Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 16 Ağustos 2015 · 1:09:42
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Yıllardır zikrullah yaptırıp namaz kılıyorsunuz. Bu ibadetlerde gördüğünüz hakikatler nelerdir? Biz bir şey görmek için bir şey yapmıyoruz. Veyahut da ya bunun hakikati nedir deyip de merak edip de o taraftan da bakmıyoruz.
Birinci veçede Allah emretmiş. Allah'ın emirlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Başlangıç noktası. İkinci veçesi kendimizce, kendi kabımızca Allah'ı sevmeye çalışıyoruz. O yüzden normalde bu noktada Allah'ı sevmeye çalışıyoruz deyince, o namazı, ibadetleri, zikri diyebiliriz ki, Allah'ı sevdiğimiz için yapmaya gayret ediyoruz. İnsanlar vardır, ibadetleri veya herhangi bir şeyi bir şeye ulaşmak için yaparlar. Namazın hakikatine ermek için namaz kılıyor olabilir bir kimse ve kendince bir rüya görür veya bir hal görür veya ona bir şey gösterilir. O gösterilen şeyde kendince namazın hakikatine erdiğine ulaştığını zannedip namazı bırakabilir. Bu aç bir insanın doymak için yemek yediğinde, doyduğunda yemeği bırakması gibi.
İnsanlar son dönem, bu tabi her dönemde rastlanan şeyler ama son dönemde insanlar farklı bir noktaya gitmeye başladılar. Bir şey, biz Allah'a iman ettik, din olarak. Resulüne iman ettik. Gönderilmiş, onun üzerinden gönderilmiş olan kitaba iman ettik. Ve Hz. Muhammed Mustafa'nın hadislerine ve sünnetlerine bu noktada hayat tarzını, yaşantısını din olarak gördük. Ve bu açıdan baktığımızda biz birinci derecede dinimizi Allah emrettiği için yaşıyoruz. İkinci derecede, ikinci nokta sevdiğimiz için yaşıyoruz.
Bu üçüncü nokta, namazdan hikmet nedir, zikrullahtan hikmet nedir, onun hikmeti nedir, onun bu noktadaki sırrı nedir, onun bu noktadaki tecelliyatı nedir? Bunların hepsi de değişir. Bunların algıları değişir, bunların tecelliyatları değişir. Bunlarla alakalı her şey değişebilir. Her şey. Değişmeyen bir şey vardır. Namaz farzdır. Kılınış şekli farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle bellidir. Ve la ilahe illallah, Muhammeden Resulullah diyenler kılmak mecburiyetindedir. Kılmazsa günah kebar işlemiştir. Kılmazsa günah kebar işlemiştir.
Farzli, farziyetiyle alakalı ve namazın kılınış şeklinin farzlarıyla alakalı bir inkara giderse küfür ehlidir. Namaz işte ya böyle kılınmasa olmaz mı filan böyle mi kılınır dediğinde küfür ehlidir o. Bilmeden söylüyorsa cahildir. Bile bile yapıyorsa küfür ehlidir. O yüzden namazı zikrullah farzdır.
Allah'ı zikretmek farzdır. Zikretme şekli sayısı sünnettir. Her Müslümanın üzerine farzdır Allah'ı zikir. Cenab-ı Hak beni zikredin demiş. Biz onu zikretmekle mükellefiz. Ayet-i Kerime'nin devamında ben de sizi zikredeyim demiş. Bundan daha büyük sır olmaz ki. Bundan daha büyük bir hikmet aranmaz. Kim Allah'ı zikrederse Allah onu zikredecek. Kim Allah'ı zikrederse Allah onu zikredecek. Oturun Allah sizi zikredecek. Bunu düşünün. Siz Allah Allah Allah … derken O da sizi her Allah deyişinizde zikredecek.
Ayet-i Kerim açık. Ayet-i Kerim o kadar açık ki. Bunu böyle eğmeye, bükmeye çalışanlar ağızları, burunları, kalpleri eğilir, bükülür. Bundan değişik mana çıkaranların manaları helak olur. Ya buradan zikir değil de işte namaz işte yok Kur'an yok yok yok değil.
Buradan direkt Allah'ı zikretmek var. Zikir en büyük iştir. Namaz sizi kötülüklerden alıkor. Başka bir ayet-i Kerim'e. Eğmek bükmek yok. Eğip bükceğim diye uğraşma. Bir yerde eğip bükmeye çalışırken kalbin eğrilir senin. Kalbin eğrilirse Allah muhafaza eylesin. Göremezsin dost doğru. Şaşı olursun. Bir kimsenin kalp şaşılığı kadar kötü bir şey yoktur. İfsat olur o kimse. İmanını lekeler. İmanı elden gider. Normal şaşılığın tedavisi vardır. Hiç sıkıntı yok. Kalp şaşılığı Allah muhafaza eylesin.
Cenab-ı Hak tehdit ediyor. Seni orada bırakıveririm diyor. O şaşı halde bırakıverir Allah seni. Hele ehli zikir için daha tehlikelidir bu. Ehli zikir, zikrullah halakasına oturup da o halakadan ayırılırsa bırakıverir Cenab-ı Hak onu. Ayet-i Kerimelerde öyle diyor. Kim Allah'ın zikrinden yüz çevirirse Cenab-ı Hak ondan yüz çeviriverir. Hemen. Allah muhafaza eylesin. O yüzden ibadetlerde salt. Allah istediği için, Allah için yapın. Arkasından bir şey aramayın, bir şey beklemeyin. Sufi stantlı düşüncede kim ne yaparsa yapsın Allah için yapar. Arkasından bir şey beklemez. Arkasından bir şey bekleyenler o beklediklerinin kölesi olurlar.
İbadetlerinin ve hayatının ve yaşantısının arkasında başka hesaplar yapanlar o hesapların kölesi olurlar. O hesapların içerisinde boğulup kalırlar. Din, salt, gerçek, yumuşak, berrak, parlak bir şekilde yaşanacak. Dini yaşamak isteyenler, imanlarını tertemiz yapıncaya kadar mücadele edecekler. Bu, dinden makam, mevki, para, pul, ne bileyim işte şöhret, şan, tanınma, bilinme. Bunları kalbinden söküp atacak. Veyahut da dinin üzerinden bir şeye ulaşma. Maddi manevi. Bunları atın. Bunların hepsi de bağ. Ey oğul, bağı çöz. Ne zamana kadar hür ol diyor.
Ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın. Buradaki altın, gümüş sadece maddi şeyler değil. Manen bir yere ulaşmak. Manen bir hale ulaşmak. Manen bir dereceye ulaşmak. Salt kulluk için yaşa. Sadece kul olmaya gayret et. Allah'a kul ol. Resulüne ümmet ol. Resulüne ümmet ol. İsteseniz de istemeseniz de. Bütün cümle insanlar Allah'ın kulu. İnkar eden de kulu. İman eden de kulu. Ne tarafa yönelirse yönelsin o Allah'ın kulu. Burada fark, Muhammed-i Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ümmet olmakta. Ona ümmet olmak demek, onun peygamberliğine iman edip, onun getirdiklerini kabul edip, onun sünnetlerini yaşamak demek.
Bunun en önemli noktayı dairesi, farz ibadetlerini yerine getirip, haramlardan uzak durup, en güzel ahlakla ahlaklanmak. O yüzden zikrullahınız, namazınız, orucunuz, hayatınız en güzel ahlakla ahlaklanmaya vesile olsun. Müslümanlar sizin dilinizden emin olsunlar. Sufi kardeşler, evlerinizdeki eşleriniz sizin dillerinizden emin değil ise kim emin olabilir? Sizin çocuklarınız, sizin dillerinizden emin değil ise bu dünyada kimden emin olacaklar insanlar? Sufiler hayatın can damarıdır. Dinin özü, merkezi hükmündedir. Sufi demek, dini en güzel şekilde yaşayan kimse demek.
Örnek alınacak, pro tip demek. Örnek alınacak. Sufi denince örnek insan demek. O sözüyle, fiiliyle, hareketiyle, davranışıyla, yürüyüşüyle, düşüncesiyle, fikriyle, insanların önüne açacağı fikir perdeleriyle, insanların önüne açacağı yaşam perdeleriyle, örnek insandır. O bulunduğu yerde Muhammed Mustafa'yı sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine en uygun şekilde, fiiliyatlarıyla, fiiliyatlarıyla onu temsil eden kimse demektir.
Şu anda dünya üzerinde İslam'ı yaşayanların içerisinde handikap'a girmeyen bir tek sufi hareket kaldı. Dünya üzerinde, bütün fikirsel noktada, cemaatsel noktada bozuldu bütün herkes. Siyasette bozuldular. İslam dünyasında bu ne yazık ki savrulma yaşanıyor. Siyasette savrulma var, cemaatlerde savrulma var, savrulma var. Bu işin fikrini, entelektüelliğini yaşıyoruz diyenlerde savrulma var. Dünya yaktı, yıktı ortalığı. Makam yıktı, yaktı ortalığı. Bir makama oturan geldiği noktayı unuttu. İslam'ı unuttu. Gelmiş olduğu, geçirmiş olduğu devreleri unuttu. Bir kimse paraya nail oldu, işe nail oldu.
Paraya ve işe nail olunca geldiği daireyi unuttu. Başörtüsünün mücadelesini verenler iş adamı olunca kendi iş yerlerinde başörtülü eleman çalıştırmadı. Başörtüsünün mücadelesini veriyoruz diyenler kendilerince belirli dairelere, belirli makamlara gelince başörtülülerin yüzüne dahi bakmadı. Bozuldular.
Siyasetçiler bozuldu. İşi ehline vermeyi değil, kendince 3-5 akçeli işlere baktılar. Herkes koşuşturdu, Allah rızası için okullar yaptılar, yurtlar yaptılar, onlar da ihtilal yapmaya kalktı. Topladılar paraları, pulları. Topladılar kurbanları, etleri. Bütün cemaatlerde, bütün tarikatlarda bu yaşandı. Kimse A cemaat yaptı, X tarikat yapmadı demesin. Hiç kimse demesin bunu. Hepsi de yaptı. Bu millet dine aç, dindara aç, İslam'a aç, İslam'i gelişmelere aç. Aman kurtulalım, aman felaha erelim, aman kurtuluşa erelim diye yıktı önlerine.
Ahiretlerini düşünmediler. Allah'ı düşünmediler. Resulullah'ı düşünmediler sallallahu aleyhi ve sellem'i. Hesap gününü düşünmediler. Ne yazık ki o savruklu yaşadı. Bütün dünya yaşıyor. Cihad ediyoruz dediler, Afganistan'a gittiler, sonra birbirlerini vurdular. Cihad ediyoruz dediler, Çeçenistan'a gittiler, sonra birbirlerini vurdular. Cihad ediyoruz dediler, Irak'a gittiler, Suriye'ye gittiler. Birbirlerini vuruyorlar. Müslüman Müslüman'ı vuruyor. Çok az bir İslam dünyasında çok az böyle küçük küçük gruplar kaldı bu savruplu yaşamayan. Zaten onlara da insanların nefisleri kabul etmiyor gitmeyi. Zikir alakasına oturmak herkesin nefsine tatlı gelmiyor.
Onlar kaldılar. Onların da bir kısmı. Onlar da para para para dedi. Ders kağıdını 100 liraya satıyor. Şeyh Efendi'nin, X şeyhin bir banka hesap numarası açmışlar. Her ay 100 lira gönderiyorlar. Bana çünkü soruyorlar, fetva istiyorlar. Böyle böyle yapıyoruz, caiz mi diye. Ben buradan öğreniyorum. Diyorum ki ya böyle yapan var mı? Var diyor. Nasıl yani? İşte bir hesap açtı. O hesabı herkes aylık 100 lira gönderiyor. İfsat oluyor. Artık kendimce şunu düşünüyorum. Gerçekten bunu düşünüyorum. Diyorum ki bırak Mustafa Özbağ. Gerçekten. O kadar bozulmuş ki insanlar. O kadar ifsat olmuş ki.
O kadar ifsat olmuş ki. Ne tarafından tutacağımızı bilmiyoruz. Gelin hep beraber Kur'an ve Sünnet'e iman edip yaşayıp, Güzel ahlakla ahlaklanalım. O yüzden namazın sırrı, sen namazı bir kıl ya. Sen bir haramlardan uzak dur. Sen ne zamanki namazı senin secde ederken, Baş ucunda durduğunu gördün, Namazın sırrına ulaşıyorsun.
