Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Tekkesi - 11 Şubat 2012

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 11 Şubat 2012 · 38:39

Asya tasarımında ölüm, yaşam gücünün, bileşenlerinin birbirinden ayrılması durumundur. Zerdüştü mitolojilerde bedenin kendini tüketmesi sonucu insan yapısını oluşturan üç elementin, leş, akıl, can, ruh birbirinden ayrışarak öze dönmesi. Sufi gelenekte kişisel niteliklerin yok olması, ya da ezeli maşuk ile zamanın içinde yaratılan aşık arasındaki perdenin, ya da aşık ile maşuk arasında bu duvarın, huzursuzluk kaynağının demin ortadan kalkmıştı.
Tabi bir de hayyam var. Hayyamdan bir dörtlük. Ben olmayınca bu güzel, bu serviler yok. Kızıldudaklar, mis kokulu şaraplar yok. Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok. Ben düşündükçe var dünyanın. Ben yok, o da öyle. Soru, kıyamet ölüm töreni midir? Ölüm bireysel bir kıyamet midir? Ölmeyi öğrenmek mi gerek?
Ama nasıl bir ölüm? Ne alakalı tarih boyunca herkes bir şeyler söylemiş, bütün inanç sahipleri. Bütün inanç sahipleri, İslam hariç, ölüm onlar için bir sır olmuş, o ölüm sırrını çözmeye çalışmışlar. Kimisi ölümden korkmuş, kimisi ölümden çekilmiş, kimisi ölümle tedirginlik, tedirginliğin üzerine bir bağ kurmuş.
Kimisi ölüme inanmamış, kimisi ölünce hayat bitti, başka bir şey yok demiş. Herkes ölümün üzerine bir felsefe kurmuş. Herkes ölümün üzerine bir şey demiş. Bunların hepsini alt alta, üst üste koyduğumuzda insanlık var olduğundan beri ölümle yüzleşmiş ve insanlık var olduğundan beri ölümsüzlüğe adım atmak istemiş ve insanlık var olduğundan beri ölüm denilen bu olguyu kendince çözümlemeye çalışmış.
Ben inanmam ama, hani Adem Aleyhisselam mı hanımı, havvayı, şeytan bu ağaçtan yerseniz, bu meyveden yerseniz ebedi olursunuz diye aldatmış ya, bu bütün İslam geleneklerinin arasında söylene gelen bir şey, insanoğlunda ebediyete doğru kanat çıkmak, ebedi olma düşüncesi. Buna neden katılmam? İnsan zaten ebedidir. İnsanın ebedi olduğunu bildiğimden dolayı buna katılmam.
Ama belki de cennette böyle bir şey düşünmüş olabilirler, buna da katılmıyorum zaten. Ama ölümle alakalı, herkes bir şekilde bir şeyler söylerken ve bunların hepsini de alt alta, üst üste koyduğumuzda Hayyam'ın dediğini kenara çıkarıyorum, onunla alakalı tekrar dönerim oraya geriye. Hayyam'ın dediğini geri çıkarıyorum derken Hayyam'ın bu dörtlüğünü reddetme manasında değil. Hayyam'ın bu dörtlüğünü kabul ediyor. Hayyam'ın buradaki ölümle düşünceli değil bu. Bu insanın var olmasıyla yok olmasıyla alakalı. Yani buraya hemen, ben düşündükçe vardım ya, ben yok, o da yok diyor ya, ben yok, o da yok, Allah dedi. Burada kinaye yapmış o. Ben yok, o da yok. Yani ben yoksan, onu tanıyan hiç kimse yok.
Onun tanıyan hiç kimse yoksa, bu sefer onun var olmasının bir anlamı yok. Buna kısaca bir şey atıvereyim, çekireyim oradan. Ben yok, o da yok. Buradaki benden kasıt, Hayyam'ın benle değil, insanın benle değil. Buradaki benden kasıt, Allah'ı bilen akıl. Eğer Allah'ı bilen yoksa, o zaman Allah'ın varlığının bir anlamı yok.
