı saklarsanız ihanet etmiş olursunuz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin şekline, suretine şeytan giremez. Ve o cemaatın koşuşturmasına karşı o bir delildir.
Bu umuma aittir. Bunu üstada anlatıp, ondan sonra cemaat kardeşleriyle paylaşmak, cemaattaki kardeşlerin şevklerini, aşklarını, hizmetlerini arttıracaktır. Veya bir kimse rüyasında, bu hangi dergahdan olursa olsun, rüyasında üstadını, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin met ettiğini görse, bunu kardeşleriyle paylaşmak zorundadır.
Üstadını anlatıp, üstadını anlattıktan sonra kardeşlerinin bunu anlatmalıdır. Çünkü Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin görüldüğü rüyalar, rüyayı sahihadan, rüyayı sadıktandır. Bu tip rüyalar, insanın kendisine ait olan rüyalar değil de, umuma ait olan rüyalar, hüccetnin deliğindedir. Bir kimse kendi uçtuğunu anlatmaktansa, kendisinin manevi merhalelerini anlatmaktansa, topluma ve kardeşlerine ait, umuma ait rüyaları anlatmaları daha hoştur. Bunlar çünkü birer müjde, birer işaret rüyalarıdır. Ve sahih olan bir üstadın, sahih olan dergahında, delil niteliğindedir.
Bir üstadın, kendi gördüğü rüyaları anlatması her ne kadar hak ise de, bu işin bencesi, çok etik değildir. Müridan, üstadıyla alakalı, yollarıyla alakalı bir rüya gördüyse, onu üstadına veya vasifeli kimselere anlatıp, kardeşleriyle paylaşması gerekir. O yüzden, kardeşler, kendilerine ait, hal ve hakikatleri ve müşahadelere anlatmaktansa, kardeşlerine, umuma ait olan. Mesela işte, görmüştür o kimse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, nazar ediyordur. Bütün müridan oradan geçiyordur.
O müridanın geçtiğini görür. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, o müridana taltif etmiştir. Bu bütün kardeşlerin hakkıdır. Bunun söylenmesi gerekir. Veyahut da, o topluluğa, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, umum olarak dua etmiştir. O müridanın hakkıdır. Bir zikir meclisinde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, teşrif edip, oradaki dervişanın, teker teker, saçını başını okşamıştır.
Bu müridanın hakkıdır. Onun konuşulması gerekir. Onun söylenmesi gerekir. Bu haktır. Bu rüya, o kimsenin maneviyatından değildir. O kimse öyle görecek bunu. Diyecek ki, ben burada telefon ahizesi gibiyim. O kimse diyecek ki, ben burada telsiz anonsu gibiyim. Telsiz gibiyim. Açtı birisi, senin telsiz senin elindeymiş o esnada. Senin üzerinden anons etmişler. Yarın bir başkasının üzerinden anons edilebilir. Ertesi gün başka bir kardeşin üzerinden anons edilebilir. O esnada sen oradaymışsın da, senin üzerinden anons etmişler. O kimse kendine bunu paye çıkarmak, kendi iyiliğine, kendi maneviyetine paye çıkarırsa, o zaman o kimse de nefsine uymuş olur.
Umuma ait rüyalar, ümmete ait rüyalar, bu noktada cemaatin kendisine ait olan rüyalar, üstada anlatıldıktan sonra anlatılması gerekir. Ama bir kimseye taç giydirmişler, onun kendisine taç giydirmişler. O bunu inticap etmeli, bunu anlatmamalı. Bunu saklı, gizli, üstadına anlatmalı. Herkesin içerisinde, bana hırka giydirdiler, bana taç giydirdiler, beni bir makama oturtturdular. Sen şöylesin dediler, demesi, kendisine nazar toplamasıdır. Bu sufi adabınca çok hoş değildir. Ama kardeşlerin hepsine de, hepsine de, melekler ellerinde rengarenk hırkalar, zikir halakasında, hepsine de hırka giydirdiler.
Birisi böyle görse, bunu anlatması muhaldir. Veyahut da, öylesine, sema vardı ki, o sema edenlerin haricinde, yeryüzünde geçmiş ne kadar semazen varsa, hepsi de destur deyip geldiler, sema halakasına. Ve hepsi de, fırıl fırıl, sema ettiler. O kadar çok gelen sema eden, semazen vardı ki, bir an öyle bir şey oldu, sema edenlerin sadece yüzlerini görebildik.
Dese birisi, ve umuma bunu anlatsa, ona denir ki, bu umumun, öylesine sema etmişler ki, o semazenler öylesine samimi sema etmişler ki, nerede ne kadar semazen varsa, geçmiş dönemlerde yaşamış olan, evliyadan olanlar gelmişler. Hatta, Allah, o kadar çok hoşuna gitmiş ki Allah'ın, melekleri, semazen elbisesi giydirip, ten nuresi giydirip, meleklerini göndermiş sema etmeye.
