Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 17 Mayıs 2015 · 1:18:51
Selamun aleyküm, Allah gecenizi ayıretsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü, ayınızı, ömrünüzü, yılınızı mübarek eylesin. Hakan Bey bunu sen yazmışsın herhalde, bunu sen mi yaptın? Bu Arabî'nin değil mi? Önce baştan buna bir değinelim ama ne olduğunu söylemezsek şimdi bu böyle sorunun içinde var. Devam edelim. Biz dönelim Şeyh-i Ekber'e.
Bir, vücut eşittir, bulmak. Arabî, vücudun hakikatinin fikir ve nazar ile değil de ancak keşif ilimleriyle bilinebileceğini. Fütuhat 1. Cid 60-110. Arabî, vücudun hakikatinin fikir ve nazar ile değil de ancak keşif ilimleriyle bilinebileceğini ve bunun en önemli yolunun da tecelli olduğunu söyler.
Bu da gösteriyor ki, vücut hakkında ehli keşf ve vücut olan muhakkik sufiler ile ehli taklit ve nakil olan felesofların ve kelamcıların görüşleri daha baştan farklılaşır. Evet, ehli sufiler de kendi içlerinde sınıf sınıftır. Bir kısım tabidir. Daha henüz sufilik yolunda ilktir, yenidir.
Onlar bir büyüklerini veya şeyhlerini taklit ederler. Bu taklidi bu manada hor hakir görmeyin. Bu taklit o kimseyi önce yol öğretir, erdemlilik öğretir, usul öğretir. Bu taklit ilk etapta neyi nerede yapması gerektiğini öğretir. Mesela taklidi hor hakir görürsek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ibadetleri benden gördüğünüz gibi yapın diyerekten, bu manada taklide bir kapı aralamıştır.
Çünkü taklidi tamamiyetle reddetmek, taklidi tamamiyetle kapatmak bu noktada bizi selamete götürmez. Ama bu taklitten bir müddet sonra sufi tahkike geçmelidir. Bu iman eden Müslümanlar için de geçerli bir şeydir. Ama sufiler kendi sufilik dairesinde de bunu ele alırlar. İman da bir taklidi iman vardır, bir de tahkiki iman vardır. Taklidi iman, annesi babası Müslümandır, o da Müslümandır. Annesinin babasının din algısı, din anlayışı ne kadarsa, onun da din algısı ve din anlayışı o kadardır. Veyahut da başında bulunan devlet Müslümandır, kendisini öyle iddia eder, devletin müsaade ettiği iman, din ne kadarsa, o da o kadar yapar. Bundan daha ilerisine gitmez.
Bunlar taklittir. İmanda taklit. Bu ilk önce lazım mıdır? Evet. Bunun tahkike dönmesi gerekir mi? Evet. Veya bir kısmı, hani farklı bir dine mensup olup veyahut da hiç dine mensup olmayıp İslam'ı araştıra araştıra gelenler vardır ya, onlar tahkik ehlidir. O kimse İslam'ı araştıra araştıra Müslüman olur. O tahkik ehlidir. Hani sonradan Yusuf İslam ismini almıştı ya, bir şarkıcı vardı ya, popçu. Neydi? Cat Steven. Evet. Onun meşhur sözü var ya, ben önce Müslümanları tanımış olsaydım, ben Müslüman olmazdım diyor. Bu manidar bir şey. Veya ben kendi söylediğimi, şimdi söylemek istemiyorum, ben Şeyh Efendi'ye Allah rahmet eylesin dedim ki, efendim ben dervişleri tanımış olsaydım, ben derviş olmazdım dedim.
Ben dervişleri tanımadan derviş oldum. İşin hakikati bu. Bunun gibi, bu normalde tahkik ederekten, araştıraraktan o kimsenin sufi olması, olması, İslam olması, tahkik ehli bu. O yüzden, alimler de ikiye ayrılırlar. Alimlerin içerisinde de taklit edenler vardır, tahkik edenler vardır. İmam-ı Azam tahkik edendir. İmam Muhammed, İmam-ı Yusuf tahkik edendir. Onu taklit edenler vardır. Hiç yorum yapmazlar. Farklı bir pencere koymazlar. Farklı bir perde, farklı bir tecelliyat önümüze koymazlar. Onlar motomot orada ne diyorsa, onu taklit ederler. Birisi ona sorduğunda, onu taklit eder. Bir Hanefi'ye gider sorarsınız, bayanların 80 kilometre öteye, seyahat etmeleri caiz midir?
Caiz değildir der. Doğrudur. Çünkü fıkıh öyledir. Ama o kimsenin özel, kendine münhasır bir iştihat edebilme, cesaretine iştihat edebilme ilmine sahip değillerdir. Onlar çevir sayfayı yaparlar, taklit ederler. Oysa ona şunu diyemez mesela. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, savaşta esirle alınan bir bayanı, yanına 10 tane müfreze koyaraktan, tekrar babasına gönderdi onu. Yanına mahrem bir kimse yoktu. 10 tane asker vardı, müfreze. Onun yol güvenliğini sağladı. Yol güvenliğini sağlayarak da onu ne yaptı? Babasına gönderdi, ailesine gönderdi. Buradan hareket ederekten, yol güvenliği var ise, yol güvenliği var ise, bayanların yalnız seyahat etmelerinde cevazlık vardır. Mümkündür diyebilme.
İlmine, ferasetine sahip değildir. Taklit eder. Ne yazıyorsa onu okur. Bu taklittir. Tahkik ehli, bir çıkış nokta sarar. Kur'an ve sünnet dairesinde. O kimsenin problemini çözmek için, din noktasında ne yapması gerektiğini, onun önüne koymak için, ne yapar? Problem çözmeye çalışır. Problem çözenler, tahkik ehlidir. Sufiler de bu manada ikiye ayrılırlar. Taklit ve tahkik. Taklit edenler, işte şeyhinin şeyhini taklit eder. Taklit edenler, başlarındaki zakiri taklit ederler. Ardından şeyhi taklit etmeye başlar. Eğer bir şeyh de taklit ehliyse, yine bir önceki şeyhi taklit eder. Şeyhinin şeyhini taklit eder. Tahkik etmez. Bundan 300 yıl önceki, sufili, sufilik görüşünü devam ettirmeye çalışır.
Bu taklittir. Hz. Mevlana, Cerahat-ı Rum Hazretleri, böyle taklidi tahkir eder. O da. Bak, Hz. Mevlana mesnevisinde, böyle taklidi tahkir eder. Bir kimse taklit edecekse, Hz. Muhammed-i Mustafa'yı taklit etmeli. Sallallahu aleyhi ve sellem'i. Bu manada, taklit bir ölçüde kabul edilebilir. Evet. Ehli taklid ile, ehli taklit ve nakil olan, felosofların ve kelamcıların görüşleri, daha baştan farklılaşır. Evet. Bunların yanında ne de var? Bir de, nakleden, işte az önceki, fıkıhçılar gibi. Bir de, felosofçular var. Bunlar da ne yapıyorlar? Taklit ediyorlar. Hala da, Sokrat'ın fikrinde devam ediyor. Sokrat'ın fikrinin üzerine, bir fikir koyamıyor.