Muhakkak ki Allah'ı bilen bir varlık olacak ki, Allah'ın bu noktada anlamı olmuş olsun. Yoksa Allah kendi içerisinde, içerisinde ne kadar fazla anlam olursa olsun, eğer o anlamı tanıyan mı bilen yoksa, o zaman varlığı var olsan olacak, yok olsan olacak. Burada Hayyam'ın belirttiği şey, Hayyam'ı çok sevmezler belki de insanlar, ama ehli tasavvuf, doğru söz, kimden gelirse gelsin alır kabul eder.
Burada Hayyam'ın bu noktadaki, bu noktadaki felsefesi çok derinlemesine. Ve sufilerin düşüncesinin, felsefesinin, inancının dışında değil, sufilerin durduğu noktada duruyor. Eğer maşuksan, aşık seni ancak tanıcak. Aşık seni ancak bilecek. Aşığın yoksa, mahşukluğunun bir anlamı yok. Aşığın varsa, mahşukluğunun bir anlamı var. Eğer kadın varsa, erkeğin anlamı var. Erkek varsa, kadının anlamı var.
Eğer erkek yoksa, kadın olsa ne olacak ki? Kadını anlayan olmadıktan sonra. Eğer kadın varsa, erkek yoksa, kadının bir anlamı yok ki. Hiçbir şekilde. Hayyam'ın buradaki bir anafor diyelim biz ona. Ben, sen anaforu burada veya ben varsam o yok anaforu, farklı bir anafor. Bu anaforun altında biz daha konuşuruz onu. Ama şu ölümle alakalı meseleyi bitirelim.
Kıyamet ölüm töreni midir? Şahsın ölümü, evet belki de onun kıyameti terdi dairesinde ölüm törenidir. Ama kıyamet ölüm töreni midir? Hayır. Ölüm töreni olarak algılamıyorum. Kıyameti bir ölüm töreni olarak algılamıyorum. Kıyameti aşığın bir velvelesi olarak algılıyorum. Aşığın bir yüzü olarak algılıyorum. Aşkın daha doğrusu bir yüzü olarak algılıyorum. O zaman bütün mitolojik inanışlardan ölümle alakalı düşüncelerden gele gele Muhammed Mustafa'ya geldiğinde ölümle alakalı anlayış, ölümle alakalı idrak, ölümle alakalı çizgi son safhaya gelir. Son safhaya gelir ki Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hz. herkesin bir şekilde korktuğu, herkesin bir şekilde çekindiği, herkesin bir şekilde irkildiği, herkesin bir şekilde soğuk baktığı ve soğuk geldiği ve herkesin bir şekilde bir adım uzaklaşmaya çalıştığı ölümü insanlığın önüne sevdirerekten koyar.
Ve der ki ölmeden önce ölümüz. Ve der ki insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. Ve der ki hadisi kudside, hadisi kudside aşık ölümü özleyen kimsedir. Çünkü aşık için ölüm sevgilisiyle uslattır. Eğer sevgiliyle uslata gidilecekse aşık anla an bir gözü hep ölümdedir. Bir gözün için ölümdedir.
O ölmeden önce ölümü yaşamış, ölmeden önce ölümü yaşayarak sevgiliyle mustat olmuştur. Ve o mustattan geri döndürülmüştür. Ve o mustattan geri döndürüldüğü için o anla an o ölümü beklemektedir. Çünkü o ölüm onu sevgilisine ulaştıracaktır. Çünkü o ölüm onu sevgilisiyle hemhal edecektir. O yüzden der ki Hazreti Mevla'na yeter benim eteğimden çekip durmayın artık. Ben gelinle buluşacak olan güvey gibiyim. Ben sevgilime gidiyorum. Bıktım. Allah'ı seviyorum diyenlerden de, Allah diyenlerden de. Bırakın artık beni. Bu aşıklığının zirvesidir. Ve ölümle hesabını bitiremeyenler ve ölümle yüzleşemeyenler. Büyük bir canı gönüllülükle koşamayanlar, içlerinde şüphe çukurundan kurtulamayanlardır. Onlar kendi hayatlarından şüphelidirler.
Kendi felsefelerinden şüphelidirler. Kendi inanışlarından şüphelidirler. Hani ayeti kerimede der ya, siz madem ki kıyamette hiçbir şey olduğunu düşünmüyorsunuz, ölümü özleseniz ya, ölümü dileseniz ya ben. O ölümü özleyen, ölümü dileyenlere. Yani Hristiyanlar için söylenmiştir. Bunlar ehli kitap için söylenmiştir. Bunlar müşrikler için söylenmişlerdir. Söylenmiş ayeti kerimedir. Eğer siz davanızda haklıysanız, ölüme koşarsınız. Eğer siz davanıza inanıyorsanız, ölümü su içer gibi içersiniz. Eğer siz kendinize inanıyorsanız, kendi bulunduğunuz noktaya inanıyorsanız, kendi bulunduğunuz daireye inanıyorsanız, ölüme doğru koşarsınız. Çünkü ölüm denilen şey bir perdedir sizin önünüzde. Ve onun arkasında sevgililer sevgilisi vardır. Ve onun arkasında kavuşmak vardır. Ve onun arkasında hasretin bitmesi vardır.
Ve onun arkasında çilenin bitmesi vardır. Ve onun arkasında hastalığın bitmesi vardır. Onun arkasında insan olarak dünyadan çekip sıyrılman vardır. Onun arkasında prangalardan kurtulma vardır. Onun arkasında bedenden kurtulman vardır. Onun arkasında bu dünyaya, bu boyutta her ne var ise hepsinden silkelenip kurtulman vardır. Artık özgürsündür sen. Kuşlardan daha özgürsündür. Artık özgürsündür sen. Ağaçlardan ve çiçeklerden daha özgürsündür. Artık özgürsündür sen. Sevdiklerinle baş başlansındır. Artık özgürsündür. Senin hançerleyen olmayacaktır. Senin ayağına telme takan olmayacaktır. Senin korundan çeken olmayacaktır. Senin kanını akıtan olmayacaktır. Senin gözünü oymaya çalışan olmayacaktır.
Seni seviyorum diye aldatanlar olmayacaktır. Artık özgürsündür sen. Sen onun mülkünde, onun yanında, onunla yüz yizesindir. Artık özgürsündür sen. Hani baş başaydınız ya. Hani herhalleşiyordunuz ya. Hani sohbetler ediyordunuz ya. Bitmek tükenmeyen. Hani siz onunla konuşuyordunuz ya. Her an onun yüzünü seyrediyordunuz ya. Her an onun dudağının rengi değişiyordu ya. Gözünün rengi değişiyordu ya. Her an bakışı değişiyordu ya. Her an hitabı değişiyordu ya. Hani an ve an. O sana sarkıvermişti. Hani gel demişti sana gezenin yarısından. Seni yatağından kaldırmıştı. Seni uykundan kaldırmıştı. Belki de yoldan çevirmişti. Belki de seni karanlıkta yakalayvermişti bir bankın üstünde. Sen denizin dargalarını sayarken, denizin içinden çıkıvermişti yani.
Hani gözlerini sana dikmişti. Sen onun gözlerini denizde mi, semada mı diye bakarken sen de gözün içerisinde kayboluvermiştin. Bitmiştir artık. Hayali olan her şey bitmiştir. Bitmiştir artık. Mecer olan her şey bitmiştir. Bitmiştir artık. Artık sen ölüm kafasından geçerekten hakikate doğru kanat çırparsın. Bitmiştir. O yüzden ölüm sevinir.