O zamana kadar namazını ihlasla kılmaya gayret et. Ne zaman namaz kılarken başında dua ediyor. Sen kimsin diyor soruyorsun kalbinden, Senin kıldığın namazım. Ne yapıyorsun? Seni affetmesi için Allah'a dua ediyorum. Dediğinde namazın sırrına ulaşmaya başladın sen. Ne zaman oruç iftar ettiğinde, İftar sofrasında bir baktığın birisi daha var. Kalben sordun sen kimsin, Senin tuttuğun orucum dediğinde, Orucun sırrına ulaşacaksın. Ne zaman zikrullah yaparken, Senin yaptığın zikrullah, Arş-ıla'nın etrafında, Arş-ıla'ya vura vura dönüyorsa, Ne zaman Arş-ıla'ya ulaştıysa, Ve sen onu gördüysen zikrullahta, Ve Arş-ıla'da Allah'a ellerini açmış, Ya Rabbi beni zikredeni sen affet diye, Bunu duyduğun an, Merak etme, Zikrullah'ın sırrına ulaşacaksın.
O zamana kadar herkes yürüsün. Gördüğünüz hallerde, Gördüğünüz rüyalarda, Yaşadığınız her şey aldatıcı. Kandırmak, Kandırılmak istemiyorsanız, Yürüyün. Ahlakınızı en güzel ahlakla, Ahlaka bezendirin. Farz ibadetlerinizi yerine getirin. Haramlardan uzak durun. Allah'ın haram ettiği şeylerden uzaklaşmayan insanlar, Kendilerinde manevi hal beklemesinler. Olanlar, olanlar, Taşın üstündeki su misali gibidir. Kayanın üstünde su gibi. Uçmayın, uçmayın. Ayaklarınıza gümüş, Ayaklarınıza demir bağlayın, Taş bağlayın.
Fazla havalanmayın. Millet farzı namazı kılmadan, Arşala'da dolaşacak. Haramın içerisinde herkesi Arşala'yı özlüyor. Ağzına geleni söylüyor, Derviş. Ağzına geleni söylüyor, Derviş. Dedikodu, gıybet, yalan, iftira, Gırla gidiyor, Derviş. Bir de Allah'ın birçok seviyor herkes, Birçok seviyor. Sapkın tarikatlardan bahseder misiniz? Var mı? Mesela satanizm, kökenli, çılgın tarikat, Aynı makadonya, rufa-i şianın, Tarikat-ı rufa-i halveti, Hindistan'da halveti, rufa-i farik-i tarikatı, Acizmendi, Suriye, Amerika ve bilmediğimiz, Rotterdam, floresan yiyen rufailer, Allah bu tarikatlara nasıl tecelli eder?
Şeytani tarikatlar mı? Garip garip hareketler yapıp, Ateşi ağzına alaran, Floresan lambaları yiyen vücudunu, İğneler saplıyorlar. Bunlar için ne düşünüyorsunuz? Şeytan sureti insanda nasıl gözüküyor? Ne düşüneceğiz? Allah hepsine de hidayet eylesin. Biz kendimize bakalım. Allah rızası için evinize bir tane Kur'an meali, Bir tane tefsir, Gidin bir tane Riyay-ı Salihin alın. En kısası üç cilt. Bir tane fıkıh kitabı alın. Çok basit. Dini hayatınızı bunların üzerinde yönlendirin. Biz önce kendi sapkınlığımızı halledelim. İnşallah.
Bir şey yaparken hep özgüven, eksikliği duyuyorum aslında. Başarabileceğim şeyleri yapmakta çekiniyorum. Bu durumu nasıl aşabilirim? Bir sorum daha var diğer insanlara göre. Daha ağır ve yavaş kalıyorum. Bu durumu çözemiyorum. Fıtratından mı? Fıtrat mı? Razı mı olmalıyım? Ben normalde bunları fıtrat olarak görmüyorum. Fıtrat iki gözünün olması, iki burun deliğinin olması. Diğerleri çalışaraktan hallolacak şeyler. İnşallah. Eşim sürekli gece çalıştığı için perşembe günleri gelemiyorum. Arkadaşlarımıza da sürekli beni eve bırakır mısınız diyemiyoruz. Ve bu yüzden sizi rüyamda görüyorum. Ne yapmalıyım? Demek bu yüzden görüyorsan iyi. Allah iyi yesin inşallah.
Hazreti Ali'den rivayetle aklın ve idrakin kalpte olduğunu nasıl anlamalıyız? Son zamanlarda helalinden rızık, hayırlı bir eş, hayırlı bir iş gibi, dünye bir rüya görememe, halden uzak kalma, zikrullah halakalarından kopma gibi de uhrevi kaygılar içerisindeyim. Nasıl atabilirim? Uzak dur kaygılarından yen inşallah. Sıfatlar, tecelliler ve kader. Muhyiddin-i Arabi. Herkes bir ismin mazharı olup onun tasarrufu altında bulunur. Celal, cemal, hadi, mudail, bunların hangisi olursa olsun onun doğru yoludur. Evet herkesin üzerinde Cenab-ı Hakk'ın herhangi bir ismi veyahut da bütün isimleri tecelli eder. Ben bir kimsenin üzerinde sadece Cenab-ı Hakk'ın bir isminin tecelli ettiğine inananlardan değilim.
Arabi bunu her insanın bir bu noktada mazharı vardır der. Ben öyle olduğuna inanmıyorum. Ben her an kulun her fiilyatında Cenab-ı Hakk'ın herhangi bir sıfatının veya fiilyatının veya sıfatlarının ve fiilyatlarının tecelli ettiğine inanıyorum. Bunu böyle bir isme bağlamak istemiyorum. Kul ibadet ederken Cenab-ı Hakk'ın abid ism-i şerîfi onda tecelli eder.
