Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Dergahı Sohbeti - 30 Mart 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 31 Mart 2013 · 1:14:32

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Bu güzelmiş ya. Gördüklerimizi mi görüyoruz, yoksa bize gösterileni mi? Bize gösterileni görüyoruz. Görmek istedikmiş olsak, neleri görmek isterdik? Ooo, habersizdik. E, hazır olun bakalım. Hepsini bitirebileceğiz mi bu gece?
İnşallah. İdam edilişinin 1091. yılında Hallâc'ı saygı ve rahmetle anarak başlıyoruz. Burada yazan o. Hallâc-ı Mansûr, aşk şehidi. İnsanın, âlem temelindeki insaniyeti, onun cem etme özelliğine dayanmaktadır. Âlem-i sagir olarak, insan, parantez içinde, gerçi siz bunu ters çevirdiniz ama, evet, âlemde bulunan bütün sıfatları nefsinde topla.
Ben onu ters çevirdim, sen yine ters çevirmedin, ben onu düz çevirdim. İnsan, âlem-i kebirdir. Âlem-i sagir değildir. Yani, büyük âlemdir. Her ne kadar Arabi, insanı küçük âlem diye nitelendirdiyse de, madem ki insan, bu âlemde halifedir, o zaman âlem-i kebirdir.
Âlemde bulunan bütün sıfatları nefsinde toplar. Bu bakımdan, hak, en mükemmel biçimde, insanda tecelli eder. Bu tecelli de ancak, insanlardan, insan-ı kamilde vuku bulur. Hak, en mükemmel biçimde, insanda tecelli eder. İnsanı kamilde, farklı bir noktada tecelliyat vardır. Yani, Allah bütün insanlarda, ilmel-yakin noktasında mükemmel tecelli eder. Ama, buraya bir parantez açaraktan devam edeyim. İnsanı kamillerde, hakkel-yakin noktasında tecelli eder. Allah'ın bir ilmi tecelliyatı vardır. Bir ayni tecelliyatı vardır.
Bir de hakki tecelliyatı vardır. Ayni tecelliyatı, ilmi tecelliyatıyla, hakki tecelliyatının arasında, transformasyon sağlar. O yüzden, bu noktada, burayı, böyle hem, soru yok da ama, burayı, parantez açarak, burayı açmak gerekir. Normalde, Cenab-ı Hak bir şeye, bir ilmen yakini olur. İlmen, Allah'ın yakınlığı, bu noktada, tabiri caizse, hususi değildir. Allah, her şeye, ilmi noktada yakindir. Taşa, toprağa, ağaca, güle, sineğe, sivrisineğe, akan suya, denize, hücrelere, gözünüzün gördüğü, görmediği, varlığın bütün derecelerindeki, bütün varlığa, ilmen yakindir.
Bu, ilmi tecelliyattır. Bu, ilmi tecelliyatta, Cenab-ı Hak, bütün varlığın, bütün boyutlarındakine, hepsine yakındır. Hepsine de tecelli etmiştir, sıfatlarıyla. Bu işin orta noktası vardır, aynel yakîn noktası. Aynel yakîn noktasındaki, Allah'ın tecelliyatı, ilmel yakîn noktadaki, tecelliyatından, biraz daha hususidir. İnşallah, hep böyle hatırlarsak, bir daha sohbet edelim, geriye dönelim diyorum, dönemiyoruz ama, bunun üzerinde, bir de hakkel yakîn tecelliyatı vardır ki, o normalde, insan-ı kamillerde, ve, Hz. Peygamberlerde, hakkel yakîn noktası tecelli eder. O yüzden, Allah, bütün her şeye, bu manada, ilmi noktada, mükemmel yakındır.
İnsan olarak da, bütün insanlarda, bütün insanları, bu noktada, mükemmel noktada yaratmıştır. Ben insanı, eşref-i mahlukat olarak yarattım, dediğinde, ayırmaz. İnsan bu noktada, hangi imani noktada, nerede olursa olsun, insani noktası da, nerede olursa olsun, onun üzerinde, ilmel yakîn olarak, tecelli ettiğinde, onu mükemmel yaratmıştır. Eşref-i mahlukattır. İkinci derecedeki, ikinci kategorisi, anel yakîn noktasındadır. Onda husisi manada, tecelli eder. Bu husisi mana, yani, az önceki, hakkel yakîn noktasındaki, husisi mana değil, buradaki kullara, veya insanlara tecelliyatı, imanla alakalıdır. Bir daha var.
O ne? Hakkel yakîn. Bu imanın kemal noktasıdır. Bu fark işte, insan-ı kamillere, bu tecelli, insan-ı kamillerde, özeldir. Hususidir. bu manada, insaniyet olarak, onun üzerinde, bütün insaniyet dereceleri ve makamları, peygamberlerin en önemlisi, Hazreti Peygamber, ondan sonra geçmiş peygamberler, ondan sonra velilerin üzerinde tecelli eder. Devam ediyoruz. Arabinin kevni-i insan kavramı, Füsus'ta sayfa 251-253, 198-199, şöyle açıklar. Musa, doğduğu zaman, bir tabut içinde, konularak, deryaya, yani nile bırakılmıştır. Arabi burada tabutu, onun Musa'nın, nasutu, yani bedeni, cismani vücudu, suyu ise, onun vücudu aracılığıyla, nasip olan ilmidir der.
Nefsin bu cisimde, hasıl olması ve, bu bedenin tasarruf ve tedbiriyle, memur edilmesiyle, Allah da, bütün kuvvetleri, nefsin kullanacağı aletler kıldı. Kendisine, sekinet, İbranici şekine, ilahi huzur bulunan bir tabutun, idare edilmesinde, nefis, Allah'ın kendisinden dilediği şeye, ancak onunla, yani ilimle erişir. Böyle olunca, Allah da Musa'ya bildirdi ki, ruh, her ne kadar bedenin sultanı olarak, onu yönetirse de, onu ancak bedenin vasıtaları ile yönetir.
Hak Teala'nın, alemi idare etmesi de böyledir. Alemi ancak, alem ya da onun suretiyle yönetir. Burada, alemin sureti, hakkın kendisini isimlendirip, vasıflandırdığı, Esma-ül Hüsna ile yüce sıfatlarıdır. Arabi, alemin hak tarafından yönetimini ikiye ayırır. Bir, emmi hak mı bu? Hak aracılığı ile, iki, alemin sureti aracılığı ile. Birinci de, hak, alemdeki eşyayı, bir takım, zorunlu bağlantılara, rabdederekten, tabiri caizse, alemin, kendi kendisini, yönetmesine izin vermektedir. İkincisi, tamamen farklıdır. Burada, Hak Teala, alemin, sürekli değişen, kevni suretlerinin, Esma-ül Hüsna ve sıfatları, yani ezeli ve ebedi olan, suretler aracılığı ile, batinen yönetmesi, ve tanzim etmesi.
Bu, hakkın alemdeki her şeyi, ayağın-ı sabiteler aracılığı ile, yönetmekte olduğuna denktir. Ahmet Yüksel Özemre. Devam edelim. Kur'an'da Allah, göklerde ve yerde olan, şeylerin hepsini, sizlere musahhar kıldı der. Şu halde, alemde ne varsa, hepsi insanın, tesiri altındadır. Ama bu gerçeği ancak, alim olan, insanı kami bilir. Ve bunu bilmeyen, kimse de cahil kalmış olan, insanı hayvandır. Arabiye göre, insanın kemali, ve ona tahsis edilmiş olan, yüksek mertebe, onun, mikrokozmik tabiatından başka, bir deyimle, onun cem etme yeteneğindendir. Gözbebeği, insan için, ne ise, insan da Allah için odur. Ve görmek ile eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü Arapça'da, göz bebeğine, gözdeki insan denir.
İşte bunun için, insan denilmiştir. Zira Hak Teala, yarattıklarına, onun aracılığı ile bakar, ve rahmet eder. Füsus 13-49-50. Arabinin şu sözüyle bitirelim. Hakikatte biz kullarız. Ve Allah-u Teala da bizim Efendimiz'dir. Ama bil ki sen, ya da ben, insan dediğimiz vakit, biz onun, aynı dururuz. Yani, göreni oluruz manasında. Soru, madem ki Allah'ın her şeyle, yaratmış olduğu insan, her şeyle donatmış olduğu insan, onun mükemmel sureti durumundadır. O halde, insan hakkında ne söylenirse, en azından belli bir anlamda, Allah için de söylenebilir. Bu da insan, haktır, hükmüdür.
Peki, insanı kamil olan insan ile, hak arasındaki temelden bir fark yok mudur? Siz hemen olmaz mı diyeceksiniz. Ama, sizler en yücesiniz. Ve Allah da sizlerle beraberdir. 47-35 Muhammed Suresi. Arabinin bu tefsiri, oldukça orijinal bir tefsirdir. Bilinen bütün tefsirlerden çok, farklı bu tefsir için, ne düşünürsünüz? Evet. Buradan biraz, geriden gelelim. Musa Aleyhisselam'ın, kıssasıyla alakalı, Arabi, Füsus'un da, peygamberlerin üzerinden, kendi tasavvufi yorumlarını ve, kendi tasavvufi, dairesini açıklar.
Peygamberlerin başına gelen, hadiselerden, hikayelerden, enteresan bir şekilde, enteresan bir şekilde söylüyor. Farklı bir, yorum katar. Musa bahsi, Şit bahsi, işte, Adem bahsinden başlar, sonra, peygamberleri sıralamaya başlar. Ve, peygamberlerin, başına geçen, başına gelen, hadiseleri, farklı yorumlar. Tabi, bunları yorumlarken, mesela işte, peygamberlerin, Musa Aleyhisselam'la alakalı, herkesin bildiği bir kıssa vardır. Bu kıssa nedir? Musa Aleyhisselam doğmuştur. Musa Aleyhisselam doğduktan sonra, Firavun, kendi, imparatorluğunu yıkacak olan, Musa'yı katletmeye karar verir.
Yani, Musa'nın şimdi geliş noktasını biz alalım ki, sonucuna düzgün varalım. Kahinlerini toplar, Kahinler derler ki, bu sene, rahime düşecek, senin sarayını yıkacak olan kimse. Bu sefer, ayın hareketleri izlenerekten, ayın hareketleri izlenerekten, gün tespit edilir. Gün tespit edilince, Firavun, şehrin ortasına, büyük eğlenceler, eğlentiler, ve büyük işte, hediyeler koyar. Bütün erkekleri, oraya toplar. Bütün erkekler, oradadır. Ev ev aranır. Ev ev aranır. Ve hiçbir yerde erkek bırakılmaz.
Erkekler, şehrin göbende toplanmış vaziyettedirler. Ve, Firavun, kahinlerini toplayarak da, bunu, son noktaya kadar izletir. Bunu şehrin şimdi, bugünkü teknolojide, kameralara çevirebilirsiniz. Bugünkü teknolojide, herkese bir çip takıldığını düşünebilirsiniz. Bugünkü teknolojide, herkesin, bir merkezden, bir merkezden, beyinsel olarak, idare edilmesini çevirebilirsiniz. Aslında, Firavun öylesine bir şey yaptık ki, bütün erkekleri, tek merkezde topladı. Düşüncesini, fikriyatını ve fiiliyatını topladı.
Düşünce, erkeklerin düşüncesi. Hepsi de bir yerde toplandı. Fikirleri, bir yerde toplandı. Fiiliyatları da bir yerde toplandı. Ve toplanılan şey, hak değildi. Perdenin gerisinde haktı. Perdenin önünde hak değildi. Perdenin gerisinde nasıl haktı? Perdenin gerisinde her şey haktır. Perdenin gerisinde hak olmayan hiçbir şey yoktur.
Perdenin gerisinde küfür de haktır. Cehennem de haktır. İsyan da haktır. Bu perdenin gerisindedir. Bu perdenin gerisi bize açık mı? Değil. Açıldığı zaman hak olduğunu görmüşler. Biz onlardan nakilciyiz, başka bir şey değiliz biz. Eyvah, kapattık. Ve bütün hepsini de topladı. Toplayınca, kadınlar evde. Kadınlara da dedi ki, asla bu gece, erkeklerinizle, bir ilişkiye girmeyeceksiniz. Erkeklere de dedi, bir ilişkiye girmeyeceksiniz. Kahinler her an, gözetim altında tutuyorlar, bütün topluluğu. Musa'nın, babası, Firavun'un en yakın dostu.
Firavun, onu da saraya çağırdı. Ona da güveniyor. Ama, o, Musa'nın annesini görünce dayanamadı. Ve Musa'nın annesiyle, eşi yani, eşiyle bir anda birlikte oldu. Devam ediyorlar, Firavunlar bakmaya, kahinler bakmaya, ve, dediler ki, ana rahmine düştü. Engelleyemedim. Firavun çıldırıyor. Bu işin zahir hikayesi. Ardından, o sene doğan bütün erkekleri katlettiler. Ne kadar hamile kadın varsa, katlettiler.
Firavun. Hala da hamile görünüyor. Cenab-ı Hak, Musa'nın annesine öyle bir ilham etti. Doğduğunu söyledi kâinler. Doğduğunu söyleyince, yakalanacak. Belli artık. Bir rivayette, babası, Musa'yı, ele verecek. Ele verdi. Bir rivayette, işte birisi gördü. Burası çok, önemli, önemli değil. Ama Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede diyor ki, Biz Musa'nın annesine vahyettik. Sen bir, tahtadan bir şey yap. Onun içerisine çocuğu yatır. Nile bırak. Allah'a tevekkül et. O da nile yatırdı.
Allah'a tevekkül ettik. Kur'an bize naklediyor. Musa, Firavun'un hanımıyla Firavun, birbiriyle iddiaya giriştiler. Nil'den bir tahta geliyor çünkü. Firavun dedi ki, bu gelen, bizim olsun. Hanımı dedi ki, canlıysa benim olsun. O da dedi ki, malsa benim olsun. Para, mal. O geleni, Nil'den gelene baktılar çocuğa. Çocuk, bir erkek çocuğu. Firavun'un eşine onu verdi. Firavun, Musa'yı sevdi. Firavun'un eşi de onu sevdi. Onu aldılar, süt annesi arıyorlar.
Hep, hamile, kadınların çocuklarını düşüttürüp öldürdüler ya, işte kadınlar, herkes saraya gelip, emzirmek istiyorlar. Musa bir türlü emmedi, hiçbirisini. En sonunda, annesi gelince, annesini emdi, ve annesi saraya her gün, Musa'yı, süt annelik yapıp, emzirmeye geldi. Musa'nın hikayesi bu. Sonra da, Musa, büyüdü, serpildi. Büyüyüp, serpildikten sonra, ona peygamberlik, ilham edildi. o peygamberliği olunca, Firavun'la çatıştı. Ve Musa, Firavun'un sarayının batmasına, sebep oldu. Şimdi Musa hikayesi, Kur'an'da ve, yeni ahitte ve, eski ahitte geçen hikaye bu. Üç aşağı beş yukarı. Şimdi Musa'yla alakalı, İbnü'l Arabî, Musa'nın o, kayığın içerisindeki, küçük kayığın içerisindeki, yolculuğunu, taput olarak görüyor.
Ve, Nil'i, ilim olarak görüyor. Nil nehrini. İlim olarak görüyor. Ve diyor ki, Musa, taput içinde, konularaktan, deryaya, yani Nil'e bırakılmıştır. Arabi burada, taputu, onun Musa'nın, nasutu, yani bedeni, cismani vücudu, suyu ise, onun vücudu aracılığıyla, nasip olan ilmidir der. Nefsin, bu cisimde hasıl olması, ve bu bedenin tasarruf, ve tedbiriyle, memur edilmesiyle, Allah da bütün kuvvetleri, nefsin kullanıcı, aletler kıldı der.
Şimdi, Cenab-ı Hak, insanın kendisine, bütün alemi, hizmetçi kılmıştır. Şimdi, az önce, insana yakınlığı, üç, ve cede aldıydık. İnsana, bütün alemin, yani Musa, aleyhisselam buna dahil, insana, bütün alemin, hizmetçi olması, ve, insanın, aleme, musahhar olması, yine, üç derecededir.
Birincisi, herkes gibi, biz, beşer noktasında, beşeri olarak, ne kadarsa, beşeri ilmimiz, ve beşeri gücümüz, biz, o kadar, aleme, musahhar oluruz. Ama, aleme, öyle musahhar olmak vardır ki, örnek, Hz. Ali Efendimizin, bir avuç toprağı, üç ihlas, bir fatiha okuyup, yedi altın olması gibi, buradaki, aleme ve eşyaya, hükmetmek, veyahut da ona, musahhariyetlik, farklı bir noktaya gider.
Böyle olunca, peygamberlerin, aleme musahhar olması, farklı bir noktada algılanması gerekir. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. bir avuç toprak attı, şarap güllü oldu, karşıdaki, düşman dağıldı, veyahut da, Hz. Peygamber, iki rekat namaz kılıp, ayağı eliyle işaret etti, ay ikiye bölündü. Bakın, buradaki, insanın, aleme, musahhariyeti, alemi, bu noktada, tasarrufiyeti, farklılaştı. Hz. Ali Efendimiz, sabah namazına yetişmek için, uğraşırken, güneşin doğması, durduruldu. Aleme olan, tecelliyat, farklılaştı.
Böyle olunca, Cenab-ı Hak, Cenab-ı Hak seçilmiş kullarına, hakkel yakin noktasında, duraraktan, alemi, onlara, birinci dereceden, hizmetçi eder. Aslında, su, hizmetçidir, hizmetçidir Musa'ya. Aslında taput, hizmetçidir Musa'ya. Aslında, Musa'nın, annesi gibi gören, zahir noktada, anne, hizmetçidir Musa'ya. Onun, eşyadan bir fark yoktur. Firavun, hizmetçidir Musa'ya. Firavun'un annesi, hizmetçidir Musa'ya. Bunların, hiçbirisinin de, hiçbirisinin de, bu noktada, eşyadan bir farkı kalmaz. Masariyeti, onların, alemin üzerindeki, tecelliyatı, farklı bir noktada olur.
O zaman, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Hurma'yı, toprağa diker, hurma anında, filizlenir, büyür, hurma verir. Anında yerler, alem olan, mazariyeti, farklıdır. Ebu Leheb, eline taş alır, der ki, benim elimdekinleri söyle. Elindekinleri söylerse, onun kahin olduğuna hükmetecek çünkü o. Der ki, ey amcam, ben senin elindekinleri söylemeyeyim. İstersen der, elindekinler benim kim olduğunu söylesin. Ebu Leheb, çakı bulmuş çocuklar gibi sevinir. Der ki, yakaladım şimdi, onu. Utandıracak ya, der ki, ey kardeşim oğlu, sen neyi istediğinin farkında mısın, ne söylediğinin farkında mısın? O da der ki, ey amcam, ben sana işin zor olanını söylüyorum.
Elindekinler istersen, benim kim olduğumu söylesin. E hadi söylesin der, elindeki taşlar, elindeki taşlar, eşyadü ve la ilahe illallah, ve eşyadü ve muhammeden abduhu ve resul deyince, taşlar atar. Ebu Leheb, mahsariyeti ve tecelliyatı farklı. Bunu sen eline, taşların eline almış olsan, taşlar dillenmeyecek senin elinde. Sana da alem musahhar kılındı. Sana da alem emrine verildi. Ama, sen seçilmişlerden değilsin bir, o noktada değilsin iki. İşte Musa'nın bu noktadaki hal ve hareketlerinin hepsi de, Musa o esnada bilinci yok, Allah'ın direkt onu hususi manada, onu ele almasıyla alakalı.
Allah'ın ona olan yakınlığı, hakkel yakin noktasında. Hakkel yakin noktasında olunca, Musa'nın kendinde olup olmaması söz konusu değil. Ve, o taput, veya o suyun, bu noktada bir hükmü yok. Orada taput da, su da, zahir manada bakanlar için geçerli. Ona sebepler dairesinde bakanlar için lazım. Taput da, su da. Aslında taput da, Nil nehri de örtü. Niye örtü? Allah, hakikatini, taput ve suyla, örttü. Hakikatini, görünen bir şeyle gizledi. Sen onun arkasına bak.
Sen onun arkasına baktığında, taputu görmeyeceksin. Ya, direk Allah'ın, husisi manada, hakkel yakin noktasında, bir kulunu, bir peygamberini, nasıl koruyup muhafaza ettiğini göreceksin. Eğer taputu görürsen, arkadaki hakikatten noksan kalacaksın. Eğer suyu görürsen, Nil'i görürsen, hakikatten noksan kalacaksın. Nil, gayri ihtiyarı, salına salına, sarayın önüne kadar, onu kendisi, tesadüflerle mi götürdü? Veyahut da, Musa'nın annesi, tesadüflerle mi Musa'yı, bir salın içerisine koyup da gönderdi. Bunun arkasında, direk güç, kudret ve kuvvet, Allah'a aittir. Burada, Arabi, oradaki insanların, bu meseleyi anlaması, bu meseleyi yorumlarlarken, bu meseleyi yorumlarken, okuyucunun seviyesine inmiş, taputu da, suyu da, farklı yorumlamış.
Biz Arabiden, küstahlık, Arabiye küstahlık noktası değil. Burada işin hakikatini görelim. Burada işin hakikati, burada işleyen, her şey, Allah'a aittir. Buradaki bütün, tecelliyat, Allah'ın direk, zat-ı uluhiyetinden gelmektedir. Yani burada, muhakkak ki, zat-ı uluhiyeti, sıfatları, tarafından çalışır. Ama, buradaki, o taputu ve suyu, veyahut da bu tip meselelerde, hakikate erişeceksek, önündeki sebebin, arkasına bakmaya, arkasına bakmaya çalışmamız lazım. Hak Teala'nın, alemi idare etmesi de böyledir. Alemi ancak, alem, onun suretiyle yönetir. Burada, alemin sureti, hakkın kendisini isimlendirip, vasıflandırdığı, Esma-ül Hüsne ile, yüce sıfatlarıdır.
Arabi, alemin hak tarafından, yönetimini ikiye ayırır. Bir, hak aracılığı ile, iki, alemin sureti aracılığı ile. Bu noktada, alemi, Cenab-ı Hak, yönetirken, sıfatlarının, tecelliyatıyla yönetir. sıfatlarının, tecelliyatıyla yönetirken, hiçbir şey, hiçbir şey, tesadüfi değildir.
Yine burada, biz eğer ki, Cenab-ı Hak, alemi iki şekilde yönetir. Bir, hak vasıtasıyla, yani hak ismi şerifinin, tecelliyatıyla, iki, alemi, kendi içerisinde bırakıraktan, sıfatları tecelliyatıyla. Bunun arkasından, başka bir şey gelir. Şöyle düşünebilirsiniz, çok makul bir şekilde.
Alemin, hak ile yönetilmesi ile, sıfatları ile yönetilmesinin arasında, ne fark var? Bunu diyebilirsiniz. Bunu dediğinizde, çok makuldur bu. Sıfatları çalışıyor burada. Burada, hak çalışıyor.
Biz, alemin idare edilmesinde, alemin idare edilmesinde, herhangi bir meselede, bunun sesi neden gelip gitti? Herhangi bir meselede, biz o tecelliyata bakarken, bu, tecelliyatıyla mı oldu? Esma-ül Hüsna'nın tecelliyatı mı oldu? Gibisinden, farklı bir düşünceye gideceğiz. Bunu meseleyi anlatırken, belki de kendi dairemizde, o meseleyi anlatırken, meselenin anlaşılması için, kendimizce, bize uygunmuş gibi, gelebilir bu. Biz kendimizce, şunu şöyle diyebiliriz. Bu meseleyi anlatırken, böyle konuştuk.
Veya, Arabi bunu böyle konuşurken, mesele anlaşılsın diye, böyle dedi. Veya, Arabi'den çeviri yapan, Arabiciler böyle anladı. Şimdi kahvenin, bir yudum alma zamanı. Malum ya, ben Arabi ile, Arabicileri ayırıyorum ya. Şimdi soruyu soran da, gülüyor, benim bu ayrışmayı yaptığımda. Arabiciler, meselenin içinden, halleri olmadığından dolayı, meselenin içerisinden çıkamıyorlar. Hali olmak ne demek, biliyor musunuz? Bir meseleyi tefekkür ederken, bir meseleyi kendinle istişare ederken, hal ehli odur.
Meselenin sahibine danışma, meselenin sahibiyle istişare etme haline, erişmesi gerekir. Mesela, bir kimse Arabi'nin eserini okuyorsa, ve Arabi ile alakalı, o sözüyle alakalı, kendinde bir şey oluştuysa, Arabi'ye sorabilmeli bunu. Arabi'ye soramıyorsa, kendi bilgisi dahilinde, onu kendince tefsir ediyor.
Zahir noktada. Arabi'ye soruyorsa, işin hakikatine ulaşıyor. Arabi'nin sözünü, Arabi'nin sözünü, Arabi'den daha kuvvetli bir kimseye soruyorsa, daha farklı bakın. ama bunların hepsi de geçiş süreci. Arabi'nin ilim aldığı merkeze, yaslanıp, ilmi oradan alıyorsa bir kimse, asıl hal sahibi odur. O zaman Arabi'nin nerede eksik olduğunu da, o tespit eder. hiç kimse eksik değildir. Arabi'nin o günkü hal ve tecelliyatı ile, bugünkü velilerin, kutupların hal ve tecelliyatı, Arabi'den üstündür. Niçin Arabi'den üstündür? Allah dinini tamam edecek.
Allah nurunu tamamlayacak. Allah dinini tamam edecekse, ve nurunu tamamlayacaksa, Arabi dünde kaldı. Muhakkak ki Arabi'nin, koymuş olduğu ölçüleri, koymuş olduğu, tasavvufi bilgileri, reddetmek değil, ama bugün, insanlık, bugün, din içerisinde oturan, bugünün velileri, bugünün mürşidi kamilleri, Arabi'den daha ileridedir. Eğer Arabi'den daha geridelerse, din yozlaşmıştır. İslam dini gerici bir din değildir. Her gün kendini yeniler. Kur'an, her an kendini yenileyen bir kitaptır. Her an kendini yeniler, mana itibariyle. ve Kur'an'ın peşinde giden, Allah'ın velileri, dostları da, her gün, kendilerini yenilerler.
Her gün kendilerini yeniliyorlarsa, onlar, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin, ayak izlerine basaraktan, miraçları ve uğruçları, miraç demeyelim, uğruçları, devam eder. O uğruç devam ediyorsa, Arabi'den daha ileri adım atarlar. Arabi'den daha ileri konuşurlar. Burada, alemin, alemin, idare edilmesinde, ya hak, kendisi idare eder, veyahut da alemi, Esma-ül Hüsna'sıyla idare eder, dediğimizde, meselede ikilik çıkar.
Hayır. Yerin de, göğün de, nuru Allah'tır. Allah, bütün sıfatlarıyla, bütün her şeyi, kavramış vaziyettedir. Allah, bütün her şeyle, ilmen yakındır. Kudret ve kuvvetiyle yakındır. O yüzden, bütün sıfatlarıyla, bütün her şeyi, cem etmiştir. Sarmıştır. Ve her şeyin, en ince zerresine kadar, nüfuz etmiştir sıfatlarıyla. Allah'ın sıfatının, nüfuz etmediği, hiçbir şey yoktur. Allah, bütün kudretiyle, kuvvetiyle, alimliğiyle, hakkıyla, her şeye tecelli etmiştir. O yüzden, Cenab-ı Hak, alemi, komple, zatından, zatından, gayrı değil, zatının da, aynı değil, felsefesi noktasında, sonsuz isimleriyle, alemi idare eder.
Alemin bu noktada, idaresi, Cenab-ı Hak'ın, direkt, Esma-ül Hüsna'sı iladır. Burada sakın, şu noktaya düşmeyin. Esma-ül Hüsna'sı ile, alemi, idare eden, Cenab-ı Hak, Cenab-ı Hak, o Esma-ül Hüsna'sının içerisinde, Hak ism-i şerîfi de vardır. Ve bütün zerrenin, her şeyinde, Allah'ın bütün sıfatlarını görmek, mümkündür. Ve öyledir. Hiçbir sıfatın, üzerinde, hiçbir zerrenin üzerinde, hiçbir sıfat eksik değildir. Siz bir zerrede, milyonlarca, Esma-ül Hüsna görebilirsiniz. Siz bir zerrenin üzerinde, milyarlarca, adı konulmamış, Esma-ül Hüsna görebilirsiniz. Ve milyarlarca, Esma-ül Hüsna'nın, tecelliyatını da görebilirsiniz.
Daha ileri, alemin üzerinde, ne kadar isim varsa, hepsi de onundur. Bu isimleri insanlar koymuş olsa, dahi insanların koymuş olduğu, isimler dahi onundur. Bir alem düşünün, alemde isimli, isimsiz, binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca, hem bedensel, hem bedensiz, sayısız, sonsuz hücreler ve zerrelerin, kümesidir alem.
Ve her zerresinde, her zerresinde, Allah'ın sonsuz isimlerini, görmeniz ve mümkün, görmeniz ve bulmanız mümkündür. Ve her zerresinde, her zerresinde, bir müddet, bir müddet, sufi, seyri sülukunda, her zerrede, Muhammed Mustafa'nın nurunda görür. Bu da size bir dipnot olsun. Öyle bir anınız olur, öyle bir an gelir, her zerrede, Muhammed Mustafa'nın, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin nurunu görürsünüz. O yüzden, Hazreti Ömer gibi, kılıcınızı çeker, kim ona öldü derse, işte bu kılıcım, onun hakkını verir, dersiniz. Ama, bu hali aşan, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz, o da insandı.
O da her nefis, ölümü tadacaktır. O da ölümü tattı. Biz ebedi, ölmeyen, her an diri olan, her şeyi, elinin altında tutan, Allah'a iman ettir der, o farklı bir noktada durduğunu gösterir. Şimdi, alemin üzerinde bu manada, tek tecelliyat vardır. O tecelliyat da, Cenab-ı Hakk'ın, Esma-ül Hüsna'sıdır. Ve bütün Esma-ül Hüsna, zatından ayrı değildir. Bütün Esma-ül Hüsna, zatından ayrı değildir. Devam ediyoruz. Birincide, hak, alemdeki eşyayı, bir takım zorunlu bağlantılara, rabd ederekten, tabiri caizse, alemin, kendi kendisini, yönetmesine, izin vermektedir.
Bu, Arabi'nin sözü değildir. Hiçbir zerre, kendi kendisini yönetemez. İnsanın, zerrelerini değil, kendince, insanı ayırt eden şey budur.
insanın kendince, kendi kendisine, kendi kendisine verilmiş bir özelliktir. Bu, bu nedir? Bu, o kimsenin kendi ihtiyarıdır. Bu da, Allah'ın sıfatlarıyla örülüdür. Fiiliyatı yaratan neydi? Allah. Biz burada, alemin, kendi kendisine, yönetmesine, izin vermiştir dediğimizde, alem, kendi kendisine, kendinin, yolunu mu çizecek? Dışarıdaki incir ağacı, ben bu sene incir vermeyeceğim mi, diyecek kendi kendine.
Bunun arkasında, dini kabul etmeyen, bu alemi Allah yarattı, ve alemi, serbest bıraktı. Ve, Allah, bu aleme, hiç karışmıyor artık, diyen felsefe var. Şunu diyebilirsiniz, o felsefeye bakaraktan, buna karşı çıkıyorsunuz. Hayır. Böyle bir felsefe olduğu için, bunu reddediyorsunuz. Hayır. Alem, kendi kendisini, yönetecek noktada değildir. 2-3 hafta önce, alem, Allah'a neydi? Mecburdu. Aynı Arabi, başka bir konuda, alem, kendi kendisini, yönetecek diyebilir mi?
3-4 hafta önceki sohbette, Arabi ne diyordu? Alem, Allah'a mecbur. Madem ki, alem, Allah'a mecbur. Madem ki, Allah da, aleme mecbur. Öyle de değildi. Öyle değil mi? Hatırladınız mı? O zaman mecbur olan alem, mecburiyetten çıktı da, hürriyete mi kavuştu? Evet. İkincisi, tamamen farklıdır. Burada, Hak Teala, alemin sürekli değişen, kevni suretlerinin, esmal-i hüsna ve sıfatları, yani ezeli ve ebedi olan, suretler aracılığı ile, batinen yönetmesi ve tanzim etmesi, bu hakkın alemdeki her şeyi, ayağını sabiteler aracılığıyla yönetmekte olduğuna denktir.
Evet. Cenab-ı Hak bütün her şeyi, ayağını sabitesinde, ilk önce, yaratır ve oradan, yaratılan ayağını sabitede, yaratılanlar, emir alemine, emir aleminden, zahir aleme doğru iner. Ve Cenab-ı Hak yarattığı bütün her şeyi, sıfatlarının, tecelliyatındadır. Ve her zerrede de, sıfatlarıyla hakimdir. Ve her zerrede, Allah'ın sıfatları vardır. Her zerrede. Hiçbir zerre yoktur ki, Allah'ın bir sıfatı onda tecelli etmesin. Sufi mantığı, o yüzden varlığın her derecesine, edeple yaklaşır. Siz demiri, siz çimantoyu, siz toprağı, taşı, ağacı, suyu, herhangi bir şeyi israf edemezsiniz, ona kötü de davranamazsınız.
Kötü davrandığınız her şey, sıfatların tecelliyatıdır. Sıfata kötü davranırsınız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde, varlığa kötü davranmak hiç yoktur. Mesela siz hayvanlara eziyet edemezsiniz. Kuşlara, böceklere eziyet edemezsiniz. Siz karıncayı çiğneyemezsiniz. Siz taşa tekme atamazsınız. Siz bir ağacın dalını kıramazsınız. Siz bir hayvanı öldüremezsiniz. Bir sineği dahi katledemezsiniz. Siz bir yılanı çıyanı öldüremezsiniz. Asla! Siz hiçbir şeye hakaret edemezsiniz. Siz hiçbir şeye kötü söz kullanamazsınız. Siz hiçbir şeyi korkutamazsınız. Sufi edebidir bu.
Bir mümini korkutmak, bir insanı korkutmak günah kebârdır. Birisine yüzünüzü asmanız günah kebârdır. Birisine yüzünüzü ekşitmeniz günah kebârdır. Birisine çatık kaşta bakmak günah kebârdır. Evet, Sufi adabıdır bu. Sufi adabı.
Niçin? Suviler her zerrede Allah'ın sıfatlarını görmek zorundadırlar. Siz varlığın her derecesinde Allah'ın sıfatını görmek zorundasınız. Böyle olunca bu felsefe, bu nokta az önceki alemin kendi kendini yönetmesi noktasından farklıdır. Daha ileri Arabinin Esma-ül Hüsna aracılığıyla yönetmesinden de farklıdır.
Allah sıfatlarından ayrı değildir ama aynı da değildir. Ama bütün varlığı bu manada sıfatlarıyla tecelli etmiştir. O zaman bu farklıdır. Devam ediyoruz. Kur'an'da Allah göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizlere musahhar kıldı der. Evet, Cenab-ı Hak yerde ve gökte her ne var ise, varlık aleminde varlık olarak ne yaratıldıysa, varlık aleminde varlık olarak ne yaratıldıysa, hepsi de insana musahhar kılınmıştır.
İnsan, varlık aleminin, varlığın en yüce noktasında durur. En yüce noktasında. Bir ilahiyat profesörü televizyonda insanı ahseni takvim üzerine yarattım derken, işte uzayda da insanlardan daha üstü varlıkların olabileceğine ne alakası var ya filan dedi televizyonda kaldım.
Kendinden haberi yok. Uzayın istediğiniz derinliklerine gidin, insandan daha mükemmel bir varlık göremeyeceksiniz. Varlık aleminin içerisinde bedenleşmiş olan ne kadar varlık var ise, bütün hepsi de önünüzde tam tekmil geçse, hiçbirisinin içerisinde ahseni takvim üzerine yaratılmış bir insan gibi bir varlık göremeyeceksiniz.
Ama seyir-i sülükten eksik ve noksan olan, aslında tasavvufi ıstılahta cahil olan, tasavvufi ıstılahta Hz. Allah'ın ayeti kerimede kör olarak nitelendirdiği insanlar bunu görmekten uzaklar. Çünkü sufi eğitim noktaları kapatıldığından sufi eğiticiler ne yazık ki o seyir-i sülükte yetiştiremediler insanları. Ve köşeleri, kürsüleri, seyir-i sülük eğitimi almamış zahir bilginlere kaldı işte.
O zahir bilginler de manaları olmadığından, seyir-i sülükü olmadığından, birinci kat gökte, ikinci kat gökte, üçüncü kat gökte, beş, altı, yedi, buralarda kimler yaşıyor? Bu alemde nasıl varlıklar var, nasıl, varlığın hangi boyutlarında neler var, bunlardan habersizler. Seyir-i sülükleri yok. Rüyalarında bir sefer Hz. Peygamber'i görmemişler. Rüyalarında bir sefer Hz. Piri görmemişler. Bir seferlik olsun bir, bunu eleştirecekler şimdi, lafı oraya bağladın yine diye. Kabir haline dair vukufiyetten uzak, manadan uzak, mana aleminden de uzak. İşin sadece ezber noktası, okuma noktasında olanlar, hal olarak oraya nüfuz etme noktasında olmayanlar. Çünkü nüfuz edebilmiş olsa, mesela cennetteki varlıkların varlık derecesini bilmiş olsa, veyahut da cehennemdeki varlıkların varlık derecesini bilmiş olsa, veyahut da beşinci gökteki peygamberlerin ve meleklerin varlık derecelerini bilmiş olsa,
veyahut da Arşala'daki, Arşala'nın etrafındaki meleklerin varlık derecesini bilmiş olsa, veya Arşala'nın varlık derecesini bilmiş olsa, veya varlık derecelerinin içerisinde seyr-i sülûk yapıp, o varlık derecelerindeki varlıkların insanla karşılaştıklarında, insanı kamille karşılaştıklarında, onların insanı kamillere nasıl temanna ettiklerini, nasıl onlara selam durduklarını, Allah'ın varlık aleminde yaratmış olduğu bütün varlıkları, insanı kamile musahhar kılıp, insanı kamili Beytullah'ına götürüp, Beytullah'ın da bütün o varlık alemini,
o insanı kamilin gözünün önünden geçirdiğini, o insanı kamilin önünde, o insanı kamile o varlık alemine, ve varlıktaki o insanlara, varlıktaki o varlıklara, insanı kamilini gösterip, Allah'ı şatahat ettiğini, ve bütün varlıkları, o insanı kamile bu noktada, musahhar kılıp, ona temanna etmelerini emrettiğini, görmüş, bilmiş olsalardı, uzayın başka derinliklerinde, şöyle insandan daha üstün, daha varlıklar vardır, deme, gafletini ve cahilini göstermezlerdi.
Ama, ayet-i kerimedeki gibi, kitap yüklü eşekler, öyle olunca, uzayın derinliklerinde, karanlıklarında, insandan daha mükemmel bir varlık arıyorlar. Melekleri, cinnileri, insandan daha mükemmel varlık, diye birisi anlatıyor. Profesör, ilahiyat fakültesinden. Melekler, insandan daha mükemmel varlıklarmış. Evet, göklerde ve yerde olan şeylerin, hepsini sizlere musahhar kıldı. Göklerde ve yerlerde. Çoğul. Evet, ayet-i kerim öyle. Gökte değil, yerde değil. Göklerde ve yerlerde. her ne var ise, bütün ne var ise, size musahhar kıldı.
Ayet-i kerime, bana, sana değil, size. İnsanlara. E bunun içerisinde, tabi insanı kamil noktasına gelen kimselere, muhakkak, o musahhariyetlik daha geniştir. Şu halde, alemde ne varsa, hepsi de insanın tesiri altındadır. Eyvallah. Ama bu gerçeği ancak, alim olan insanı kamil bilir. Eyvallah. Ve bunu bilmeyen, kimse de cahil kalmış olan, insanı hayvandır. Eyvallah. Bizim bilgimiz şu anda, ilmel yakin. İlmel yakin olarak biliyoruz ya, hayvanlıktan kurtuluyoruz. Arabiye göre, insanın kemali ve ona tahsis edilmiş olan, yüksek mertebe, onun, mikrokozmik tabiatından başka bir deyimle, onu cem etme yeteneğindendir.
Fizik olarak eyvallah. Göz bebeği insan için neyse, insan da Allah için odur. Ve görmek ile eş anlamlı tutulmuştur. Göz bebeği insan için neyse, yani göz bebeği insan için neyse, gözünün bebeği çok kıymetli, öyle değil mi? Onunla görüyorsun çünkü. İnsan da Allah için odur. Allah için de insan o kadar kıymetlidir. İnsanın en kıymetli yeri göz bebeği ise, ne kadar kıymetli ise, Allah'ın da göz bebeği insan hükmündedir.
Öyle diyelim. Allah'ın göz bebeği de insandır. Çünkü Arapça'da göz bebeğine, gözdeki insan denir. İşte bunun için insan denilmiştir. Zira Hak Teala yarattıklarına, onun aracılığıyla bakar ve rahmet eder. Hak Teala yarattıklarına, onun aracılığıyla bakmaz. Allah her şeyi görür ve işitir. Ama Allah, insanın gözünden de bakar. Allah, insanın gözünden de tamaşa eder. O zaman, Cenab-ı Hak, görme noktasında, insana muhtaç değildir. İnsanı kamile de muhtaç değildir. Görme noktasında, insan Allah'a muhtaçtır. İnsanı kamil de Allah'a muhtaçtır.
Ve insanı kamil, Allah'la görür. Allah, insanla görmez. Allah, insanla da görür. Allah, insanla görmez. Allah, sadece, insanı kamille görmez. Allah, insanı kamille de görür. Ama insanı kamil, Allah'la görür.
İnsanı kamilin, kendi kendine görebilme yeteneği yoktur. Allah, gösterirse, insanı kamil görür. İnsanı kamil, Allah'a mecburdur. Allah, Allah hiçbir şeye mecbur değildir. Arabinin şu sözüyle bitirelim. Hakikatta biz kullarız. Ve Allah-u Teala bizim Efendimizdir. Ama bil ki, sen ya da ben, insan dediğimiz vakit, biz onun aynı oluruz. Aynı dediği, gördüğü, görüntüsü, görünme. Evet, insan bu manada, Adem suretinde yaratılmıştır. Pardon, insan bu manada, Allah'ın suretinde yarattığı bir surettir. Bu manada, Allah'ın, kendi suretinde yarattığı bir varlık olduğundan, Allah, Allah, kuluyla görür.
Kuluyla da görür. Ama Allah'ın görmesi sadece, kuluyla değildir. Madem ki Allah'ın her şeyle, donatmış olduğu insan, onun mükemmel sureti durumundadır. O halde, insan hakkında ne söylenirse, en azından belli bir anlamda, Allah için de söylenebilir. Eyvallah. Belli anlamda. Bu da insan, haktır hükmüdür. İnsan perde gerisinde haktır. Ama Allah değildir. İnsan perde gerisinde haktır. Yani, hakkın sıfatlarının tecelli ettiği, hakkın sıfatlarının, cem olduğu, noktadadır. Bu manada, haktır. Biz insanın üzerine baktığımızda, hakkın sıfatlarının hepsinde, tecelliyatını görebiliriz.
Bu manada, insan, haktır. Bunda bir sıkıntı yok. O yüzden, insanın hiçbir şeyse alınamaz, satılamaz, hiçbir şeyinden menfaat güdülemez. O yüzden, sufiler, insanlara menfaat, gözüyle, mantığıyla bakmazlar. O yüzden, sufi anlayışı, eşinden cinsel ilişki olarak, menfaatlenmek olarak görmez. Onu, bayığılık ve aşağılık olarak görür. O yüzden, insan, sufilik manasında, eve ekmek getiren varlık değildir. Eve su getiren varlık değildir. İnsan bu manada, evde bulaşık yüken varlık değildir. İnsan bu manada, çocuklar doğuracak, doğurma makinesi manasında değildir.
Sufi manteletesi açısından. İnsan bu noktada, sufi manteletesi açısından, hakkın sıfatlarıyla, tam teşekküllü, tecelli etmiş halidir. Hak sıfatlarıyla, onun üzerinde tecelli ettiyse, ve siz her an, bu manada etrafınıza bakıyorsanız, insanı kamil olmuşsunuzdur. Birçok ilerisi, insan, bu alemdeki bütün varlıklarda, Allah'ın sıfatlarının, tecelliyatı olduğunu bildiğinden, her şeye hürmetli ve merhametli davranır. Sufi manteletesi açısından, alemdeki bütün her şeye, merhametli ve hürmetli davranmanın sebebi budur. Siz, affedersiniz, insansınız, sizin defi hacetiniz dahi kıymetlidir.
Onu, onu orta yapıp, bırakamazsınız, onu toprakla gömmek zorundasınız. Siz, küçük abdestinizi bozarken dahi insansınız, ve küçük abdestinizi bozarken, hayâ ve edeple bozup, onu saklar ve örtersiniz. Çünkü sizin, defi hacetiniz dahi kıymetlidir. cinni taifesi, sizin defi hacetinizi yemek ister.
Siz bunu bilmezsiniz. Defi hacetiniz dahi kıymetlidir. Hz. Peygamber tırnağını dahi gömmüştür. Hz. Peygamber saçının bir telini dahi gömmüştür. sakalının bir telini dahi gömmüştür. Onun üzerinde cinni taifesinin kıyametleri kopmuştur. Bir tek sakalından, birisinin sakalı çıkmayan bir kimsenin, yanağını çizer, yatırır içerisine.
Sahabenin sakalı çıkar. Bu kadar kıymetlidir. Saçının bir küçücük bir telinden, saçı çıkmayan bir sahabeye yatırır, keser, oraya bir tane saç koyar, saç çıkar. Sahabenin başında, kıymetlidir. Sünnettir bunlar. Bunlar, sufilikte, edef ve adaptır. O, Hz. Peygamber'in bir yudum içtiği sudan, bütün herkes içmek ister. Neden? Onun artığı daha kıymetlidir. O çünkü, varlıklı, varlığın efendisidir. O, varlığın peygamberidir. Şimdi çıkacak bir televizyona yine birisi, onu oradan duyduğum için, böyle cevap veriyorum. Diyor ki, Hz. Peygamber'in suyunda ne varmış?
Evet. O, varlığın en yüce noktasında durduğunun, farkında değil çünkü. Evet. Peki, insanı kamil olan insan ile, hak arasında temelden bir fark yok mudur? Aslında, insanı kamil, sonuçta insandır yine. Onu, varlığın yüce boyutuna çıkaran, Allah'tır. Ve o, sonuçta mahluktur. Allah, Haluk'tır. İnsanı kamil, insanı kamil olan insan ile, hak arasında, o yüzden muhakkak fark, vardır.
Siz hemen olmaz mı diyeceksiniz ama, sizler en yücesiniz ve Allah da, sizlerle beraberdir diyecek. Evet. Bu noktada insan, insanı kamil noktasında, en yücedir. Ama ve lakin, Allah da, o en yücelerle beraberdir. Bakın, beraberdir. Allah'ın, beraberliğin, en yüce noktasıdır. Hakkel yakin noktasında, beraber yakın olmak. Beraberiz. Aynı değiliz. Yakiniz. Aynı değiliz. Bir mürid, bir mürşide ne kadar yakin olursa olsun, aynısı değildir.
Bu, müritlik öğretisidir. Bir mürid, üstadının, isterse ciğerinin içini bilsin, aynı değildir. Mürid, edebini muhafaza eder, korur. Üstadının, manadaki sırrına, ermiş olsa dahi, o aynı değildir. Üstadı, orada oturduğu müddetçe, edebini korumak zorundadır.
Hiçbir şey, hiçbir şeyin, aynısı değildir. Bunu unutmayın. Hiçbir şey, hiçbir şeyin, aynısı değildir. Allah, yakinliğini, Allah, beraberliğini, kendi yardımıyla, arttırdıkça arttırır. Ve kul, mana noktasında, Hakk'a yakın olmak için, koştukça koşar. Koştukça koşar. Bu sonsuz bir koşudur. Ama, o koşuda, bilir ki, o hiçbir zaman, Hakk'ın, aynısı olmayacaktır. Hak olmayacaktır yani. Hak'tır, ama o, bu manada, Allah olmayacaktır. Allah olmayacaktır.
Şibli, güzel bir örnekleme yapar. Eski sufilerden alıntı yapalım. Bu örneklemeyi, Arabi'de de görürsünüz. Aynı örneklemeyi, işte başka, sufilerin eserlerinde de okuyabilirsiniz. Şöyle derler. Demir, ateşe girer. Yanar, yanar, ateşin rengini alır. Ateşin halini de alır. Değdiği yere yakar. Ve demir, o esnada, haykırsa, ben ateşim dese, hakkıdır. Ama, o demir ateşten çıkınca, ben ateşim dese, hakkı değildir. Çünkü, ateşten çıktığında suğur, demir hüviyetini alır yine.
O kimse, yakin, yakin olsa, yakınlığın vermiş olduğu sarhoşlukla, enel hak der. O sarhoşluğu geçerse, ve birisi ona dese ki, enel hak dedin, tövbe estağfurullah, öyle şey söylenir mi der. Ama o sarhoşluğu, müddetince, enel hak demesi, onun hakkıdır. O sarhoştur çünkü, ayılmamıştır. Ayılmadığından dolayı, onu söyler, buradan da, hallaca Mansur'a bir, inşallah, atıfta bulunalım. Arabinin bu tefsiri oldukça, orijinal bir tefsirdir. Bilinen bütün tefsirlerden çok, farklı bu tefsir için, ne düşünürsünüz?
Arabinin farklılığını kabul ederiz. Arabinin bu noktasını da kabul ederiz. Biz de bu son pasaja, katılanlardanız. El-Fatiha, ma selamat. Amin. Sorularınıza bakamadım. Mesnevi de okuyamadık. Hakkınızı helal edin. Ama konu çok güzeldi. Siz de takdir edersiniz ki, bu güzel konuyu da sonuna kadar bağlamak istedim. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi