Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 14 Haziran 2014

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 15 Haziran 2014 · 1:21:46

Eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Cenab-ı Hak bize Kur'an ve sünneti anlatmayı ve yaşamayı nasip eylesin inşâAllah. Öğretmenimiz derste genellikle hep başka öğretmenleri özellikle ismini söylemeden din öğretmenimiz hakkında kötü şeyler söylüyor ya da siyasi konularla ilgili yetkili kişileri eleştiriyordu.
Böyle durumlarda sadece derste ilgili soru sorduğunda susuyor bizim yapmamamız gereken, bizim yapmamız gereken nedir? E okullar kapandı. Bu tip meselelerde normalde tabii bizim Türk toplumu genelde şikayet edilirse öğrencinin öğrenimiyle alakalı sıkıntı olur düşüncesiyle gerekli mercilere müracaat etmezler. Oysa bu böyle çoğalsa bütün herkes bu noktada her türlü yanlışlığa karşı, her türlü eksikliğe karşı böyle bir topyekun bir mücadele etmiş olsalar, o zaman insanlar yanlışlık yapmaya, bu noktada insanları yanlışlığa doğru itmekten, götürmekten kendi kendilerine korkarlar veya çekinirler.
Ama bizde şöyle bir olgu var, bir yerde bir yanlışlık varsa biz ona dokunmak istemeyiz, ona müdahale etmek istemeyiz, ona şikayet etmek istemeyiz, onu gerekli mercilere bildirmek istemeyiz. Bu bizim kendi iç dizaynımızla alakalı. Biz çünkü kendi doğruluğumuza inanmıyoruz önce ve kendi kendimize bu doğruyu savunurken, bu doğruyu söylerken, başımıza bir şey gelirse de biz bunu çekmeye razıyız deyip doğru dairede yürümekten biraz uzağız. Ondan kaynaklanıyor. Allah bizi affetsin inşallah. Bir sufi kalbini ve kendini her daim nasıl yenileyebilir? Dünümde yaşadığım olaylar bugün hala beni etkileyip üzebiliyor. Bunu nasıl üstümden atabilirim? İnsanlar dünlerinden ders alırlar. Bir kimse dün onun için bir tecrübedir, bir ders alınacak bir şeydir.
Eğer dünü hala da bugün için yaşıyorsa, o hep dünde kalacak. Bir kimse geride yaşananlara, geride olanlara bakar ve sırf geride takılı kalırsa önünü görmesi mümkün değildir. Bir kimse yaşadığından ders almalı, yaşadığından bir hisse çıkarmalı, bir tecrübe çıkarmalı. Yaşadığından bir hisse, bir tecrübe alarak her gün kendisini yenileyerek hayatı yaşamaya devam etmeli. Daha ileri adımlar atmalı, daha güzel adımlar atmalı, daha bu noktada akil noktaya geçmeli. İnsanlar yapmış olduğu hatalardan bir şekilde kendince ders çıkarmalı. Veyahut da hata yapmamış olsa dahi, kendince kendi dairesinde olumlu bir şey yaşadıysa, ondan da ders çıkarmalı. Ama o olumlu yaşadığı şey sürekli olmayacağını bilmeli.
Olumluluk bu noktada o kimsenin kendi fikriyatında devamlılık arz ediyorsa, o kimsenin üzerindeki olumlu şeyler de devamiyet arz eder. Eğer bir kimsenin kendi üzerindeki olumluluğu devamiyet arz etmiyorsa, o dünde kaldı. Bugünkü olumluluğun hangi noktada, hangi dairede ona bakması gerekir. İnsanoğlu enteresan bir noktadadır. Nefis insanın yapmış olduğu başarılarla aldatır. Nefis insanın yapmış olduğu iyiliklerle aldatır. Dün ne kadar iyiydin sen der. Dün ne kadar iyiydin diyerekten bugünü tembellikle geçirir sana. Bu hani bazen futbol yorumcuları vardı ya, işte büyük takımdan, büyük bir maçtan çıkan takım, ondan sonra gidiyor mahalle takımına yeniliyor.
Ya neden mahalle takımına yenildin? Çünkü o kendisini yenileyemedi. O dünkü başarısını unutmadı. Dünkü başarısı onun için bir bağ oluştu. O bağdan dolayı o yeni bir başarıya imza atamadı. O dün sen çok iyi sohbet ettin, bugün haydi haydi sohbet edersin. Dedi, o adam battı. Dün harikaydı ya, ne cemaat toplanmıştı, ne zikrullah olmuştu. Bugün, bugün o bir şey yok. Dün ne avuttu seni nefis. Ya biz önceden ne derviştik ya, şimdi. Ya biz şeyhimizi ne severdik şimdi. Ya ne yemekler yedirilirdi şimdi. Ecdadımız şöyleydi şimdi. Şimdi ecdad öyleymiş vazifesini yerine getirmiş.
Sen, 18 yaşında, işte 21 yaşında İstanbul'u fethetti. İyi, şimdi 21 yaşındakiler ne yapıyor? Bunların hepsi de şeytanın insanları aldatması. Dün 100 rekat namaz kıldın. Şimdi, bu insanın kendisini yenileyemediğidir. Dünkü başarılılarıyla övünen insanlar, bugün hiçbir şey yapmıyorlardır. Ecdadın başarısıyla övünen kimse, bugün hiçbir şey yapmıyordur. Bunlar hep aldatmaca, hep kandırmacadır. Halbuki dün, dünde kalmıştır. Dün, dünde kaldıysa, bugün senin daha ileri adım atman gerekir. Bugün senin yeniden kendini yenilemen, tazelemen gerekir.
Bugün, bugün senin yeniden koşman gerekir. Her gününü 4x4 yarışması gibi görmen gerekir. Her koşmanı sen, normalde 4x4 gibi koşmuyorsan, sen, kaplumbağa geçer seni. Kaplumbağa geçer. Bunu durduramazsın kendinde. Allah muhafaza eylesin. O yüzden asıl olan insanın her gün kendisini yenileyip, yenilemesinin tecelliyatı, o noktada yenilendiğinin işareti de dünden daha ileri bir noktaya gitmesidir.
Dün ok attın, 20 metre. Bugün 21 metre atman lazım. Okçuluk yapıyorsan. Dün 9'du vurdun, bugün 10'u vurman gerekir. Okçuluk yapıyorsan. Sen uzun metrajlı koşucusun. Dün 2000 metre koştun, bugün 2100 metre koşman lazım. Eğer sen bugün 2100 metre koşmazsan, dünkü 2000 metre avutacak seni. Bu her daim böyledir. O yüzden Sufi, her daim gönlünü yenileyen kimsedir. Sufi, her daim kendisini ileriye atan kimsedir. Kendisini ileriye atamıyorsa ve dünde kaldıysa o kimse, dünde kaldıysa zarardadır. Dünde kalan her şey zarardadır. Dünde kalan her şey. Siz dünü bugüne taşıyorsanız zarardasınız. Bu Sufi için de, ticaret erbabı için de, anne baba için de, çocuk yetiştirenler için de, mürid için de, mürşid için de, bütün herkes için geçerli bu.