Tövbe eder, tevvap ism-i şerîfi tecelli eder anında. Birisini affeder, al-afüv ism-i şerîfi tecelli eder onun üzerinde anında. Kul bu manada fiilden fiile geçerken o da Cenab-ı Hakk'ın fiilleri onun üzerinde tecelli edip o da sıfattan sıfata geçer. Kul her halükarda Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatının tecelliyatı vardır üzerinde. Bir tek sıfatının değil. Bir kısım ehli tasavvuf bir sufinin üzerinde bir tek ismi şerifinin tecelli edeceğini, o ismi şerifinin onu kabzedeceğini ve o ismi şerifinin onun üzerinde tecelli edeceğine inanır. Yol mudur? Evet. Doğru mudur? Kendilerince doğrudur. Bu fakirin kabul ettiği doğru değildir. Ben Cenab-ı Hakk'ın kullarının üzerinde sonsuz sayısı sıfatları ve fiilleriyle tecelli ettiğine inanırım.
O yüzden kul idrak etse de etmese de, farkında olsa da olmasa da, her an Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatının tecelliyatındadır. Fiil olarak kul bu noktada bir anda bir kötülüğe karşı celallenir, el-celal ism-i şerîfi onda tecelli eder. O kötülüğü elinle düzeltir, el-hadi ism-i şerîfi tecelli eder onda. Bir şeye kötülüğe mani olur, el-mani ism-i şerîfi onda tecelli eder.
Kul bu manada, farkında olsa da olmasa da, Cenab-ı Hakk'ın sıfatından sıfatına geçer. Ve kulun üzerinde aslında her an, her an, fail olan bu manada Allah'tır. Ama kul burada kendi idrakiyle ve kendi iradesiyle Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının içerisinde sıfattan sıfata geçerekten her daim, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatlarına mazhar olur.
Buradaki bize düşen vazife, o mazhariyetin farkında olmak, o tecelliyatın farkında olmak. Allah kulunu zikreder mi? Zikreder. O zaman her daim aslında Allah kulunu zikretmektedir. Kul bunun farkında değildir. Kul bunun farkına vardığında, iki zikrullah birleşir. İki tek olur. Önceden ikiydi. Nasıl ikiydi? Allah seni zikrediyordu, sen farkında değildin. Sen farkında olmadığından dolayı ikilik çıkarıyordun. İkili ikilik çıkaran sensin. Gaflette kalmak ikiliktir bu yüzden. Seni Cenab-ı Hak zikrederken sen onu zikretmedin.
Oysa seni her an zikrediyor. Sen farkında değilsin. İlmel yakin noktasında Cenab-ı Hak varlık aleminde varlık, tamamiyetle onu zikreder. Varlığın içerisinde sen de varsın, senin hücrelerin de, senin zerrelerin de onu zikreder. Senin beyninin zerreleri de zikreder. Kanının zerreleri de zikreder. Senin bütün her şeyin ilmel yakin noktasında Allah'ı zikreder. Sen onu zikretmediğinden dolayı küfre düştün. Bu manada imansızlık manasında değil, onun zikrini örttün. Sen onu zikretmediğinden dolayı gaflete düştün. O seni zikrederken sen onu zikretmedin. O seni rızıklandırırken, o seni lütuflandırırken, o seni ikramlandırırken sen ona hamd etmedin. Sen onun sana farz kıldığı ibadetleri yapmamakla ona hamd etmedin.
Onu ne yaptın? Ona isyan ettin. Sen istediğin kadar kendini isyan etmedin de Cenab-ı Hakk'ın farz olan ibadetlerini yapmadığından dolayı sen hakikat noktasında isyan ettin ona. Hamd etmek sadece elhamdülillahi rabbil alemin demek değil. Onun farz ibadetlerini yerine getirip haram saydıklarından uzak durmaktır. Bu hal ile hamd etmektir.
Öbürkü kal ile hamd etmektir. Dil ile. Dil ile elhamdülillahi rabbil alemin dedi hamd etti. Ama hal ile hamd etmek, bu noktada onun farz ibadetlerini yerine getirip haramlardan uzak durmaktır. O yüzden herkes bir ismin mazları olabilir. Arabi öyle der. Ben Allah affetsin Arabi'ye geçmek değil bu noktada Arabi'ye kimsenin haddine değil. Katıldığım bir şey değil. Ben derim ki her an o kulun üzerinde kulun kendi fiiliyatına göre Cenab-ı Hakk'ın sıfatları tecelli eder. Cenab-ı Hakk'ın sıfatları tecelli eder. La faali illallah. Allah'tan başka fail yoktur. Kul bu noktada kulun faaliyetini yaratan Allah'tır.
Ama cüz irade ile kul o faaliyetten o faaliyete geçerken Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal mazhariyetine sebep olur. Birisine bir şey ikram eder kul, ona bir şey ikram ederse Cenab-ı Hakk'ın sıfatıdır. İkram etmezse yine sıfatıdır. Birisine genişletir Cenab-ı Hakk'ın sıfatıdır. Birisini daraltır Cenab-ı Hakk'ın sıfatıdır. O yüzden kulun üzerinde her an için, her an için Cenab-ı Hakk'ın sonsuz sıfatları tecelli eder. Sonsuz kul hangi sıfatını onun üzerinde tecelli olarak görmek istiyorsa o hal ile hallenir. Cemal hali de haktır, Celal hali de haktır. El-Gani ism-i şerîfi de haktır.
El-Kerim ism-i şerîfi de haktır. El-Latif ism-i şerîfi de haktır. Kul halden hale geçerken, hayretten hayrete geçerken bütün ismi şerifleri onda tecelli ettiğine inanırım. İtikat bahsinde de aynıdır. Bir kimsenin itikatı diğer şahsa göre ayrılık taşısa bile aslında masları olduğu isme binaen doğru yoldadır. Onun müstakim sıfatı olur. Evet, itikat bahsi de aynıdır. Bu normalde Arabi itikat bahsinde de aynıdır. Onun üzerinde bir ism-i şerîfi tecelli eder. Onun bir ism-i şerîfi tecelli ederekten kul da o ism-i şerîf üzerinde yürür der. Bu fakir katılmaz ona yine. Bu soruyu gönderen Arabice açıklamamızı beklemiyorsunuz değil mi bunları? Evet.
Arabi'den açıklayacaksak bunu böylece açıklayabiliriz. Öyle mi yapalım yoksa hürüz değil mi? Evet. Bu noktada yine itikat bahsi de aynıdır der. Arabi devamiyetinde bunun. Normalde itikadı da o kimsenin, normalde ismi şerifin tecelliyatına göre mutatlaşır. Bu fakir katılmaz ona. Çünkü bir kimsenin itikadının kemale ermesinden yükümlüdür insan. Biz itikadımızın kemale ermesinden yükümlüyüz. Kemale ermesinden yükümlüysek bizim itikadımız durduğu yerde durmaz. Devamlı kemale ermekle mükellef.
Hazreti Cebrail aleyhisselam dıhiye suretinde geldi ve sordu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine. İman nedir? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri iman Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, hayrın ve şerrinin Allah'tan olduğuna, cennete, cehenneme hesap gününe devam etti. İman etmektir dedi. İslam nedir ya Resulallah? Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek dedi. İhsan nedir ya Resulallah? İhsan. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamandır dedi. Sustu.
Göreme sen de. Her an seni gördüğünü hissederekten yaşamandır dedi. Müslümanlar ihsana ulaşmakla mükelleftirler. Sufiler ihsana gözlerini dikerler. Bu ihsan noktasına, ihsan derecesine gelecekler. Ama bu ihsan derecesinin yolu, önce iman etmek. İmanın şartlarını yerine getirmek. Ardından İslam olmak. İslam'ın şartlarını yerine getirmek. Bunlar sadece, bunlar ana hatları, ana merkezi, ana direkleri. Sonradan ihsana kavuşacak o kul. Allah'ı görüyormuşçasına yaşayacak. Bu o kimsenin itikadının kemale ermesi. O kimsenin imanının kemale ermesi.
Olgunlaşması. Bu, halden hale geçerekten. Hayretten hayrete geçerekten. Yol yürüyerekten. Koşaraktan elde edilecek bir şey. O zaman, eğer bir kimsenin üzerinde, Cenab-ı Hak'ın herhangi bir ismi sıfatı, tek olarak tecelli ederse, o onu kabz etmiş olacak. O onu kabz edince, o kimse bir yere kımıldanamayacak. Bir yere kımıldanamayınca, o adalet değil. İnsan, imanla küfür arasında gider gelir. Kalpleriniz iki parmağının arasındadır. Siz ne tarafa yönlenirseniz, Cenab-ı Hak sizi o tarafa doğru sürükler.
Bu sen mümin iken, Allah seni küfre yönlendirmez. Allah zalim değildir. Sen küfre doğru yol alırsın, o da senin bu noktada küfre doğru yolunu yaratır. Sen imana doğru yol alırsın, o da senin imana doğru yol gidişini yaratır. İrade senin elindedir. O zaman bir kimsenin, halden hale geçmesi, hayretten hayrete geçmesi, kemal noktasından kemal noktasına geçmesi, hakikatten daha da hakikata geçmesi, kulun vazifesidir.
Kul ihsan noktasını bulmakla mükelleftir. Ey iman edenler, kalpleriniz mutmain olarak Rabbinize dönün. O zaman biz kalplerimizi mutmain noktasına getirmekle mükellefiz. Biz nefislerimizi mutmain noktasına getirmekle mükellefiz. Kalpler ancak zikrullah ile mütmain olabilir.
Biz kalbimizde zikrullahın yerleşmesiyle mükellefiz. O zaman bir ismi şerifin biz eğer ki tasarrufunda kalırsak, cebri olarak biz kabız haline tutuşuruz, tutuluruz. Benim sufi anlayışım bu noktada değildir. Hakkınızı helal edin. Burada illaki böyle bir büyük zatlara kafa tutmak, belki de biz böyle anladık. Böyle anladığımızdan böyle davranıyoruz. olabilir. O yüzden herkes kendi anlayışından kendisi sorumlu. Allah bizi affetsin. O yüzden bu noktada bizim üzerimizde Cenab-ı Hakk'ın bir ismi şerifinin devamlı, tecelli ettiğine inananlardan değilim. O çünkü her an yeni bir şan üzerine, yeni bir şen üzerine, yeni bir fıtrat.
Fıtrat derken yeni bir hayat, yeni bir olgu, yeni bir tecelliyat üzerinedir. O bir şeyi iki sefer yapmaz. İşte arif kişi bu manaya vakıf olduğu için, hiç kimsenin dinine sataşmaz. Biz kimsenin dinine sataşmayız. biz insanları Kur'an ve sünnete davet ederiz. Biz kimsenin dinine sataşmayız. Biz davet ederiz.
Biz onlara nasihat ederiz. Biz bu noktada birisi örneğin, anlatırız ona, deriz ki namazın farzları bunlar, vacipleri bunlar, sünnetleri bunlar, nafileleri bunlar. O kimse, benim dinimde böyle namaz yok diyorsa, bizim söyleyecek bir lafımız yok. E din, yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşmakla emrolunmuş bir peygamberin ümmetiyiz.
Bunun için mücadele vermekle mükellefiz. Sual şudur, böyle bilemedik. Hakkınızı helal edin inşallah. Soru soran. Sual arkadanmış. Cümle, ibadet ve diğer bütün ahval, ilahi esma tecellisi gereği oluyor ve kulunda onları yapıp, yapmamakta bir seçme ehliyeti olmuyor. Bundan anlaşılıyor ki, herkes bulunduğu işi yapmaya mecbur, bu da cebire girer ve zulüm olur. Evet. Ben soruya bakmadan, cevabını vermişiz. Cenab-ı Hak verdirttirmiş. Evet. Yani normalde bu biraz, benim katılmadığım şeyler. Arabice konuşuluyorsa, evet. Ben bu noktada, Arabiden sorup, Arabiden cevaplanacaksa, Arabiden sorup, Arabiden bildiğimiz kadar cevaplandırmaya çalışırız.
Ama, buna bu noktada katılmıyoruz tabii. Yukarıdaki sorulan sorunun tahkik neticesinde, iki durum hasıl olur. Bir defa, bir defa mahiyetler önceden yapılmış değildir. İkincisi ise, ilmin bilinen şeye tabi olmasıdır. Bu iki duruma vukuf peyda olunca, az da olsa kader sırrına vukuf peyda olur. Beyan edilen iki şeyi, aslında uygun şekilde anlamak icap eder. Onlara vukuf peyda olunca, Allah'ın yardımıyla, kader sırrına nüfus peyda olur. Çünkü bunlar anahtar mevkiindedir. Yukarıda mahiyetler diye, arz edilen kelimenin manası şudur. Eşyanın ilahi bilgi denizinde mevcut olan suretleri, ama ilimle sınırlı suretleri. Devam edelim şimdi oradan da, normalde şimdi, burada o kimsenin, şu meseleyi buradan bitirelim, oradan geçelim.
Bir kimse, eğer üzerinde kendince, Cenab-ı Hakk'ın bir ismi şerifinin, bir ismi şerifinin cebri olarak, kendisini zapt ettiğini düşünürsek, o zaman katil, katillikten sorgulanmaması gerekir. O zaman, ceza ve ödülün olmaması gerekir.
Ceza ve ödül var ise, orada bizim idrakimiz ve hürriyetimiz vardır. Kendi kendisine ceza verip, kendi kendisine mükafatlandıracaktı, neden imtihana gönderdi ki o zaman. Yukarıda mahiyetler diye arz edilen kelimenin manası şudur. Eşyanın ilahi bilgi denizinde mevcut olan suretleri, ama ilimle sınırlı suretleri, mahiyetlerin bir adı da ayağını sabit olarak anlatılır. Orada hakkın, ilmi, zatının aynıdır. Bu hal insanı kamil için dahi böyledir. Diğer bir itibarla da ilim, zata aynıdır. O mahiyetlere haktan gelen feyiz yine, onların zatında mevcut olan istidat ve kabiliyete göre gelir.
İtikat ve diğer hallerde onun dışına çıkamaz. İsyan, küfür, itaat bunların her bir o mahiyetlerin kabiliyetine göre, istemiş olduğu şeylerdir. İstidadı nispetinde haktan ne dilediyse o verilmiştir. Mesela buğday da istidat, buğday olmak arpanınki arpa darının iki darı. Diğerlerinde de var, bunun kıyasıyla. Eğer arpanın dili olsa ekene itirazla, ben niçin buğday yapmadın dese, ekinciden alacağı cevap senin istidadın, kabiliyetin buydu olur. Ayrıca arpa tohumunu ektikten sonra, buğday ummak ahmaklık sayılır. Bu anlatılanlara göre, herkesin mahiyeti, ayağın sabitesi, ezelde her ne hal ve özellikte ise, hangi ismin tecellisi kısmetine düştüyse, bu alemde onu gösterebilir. Her şey ezelde verilen şekilde aşikar olur. İlahi bilginin ona tesiri yoktur. İşleri yerli yerinde yapıcılara yemin olsun.
Manasını taşıyan ayetteki kurala göre, arif olanlar bu sırra vakıftır. Haddi zatında ma'um olan ve her şey ne halde ise, ilahi bilgi onu ilgilendirir ve esma ve sıfatın, iktisası olarak zuhura gelir ve, bilgi bilinene bağlıdır demekten maksat da bunu ifade etmektedir. Sorular, 1- Hak ismi kendinin farkında mıdır? Evet, bütün ismi şerifler, bütün sıfatlar, hepsi de kendisinin farkındadır.
Bütün ismi şerifler, onun sıfatları iç içemidir. Ben bu manada, bütün sıfatlarının, birbirlerinin içinde veya dışında diye tanımlaması mümkün değildir, derim. Cenab-ı Hak, Rahman ismi şerifinin içerisine, bütün isimleri koyabilir. Cenab-ı Hak, Kerim ismi şerifinin içerisine, bütün isimlerini tecelli ettirebilir. Her sıfatında bütün sıfatları mevcut edebilir, ki öyledir. Öyledir. Bütün sıfatlar, birbirlerini çeker ve birbirlerini iter. Bütün sıfatlar. Şöyle düşünün, kendinizi tefekkür edin.
Bir fiiliyat yaparken, kendinizce, ben bu fiiliyatımda hangi sıfatlarımı kullanacağım diye mi düşünüyorsunuz? Yoksa direkt harekete mi geçiyorsunuz? Direkt harekete geçiyorsunuz. Ve harekete geçtiğiniz, odaklandığınız noktada, noktaya, ne kadar sıfatlarınız var ise, hepsi de tecelli ediyor oraya. Şimdi, ben buradan bir kağıdı, buruşturup yummayı düşünsem, bunu böyle top gibi, meşe gibi yapmaya kalktığımda, yaptım bakın Allah'ın izniyle. Ben şimdi düşündüm mü, benim şu sıfatlarım harekete geçecek, bu sıfatlarım tecelli edecek diye, kün, ol dedi, oldu. Ve olan her şeyde, sonsuz sıfatları tecelli etti.
Ve hala da, sonsuz sıfatları tecelli etmekte. Her an, her an, ve siz, oturduğunuzda, sıfatları ayrı ayrı, tasnif edebilme hürriyetini, hürriyetiniz var, edebilme yeteneğiniz yok. Direkt yaptığınız şey, Allah yaptı.
Attım, tut Şahin. Attım değil mi? Der misiniz, Mustafa Özbağ'ın, kolu attı, eli attı. Ne dersiniz? Sen attın. Bunu kim attı? Mustafa attı. Der misiniz, kolu attı, eli attı, aklı düşündü, gözü gördü, baktı, hedefledi, attı. Bakın bu ne? Teşbih. Sıfatlandırıyoruz. Öbür türlü, diskontak.
Allah attı. Yağmur, bulutlar geldi, rüzgarlar üfürdü, hava soğukluğu oldu, oluştu, yağmur yağdı. İyi. Kim yağdırdı? Allah yağdırdı. Ya Allah'ın rahmet sıfatı, tecelli etti. Nereden biliyorsun? Yağmurlar toplanacak, kahar sıfatı olacak, yıkacak bir şehri. Birinin evini yıktı. Ne oldu? Sel felaketi oldu. Hani rahmetti? Felaket mi oldu? E felaket oldu. Ha rahmet ismi şerifinin altında, kahar ism-i şerîfi de varmış. Öyle değil mi? Birden kar yağdı, birden güneş çıktı.