Allah Allah, bunun anlatılması, bunun kardeşlere müjde noktasında söylenmesi gerekir. Hani, o veliler mahzun olmazlar, mahcup da olmazlar. Onlara dünyada da, ahirette de müjdeler vardır. Ayet-i Kerimesi inince, sahabe sorarlar, ahiretteki müjdeyi az bir şey, tahmin ettik, dünyadaki müjde nedir deyince, velilerin gördüğü, ve velilerin görüldüğü rüyalardır der.
O zaman, velilerin gördüğü, ve velilerin görüldüğü rüyalar, müjdeci rüyalar. Dünyadaki müjde, bunların umuma ait olanların, anlatılması, bu, varidatların, bu tecelliyatların, anlaşılması, anlatılması, yolun, hakikatindendir. ama, kendi nefsimize ait olan şeyleri, anlatmak, onu insanların içerisinde, fahş etmek, çok, sufilik adabınca, uygun değil, bencesi.
Bunu anlatmışlar, sufiliğin adabında var bu, bencesini söyledim ben sadece. Hidayet ve istikamet üzere, yaşama hususunda, ilham, rüya, keşif ve kerametten ziyade, usul-i dine bağlı kalmanın, önemi nedir? Lütfeder misiniz? Bu, rüya, keşif ve kerametten, önemlidir, usul-i dine uymak. Bu işin, zahir noktasıdır. Zahiri, tamamlanmayanın, batını da tamamlanmaz. O kimse, rüya görebilir, keşif görebilir, keramet sahibi olabilir, ama, zahirini, tamam etmesi gerekir. Görülür ki, bazı kardeşler, zahirleri, tamam olmasa dahi, böyle manevi, mülahazalara, böyle manevi tecelliyatlara, mazhar oluyorlar.
Bu, onların tamlığından veya erginliğinden değildir. Bu, onlara bir müjdedir, bir ikramdır, bir lütuftur, bir ihsandır, bir hediyedir. Bu, onların tam olduğunu göstermez. Sufi, hangi noktada olursa olsun, bizim yolumuzda, kendisini tam görme noktasında olmaması gerekir. Biz, Hz. Mevlana'nın dediği gibi, bütün eksiklikler ve kusurlar, bizden, hatalar, yanlışlıklar bizden, affetmek ondandır.
Ne zaman ki, kendinizi hatasız, kusursuz, eksiksiz gördünüz, o gün sizin firamanlaştığınız gündür. Ne zaman ki, benim hatam ve eksiğim az olduğu için, ben böyle bir rüya gördüm, dediniz, o gün sizin firamanlaştığınız gündür. O yüzden, Kur'an ve sünnetin, zahirene sımsıkı bağlı kalınarak, Kur'an ve sünnetin, batiniliğini yaşamak, işin en doğru noktasıdır. Zahirden ödün vermeden, batiniliği yaşamak, yolun doğrusudur. Bu nedir? Zahiren, şer'i ahkamın, hududunu ve hukukunun içerisinde olmaktır. Yani, farzları yerine getirmektir. Hem günahı keballerden uzak durarak, hem de ibadetleri yaparaktan, nafilelerle Allah'a yaklaşmaktır. Bu da nedir?
En güzel ahlakla ahlaklanıp, Allah yolunda hizmet etmektir. Ve Allah'ı sevmektir. Bu da işin takva noktasına ermektir. Bu da işin en ince perdesine ermektir. Ve ondan sonra, Allah onu sever. Bunu unutmamak gerekir. O yüzden, sufi, usul-i dini, yani Kur'an ve sünnet dairesini iyi bilmeli, öğrenmeli, zahirini buna adapte etmeli, ondan sonra, bu noktada, batiniliğinin, bir anlamı olduğunu, görmeli ve bilmelidir.
Bu noktada, kardeşler, sadece batini noktada gitmek, ve sadece batiniliklerini öne çıkarma noktasında, olmamaları gerekir ki, bunun geçmişte hataları görülmüş, geçmiş melamilerin, geçmiş hurufilerin, geçmiş batinilerin, geçmiş ismaililerin, durumu meydandadır. Geçmişte, ümmetin içerisinde bu tip yanlışlıklar yapılmış, insanlar zahirden kopmuşlar, zahirden koptukları için, büyük hatalar, büyük kusurlar söz konusu olmuş, derin yaralar açılmış, üzerinden bu tip hadiselerinin geçen, bu tip hadiselerinin olduğunun üzerinden,
dört yüz yıl, beş yüz yıl, altı yüz yıl, yedi yüz yıl geçmesine rağmen, İslam dünyasında, bunların yaraları sarılmamış, bunların kalıntıları, bunların kırıntıları, ümmetin içerisinde dert olmuş. Bir Babali isyanı, Selçukluların sonunu getirmiş, Babali isyanından sonra, tasavvuf ve sufiler yara almışlar, ve bunun derlenip toparlanması, Anadolu'da çok geç olmuş, ve bunun kırıntıları, Anadolu'nun ve İslam dünyasının, her tarafına yayılmış.
İsmaliye'den ayrılma, batinilerden ayrılma, dailer ve batinilerin, İslam dünyasında, açmış olduğu yaralar meydandadır. Kalenderiliği yanlış algılayanların, anlayanların, anlayanların, haydariliği yanlış anlayanların, bu noktada, bunu sadece böyle, meşrepselli gibi görenlerin, bu zahir noktadan, zahir noktadan, kendilerini ayırmalarının, sufi dünyasına açmış olduğu yaraları, biraz tarih sayfalarını, karıştıranlar, göreceklerdir.
O yüzden, insanlar, sufilere ve sufiliğe bakarken, eğer negatif noktada duruyorlarsa, bunun payının, sufiliği ve sufi dünyayı, eksik ve noksan anlayıp, kendi eksik ve noksanlıklarını, insanların önüne, sufilik olarak koyanlar da, bundan nasibini almalı, şapkalarını önlerine koymalı, ve bu hataları ve kusurlara, düşmemeleri gerekir. O yüzden, tarihte bu tip hatalar yapılmış, mesele sadece, rüya ve hal boyutunda algılanmış, mesele sadece, kalbe ilham boyutunda algılanmış, namazı terk etmişler, orucu terk etmişler, usul-i dinin, usul-i dinin, olmazsa olmazlarını terk etmişler, farzları terk etmişler, terk etmişler, bile bile, biz manada oruçluyuz demişler, biz manada namazımız kılındı demişler, biz manada namazı kılıyoruz demişler, biz namazı, Hz. Peygamber Efendimiz önder oluyor, biz onun arkasında kılıyoruz, hadi siz gidin camide kılın demişler,
bunları kulağım duymuş bir insanım ben, bunları kulağa duymuş insanım ben, biz bir hata yapsaydık, Hz. Peygamber bizi, ikaz ederdi deyip, günah kebari içerisinde dolaşanları görmüş insanım, duymuş insanım, onlarla konuşmuş insanım ben, namazı kasten terk edip, namazımız kılındı değil, biz namazı manen kılıyoruz, beş vakit, Kabe'de manen toplanıyor onlar yani, bunları duymuş, görmüş insanım ben, bizim öyle bir halimiz yok, elhamdülillah da, ama usul-i dinin hükümlerinin çiğnenerekten, insanların kendilerini bir yerde,
bir noktada görmeleri de, çok hoş bir noktadayız, bu noktada, kardeşim belirttiği gibi, ifrat tefrit noktası var, bir kısmı rüyayı, hali, varidatı, kalbe gelen ilhamı, komple reddederekten, komple reddederekten, küfre düşüyor, bazı kimseleri de, sufiliği sadece bu noktada görüyor, ikisi de yanlış, ikisi de yanlış, bizim amacımız, hal görmek, rüya görmek değil, bizim amacımız, doğru dini, ve doğru sufiliği yaşamak, bunun içerisinde, hal var mı var, rüya var mı var, kalbe ilham var mı var, var, bunun içerisinde, manen Hz. Peygamber Efendimiz ile,
görüşmek var mı var, kabir ehline vakıf olmak var mı var, bir mürşidin, muhakkak, bu hallere vakıf, dervişlerinin yetişmesi gerekir, bu kadar, bunun delillenmesi gerekir, o cemaatin içerisinde, Hz. Peygamber Efendimiz'i, rüyasında, görenlerin olması gerekir, o cemaatin içerisinde, kabir ehliyle, görüşenlerin olması gerekir, o cemaatin içerisinde, zikrullah halindeyken, zikrullah'ta, hal görenlerin, olması gerekir, Hz. Piri Geylani, Ahmet Ar Rufa'yı, Rufa'yı, Hz. Hasan Efendimiz'i, Hüseyin Efendimiz'i, Hz. Resulullah'ı,
Hz. Hamza'yı, o dergahı, hangi sahabeler seviyorsa, bir değişim bu tarafı var, sahabeden, büyüklerden birisi, o üstadı sever, o üstadı sevince, o üstadı tabiri caizse, onun mihmandarı gibi olur, onun böyle, vasisi gibi olur, kimi üstadı, aynı zamanda, peygamberlerden birisi de sever, o peygamberlerden birkaçı da sever, daha fazla sever öbür günlerden, mesela bir kimseyi, Hz. İsa Efendimiz, daha fazla seviyor olabilir, o kimsenin zikrullahına, Hz. İsa Efendimiz, her zikrullahına gelir, en sıkıntıya, dara düştüğü anda,
tak gelir, onu burada böyle yap der, veyahut da onun başını okşar, onun omuzunu okşar, veya asasını verir, hadi vur bunların etrafa der, gibi, veya meleki azamdan birisi, bu noktada ona vazifeli kılınabilir, bunlar yaşanır, ve ı zikrullah halakasında, duran dervişandan, bunu müşahade edenler olur, o müşahade kapısı, o dervişanı açılır, o dervişanın iyiliğinden değildir o, ona bir mektup gelir, bu mektubu aç, orada oku kardeşlerine, bunu üstadın söylese, şatahat yaptım der, söylemez, şatafat yaptım der, söylemez, anlatmak istemez,
sen bunu gördün ya, bu gördüğünü anlat, sana mektup geldi, bu var mıdır, bu vardır, bu reddedilir mi, hayır, ama amaç ve maksat, bu değildir, kimisi bunu reddediyor, onlar deli ya, onlar hayal görüyor ya, böyle bir şey yok ya, böyle bir şey olmaz ya, onlar kendi kendilerini, kurguluyorlar bunlar, bilmediğinden, görmediğinden, böyle bir şeye, ulaşmadığından, Diyarbakır karpuzu, yeriniz var mı içinde, Diyarbakır, kaldır kafanı elini, Diyarbakır, bir tane, sen başka, evet, Diyarbakır karpuzunun, tadını anlatacak olan,
var mı burada, şimdi görmeyenler, hiç yemeyen kimse, Diyarbakır karpuz, yok deme hakkı, var mı şimdi, kimse yememiş burada, diyebilir misiniz şimdi, Diyarbakır karpuzu, yok kardeşim ya diye, Diyarbakır var mı, var, oranın karpuzu var mı, var, ama hiç yememişsin sen, hadi yok gör şimdi sen, bu da onun gibi bir şey, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kabir haline vakıf oldu mu, oldu, Cebrail aleyhisselamla görüştü mü, evet, Meleği azamla görüştü mü, evet, meleklerle gördü mü, evet, sahabeler kabir haline vakıf oldular mı,
evet, bu tip manevi hallere vakıf oldular mı, evet, Hz. Ömer, hutbeden, ya Sare Cebel'e dedi mi, dedi, onu orada duydu mu, evet, rüya gördüler mi, evet, ezan-ı şerifin rüyalarını gördüler mi, evet, ezan-ı şerif rüya ile sabit oldu mu, evet, Hz. Peygamber Efendimiz rüya anlattı mı, evet, baltayı, balyozunu taşa vurdu, bir kıvılcım çıktı, Kisra'nın yıkıldığını görüyorum, dedi mi, evet, bir daha vurduğunda Yemen'in fethedildiğini görüyorum, dedi mi, evet, bir daha vurduğunda Bizans'ın fethedildiğini görüyorum, dedi mi,
evet, hal, reddedemeyiz, sahabeler rüya gördüler mi, evet, Hz. Ömer Efendimiz gidip, kabrin başına, gencin başına, ya felan, Allah'ın vaadini gördün mü, kabirden sesi herkes duydu mu, gördüm ya, ebrel müminin, Allah'ın vaadi hak, hem de bana fazlasıyla verdi, herkes duydu mu bunu, vefat eden sahabe kardeşlerini rüyalarında gördü mü,
sahabeler, evet, onların cennetlik olduklarını gördüler mi, evet, Allah'ın onlara nasıl muamelede bulunduklarını, rüyalarında gördüler mi, evet, inkar mümkün mü, değil, e sen Diyarbakır karpuzu yemediysen, Diyarbakır karpuzunu yok hükmünde görüp de, tefride düşme, ama amaç Diyarbakır karpuzu yemek deyip de, ifrada düşme, amaç, Diyarbakır'a gitmekti, biz Diyarbakır'a gidelim, amacımız Diyarbakır'a gidip karpuz yemek değil, amacımız Diyarbakır karpuzuna sahip olmak da değil, o tad almak da değil, amacımız Diyarbakır'a gitmek,
muhakkak Diyarbakır'a da gidilince, e yemeği güzel, meyvesi güzel, şerbetleri güzel, kebapları güzel, lütfederlerse, ikram ederlerse, muhakkak, ikramı reddetmemek de, İslam'ın adabındandır, hediyeyi reddetmek yoktur, İslam'ın adabında, biz o hediyeye layık değiliz, ama, mal sahibi, çok cömert davrandıysa, yapacak bir şeyimiz yok, biz, cömert olan padişah, birimizi bin yaptıysa, söyleyecek laf yok, o cömert olan padişah, bir de değil, bizim tozumuzu sayısız, hale getirdiyse, ikramı reddetmek de,
nankörlük olur, onu da reddedemeyiz, El Fatiha, ma selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi