Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 1 Eylül 2018 · 1:17:39
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gününüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Geçen haftada kaldığımız yerden devam edeceğiz ama ondan önce şu birkaç süreye bakıverelim inşâAllah. Dört ay önce oğlum Afrin'de şehit düştü. Her sabah uyandığımda yani her uyandığımda göğsümün arasında aşırı yanma hissediyorum. Bunun için ne yapmalıyım? Allah yardımcın olsun. Kolay bir şey değil mi? İnsanın gencecik evladının toprağa gömmesi. Ama hamdolsun bu noktada da bir taraftan da müjde. Rabbim inşâAllah gönlüne genişlik versin.
Allah'a inanıyorum diyen bir Müslüman denize, plaja gitmesiyle ilgili bilgi verir misiniz? Yüzmek sünnet. Evet, denize, plaja gitmek sıkıntılı değil ama harama bakmak sıkıntılı. Bir Müslüman kadın olsun, erkek olsun saçını siyaha boyatmalı ve kaş alınmasının akıbeti cehennem olur diye bir o ağız dinledim. Doğruluğu var mıdır? Bilgi verir misiniz? Lanet olsun o erkeklere ki yaşlandıklarında gençliğe özenirler. Bu normalde bir kimse bu gençliğe özenmekle alakalı. Eğer o kimse kendini genç göstermek noktasında uğraşıyorsa sıkıntılı. Ama ancak bu mesela savaşta olur. Evlenirken de buna müsaade etmişler.
Mesela Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri evleneceği zaman sakallarını boyattığına dair rivayet var. Ama normalde cihat meydanında kafirlere karşı genç görünmek için bir kimse saçını sakalını boyatabilir. Öbür türlü bir kimse normalde hani lanet olsun o ihtiyarlara ki gençliğe özenirler. Bu başka bir hadis-i şerif. Bunda da kadınlar da var, erkekler de var. Böyle normalde yaşlı olmasına rağmen gençler gibi davranmak, gençler gibi yapmak, kılık, kıyafet, saç, sakal, stil, sistem bu çok uygun değil. Allah'ım yesin inşallah. Ama bu kaş alınmasıyla da alakalı. Eğer kimisinin kaşları var fıtrata aykırı. Mesela işte burnunun üzerinin açık olması lazım.
O kimsenin burnunun üzeri kapanıyor. O zaman onun normalde temizlenmesinde bir beys yok. Veyahut da bu kaşları alnına doğru işte tüyleniyor, kıllanıyor. Onların normalde toparlanmasında bir beys yok ama işte böyle sırf şekil olsun diye yapmak uygun değil. Bakın fıtratı bozmak, insan üzerindeki fıtratı bozmak şeytani. Fıtrat bozucu bir şey olmaz. Ama bir rahatsızlık var veya fıtrata, fıtratın dışında bir şey var. Onu fıtrata uygun hale getirmek caizdir. Mesela bu ama doğuştan olsun ama sonradan olsun. Sahabeden bir kimsenin burnu koptu savaşta. Hani meşhurdur ya geldi dedi ki ya Resulallah benim burnum koptu. Benim genç bir hanımım var. Ben hanımımı kaybetmek istemiyorum.
Ben dedi buna demirden bir yapma burun taktırsam olur mu? Olur dedi. Demirden bir yapma burun yaptı, koku yaptı o, pas yaptı. Sonra geldi dedi ki gümüşten yaptırsam olur mu? Bu paslandı. Olur dedi. Gümüşten yaptırdı. Dedi ki bu da koku yaptı. Altından yaptırsam olur mu? Olur. O zaman da Yahudi bir altın, böyle sanatçısı var, sanatkarı vardı. Ona yaptırdı hem bir de. Takma burnu yapan Yahudiydi altından. Onu yaptırdı taktı. Şimdi tamam oldu ya Resulallah dedi. Şafiler oradan altın dişe kaplamaya veyahut da işte altın diş taktırmaya, altın kaplamaya müsaade ederler. Hoş İmam-ı Azam'ın müsaade etmediği söylenir ama bu son dönem araştırmalarda İmam-ı Azam'ın da müsaade ettiği aslında sonradan müsaade ettiğine dair rivayetler var.
O yüzden normalde bakın burun koptu, fıtrata uygun hale getirdi. Oraya bir tane takma burun koydu. Mesela bir kimsenin ayağı kesilir, oraya takma bir, mesela bir ayak takılabilir. Bunda bir beis yok. Fıtrata uygun hale getirmekte bir beis yok. Banyo yapmak, yıkanmak ile gusül abdesti almak arasında ne farkı vardır? Birisi ibadettir. Gusül abdesti almak ibadettir. Banyo yapmak, temiz olmak da ibadettir. Ama gusül abdestinde mesela örnekliyorum, banyoya göre on ibadet vardır. Banyo yapmak temizliktir. Temizlikten dolayı o kimse ibadet etmiş olur. Ama gusülün içerisine girerse mesela gusletmek bazı noktalarda farzdır. Gusülü icap ettiren bir meselede gusletmek farzdır.
O yüzden o gusül onun için farz ibadet olur. Bazen gusletmek mesela sünnettir. Cuma namazı için, bayram namazı için sünnettir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri her bayram namazına gusül abdesti ile giderdi. Her cumaya gusül abdesti ile giderdi. Cuma namazından önce gusül abdesti almak sünnettir. Hem de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin genelde terk etmediği sünnetlerden bir sünnettir.
Burada ne oldu? Gusül abdesti almak sünnet oldu. Öbür türlü gusül abdesti almak müsteaptır. Nafiledir yani. Olsa da olur, olmasa da olur. Banyo yapıyor ya, duş yapıyorsun ya. Terledin, duş alacaksın. Veya bir iş yaptın, bayın yapacaksın. O esnada ihtiyaç çok var. O esnada da gusle niyet ederekten, nusle yapmak nafile hükmünde. O yüzden yıkanmakla arasında ne fark var? Ya yıkanmakla arasında bir fark bizim için var. Biz iman ettik, dinimizi yaşıyoruz. O kendince sadece yıkamak olarak algılanıyor. Onun için bir fark olmaya yok diyebilir. Gusül abdestinin önemi nedir? O konuşmuşuz. Cima harici hangi hallerde gusül abdesti almak müsteaptır? Onu konuşmuşuz.
Gündemi meşgul eden dolar meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Hiçbir şey düşünmüyorum. 58 yaşındayım. Parayı tanıdığımdan beri ticaret yapıyorum. Bu ülkede dolar yükselir, enflasyon olur, devalüasyon olur, dolar yükselir. Her şey olur. Normal. Bu ne ki?
Dolar seçimlerden önce 4.50'ymiş, seçimler olmuş, 6.50 olmuş. Ne olmuş? Millet bir şey görmedi de bağırıyor boyuna. Hiçbir şey görmedi bu millet. 30 yaşına, 35 yaşına, 40 yaşına kadar olanlar hiçbir şey görmedi. E bir elleri yağdı, bir elleri balda yaşadı. Ne gördünüz? Bağırıyorlar boyuna. Bir gecede bu ülkede, bir gecede, bir gecede, dolar 320 liradan 1350 liraya çıktı. Bir gecede. Ne bağırıyorsunuz? Ne bağırıyor bu millet?
Ben iplikçilik yapıyordum, iplikçilik. Ben iplikçilik yaparken bir gecede vade farkları, faizler %175'e çıktı. Bir gecede. Ertesi gün Mümin, Canbaz, Burhan, Vatan, Ahmet, Yeşil, isim vereyim ben. Hepsi de o zaman büyük iplikçiler. Bütün bayileri çağırdılar. Gelin, gelin, gelin. Ben de gittim tabii. Gittik. İşte vade farkları şöyle oldu, şunlar şöyle oldu. Ben o zaman da açık hesap çalışmıyorum. Dedim, ne beni çağırdınız ki? Hiç unutmuyorum. O zaman için Mümin Canbaz'ın elinde benden dönükler var. Bir ay içerisinde dönükleri kapatıyoruz. Anlaşmamız o. Yarın bunları kapat dedi bana. Dedim, yok kapatmam.
Benim anlaşmam neyse öyle kapatırım. Şu kadar faiz çalıştırırım. Ödemem dedim. Ben alırım dedi. Nasıl alacaksan al dedim. Evet. Bir gecede. Bütün esnaflara, bankalar ertesi gün, bütün esnaflara yazı gönderdi. Hepsini de çağırdılar. Adam beş aylık kredi almış. On aylık kredi almış. İki yıllık kredi almış. Gel kredilerini kapat. Gel kredilerini kapat. Kapatıyorsan kapat. Bugün kapatıyorsan kapat. Kapatmıyorsan yüzde yüz yetmiş beş. Gecelik repolar vardı. Yüzde yirmi, yüzde otuz. Gecelik repo. Bakıyorum ben bugün internetten falan öyle haberlere baktım böyle.
He dedim, bu milleti hiçbir şey görmedi ya. İki gündür. Buradaki arkadaşların içerisinde söylüyorum. Aylık beş liranın üzerinde geliri olan elini kaldırsın. Beş liranın üzerinde olan. Bakın, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, on üç, on dört, on beş kişi. İndir. Geri kalanın aylık beş lira geliri yok. Bize ne dolardan ya? Veyahut da daha fazla olsun ya. Çalış kardeşim. Bu ülkede kazanmadın mı? Bu ülkede kazandın. Bu ülkeden ekmek yedin. Bu ülkeden para yedin. Bu ülkenin içerisinde yaşıyorsun.
Bu topraklarda yaşıyorsun. Bir daireniz eksik olsun bu senede. Ne olacak ya? Bir daire parası kaybettim de. Ülkeye gitti de. Yetti de. Ne olacak ki? Ticaret ve üretim ile uğraşan kardeşlere tavsiyeniz nelerdir? Herkes ticaretine devam, üretimine devam, koşuşturmaya devam. Geçen gün bir arkadaş telefon açmış. İşte şu satılmıyor, bu satılmıyor. Bana dedim hesaplı bir şey varsa gönder dedim. Ben alacağım dedim. Ses yok. Ne varsa satılmayan hesaplıysa ben almaya razıyım dedim. Gönder varsa getirin bana dedim. Ses yok. Ne? İş yokmuş. Beş kuruş aşağı ver bak nasıl satılıyor. Herkes alışmış. Çok kar edecek. Çok para kazanacak.
Sana birkaç sorum olacak cevaplamazsan sana hakkım helal değil. Bu küstahlık bu küstahlık bu küstahlık bu küstahlık bu. Buraya gelen her soruyu cevaplandırıyor.
Bakın asıl soru var burada. Geçen haftadan kalma. Devam edeceğiz konulu. Ben bak ilk önce buradaki sorulara önem verdim. Dedim bu kardeşlerin gönülleri kalmasın. Bu ne şimdi cevaplamazsan bana hakkı helal değilmiş. İyi yol açalım. Yarın birisi yazsan bunu yapmazsan hakkı helal değil diye.
Arkadaşlar Allah için buradayız. İnsanların nefislerine egolarına tatmin etmek için değil. Allah için buradayız. Allah için buradayız. Başka bir şeyden dolayı değil. Hiç kimsenin nefsine, egosuna, şeytanına, heva hevesine esir olma noktasında değilim. Hiç kimsenin. Benim geçimim cemaattan, buradan, oradan, buradan değil. Ben Allah rızası için, Allah için. Herkes burada, Allah için burada. Ben de burada sorulara, Allah için cevap veriyorum. İnsanlara faydalı olmaya çalışırım. Böyle kalkıp cevaplamazsan hakkı helal değil, iyi etme.
Varsa bende bir hakkın etme. Yazık ya, ayıp. Allah muhafaza eylesin. Küstahlığın da bir sınırı var ya. Evet. Bunlar da yaşanacak. Sakın ha böyle sinirlendin filan düşünmeyin. Allah bize affetsin. Devam ediyoruz. Tabii ben bu hafta biraz da böyle geçen haftadan kalma şey vardı ya. Hani sen olmasaydın alemleri yaratmazdım meselesi. Biz buradan çıktıktan sonra bir iki kelamla içeride devam ettik. Ben dedim bu meseleyle alakalı bir şey hazırlayacağım.
Getireceğim. Konu açıldığında dedim. Orada dedim inşallah hazırladığımı okuyacağım dedim. İnşallah hazırladım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hz. Adem ilk insan oluşuyla insan-ı hakikatin beşer suretinde ortaya çıkan ilk zuhurudur. Buna rağmen ondaki vasıflar insani hakikati teşkil eden Muhammed-i hakikatin vasıflarıdır. Bu yetkinlik en nihayet Hz. Muhammed'in tarihsel şahsiyetiyle tamamlanmıştır. Bu sebeple Arabi'ye göre Hz. Muhammed'in vefatıyla alem, ruh, cisim, suret ve mana olarak uykudadır. Ancak ölmüş değildir. Hz. Adem hakikatin bilinmekliğin, buradaki benim bu hakikatten benim anladığım Allah'ın bilinmekliği. Bu bilinmekliğin, zahiri insan suretindeki ilk zuhurudur.
Ama zahiri insan suretindeki ilk zuhurudur. Bunun ilk aslında o zahiri insan sureti, suret olarak son şekli gibi görünse de bunun tohumu tabiri caizse Hz. Muhammed-i Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Hz. Adem ancak o tohumun meyvesi hükmündedir. Geçen haftada bunu söylemiştim. İnsan bunun meyvesi hükmündedir. Bu manada Adem ilk insan oluşuyla insan hakikatin beşer suretinde ortaya çıkan ilk zuhurudur. Beşer dediği insan suretinde ilk zuhurudur. Ama bunun normalde zahire çıkan ilk zuhurudur. Batındaki bunun ilk tecelliyeti Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. O batındaki ilk tecelliyatın zahirdeki ilk tecelliyatıdır.
Batında ilk tecelliyat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Ama zahirdeki ilk tecelliyat bu manada görünen Hz. Adem aleyhisselamdır. Buna rağmen ondaki vasıflar insani hakikati teşkil eden Muhammed-i hakikatin vasıflarıdır. Hz. Adem'in üzerindeki bütün isimler, bütün isimler, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın manevi hakikatinin üzerinden tecelli eden isimlerdir. Yani dolayısıyla Cenab-ı Hakk'ın zuhur eden bütün sıfatları, bunun altını çizerekten dinleyin. Hz. Allah Celle Celaluhu'nu zuhur eden bütün sıfatlarının ilk zuhurat tecelliyatı, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti üzerinedir. Ve hala da öyledir.
Ve bütün sıfatsal tecelliyatlar, bu manada ilk zuhur noktası, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti'dir. Ve bütün o sıfatların süzülüş noktası, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın üzerinden gelir. Bu yetkinlik en nihayet Hz. Muhammed'in tarihsel şahsiyetiyle tamamlanmıştır. Bu normalde, buranın altını çizerekten söylüyorum, ben tamamlanmış olarak görmüyorum bunu.
Bu tecelliyat, zuhurat, birileri tamamlanmış gibi görebilir. Bunu normalden ebediyete kadar tamamlanmış olarak görmek mümkün değildir. Tamamlanmış demek, Cenab-ı Hakk'ın kendi ilmi ilahiyeti, ilahiyesinden zuhuratın bitmiş olması demektir. Bitmemiş olan hiçbir şey tamam değildir.
Kün feyekün, ol dedi oldu. Ve bu olma, olma tamamlanmış bir şey değildir. Bizim için tamamlanmış değildir. Cenab-ı Hakk, ol dedi, ol dedi oldu. Buradaki oldan ve oldudan bizim tam olarak anlamamız, ol ve olandan tam olarak bir netice çıkarmamız mümkün değildir.
Müteşabihtir çünkü. Bu hukuk değildir. Hukuk olsa bu tamamlanmış olmuş olur. Bugün dininizi tamam ettim. Hukuk olarak tamamdır din. Din olarak size İslam'ı seçtim. Hukuk olarak, genel çerçevesi olarak tamdır. Siz dinin hukukunu değiştiremezsiniz. Siz varlığın hukukunu değiştiremezsiniz. Yaradılış gerçeğini değiştiremezsiniz. Yaradılış fıtratını değiştiremezsiniz. Bu farklı bir şeydir. Ama Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal tecelliyatlarını, sıfatsal tecelliyatlarını, sıfatsal olarak Cenab-ı Hakk'ın ilmi ilahiyesinden gelen ilmi, siz son buldu diyemezsiniz. Bunu da sonlandıramazsınız.
O zaman bu son buldu dediğinizde Allah işini yaptı, pılısını pırtısını toplandı bir yerde oturuyor. Böyle bir şey olmaz. Bu noktada tamamlanmıştır, tarihsel şahsiyetiyle tamamlanmıştır sözünü ben çok üzerinde duraraktan söylüyorum. Katılanlardan değilim. Bunun kemalat noktasında kemalatının devam ettiğini, bunun tecelliyat noktasında tecelliyatın da devam ettiğini, bir önceki zamanın kutbunun kemalatıyla, ondan sonraki zamanın kutbunun kemalatının aynı olmadığını, bundan yüz yıl önceki bir kutbun kemalatıyla, bugünkü bir kutbun kemalatının aynı olmadığını,
bundan yüz sene sonraki bir kutbun da kemalatının aynı olmayacağına inananlardanım. Hz. Mevlana Cerahat-ı Rum Hazretleri, ey ol, bağı çöz, ne zamana kadar altına, gümüşe bağlı kalacaksın, hür ol, beytinin altında da bu vardır. Benim tarikat değil, özellikle sufi noktasında, tarikat noktasında durursak bu tarikat dairesi dar gelir. Sufi noktasında durmamız lazım bu, her an kendini yenileyen, her an kendini değiştiren, her an derinleşen, her an yükselen, her an genişleyen bir noktadır dediğim şey budur. Elhamdülillahi Rabbil Alemin, alemlerin Rabbına hamd ederiz. Biz bu alemleri bir çizgiye, bir daireye, bir sınıra koymamız mümkün değildir. Çünkü alemi bir sınıra koymak, alemi bir çizgiye doldurmak, alemi bir dairenin içerisine hapsetmek, Allah'ın ilmini hapsetmektir.
Bu mümkün değildir. Bunu böyle söyleyen, ehli sufi olanlar, eski ehli mutasavvuf olan kimseler vardır. Mutasavvuf ayrıdır, sufilik ayrıdır. Mutasavvuf, sufilik ilmini yazan, çizen kimselerdir. Sufiler ise, sufili bizatihi yaşayan insanlardır. O yüzden mutasavvuflarla, sufili bizatihi yaşayanların arasında fark vardır. Mutasavvuf, yazmış olduğu metne tabi olur. Yazmış olduğu metin, onun için, bakın onun için yazmış olduğu metin saplantı haline gelir. O metinden ayrılamaz. O metnin dışına çıkamaz. O yüzden mutasavvuf yolundan giden kimseler saplantı halinde kalırlar. Oysa, sufilik, bilhassa Horasan'dan Anadolu'ya doğru gelen, yukarı mezopotamya sufilinde saplantı yoktur.
Yukarı mezopotamya sufilinde, ey oğul bağı çöz vardır. Ben bazen böyle konuştuğumda, ya bu eski şeyhine laf mı atıyor, eski yoluna laf mı atıyor, bu Abdullah Efendi'ye laf söylüyor filan, böyle cahilane sözler var. Eğer normalde aynı noktada kalırsa herkes, o darlığı ve o saplantıyı yaşarlar. Daha ileriye, daha derine, daha genişe, daha yükseğe gitmek zorundadır sufi.
Benim şeyhimin şeyhimin şeyhi böyle yapardı derseniz, siz de öyle yaparsanız, daraltırsınız, genişletemezsiniz, derinletemezsiniz, yapamazsınız, tarikatlaştırırsınız, saplantı haline gelir. Türkiye'deki bir kısım cemaatlerin, toplulukların bir tek kitap okumasıyla alakalı. İşte şeyhinin şeyhinin bir kitabı var, hala da onu okuyor.
Onu da güncelleştiremiyor. Onu bugüne çeviremiyor. Hala da oturmuş şeyhinin resmine rabıta yapan insanlar var. Bundan yüz yıl önce, elli yıl önce yaşamış bir şeyhin fotoğrafının önüne koyup, onun iki kaşının ortasına, iki kaşının ortasına getireceğim noktasında duran, saplantılı cemaatler ve tarikatlar var.
Bunlar saplantılı. Ne yazık ki var. hala da çevir sayfayı ezberlemiş, onu oradan okuyan cemaatler var. Genişletemiyor o. Yelpazesini genişletemiyor. Yapamıyor. Allah bizi affetsin. O yüzden bunu tamam görmek. Kün dedi oldu bitti. Senin için oldu mu? Bazen bunu örnekliyorum ya, yukarıdan birisi elli metre öteden suyu döktü. O dese ki ben suyu döktüm, hakkıdır onun. Sana su geldi mi? Hayır. Sen şunu diyemezsin. Sen suyu döktün. Geldi mi sana su? Hayır.
Biz iman ettik. O suyu döktü ama. O hayri mesele. Veya bitti her şey. Kün dedi oldu bitti gitti. Yan tarafta oturuyor. Allah affetsin. Bu sebeple Arabiye göre Hazreti Muhammed'in vefatıyla alem, ruh, cisim, suret ve mana olarak uykudadır. Ancak ölmüş değildir. Katılmıyorum. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bu manada fiziken, vücut olarak ölmüştür.
Onun vücut olarak, fizik olarak ölümüyle alemin bu noktada tabirini aynen söyleyeyim. Alem, ruh, cisim, suret ve mana olarak uykudadır sözünü bu manada kabul etmiyorum. Ama insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. Bu farklı bir şey. Ama geri kalana katılmıyorum. Diriliş günü alemin ruhu olarak kabul edilen hakikat-i Muhammed'iyle birlikte alem yeniden dirilecektir. O zaten diri. Onlara ölü demeyiniz. Buna da katılmıyorum.
Filozoflar insan için alemi sagir, mikrokozmos. Sagir dediği küçük alem. Ve görülen evren içinde alemi kebir, makrokozmos tabirlerini kullanırlar. Arabi ve Mevlana bu görüşü eleştirirler. Evet. Ben alemi, Adem'i küçük alem olarak görmüyorum. Benim için insan-ı kamil, insan-ı kamil. Her dem büyük alemdir. Her dem. Ben o yüzden insanın küçük alem olarak da kabul edenlerden değilim. Mevlana, insanın küçük alem değil, büyük alem olduğunu vurgular. Zira insan olmadan alem hiçbir mana ifade etmez ve müstakil bir alem olamaz. İnsan olmadıktan sonra varlığın bir anlamı yoktur. Bütün varlığa anlam katan insan-ı kamildir.
Bütün varlığa anlam katan insan-ı kamildir. Hatta bu varlığın içerisinde insan-ı kamil yok olursa bu arı beyi gibidir. İnsan-ı kamil yok olduğunda bu kovan dağılmaya mahkumdur. Zaten Cenab-ı Hak'ta kıyameti insan-ı kamilin ölümüne bağlar. Soğum Allah diyen diyor. Ölmedikçe kıyamet kopmaz. Bu insan-ı kamildir. Çünkü insanların içerisinde gerçek manada tam anlamıyla Allah diyen sadece insan-ı kamillerdir. Gerçek manada. Bugünkü insan topluluğunun içerisinde gerçek manada Allah diyen zamanın kutbudur. O, onun bir çıt altı sağındaki, bir çıt altı solundaki, bir çıt altı sağındakının sağındaki, bir çıt altı solundakinin solundadır.
Çok ince perdeler vardır aralarında. Çok ince. Yani zamanın kutbu ile sağındaki kutbun arasında çok ince, zarif bir perde vardır. Bunu anlayabilecek olan ancak kırkların içerisindeki bir velidir. Kırkların içerisindeki velinin haricinde bunu anlayabilecek bir göz, bunu anlayabilecek bir kulak, bunu anlayabilecek bir kalp yoktur. Bir normalde Sufilerin veyahut da Sufilikte belli bir noktaya gelen kimselerin kendi üstadlarını, zamanın kutbu görmelerinin sebebi budur. Hatta bir normal bir Sufi, kırkların içerisindeki bir veli ile zamanın kutbunun arasındaki farkı bilemez. O yüzden kırkların içerisindeki bir veli, normal bir Sufi, kendisi için zamanın kutbudur o.
Bunu anlamaktan uzak olanlar, ya bunlar ne yapıyor Sufilerin hepsi de kendi şeyhlerini, zamanın kutbu görüyorlar. Sufilerin böyle görmesi normaldir. Hani ancak diyor ağzı güzel tat alan, ağzı güzel lezzet alan, ağzına aldığı şeydeki farkı anlayabilir. Hz. Pir öyle söylüyor ya Mesnevi'de, o kimsenin ağzı öylesine tat almalı ki o aradaki farkı anlayabilsin.
Yoksa kırk tane kuru fasulye koysanız, ağzı onun çok ince hassas bir ağız değil ise, kırk tane kuru fasulyeden kırk kaşık alır, hepsinden birer kaşık, aralarında fark yok der. Hak mıdır? Onun dediği haktır. Hani şimdi gurme diyorlar ya, ağzı tat alan bir kimse her tabakta bir farklılık görür. Bir farklılık gördü, onun ağzı tat aldı. Bu da onun gibidir. Yani zamanın kırk tane velisini yan yana koysanız, zamanın kırk tane velisi kuru fasulye yapsa, normal bir derviş gelse, kırkından birer kaşık alsa, der ki hepsi de aynıydı. Doğru mu? Onun için doğru. Ama hepsi aynı mı? Değil. Ancak ağzı iyi tat alan, ancak kalbi pırıl pırıl olmuş, bütün tecelliyat onun üzerinde tozsuz, böyle kirsiz kalbi olan kimse ancak bunu anlayabilir.
Öbür türlü bunu anlayamaz. O yüzden Hazreti Mevlana Cerahat-ı Ruma Hazretleri de diyor ki, yani insan olmadıkça, insanı kamil olmadıkça, alemin bir anlamı yoktur. İnsanı kamil olmadıkça bu alem değil, yaşadığınız dünya değil. Yaşadığınız dünya, çok özür dilerim ama tırnağınızın üzerindeki su damlası bile değil. Yaşadığınız dünya, tırnağınızın üzerindeki su damlası değil. Yaşadığınız dünya, tırnağınızın üzerindeki su damlası değil. O yüzden sadece bu dünya olarak bakmayın aleme. Eğer o zamanın kutbu veyahut da o insanın kamil olmazsa, bütün alemlerin anlamı kalmaz. Bütün alemlerin, hiçbir alemin anlamı kalmaz.
Bütün alemlere anlamlaştıran, bütün alemlere anlamlı kılan insanı kamildir. İnsanı kamilin zirve tahtında oturan da Hazreti Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. O hem Hatemül Nebi'dir, yani peygamberlerin sonuncusudur. Hem de peygamberlerin nebiliğin evvelidir. Adem henüz daha çamur değil iken ben peygamber idim. Onun peygamberliği evveldir. Evvelin de evvelidir peygamberlikte. Daha o hiçbir şey yaratılmamış iken peygamber idi. Yani hiçbir şey yaratılmamış iken peygamberdi dedim, ilk yaratılan odur. Onun normalde mesela ilk yaratılan akıldır, ilk yaratılan kalemdir, hadisler vardır ya, bu onun hilafına değildir.
Bunlar böyle 0.120 tane 0 koyun, aklıma geleni söylüyorum. Oraya virgül koyup 1 koyun oraya. Fizikçi değilim. Bu kadar zaman az, kısa zaman biriminde oluşan yaratmalardır. İlk onun ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratıldıktan sonra, bu artık sonra dediğim şey o kadar çok kısa bir zaman birimi ki, o kadar çok kısa zaman birimi ki, bu normalde hani geçen bir bayanlar dersinde olduktu herhalde, ışık hızıyla alakalı bir şey söylediydim.
Yani bu ışık hızının üstünde bir hızdır bu. Şu anda insanoğlunun tespit edebildiği bir tek ışık hızı var. En hızlı olarak. Bu ışık hızının üstünde bir hızdır. Cenab-ı Hakk'ın yaratma hızı. Ve ilk yaratılıştaki hız, insanoğlu belki de o ilk yaratılıştaki hıza, belki de hiç yetişemeyecek. Bu ayrı bir mesele. Bunun altını çizin, çocuklarınıza, torunlarınıza anlatın. Bunu çocuklarınıza, torunlarınıza anlatın dememin sebebi şu, bu ilim sizden sonra, bizden sonra gelecek olan kuşaklara taşınsın. İlk yaratılıştaki hıza, ilk yaratılıştaki hıza, insanoğlunun belki de yetişmesi hiç mümkün olmayacak. Bunu ancak temaşa etme noktasında dahi, bunu anlayabilecek insan çok azdır.
Temaşa etme noktasında dahi. Şimdi o ilk yaratılan, o yüzden Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazret'ten ruhaniyeti, nuraniyeti ve peygamberliği, o peygamber olarak yaratıldı. O sonradan peygamber olma değildir. O peygamber olarak yaratıldı. İlk varlığın başlangıcında, bakın ilk varlığın başlangıcında, o peygamber olarak yaratıldı. Ve ondan sonra işte kalem, lef-ü mahfuz, bunlar böyle insanoğlunun hesaplayabileceği şu anda en küçük zaman birimi diyelim. Bunun matematiksel olarak benim çözümlemem mümkün değil zaten. O yüzden normalde o aynı zamanda insanların ve varlığın evveli, peygamberlerin de evveli, peygamberlerin sonuncusu.
Ve aynı zamanda da velilik makamının son noktası. Bu konuda ben Muhyiddin İbnü'l Arabî Hazretleri mesela zamanın o hatem-ül velisi olarak farklı görüşler koyar. Ben hatem-ül veli, son veli olarak da, son veli olarak, zıhuratta, zahirde zamanın kutbu olsa dahi, ben son velilik makamının, son velilik noktasını da Hazreti Muhammed-i Mustafa'ya atfediyorum. Hem o hatem-ül velidir, hem de hatem-ül nebidir. Hem veliliğin başlangıcıdır, hem nebiliğin başlangıcıdır. Veliliğin de sonudur, nebiliğin de sonudur. Burada ben, benim bu inancım bu, imanım bu. Muhyiddin İbnü'l Arabî mesela kendini hatem-ül veli olarak görür, son veli olarak görür.
Kendini atfeder, der ki ben son veliyim. Bir şey söyleyecek lafımız yok. Kendisini öyle görmesi, neden öyle görüyorsun, deme noktasında değilim. Arabi sohbetlerini de anlatırım ben, sırası gelince. Ama mesela işte, bu İzmit'te bir şey vardı, Hakikat Dergisi'ni çıkarıyorlardı.
Özür dilerim, böyle sumuğu içiyorum. Dilim damağım kuruyor, hakkınızı helal edin. Ömer Öngüt, kim dedi o ismi? Mesela Ömer Öngüt, bunları tartışman bakın, bir söylem olarak. kendisini hatem-ül veli olarak ilan etti. Son veli. Ondan sonra veli gelmeyecek, kıyamet kopacak. Şimdi bunlar, bir topluluğu, bir cemaatı, bir tarikatı, bir grubu, o esnada motive edebilirsiniz. Ben Mehdi'yi tanıyorum. Burada durun, siz de tanıyacaksınız. Bu, bu cemaatı motive etmektir. Ben gördüm, ara sıra geliyor, benimle konuşuyor.
o cemaatı motive etmektir o. Bu böyle, şey değildir yani. Bir kimseyi, ama insanın kendisini, ama bir başkasını, nazara vermek derler. Nazara vermek. Dersin ki ya, x kimse, şöyle bir insandır. Nazara vermektir bu. Herkes, aa öyle insanmış. Bu nazara vermektir. Veyahut da, işte, der ki İsa, oğlum sen bilmiyorsun ya, ya, yani, Şeyh Efendi var ya, öh, her an Allah'la görüşüyor ya. Bu nazara vermektir. Adam bir şeyini kalır, aa, ulan işte, tamam ya, durur.
Bu nazara vermektir. Halbuki, böyle bir şeyin olması mümkün değildir. İlmenle de mümkün değildir. Halenle de mümkün değildir. Hal olarak da, ilim olarak da, bu mümkün değildir. ama bunu giderler, Şeyh Efendi'ye söylerler, hamdolsun, sen maşallah ya, iyi yükselmişsin, bu hali görmüşsün. Bitti. Uçar adam. Kardeşlerin bu hali görmediler, ama sen görmüşsün. Bitti. ha beni kimse anlamadı. Sen anladın. Geri kalan, geri zekalı, oğlumun zekası üstün. Nazara verdi. Beni kimse anlamadı zaten. X kimse anladı. Beni kimse bilmedi. Özgür bildi. Özgür hoş gelmedi. Arada bir atayım ya. Şimdi bu, nazara vermektir.
Mesela Ömer Öngüt'te, ama kendisi, ama çevresi tarafından, son veli denildi. Son veli kim mesela? İşte Süleyman Hilmi Tunalı. Ne diyorlar? Son veli. Ondan sonra yok kimse. Hatemül veli. Yani böyle bir algı var. Hatemül veli. Yani velilikte son. Ondan sonra veli gelmeyecek. Kardeş, zamanın hatemül velisi olabilir bir kimse. Hatemül veli. Zamanın son velisidir. Son noktaya o çıkmıştır velilikte. Zamanında odur. Ama sen, böyle bütün kendisinden sonra, gelecek olan zamanların son velisi deyince, işte burada, bu, kendimce benim. Allah affetsin. Ben inanmadığımı, arkadaşlarlık, paylaşmam. Ama bunu normalde, Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerinin, tezidir, söylemidir.
Arabi sohbetinde, bunu açıklamaya çalışırım. Bu ayrı bir şey bakın. ama bunu, ben ilim olarak kabullenmek zorunda değilim, kabul de etmiyorum zaten. Benim kendi kafamda, kendi gönlümde, kendim beynimde, Hatemül veli de, Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Şimdi böyle olunca, o ama, her daim zamanın kutupları var mıdır? Evet. Hadis de sabit mi? Evet. Tirmizi'nin, İmam-ı Hanbel'in bu noktada, diğer hadisçilerin hadisleri var mı? Evet. Bunu inkar eder miyim? Hayır. Bu Adem'den itibaren devam eden bir şeydir. El-Veli ismi şerifinin her zaman tecelli etti. Cenab-ı Hakk'ın velileri, evliyaları vardır. Bu Muhammed-i Mustafa'dan, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinden, önce de vardı.
Ondan önce de, ondan önce de, ondan önce de, öncesinin öncesinde de, Adem'e kadar var idi. Adem aleyhisselam, hem nebi idi, hem veliydi, hem velilik nuru taşıyordu, hem de nebilik nuru taşıyordu. Habil, Kabil, Habil'i, öldürünce, katledince, Adem aleyhisselam, çok üzüldü. Üzülmesinin sebebi ne? Velilik ve nebilik nurunun, kimin üzerinde tecelli etmesiyle alakalıydı. Çünkü Kabil'in üzerinde, velilik ve nebilik nuru, tecelli etmemişti. Kabil'in üzerinde, velilik ve nebilik nuru, tecelli etmediğinden dolayı, Adem aleyhisselam, çok hüzünlendi, çok üzüldü, çok ağladı.
Ondan sonra, Cenab-ı Hakk'a çok yalvardılar, çok dua ettiler. Havva annemizle beraber. Sonradan, Şit, aleyhisselama, hamile kaldı. Havva annemiz. Havva annemiz, Şit'e hamile kaldığında, Havva annemizin, üzerinde, iki nur da tecelli etti. Adem'in, üzerinde bulunan, velilik ve nebilik nuru, Havva annemizin, üzerine geçti hemen. Bunlar, hikaye değil. Bunları, sufilik yolunda, seyri sülükte, seyredeceğiniz şeyler. Havva annemizin, üzerinde, velilik ve nebilik nurunu, görünce, Adem, o zaman, duasının, kabul olunduğunu, gördü, kurbanlar kesti.
Akıl almaz, bir şekilde, kurbanlar kesildi. Herkese, yedirdi, içirdi, tasadduk etti. Ve, Şit, doğduğunda, Şit'in, üzerinde, velilik ve nebilik nuru, vardı. Ve, Şit, doğduğunda, peygamber idi. Doğduğunda, veliydi. Doğduğunda, peygamber ve doğduğunda, veliydi. Şit, Aleyhisselam. Ondan sonra da, Şit'e zaten, tebliğ etti. Şit'e de, kırk sayfa, dört sayfa, on sayfa, on sayfa, ona da, kitap indirildi. Ve, Şit, Aleyhisselam, ondan sonra, Kabil'le, savaştı ve, Kabil'in şehirlerini, fethetti. Şit, savaştı, Kabil'le.
Ve, böylece, peygamberlik ve, velilik nuru, peygamberlik ve velilik nuru. Peygamberlik nuru, dolaştı, Muhammed-i Mustafa'da, sallallahu aleyhi ve sellem'de, son buldu. Velilik nuru, devam ediyor. İnsanların üzerinde, velilik nuru, devam ediyor. Nebilik nuru, hayır. O şarlatan, o şey, aklı dengesi bozuk, evrenin soluna bakmayın siz, ben yok, ben nebiyim, yok Resulüm diye. Adamlar bildiğiniz, deli, raporları var. Yani, o deli raporu olan, adam kalkıyor, onu normalde, doktora desek ki, şizofrenik vaka bunlar, diyecek. Bir kimse kalkıp da, ben Mehdi'yim derse, şizofrenik vaka. Bırak, senin Mehdili'nin, başkaları görsün.
Ben veliyim demek, şizofrenik vakadır, benim nazarımda. Bırak senin veliliğini, başkaları görsün. Allah ilan edemedi de, sen mi ilan ediyorsun? Bunlar farklı tartışma konuları, her nese. Evet, o insan-ı kamil, bakın, o insan-ı kamil, alemin, bütün alemin, ruhu hükmündedir. Bütün alemin, ruhu hükmündedir. Bütün varlık alemin, ruhu hükmündedir, insan-ı kamil. O yüzden, hiçbir zaman, o makam, boş kalmaz. Tabiri caizse, bir taraftan, ruh çekilirken, öbürkünün ruhu gelir, böyle, süliyet halinde. Birisi vefat ederken, o zamanın kutbu vefat ederken, onun ruhu çekilirken, böyle, böyle bitişik, böyle diyelim.
Birisi gidiyor, birisi geliyor, birisi gidiyor, birisi geliyor. Anında, hiç şey yoktur onda. Ne o? Santim boşluk yoktur. santim boşluk yoktur bakın. Sizin bu dünyada hesaplayabileceğiniz, en küçük zaman birimindeki dahi boşluk yoktur. Çünkü, zamanın kutbu, alemin ruhu hükmündedir. O yüzden, hiçbir zaman, o ruh, alemin üzerinden eksik olmaz.
Ayrıca, alemde var olan her şey, suret olarak görmesek de, mana ve hakikat olarak, insanda mevcuttur. Evet, suret olarak göremeyebiliriz, ama alemde var olan her şey, insanı kamilin üzerinde tecelli eder. O yüzden, Hz. Allah, diğer varlıklara karşı, dedi ki, Adem'e sorun. Bakın, direkt, dedi ki, Adem'e sorun. Adem'e sorulur. Adem ise, cevap verir. Arabiye göre, her ne kadar küçük görülse de, taşıdığı mane bakımından, insan, alemi kebirdir. Eyvallah. Mevlana'nın, öyleyse suret olarak, küçük alemsin, o zaman mane olarak, büyük alemsin, dizeleriyle ifade ettiği de budur. Eyvallah.
Bu nazariye ile, sufiler, Allah'ın yarattığı ilk şey, Peygamber Efendimizin nurudur. Diğer bütün varlıklar, onun nurundan yaratılmıştır, derler. El-Cilani. Eyvallah. Yaratılan ilk şey, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, ben ona ruhaniyet de koyuyorum. Ruhaniyeti ve nuraniyetidir. İlk yaratılan. Bu anlamda, İmam-ı Rabbani mektubatında şöyle der. Hakikat-ı Muhammediye ilk zuhurdur. Ve hakikatler hakikatidir. Şu manaya ki, Melaike-i İzam'ın hakikatleri olsun, Enbiya-i Kiram'ın hakikatleri olsun, sair hakikatlerin tümü, onun hakikatinin zilali, gölgesidir. Zira o bütün hakikatlerin aslıdır. Rabbani.
Evet. Bütün hakikatlerin aslı, hakikat-ı Muhammediye'dir. Varlığın, zuhurunun aslı, bu noktada, bütün varlığın, hakikatinin aslı, hakikat-ı Muhammediye'dir. Her şeyin varıp dönüp dolaşacağı yer, hakikat-ı Muhammediye'dir. Her şeyin alacağı yer, yine hakikat-ı Muhammediye'dir. Ben o yüzden, ölülüğü kabul etmem. O yüzden, Hatem-ül Veliliği kabul etmem. Yani, kabul etmeyişlerimin sebebi budur. Hazreti Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, mana olarak, tam anlamamız, tam onu böyle, idrak etmemiz, çok zordur. Şimdi, bunu hiç idrak edemeyen kimse, kendisini dev aynasında görür.
Bunu hiç idrak etmemiş o. O kendisini görüyor. O gün görseydi, o zaman kendisinin bir hiç olduğunu görürdü. hani hiçlikten bahsederler ya, herkes kendince hiçlik, terenini tutturur ya, hiç olmak lazım, olur. Senin hiç olmak lazım demenle, hiç oluyorsa, tamam olur. Veya böyle, hani, hiçlik noktasındayız. Aaa, hiçlik noktasındayız, hiçlik noktasındayız, der mi? Bir kimsenin, kendisini hiçlik noktasında görmesi dahi, şatafattır, şataattır, yanlıştır, eksiktir. onun gerçekten, cehaletindendir.
Okur iki tane kitap ya, oy, hiçlik noktası geldi. Öyle ya. Hakikati Muhammediye'ye tanıyan bir kimse, evet, tanıdığı kadarıyla, kendisini zelil eder. Tanıdığı kadarıyla, kendisini hor hakir görür. tanıdığı kadarıyla, kendisinin bir hiç olduğunu görür. Allah bizi affetsin. Buna göre, Hz. Peygamber'in, cismani hayatından ayrı, bir varlığı daha mevcuttur. Bunu ben ayırmam. Bunu belki de, mutasavvıflar ayırılsın diye düşünürler. Cismani varlığıyla, manevi varlığı olarak, Allah affetsin. Ben ayırmıyorum bunu. Allah'tan başka, hiçbir şey yok iken, ilk defa, hakikati Muhammediye var olmuş, bütün mahlukat bu, hakikatten ve onun için yaratılmıştır.
Onun alemlere rahmet oluşunun anlamı da budur. Buna göre, evrenin varoluş sebebi, Allah'ın Hz. Muhammed'e duyduğu sevgidir. Sen olmasaydın, ben kainatı yaratmazdım, kutsi hadis olarak rivayet edilen ifade, budur. Evet, yani normalde, bu ifadeler, bununla alakalıdır. Bu normalde, işte sen olmasaydın, ben kainatı yaratmazdım, kutsi hadisi olarak rivayet edilen bunu, bazı hadisçiler tabi reddediyorlar. Normalde, mesela sufiliğe karşı olanlar da bunu reddediyorlar. Bunu normalde, reddettikleri de tabi, enteresan bir şey. Bu normalde biraz, burayı, levlâke levlâke, lemâ hâlâkütül eflâk, yani sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım, sözünün üzerinde.
Bu zaten, normalde buraya da geldi. Normalde, bunun hadisi kutusu olduğunu söyleyenler vardır. Hadisi kutusu olduğunu söyleyene, suiti söyler, alülkarri, der ki, mânâ olarak vardır bu der. Ondan sonra, işte, şevkânî bunu söyler, hâfız acdûnî söyler. Ondan sonra, Muhammed Said Zulûl söyler, İmam-ı Nebevi söyler bunu, ondan sonra, Tirmizi söyler, hâkim söyler, bunu rivayet edenler. Bunun Buhar'de yok bu, normalde. Ama Tirmizi'de var, hâkim'de var, Nesai'de var. Bu, az önce okuduğum, hadisi kitaplarında var. Bunun tabi normalde, işte, hemen hemen geçmiş ulemanın, büyük bir çoğunluğu, bu hadisi kutsinin var olduğunu, beyan etmişler. Kitaplarını almışlar, eserlerini almışlar. Bu konuda en hassas, çalışma yapanların birisi, Alülkarri'dir.
Alülkarri'de biliyorsunuz, İmam Teymiye'nin talebesidir. Bu konuda çok böyle, incelip, sık dokuyanlardandır. Alülkarri dahi, bunun mânâ olarak var olduğunu, mânâ olarak buna işaret ettiğini, hatta genelde, bunu, meseleyi savunanların büyük bir çoğunluğu, en biya, ayet 107'deki, 107'deki ayeti kerimeye delil gösterirler. Hani, ey Muhammed, biz seni ancak, âlemlere rahmet olarak gönderdik. Ayeti kerimesinin, o tefsiri gibidir, bu hadisi kutsi. O yüzden ama, buna, müttalik, buna, atıfta bulunan, hadisler de vardır. Mesela işte, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerine, işte bu düşmanlara, bu kafirlere, böyle, dua et, Allah bunları helak etsin, deyince, ben ancak, lanet edici değil, ben rahmet edici olarak, gönderildim der.
Buna, buna müttalik, böyle 3-4 tane hadis var, kendisinin, alemlere rahmet olarak gönderildiğini, insanlara rahmet olarak gönderildiğini, ve normalde, rahmet, peygamberi olduğuna dair, hadisler mevcuttur. O yüzden, bunu böyle, bir kısım, bazı, sufi düşmanı olan, kimseler bunları inkar etse de, bunlar sonuçta, hadis kitaplarında var olan şeyler, hadis kitaplarında mevcut olan şeyler, ama bunlar bir kısmı, böyle işte mevzudur, yok şudur budur, diye atıfta bulunuyorlar, onlara katılmıyorum tabii.
Yani bir de şey var, mesela işte, çıkıyor bir kimse, o kimse çıkıyor, bu hadis mevzudur, bu hadis yalandır. Aa bak bu hadis, kime göre? Geçenlerde bununla, bir hayli sohbet ettim. Kime göre bu hadis sahih değil? İşte x kimseye göre. İyi, başka bir x kimseye göre, sahih. Neden senin x kimsen, çok muteber oluyor da, benim x kimsen muteber olmuyor? Senin için suyuti muteber değil, benim için muteber. Senin için gazali muteber değil, benim için muteber. senin için gazalinin ihyasında çok, böyle mevzu hadisler var. Benim için hepsi de sahih.
Ne kaybedeceğim ben? Birileri bir taraflarda, küçük küçük, hadis inkarcılığı, sonradan büyütüyorlar onu. Şu anda mesela, önceden ya işte, sahih olmayan hadisler var, işte filancanın böyle, evet, o filancanın böyle bir çalışması var, iki ciltlik. biliyorum. Biliyorum, ee, sen dört cilde çıkardın, sen bunu daha da ileri götürdün, komplesini reddediyorsun şimdi. Hani benim meşhur bir sarı öküz hikayem var ya, hani meslevi de geçiyor aslında o sarı öküz hikayesi. Hani gelmiş ya, aslanlar öküzlere demişler ki, bir tane içlerinden adam göndermişler.
Demişler ki, gelmiş bir tane aslan, demiş ki, öküzler grubuna, şu demiş, ormanda çok rahat yaşıyoruz. Demişler, biz sizi yemeyeceğiz ama, işte, yani, mecbur kalıyoruz. Neden? Şu demişler, sarı öküz var ya, ee, ne çıkıyorsa, bu sarı öküz yüzünden çıkıyor. Demişler, şu sarı öküzü verin bize, bizim sizden işimiz bitsin. Toplanmış öküzler, işte ne yapalım, ne edelim demişler ya, her gün böyle tedirgin yaşamaktansa, şu sarı öküzü verelim. Sarı öküz demiş ki, beni vermekle meseleniz bitecek olsa, demiş, beni verin, ben feda olayım. Ama bitmeyecek demiş. Aslanlar temsilcisi demişler ki, bitecek, sıkıntı yok. Siz sarı öküzü verin, barış içinde yaşayacağız.
Tabii aslanlar, sarı öküzü, sürüden ayırmışlar. Şey, öküzler, sarı öküzü, sürüden ayırmışlar. Aslanlar oturmuş, çatır çatır öküzü yemişler. Aradan bir müddet geçmiş. Aslanlar karnı acıkmış yine. Gene bir temsilci, demişler, şu alaca öküzü var ya, bize geçerken yanmaktı. Eee, demişler, barışın devam etmesini istiyorsanız, eee, şu alaca öküzü de vereceksiniz. Öküzler toplanmışlar, bir öyle düşünmüşler, bir böyle düşünmüşler, çaresi yok. Bir alaca öküz daha vermişler. Ardından bor öküz, ördünden kara öküz. Aslanlar doymuyor tabii. Bu da onun gibidir. Hayat böyledir. Bakın, hayat böyledir. Siz bir öküz kurban ederseniz, ondan sonra sizden ikinci öküzü isterler, üçüncü öküzü isterler.
Savaşmayı göze alamayanlar, ömür boyu öküz verirler. En sonunda kendileri de öküz olurlar, kendilerini de verirler. Savaşmayı göze alanlar, öküz değil, öküzün tırnağını değil, bir tane kılını bile vermezler. O savaşmayı göze almıştır. Savaşmayı göze aldıysan, öküzü bırak, öküzün kılını bile vermezsin. O kıl için on kelle verirsin, bir kılı vermezsin. Arkandakiler adı ders olur. Herkes der ki, bir kıl için on kelle verdi. Ama kılını vermedi. Şimdi ne istiyorlar bizden? Papaz istiyorlar. Öyle değil mi? Siz bugün bir papazı verirseniz, yarın ülkenizi verirsiniz. Siz bir teröristi verirseniz, yarın ülkenizi verirsiniz.
Siz bir hadis verirseniz, yarın bütün hadisleri verirsiniz. Siz ya hadislerin içerisinde sahih olmayanlar varmış, bunları verelim dersiniz. Kime göre sahih değil? İz kimseye göre. O x kimseye göreymiş kardeşim. Bana göre sahih. Ne yapacaksın sen? Ben sahih olmayan hadisim dahi bana ait. Sahih değil mi? Benim ya. Sahtesi de benim. Senin için sahte. Sahtesi de benim. Sana ne? Bakın kapitalist sistem, geliyor Avrupa'dan bir firma, size bir gömlek yaptırıyor. Size o gömleği yaptırınca diyor ki, bundan ayırdığın ikinci kaliteler var ya diyor, evet bu ikinci kaliteleri de bana satacaksın diyor.
Başka bir kimseye satmayacaksın. E anlaşma yapıyor. Eğer satacaksan diyor, benim dediğim zaman da satacaksın. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, senin deponda bekletiyor. Sen onun deponda bekliyor senin o mal. Bu kapitalist sistem, kendi ikinci kalitesini dahi sattırmazken, bu kapitalist sistem, kendi yaptırdığı markanın sahtesini dahi sattırmazken, Müslümanlar, sizin hadislerinizi, siz nasıl sahip çıkmıyorsunuz?
Peygamberinizin hadislerine. Nasıl dilinize doluyorsunuz? Dilleriniz kopsun sizin. Sahih değilmiş. Dilleriniz kopsun. Nasıl sahip çıkmıyorsunuz? Nasıl o şom ağızları konuşturuyorsunuz? O Yahudi ağızları konuşturuyorsunuz? Yahudi ağızı onların hepsi de. Hepsi de Yahudi ağızı, gavur ağızı hepsinin de. Kim hadisler sahih değil diyorsa, gavur ağızı o. Gavur, kafir, kafir. Ya bir kapitalist sistem var. Ya adam kendi malının sahtesini yaptırmıyor. Kendi yaptırdığı, ürettirdiği malın ikinci kalitesini yapan firmaya bile sattırmıyor.
Benim dediğim zamanda satacaksın diyor. Satacaksan da diyor, satacak olduğun ülkeyi bana söyleyeceksin diyor. Adam kime mal yapmış? Maxi Spencer'a mal yapmış. Kocaman, on bölüm yer kapalı, iki katlı, üç katlı. Maxi Spencer'ın malları dolu. adam beş, üç, dört sezon önceki malları satıyor. Bir de diyor ki, ben o ürünü, mesela o kalem ürünü Rusya'ya sattım. Sen bunu diyor, Türkiye'de satabilirsin ancak. Ben o kalem ürünü Afrika'ya sattım, Nijerya'ya sattım. Eee? Sen Nijerya'ya bile satamıyorsun o malı. Sana diyor ki, sen bunu ancak Tayland'a satabilirsin. Sen Tayland'da müşteri arıyorsun. Ya kapitalist sistem, kendi ikinci kalitesini dahi kime sattıracağını kendisi yönlendirirken, sana aynı o kapitalist sistem geliyor senin peygamberinin hadislerine diyor ki, bu sahte, bu değil.
Bu sahih, bu değil. Sen de, aa sahih değilmiş diyorsun. Çıkıyorsun televizyonlara veya çıkarıyorlar televizyonlara. Herkes de dinliyor onları. Bakın herkes de dinliyor. Ondan sonra on beş yaşındaki çocuk geliyor, hocam hadislerin hepsi sahihmiş diyor. Oğlum bir hadis kitap okudun mu? Yok. İnceledin mi? Yok. Ama internette öyle söylüyorlar. Bitti. Sen bir şey diyemiyorsun. Biz bir hadis verirken, bütün hadisleri kaybettik. Şimdi sıra Kur'an'a geldi. Şimdi Kur'an'a geldi. Yüzyıl önce yapamadıklarını, şimdi yapmak istiyorlar. Evet. Ne dedi Fransa?
Kur'an'ı Kerim çalıştırması yapıyor, çalışması yapıyorlar. Ne yapacaklar? İçlerindeki ayetleri kaldıracaklar. Kaldıracaklar. Hangi ayetleri biliyor musunuz? Cihat ve hukuk ayetlerini. Tabii Ali Şerati, Mason Abduh, Mason Abduh'un avanesi, kalan avanesi ve diğer Masonik kafalılar, gavur kafalılar, kafir kafalılar. Bunların hoşlarına gitmiyor. Bunların canları sıkılıyor. bu İslami hukuk, durduğu müddetçe orada canları sıkılacak. Faiz haram, canları sıkılacak. Fuhuş haram, canları sıkılacak. İçki haram, canları sıkılacak. Şeytaniyetten olan her şey haram, canları sıkılacak. Oradan para kazanıyorlar. E ne yapmak lazım?
İslam'ı boğmak lazım. E nasıl olacak bu? E nasıl olacak belli değil mi? Hukukunu reddedeceğiz. Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem hadislerini ortadan kaldırdın mı hukuku da kaldırdın zaten. Bitti. Ondan sonra bir kadın diyecek, gidecek soracak diyanete. Ben evliyim. Dini ve resmi olarak filanca kimseyle evliyim. Evet. Ama ben işte bir adamı sevdim, onunla gittim. İşte bir ay, iki ay ondan yaşadım. Hoşuma gitmedi. Sonra ondan onu bıraktım. Başka bir adama gittim. Üç dört ay onunla yaşadım. Yine hoşuma gitmedi. Gittim başka birisiyle oturdum. Üç dört ay onunla yaşadım. O da hoşuma gitmedi.
Gittim başka bir kimseyle. Üç dört ayda onunla oturdum. O da hoşuma gitmedi. Ben şimdi eski eşime dönmek istiyorum. Ben soruyorum. Birincisi seni boşadı mı diyorum ben? Hayır diyor. İkincisi seni nikahladı mı? Hayır. Üçüncüsü hayır. Dördüncüsü hayır. Beşincisi hayır. Bir diyanete sor dedim. Ben diyanete sordum dedi. Ne dedi diyanet dedim ben? Resmi olarak kimle evliyse onunla evliliğin devam ediyor dedi. Seni dedim fuhuş yaptığı olarak görmüyor mu dedim ben? Hayır dedi. Doğru mu dedim? Doğru dedi. Sonra bizim bayan kardeşlere dedim ya böyle diyorlar. Telefon açın. Telefon açmışlar. Sormuşlar. Ses kaydını almışlar. Hoş şimdi alü fetvayı kapattılar.
Bunların avanesi olan ne diyorlar? İslam'da rejim cezası yoktur. Yani ölüm cezası yoktur. Yani bir kimse başka bir evli bir kadın başka bir adamla böyle bir cinsel ilişkiye girerse ona rejim yoktur diyorlar. Ne lazım buna? Peki ne vereceksin? Bir cezası var mı bunun? Tövbe edecek, devam edecek hayatına. Bu çıkıyor ortaya hadisleri inkar edince. Allah bizi affetsin. Resul-i Ekrem'in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden hatta meleklerden önce var olduğundan o insanlığın manevi babası kabul edilmektedir. Evet. Bütün varlığın manevi babası.
Konuyu kitaplarında değinilenlerden birisi de Mevlana'dır. İbn-i Arabi'ye göre yaratmanın iksiri olan aşk ve muhabbet insanın yaratılışının da ilkesi durumundadır. Diyelim buradan devam edelim. Altıncı sayfadan devam edeceğiz. Benim yazımda ne kadar bir yazıysa geceniz hayır olsun.
Allah yardımcınız olsun. Hakkınızı helal edin. Rabbim muhafaza eylesin inşallah. Siz de kalkıp da şimdi demeyiniz. Hakkımız helal değil. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.