Herkes için geçerli. Bunun geçerli olmadığı hiçbir alan yoktur. O yüzden Hz. Mevlana Celalet-i Rum Hazretleri, hani her gün bir yere göçmek ne güzel, her gün bir yere konmak ne güzel, dünden kalma ne varsa geçti bitti, bugün yeni şeyler söylemek lazım derken, O her gün, her an, insanın kendisini yenilemesi gerektiğini, tazelemesi gerektiğini söyler.
Bu aslında Allah'ın adetullahıdır. Cenab-ı Hak adetullah noktasında her an, her şeyi, her daim yeniler. Ve yenilerken bir şey birbirine benzeyebilir ama aynısı değildir. Senin vücudun aynı değildir. Senin bakışın aynı değildir. Senin görüşün aynı değildir. Senin cüz-i iradenin dışındaki olan her şey, bir an öncekinin aynısı değildir.
Allah bir şeyi iki sefer yaratmaz. Cenab-ı Hak her daim yaratımada yeniler. Her daim. Ve her daim yenilenmektedir bütün alem. Biz normalde küçük alem olarak sufiler insanı görürler. Ben insanı büyük alem olarak görürüm. Asıl insandır büyük alem. Çünkü Cenab-ı Hak insanın, insanın suretindedir kendisi.
Allah der ki ben Adem'i kendi suretimde yarattım. Alemi de Adem'in suretinde yarattım. Asıl büyük olan insandır. O zaman Cenab-ı Hak her daim insanın en zerre noktasından bütününe kadar yeniliyorsa ve bütün alemi de her an o yenilemeye devam ediyorsa O zaman insan bu akıp giden fıtrata uygun bir şekilde kendisini de yenilemelidir.
Fikriyat ve fiiliyat olarak. Fikriyat olarak kendisini yenileyemeyenler, fiiliyat olarak da kendilerini yenilemeleri mümkün değildir. Fikriyat olarak bir kimsenin kendisini yenilemesi tevhid hakikatlerinin, iman hakikatlerinin tabiri caer ise yapraklarını aralayıp her an ayrı bir yaprakta ayrı bir tevhid hakikatini görmesidir. Eğer bir kimse fikriyat noktasında kendisini tevhid alemine bırakıp kendisini yenileyemiyorsa, fiiliyat noktasında da kendisini yenileyemeyecektir. Eğer sizin dünkü namazınız da bugünkü namazınız adetsel olarak değil, tecelliyat olarak aynıysa o zaman siz namaz alışkanlık haline geldi sizde. Sizde bir alışkanlık haline geldi.
Alışkanlık haline gelmiş bir ibadetin insanların üzerinde hiçbir tesiri olmayacaktır. Oysa namaz insanlığı kötülüklerden alıkor. Hangi namaz insanı kötülüklerden alıkor? Alışkanlık halinden çıkmış bir namaz insanı kötülüklerden alıkoyacaktır. Bu o kimsenin fiiliyatında yeniliktir. Hangi oruç insanı miraç ettirir? Alışkanlıklardan çıkmış bir oruç. Oruç olur insanda. Hangi tevhid insanın, hangi zikrullah o insanın üzerinde tesirli olur? Zikrullahı alışkanlığın dışına çıkmış olan kimse. Eğer bir kimse de zikrullah alışkanlık haline geldi. O kendince, kendi dairesinde aman üç yüz tane la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah dedim diyorsa, o kimsenin yapmış olduğu zikrullah dilde kaldı.
Alışkanlık haline geldi. Siz ona beş bin de tevhid verebilirsiniz. O beş bin tevhidi la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah la la heylallah bitirdi. Sevabını aldı, sevabını aldı ama o kimsenin üzerinde tecelliyat olarak ne bıraktı? Bakın, sufiler itikafa girerler. Sufiler itikafa girdiklerinde yetmiş bin itikaf la la la heylallah vardır. İkinci gün yetmiş bin çeker, üçüncü gün yetmiş bin çeker. Ve distur vardır. Bu üç tane yetmiş bini bitirdiğinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görürse, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle alakalı bir hal, bir rüya görürse, dördüncü gün on bin salatu selam çekip yüz bin lafzı-i celal çeker.
Eğer onun dildeyse yapmış olduğu zikrullah, o üç gün içerisinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini göremeyecektir. Bu, o zikrullahı, o zikirmatik gibi yapmasından kaynaklanıyor. Kendisini yenilemiyor. Kendimizi yenilememiz gerekir. Önce fikriyat noktasında. Fikriyat noktasında bir kimse kendisini yenileyemiyorsa, fiilyat noktasında kendisini yenilemesi mümkün değil. Sufilik, zikirmatik gibi zikir çekmek olmuş olsaydı, oturur da herkes günlük yetmiş bin tevhidi çekerdi, mesele hallolur da. Öyle değil. Allah bizi iyilerden eylesin inşallah. Pusula yön tayini gösterir.
Bunu alıp almamakla bizim alakamız olmaz. Üniversite sınavı için ne dua istiyorsunuz ki ya Allah Allah. Pirinci okuyacaksınız, yutacaksınız. Bir de şey var, üniversiteye kazanma namazı da çıkmış. Üniversiteyi kazanma namazıyla pirinci okuyup yuttunuz mu üniversiteyi kazanırsınız. Şeker hastası, şekeri yüksekse az da çok da olsa şekeri yüksekse oruç tutmaz.
Tutmaya gayret etmesin. Bunu söylüyorum, kendim ben bunu beceremiyorum, başaramıyorum. Benim de bu sene ne olacağım belli değil. Ama şeriattan tutmasın. Bu noktada verecek, tasadduk edecek parası yoksa buna bir şey gerekmez. Bir kadının cima isteği için eşinden nafile orucunu terk etmesini istemesi caiz midir? Erkekler istiyorlarsa, bayanlar da isterler. Neden caiz olmasın ki? Bahçede çok uğultu olduğundan sesinizi duyamıyoruz. Sesim bahçeye gidiyor mu? Bahçedekiler, böyle konuşmak istemem ama haklılar. Lütfen burayı bir parka çevirmeyelim. Eğer normalde sohbet bitince, sema bitince birbirinizle görüşün, konuşun. Bunda bir sıkıntı yok.
Ama burası bir tekke, tekke adabına riayet edelim. Buranın bir tekke olduğunu, hatta 450 yıllık bir tekke olduğunu unutmayalım. Bunun için yanındakiyle sohbete devam eden, sohbet eden kimseler, tekkenin adab ve erkanına uymadığından dolayı edebe mugayir hareket ettiklerinden günaha girerler. Çünkü buraya geliş amacı insanların sohbet dinlemek, ibadet.
Bir başkasının ibadetine engel olmak, günahların en büyüdür. Kim Allah'ın mescitlerinde Allah'ın zikrini yasaklarsa, engellerse, ondan daha zalim kim olabilir? Bizim heva ve hevesimizin galip gelmesi, şeytaniyetimizin galip gelmesiyle bir kimsenin zikrini engelliyor isek, bizden daha zalim kim olabilir?