Yeni bir pencere açamıyor. Felosof. Aristo'nun üzerinde gidiyor. Eflatun'un üzerinde gidiyor. Kant'ın üzerinde gidiyor. Bunların üzerine, bir şey koyamıyor. Çevir sayfayı yapıyor. Veya, işte, tipik, Risale okuyanlar vardır. Taklit ederler. Çevir sayfayı, Risale'yi abire okur. Yeni bir pencere getiremez. Yeni bir pencere koyamaz. Bu filosoflar, kelamcılar da aynı şekildedir. Büyük bir kısmı. Kelamcılar da ne yapar? Onlar da taklit ederler. İmam Maturidi'yi taklit eder. İmam Nesefi'yi taklit eder. Bu noktada yeni bir fikir, yeni bir görüş, yeni bir düşünce koymaz. Hatalı olsa dair. Çünkü bu noktalarda, bu dairelerlerde, bir kimse düşünse, iştahat etse, yeni bir fikir koysa, hata yapsa, bir sevap.
İsabet ettirirse, on sevap. İslam bu konuda, kelamda, fıkıhta, bunu felsefe diyelim, felsefede, önü açık, hata yapabilir o kimse. Konuyla ilgili olarak, Şeyh Ebu Medyen'in huzurunda, bir takım alimler, falancadan rivayet edilir ki, filanca demiş ki, diye konuştuklarında, Ebu Medyen, bunlar bize ölü et yediriyorlar. Oysa bizde, tazesi var dediğini nakleder. Fütüat, birinci cid 56. Ebu Medyen, rivayet edilir ki, İbnül Arabi'nin şeyhidir, üstadıdır. Ebu Medyen'den çok nakleder, Arabi. Ve Ebu Medyen'i çok, böyle bu noktada, zirveye koyar, kendince. Ebu Medyen'in, sufi fikirlerini, sufi düşüncelerini taşır. Bir kısmı der ki, işte onun, mürşidi değildi, ama Ebu Medyen'i, mürşidim olarak, lanse eder, Arabi.
O yüzden Arabi de, Arabi için, Ebu Medyen önemlidir. Ve, Fütüat'ında, Fütüat'ında, Ebu Medyen'den nakiller çok vardır. Çok vardır. Bunun gibi, Arabi'nin, böyle aktab kabul ettiği, kendince bir tane, bayan sufi vardır mesela. Bunu da, kendine aktab kabul eder. böyle aktab kabul ettiği, kendince değer verdiği, kıymet verdiği, adı, sanı, çok meşhur olmamış, büyük mürşidler var.
Onların fikirlerini, onların düşüncelerini, Arabi, önem arz eder. Bu noktada da, Ebu Medyen'in, bu sözünü, Hz. Pir, bu noktada, Fütüat'ın almış, başka, Fütüat'ın başka bölümlerinde de, geçmiş günlerden kalma. Bende Fütüat'ın, bir, Avni konuk tercümesi vardı. Ondan sonra, birinci cildi mi, ikinci cildi mi, bir, ikisi mi ne vardı bende, daha öncesinde? Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi Hazretleri, ben böyle okumaya çalışıyordum onu, bir müddet. Bir gün geldi, kitaplıktan çekti, anlatırım ya, işte bir bahis sordu, ben şerh ettim, okuma dedi, bir müddet okumadım, sonra geldi, tekrar o, çekti, kitaplıktan, aynı yeri, tevhid bahsizle alakalı, aynı yeri bir daha okuttu, ben okudum, ne dedi dedi, bir daha anlattım, okun artık sen bunu dedi, ondan sonra da ben okumadım.
Böyle bir enteresan bizim de, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi ile, bir anekdotumuz var, Arabi ile alakalı. Tabi zaman zaman, Arabi'den, fasıllar açılır da, ama bu ara, Allah razı olsun, Hakan Bey kardeş, Arabi ile alakalı, iyi ilgileniyor, bizi de bu noktada tekrar, heyecanlandırıyor. İşte, Evi Medyen, o nakilcilere diyor ki, bunlar bize öyle eti yediriyorlar, oysa bizde, tazesi var dediğini nakleder. Yani bu nakilciler, hadis nakledenler hariç, bundan. Hadis nakledenler hariç, neden? Geri kalan, Sufi sözü, hali, tavrı, Sufi vaktin çocuğudur. Manasında, an itibariyle söylenmeli. O kimsenin kalbindeki, kalbinde bir mana ilmi varsa, kalbinde bir ilmi ledün varsa, kalbinde bir sır ilmi varsa, an itibariyle, o manayı akıtmalı.
Kale dememeli. Bu, eski Sufiler için çok önemliydi. Ne yazık ki, şimdiki Sufiler, Kale diyene bakıyorlar. Onu daha sağlam görüyor. Kale, Şeyhimin Şeyhi dedi ki, Şeyhim dedi ki, tabi buna da, atfen, ayeti kerime var ya, geçmiş peygamberlerin kıssalarını anlat. Buradan Sufiler, kendilerince bir ölçü çıkarıp, geçmiş Şeyh Efendilerin, kıssalarını anlatırlar. Ama, bunları anlatırken, kendileri, o günün, hastalıklarına, o günün sıkıntısına, şifa olacak, ilaçları sunmak gerek. Bir virdine, vücudu açan Allah'ın adıyla başlayan, evradu, usbuiyye, arabaya göre, hakkın tecellisi, iki biçimde kendini gösterir.
Vücut olarak, ve ilim olarak. Vücut bilgisi, kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. İnsanın tecrübe yönünden vücudu bulmak, ilahi tezahür yönünden ise, olmak manasını alır. Evet, arabaya göre, hakkın tecellisi, iki biçimde kendini gösterir. Bir, vücut olarak. Hakkın tecellisi, vücut olarak, bütün komple, bu varlığı, bir vücut olarak görürseniz, burada, hak tecelli ediyor.
Hak tecelli ediyor. Hakkın tecelli etmesi demek, varlığın üzerinde, Cenab-ı Hakk'ın, değişik efhal ve sıfatlarının, zuhur etmesi. Bizatihi tecelli etmesi olaraktır. İlim olarak da, varlığın üzerine Cenab-ı Hakk ne yapar? Hakkın tecellisi vardır. İlim nedir? Bilmektir. Cenab-ı Hakk'ın, buraya olan sıfatsal tecelliyatını, normalde eğer, ilmel yakin noktada, bir kimse bilgiye sahip değilse, çocuklarınızı ağlatmayınız.
Çocuklarınızı ağlatmayınız. Bak, sustu. O, benim gibi, aykırı biraz. Normalde, bunun, buradaki, hakkın tecelliyatını, bilmeye, ilim denir. Bilmeye, ilim denir. O yüzden Yunus der ki, ilim, ilim bilmektir. İlim, kendini bilmektir. Sen kendin bilmezsen, bu, nice okumaktır. Cenab-ı Hakk sıfatsal olarak tecelli eder. Bütün varlığın üzerinde.
Bu, hakkın tecelliyatıdır. Bu tecelliyatı, sıfatsal tecelliyatını, sıfatsal zuhurunu, bilmek ise, ilimdir. Cenab-ı Hakk, sadece sıfatsal olarak, tecelli etmez. Ya, o sıfatların, anlaşılması, bilinmesi için, ilim olarak da tecelli eder. Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu? Ayet-i Kerime. Demek ki, siz bilmediklerinizi, ehli zikre gidip sorunuz. Bakın, bilmediklerinizi, ehli zikre sorunuz. Çünkü, ehli zikirde, hakkın, ilim sıfatı da tecelli eder. Mü'minde, Cenab-ı Hakk'ın, ilim sıfatı da tecelli eder. Mü'minin ferasetinden korkunuz, o Allah'ın nuru ile bakar.
Mü'minin üzerinde, ilim sıfatı da tecelli etmeli. Sufinin üzerinde, ilim sıfatı da tecelli etmeli. İlmin de, alınma yolları vardır. Bir, okuyaraktan alınır. İki, okumadan, nakil olarak alınır. Kalbe gelen, ilham ile alınır. Kalbe gelen ilhamın, kendi içerisinde, tecelliyatı vardır. Bunun birisi, rüyadır. İkincisi, ilhamdır. İlham. Bunun içerisindeki, en sağlam, bu noktada, ilmin en sağlam, alınacağı nokta, rüyadır.
Rüya, peygamberliğin, 46 cüzünden, bir cüzdür. Hadis-i Şerif. Peygamberlik, kapısı kapanmıştır. Peygamberlik, kapısı kapanmıştır. Ama, ahir zamanda, mübeşşirat, kapısı açıktır. Peygamberlik, kapısı kapanmıştır, deyince, Ashab soruyor, nice olur, o ümmetin hali? Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Cevap veriyor. Anında, mübeşşirat, kapısı açıktır. Mübeşşirat, kapısı nedir, ya Resulallah? Mübeşşirat, kapısı nedir? Ahir zamanda, salih insanların, görmüş oldukları, salih rüyalardır. Bunların hepsi de, sufiler için, ilim kapısıdır. Arabi de, bu manada, bu ilim kapısını kabul eder.
O yüzden, sufinin, salih olarak, rüyasında, görmüş olduğu, bir hadis-i şerif, hadis nakilcileri tarafından, sahih görülmese dahi, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri manada, bu benim sözüm dediğinde, sufiler için ölçü olur. Bakın, sufiler için bu, ölçü olur. Hem de, sufiler için, sahih bir ölçüdür bu. Sahih. Okudukları kitaptan, daha sahihtir bu. Okudukları, hadis kitaplarından, daha sahih bir hadistir bu. Bu nedir? Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin bizatihi, rüyada, o sufiye, o sufiye, söylemiş olduğu sözüdür.
Bu sufi için, kesin, kat'i delildir ve, kat'i ilimdir. Sufi, bunun üzerinde, hiç şükh, şüphe etmez. Ve direk, sufi bu, direk olarak bağlar, ve sufi bunu, farz olarak görür. Bu haber, haberi kesindir. Üzerinde, hiç, ama hiç, bakın hiç, ama hiç, soru işareti yoktur. O yüzden, bir kimseye, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hadretleri, senin üstadın, bu dendiği anda, o kimsenin, o üstada, farz noktasında, bakıp, intisap edip, o ölünceye kadar, ondan ayrılmaması, emirdir. Sufiler, bunlara çok önem verirler. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. bir şeye işaret ettiyse, o işaret katidir.
Bitti. Bu, Cenab-ı Hakk'ın, ilim olarak, tecelliyatıdır. Normalde, elimizde hadis kitapları var. Sufiler, bu hadis kitaplarını, Allah'ın ilmi, tecelliyatı olarak görürler. Bu, yazılıdır. Bir yazılı ilim vardır, okursunuz. Bu, ilim yoludur. Bir de, nakleden vardır. Bir kimse, bunlar, sufiler için geçerlidir. Sufiler, üstadlarını, mürşidi kamil olan zatları, ilim kapısı olarak görürler. Onlar, naklederler. Sufi için o, nakledilen ilim, onun için kesin sahihtir. Bu, bir çıt üstü nedir? Kalbi ilimdir. Kalbi iliminde, iki tecelliyatını anlattık. Evet.
Böylece, hakkın tecellisi, iki biçimde kendini gösteriyor. Bir, vücut. Bu, yaratılma. Yaratmanın üzerindeki, hakkın sıfatsal olarak, tecelliyatları, tezahürü, bunu tefekkür ederekten, bunu izleyerekten, çıplak gözle ve, kalp gözüyle. Bunun üzerinden, Cenab-ı Hak bulunur mu? Cevap, evet. Bu, sufiler için uzun yoldur. Sufiler, bu uzun yolu tercih etmezler. Sufiler için, kısa yol nedir? Kalbi çalıştırmaktır. Sufiler şöyle derler, yol uzun, ömür kısa.
Yol uzun, ömür kısa. Bu kısa ömrün içerisinde, kestirmeden, menzile varmak gerekir. Bu da nedir? Kalbi cilalamaktır. Kalbi cilalayan nedir? Hadis-i Kudsi'de, tevhiddir, zikirdir. La ilahe illallah, kalbin cilasıdır. La ilahe illallah, tevhidi şerifini çokça getirin. Hadis-i Kudsi, kalbin cilası, tevhiddir. O kimse, bolca tevhid çekerekten, kalbi, tecelligaha, nazargaha, hazır kılar. Sufilerin, işleri ve yolları budur. Sufi, farz ibadetlerinin, mevcut namaz, abdest, oruç, güzel ahlak, bunları takip ederken, Allah'ı çokça zikreder.
Çünkü Cenab-ı Hak, hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım der. O yüzden, Sufi, Cenab-ı Hakk'ın, onun kalbine, tecelli etmesi için, haramlardan uzak tuttuğu gibi, habire ne yapar? Tevhid ile, kalbini habire cilalar. Tevhid onun için bir ciladır. Habire cilalar, habire cilalar. Tevhid suyuyla yıkar içini. Mesnevi'de, Hz. Mevlana'nın bir, hani, hikayesi vardır ya, padişah, en güzel resmi yapana, büyük mükafat verecektir. Ve, saraya ressam olarak tayin edecektir. Ressam başı olarak. Çinliler gelirler, envai boyalarını getirirler, envai çeşitli, rengarenk boyalarını.
Türk de gelir, bir tek zımparası vardır elinde. Onda da 3-4 tane zımpara vardır. Türk bakarlar, bir tek zımpara var onda. Akıllar diremezler. Türk bir tek bir şey ister. Der ki, bu duvar sizin, bu duvar bizim mi? Evet. Ortadan bir perde çekin der. Kimse, kimsenin yaptığına bakmasın. Olur. Çinliler, envai çeşit boyalarla, başlarlar harika figürler çizmeye. Bizim Türk de, habire zımpara çeker. Önce bir kalın zımpara çeker, bir güzel. Ardından bir ince zımparada, ardından bir ince zımparada, ardından bir ince zımparada, habire zımpara çekiyor. Habire parlatıyor. Padişahın adamlarından birisi gelir, der ki, Haşmet'in bir sıkıntı var.
Ne oldu? Bu Türk der, bizimle alay ediyor herhalde. Ne oldu ki der. Hiçbir resim yok derler. Hiçbir boya da yok. Ya Çinliler yapıyor, ne yapıyor? Harika resim yapıyorlar der. Harika. Gün biter. Gün bittikten sonra, padişah gelir. Önce Çinlilerin tarafına bakar. Harika bir resim. Harika. Der ki, çok beğendim, çok güzel olmuş. Türklerin tarafına geçer. Bir bakar ki, hiçbir şey yok. Der ki, bizimle alay mı ediyorsunuz? Türkler der ki, ey padişahım, Haşmet'lim, ortadan perdeyi kaldır der. Bakın, aradan perdeyi kaldır. Aradan perdeyi kaldırınca, Çinlilerin yaptığı resim, aslında daha güzel bir şekilde, karşıya tecelli eder.
Ayna çünkü. ayna gibi. Padişah der ki, ya bu resim çok güzel ama, bu aynaya aksedişi, daha da güzel. Bakın, aynaya aksedişi, daha da güzel der. Türkleri birinci ilan ederler. Sufi, habire ne yapar? Kalbi ayna haline getirir. Habire zımpara çeker. La ilahe illallah, la la haylallah, ota bakar, la la haylallah, ata bakar, la la haylallah, güneşe bakar, semaya bakar, la la haylallah, la la haylallah, dokun Allah der o. Tamam, onun kalbine gelmiş, inmiş.
Kalbine inmiş. bu kalbin, Cenab-ı Hakk'ın tecelliyatına, mazhar olmasına hazır var. İşte bu ilim yoludur. Cenab-ı Hakk'ın Musa'ya yaptığı terbiye gibi, hani Musa bir sohbetine soruyorlar ya, senden daha âlimi vardır, Allah âlem yoktur diyor. Sonra vahiy kesiliyor. Söz yok, söz sükut ediyor. Söz sükut ediyor, sükut yok. Mürşid-i Kamillerin, sükutunun sebebi budur. Orta yerde dervişin birisi, adapsızlık yaptıysa, mürşid ona sükut eder. Anla, sen bir adapsızlık yaptın.
Konuşmaya gerek yok. Sufiler hal ile konuşurlar. Sustu mu, üstad, bil ki sen bir adapsızlık ettin ona. E o adapsızlıktan kurtul. Sen bir edebe mugayr bir iş işlemişsin der. Sen ondan bir kurtul. Bunun gibi. Ne yaptı Cenab-ı Hak Musa'ya? Dedi ki, ilm-i ledün sahibidir. Bir kulum var. Senin bilmediğin ilme sahiptir. Ona git. Ha demek ki ne olmuş oldu? Kalbi ilimde, ilim yolda oldu. Evet. Vücut bilgisi kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. Vücut bilgisi kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. İster bunu hakkın vücudu olarak, varlık olarak alalım, isterse kendi vücudumuz olarak alalım.
Bu ne olmuş oldu bizim için? İdrak etme. İdrakin genişlemesi, tanıma, tanımlama oldu. Allah, biz varlığa baktığımızda, varlığa baktığımızda, Cenab-ı Hak'ın vücut noktasında, vücut noktasında, biz onu ne yaptık? Tanıdık, bildik. Ve, idrakimiz genişledi. İnsanı tecrübe yönünden vücudu bulmak, ilahi tezahür yönden ise olmak manasını alır. Bu noktada bir kimse tecrübe ile ne yapar? Bir şeyi bulur, bir şeyi anlar. Bu aslında ilahi noktada da olmak, yani erginleşmektir. Allah'ın vücudu, zorunlu olduğu gibi, vücudunu bilmesi de zorunludur. Evet, Cenab-ı Hakk'ın, varlığın sıfasal tecelliyatı olarak bir vücudu vardır. Bu vücudu, olması zorunludur.
Bir ikincisi, Cenab-ı Hakk'ın kendi vücudu da vardır. Cenab-ı Hakk'ın kendi vücudunun olması zorunluluktur. Kendi vücudunun olması zorunluluktur. Ama bu vücudunun biz, Cenab-ı Hakk'ın zat-ı uluhiyetinde olan, bilgisi de zat-ı uluhiyetinde olan, kendisine ait olan, bu vücudla alakalı bizim bir bilgimiz yok. Burası tefekkürden uzak. Allah'ın zatını düşünmek. Anladın var ya, hadisi kudsi. Zatını tefekkür etmek. Zatının ne olduğunu düşünmek, haram. Bu manada, Cenab-ı Hakk'ın zatını düşünmekten, onu tefekkür etmekten men edildik. Ama Allah'ın, Allah'ın vücudunun olması mutlak. Ve Cenab-ı Hakk'ın, kendi vücudunu tanıması da mutlak.
Bakın, Cenab-ı Hakk'ın kendisinin vücudunun olması mutlak. Hatta İmam-ı Azam der ki, Allah'ın vücudunun olması, kendisine vacip hükmündedir der. Enteresandır bu. Hani deriz ya, vücudu mutlak diye. Bu, akait kitaplarında geçer bu. Vücudu mutlak. Yani mutlak vücut. Bunun olmaması düşünülemez. Vücudu mutlak. İmam-ı Azam, Cenab-ı Hakk'ın vücudu mutlak olması vaciptir der. Siz zannedersiniz ki, bunların temellerini Arabi attı. Veya bunların temellerini İmam-ı Maturide attı. Hakkınızı helal edin.
Ayaklarla alakalı sıkıntı olunca, oturuş şeklini değiştirmemiz gerekiyor. Burada, akait noktasında İmam-ı Azam, enteresan bir ölçü koyar. Diyor ki, Cenab-ı Hakk'ın zatının olması vacip hükmündedir. Ve Cenab-ı Hakk'ın kendisiyle alakalı ilmi de bilmesi vacip hükmündedir. Allah'a bir şey vacip olur mu dersiniz siz? Ama burada mutlakiyetin getirdiği, uluhiyetin getirdiği bir zorunluluk var. O yüzden normalde burada Allah'ın vücudu zorunlu olduğu gibi, yani Cenab-ı Hakk'ın kendi vücudu, zat-ı uluhiyeti dediğimiz, vücudu mutlak dediğimiz, kelamcılarının, akaitçilerin, vücudu mutlak dediğimiz şey, olmak zorunda. Ve vücudunu bilmesi de zorunludur.
Cenab-ı Hakk bu noktada da, kendisini bilmekle mükelleftir ve zorunludur. Öyle, şuna katılmam ben, Allah amada ne olduğunu bilmiyordu. bir kısım sufilerin böyle bu, sonradaki sufilerin böyle bir tezleri var. Ben buna katılmıyorum. Çünkü buna Arabi de katılmaz. Bunu normalde, İmam Azam, Cüneyd-i Bağdadi, Sırrı Sakatı, Habibi Acemi, Beyaz-ı Bestami, isim sıralayayım şimdi. İbrahim Ethem, Gazali, Arabi, sonra Sadedin-i Konevi, Hazreti Mevlana, Üftada Hazretleri gibi, zevat, Hacı Bayram buna dair.
Bu ekolün sahipleri, bu ekoldekiler, Allah'ı en iyi bilenin, yine Allah olduğunu bilirler, söylerler. Allah, kendi zat-ı uluhiyetini en iyi bilen, Cenab-ı Hak'tır, kendisidir. Yaratılmışların içerisinde, Allah'ı en iyi bilen, Muhammed Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem. Ondan sonra da, sufilerdir, derecatına göre. Allah'ı en iyi bilen, ondan sonra da, sufilerdir. Neye göre? Sufilerin de, kendi içinde, derecatlarına göre. Evet, burada Allah'ın, vücudu zorunlu olduğu gibi, vücudunu bilmesi de zorunludur. Cenab-ı Hak, kendi vücudunun olması zorunlu olduğu gibi, o vücudunu bilmesi de, zorunludur.
Cenab-ı Hak, yaratmış olduğu bu varlığın, vücudunu bilmesi gibi, ve bu vücudun da, zorunlu olması gibi, bu vücudu da bilmesi, zorunludur. Bunu hangi cepheden alırsanız alın. Arabi'ye göre, vücud hakkında söylenecek sözü olana, vücudun kendisini açmış olması şarttır. Evet. Vücud hakkında, yani Cenab-ı Hak'ın varlığa geçirmiş olduğu, varlığa geçirmiş olduğu, bu vücud hakkında, söz söyleyecek olan kimsenin, bu varlığa tecelli etmiş olan vücudun, kapısının ona açılması gerekir ki, bu, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster dediği kapıdır.
Sufiler için bu çok önemlidir. Sufiler eşyanın hakikatine vakıf olmazlarsa, kemalata eremezler. Kemalata ermenin yolu, eşyanın hakikatine ulaşmakla alakalıdır. Eşyanın hakikatine ulaştıran üç ilim, altı da penceresi vardır. Üç ilim, ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasıdır. Üç farklı ilmin tezahürüdür. Bunun yolu zahir ve batındır. Az önce anlattığım ilim yoludur. Ama eşyanın hakikatini anlamada, altı veçe vardır. Altı kapı vardır. Altı pencere vardır.
Altı perde vardır diyelim. Ancak altı pencerenin altısına da, tecelliyet noktasında vakıf olan kimse, eşyanın hakikatine vakıf olmuştur ki, bu ancak seyr-i sülûk neticesinde, bir mürşidin terbiyesinde, bir mürşidin elinin altında öğrenilir. Bu kitaptan değil, sakın ha! Bu ilim, kalbi bir ilimdir. Kalbidir bu. İlmi ledündür. İlmi ledündür. O eşyanın hakikatine varanlar, ancak, ancak, eşyayı ve eşyanın gerisindekini, eşyanın üzerindekini ve eşyanın üzerindekileri tanırlar ve bilirler. O yüzden normalde vücut hakkında bir söz söyleyecekse o kimse, vücudun o kimseye kapısını açması gerekir.
Bu seyri sülükün iki tecelliyatı vardır. Birisi dışsaldır, varlığın içerisindedir. İkincisi içseldir, kalbidir. Bu iki kanat yürümedikçe seyr-i sülûk yürümez. Dışsal seyr-i sülûk varlığın kendi içerisindeki dışa tezahürüdür. İçsel seyr-i sülûk kalbidir. O kalbi seyr-i sülûk olmayan kimselerin eşyanın hakikatine ulaşmaları mümkün değildir. Soru sahibi böyle gidiyoruz, bir bu muydu arzu ettin? Efendim? Tamam. Sen de sufileşiyorsun bak tecelliyata rağım oldun senden.
Arabi şöyle devam eder. Şu bir gerçek ki, vücut içinde Allah'tan, onun sıfatlarından, onun fiillerinden başka bir şey yoktur. Hep odur, onunladır, ondadır ve onadır. Ve eğer o bir gözü açıp kapayıncaya kadar şu alemden inticap edecek, gizlenecek olsaydı, alem bir anda yok olurdu. Evet.
Şu bir gerçek ki, vücut içinde Allah'tan, onun sıfatlarından, onun fiillerinden başka bir şey yoktur. La fa'ili illallah. La fa'ili illallah. Allah'tan başka fiiliyat yoktur. Bütün fiiliyatı yaratan ve tecelli ettiren Allah'tır. La fa'ili illallah. Gözünüzün gördüğü görmediği, idrak ettiğiniz etmediğiniz her şey Allah'ın yaratmasıyla olur. Bu noktada onun fiillerinden başka bir şey tecelli etmez. Tecelliden sadece onun fiilleridir. Ve alem, ve kainat, ve varlık tamamiyetle onun fiiliyidir. Tamamiyetle.
Bakın tamamiyetle. Hep odur. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, fiiliyat onundur. Sen atmadın, ben attım. Sen öldürmedin, ben öldürdüm. Ne yaptı? Fiili kendi üzerine aldı. Hep odur. Her şey de onunladır. Her şey, ilmel yakin noktasında onunladır. Cenab-ı Hak varlığın içerisinde, bütün varlığa, ilmen yakin noktasında yakindir. Bütün varlık, ilmel yakin noktasında Allah'a da yakındır.
Allah, ilmel yakin noktasında bütün varlığa yakındır. Bütün varlık da ilmel yakin noktasında Allah'a yakındır. O yüzden, her şey onunladır. Ondadır. Bütün her şey, ondan kopar gelir. Bütün her şey. Bütün varlığa tecelli eden her şey, bilinmezlikten kopar gelir. Varlığa tecelli eden her şey, bilinmezlikten kopar gelir.
Bilinmezlikten. Ve onadır. Ve her şey, yeniden ona döndürülür. Dönüşünüz Allah'adır der ya ayeti kerime. Ve her şeyin dönüşü, yeniden nereyedir? Allah'adır. Bu varlık, tamamiyetle Allah'ın sıfatsal tezahürüdür. Ve bu varlığın içerisinde var olan her şeyin, döndürülüşü yine neyedir? Allah'adır. Ve bu varlık, tamamiyetle O'nundur, O'nunladır ve O'na döner. Varlık, tamamiyetle. Ve Allah, bu varlıktan bir an, göz açıp kapatıncaya kadar, elini çekse, alem bir anda, bunu bir an derken, en büyük zamansal şeyini, kenti trilyon mu diyordunuz? Neydi?
Üniversite okuyanlar elini kaldırsın. Kenti trilyon muydu? Evet. Kenti trilyon bölü bir zaman biriminde. Yani şu anda insanların ulaşabildikleri zamanın en küçük dilimi. Kenti trilyonda bir zaman diliminde bu alem yok olurdu. Bakın o kadar kısa bir göz açıp kapatma var ya, o günkü insanların kendilerince ulaşabilecekleri, anlayabilecekleri en kısa zaman birimi.
Şimdi ondan daha aşağıda kısa zaman birimlerini tespit ettiler. Bu noktada Allah böyle bir anda alemden elini çekiverse, alem diye hiçbir şey kalmaz. Evet, bunu tefekkür ettiğinizde müthiş bir şey çıkıyor ortaya. Tefekkür ettiğinizde düşünün böyle, müthiş bir şey çıkıyor. Ve aslında var gördüğümüzün yok hükmüne de varabiliyorsunuz buradan.
Bil ki hakkın yolu tek kılınmıştır. Bununla beraber onda yolcu olanların mizahlarının mutedil veya münharil olması, istekleri, ruhaniyetleri gibi hallerinin çeşitli olması dolayısıyla değişik vecihler altında gözüküyor. Cenab-ı Hakk'ın yolu birdir, tektir. Biz onu Kur'an sünnet diyoruz ama o sünneti de içine koyduğumuz da Kur'andır. Bu şuna benzer, biz şu kubbeden bir bardak su boşatsak aşağı doğru düşüşü genişledikçe bir bardak su genişler de genişler, genişler de genişler, genişler de genişler ayrışa ayrışa ayrışa ayrışa aşağı buhar halinde düşebilir. Yok olabilir.
Beş bin metre yukarıdan bir bardak su atarsanız yere su olarak düşmez. Siz yukarıdan bir bardak su atarsanız bin metre sonradan yağmur tanecikleri gibi görürsünüz. Bir bardak su yoktur. Ama hakikatinde bir bardak su vardır. Öyle değil mi? Bunu tersine çevirirseniz bir bardak suyu buraya koyarsanız, kaynatırsanız buharlaşır gider gözden kaybolur. Biz bir bardak suyu da yok görürüz. Öyle değil mi? Yok muydu? Var. Yine var mı? Evet. Cenab-ı Hakk'ın yolu da tektir.
Cenab-ı Hakk'ın yolu birdir. Ama aşağı doğru tecelli ettikçe ne olur? Çoğalır. Bir sürü yol çıkar. Burada bir sürü yoldan kasıt nedir? Hani Allah'a giden nefes at edince yol vardır derler ya. Herkesin kendince idraki ve anlayışı neticesinde bir din olgusu çıkar. Ve herkes kendi idrakince, kendi mizacınca bir yola koyulur. Bunu sufiler, bu noktada ben hani derim ya ehl-i tarikatla sufiler ayırırım. Ehl-i tarikat bütün mizac sahiplerini tek mizac altında toplamayı düşünür ve hedefler. Herkes kendi mizacını terk edip tek mizaca sahip olması istenir.
Bu yolda başarılı olamayan döner sonra bundan intikam alır. Asıl sufilik odur ki, herkes kendi mizacınca hakkı bulsun. Biz bundan yanayızdır. O yüzden bizde tek tip elbise göremezsiniz. O yüzden bizde tek tip derviş göremezsiniz. O yüzden bizde tek tip sarı, takke, cübbe, şalvar, dış kıyafet, iç kıyafet göremezsiniz. O yüzden bizde tek tip sakal tıraşı, saç tıraşı, tek tip model, sistem bu tip şeyler göremezsiniz. Biz isteriz ki herkes kendi mizacınca yol gitsin. Kendi mizacı bizim için Allah'ın rengidir. Biz o rengi kabul ederiz. Kuyucuyu değiştirmeye çalışmayız biz. Kuyucuyu değiştirmeye çalışan patinaj çekmiştir hep.
Nuhakibi Nugabba'nın patinaj çektiği gibi. Kuyucuyu değiştirmeye kalktı, patinaj çekti. Neden? O mizacını değiştirmeye çalışıyor onun. Bunlar örneklerle sabittir. Ben ona diyorum ki kuyucuyu zakir etme. O zakir edeceğim diye uğraşıyor. Diyorum ki senin mizacınla onun mizacı aynı noktada değil. Sen onu zakir edersen kendi mizacına o ters gelecek.
Uyuşamayacağınız. Onu kaldıramayacaksın sen. Neden? O kardeşin mizacı böyle halim, salim, kendi halinde. Ha böyle fazla hareketli olmayan bir kimse. Ama kuyucunun mizacı öyle değil. Canlı, heyecanlı, hareketli. Yardırmayı, kırdırmayı seviyor. Tah rampaya vuruyor adamı. Adam böyle dili bir karış dışarıda çıkınca. Onu rampayı bir gösteriyor. O zannediyor ki bu rampa bitmeyecek. Üç adım sonra adamın dik aşağıya. Bir indiriyor adam. Nereye gittiğini bilmiyor. Bu mizac. Bakın mizactan örnekliyorum size. Onun mizacını değiştirmeye kalktığınızda onunla kavga ediyorsunuz. Sufilikte kavga etmek yok. Onun mizacını değiştirmeye kalkarsanız.
Deodoros'u kendinize benzetmeye kalkarsanız. Yanılırsınız. Neden? Bizim sufiler aykırıdır. Kendine münhasırdır. Onu bir kalıba sokamazsınız siz. Ya onu kendi yolunda koşturtmaktır önemli olan. Bakın aradaki fark budur. Ehli tarikat bununla baş edemez. Bununla baş edemediği için köreltir herkesi. Törpüler onu kendi istediği yolda koşturtmak ister. Orada herkes körleşir. Orada herkes hantallaşır. Orada herkes aynileşir. Herkeste at gözlüğü vardır. Farklı bir şey göremez. Biz de öyle değildir.
Biz İsa'nın küpü gibiyizdir. Küpten çıkar rengarenk çıkar. Oysa küpünün rengi tek renktir ama çıkan rengarenktir. Biz o rengarenklik hoşumuza gider bizim. Sarı, yeşil, mavi, turkaz ne dersen. Çılgını, delisi, kırığı. Yazdıranı, çizdireni, hoplatanı, zıplatanı hepsi de vardır bizde. Kimisini ağlatır, kimisini güldürür. Rengarenktir. Birinin güldüğünü öbürkü ağlıyordur. Birinin ağladığını öbürkü gülüyordur. Kimse demez sen ne gülüyorsun diye. Onun gülceği gelmiş. O gülerekten gidecek sevgilisine. Öbürkü ağlamayı seviyor. O ağlayaraktan gidecek. Biz karışmayız. Neden ağlıyorsun demeyiz. Neden güldün de demeyiz. Bu noktada insanların mizahçıları ve bu noktada mizahçılarıyla onların halleri orta yere çıkar.
Ve hallerin değişik olması, değişik pencerelerden bakılaraktan yürünülmesi herkesin kendi mizacından dolayıdır. O yüzden değişik mizahçıları bir çatının altında toplayıp onların mizahçılarını değiştirmeden koşturtmak her babaeğidin harcı değildir. Bu yolda çeşitli vatanlar vardır. Vatanlar içerisinde mevarit vakitlerin gerçekleştiği vakitlerdir. Mahallerdir. Bunun orada vatanlar duraklardır. Durak. Bir şeyin makamı, bir şeyin durağı. Kur'an-ı Kerim okurken bir durağı var ya. Öğrendiniz değil mi Kuyucu İmam Hatip'te? Değil mi? Kur'an-ı Kerim'de okurken duran durulduğu yer var. Durak.
Orası onun vatanı. Bir sufinin bu noktada bir asli vatanı vardır. Bir de muvakkit, geçici vatanları vardır. Ama vatansız sufi yoktur bu manada. Manevi olarak her sufinin bir vatanı vardır. Ve her sufinin bir durağı vardır. O durakta da muvakkit, geçici bir vatanı vardır. Sufi o geçici vatanda nefeslenir. Bunlar namazdır, bunlar oruçtur, bunlar ibadetlerdir gibi. Dur bakalım. Evet bunlar bir elestü bir rab büküm. Araf ayet 172 ve unsuri vücudumuzla ondan ayrılış. Birinci vatan neymiş? Elest vatanı. Ruhların yaratıldığı yer. Bizim varlığa geçiş noktasında. Burası varlığa geçiş noktasında.
Dikkat edin. Buranın altını çizin. Varlığa geçiş noktasında. Elest makamı, elest vatanı, varlığa geçiş noktasıdır. Varlığa, görünürlüğe. Bundan öncesi var mıdır, yok mudur bu arkadaş araştırsın gene.
Elest makamı, varlığa geçiştir. Ey İslam dünyası, size sesleniyorum. Elesten öncesine haber getirecek bir haberdar bekliyorum. Elesten öncesine. Elest, varlığa geçiştir. Varlığa geçişin vatanıdır. Yani çizmiş ya, arkadaş, harika. Mertebe-i ervah. Mertebe-i ervah dedi, ruhlar alemi. Bazen diyoruz ya, nereden tanışmışızdır?
Ruhlar aleminden. Yani, mertebe-i ervah dediğimiz, ruhlar alemi. Varlığın derecelerinde. Ervah alemi dediğimiz, ruhlar alemi dediğimiz, alem. Şurası, mertebe-i ervah. Burası ruhlar alemi. Yani, ruhların zuhur ettiği, ruhların meydana çıktığı yer. Ruhların zuhur ettiği, ruhların meydana çıktığı yer. Zuhur ettiği yer. Meydana çıktığı yer. Bir fikir sadece. Taayün-ü sani. Yani, birinci taayünde. Hakkınızı helal edin. Yani, kusuruma da bakmayın. Yaklaşın biraz.
Bu akşam herkes biraz daha kafeyi kırsın da gitsin buradan. Dikkat edin. Taayün-ü sani. Yani, biz bunu amada diyebiliriz. Veyahut da, birinci taayün dediğimiz. Hiçbir şeyin daha, hiçbir şeyin daha. rengine, şekline, şemaline bürünmediği yer. Taayün-ü sani'de olmayan şey, ruhlar aleminde mi olacak? Amada olmayan ruhlar aleminde mi olacak? Burada olmayan, burada nasıl olacak?
Ey İslam alemi. Bana öyle bir alim getirin. Buradan bana laf söylesin. Bir kitap getirin, kitap. Şunun yazıldığı bir eser getirin bana. Burada olmayan, burada nasıl olacak? Diyoruz ki, burada olmazsa, burada olmaz. Doğru mu? Gel geriye doğru. Burada olmayan, burada nasıl olacak? El est.
Vatan. Vatan da vatana muhtaç. Bu akşam dal bakalım bir. Bu iş nereden de? Güzel miydi Kudüs? Yani, Diyanet İşleri'nden başkanından önce gittin ha. Seninki bir miraç olculuğu oldu canım. Var mı? Kudüs'e giden rüyasında, miraç gecesini yaşamamışsınız.
Sufiler, nasıl miraç? Nasıl sufilik? Nasıl sufilik? Ey Ümmet-i Muhammed, nasıl Muhammedilik? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin izini nasıl takip etmek? Rüyanızda, halinizde, kalben, Beytül Maktis'e gidemediyseniz, nereye gideceksiniz? Nasıl miraç idrak etmek bu? Hakikatinden uzak Ümmet-i Muhammed.
Evet. El esneymiş, Arabi'ye göre bir vatanmış. Ve o vatandan ne olmuş? Ayrılmışız. Ama orası vatani asli değil. Bu bizim için, benim için. Ben Hazreti Mevlana'nın mesnevisinin ilk 18 beytinde vatan-ı aslisinden ayrılan, vatanından ayrılan der ya, racaat edelim. Dinle, bu neyi nasıl şikayet ediyor?
Ayrılıkları nasıl anlatıyor? Dinle, bu neyi nasıl şikayet ediyor? Ayrılıkları nasıl anlatıyor? Diyor ki, beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadınla erkek dağlayıp inlemiştir kadın da. Kamışlıktan kestiklerinden beri benim feryadımdan erkek dağlamıştır kadın da. Ayrılıktan şahrem şahrem olmuş.
Bir gönül isterim ki, iştiyak derdini ona anlatayım. Aslından uzak kalan kişi, yine buluşma zamanını arar. Ben her toplulukta ağladım, inledim. İyi halilerle de arkadaş oldum. Eş oldum, kötü halilerle de. Herkes kendi zannınca dost oldu bana. İçimdeki sırlarımsa kimse aramadı. Benim sırrım, feryadımdan uzak değil. Fakat gözde, kulakta o ışık yok. Dillere aynı bakın.
Ne diyor? Beni kamışlıktan kestiklerinden beri. Ayrılığın ateşiyle yanıyor. Vatan-ı aslisinden koparıldığı günden beri. Bir, bütün ehli, taklit, alimleri ve sufileri, vatan-ı asli olarak ruhlar alemini görür. Vatan-ı asli olarak.
Bu fakirin vatan-ı aslisi orası değil. İkinci, vatan. Durak. Şu an içinde bulunduğumuz dünya. Bunu sadece Arabi minvalinden görüp konuşacak olursak evet. Ama arada alemi misal var. Alemi misal de bir vatandır. Bir duraktır. Alemi misali burada es geçmek mümkün değil. Üç, hem küçük ölümde uyku, hem de büyük ölümde içerisinden geçeceğimiz berzah alemi. Bu normalde alemi misal, alemi şehadet diyelim buraya eczam. Ondan sonra ne yapar? O kimse alemi berzaha geçer. Ervahtan berzaha gidiyor.
Yani ruhların bu dünyadan geçtikten sonra bekletildiği ve bu dünyada bekletildiği vatanı. Dört, sahire arzında haşir ve hafireye intikal. Yani herkesin bütün tekrar haşrolunduğu mahşer. Beş, cennet ve ateş. Mahşerde hesap kitap görüldü. Ya cennete gidecek ya da cehenneme, ateş dediği o. Altı, cennetin dışarısında ve orada hakkın vüyyetinden başka bir nimete gerek olmayan el kesif vatanıdır. Ki bu son vatanda hak gülerek tecelli etmektedir. Evet, burası da cennetin üstünde bir makamdır.
Burayla alakalı aklın algılamayacağı bir şeydir. Ancak bir haldir. Hz. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellemin ve peygamberlerin ve büyük velilerin durduğu haldir burası. Biz buraya ahadiyet makamı diyebiliriz.
Burası ancak ehli zevk ve keşfin anlayabileceği bir yer. Beni mazur görün. Sufi'nin seyr-i sülukunun üstünde bir seyr-i süluk istenildiği yerdir. Bir ilim olarak kalsın size. Burası Cenab-ı Hakk'ın lütfu-ikramıdır, ihsanıdır. Burada muhakkak bir veçeden Sufi'nin çalışması olsa dahi, bu direkt Cenab-ı Hakk'ın lütfu-ikramıdır. Burası söze lafa gelmez. Bu Fatiha-i Şerife'de bizi peygamberlerle, o salihlerle beraber eyle dediği ayetin sırrı budur. Yazılı bir şey bulamazsınız burayla alakalı.
Allah bizi affetsin. Bu yolculuk ya cennette ya da ateşte son bulacaktır. Soru, bu vatanları açar mısınız? Herhalde aç aç gittik galiba biz. Soruyu bilemediğimizden hakkını helal et. Sonunu bilmek varmış ama, evet. Burada bırakalım, sonra devam edelim. Nasıl olsa burada bir kesinti kalmış burada. Önümüzdeki hafta buradan inşallah, saat kaç oldu? On buçuk, evet. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse inşallah, üçüncü sayfadan devam edeceğiz. Şunu götür soru sahibine ver. El-Fatiha ma selavat. Amin. Bunları normalde es geçmeyeyim, bunlara da bakıvereyim.
Aşırı ses var, anlayamıyoruz demişler. Kardeşler bundan hepimiz de şikayetçiyiz. Her zaman da aklımıza gelmiyor, seslerinize dikkat edin demeyi. İnşallah bunu bir daha sohbette seslendirelim. Bu tedaviden dolayı abdestini tutamayanlar herhangi bir sebepten dolayı abdest alıp hemen namaza durduklarında veyahut da işte evden abdestini aldı, o kimse ta cumaya gidecek veya namaza gidecek.
Bu yol esnasında tedavilerinden dolayı herhangi bir yerinden kan aksa, irin aksa, yel çıksa abdesti bozulmaz. Hemen namazı kılacaklar, namazı özürlü hükmünde namaz kıldıktan sonra tekrar abdestleri bozulmuş oldu. Birbirinden ayrılan eşler birbirlerine haklarını helal etmemeleri ve beddua etmeleri caiz midir? Hakları varsa haklarını alacaklar. Hakkını almayan bir kimse beddua etmesi hoş değil ama hakkını almaması da caiz değil. Namaz kılarken resmin arkasını çevirsek olur mu? Namazı kıl da. Aynanın karşısında ve ateşe karşı namaz kılınabilir mi? Kılmamaya kılınabilir mi? Soru bahçedenmiş. Sevmenin kudretindeki hikmet nedir?
Sev de gör. Sevmeden sevmenin kudretini, hikmetini görüp anlayamazsın ki. Bir öğrencim yıllar önce mezun olan adını bile unuttuğum Facebook'tan mesaj yazmış. Hocam 30 TL gönderebilir misiniz dedi. Tamam dedim ama kredi kartı borcu olunca işkillendim telefonunu istedim gönderdi ama aramadım parayı iş bankasından göndermemi istedi. 30 TL olunca sevaptır diye düşündüm ne yapmamı tavsiye buyurursunuz. Bir şey diyemeyeceğim göndermek istiyorsanız gönderin. Ama normalde bir kimse ya neden 30 lira istesin ki? Belki de böyle yaparaktan kendince bir geçim dünyası kurmuş olabilir. Gözünüz görecek bir yardım ettiniz kimseye.
Ben bunu biliyorum. Dinin hükmü bu. Ders yaptıran bir kişinin sohbet yapışına ve ders yaptırışına müdahale ediliyorsa aradaki sorumlunun oradaki sorumluluğunu yapması gereken şey nedir? Kale almayacak. Siz cahillere selam deyip geçiniz. İbn-i Teymiye'nin vahdedi vücut konusunda Arabi Hazretlerinin talebelerini ve bu yolu benimsemiş olanların ehli sünnet çizgisinden uzak olduğunu sert ifadelerle belirtmektedir. Arabi Hazretlerinin ve bu yolda olanların Kur'an ve sünnet ışığından uzak olmadıklarına sapkınlığa düşmediklerine cevabımız nasıl olmalıdır? Gerek yok cevap vermenize.
Herkese cevap vermeye kalksanız yetiştiremezsiniz. Ama Arabi'ye bu noktada cevap veren, pardon Teymiye'ye cevap veren bir sürü Arabici olmuş. O yüzden böyle tahkik alimi olan zatlar bu noktada bunların cevaplarını vermişler. Gerek yok. Bu tip bu Selefi, Vahabi çizgisinde olanlar kavga etmeyi ve tartışmayı çok seviyorlar.
Önüne geleni küfür ehli görmeyi çok seviyorlar. Hiç tartışmayın. Allah bizi affetsin. Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.