Haydi karlar eridi, güldür güldür güldür, su bastı ortalıyor. Kar yağarken çok güzeldi. Rahmet yağıyor. Oy ne kadar güzel. İyi. birden eridi. Çığ düştü, aldı otobüs altına. O her ismiyle, her işini yapar. Bu noktada da, hani o diyor ya işte, iç içe midir? Hem iç içedir, hem dış dışadır. Tecelli edecek sıfatlar, daha önceden, istidatlarımıza göre belli ise, buna karar veren kim? Yani kader, soru işareti demiş. Kabiliyetimizi biz mi seçtik? Ve bu karar ne aşamada verilmiş? Tabi bu noktada bir kısmı der ki, yine Arabi gibi. Senin istidadın neyse, istidadın verildi. Bunun mevcut, nefsi natıkaya sahip olmayan, insanların dışındaki varlıkları için, bunu söylemek mümkündür.
biz varlığa baktığımızda, taş, bu noktada taşlığını yapar, buğday buğdaylığını yapar, arpa arpaylığını yapar. Hepsi de kendince, bir vazifesi vardır varlığın, o vazifesini yapar. Aynı şey, vücudumuzda da aynıdır. Karaciğer karaciğerliğini yapar, kalp kalpliğini yapar. Onun istidadı odur, vazifesi odur. Ama insana gelince, burada senin istidadın küfürdür, sen küfür ehli olacaksın. Senin istidadın imandır, sen iman ehli olacaksın. Cebriye'ye girer. O zaman insanları iman etmekten, yükümlü mü mükellef tutamayız. Ya işte bu ayağını sabitede, ayağını sabitede nasıl tecelli ettiyse, burada da öyle tecelli ediyor.
Ayağını sabiteyi biz bilmiyoruz ki. Ayağını sabiteden, bilen için geçerli değil bu. O kimse ayağını sabitede, sabitede ne hal ile hallendiğini biliyorsa, o kendince bu dünyada da, o hal ile hallendiğini görüyorsa, bu ona aittir. Biz kendimizce kendimizi kemale erdirmekle, mükellef tutanlardan ve görenlerdeniz. Ya bir kimse ayağını sabitede, kemale erdiyse de, bu dünyada da kemale erecektir deyip, hayatı beyhude geçirenlerden olamam. yükümlülüklerimi yerine getirmekten yanayım. Sufi düşüncemi, o noktada görüyorum. Aile babasıysam, ben yükümlülüğümü yerine getirmekle mükellefim.
Evliysem, ben çocuklarımı ve eşimi, bu noktada yükümlülüğümü getirmekle mükellefim. İş yerinde, çalışan arkadaşlarım var ise, yükümlülüklerimi yerine getirmekle mükellefim. onların normalde haklarını ve karşılıklarını vereceğim. Katılmıyorum. Cebriye'ye kaçmadan, kader ile ilgili bunun hayali de içine alaraktan, kader ile ilgili olan şey, söyleyemediğimiz nedir? Ben kaderi doğum ve ölüm olarak görüyorum. Kaderin varlığına iman ediyorum. Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sormuşlar, kader ne ya Resulallah? O da senin doğumun, rızkın ve ölümün demiş.
Ben bu hadis-i şerif merkezinde duruyorum. Bu hadis-i şerif merkezinde duraraktan, kaderin üzerine bir mana yüklemiyorum. O yüzden kader dediğimiz şey, yarınla alakalı değil. Yarın gayet değil çünkü. Benim nazarımda, kendimce, yaşamış olduğum hayat, benim kendi idrakim ve sorumluluğum içerisinde.
Bunun hesabını ben vereceğim. Bunun hesabını ben vereceksem, ve birisi onu bana dik de ettiyse, ben onun istediğini burada yaşayacaksam, sıkıntı var. Kapının önünü boşaltın, gelin birazdan. Merdiveni de boşaltın. Bir kısım suviler kendilerince, veya bir kısım bu noktada kader üzerinde, kendilerince fikir sahibi olduklarını söyleyenler, cebriyeye kaçmışlar.
Bir kısmı da kaderiyeye kaçmışlar. Bir kısmı da kaderiyeye kaçmış. Ehl-i Sünnet bu noktada, orta noktada durur. Yukarıdan biraz toparlanın, gelenler var. Ensar muhacire yol açsın. Ensarlığımızı kaybettik aslında. Bu toprakların insanları, hep ensar noktasında dururdu. Hicret edenlere, kendisine sığınanlara, kucak açardı. Arada ona da değineyim. Biz hem ırk olarak, Türkler olarak, hem de din, Müslümanlar olarak, bize sığınanlara kucak açmış, bir kültürden geliriz.
Bizim İslam olmamızın, bizim İslam olmamızın, Türklerin İslam olmasının, en önemli faktörlerden birisi, Emevilerin, zalimliğinden ve zulmünden, hicret eden, Ehlibeyt'in, Türklere sığınmasıyla, olur. Ehlibeyt, Emevilerin baskı ve zulmünden, Hüseyin'i kolu, Ehlibeyt'in Hüseyin'i kolu, Orta Asya içlerine doğru yürürler.
Ve Türkler, onlara kucak açar. Ensarlık yapar. Onlar da Türklere, İslam'ı anlatırlar. Türklerin, Ehlibeyt sevgisi, ve Türklerin, Ehli sünnet çizgisi, Türklerin, bu noktada, sap sağlam, dükdüzgün yolunun, temelinde Ehlibeyt vardır. Bakın, yolunun temelinde, Ehlibeyt vardır. Biz, o Orta Asya, kavimleri olarak, Yukarı Mezopotamya, kavimleri olarak, dini, Ehlibeyt'ten öğrenmişiz. Ama, Ehlibeyt'e, Ensarlık yapmışız biz. Bakın, Ehlibeyt'e, Ensarlık yapmışız. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri'nin, Hasan'i kolu, yani, Hz. Hasan Efendimiz'in, torunları, evlatları da, Mısır üzerinden, Afrika'ya doğru yürürler.
Bakın, onun, perde gerisinden, baktığınızda, o zulüm, dinin, yayılmasına, sebep olur. Türkler'in İslam olmasına, Afrika'nın İslam olmasına, sebep olur. Ayrı hikmet, o tarafa fazla, dalmayayım şimdi. Türkler, tarih boyunca, misafirperver, ve misafirine, sahip çıkan, bir kavimdir. İslam, misafirperver, ve misafire, sahip çıkan, bir dindir. Türklerin, bu geleneği, kültürü ile, din, birleşir. ve Türkler, bu manada, kendisine sığınan, her kim var ise, kendisine sığınanın, bütün haklarını korur. Dinini, namusunu, aklını, malını, muhafaza eder, korur.
Asla, ona bir zarar getirmez. Ensarlık yapar. Ensarlık yapar. Şimdi, yeni çıktı bu. Hicret ediyor, Müslümanlar, Türkiye'ye. Geliyorlar. Zulüm var. Bomba, her gün, kafalarında patlıyor. Her an, nerede öldürüleceği, belli değil. Nerede, bir bombanın, patlayacağı, belli değil. Türkiye, ensarlık yapıyor. Sınır kapılarını açıyor. Bizim insanımız, buraya sığınan o insanları, hor hakir görmek, onları tuğ kaka yapmak, onları itmek, onları ötelemek, onları ötekileştirmek gibi, bir gaflete düşüyor.
Yok bu Suriyeliler geldi. Gelecek. Sen imparatorluktan kalmasın. Senin atan, üç kıtada hükmetmiş. Üç kıtada at oynatmış. Üç kıtada kılıç çalmış. Üç kıtada nerede zulme uğrayan, haksızlığa uğrayan, yanlışlığa uğrayan, eksikliğe uğrayan var ise, onları durdurmak için mücadele etmiş.
Hristiyan'ı gelmiş, sığınmış. Yahudisi gelmiş, sığınmış. Dürzisi gelmiş, sığınmış. Falanzisti gelmiş, sığınmış. Şeytana tapanı gelmiş, sığınmış. Gelip sığınmışlar. Mektup yazmışlar. Her haç döneminde, İstanbul'dan, halifeliğin merkezinden, oraya bir komutan, bir emir gidip, Ümmet-i Muhammed'in derdinin çilesini dinler, bunların hepsini yazılı rapor haline getirir, getirir, padişaha ve aynı zamanda halifeye, Müslümanların problemleri rapor edilir.
Nerede ne problem var, nerede ne sıkıntı var, o raporlar neticesinde Osmanlı kendince kararlar alır, oradaki Müslümanların haklarını korur. Bu bir. İki, Osmanlı karar alır, oradaki Hristiyanların da haklarını korur. Osmanlı karar alır, Yahudilerin de haklarını korur. Biz o toprakların insanlarıyız. O yüzden hangi ırktan, hangi dinden, hangi mezhepten, meşrepten olursa olsun, birisi size sığındıysa, o masumdur.
O sığınana eman vermek, onu görüp gözetmek, insanlık hakkıdır. İnsanlık hakkı. Böyle etrafınızda bunları söyleyenler varsa, bunu anlatın. İnsan, insan. Ne yapsın? Bombanın altında ölsün mü? Zalimin altında ölsün mü? Zulüm mü görsün? Ne yapsın? Ölüme mi terk edeceksiniz? Ölüme mi terk edeceksiniz? Allah muhafaza eylesin. O yüzden ensarlık yapın. Ensarlık yapın. Laf bari söylemeyelim, söyletmeyelim. Şemşehricilik yapmayalım. Yok, o buralıymış, o şuralıymış, o oradanmış, o buradanmış.
Irkçılık yapmayalım. O öyleymiş, bu öyleymiş. Allah muhafaza eylesin. Evet, Cebriye'ye kaçmadan, kader ile ilgili, bunu hayali de içine alarak, kader ile ilgili olan şey, söyleyemediğimiz nedir? Hayalin sahibinin nereye ve ne kadar hayal ettiğini, kaderi bu ve burada bunu düşünebilecek olan, varlığın cüziyeti nedir ve ne kadardır? Hiç düşünmem. Kaderimin ne olduğunu da düşünmem. Emrolunduğum şekilde yaşamaya çalışır, gayret ederim. Bununla alakalı hayalim olacaksa, emrolunduğum şeyin üzerine hayal kurarım. Emrolunduğum şeyin üzerine. Emrolunmuşuz, Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp, onu yaşama ve yaşatma mücadelesi vermekle emrolunmuşuz.
Emrolunmuşuz bu dünyayı dosdoğru yaşamakla. Ne diyor? Beş vakit namazını kıl, otuz Ramazan orucunu tut, dosdoğru ol. Bununla emrolunmuşuz. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Bununla emrolunmuşuz. Dini kazanç haline getirmeyenlerle beraber ol. Bununla emrolunmuşuz. Dini kendine basamak yapanlarla beraber olma. Bununla emrolunmuşuz. Birisi gelir bana derse ki, ben milletvekili olacağım, beni destekle, benden hiçbir şey bulamaz. Neden? Ben onun milletvekili olması için burada değilim. Bununla emrolunmadık biz. Telefon açarlar bana, söylerler, şuraya girmemize sebep ol, buraya girmemize yardımcı ol.
Ben bununla emrolunmadım. Niye iş yapacaksa yapacak adam. Nereye koşacaksa koşacak. Bununla emrolunmadık biz. Gidip belediyelerin önünde el pençe duralım. Kaymakamlıkların, valilerin, milletvekillerin önünde el pençe duralım. Aman bu kardeşimize işe al. Bununla emrolunmadık. Çalış, çabala, gayret et, koştur. Kazan, sınavlara gir. Ya herkesin bir işte torpili var. Senin torpilin Allah olsun. Yürü. Bununla emrolunmadık. O yüzden kaderle alakalı hiçbir şey düşünmeyin. Benim kaderimde ne varsa onu yaşayacağım. Hayır, sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır. Senin önünde sana yazılan değil, senin yaptıkların var.
Yazılanı göreceğiz. Ha senin hiç cüz iraden yok. Bu evlilik benim kaderimmiş hocam. Neden? Sen kendin evlenmedin mi? E babama verdi. E babana cüz iradeni teslim etmişsin. E bu evlilik kader değil mi şimdi? Kardeş, bu evliliğe kendin koştun. Kendin istedin. İyi ol. Sen iyi ol. Ya bu kader değil mi? Ya kardeş, bilmiyoruz. Senin yaptın bu. Sen yaptın bunu. Bundan ya mükafat alacaksın, ya ceza alacaksın. Ceza ve mükafat var ise senin cüz iraden var o zaman. E senin cüz iraden varsa cebriyeye girme.
Senin cüz iraden varsa kaderiyeye girme. Ben cüz-i iradeden yana tavır koyanlardanım. Mükellefim. Ben ona inanıyorum. Benim din algım da sufilik algım da bu. Allah bizi affetsin. Hakkınızı helal edin. Sürç-i lisan ettiysek affola. Sorular bitti çünkü. El-Fatiha'ma salat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.