Tekkeye ibadet için gelip, zalim olarak dönenlerden olmayalım. Camilere ibadet için girip, zalim olarak geri dönenlerden olmayalım. Mescidi nebeviye, mescidi harama ibadet için girip, zalim olanlardan olarak dönmeyelim. O yüzden tekkenin adabı bellidir, caminin adabı erkanı bellidir.
Mescidi haramın, mescidi nebevinin adabı erkanı bellidir. Buralarda boş konuşmak, boş davranışlarda bulunmak, boş bir şekilde etrafınla kakara kukara yapmak, tabiri caizse, abiyane tabirle uygun değildir. O yüzden bir başkası buraya park niyetiyle gelmiş olabilir. Ama lütfen bir başkasını sohbet dinleme, semada zikir etme, ibadet özgürlüğünü kısıtlamayalım.
Böyle konuşurken sürçülisan ettiysem affola. Geçen hafta insanın düşünme ve isyan etme özelliklerini anlatmış ve dolayısıyla karar verme yeteneği olduğunu söylemiştiniz. Bir ayetle son noktayı koyalım. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorunlu tutulacaktır. İsra ayet 36 Bir ayet daha. Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben meleğim de demiyorum. De ki, ben sadece vahiyle vahye uyuyorum.
Körle gören göz bir olur mu? Düşünmüyor musunuz? Enam ayet 50 Mevlana şöyle der. Şunu mu yapayım, yoksa bunu mu demem, işte bu seçimin delilidir güzelim. Demek ki bu kendini bilen özgür ve yaratıcı varlık insandır. Görüyoruz ki bu üç nitelik, üç tanrısal sıfattır. İnsan tabiatın tersine, tanrının yüce sıfatlarını kendi varlığına ekip yerleştirme ve geliştirme yeteğine sahip bir varlıktır. Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız demek, insanın yeryüzünde Allah'ın halifesi olması demektir. Beşer değil, insan olması.
Allah'ın halifesi olmayan beşer, maymunun halifesi olur. Biz ezilenleri yeryüzüne önder kılacağız. Kasas ayet 5 Londra büyük yangınından sonra yeni yollar, Saint Paul Kadedreli'ne değil de Kraliyet Borsa binasına doğru odaklanmıştır. Şirk, tanrısallık demek değildir. Müşriklerin birçok tanrısı vardır. Yanlış dine sahip olmak, dinsizlik demek değildir. Demek oluyor ki şirk de bir dindir. Putperestlik şirkin özel bir biçimidir. Şirk, dini din adına şunu yapmak ister. Halk, olup bitenin toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilahi irade gereği olduğuna inanmalıdır.
Bu yazgıdır, takdirdir. Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da, Muaviye'nin düzüp koştuğu bir yadigardır. Ayrım ve ayrıcalıklar, şirk dininin inançlarıyla desteklenir. Bu inançları doğuran etken de, bir zümrenin refah içinde olmasına karşı, diğerinin mahrum kalması ve bu durumu bir kılıf ve gerekçe hazırlanmasıdır. Tevhid dini, bilincin sevgi ve ibadet eğiliminin, halkın mümkün olduğu ölçüde tam bir uyanışa kavuşması özleminin ifadesidir. Hiçbir zaman tam anlamıyla gerçeklik haline gelmemiştir. Peygamber Efendimizin yaşadığı kısa dönem hariç. Bir kalem verin bana. Buraya not düşeceğim çünkü.
Unutmayayım diye. Buna karşılık şirk dini, tağuta tapıcılık dini mele... Tağuta tapıcılık, dini mele ve müfredin dini yani puta tapıcılık, Stotuköy'ü meşrulaştıran dini tarih sürecinde gerçeklik kazanmış ve etkin olmuştur. Böylece 17, 18, 19 yüzyıl aydınlarının bir halk yığınlarının afyonu...
Din, halk yığınlarının afyonudur sözü doğrudur. Doğrudur ama bu şirk dinleri için geçerlidir. Oysa Sasaniler İslamiyet'i kabul edeceği zaman Firdevs'i şöyle der. İslam gelirse her şeyi birbirine katar. Soylar, ırklar birbirine karışıp hünersiz kul, padişah olur. Soyluluk, ululuk artık işe yaramaz. Bu meleklerin işine gelmez.
Bu melelerin işine gelmez. Mele. Bu melelerin işine gelmez. Çünkü onların afyon, afyon dini, afyon dini, sizin sorumluluğunuz yok. Olup biten her şey Allah'ın iradesiyle olmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğunuzdan yakınmayın ve rahatsız olmayın. Nasıl olsa öte yanda karşılığını göreceksiniz. İslam'ın devrimci bakışı bu şirk dinini reddeder. Ebu Zer, İslam'ın opak ve kamil siması Resulü Ekrem'in sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Bizzat eğittiği bu insan Ebu Zer der ki evinde azık bulamayan bir kişi nasıl olur da topluma kılıç çekerek karşı çıkmaz. Bu söze benzer Dostoyevski bir yerde bir adam öldürülmüşse suça katılmayanların eline kan bulaşmıştır der.
Soru, bir kişinin işlediği suçu topluma mal eden Dostoyevski, bir kişinin yoksulluğunu kadere değil de topluma bağlayan Ebu Zer varken bu sözün temsil ettiği dini İslamiyeti tarih boyunca yoksulluğu statiko haline getirmeye ve korumaya çalışan şirk diniyle aynı saymak ağlanacak bir durum değil midir? Not, bu yazı birçok alıntı içerir. Evet, bunun sonucunda bunların hepsine katılıyorum demek meseleyi açmamak demektir. Tevhid dini kendi içerisiyle bir bütün olarak alındığında bugünkü inanıyorum diyen Müslümanların büyük bir çoğunluğunun iman ehli değil de bir inanç sahibi olduğunu gösterir. İman etmek, iman ettiği Allah'ın her an tecelliyatına rağm olup, az önceki bugün girişteki yenilenmeyle alakalı sohbeti bağlayacağım.
Tevafuk olmuş demek ki. Her gün o yenilenmeyi dinin içerisinde de, zaten yenilenme dinle alakalıdır. Dinin içerisinde de o yenilenmeyi sağlayıp, her an dini eski dilde tecdit, yenileme noktasına getirmektir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri her yüzyılda bir müceddit gelir. Mücedditler yeni bir din getirmezler. Dini algı ve anlayışı tazelerler. Dini algı ve anlayışı tazelerler. Mücedditler dinin olmazsa olmaz kesin kaidelere bağlı Kur'an ve sünnet noktasındaki hukuku değiştiremezler. Bunun adı yenileme olmaz, reformist olur o zaman. Bir başkası da gelip, ondan sonra Kur'an ve sünnetin üzerindeki hukuku değiştirme yetkisine sahip olur.
Ama İslam'da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şerifiyle sabit olan müceddit, müceddiddik hadisesi vardır. Biz müceddidi bir, bir şahsın üzerine kurgulayabiliriz. Biz müceddidi iki, bir kurulun üzerine koyabiliriz. Biz müceddidi üç, bir devletin üzerine kurgulayabiliriz. O zaman mücedditten kasıt bir şahsa bağlanmak olarak da algılanmayabilir.
Hele günümüzün ilimin, ilmin geniş yelpazede yer alması, geniş dairelerde bulunması ve ilmin bu noktada onulmaz önüne geçilmez bir şekilde çeşitliliğinin arttığı bir noktada mücedditlik artık bir sistem işidir. Mücedditlik artık bir kurul işidir gerekirse. Yani kimyagerinden tutun, matematikçisinden tutun, fizikçisinden tutun, astrofizikçisinden tutun, biyoloji ilminden tutun, ekonomiden tutun, işte askeriyeden tutun, insan eğitiminden tutun, ortaokul eğitimi, lise eğitimi, üniversite eğitimi, ondan sonra yüksek lisans eğitimin bütün alanlarından tutun.
Çok geniş bir yelpazede bir mücedditlik müessesesi oluşması gerekir. Ve bu mücedditlik müessesesi oluşmadığı müddetçe, dindarlar ve din kendisini asla ve asla yenileyemeyecek. Kendisini asla ve asla tazeleyemeyecek. Ve kendisini yenileyemeyen bir dini algı, kendisini yenileyemeyen bir dindar nesil asla ve asla bu muazzam ilmin karşısında matematik olarak yenilecektir.
Matematik olarak yenilecektir. Bu soru, en sondaki soru, meselenin tam can noktası, bu sözün temsil ettiği dini, yani İslamiyeti tarih boyunca yoksulluğa statiko haline getirmeye ve korumaya çalışan şirk dini, evet, bu tarih boyunca bütün dinlerde statiko oluşturmuş. Mesela örnek, gerçek musevilikte bir dini otorite yoktur.
Gerçek isevilikte de bir dini otorite yoktur. Muhammedilikte de dini otorite yoktur. Burada dini otoriteyi toplumları yönetmek isteyen siyasiler oluştururlar. Dinin kendi özünde, dinin kendi özünde bir Vatikan yoktur. Bir Papa Hazretleri yoktur dinin kendi özünde.
Dinin kendi özünde bir başhamam yoktur. Dinin kendi özünde, kendi özünde bir Şehl-i İslam yoktur. Dinin kendi özünde bir Diyanet İşleri Başkanlığı yoktur. Toplumları yönetmek isteyenler, toplumların başına Allah adına onları yönettiklerini söyleyen dini bir hiyerarşi kurarlar. Dini bir hiyerarşinin altında asla ve asla ne din kendisini yenileyebilir, ne de dindarlar kendisini yenileyebilir.
Dinin yenilenmesi, dindarların yenilenmesiyle mümkündür. Ve dindarlar kendilerini yenileyemedikleri müddetçe, din de kendisini yenilenmemiş gibi gösterecektir. Ve dindarlar körlük hastalığına bulaştıkça, dinin kendi içerisindeki hakikatlere eremediklerinden dolayı, dini de kendi gözlerinden gördüklerinden dolayı o kadar bakacaktır. Bunu yenen, bunu ifade eden sufiler, tarih boyunca kendi topluluklarında, kendi dairelerinde, din, kendi imanlarını yeniledikleri için dinlerini de yenilemişler. Dinlerini de yeniledikleri için toplum onları kabullenmekte zorlanmış ve toplum dışı kalmışlar. Bir kısmını şehirlerinden kovmuşlar, sürmüşler, bir kısmını istememişler.
Büyük bir çoğunluk o kendi dinini, kendi imanını yenileyen kimselere, tu kaka demişler, itmişlerdir. Bunun tarih boyunca özellikleri çoktur. Hz. Mevlana'ya Şems-i Tebriz'i gelinceye kadar Hz. Mevlana komple Konya halkının bir ittifak kabul ettiği alimdir. Konya ve civarı Hz. Mevlana'yı babasından gelen bir yolu takip ettiği için ittifak halinde kabul ederler.
Ve Hz. Mevlana bir şeyhtir o gün için. Şems-i Tebriz'i geldiğinde Hz. Mevlana şeyh değildi değildi. Şeyh'ti. Ama Şems-i Tebriz'i ona dini yeniledi. O dini yenilenince önce dervişleri onu inkar ettiler. Önce bağlı olan dervişlerin bir kısmı onu terk etti.
Bir veli, bir veli velilik tacını giydikten sonra etrafındaki dervişler terk etmez ise o veli velilik tacını giymemiştir. Çünkü velilik tacı bazı kalıba bağlı, dinini yenileyememiş, sufiliğini yenileyememiş, köhne dervişlerin reddiyesine uğrar. Onlar bırakıp gideceklerdir. Onlar kördür çünkü. Onlar bırakıp giderlerken de yalnız Kur'an ve sünnet dairesinden bırakıp giderler. Dikkat edin. Hz. Mevlana'yı o gün terk eden dervişler, Hz. Mevlana'nın Kur'an ve sünnete tabi olmadığını söyleyerekten terk ediyorlardı. Mısır-ı Niyazi'yi sürgüne gönderen anlayış, Niyazi Mısır'ın Kur'an ve sünnete uymadığını söyleyerekten sürgüne gönderiyordu.
Enteresan nokta. Hutbeye çıkan, Somuncu Baba'nın, Somuncu Baba'nın hatasını bulmaya çalışan, kürsünün arkasında duran Molla Gürani'ydi. Ve Somuncu Baba, Bursa'yı terk edip gitmek zorunda kaldı. Bursa'ya göç eden, Emir Sultan Hazretleri'nin kötü olduğunu padişaha gambazlayan sufilerdi.
Ve Bursa'nın entelektüel, dini, ilim adamlarıydı. Ve Emir Sultan Hazretleri'ni zamanın padişahına gambazlıyordu. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri'ne Sultan Beyazıt'a gambazlayan, o günün sufisi ve dini otoritesiydi. Yunus'un şiirlerini akan nehre atan Molla Kasım'dı. O günün dini otoritesiydi. Dini hiyerarşisiydi. Dikkat edin. Ve bu noktadaki, bu noktadaki ihtiyaca binayın Cenab-ı Hak, dini algının, dini anlayışın yenilenmesini sufi velilerin üzerine tecelli etmiştir. Sufi veliler bunun önderliğini yapmışlar. Çünkü onlar kınanmaktan, taşlanmaktan, hallac gibi çaprazlama kesilmekten, nesimi gibi derisinin yüzülmesinden korkmazlar.
Onlar hak bildiğini söylerler. Ve Hallâc-ı Mansûr'un çaprazlama kesilip asılmasına hükmedenlerin içerisinde Cüneydi Bağdadi vardır. Teyzesinin de oğludur. Ve bunlar yapılırken hepsi de din adına yapılır. Dini, hiyerarşi ve otorite bunların olması gerektiğine hükmeder. Niyâ, Arabi'nin küfür ehli olduğunu, kafir olduğunu hükmeden dini otorite ve hiyerarşidir. Arabi körlüğü şöyle anlatır. Dini körlüğü. Der ki, bakın, Hazreti Mevlana'da dini körlüğü anlatır. Yenilenmeyi anlatır.
Ondan önce gelen Arabi de dini yenilenmeyi anlatır. Ondan önce gelen Gazali de kendi dairesinde dini yenilenmeyi anlatır. Dini yenilenmeyi. Ondan önce gelen, Gazali'den önce gelen, her ne kim var ise o yoldan, hepsi de dini yenilenmeyi anlatırlar. Gazali, nasıl kurtuluruzun cevabını aramaktadır. Kur'an vardır, sünnet vardır, imamların iştahı vardır. Gazali'nin sorusu o dönemde müthiş bir sorudur. Müthiştir. Gazali, nasıl kurtuluruzun sorusunu ara. Kurtulmanın reçetesini arar Gazali. Gazali, mevcut sistemin içerisindeki o hiyerarşinin içinden çıkıp, nasıl kurtuluruz diye masaya yumruğunu vurur. Gazali'ye bir kısım hiyerarşi döner, Kur'an meydanda, sünnet meydanda, sen neyin nasıl kurtuluşunu arıyorsun der.
Ve Gazali iki yıl boyunca o yüzden, Şam'da Emevi Camisi'ni ne yapar? Minaresine kendisini kapatır. Minaresine kapattıktan sonra, çıktıktan sonra, bugüne kadar yazdıklarımın hepsini reddediyorum der, ihya'yı yazar. İhya, nasıl kurtuluruzun bir şekilde cevabıdır. Gazali'den sonra gelen Arabi, bize o kurtuluş reçetesini tekrar önümüze koyar.
Arabi'den sonra gelen Mevlana, Mevlana'dan sonra gelen Konya'da o yolu takip eden Konevi. Ve bu yolda devam eden Hacı Bayramlar, bu yoldan devam eden Ühtadeler, bu yoldan devam eden o veliler, dinin yenilenmesinde, dinin yenilenmesinde, hep birer adım, ikişer adım, beşer adım, onar adım koşaraktan, giderekten, dinin yenilenmesine uğraşmışlar.
İslam'da bu manada, dini bir hiyerarşi ve otorite yoktur. Bu dini hiyerarşi ve otorite, gönülle bağlıdır. Velilerin, gerçek velilerin, kendilerine bir makam tahsis etmemeleri, kendilerine bir yol tahsis etmemelerinin sebebi, bu hiyerarşiden kaçınmalarıdır. Hz. Mevlana'nın kendine ait bir yolu yoktur. Sonradan gelenler, onun dinini hiyerarşi ve otorite haline getirip, mevleviliği kurmuşlardır. Abdülkadir Geylana Hazretleri'nin kadirlik yolu yoktur. Sonradan gelenler, kadirlik yolunu oluştururlar. İmam-ı Azam Hazretleri'nin Ebu Hanife, Hanifelik, ben Hanifeyim, deme yolu yoktur. Enteresan, yazdığı bir tek fıkıh kitabı bile yoktur.
Talebelerinin aldığı notlar vardır. Talebelerinin aldığı notlar vardır. İmam Muhammed'in kendince Hanefi olduğuna biz hükmederiz arkasından gelenler. İmam Muhammed oturmuş, İmam-ı Azam'ın vermiş olduğu fetvaya şerh düşüp buna katılmıyorum. Bunun böyle de olabilir, böyle olması lazım deyip, yeniden şerh yazabilen talebesidir. O zaman gerçek dinin bu manada devlet eliyle oluşturulmuş bir otoritesi yoktur. Eğer devlet eliyle bir dini otorite oluşturuluyorsa, devlet o dine sahip olan insanları din adına, Allah adına yönetmek için bir otorite oluşturur. Ve o otorite yenilenmeye, o otorite tazelenmeye aykırıdır.
Ve Hz. Mevlana ey oğul bağı çöz derken, mesnevisinde ve arkasından ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın derken, Sufi'yi herhangi bir bağla bağlamaz. Sufi, Hz. Mevlana'nın deyimiyle biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bizim bir ayağımız, bir ucumuz Kur'an ve sünnete, diğer ucumuzla alemleri seyran ederiz derken, o Sufi'yi Kur'an ve sünnet merkezinden ayrılmadan, alemlerin içerisinde seyran eden bir varlığa dönüştürür.
Bu, Kur'an ve sünnet çizgisinde durulup, özgürlüğün sonuna kadar tatmak, özgürlüğü sonuna kadar yaşamak, özgürlüğü sonuna kadar savunmaktır. O zaman Kur'an ve sünnetin içerisinin, Kur'an ve sünnetin dışında olan her şey, Sufi için bir bağdır. Ve Sufi, o bağda durduğu müddetçe asla ve asla imanını kemale erdiremeyecek ve asla ve asla, asla ve asla, bakın tekrar söylüyorum, asla ve asla, Allah'ın halife noktasına gelip, insan olamayacaktır.
Burada eğer ki, bir sivri ayak Kur'an ve sünnete bağlanmaz ise, o dinden çıkacaktır. Bir ayağın, bir sivri ucun Kur'an ve sünnete bağlı kalıp, bağlı kaldığı nokta, Kur'an ve sünnettir. Daha ileri söyleyeyim, bu Kur'an ve sünnette mezhep, meşrep, tarikat, yol, hiçbir şey, hiçbir şey, bağ hükmünde, bütün bunların hepsi de bağ hükmünde görülüp, bağ hükmünde görülüp, meselenin özüyle iştigal etmektir.
Meseleyi böyle aldıktan sonra, dünya üzerinde toplumları sömürmek, toplumları kendi istedikleri gibi yönetmek, toplumların yer altı ve yer üstü zenginliklerine hakim olmak, toplumların emeğini çalmak, toplumları bu noktada köleleştirmek isteyenler, bir, ya sahte düşmanlar oluşturacaklar, ya da sahte din ve dindarlar oluşturacaklardır.
Sahte düşmanlarla insanları, biz bir düşmanla mücadele ediyoruz, bize müsaade edin deyip, bir sürü sahte düşman bulabilirsiniz. Batı, yüzyıl boyunca sahte bir komünist düşmanla yönetildi. Doğu, yüzyıl boyunca sahte bir kapitalist düşmanla yönetildi. İslam dünyası da ne yazık ki bu ikisinin arasında pimpon topu gibi gitti geldi.
İslam dünyası da ikiyüz yıldan beri sahte dinle yönetiliyor. Üçyüz yıldan beri diyebiliriz. İslam dünyasını da yöneten, üçyüz yıldan beri sahte din. Veyahut da, otoritelerin diniyle yönetiliyor. Bir otorite var, otorite bir din oluşturuyor orada. O otoritenin oluşturduğu dinle yönetiliyor. Türkiye'de dahil buna. Bugün camilerde, gerçek Kur'an ve sünnet anlatılmaz. Bugün tekkelerde, Türkiye'deki tarikatlarda, gerçek Kur'an ve sünnet anlatılmaz. Bugün Türkiye'deki cemaatlerde gerçek Kur'an ve sünnet anlatılmaz.
Anlatılmaz. Anlatamazlar. Anlatamayız. Anlatmaya kalkılırsa, birinci derecede cemaat taşlar, ikinci derecede devlet taşlar. Ya devlet öne geçer o taşlar, ya da arkasından cemaat de gelir o taşlar. Anlatamazlar.
Bunu açık açık ifade ediyorum, bazen televizyonlardan bilmediğimiz, tanımadığımız bir yerden mesela, işte bana telefon açıyorlar, hocam telefonunuzu bulduk, biz filanca yerden arıyoruz, buyurun, program yapabilir miyiz? Benim diyorum, ağzımın tavanı bozuk, bana bir soru sorarlarsa, ben onun cevabını yutamam. Ben olduğu gibi cevap veririm diyorum, kalıyor. Kalıyor. Bana bir şey sorarlarsa, ben cevap veririm diyorum. Bildiğimi söylerim. Kalıyor. Bu, acı bir şey. Bugün Hindistan, Hindi dininin otoritesince yönetilir. Pakistan'daki İslam da aynıdır. Bangladeş'teki İslam da aynıdır.
Suriye'deki İslam da aynıdır. Irak'taki İslam da aynıdır. Ya Mısır'daki İslam'ı farklı mı görüyorsunuz? Biraz kendilerince dini bir, işte iktidar olsun dediler, tık devirdiler. Deviren de, yanında Eser'in imamını aldı, şeyhini aldı yanına. Eser'in şeyhiyle açıklama yaptı. Eser'in şeyhi kim? Mısır'daki dini otoritenin başı, temsilcisi. 12 Eylül'de ihtilal oldu, din dersleri okullarda zorunlu oldu. Ne sevindi değil mi dindarlar? Ölen çocukları gördüler mi? Cezaevlerinde asılanları. Ondan önce, sağ-sol çatışmasında, ölenleri gördü mü insanlar?
Ne muhteşem bir şey yaptı Kenan Evren, okullara din dersini koyaraktan. Ne kadar muhteşem bir dindar topluluk olduk değil mi? Yarın da dini bir obje ile sizi aldatmak mümkün. Şimdi bir cemaat, hükümete din adına mücadele etmiyor mu? Enteresan öyle değil mi? Bakın algıya bakın. Bir cemaat, hükümete din adına mücadele ediyor. Ve bütün cemaatini konuşlandırıyor. Ve bütün cemaat, din adına hükümetle mücadele ediyor. IŞİD, Irak'ta din adına katliam yapıyor. İsrail, din adına Filistin'de katliam yapıyor.
Git bir tane Yahudi'yi al, bize vaat edilmiş topraklar. Kim vaat etti? Tanrı Allah vaat etti. Eee? Ve bütün insanlar bizim kölemiz hükmünde. Bunu Allah vaat etti. Ya bizim sultanlığımızı kabul edecekler, ya da esir alınacaklar, öldürülecekler. Bir Yahudi genci Filistin'de, başka bir Yahudi gencini öldürürken, din adına öldürüyor. Bir Filistinlik genç, o Yahudi genci öldürürken, din adına öldürüyor. Irak'ta, bir Şii'nin camisine bomba atan, Allahu Ekber diyere bomba atıyor. Bir sünni topluluğa, intihar bombacısı olan Şia da, Allahu Ekber diye, intihar bombacısı oluyor.
Irak'ta Sistani, Şia'nın imamı, İngilizlerle, din adına ortaklık kuruyor. Hiç dikkatinizi çekmiyor mu? İran'daki Ayetullah, din adına, İŞİD'le cihad edilme emrini veriyor. Kimle cihad edecek? İŞİD'le ne diyor? La la ilallah Muhammeden Resulullah diyor. İŞİD ne yapıyor? La la ilallah Muhammeden Resulullah diyen, Şia ile savaşıyor. Ne oluyor? Din adına. Bu iş, din adına Irak'a bombalıyor. Din adına bombalıyor. Dostlar, bu sözüm size tuhaf gelebilir. Eğer biz, kendi iman noktasında, imanımızı hakikate doğru götürmüyorsak, Hristiyanların pazar ayinlerinin ritüelleriyle kıldığımız namazın arasında bir fark kalmaz.
Bu acı bir şey. Bu acı bir şey. Dinin sadece ibadet kısmını alıyorsak, ve sadece ibadet kısmıyla yetiniyorsak, biz yavaş yavaş Hristiyanlaşıyoruz demektir. Bugünkü manada. Dün akşam İstanbul'da bir geriye dönmek istemem, sarmak istemem ama çağrışımda bulunayım. Müthiştir. Hadis-i Kutsi çok hoşuma gider. Şimdi buradaki aldığım notlara da döneceğim geriye. Hadis-i Kutsi şudur. Ya Musa, bir hastaya gitseydin yanında beni görecektin.
Hastaya gitmek, ona geçmiş olsun demek, bu noktada elinde hiçbir argüman bulunmayan kimseye aittir. Hastanın yanına gitmek, onun tedavisiyle bir şekilde ilgilenmek, bakımıyla bir şekilde ilgilenmektir. Ama biz sadece, ya gittik oh geçmiş olsun dedik, Allah da onun yanındaydı. Cebinde para yok muydu? Vardı. İlacını aldın mı onun? Hayır. Onun senin yanına gidip, yanında beni bulurdun dediği şey, sen onun ilacını alacaktın. Cebinde para var mıydı? Evet. Doktora gidebilmiş mi o? Hayır. Yanında beni bulurdun dediği, sen onu doktora götürseydin onu bulacaktın. Senin onu doktora götürmeye muhtedirsin çünkü. Bir yoksulu doyursaydın, beni doyuracaktın.
Gel bir lokma ekmek yiye. Harika, çok güzel. Yoksulu doyuracaktın, ekmek yedirecektin demiyor. Neye ihtiyacı var? İhtiyacını gör. Biz onu sadece yemek yemek olarak gördük. Biz namazımızı kıldığımızda, dinimizi yenilediğimizi, dinimizi yaşadığımızı zannettik. Bizleri çünkü, öyle bir din aktardılar. Biz çünkü yoksulun, eğer ki hastanın, tedavi görme zorunluluğunu hissetmiş olsaydık, ya diyecektik ki, ey zengin, sen bu adamı tedavi etmekle mükellefsin.
Sen bu adamı tedavi etmekle mükellef kendini görmüyorsan, Allah seni bu zenginliğinden hesap soracak. Ey devlet, benden vergi aldıysan, o yoksulu tedavi etmekle mükellefsin. Eğer o yoksulu tedavi etmiyorsan, benim vergimi kimlere yediriyorsun? diye sorgulacaktık. O zaman, ben şahıs olarak, şahıs olarak, bir hastanın yanına gidiyorsam, yapabilecek neyim varsa, yapmakla mükellefim.
Devlet de, o hastaya ne yapabilecekse, onu yapmakla mükellef. biz dini böyle algılamadık. Biz dini böyle algılamadığımız için, biz kendi dairemizde dinimizi yenileyemedik. Dinimizi yenileyemediğimiz için de, bu noktada biz, yoksulluğa, ve yoksul kalmaya, mahkum olduk. Ve, kendi dairemizde, kendimizce, dini yenilemeye kalktığımızda da, biz anarsist olduk. Biz anarsist olduk. Önce arkadaşlarımız terk etti bizi. Aldığım notlarla, bir iki yürümek istiyorum da, işaret koyduğum yerleri görüp, meseleyi toparlayacağım inşallah.
Hiçbir zaman, tam anlamıyla, gerçeklik haline gelmemiştir, din yani. Peygamber Efendimizin yaşadığı kısa dönem hariç, o dönem de dahil. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, kendi sağlığında, kendi döneminde, din tamam oldu. Fikriyat açısından, kaideler açısından. Ama Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendisinden sonra gelen, müminlere bir şey vasiyet etti, bir şey emretti, bir şey söyledi. Burası gözden kaçmasın. O neydi? Benden önce dinin yüzde ellisi yaşandı. Bakın, yaşandı. Benim zamanımda, dinin yüzde yirmi beşi yaşandı.
Ahir zamanda da, kalan yüzde yirmi beşi yaşanacak. O zaman, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden sonra gelen, Müslümanlara, dinin yüzde yirmi beş yaşanma payı bırakılmış. Din henüz daha yaşantı olarak, fiilyat olarak, tamamlanmamamış. Tamamlanmamış. Tamamlanmadığından dolayı, çarpık her şey. Tamamlanmadığından dolayı, din, gerçek manada, algı ve anlayış ve fiilyat noktasında, tecelli etmiyor. Bu bizi aldatıyor. Biz şöyle düşünüyoruz. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin zamanında, din yaşandı, bitti.
Dostlar, bu yaşantıyı, daha ileriye götürmekle, mükellef, İslam dünyası. Bu ne demek? dinin her daim yenilenip, tecid edip, gelecek nesillere, yenilenmiş bir şekilde bırakılmasıdır. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden sonra, dinin yüzde yirmi beşi yaşanacak. Bu din, eğer ki, belli bir hiyerarşi ve, otoritenin şemşeğisinin altında, kendisini yenilemesi ve, bunu yaşaması mümkün değil. Şurada bir işaret daha vardı, onunla alakalı notumu alayım, eksik bir bilgi olmasın diye. Sizin sorumluluğunuz yok, olup biten her şey, Allah'ın iradesiyle olmaktadır. Dolayısıyla, yoksulluğunuzdan yakınmayın, ve rahatsız olmayın.
Nasıl olsa, öte yanda karşılığını göreceksiniz. Bu algı, gerçek Kur'an ve sünnetin algısı değildir. Zaten, bunu da, bu noktada, öyle olmaması gerektiğine dair, zaten şerh düşürmüş buna. Evet. Bu biraz bize, hindiluktan geçmedir. Hindiler, sen bu, ne o? Bu dünyada fakirsin, fukarasın. Tekrar, yeryüzüne geldiğinde, dünyaya geldiğinde, zenginsin anlayışıyla, üç aşağı beş yukarı örtüşür. Din bu değildir. Bu noktada, bizim fukaralığımız, Allah'ın cebri değildir.
Sizi şununla aldatıyorlar, öyle demiyorlar mı? Bana da aynı şeyi söylüyorlar, ben böyle sorunlayınca. Fakirler olmazsa, kim iş yapacak ki? Değil mi? Öyle söylemiyorlar mı? İyi. Herkes zengin olsun, Cenab-ı Hak melekleri göndersin, onlara iş yaptırmak için. Cinni taifesini kendinize işçi olarak tutun. İşiniz ne? Hazreti Süleyman, cinni taifesini işçi haline getirmedi mi? Siz ilimde, bilgide, yenilenmede, Süleyman'ın haline gelin, cinnileri köle edin kendinize, işçi edinin. Siz insansınız, yeryüzünün halifesisiniz. Bir başka insana köle olmak için yaratılmadınız.
Bir başka insana köle olmak için yaratılmadınız. İnsansınız. Bize söyleyecekleri şey şudur, öyle söylemiyorlar mı? Ben böyle söylediğimde, ödemişte bir din adamı bana öyle demişti. Sen böyle konuşuyorsun ama dedi, zenginlerin işlerini kim yapacak dedi, güldüm ben de.
Öyle değil mi? Zenginlerin işini kim yapacak? Köleler yapacak. Köleler yapacak. Sufilerin bir lokma, bir hırka anlayışını, tarih boyunca bizim önümüzde hep kötülediler, öyle değil mi? Bir lokma, bir hırka, tüketime karşı verilmiş bir mücadele değil, mücadeleydi. Üretime karşı değil. Ben yeni Sufi olduğumda, o sen de bir lokma, bir hırkacı oldun ha diyorlardı. Evet ben de bir lokma, bir hırkacıyım derdim. Bu, israfa karşı durmak, tüketime aklına karşı durmaktı. Ben yemeği verin diyorum ya, yemeği vermek, içmeyi vermek, giymeyi vermek, almayı vermek.
Bütün kurulmuş olan sistemi, yerle bir edecektir, dünya üzerinde. Çünkü yedikçe, içtikçe, giydikçe, köleliğiniz artacaktır. Köleliğiniz artacaktır. Hz. Peygamber, az yemeği öğütler, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize. Bakın, suyu az kullanır, tasarruf ettirir. Suyu tasarruf ettirir. Yemeği tasarruf ettirir. Ekmeği tasarruf ettirir. Geymeği tasarruf ettirir. Ev eşyasını tasarruf ettirir. Tasarruf edersiniz siz. Ben dahilim buna, ben bunu söylüyorum, fiiliyat olarak bende yok.
Hasırın üzerinde yatar. Hasırın üzerinde yatar. Buğday ekmeği, buğday ve arpa ekmeği, arpadan yapılmış undan ekmek yer. Bir çeşit yemek yer. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, sofrasında iki çeşit yemek yoktur. Benim çocukluğumdaki gibi. Hacı Mehmet'in, çocukluğundaki gibi. Evde bir kuru fasulye pişer, herkes kuru fasulye yer. Yanında pilav veya bulgur pilavı yoktur. Babamın sağlığında vardı bizim, babam öldükten sonra yoktu. Doğru mu Hacı Mehmet? Kalmadı.
Tüketmemiz lazım. Kim yeniledi kendini şimdi? Bitti. Ben sadece burada anlatmakla kaldım. Anlatmakla kaldım. Yenileme, dini algıyı ve anlayışı yenileme. Baktığınız zaman, geriye dönüp baktığınızda, kendi yaşadığınız hayat ile, gerçek dinin bize öngördüğü hayatın arasında, uçurumlar kadar fark olduğunu görürsünüz. şu buraya bir not düştüm. Ebu Zerifari'nin, evinde azık bulamayan bir kişi, nasıl olurdu topluma kılıç çekerekten karşı çıkmaz?
Bu, benim bildiğim söz böyle değildir. Benim bildiğim söz şudur. bir kimse kılıcının ekmeğini yer. kılıcının ekmeğini yer. Ebu Zerifari'nin, İslam olmazdan önce işini bilen var mı? Bugünkü dille eşkıya'dır değil mi? Bugünkü dille nedir? Yol kesicidir. Enteresan bir, estantene anlatayım size. Ebu Zerifari, dini açıktan ilk tebliğ eden Müslümandır. Dini açıktan tebliğ eden, Hz. Ebu Bekir değildir. Radiyallahu anh Hazretleri. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri de değildir.
Mekke müşriklerine, Mekke müşriklerinin içerisinde, Kabe'de dikilip, eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diye, tebliğ eden, söyleyen, haykıran ilk Müslüman, Ebu Zerifari'dir. Dervişlerin, sufilerin piri hükmündedir. Cehri zikrullah erbabı, böyle Ebu Zerifari'yi kendine ölç alır.
Ebu Zerifari de ehli beyt'tendir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onun da ehli beytten olduğunu söylemiştir. Oysa bu soy itibariyle ehli beytten değildir. Soy itibariyle ehli beytten olmayıp da ehli beytten denilenlerdendir o. Enteresandır. Çıkar, dini tebliğ eder. Mekkeli müşrikler onu dövmeye devam ederlerken, o da onlarla mücadele eder. Dövüşür onunla. Kim gelir kurtarmaya? Hamza gelir. Der ki, ey Mekkeliler, bu kim biliyor musunuz?
Hemen dururlar, Hamza bağırdı. Dururlar, bu Gifar kabilesindendir der. Vallahi sizin bütün mallarınızı soyar. Kavga biter. Bakın enteresan bir nokta var. Müşriklerin dini ne oldu? Mal oldu. Müşrikler mallarını kaybetmemek için, Ebu Zer-i Gifari'yi dövmekten vazgeçtiler. Niçin dövmekten vazgeçtiler? Malları için. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, Siz birisinin zenginliğinin önünde, dininizi söyleyemiyorsanız, aktaramıyorsanız, imanınızın yarısı gitti.
Bu zengin deyip, onun hakikatin dişinde konuşmasına sustuysanız, dininizin yarısı gitti. Bir zalim devlet başkanına dininizi haykıramıyorsanız, imanınızın yarısı gitti. İstediğiniz yerden yakabilirsiniz. Önce kendimize haykıramıyorsak, kendimize haykırmak ne demek?
Dinimizin ve imanımızın dışında olduğunu, bile bile bir fiiliyatın içindeysek, bile bile bir fikriyatın içindeysek, önce kendimize tebliğ edeceğiz. Kendine tebliğ edemeyen bir başkasına mı tebliğ edecek? O zaman meseleyi toparlıyorum. Din, tarih bu, insanlık tarihi boyunca, insanlık tarihi boyunca, otoriter rejimlerin elinde insanları, toplumları yönetmek için kullanılan bir argümandır.
Otoriter rejimler, kendi rejimlerini devam ettirmek için, otoriter cemaatler, otoriter tarikatlar, otoriter topluluklar, otoriter hiyerarşiler, kendilerinin devamiyeti için muhakkak ve muhakkak, Firavun'un, Firavun'un yanındaki, Firavun'un yanındaki, din adamları gibi, etrafına din adamlarından örülü bir daire çizip, onlarla toplumları yönetip, onlarla toplulukları yöneteceklerdir. Bugün, Hristiyan dünyanın, İsevi dünyanın, Muhammedi dünyanın yönetildiği gibi. Bugün, Muhammedi dünyada, cemaatlerin, tarikatlerin, ondan sonra herhangi bir dini kurum ve kuruluşların, vakıfların, vakıfların, o hiyerarşiyi ve o otoriteyi, ve o yönlendirmeyi ve yönetmeyi yapabilmek için, dini kendi ellerinde argüman olarak yaptıkları gibi.
Ama Müslümanlar da, ve bu noktada, dünya üzerindeki inanç sahipleri de, kendilerinde o cesareti göremediklerinden, bağlarını koparamadıklarından, ey oğul, bağı çöz deyip, o bağı çözemediklerinden dolayı, bu hiyerarşinin ve bu otoritenin altında devam ettirler hayatlarını. Bugün dünya üzerindeki toplumlardaki sıkıntıların büyük bir çoğunu, ekonomiden kaynaklanır. Dünya üzerindeki insanlar, karınları doyuyorsa, sadece ve sadece onu söyleyeceğim bakın, karınları doyuyorsa, biraz da rahatsalar, onlar için problem bitmiştir. Problem bitmiştir. O yüzden toplulukları idare edenler, kendi yaşadıkları toplulukları, idare etmeyi ve yönetmeye devam ettirmek için, aç kalmakla tok kalma sınırında, çıplak kalmakla giyinik kalma sınırında, hasta olmakla iyi olmak sınırında tutarlar.
Bir anda aç kalma korkusu, bir anda çıplak kalma korkusu, bir anda hasta olma korkusu, o insanı o otorite ve hiyerarşiye bağlar. Bağlar. Oysa sufilik, bu manada gerçek din, bunlara bağlı kalmaksızın, imanını yaşamaktır. Biz İbrahim'den öğüt almayız. İbrahim çıkar, mağaradan dışarı bakar, bir yıldız görür. Gördüğü yıldız, rivayet edilir ki, en parlak olan Sirius yıldızıdır. Ve ayeti kerimede de, Sirius'un Rabbi de Allah'tır, der Cenab-ı Hak. Ve İbrahim Sirius'e görür, herhalde bu benim ilahım olması gerekir, der. Biz İbrahim'i, bir dinin müntesipleri olarak, İbrahim'den bir hisse almayız.
Ve bir yıldızı gördüğümüzde, o bizim ilahımız olarak görürüz. Ve İbrahim, o esnada yıldızı ilahe der zaten. İlah demez. Kur'an-ı Kerim'in tabiri öyledir. Ve yıldız ilahedir. Ve yıldızdan sonra ay doğar, ay doğunca herhalde bu benim ilahemdir, der. Ay da ilahedir. Ve sabah olup tam yeri ağırmaya başlandığında, İbrahim ilk defa güneşin doğusunu izlemektedir. Ve İbrahim ilk defa güneşin doğuşunu izlerken, olsa olsa Rabbim bu olmalı benim. Çünkü o çıkınca öbür günler söndü, der. Güneş de ilahedir. Ve akşam olup güneş batınca, ben batanları sevmem, der.
Gerçek imana erişebilmek için, batanlarla olan bağınızı koparmanız gerekir. Batanlarla bağınızı koparmadığınız müddetçe, gerçek ilahı bulmak mümkün değildir. Ve birçok hepimizin kendi içerisinde oluşturduğu veya dışarıda bize oluşturulan birçok ilaheler olacaktır. Biz o ilahelerin peşinde giderekten işin hakikatinden uzak kalacağız.
Ne zaman bu noktada biz, ne zaman ki gerçekten Kur'an ve sünnet bize ne diyor, bunu nasıl anlamamız lazım, bunu nasıl yaşamamız lazım, sorusunu kendimize sorduğumuz zaman, o hakikate doğru gideceğiz. O yüzden dünya üzerinde, bilerek veya bilmeyerek, insanlar ne yazık ki, bir şirk dininin üzerinde durmaktalar. Bundan kurtulmanın yolu, işin hakikatine ermektir. El Fatiha. Amin.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi