Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 28 Ocak 2013 · 1:16:38
Selamun aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, inşallah, Cenâb-ı Hakk'ın gecenizi hayırlı eylesin, inşallah, ayınızı, yedinizdürüm, hamurla hayırlı eylesin, inşallah, enstrüman çalma, günahlı, günahlı olduğunu işitti, kimisinin caiz, eğer günahlı, Aksim, caiz ise ilahiler neden, enstrüman bir şey, ne söylüyorsunuz?
Ooo, bu okuduğum soruyu hemen şimdi söyleyebilirim, bu noktada caizdir diyenler var, caiz olmadığını söyleyenler var, işte caizdir diyenlerin değişik açıklamaları var, tasnifi var, uzun mu mesele? Yine bilim inşâAllah, bakın, din yapılan her iş ve düşünülen her şey var, kim imanını eylemlerinden, inancını uğraşlarından ayırabilir?
Kim saatlerini önüne serip, bu Tanrı için, bu kendim için, bu Nuh'un için, şu da benim için diyebilir? Ahlakını bir merasim üniforması gibi taşıyan insan, çıplak dolaşsa yeğilir, günlük yaşamımız, tapınağımız ve dinimizdir. Ve eğer Tanrı'yı bilmek isterseniz, bilmece çözmeye girişmeyin, onun yerine çevrenize bakın, onun çocuklarınızla oynarken görecek, onun çiçeklerle gülümsediğini, sonra doğrulup ağaçlara da el salladığını göreceksiniz.
Halil Cibril 1883, filozof şair, kader ile ilgili çözüm öneridir. 1- Kut-ha-siyang, Allah ile şeytan arasındaki fark, unutulup hayat ile ölüm de bir kenara bırakılınca, insan artık yerdense transmitesyon ile tamamen bir olur. Artık o, hiç bir engel ile karşılaşmaksızın istediği yere gider.
2- Taum, Allah'ın bütün alemi bizzat bütün alemin içine saklamak yerine, yalnızca küçük şeyleri büyük şeylerin içinde saklamaya çalışmaktadır. Allah'ın zihninde hürriyete yer yoktur. Çünkü antolojik açıdan olayların meydana gelişi, mutlak bir zorunlu olarak, taum'un kesin faaliyetiyle tespit edilmiş olur. Bundan kimse kaçar. Bunu ancak kutsal insan, insanı kâmî ile başar diyoruz. 3- Arabi, ihsan kalındığı sürece, ihsan mı insan mı? İnsan. İnsan kalındığı sürece buna güç yetmez. Ama eğer insan fenâme tepesine erişir de, Hakkın zatında yok olur ve kendisi de benliğinden ve nefsinden iz kalmayacak kadar hakla bulunursa mümkündür. Tabidir ki böyle bir şey ancak en kâmî istidâda sahip kimselere nazimdir.
Malumdur ki kendi mutlak gücü, aracılığıyla Allah'ın alemi, eşyayı ve insanları yönettiği ve her şeyi bilediği şeyi yapmaya mecbur ettiği fikri Yahudilikte ve İslam'da doğaldır. Herhangi bir müşkilata yol açmaz. Ama bunun tersi, yani âleminde Allah'ı mecbur tutmakta olduğu fikri sağduyunun, idrakinin ötesinde kalır. Bu fikir ancak ve ancak Arabi felsefesini bilen, onu zahiren küfürmüş gibi gözüken bu ifadesiyle gerçekten de ne anlatmak istediğini görebilir bu.
Anla. Arabi anahtar kavramlar. Alemin Allah'ı mecbur tutması nedir? Bütün cemaatten özür dilerikten bir çay isteyebilir mi? Din, tabi arkadaşlar, kardeşler bu sorulara ve bu tip sohbetlere alıştılar. Zaten bazı arkadaşlar alışkınlardır.
Bunun devamiyetini istiyoruz zaten. İnşallah önümüzdeki haftaya değil mi? Önümüzdeki hafta yaratılışı konuşacağız değil mi? Onu da bugün ben komşuma rica ettim dedim. Konu belirleyelim. Ben çünkü bu sorularla kendime de bir teşvik olmuş oluyor. Kuşuma gidiyor. Konu belirleyelim. Cemaat'a da bir konuyu söyleyelim. O konu üzerinden arkadaşlar da kendilerini de bir çalışma yapsınlar. Fikri bir tabiri caizli jimnastik yapsınlar. İncelesinler. Onlar da soru sorsunlar. Noktasında duruyor. O yüzden önümüzdeki hafta yaratılışı konuşacağız. Sohbet konusu yaratılışı.
Yaratma. Yaratılmış halik. Halik etmem. Bundan konuşacağız inşallah. Din yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Kim imanını eylemlerinden, inancını uğraşlarından ayırabilir? Soru işareti. Bu imanın kemal noktası. Ey iman edenler, iman ediniz.
Ayet-i kerimesinin tecelli ettiği yerdir. Bütün dini inanış sahipleri, dini inanışlarını bir kısmı tapınaklarına hapsetmişlerdir. Bir kısmı kutsal aktettikleri bölgelere, yerlere hapsetmişlerdir. Bir kısmı sadece aklına hapsetmiştir. Bir kısmı sadece kalbine hapsetmiştir. İslam imanı tarif ederken, kalp ile tasdik dil ile ikrar verir. Dil ile ikrarı biz hep şöyle anlarız. Bir kimsenin diliyle iman ettiğini beyan etmesi olarak kabul ederiz.
Şimdi bunu yazan, ben görmüyorum şu anda kendisi sütunun arkasında, içinden gülüyordur bana. Bunu bana sordu, ben bu sorunun gerçeğini tahmin ettim. Ben de dedim ki, kalp ile tasdik dil ile ikrardır dedim. Dille ikrar etmek gerekiyor mu dedim. Gerekiyor dedim, yürüdüm ben. Dil ile ikrar etmek gerekiyor. Ama bir kimse konuşamıyor. Dil ile ikrar derken burada, talibin içi imanı zahire taşıyan bir olgudur. Talib bana bak. Ne gördün?
Ne gördün? Niye andırıyordum sana? Ne andırıyor sana? Öfkemi andırıyordum. Öfkeliyim dedim mi ben? Ne yapacağım ben? Vuracağım sana. Dedim mi vuracağım diye sana? Ama anladım bunu değil mi? Siz anladınız değil mi? Gördünüz mü benim yaptırdığımı? İlk önce böyle kaldırdım, çattım kaşlarımı. O dedi ki, öfkelisin. Sinirlisin. Öbür düne de böyle elimi geriye doğru çektim. O da dedi ki, vuracağım ben. Konuştun mu? İkra, baktaki duygunun, baktaki algılayışın ve anlayışın dışa yansımasıdır. Bu ayağınız da olur.
Bu gözünüz de olur. Bu eliniz de olur. Bu kulağınız da olur. Bu ayağınız da olur. Bu cinsel uzvunuz da olur. Bu vücudunuz da olur. Bugünkü dilde ona ne diyorlar? Vücut dili. Vücut dili. Tasdik, dil ile ikrar. Ama buradaki dil ile ikrarı biz, bütün ümmet-i Muhammed olarak, büyük bir çoğunluğumuz, dil ile sadece aktarmak olarak söylüyoruz.
Yani biz kimse bir Müslümanım dediğinde, evet biz onun Müslüman olduğunu bileceğiz. Ama iman, iman bu, la ilahe illallah Muhammeden Resulullah demek, oradan içeri, iman kapısından içeri giriş anahtarı. Giriş anahtarı. Burada şimdi Şafii Maliki Hanbeli uleması, fiiliyatları, amelleri imanın içerisine koymuş.
Namaz kılmak, imandan bir parça. Oruç tutmak, imandan bir parça. Hacca gitmek, imandan bir parça. Zekat vermek, imandan bir parça. Getirin tahtayı bak. İmandan bir parça ne? Tabağı görüyorsunuz değil mi? Tabağın içerisinde bölümler var. Bu namaz kılmak, bu oruç tutmak, bu hacca gitmek, bu zekat vermek, bu kelime-i tevhid getirmek. Bu parçalar toplandığında iman bütünleşti. Parçadan birisi eksik, imanı eksik kaldı. Fiiliyattaki eksiklik, imanı eksiltti. Ameli bir eksiklik, imanı eksiltti.
Hanefiler ise şöyle düşünüyorlar. Bu bütün, bu çünkü Arabi düşüncesine daha uygun benim söylediğim şimdi. Bu bütün, bu bütünün içerisinde namaz kılınırsa burası siyahtan beyaza döndü. Oruç tutulursa siyahtan beyaza döndü. Zekat verilirse siyahtan beyaza döndü. Hacca gitti, siyahtan beyaza döndü. Ve önemli olan bu bütünün beyazlaşması, bütün. Biz şimdi imanı bütün olarak algıladık. Şimdi Şafii Maliki Hanbeli Uleması imanı bütün olarak aldık.
Şuradan namaz diyelim. İşte oruç, ibadetler. Eğer bunun bir tanesi yoksa bu imanı eksiltti, sildik. İmanı böyle algılıyorlar. Bütün bir kimse namaz kıldığı bizim ibadetlerle, amellerle bakış açımız bu. Ben bu bakış açısına sahip.
Bu bütün orucu da koydu, burası da nurlandı. Geri kalan karanlıkta daha. Bunu tarif ederken bir elma bütün. İbadet ettikçe o kimsenin imanını yaşadıkça elma olgunlaşıyor, eriyor. Öbürkünün elma ibadet ettikçe parçalar tamamlanıyor. Bu benim için çok cezbedici değil.
İman bir bütün. İnsanların amellerinde eksiklikler olabilir. Ama iman eksikliği ve fazlalığı kaldırmaz. Bir kimse ya iman etmiştir ya etmemiştir. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en Muhammeden abduhu ve resuluhu dedi mi bir kimse iman etmiştir. Namazın farzına inanıyorsa, o kimse namazı kılamadıysa, terk ettiyse biz ona kafir diyemeyiz. Şafiye göre biz ona kafir diyebiliriz. Bir hadis-i şerif namazı kasten terk edenin dini yoktur. Namaz dinde son kaledir. Orası yıkıldı mı o kimsenin dini yıkılır. Bunun dayandığı hadis-i şeritler o. Ama bunun dayandığı hadis-i şeritler var mı? Var. Ne?
Kim la ilahe illallah Muhammeden Resulullah dediyse onu küfür ile itham etmeyiniz. Kim onu küfür ile itham ederse o küfür üzerine ölür. Tehlikeli bir şey. O zaman biz la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyenin imanını kabul ettik. Şimdi yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. O zaman din insanın hayatını çepeçeve çevreler.
Çepeçeve çevrelemesi demek onun günlük hayatının her noktasında ve dairesinde din olması gerekir. Bu İslam'ın felsefesidir, düşüncesidir. İslam, İslam o kimsenin hayatını ana rahmine düşmezden önce çevrelemeye başlar. Kiminle? Annesi babasıyla. Ve o çocuk, o birey ana rahmine düştükten itibaren din ile yoğrulmaya başlar. Annesi babasının kanalı ile. Ve o çocuk, o birey doğduktan sonra bu din ile uğraşması, ilgisi devam eder. Ve din onun için bütün hayatını çevreler. Bu İslam'ın felsefesidir.
Bir kimsenin imanı bakışında dahi tecelli eder. Bir kimsenin imanı konuşmasında, yürümesinde, tutmasında, çay içmesinde, şuraya gelmesinde, gitmesinde, sokakta yürümesinde, çöp dökmesinde, çöpe bakmasında, çöpe tekme vurmasında, günlük hayatını, bütün fiiliyatını çöpe çevreler. Fakat İslam dünyasında algı böyle değildir tam olarak. Biz yaşadığımız gibi iman ederiz. Bizim en büyük eksikliğimiz budur. Biz inandığımız gibi yaşamayız. İnandığımız gibi yaşayamayız çünkü. Nefsimiz ve şeytan, içerideki ve dışarıdaki nefis ve şeytan, bizi inandığımız gibi yaşamaktan alıkol. Yeniliriz ona.
Ve aslında bu imanın tam kemal ve tam merkez noktasıdır. Şu söz. İnsanları hop oturtturup hop kaldıracak bir şeydir. Ve imanını gösteren ayna gibidir bu. Din yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Bunu başka bir taraftan bakarak insanın yaptığı her şeyi yeni bir din olarak algılayabilir misin? Evet. Şimdi bunun yüzde eşya yer nedir?
Senin ilahi manada iman etmiş olduğun din ve kuralları ile senin yapmış olduklarını karşılaştırdığında aslında senin iman edip etmediğin bu karşılaştırma esnasında çıkar. Senin dinin yalan söyleme demiş. Sen yalan söylüyorsan kendi dinini olgunlaştırıyorsun. Kendi dinini kuruyorsun sen. Sen kendi kendine şöyle diyorsun. Şu x kimse gelirse buna yalan söyleyeyim, y kimseye yalan söylenmez. Sen kendince yeni bir din oluşturuyorsun. Yani sen kendi kendinin Rabbi oldun. Buna bir açıdan, bu açıdan bakabiliriz buna. Ve o kimsenin hayatı, düşünceleri, tavır ve davranışları kendi dini oldu.
İşin daha enteresan noktası, herkes kendi dinini yaşıyor. İlerisi, herkes kendi Tanrısına veya kendi Rabbine iman ediyor. İlerisi, herkes aslında, aslında demeyeyim büyük bir kısmı kendisine Rab ilan etmiş vaziyette. Yeryüzünde bir sürü Ramlar dolaşmakta.
Allah Kur'an için diyor ki, İşte size hidayet için gönderilmiş bu kitap. Buna uyur. Kim kitaba ve gönderdiğim peygamberlere iman eder onları uyarsa, onların hidayetlerini arttırır. İslam olarak düşündüğümüzde, bizim iman ettiğimiz Allah, ve bizim iman ettiğimiz peygamber, bir kitap var ortayaca, ve bir peygamber var, ve onun getirdikleri var. O burada duruyor. Ve biz diyoruz ki, onun önünde eğiliyoruz. Sana iman ettik.
Biz de iman edilen kaideleri ve kuralları yapmıyoruz. İman dil ile ikrar oldu mu? Olmadı. Neçin? Biz ona inandık dedik ama, onu yerine getiremedik. Getirmedik. Ve, şu söz, bizim imanımızın hangi kemal noktasında bulunduğunu gösteriyor. Oturun, tefekkür edin. Günlük hayatınızda, günlük işleyişinizde, sizden nasıl davranılması gerektiğinde, siz nasıl davranılınız? Eğer bu direğe iman ettiysek, bu direği Kur'an ve Sünnet olarak gördüysek, onun bizden istedikleri var.
Biz onun bizden istediklerini yerine getirdik mi, getirmedik mi? Getirirken nereye kadar getirdik? Getirmeyişimizdeki sebep neydi? Getirmeyişimizdeki sebep ne? Sebep neyse, o bizim ilahımız oldu. Şu üç cümle, insanın alnına, kalbine, ruhuna yazacağı cümleler.
Din yapılan her iş ve düşünülen her şeydir. Ya kendince bir din oluşturdun, yaptığın her şeyi kendince diyorsun ki, benim dinime uygundu, sen ilah oldun. Ya da bir ilah kabul ettiysen, o ilahın senden istedikleri varsa, onları yerine getirmediysen, o zaman iman edip, dil ile ikrar etmeyenlerden oldun. Hani Kur'an'da örnekler vardır. Cenab-ı Hak Yahudilere, Cumartesi gün balık tutmayın demiş. Cumartesi gün balık tutulsan olacak, pazar gün tutulmasan olacak değil mi? İmanın, imtihanın. Yahudiler Cuma gün ağları atmışlar, selmişler. Hesapta Cumartesi gün tutmuyorlar. Cumartesi gün ağları toplarlarmış.
Yani, Cumartesi gün şeye çıkmadılar. Atmadılar yani. Bunu Cuma'dan atarlarmış. İmanla alakalı, Kur'an-ı Kerim'in içerisinde değişik böyle unsurlar var. İnsanlar kafalarına bastırdıklarında, kafasına uymuyor, aklına uymuyor. Bizim üç beş tane de sivri zekalı, profesör veya din adamı çıkıyor, İslam dini akıl dinidir diyor. İslam dini akıl dinidir deyince, akla uyumayanlar atacağız biz. Yani İbrahim'in ateş yakmadı, ateş yakmaz mı? Aklına uymaz, kurafet edeceğiz, atacağız biz. Aklımıza uymadı çünkü. On iki tane gezegenden bahsediyor, Kur'an-ı Kerim. Dokusunu bulmuşlar, atacağız. On iki tane gezegen mi olabileceğiz?
Veyahut da, birileri çıkıp da, işte İslam'ın hukukuyla alakalı, ileri geri konuşuyor, aklı mantığa uygun değil, bu zaman atıyor, atacağız. Şimdi meseleyi toparlayalım. Din, insanların yaptıkları iş ve düşüncelerin tamamını kapsar. Din sadece camide değil, din sadece Havra'da değil, din sadece Kilise'de değil, din sadece tapınaklarda, mescitlerde, din sadece tekkede değil, tekkenin bahçesinde değil. Din her yerde ve her şeyde. Ya senin dini, kendi oluşturduğun bir din, ya da Allah'ın dini ikisinden biri. Kim saatlerini önüne serip, bu Tanrı için, bu kendim için, bu ruhum için, şu da benim için diyebilir. Kim diyebilir bunu? Hiç kimse diyemez. Diyenler olabilir mi?
Olur. Kimler demiş? Museviler demiş. Kimler demiş? İseviler demiş. Kim demiş? Budistler demiş. İslam, Muhammediler, bu kavramdan dışarıda. Muhammediler için hayat, komple Allah için. Onun için. Ayet-i kerimede ne diyor? Ey Muhammed, de ki, benim namazım da, orucum da, hayatım da, ölümüm de, Allah için. Benim ibadetlerim, ve hayatım, ayet-i kerime. Hayat, o zaman, hayatın kendi içerisinde, kendi dairesinde, Allah için olmayanlar var ise, onun o yaptığı şey, münafıklık oluyor.
Şirk, senin hayatının her anı, Allah için olmalı. Evlenmen, boşanman, yemem, içmen, nefes alman, yürümen, ibadetin, konuşman, tavır ve davranışların, dünyanın üzerindeki adımların, her şey, Allah için olmalı. Nefsin için değil, kendin için değil, Allah için olmalı.
Soğuktan korunman, Allah için olmalı. Sıcaktan kaçınman, Allah için olmalı. Yemek yemen, Allah için olmalı. Oruç tutman, Allah için olmalı. İftarı, Allah için olmalı. Ay içmen, Allah için olmalı. Çayı söylerken, beni uyarsın, Allah'ın hukukunu ve hükmetini anlatırken, insanlara daha iyi aktarabilmek için çayı ister.
Nefsin çay istediğinden dolayı değil. Çayın içinde kafein var, uyarıcı. Çay iki tane içerseniz, sizi uyarır. Üçüncüyü içerseniz, sizi uyutur. Önüncü, beşinci, sizi iyice gevşetir, dinlendirir. Uyku. İki bardak çay, sizi uyandırır. Gözünüzü açar. Yolculuklarda araba kullananlar, yolda üç bardak çay içmeyin. En fazla iki bardak için. Aslında bir bardak sizin için, araba kullananlar için daha ehlendirir. İkinci bardak falan içmeyecek. Bir bardak içecek. Örnek.
Şimdi, mümin için, hayatın başlangıcından sonuna kadar, her şey Allah için olmalı. Bu imanın kemal noktası. O yüzden, biz, günlük saatlerimizi önümüze koyduğumuzda, eğer ki, Allah için olmayan bir yer var ise, ona tövbe etmeliyiz. İkinci olmayan saatler olur, o yüzden beş vakit namaz vardır. Ne der Hz. Peygamber sallallahu ve selam hazretleri? Mümin iki namaz arasındaki küçük günahlarını namazda affettirir. Niçin? O iki namaz arasında, o saatlerin içerisinde, ola ki nefsimize kaydırdığımız, ola ki berniğimize kaydırdığımız, ola ki Allah için olmaktan uzaklaştığımız, anlar, düşünceler, eylemler, fiilyatlar olabilir.
Namaz bunu örter, tedavi eder. Namaz bunu hayra çevirir. Rengini değiştirir onu. O karanlıkken namazla aydınlığa döner. O karanlıkken zikir ile nura döner. O karanlıkken tövbe ile temizlenir. O zaman Muhammediler için, gerçek Muhammediler için, günün yirmi dört saati Allah için olmalıdır.
Buna şimdi diyeceğiniz ya, uyumakla Allah için olan olur mu? Evet. Ertesi gün ki ibadetlerinizi ve ertesi gün hayatınızı daha kaliteli götürmeniz için uyumanız gerekli. Allah için uyuyacaksınız. Allah için uyuyan ne yapar? Yatmazlar önce abdestini alır, öylesi yatar. Ve böylece onun yatışı Allah için olmuş olur. Ve ibadet hükmünde olur. Allah için olur ve ibadet hükmünde olur. Bakın Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin günlük hayatına, günlük hayatında abdestsiz yere basmamıştır. Abdestinin bozulduğu yerde abdest almıştır. Komple alçın yaşamıştır. Hiçbir zaman doymamıştır.
Hiçbir zaman ertesi gününe bir akcep ayırmamıştır. Hiçbir zaman ertesi gününe bir hurma ayırmamıştır. Hiçbir zaman ertesi gününe bir buğday tanesi ayırmamıştır. Bunu kendi nefsine harcamamıştır. Kendisi aç yapmıştır, açları doyurmuştur. Bütün hayatı Allah için yaşamaktır. Ahlakını bir merasim üniforması gibi taşıyan insan çıplak dolaşsa yeğilir.
Yani ahlakı o kimsenin üzerinde duruyor. İçine sinmemiş. Kalbine oturmamış. Onun düşüncesine yerleşmemiş. Düşüncesine yerleşmeyince hiç kimsenin görmediği yerde hırsızlık yapabilir. Etrafında tanıdık bir kimse yoksa yalan söyleyebilir. Yolda bir kadın ona hiç kimsenin olmadığı yerde gel derse gidebilir. Birisi cazip bir teklifle baş başa kaldığında bir haram teklif ederse çok cazip bir şekilde tanıdık kimse yoksa onu kabul edebilir.
Onun ahlakı üniforma gibidir. Yeni bazı sufi kardeşler vardır. Tekkeye geldiklerinde kendilerini çok mazmut, çok makul, çok malum, çok ehil noktaya tutarlar. Bu terbiyenin başlangıcında normaldir. Ama bir müddet sonra o makul ve malum adam eve gittiğinde eşine hakaret ediyorsa, eve gittiğinde çocuklarına hakaret ediyorsa, dışarı çıktığında yanı başındaki arkadaşa, yoldaki komşuya etrafına hakaret ediyorsa, onun ahlakı üniforma gibidir.
Aslında o ahlaksızdır. Bu zamanda da münafıktır. Açık bir şey ama öyledir. Günlük yaşamımız tapınağımız ve dinimizdir. Evet, bu manada günlük yaşamımız, yaşamımız bizim tapınağımızdır. Bizim dinimizdir, gerçek budur. Biz niye tapınıyorsa, günlük yaşantımızda ona göre yaşarız. Niye tapınıyorsa, bizim dinimiz neyse, günlük hayatımızda onu yaşarız biz. Ve benim bu kendimce Allah affetsin ağır gördüğüm ama doğru bildiğim, fakat insanlara aktaramadığımız, yani bunda insanlar gücenir, kırılırlar diye değil, ağır gelip, insanlar iyice yoldan çıkarlar diye dilime dökmediğim şeydir.
Bir kimse aslında günlük hayatını kurgularken, eğer ki o günlük hayatı Allah'ın dinin emir ve yasaklarına uygun ise, o kimse iman ettiği dinin tecelliyatını kendi üzerinde yaşadı. Eğer yok öyle yapmadıysa, o zaman aslında o kimse kendisini ilahlaştırdı ve kendisini tanrılaştırdı ve kendi heva ve hevesinden oluşan kendi dinini yaşamakta o.
Bazen sorarım ben, hangi dine mensupsun? Müslümanım. Var mı yalan söylemek? E yok. E ne olur mu? Sende var. Gıybet haram mı var? E sende var. Dedikodu haram mı? Haram. E sende var. Hangi dinde var bu? Bana bir kimse çıksın gıybet, İsevilikte helal desin, Musevilikte helal desin, İbrahimilikte helal desin.
Bir kimse çıksın dünya üzerinde. Herhangi bir felsefeci de olabilirdik. Birisi desin ki gıybet güzel bir şeydir. Şeytana sorsanız şeytan gıybetten Allah'a sığınırım diyecek. Temizlenmesi, onun gerçek manada kuruluk arasında gelmesi olmuyor mu? Yani eğer tövbe mekanizmasında işler duruma gelebilmesi, hata mekanizmasında, günah mekanizmasında sıkışması gerekmiyor mu? Yani gerçek kurulu tövbe etmek değil mi?
Gerçek kurulu tövbe etmek. Tövbe etmek sadece günahkarlıktan dolayı değil ki. Siz hatasız olsaydınız, Allah sizi yok eder değil mi? Avam hatalarından dolayı günah, tövbe eder. Has ise, tövbe edenleri sevdiği için tövbe eder. Anlaşıldı mı? Ayet-i kerime, Allah tövbe edenleri sever. Sufiler günahkar olup olmadıklarına bakmazlar.
Avam günahları için tövbe eder. Sufi ise, tövbe edenleri o sevdiği için tövbe eder. Anladın? Tövbe kapısı vardır orada. Allah günahları için tövbe dilenir. Ya Rabbi beni affel eder. Bu günahı için tövbe ettiğinden korkudur. Sufi korkusundan tövbe etmez. Sufi bir çıt daha üstüne çıkar. Allah için tövbe eder. Hakikat ehli bir çıt daha üstüne çıkar.
Onun üzerine tövbe hali giydirilir. Onun üzerine tövbe hali giydirildiği için o tövbe eder. Biz onu bir çıt aşağıdan alalım. Allah tövbe edenleri sevdiği için tövbe eder. Bu işin en doğru noktası. Öbür tarafta bir başkası, başka bir cenahtan ona bakıp cebriyeye düşebilir. Onun üzerine tövbe elbisesi giydirilmiş.
O yüzden tövbe ediyor. Bana giydirilmemiş. O yüzden ben tövbe etmiyorum diyebilir. Bu halden çıkmak için bu Mustafa Özbağca, Allah tövbe edenleri sevdiği için hakikat ehli tövbe eder. Yine cüz irade var. Anlaşıldı. İki hafta önceki sohbetimizde Amiş Efendi ve diğerlerini cebriye olarak isimlendiriliyor. Ve insanın amellerinde özgür olduğunu söyledi.
Evet. Bunun yanında kafirin küfrünüz, zalimin zülrünü de cebriye olarak getirendiniz. Cebri değildi. Fakat şimdi bir arkadaşım bana bir şey göndermiş. Diyor ki, Tekbir Suresi 29. ayet. Rabbül Alemin olan Allah, dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Ben bir kaç tanesine baktım. Üç dört tane merheb, hepsinde aynı şey var. Bu cüz'ü iradeyi yerle bir etmiyor mu bu ayet? Yok. Ama diyor ki, Allah ben dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Ayet-i kerimelerin hangi ayet-i kerimeler olmanı topla, bana birazdan ver, önümüzdeki haftaki konu o olsun. Şimdi kısaca bunu açıklam. Burada Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz.
Bunlar normalde dileme, isteme noktasında onu cebriyeciler şöyle aldırıyorlar. Ben su içmeyi istedim. Bu ayet-i kerimeye bakarsak, benden su içmeyi isteyen Allah. Allah benim su içmemi istediği için bende su içme isteği oluştu. Eğer Allah bende su içme isteğini dilemeseydi, ben dileyemeyecektim.
Ve su da içmeyecektim. Ve su içmeyi istemeyen bir kimseye siz, su için dediğinizde o şunu diyecekti size. Allah benden ne zaman dilerse ben o zaman su içeceğim. Sakin olacaksın. Sohbet, imik, imik, imik işlenecek. Sen kestirmeyi görebilirsin. Herkesi kestirmeden götürürken insanları helak edersin. Şimdi diyor ki cebriye, bendeki su içme isteğini Allah istedi. Allah diledi. Dedi ki Mustafa Özbah, diledin sen su iç.
Onun dileğini yerine getirdim. Suyu içtim. Şimdi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Allah dilemeyi, istemeyi bizde yarattı. Eğer dilemeyi ve istemeyi bizde yaratmamış olsaydı, biz hiç bir şeyi dileyip isteyemeyecektik.
Dileme, ne dileyeceğin değil. Bu da cebriyenin ayağının zaman.
Dilemeyi yaratmasaydı, duygusunu tanımadığından dolayı dilemeyecekti.
Dileme duygusu olmadığından, yok olduğundan dolayı dilemeyecekti. isteme duygusunu yarattı. Eğer Allah isteme duygusunu bırak, Allah isteme duygusunu yaratmasaydı, biz bir şeyi isteyemeyecektik. O yüzden Allah istenilmeyi sevdiğinden dolayı isteme duygusunu yarattı.
Allah kendisinden istenilmek Allah'ın hoşuna gider. İstenilmek hoşuna gittiği için bize isteme duygusunu yarattı. Ve dedi ki, size verdiğim isteme duygusuyla benden isteyin. Ben dilemeseydim, yani bu dilemeyi vermeseydim, siz dilemeyecektiniz hiç bir şey. O yüzden Allah dilemeseydi, siz dilemeyecektiniz. Allah kendi sıfatını sizin üzerinize koydu. Dileme sıfatını sizin üzerinize koydu. İsteme sıfatı Allah'ın kendisinde vardı. Kendi sıfatını kulunun üzerine koydu. Düşünce sıfatı Allah'ın kendisinde var. Düşünce sıfatını kulunun üzerine koydu.
Allah verdi bu duyguları bize. Bunların hepsinin sahibi Allah. Ve Allah dilemeyi dilemeseydi, biz dileyemezdik. Dilemeyi dilediği için biz dileyebiliyoruz. Ama cebriye şöyle düşünüyor. Çok kısa, çok sığ, çok bayığı, çok basit. Ve bunu böyle düşünenler de çok bayığı ve basit.
Fikir açmazlığındalar. Fikir derinlikleri yok. Onlar şöyle düşünüyorlar. Makina kul. Benim üzerimde bir şeyi diledi, ben de onu diledim. Yani Allah benim üzerimde içki içmemi diledi, ben de içki içtim. Rakı balık harika. Git diriliğe otur. Rakı balığı devir. Allah böyle diledi. Üç beş tane daha hatun gelsin. Sarışın, esmer, kırmızı, beyaz, siyah. Allah böyle diledi. O dilediği için ben böyle yaptım. Ey Rabbim, bir de dedin ki zina haram. E sen diledin bunu benim üstümden.
Sen dilediğin için böyle yaptım ben. Hani nerede adaletin senin? Burası işin biraz müziklik tarafı. Ama işin felsefesine bakın. İşin felsefe noktasına bakın. Tekrar söylüyorum. Allah dileme duygusunu yaratan Allah, ne dileceğimizi bizim hür bırakmış. Cebriye diyor ki bu ve buna benzer ayet-i kerimelere bakaraktan senin ne dileyeceğine de o kararı verir diyor.
Kulu otomatikman makinelaştırıyor. Ben buna karşıyım. Cebriye böyle düşünüyor. Ve ayet-i kerimelere bakarken Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz derken Allah'ın dileme duygusunu yaratmasını görmüyor. Bununla alakalı önümüzdeki hafta isterseniz cebriyenin düşüncelerini ve karşısında da cüz-i iradenin düşüncelerini koyabiliriz.
Farklı bize dua etmek düşüyor. Bu farklı, bu orası değil.
Bu mesele değil. Senin Risale'sine de şart düşeriz. Şataat yapmak için söylemiyorum da. Bir tek ayet ve hadislere şart. Yani bu manada onun dediğine hayır bu böyle olmaz demem. Allah affetsin geri kalanına deriz. Ayete bakarız. Hadise bakarız. Ayet ve hadise uyanı alır kabul ederiz. Bu sulevi de olabilir. Önemli değil. İmam-ı Azam Hazretleri'nin bir meseleye biz baktığımızda ayette bakarız. Bulamazsak hadis-i şerife bakarız diyor. Bir rivayette bulamazsak ashaba bakarız diye söylüyor. Ondan sonra Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş demeyiz diyor. Biz deriz diyor. Bulamazsak bunlar. Bu yukarı mezopotamya din algılayışı der.
Ayete bakılır, hadise bakılır. Ben kendim imamların iştahına da bakarım. Ahzaba bakarım, imamların iştahına da bakarım. Varsa bir şey, bir şey derim. Kendime derim en azından. Size demek zorunda değilim ama kendime derim. Allah'ın yaratıcı içerisinde bulunuyor. Onu kullandığın zaman mı var? Aferin, iyi dinlemişsin o sohbeti. Bugene iki hafta önceki sohbeti. Kul yaratabilir değil mi? Kul büfetçesiyle yaratıcı gibidir. Gibidir dedim, yaratıcıdır da değil mi? Kullandığım cümleleri iyi kurdular. Yine de bakarız. Ama önemli değil onu desem de.
İman hususunda soracağım. Hz. Musa kavmine diyor ki, Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor. Onlar da diyor ki, bizimle şaka mı yapıyorsun ya Musa? Birinci emirde reddediyorlar. İkinci emirde, size diyorlar bir açıklama getiriyor. Diyor ki, Allah sarı, belirli özelliklerde bir sığır kesmenizi emrediyor. Bu da bizim tatmin etmez. Biraz daha açıklar deyince, oradan sonra kim insanlar inandı? Ya Musa diyorlar. Ve Kuranetlerin orada uyarıyor. Az daha inanmayacaklarlar. Bu üç derece iman açısından farklı mıdır? Evet. Üç derece arasındaki fark İlmen lakin, aynen lakin, hak gel yap. Üçüncü evre bakar.
Has ehli, işte öyle sebep var. Cenab-ı Hak bir sığır kesin dediğinde, ilk gözünün gördüğü sığır keser. Yok. Sığır sarı mı olacak, beyaz mı olacak, yeşil mi olacak, bembeyaz mı olacak, ona bakmaz.
İmanın kemal noktasıdır. Namaz kılın. Tak namazı kılar. Öbürkü sorar, namaz ne zaman farz oldu? Ben iman ettim ama namaz kılmazsan olur mu? Bana derler, Hocam ben iman ettim bak. Yani ben Müslümanım. İşte şu ibadeti yapamıyorum olur mu? Bu ibadeti yaparken böyle yapsam olur mu? Kendine çıkış yolu oraya. Aynen. Üç gündür gelen sorun bu muydu? Bir cümlelikmiş ya. Bir sayfa yapmışım. Efendim? Ben la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimse küfürle itham etmem.
İnsanlar iştahı tatası yapabilir. Ben yine derim. Düşünce olmadan zikir olmaz. Evet. Evet. O zikrullah ile neşr nevâdun. Düşünce onu temelidir. Ne suresiydi? Tekbir. Tekbir. Tekbir suresi ayet kaç? Yirmi dokuz. Efendim? Yirmi dokuz. Efendim? Yirmi dokuz. Evet. Tekbir suresi bütünüyle şeydir.
Ne o? Kıyamet anlatır bize. Güneş bürüldüğü zaman, yıldızlar saçılıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, kıyılmaz mallar bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar toplandığı zaman, denizler ateşlendiği zaman. Bir tane de tefsir getirin. Elmanın tefsirini, bu bölümünü, bakın bunu getirin. Denizler ateşlendiği zaman. Bunlar kıyamet helameti. Kıyametin oluş esnası. Bu mesele büyüyecek. Hakkınızı helal edin.
Büyüteyim mi bunu? Bu tekbir suresini herkesin anladığı yerden anlamıyorum. Hakkınızı helal edin. O kıyamet kopacak. O kıyametin kopmaması ile alakalı değil. Güneşin dürüldüğü an, senin ruhunun dürüldüğü andır. Buradaki güneşten kasıt, tekbir suresindeki güneşten kasıt senin ruhundur. Bu, bugünkü dilde mikro plandadır.
Makro planda değil. Güneşin dürülmesi, seni sen yapan ruhunun derdest edilip, kendi makamına ve mekanına götürülüşür. Ve sende kıyamet kopuyordur artık. Kıyamet sende tecelli etmeye başlar. Ve ardından yıldızların saçılıp dökülür senin.
Ve ruhunun etrafında, aklın, düşüncen, fikrin, mantığın saçılıp dökülmeye başlar senin. Sen şimdi otur vücudunu tefekkür et. Sen otur insan olarak kendini tefekkür et. Ve tefekkür ettiğinde, nasıl bu saman yolunu ve dünyayı aydınlatan bir güneş var ise, sen kendini bir saman yolu gibi gör.
Ve bu kendini saman yolu gibi gördüğünde, dünyayı da içine aldığını gör. Ve o saman yolunu aydınlatan, o gezegenleri ve yıldızları tek merkezde bir hesap üzerine yürütmeye sebep olan, güneşin çekimidir. Güneş mıknatıs gibidir bir veçesiyle. Hem artıyı hem eksiği verirler. Biz güneş ısı ve ışık zannederiz. Tecelliyatı bize öyledir. Güneş ışık da yaymaz, ısı da yaymaz. Güneş bizi aydınlatır zannederiz. Güneş aslında bizi aydınlatmaz da. Güneş, affedersiniz bir halta yaramaz. Onu bir halta yarar hale getiren, kudret ve kuvveti elinde tutan Allah'tır. Ama insanlar güneşe taparlar. Güneşte keramet görürler. Ve insanlar kendi ruhlarında keramet görürler.
Bireysel bakanlar, kendilerini ilahlaştıranlar, kendilerini tanrılaştıranlar, kendi ruhlarını kendi ruhlarının önünde ibadet ederler. O tefsiri de istemiyorum şimdi. Ve burada güneş, insanın kendi ruhudur. Buna inanmak zorunda değilsiniz. Buna inanmayın, adım çöker. Bu benim kendi inancım. Bu benim kendi imanım. Güneş senin ruhundur. Güneş senin ruhundur. Bunu derdest eder bugün alemlerin Rabbi. Söndürüverir onu. Ruhun söndüğünde, ruhunun etrafında peykler gibi dolaşan, düşünceyi, fikri dilemeyi, istemeyi, her türlü ruhunun etrafında tecelliyatlarına sebep olan duygu, düşünce, fikriyat, zihniyet hepsi de yıldızlar gibi savrulduğunu görürsün.
Onlar da derdest olmaktadır. Ve dağlar yürütüldüğü zaman ve sendeki dağlar yürütülmeye başlar artık. Hatta dağların toz duman haline gelir. Bakarsın ki kalbin toz duman olmuş. Bakarsın ki ciğerin toz duman olmuş. Bakarsın ki yüreğin, miden, ayakların toz duman olmuş. Vahşi hayvanlar toplandığı zaman senin üzerine ne kadar mahteri varsa, ne kadar seni yiyip bitiren duygu ve düşünceler varsa, ne kadar seni sapmazlara, olmazlara götüren her neyin varsa hepsi de derdest edip toplanır.
Denizler ateşlendiği zaman artık sen yüzde yetmişi su olansın. Bir denizsin sen, bir deryaydın daha önce. O sendeki deniz, o vücut denizin ateşlendi, yanıyor. Vücut denizin yanılıyor. Ve seni korumaya çalışın. Ve muhafaza etmeye çalıştın. O okşadığın her gün tenin. O okşadığın her gün vücudun alev alev yanar. Sen bırak dünyanın kıyametini. Sen kendi kıyametini yaşa. Yürü! Ruhlar çiftleştirildiği zaman, Sende ne kadar ne tecelli ettiyse, yaratıldıysa, hepsinin küçücük küçücük küçücük küçücük ruhlar var. Onları birleştiriverir. Alır onu götürüverir. Diri diri gömülen kız çocuklarından, çocuklarının sorulduğu zaman, senin diri diri gömdüğün mahremin vardır.
Sen duygularını gömdün diri diri. Sen düşüncelerini gömdün diri diri. Sen sevdanı gömdün diri diri. Sen bakir sevdanı kirlettin. Sen aşıklığını kirlettin. Sen o kız çocuğu gibi temiz, kız çocuğu gibi berrak, kız çocuğu gibi naif olan o aşıklık duygunu diri diri gömdün sen. Sen öylesine zalimsin. Sen öylesine hainsin. Sen öylesine bir insansın ki fitne çukurusun. Allah'ın sana bahşettiği o tertemiz duygularını gömdün. Onun hesabı sorulur senden. Hangi günah yüzünden öldürüldüklerini? Hangi günah yüzünden aşıklığını sen bertaraf ettin? Hangi günah tatlı geldi de sen o aşıklık bakiresini, aşıklık bakiresini yıktın gitti.
Hangi nefis tat verdi ki sana? Sen aşıklığını berbat ettin. Duygu dünyanı berbat ettin. Duygu dişidir. Erkek değildir. Duygu dişi olduğu için ürer. Duygu dişi olduğu için büyür. Duygu dişidir çünkü. Defterler açıldığın zaman hadi şimdi geçtin sen öbür tarafa. Sen ne yaptık öbür taraftasın? Sen bu tarafta değilsin. Senin defterlerin açılır. Senin defterlerin önüne konur senin. Sen bunu her gece yaşamazsan, sen bunu her gece yaşamazsan, imanını sorgula. Sen bunu her gün yaşamazsan, imanını sorgula. Sen bunu her an yaşamazsan, Mustafa Özbağ imanını sorgula. Sen bunu her an yaşamazsan, kendi kendini sorgula.
Sen bunu her an yaşamak zorundasın. Ve kıyamet her an kopar. Her an. Ve kıyamet devamlıdır. Kıyamet an ve an, an ve an. Her an kopar. Gözler tembel, burunlar tembel, kulaklar tembel, akıl tembel, düşünce tembel. Kıyametin her an konusunun farkında değil. Gök sıyırılıp açıldığı zaman, herkesin bir göğü vardır. O göğü sıyırıp atıverir. Göğü sıyırıp atıverdiği zaman, sen hakikatle karşı karşıyasındır. Ve göğünü sıyırıp attıklarında, senin karşına ilk gelecek olan cehennemdir. Cehennemi görmediysen, henüz imanın kemale ermedi senin. O cehennemi gözünle gör.
O cehennemi gözünle gör, gözünle görerekten imanını kemale erdir. İşte diyor ki gök sıyırılıp atıldığı zaman, cehennem kızıştırıldığı zaman, o cehennemin kızıştırıldığını, o cehennemin azabını, o cehennemin ızdırabını görürsün. Cennet yaklaştırıldığı zaman, ve sana cennet de yaklaştırılır. Sen cehennemi de görürsün, cennetin sana doğru yaklaştırıldığını da görürsün. Ve amel defterinin açılmıştır senin. Ve amel defterinden kendi defterini okursun. Ama cehenneme gideceğini bilirsin. Ama cennete doğru gideceğini bilirsin. Ve her kişi ne hazırlamış olduğunu anlar. Nerede burada Cebriye? Her kişi, herkes ne hazırladığını görür. Defterin elindedir senin. O gün ne hazırladığını görürsün.
Defterin elindedir senin. O an ne hazırladığını görürsün. Ve o an ne hazırladıysan, sen o tarafa doğru yönelirsin. O şey sana yaklaşır. Ya sen cennete bir şey hazırlamışsındır. Cennet sana yaklaştırılır. Ya da sen cehenneme bir şey hazırlamışsındır. Cehennem sana yaklaştırılır. Her kişi ne hazırlamış olduğunu gördüğü zaman, içinde, içinizden dosdoğru olmak isteyenler için. Bakın, Hz. Allah burada bir kıyamet senaryosu anlatıyor. Ve kıyamet senaryosunun arkasından diyor ki, Kıymetli dostlar, bu kıyamet senaryosu vaat edilen kıyamet senaryosu değil. Bu kıyamet senaryosu, dünyadaki kıyamet. Senin her an ve her gün yaşamak zorunda olduğun, görmek zorunda olduğun kıyamet.
Seni gaflet uykusundan uyandıracak, seni iyiliklerle yoğuracak kıyamet senaryosu bu. Sen bunu öbür kıyamet gününe bekleme. Bu burada yaşanacak bu. Bu burada yaşanıyor bu. Bu bu anda tecelli ediyor. Geceler boyu bunu yaşayamazsınız. Bunu yazamazsınız da zaten. Tekvir suresini bilir bizim Sufi kardeşler birisinin dilinden. Okursanız, takip ederseniz, tekvir suresini bilmeniz gerekir. Devam eder. İçinizden dost doğru olmak isteyenler için. Kim isteyecek bunu? Bu dehşethaneyi gördünüz. Bu tabloyu izlediniz. Bu tablo gözünüzün önünde oldu. Bu tablo gözünüzün önünde yaşandı.
Ve diyorsunuz ki, Ben dost doğru olmak istiyorum. İsteksizden, dileksizden. Neden? Bunu yaşamışsınız siz. Kıyameti gören var mı? Cehennemi gören var mı? Cenneti gören var mı? Bu senin gözünün önünde ayağın bayan yaklaştırıldığında. O cehennemdeki çığlıkları duyduğunda. Cehennemdeki vahşeti gördüğünde. Ve insanların hangi suçlardan dolayı cehennem azabı çektiğinde. Ağın gözünün önünde yaşarsa. Gözünün önünde yaşarsa. Sorarım size. Kim dost doğru olmak istemez? Bu o kimsede müthiş bir dost doğru olma duygusu ve isteği olur. Ve Allah ayet-i kerimeyi indirir. Fakat o alemlerin Rabbi'yi dilemeden siz dileyemezsiniz.
Eğer o dilemeseydi ve dileyip de sizin gözünüzün önüne bunu sermeseydi. Siz dost doğru olmayı dilemeyecektiniz. Ama o göz... Bu hakkınızı helal edin. Ben o hakikat penceresinin duvarının dibinde bir toz olayım. Bu hakikate erenler içindir. Tavam için değildir. Bu cehennemi burnunun ucunda koklayanlar içindir. Bu cenneti gözünün içerisinde seyredenler içindir. Bu her an alıp verenler içindir. Bu her an o dehşetle o cennetin arasında gidip gelenler içindir. Bu hakikat perdesi gözünün önünden kaldıranlar içindir.
Bu Allah'ın kullarının üzerinde, veli kullarının yaşadığı bir haldir. Ve bu hale erişenler içindir. Ve o erişenler bu hali izledikten sonra onlar dosdoğru olmayı dilerler. Hep dosdoğru olmak noktasında dururlar. Ve derler ki bizi doğru yolunda durdur. Ve derler ki sen doğru yolda bizi istihdam eyle. Ve derler ki sen bizi bul kim eyle bu noktada. Eğer bu cehennem azabını görmemiş olsaydık. Ve bu cehennem azabında yaşananları bilmemiş olsaydık. Ve o cehennemin kokusu bizim içimizi dışımızı çıkarmamış olsaydık. Ve o cennetin güzelliğini ve o cemalinin güzelliğini görmemiş olsaydık. Evet biz doğruluk noktasında yine sapanlardan olabilirdik. Biz yine doğruluğu ve hakikati görmezden olanlardan olabilirdik.
Ama biz bunları ayağım beyağım görünce bunları hakikat penceresinden izleyince içimizden dosdoğru olmak geldi. Ve dedi ki biz dosdoğru olmak zorundayız. Ve biz doğru yolda olmak zorundayız. Ve Allah da dedi ki evet Allah bunu sizin senin gözünün önünde serip de bu hakikati sana aşina etmeseydin sen bunu dilemeyecektin. Sen bu dosdoğru olmakta muhkim duramayacaktın. Sen bu muhkim duruşunun sebebi Allah'ın senin önüne serdiği bu dehşetane, bu lütufkarane, bu hamiyet pervane, bu muhteşem hakikat penceresinin tecelliyatıdır. O yüzden sen dosdoğru olmayı diledin. Bu dileme bu dilemedir.
Alın cebriyeciler koyun koltuğunuzun altına, açın açın okuyun. Bu tefsiri de sakın tefsir kitap verin. Oradan o soruyu soran bir baksın bana tekrar teşekkür ediyorum. Soruların devamına haftaya bakalım sen yine sorularını halde git.
Teşekkür ederim.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.