Can çıkarken insanlar titrerlermiş ya. Bunlar dünyayı sevenler içindir. Hani ölümden korkarlar ya. Bunlar dünyaya aşık olanlardan içindir. Hani ölümle alakalı hesabını bitirememiştir ya. Tirir tirir titrer ya o kimse. O bu dünyaya aşıktır. Aşıktır ama bu dünyaya aşıktır. O ötelere aşık değildir. Onu ötelerden bekleyen yoktur. Onu ötelerden özleyen yoktur. Onun özlemi yoktur ötelere. Onun ötelerle bir bağı da yoktur. Onun için ölüm hüsrandır. Onun için ölüm vahşettir. Onun için ölüm dehşettir. Onun için ölüm büyük bir handikaptır. Onun için ölüm gerçekten, gerçekten büyük bir dehşettir. Aşık için ölüm sevgilisiyle buluşmadır, korklaşmadır.
Sevgilisiyle sohbettir. Aşık için ölüm zulmetten kurtulmaktır. Karanlıktan aydınlığa uçuştur. Karanlıktan aydınlığa geçiştir. Aşık için ölüm, o yüzden çok hafiftir. Aşığın gözü, tabiri caizse kapıdadır. Gelse de götürse diye. Aşığın gözü hep, hep kapıdadır. Ne zaman gelse de, hadi bitti dese diye bekler. Ve o bitişi bekler. O son düdüğü bekler. O son anı bekler. Ve bekleyerekten oraya doğru kanat çırpmak ister. O yüzden ölüm aşıklar için sevinir. Aşıksa ölümü sever. Çünkü onun verilmeyecek hesabı yoktur kendi içerisinde artık. O hesabını, kitabını kendi dairesinde bitirmiştir. Onun hesabı, kitabı görülmüştür. Onun hesabı, kitabı görüldüğünden, onun için o bir andır.
Onu bekler artık o. O anı anladığı anda, o anı yaşadığı anda, o özgürlüğe doğru kanat çırpacaktır. Kıymetli dostlar, ölmeden önce ölünüz, hadis-i şerifin üzerine, herkes bir şeyler söylemiştir. Herkes bir şeyler demiştir. Bu ölmeden önce ölünüz, hadis-i şerifini, işte üçe bölmüşler. Yok beyaz ölüm, yok kırmızı ölüm, yok mor ölüm, yok yeşil ölüm, yok siyah ölüm. Herkes bir şey söyler buna. Herkes bir şey der buna. Herkes yaşadığını söyler. Herkes yaşanmışlığını da söyleyebilir. Herkesin bir hali vardır bu noktada. Ölmeden önce ölünüz, ve sünnete sımsıkı yapışmaktır. Başka bir şey değildir. Bu insanın, kendi hevasından, kendi nefsinden geçmesidir. Kendi hevasından ve nefsinden geçen kimse, artık, hani ey Habibim de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun.
O aşık için, bunu İslami literatürde, Muhammed'in literatürde söylüyorum. Aşık için ölmeden önce ölünüz, Muhammed Mustafa'ya harfiyen uymaktır. Muhammed Mustafa'ya harfiyen uyuyorsa, o ölmeden önce ölünüzü yaşar. Burada insanın, kendi üzerinde ölmeden önce ölümü yaşayabilmesi için, nefsin yanlış istek ve arzularından kurtulmasıyla alakalıdır. Eğer nefsin, kendi istek ve arzuları varsa, heva ve hevesten kaynaklanan, ve hala da onların peşine gidiyorsan, bu ölmeden önce ölünüzü yaşaman mümkün değildir. Belki de bu son dönem yazılan, eserlerde yazılan yazılarda, kitaplarda şunları okuyabilirsiniz. İşte ölmeden önce ölümün birinci aşaması, işte ne beyaz ölüm, yok ondan sonra kırmızı ölüm, yok ondan sonra siyah ölüm, veya yeşil ölüm, kırmızı ölüm, siyah ölüm gibi bir sürü renk koymuşlar.
İşte bunun birinci kategorisine az yemek. Ondan sonra işte az uyumak, ondan sonra az konuşmak. Bunları kategorileştirmişler. İşte hayvansal gıdarlardan kendini kenarda tutmak, işte az yemekle alakalı birinci ölümü gerçekleştireceksin. İşte ikinci ölüm, şüphelileri terk edeceksin. İşte üçüncü ölüm, bu yemekle alakalı, bunları böyle söyleyenler, veya böyle anlatanlar var. Bunların hepsinde geçin. Bunların hepsinde geçin. Allah'ın her şeyi, helal kıldığı bir şeyi yaşayın. Fıtratınızla savaşmayın. Bu ölüm öyle gerçekleşmez. İnsanın yemesini kesmesiyle, uykusunu kesmesiyle ölüm gerçekleşmez.
Bu aşıklıkla alakalıdır. Bu sevmekle alakalıdır. Senin neyi sevdiğinle alakalıdır. Sen eğer ki, mecaz bir aşıklığa takıldıysan, sen ne kadar yemeği kesersen kes, o ölmeden önce önünüzü yaşayamayacaksındır. Eğer ilahi bir aşk var ise senden, ilahi bir aşk var ise, eğer sen Allah'a aşık olduysan, ve yönünü ona döndürdüysen, ve kulağının gözünü ona çevirdiysen, ve kalbinde o var ise senin, ve azalarında o dolaşıyorsa, ve sen her an, her an, onu gözetliyorsan, o anı bekliyorsan, ölümü geçmişindir sen.
Ölümü geçmişindir. Kıymetli dostlar, eğer bir kimse Allah'a aşık ise, onun dünyaya olan aşıklığı bitmiştir. Eğer Allah'a aşık ise, dünyada olan bazı şeylere de, genel olarak aşıklığı bitmiştir. Allah'a aşıksan, ve Allah'a aşık olan bir kimse, hiç maaşuk, aşık maaşukuna ulaşmak istemez mi? Hiç aşık, maaşukuyla her daim, yüz yüze gelmek istemez mi? Aşık, maaşukuyla her an, dudak dudağa, dil dile, gönül gönüle, göz göze olmak istemez mi? Aşık, her maaşukuyla sohbet etmek, onun sayısız, sonsuz, sınırsız, tecelliyatlarının içine dalmak istemez. Bir kadın, bir erkeğe aşık olsa, erkeğin peşinden düşmek istemez.
Her an onunla onu görmek ister. Her an onunla yaşamak ister. Bir erkek, bir kadına aşık olmuş olsa, onun peşinden geri kalmaz. Onun kapısına yatar. Onun sokağına yatar. Onun kapısının önünde sabahlar. Onun caddesinde sabahlar. Onun mekanında sabahlar. Her an onu seyreder. Her an onu zikreder. Her an onu söyler. İbrahim Ethem Hazretlerine gelir birisi. Der ki, kimi seviyorsun? O da der ki, şeyhimi seviyorum. Şeyhinin adı ne der? Ahmet der. Ne zikrediyorsun der? Allah der. Sen sevmiyorsun mu şeyhini der. Kalın sufi. Efendim ne demem lazım der? Ahmet diyeceksin der. Bu bütün literatürlü alt üst eden bir şeydir. Ve o zilfi Ahmet demeye başlar. Üstadını rabıt eder.
Ya Ahmet, ya Ahmet, ya Ahmet, ya Ahmet, ya Ahmet. Daha ayrılmamışlardır. Şeyhin şahk önüne gelir. Koşar der ki, efendim, şeyhimi gördüm der. Üç dört adım önümde. İşte şimdi aşik oldun ona der. Şimdi aşik oldun. Şimdi gerçek aşiklardan oldun. Eğer aşik isen, dilinde maaşıkın vardır der. Yalancı olma der ona. Evet yalancı olma. Aşik isen, dilinde senin maaşıkın vardır. Aşik isen, gözünde senin maaşıkın vardır. Aşik isen, dinledin senin maaşıkındır. Aşik isen, tuttun senin maaşıkındır. Aşik isen, yürüdün senin maaşıkındır. Sen maaşıkına yürüyorsundur. Ha? Demmeden. Bütün insanlar hüsrandadır. Aşıkların haricindeki bütün insanlar hüsrandadır.
Aşıklar hüsranda değillerdir. Çünkü aşık, denmeden, maaşıkıyla, hem hayl olmak ister. O yüzden der ki, bütün insanlar hüsrandadır. Ayırmaz. Ayırmaz. Veliydi, enbiaydi, alifti, mümindi, münafıktı, kafirdi. Şeyh'ti, dermişti, sufiydi. Uçuyordu, kaçıyordu, denizin üstünde yürüyordu. Toprakların altına bakıyordu. Ayırmıyor. Bütün insanlar hüsrandadır. Sufiler bunu şerh ederlerken derler ki, bütün insanlar her nefes hüsrandadır. Her nefes. Senin nefesin onunla dolu değilse, senin her nefesinde onun zikri yok ise, senin her nefesinde, her nefesinde idrak olarak, o yok ise, sen aşik değil sildir ve hüsranda sildir.
İndirir aşağı. Merhamet eder. Lütf eder. İkram eder. Şefkate gelir. Lütf'e gelir o sevgililer sevgilisi. Der ki, ancak, iman eden, iyi amel işleyen, salihlerle beraber olanlar, müstesnader. Ayırır. Merhametinden ayırır. Lütfundan, ikramından ayırır. İhsanından ayırır. O zaman, o hüsrandan kurtulmanın yolu, iman edin. İman edin. İyi amel işleyip, salihlerle beraber olup, hakkı tavsiye edenlerdir. O zaman, o dört tane ana, temel unsur, o kimsenin üzerinde bulunmak zorundadır. İman edecek. İyi amel işleyecek. Salihlerle beraber olacak. Ve hakkı ve sabrı tavsiye edecek. Eğer bunlar yoksa, o kimsenin üzerinde, o kimse yaldanmıştır. O kimse yaldanmıştır.
O kimse yanmıştır. Bunu beşe çıkaralım. Hakkı ve sabrı bir yere koymayalım. Onu ayeti kereme de ardı ardına koymuş ama, biz bunu ayıralım. İman etmek, iyi amel işlemek, salihlerle beraber olmak, hakkı tavsiye etmek, sabrı tavsiye etmek. Beş ana unsur oldu. İslam'ın şartı kaç? Beş. Senin duyun kaç? Beş. Vakit namaz var. Beş. İslam beş ana unsurunun üzerine kurdu. Kelimeyi tevhid getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, kalca gitmek, zekat vermek. Beş. Hüsran beşten kurtuluyor.
Duyu organların beş. Vücudun beş şeyin üzerine oturuyor. O zaman aşık. O hüsrandan müstesnadır. Geri kalan şartlar, aşıkları yüzü suyumete nedir? Merhamet etmiştir, şefkat göstermiştir. Yoksa bütün insanlar, hüsranda duruldu. O zaman ölüm, toparlıyoruz. Sevgiliye açılan bir kapıdır. Sevgiliye. Ölüm, sevgiliyle aranda bir perdedir. Ölüm, sevgiliye bir adım kalmıştır artık. Bir adım kalmıştır. O adımı atmak için emir beklersin. O yüzden ölüm, koşa koşa gitmektir ona.
Ölüme koşa koşa gitmektir. Gelin, G'sinin noktasını duyup hareket etmektir. O yüzden, ölümle alakalı, aşıklar, Hz. Mevlana, denetür-i muadretler o yüzden demiş. Düğün günüm benim bugün demiş. Öldüğü güne düğün günüdür. Aşıklar, insanlar, öldü diye. Aşıklar ise güle güle giderler. Tebessümle giderler, koşa koşa giderler. Arkadan kalandan ahvah ederler. Hz. Mevlana da diyor ki, arkamdan ahvah edeme. Tüh müh deme. Öldü de gitti deme. Sevin, sevin diyor. Ben, sevgiliyle buluşmayın diyor. Sonradan insanlar, bu Şev-i Aruz gününde eğlence yapmamışlar.
Bir ara bunun eğlencesi olmuş Mevlana'nın içerisinde. Şev-i Aruz günlerini eğlenmişler. Eğlence düzenlemişler. Eğlence düzenlemişler. Ve bazen sufilerin arkasından eğlence düzenlemişler. Öldüklerinde. Sonradan, benim eleştirdiğim sözlerimde derim ya bazen. Ortodoks İslamlerin, Ortodoks Sufiliklerin bazen. Arkadaşlar, benden çok duyarlar bu sözü. Ortodoks din anlayışı, Ortodoks Sufi anlayışı, kapsamış her şeyi. Kapsayınca, onlar korkar olmuşlar, çekinir olmuşlar. Mesela, anlatamamışlar. Hz. Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem adetleri, Hayber kazasından döndüğünde, amcasının oğlu, Caffer-i Tayyar da, Habeş'ten dönmüş. Habeş'ten dönünce, demiş, Hayber'in fethine mi sevineyim, Caffer'in gelişine mi?
Demiş, benim bütün şeklime, şemalime, her şey mi uyanır? demiş Caffer. Demiş, gel, bir rivayette alnından öpmüş, bir rivayette dudağından öpmüş. Caffer-i Tayyar, öyle aşka, öyle muhabbete gelmiş ki, bir rivayette el çırpmaya başlamış. El çırparaktan, Hz. Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin etrafında, dönmeye başlamış. İslam'da, Sema'nın başlangıç noktası. Aşık, maşıkından gelen bir Buse'ye, canını verir. O yüzden bir Buse gelmiş ya, kendinden geçer, başlar, elinden sevincini en, yüksek noktada ona göstermeye. Ve Caffer-i Tayyar Hazretleri, sevincini en yüksek noktada, göstermeye başlamış. Elinden gelseydi eğer, ve onu yapabilseydi, bir tekma vururdu dünyaya, semada, semalarda başlardı, sema etmeye.
Arşalada başlardı, düğün dünbek oynamaya. Arşalada, arşalada döner dururdu, sevgililer sevgilisi, benim alnımdan öptü diye. Yumruğu vururdu, ayağını vururdu tekmeye, arşalaya çıkardı. Düşünebiliyor musunuz? O Muhammed Mustafa, sizi altınızdan öpecek. O Muhammed Mustafa, sizi dudağınızdan öpecek. Ve o halde, siz yaşayabilir misiniz? sarhoşsunuz ebediyen, sevgili kızdan öpse ayılamazsınız. Ama ortodoks, sufi, bu eğlenceyi görmez.
Bu zevki görmez. Bu tadı görmez. Görmez. Sufiler, Hazreti Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, rüyasında gördüklerinde, cebinde ne varsa, evinde ne varsa dağıtırlarmış önceden. Sevgiliyi görmüş. Yemek verirlermiş. Bu akşam, Hazreti Resulullah'ı, manada gördüm diye, yemek verirlermiş. Akçe dağıtırlarmış. Sadaka dağıtırlarmış. Fakiri, fukarayı, yetimi, öksüzü, sevindirlermiş. Hani meşhur bir hikaye var ya, sufi çok davraymış, borçluymuş. Yalvarmış, ağlamış, sızlamış. Hazreti Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, mana halinde tecelli etmiş.
Demiş, evladım, git filanca paşa var ya demiş. Benden selam söyle demiş. Sana bir kez altın yazdı demiş. Sabah olmuş, İstanbul'da, o paşanın sarayına gitmiş, kapıyı vurmuş, hizmetçi çıkmış. Demiş, buyurun, ben demiş, filanca paşayla görüşmek istiyordum. Neyse haber vermişler, paşa demiş gelsin. gelmiş, sufi süklüm müklüm. Efendim demiş, bir mazulatımız var, buyurun söyleyin demiş. Demiş, dün gece, manada demiş, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, zuhur etti. Bir derdin vardı demiş. Dedi ki demiş, söyle filanca evladıma, paşadan için evladım demiş.
Söyle demiş filanca evladıma, dur demiş, betle paşa abi. Sufi durmuş, açmış kasayı, bir kez altın koymuş önler. Demiş, rüyayı baştan anlat bana. Sufi başlamış. Demiş efendim, dün gece mani aleminde demiş. Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, buyurdu ki, git filanca evladıma, dur demiş, dur anlatma, bekle. Bir kez altın daha. Şimdi demiş, rüyanı baştan bir daha anlat bana. Yine aynı noktaya geliyormuş, dur diyormuş. Bir kez altın daha. Rüyanı yine baştan anlat bana. Yine söyle o evladıma dediğinde, bekle diyormuş. Bir kez altın daha. Yine aynı noktaya geliyormuş. Söyle o evladıma dediğinde, bekle diyormuş. Bir kez altın daha.
Kese bitince, paşa demiş ki, şimdi demiş, arkasını söyleyebilirsin. Demiş ki, dedi ki efendim demiş, sana bir kez altın varsın. O sevgiliyi rüyasında görür. Bakın, bir başkası görüyor ve diyor ki, dedi ki, söyle o evladıma. Aşın, nasıl sevgiliye koşmaz? Aşın, nasıl sevgiliyi düşünmez? Böyle düşünürseniz, ölüm, dondurma gibi yalanacak bir şeydir. Ölüm, helva ekmek gibidir. Ölümü helva niyetine, ekmeğin arasına koy, afiyetle ye. Ölüm, dürüm gibidir. Hani yatırırsınız ya, eti alın içine, dürersiniz. İçinde et vardır. Ölüm, dürüm gibi. Yatırın, dürüm içine.
Afiyet değil. Kanat çırpın, sonsuzluğuna doğru. Kanat çırpın, sevgiliye doğru. O yüzden, ölmeyi öğrenmek mi gerek? Ölmeyi öğrenmeye çalışma. Ölmeyi yaşa. Tezlerden ölüme doğru, kanat çırp ver. Düşünce dünyanda, dünyanda, fiiliyat dünyanda, tez elde. O tarafa doğru kanat çırp. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Ben olmayınca, bu güller, bu serviler yok. İnsan, halife, insan, ismi azam, insan, sıfatların cevil, insan, sıfatların tecelli ettiği mekan. O olmayınca, güller ve serviler olmuş, ne anlama gelir?
Onu anlayan gerek. Kızıl dudaklar, nüs kokulu, şaraplar yok. Evet, her şey insan için. İnsan olmayınca, dudağın da anlamıyor. İnsan olmayınca, şarabın da anlamıyor. İnsan olmayınca, balon bahçenin de anlamıyor. İnsan olmayınca, dünyanın da anlamıyor. İnsan olmayınca, ahiretin de anlamıyor. İnsan olmayınca, aşağıların da anlamıyor. İnsan olmayınca, varlığın anlamıyor. Varlığın anlamı yok. Sonbahar, akşamlar, sevmişler, tasalar yok. İnsan yok çünkü. Ben düşündükçe var dünya. Eyvallah. Ben yok, o da yok. Eyvallah. Bilinmekle sevdik. O tanınmak ve bilinmek için insanı yarattı. Ve onu bilecek ve tanınacak olan ancak insan.
Yani insan-ı kamil. Eğer o insan-ı kamil yoksa bir anlamı yok. Zaten o yüzden Muhyiddin Arabi Hazretleri der ki en son insan-ı kamildir. Onun nefesi bittiğinde yerine bir daha kutbul-u azam tayin edilmediğinde kıyamet kopar der. Asıl kıyametin kopuşunu ona bağlar. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. El-Fatiha yanına selam.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi