Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 17 Mart 2013 · 1:22:12
Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Olur. Kaçıncı bir eğit? Geldi mi beklenen mektup? Kurunun sahibi geldi mi? Hepsini bu gecede bitirebilir miyiz? Yasin sorularla alakalı 15 günden beri haber geliyor bana. O yüzden sen buraya kahve, çay, kafamı çalıştırıcı, her türlü ne madde varsa getir.
İbn-i Arabî'nin âlem hakkındaki görüşü iki temele dayanmaktadır. Bunlardan biri Hak Teâlâ ve diğeri de insanı kâmildir. İnsanı kâmil kavramını tartışırken, Arabî'nin insanı iki ayrı düzeyde ele aldığını görürüz. Bunlardan ilki kozmik, kevni düzeydedir. Avâmin termolojide bu düzeyde söz konusu olanın insanlık, beşeriyet olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kevni düzeydeki insan hak sureti üzerine yaratılmış olması sebebiyle âlemdeki bir kâmildir. İnsan burada insanı kâmildir. Bu anlamda insanı kâmile âlemin kâmil bir icmali yani hülasası, bütün varlık âleminin gerçek ruhu, âlemde tecelli etmiş olan ne varsa hepsinin de kendinde cem eden bir varlık nazarıyla bakılır. Bu düzeyde insan âlem-i sagir'dir. Âlem-i sagir, küçük âlem demek. İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir. İnsanın cemedici varlık olarak doğuşu ile ilgili Fisus'ta meşhur bir pasaj vardır.
8'e 48, 108. Hak subhanehu ve teâlâ sayılmaları mümkün olmayan ilahi isimlerinin zuhura gelmemiş olan ayınlarını görmeyi diledi. Ya da başka bir ifadeyle varlıkla vasıflandırılmasından ötürü vaki olan emri hasretmek yeteneği olan cemedici varlık da kevni cemide kendi aynını görmeyi ve bu görüşle de kendi sırrının kendine zahir olmasını yani açıklanmış olmasını diledi.
Arabi burada ilahi isimlerin bir yandan bir alemin yaratılışına diğer yandan da iki bütün âleme yayılmış olan bütün özellikleri kendinde cem eden bir varlık olarak insanın yaratılışına yol açan batinen zorunlu kıldıkları hak tecellisinin esrarengi sürecini tasvir eder. Bu pasajı Dileyen Füsus'tan okuyabilir. Arabi işe alemin özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunun hak olarak haktan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederekten başlar. Yaratıcı arzu ilahi isimlerin yani ilahi sıfatların asli batinini gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık haliyle mevsuf olan hak olarak hak kendiliğinden ve kendi içine herhangi bir yaratma fiiline gerek duymaz.
Alemin varlığına yaratılmış âleme ihtiyaç duyan hep Esma-ül Hüsna'dır. İbn-i Arabi'nin ifade etmek istediği hakkın âlemin aynasında kendini seyretmek arzusunun mesiyetinin olduğu ve kendine has sıfatlarının tecelli suretlerine kendini müşahede etmek istemiş olduğudur. Soru 1 Cenab-ı Hakk'ın insanın zübdesini teşkil ettiği insanı ile hülasa eden âlem aracılığı ile kendisini seyretmesi nasıl mümkün olmaktadır? Yine Arabi'den bir şeyin kendi nefsini kendi nefsi ile görmesi kendi nefsini ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez. Soru işareti sizce. Allah'ın kendi içinde seyredebilsin diye ilk yarattığı şey âlemdi. Bu ezel âleme Arabi insanı kebir, makrokosmos der. Füsus sayfa 11'e 48 Buna karşılık Allah'ın kendini içinde seyretmek üzere yaratmış olduğu iki şey yani ihsan ise her bir nesneyi gerçekten de olduğu gibi yansıtan kusursuz bir aynadır.
Keşani'ye göre insan âlem-i sagir, âlem ise insanı kebirdir yani büyüktür. İnsan dışındaki her bir varlık Hak Teala'nın ancak bir veçesini yansıtır. Bunlar bir araya cem edilip de bütün âlemi teşkil ettikleri zaman ancak Hakk'ın bilincine tekabül eden bir büyük bütün teşkil eder. Bu anlamda hiç şüphesiz âlem birdir ama bizatihi bilinci olmadığından tam ve gerçek vahdet teşkil etmez.
Buna karşılık insan Hakk'ın bütün varlık âlemine yayılmış olan tecellilerinin suretlerinin tümünü sadece tevhid etmekle kalmaz. Bunun üstünde bu bütünün bilincine de sahiptir. Bu manada insan Hakk'ın suretidir. Profesör İzad Üzitsu. Soru 3. Bu özelliklerinden dolayı insan Hakk'ın yeryüzündeki halifesi midir? Evet. Şimdi böyle uzun notlar olunca algılamakta kardeşlerimiz problem yaşayabilirler. O yüzden meseleyi tekrar baştan alaraktan analiz ederekten yürüyeceğiz inşallah. Arabi âlem hakkındaki görüşü iki temele dayanmaktadır. Birisi Hak Teala ve diğeri de insanın kamildir. İnsanın kamil kavramını tartışırken Arabi'nin insanı iki ayrı düzeyde ele aldığı görürüz.
Bunlardan ilki kozmik, kevni düzeydedir. Avami termolojide bu düzeyde söz konusu olan insanlık, beşeriyet olduğunu söyleyebiliriz. Bir hadisi kutsi. Allah, âlemi âdem suretinde yarattı. Âdem'i de kendi suretinde yarattı.
Ve insana, âdem aleyhisselama bütün sıfatlarını öğretti. Ve bütün meleklere dedi ki sorun ona. Bu hadisi kutsi enteresandır. Kalkacağız biz bugün ayağa. Tahta da burada ya. Hadisi kutsi enteresan. Yol olarak enteresan. Allah, âlemi, âdem suretinde. Âdem'i de kendi suretinde yarattı. Allah âlemi yarattı.
Âlem'den âdem'i, âdem'den kendi suretinde yarattı. İlk yaratılan neydi? Âlem'di. Cenab-ı Hak, kendi suretinde yarattığı şeyi, kendi suretinde yarattığı şeyi, birinci yarattığından sonra yarattı. Buradan insan-ı kamil arayacağız. Eğer insan-ı kamili, sadece mevcut yılların içerisinde gelen insan-ı kamiller olarak algıladığımızda, Arabi'nin görüşüne gir.
Çünkü her an zamanın kutbu vardır. Hadiste de sabittir bu. O zamanın kutbu, insan-ı kamilliğin en yüksek noktasındadır. Bu insan-ı kamilin altında, insan-ı kamilin altında, bir sağında, bir solunda yine insan-ı kamiller vardır. Bunlardan sonra üç tane daha, pardon iki tane daha silgi, iki tane daha, bunun altında bir tane, bunun altında bir tane, toplam beş etti bunlar.
Bunların altında birer tane daha, etti yedi. Bu ağılım, bunun altında otuz üç tane daha, etti kırk. Bu kırkın hepsi de insan-ı kamildir. Bunların hadis-i şerifte otuz tanesi İbrahim gönüllü der.
Bir tanesi İbrahim gönüllüdür, Arabi'ye göre. Bu, pardon, bu otuz tane İbrahim gönüllüdür der. Bunun bir tanesi Muhammed'idir, en baştaki. Muhammed'i gönüllüdür. Ardından diğer o otuz tanesi İbrahim gönüllüdür. Başka bir hadisi kutsu okursunuz. Bunların otuz tanesi Musa gönüllüdür. Başka bir hadis-i şerif okursunuz. Bunların otuz tanesi İsa gönüllüdür, örneğin. Ama bunların hepsi de peygamber gönüllüdür. Bunların hepsinde de, hepsinin de öğreticileri birbirleridir. Ama şu yukarıdaki beş tanesinin öğreticisi peygamberlerdir.
Bunun içerisinde yedi tane vardır. Bu yedi tanenin yedisi de, insanı kamili yetiştirenlerdir. Ama bütün bunların hepsi de, alem ve Adem'in içindedir. Allah bir şeyi yaratmayı murat etti. Ağacı yaratmayı murat ettiyse, tohumunu yarattı.
Tohumu ekti, tohumdan meyve çıktı. Tohumdan meyve çıktı. Alemi yarattı. Alemden ne yarattı? Adem yarattı. Ademden ne yarattı? Muhammed-i Mustafa yarattı, zahiri olarak. Muhammed-i Mustafa önceden neyi, Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti neydi?
Ondan alem yaratılmıştı. Yaratmayı konuştuk mu? Konuştuğumuzda neydi? Bu değil miydi tablo? O zaman alem komple neydi? Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. Bunun içerisindeki insanı kamil ne o zaman? Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetinin tecelliyatları. O ne? Allah'ın nuru. O zaman biz bu alemin içerisinde bir bütün olarak göreceğiz hepsinde. Neden? İlerideki soruyu iyi kavramamız için bu silsileyi yapmak zorundayız. Şimdi insanı kamili tartışırken, insanı kamile bakarken peygamberlere baktığımız gibi bakacağız.
Bir veçesine beşeriyet. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, Ben de sizin gibi insanım. Yerim, içerim, uyurum, evlenirim. Neymiş? Beşer. Bir veçesi var. Allah ile görüşen, konuşan, vasıtasız. Burası ne? Beşeriyetin üstünde ne?
Beşeriyetin karşısında ne var? Efendim? Ulviyet. Maneviyat. O zaman bir de ulvi tarafı var. O zaman biz insanı kamile bakarken, bir tarafı ne? Beşeriyet. Şöyle düşünün. Bütün insanları bir görün ve bu insanların bir tarafı beşer değil. Şöyle görüşün, şöyle bakın. Bir çıt yukarı çıkın. Bütün alemi bir veçeyle beşer görün. Beşeriyet.
Bütün alemi. Bir veçesiyle ne? Ulviyet. Bunu böyle görmezsek eğer, ayağımız yere basmaz. Çünkü Hz. Peygamber diyor ki, ben de sizin gibi yerim, içerim, uyurum. Beşer. Hz. Peygamberi zahir olarak, bir peygamber olarak görmeyin. Bütün alem olarak görün. Bütün bir alem olarak görürseniz, bu alemin bir veçesine beşer. Bir veçesine, ulviyet. Devam ediyoruz şimdi. İnsanı kamil iki ayrı düzeyde ele aldığını görürüz. Evet, iki ayrı düzeyde ele aldık. Bu konuştuğumuz, yine yazacaklar bana, Arabiden fazla mısınız diye bana, bana öyle cevap vermeyecekler. Konuştuğumu çürütecekler.
Ben Arabiden fazla olduğumu iddia etmiyorum. Devam ediyoruz. Bunlardan birisi kevmi, yani beşeriyet. Öbürkü neydi? Öbürkü de ne? Ulviyet. Bu kevni düzeydeki insan, hakkın sureti üzerine yaratılmış olması sebebiyle, alemdeki bütün varlıkların en kamilidir. Alem, bütün bu noktada, alemi aldığımızda, bu alemin içerisinde, beşer noktasında baktığımızda, beşeriyetin içerisinde en kamil olanı kim?
İnsan. Bunu Darwinistler gibi insan yürüyen hayvandır noktasında bakmayın. Darwinistler gibi insan, düşünen hayvan noktasında bakmayın. İnsan, bu alemin içerisinde, yaratılış noktasında, her şey ile kamil noktadır. Ehseni, ahseni, tatviğim üzerine yarattıklar. Çünkü, insanın bir tarafı vardır, alemdir. Neydi, alemin bir tarafı neydi? Beşerdi. O zaman insanın da bir tarafı nedir? Alemdir. Madem ki alemin bir tarafı insandır, insan suretinde yaratıldı, o zaman alemin bir tarafı ne? Beşer. Beşer ise, bu alem ise, yaratılmakta kusursuzdur. Alemin neresine giderseniz gidin, yaratılışta kusursuz bir sanat eseri görürsünüz.
Teknoloji ve bilim ilerledikçe, yaratılıştaki kusursuzluğu, yaratılıştaki en ince ayrıntıları ve hesapları insanlar gördükçe, şunu diyor batılı fizikçiler ve bilim adamları, bu alem kusursuz yaratılmış. Allah inancı olanlar diyorlar ki, Allah bunu kusursuz yaratmış. Allah inancı olmayanlar dahi şunu itiraf ediyorlar, bu alemin bir aklı var, bu aklı, bu alemi kusursuz yaratmış.
Tabiat kendi kendine yarattı diyorlar, liselerde okuyorsunuz ya, tabiat oturdu kendi kendine, bacak bacak üstüne attı, dedi ki, ben yaprağımı böyle yapayım, kusursuz olsun. Yani tabiatın içerisindeki o olgu, o akıl bir başkası tarafından kurgulanmadı. Tabiat kendi kendisini kurguladı diyor. İlla ki Allah yaratıcıyı kabul etmeyecek ya. Onlar tabi fosilleştiler, bitti. Şimdi bütün dünya, bütün ilim adamları bir yaratıcının var olduğuna inanıyor. Cerin, Cerin'deki bilginler dahi, bir yaratıcının var olduğunu tesmin ettiler. Bir yaratıcı var. Cerin'in en büyük faydası, yaratıcının var olduğunu kabul etmeleri.
Kabul ettiler, bir yaratıcı var artık. Bunu o yaratıcıdan bir parça arıyorlar şimdi, düşünebiliyor musunuz? Ve diyorlar ki, biz Tanrı'nın parçasını bulduk. Tanrı'nın parçasının var olduğunu söyleyen, fizik felsefecisinin, o ama öyle söylemedi, kahrolası Tanrı parçasını arıyorum dedi.
O felsefeci öyle söyledi bunu. O en sonunda oraya dayandı. Bir bu alem, hani ne dedik? Allah kendi ruhundan ve nurundan ne yarattı? Bir şey yarattı. Onu arıyorlar. Bu fakir daha beş yıl önce dedi ki, onu bulacaklar, o hayal dedi. Maddi olarak hiçbir ağırlığı yok onun. Göremeyecekler onu. Görmeye mikroskopları yetmeyecek. Ama varlığını kabul edecekler. Görmeye mikroskopları yetmeyecek. Varlığını kabul edecekler. Evet, toparlıyorum. Dağıtmayacağım meseleyi bugün. Şimdi o zaman, bu alemin bir tarafı ne olmuş oldu? Beşer oldu. İnsanın da bir tarafı ne?
Beşer. O zaman alemle, Adem'i ayırmayın. Alemle, Adem'i ayırmamış. Adem'le, kendini de ayırmamış. Alemi, Adem'in suretinde yarattım. Adem'i de, kendi suretimde yarattım. Adem'i kendi suretinde yarattıysa, Adem'in üzerinde iki tecelliyat var. Bir, beşer tecelliyatı var. Cenab-ı Hakk'ın üzerinde beşer düşünebilir miyiz? Nasıl düşünürüz? Kün ismiyle, alemi yaratmayla ne yaptı? Az önce Arabi'nin dediği, diyor ya, Hak, onu kendi suretinde tecelli ettirdi.
Devam edeceğiz şimdi. Toparlayacağınız. İnsanı, insanı, varlıkların en kamilidir. İnsan burada insanı kamildir. Varlığın en mükemmeli. İnsanı kamil. Bu anlamda, insanı kamili, alemin kamil bir icmali, yani hülasası, özü, bütün varlık aleminin gerçek ruhu, alemde tecelli etmiş olan ne varsa, hepsinin de kendi de cem eden bir varlık nazarıyla bakılır. Bu düzeyde insan, alemi sagirdir. Yani küçük alemdir. İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir. Yani insan öbür türlü bir ferttir. Ama, biz buraya baktığımızda ne olmuş oluyor? Hepsi de, bütün alemi bir boyut içerisinde bakarsak, alemi ne oluyor? Kebir oluyor. Buna öbür türlü insana baktığımızda, insan, bu alemin cemi, bu alemin tohumu gibi.
Olduğunda ne diyoruz? Alemi sagir. Yani küçük alem. Bunu Arabi böyle tespit etmiş. Arabi'den sonra gelenler de böyle demişler. Ters çevirdim. Nasıl ters çevirdim? Bir küstahlık daha yaptım. Küstah olmayın ya. Cevap da vereyim hem. Küstah diyenler de, gıybet etmemiş olsunlar. İftira etmemiş olsunlar. İnsanı kamil, alemi, kebirdir. Bugüne kadar, Arabiciler, Arabiyi algılayamadılar.
Algılayamayışlarının sebepleri, kalbi olarak, hal ayaklarının olmayışıydı. Kalbi ayakları olmuş olsalardı, aslında alemi, asıl alemi kebirin, insanın kamil olduğunu göreceklerdi. Alemi kebir olarak gördükleri alemin, aslında, alemi sagir, küçük alem olduğunluklarını görecekti. Çünkü, Arabi değil, Arabiciler, bir şeyi göremediler. Göremedikleri şey, Arabinin bütün füsusunda, fütuhatında, bütün eserlerinde, herkesin gözüne böyle, ok misali değil, kocaman bir şey gibi, sokar gibi soktuğu şeydi. Neydi? Hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun, kalbine sığdım.
Bu mümin kul, kimdi Arabiye göre? İnsanı kamildi. Hiçbir yere sığmayan Allah, mümin kulunun kalbine sığmıştı. Ve Allah nereye tecelli etmişti? Mümin kulunun kalbine. O zaman asıl, alemi kebir, insanı kamilin, gönlü, kalbi ve, kendisiydi.
O yüzden Arabi derdi ki, kıyametin kopuş zamanı, hadisi kutsi, onun da hadisi kutsusuna bağlayayım. Yeryüzünde bir tek Allah diyen, kalmadığında kıyamet kopar. Yeryüzünde tam manasıyla Allah diyen, bu manada, bu manada sadece zikir noktası değil bu. Tam manasıyla Allah diyen, zamanın kutbudur. Yani, insanı kamildir. O zaman, ne zaman ki, bir alem düşünün, bir kalbe bağlı. O kalp olmazsa, alem çöküyor. Bu kalp olmazsa, alem çöküyorsa, çöken alem mi, buna bağlıdır, o mu buna bağlıdır?
Hangisi büyüktür o zaman? İnsanı kamil büyüktür. O zaman, alem, sagir, küçük alemdir. İnsan, büyük alemdir. Çünkü, insana, Allah, cevap verir. Allah'ın cevap verdiği, icabet ettiği, başka bir varlık, yoktur.
Allah, meleklerine, icabet etmez. Neye? Mümin, kuluna icabet eder. Dua ederlerse, dualarına, icabet ederim. Ayet-i kerime, aleme, icabet ederim demiyor. Aleme, tecelli eder. Aleme, tecelli etmek, icabet etmenin, altıdır. Aleme, tecelli eder. alem, bu manada, mahkumdur. Ama, Adem'e, icabet eder. Adem'e, icabet ettiğinde, Adem, mahkum, değildir. Adem'in, bir veçesi vardır. Beşerdir. Bu, beşeriyle nedir? Tecelliyata, mazhardır.
Beşeriyle, mecburdur. Alem, Adem'in, bir tarafı vardır. Ulvidir. Ulviyeti ise, nedir? Mecbur, değildir. Ulviyetiyle, ne olur? Az önce, icabet edilir. Dua ederseniz, duanıza, icabet ederim. Beni zikrederseniz, ben de sizi, zikrederim. Beni, bir topluluğun, içerisinde, anarsanız, sizi, daha yüce, bir toplulukta, anarım. İcabete bakın. Kim, tövbe ederse, tövbesini kabul ederim. İcabete bakın. Kim, salih amel işlerse, Allah, onların salih amellerini kabul eder. İcabete bakın.
Burada, mahkumiyet ve mecburiyet yok. Burada, beşerde, mecburiyet var. Güneş, belli bir sayıda ve dakikada ve zamanda, dönmek zorunda. Mecburiyet var. Senin kalbinde ve damarlarında mecburiyet var. Beşeriyet çünkü orası. Senin hücrelerinde beşeriyet var. Mecburiyet var orada. Mecbur, mahkum. Senin, saçının teli, mahkum. Ne kadar uzaması gerekiyorsa, o kadar uzayacak. Senin kaşının, kılıyla, saçının kılı aynı, ama kaşının kılına dur demiş. Mecbur. Saçının kılına bırakmış. Büyüyor. Senin kirpiklerine dur demiş. Aynı kıl. Kirpiklerin duruyor.
Ama saçına yürü demiş. Saçın yürüyor. Sakalın yürüyor. Bıyığın yürüyor. Aynı yüzde çıkan kaşın ve kirpiklerin duruyor. Mecbur. O zaman beşeriyet mecbur. Ağaç mecbur. Gök mecbur. Güneş mecbur. Yıldızlar mecbur. Bütün gezegenler mecbur. Mahkum. Senin kalbinin atışı mecbur. Damarlarındaki kanın yürüyüşü mecbur. Senin damarlarında al yuvarlar var. Al yuvarlar ve ak yuvarlar olacak. Mecbur. Senin genetiğin olacak. Mecbur. Buran ne senin? Beşer. Ve bu beşerin içerisinde en mükemmel yaratık sensin yine. O zaman bu alem de mecbur.
Bu alem de beşer. Ve bu alem de en güzel ve en tatlı, en mükemmel şekilde yaratıldı. Güneş ne bir santim geriye, ne bir santim ileriye. Ay, yıldızlar ne bir santim ileri, ne bir santim geri. En güzel şekilde yaratıldı. Ah seni takliyim üzerine yaratıldı. Hiç kimsenin hesabında, kitabında katıksız, noksansız bir uyma var. Burayı anladık. İnsanı kamilin nesi bu? Beşeri. Bir de ulvi tarafı var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin Cebrail'le görüşmesi. Ulvi. Bir tarafta beşerim, yerim, içerim diyen peygamber, öbür tarafında dönüyor, Cebrail aleyhisselamla görüşüyor. Bir tarafında evlenen, cima eden, yıkanan, abdest alan bir peygamber var.
Öbür tarafında diyor ki, hanımına kapıda dur, hiç kimseyi içeri katma. Çünkü Cebrail aleyhisselamla görüşmen var. Meymune annemiz kapıda duruyor. Hazreti Hasan ile Hüseyin'e söz geçiremiyor. Dalıyorlar içeri. Daldıklarında Hasan ile Hüseyin geliyor kucağına oturuyor. Kucağına oturunca Cebrail aleyhisselam diyor ki, Ben kıyamadın değil mi ya Resulallah?
Hasan ile Hüseyin, bu benim inancım. Cebrail aleyhisselamı orada görüyor. Bu benim inancım. Böylesi der ki, kardeşim kayıtlarda böyle bir şey yok. Sen kayıtlarda böyle görüp görmediğine doğru dair bir şerh yok. Biz buna inanmıyoruz. Hakkınız. Ben böyle inanıyorum. Hazreti Hasan ile Hüseyin Efendimizin, Cebrail aleyhisselamın gördüğüne inanıyorum. Evet. Burası ne taraf? Ülviye tarafı. İnsanın kamil. Bir veçesiyle ne? Beşer. Senin gibi yiyecek, içecek, yatacak, uyuyacak, kalkacak. Bir tarafı ne? Ülvi. Hazreti Mevlana messevisinde der ki, Ey ahmak!
Aynen böyle diyor. Ey ahmak! Sen sakın o velilerini gördüğünde kendin gibi zannetme. Senin gibi yiyip içtikleri, senin gibi uyuduklarına bakıp da sen onu kendinden zannetme. Ey Allah! Demek ki insanı kamiller, bir tarafı beşermiş, yermiş, içermiş. Bir tarafı neymiş? Ülviymiş. Bütün insanların bir tarafı beşerdir. Toparlıyoruz şimdi. Toparlıyoruz şimdi. Bütün insanlar fert fert birer tarafı nedir? Beşerdir. Bütün insanların içerisinde birer tarafta mürşidi kamildir. Yani insanı kamildir. Bütün insanların üzerinde insanı kamillik vardır. Bütün insanların üzerinde, bütün insanların bir tarafı beşerdir.
Yerler, içerler, uyurlar. Bir tarafları nedir? Ülvidir. İnsanı kamildir. Ama o tarafı kimisinin çok gelişmiştir, kimisinin az gelişmiştir. Anladınız? Yok. Şimdi, alemi sagirdir demiş, alemi kebirdir. İkinci düzeyde insan bir ferdi gösterir. Evet, bir şahıstır. Bu farklı bir şeydir. İnsanın cemedici varlık olarak doğuşuyla ilgili Fisustan meşhur pasaj vardır demiş. Pasajı vermiş. Hak Sübhane ve Teala sayılmaları mümkün olmayan, ilahi isimlerinin zuhura gelmemiş olan ayınlarını görmeyi diledi. Ayın nedir? Hayaldi. Öyle değil mi?
Ayını ne olarak algıladırdık? Allah'ın kendi zatında tecelli ettirdi ama, ayanı sabit ama, zuhura indirmedi. Yani emir alemine indirmedi. Diyor ki, zuhura gelmemiş olan ayınlarını görmeyi diledi. Zuhura gelmemiş, yani yaratmamış olduğu tecelli ettirmedi. Kendi zatında tecelli ettirdi. Ama zatının haricine çıkartmadıklarını, ifadeyle, görmeyi diledi. Ya da başka bir ifadeyle, varlıkla vasıflandırılmasından ötürü, vaki olan, yani emri hasretmek yeteneği olan cemedici varlık da, kendi cemide, kendi aynını görmeyi ve bu görüşte de kendi sırının kendine zahir olmasını, açıklamış olmasını diledi. Yani Cenab-ı Hak kendi ayağını sabitesinde yaratmış olduğu şeyleri, sır olduğu olan şeyleri, nerede görmek istedi?
Bir yerde görmek istedi. Bu gördüğü yer, Arabi'ye göre ne? İnsanın kameli. Devam ediyor şimdi. Arabi burada ilahi isimlerinin, bir yandan, bir alemin yaratılışına, diğer yandan da bütün alemi yayılmış olan, bütün özellikleri, kendisinde cem eden bir varlık olarak, insanın yaratılışına yol açan, batinen zorunlu kıldıkları, hak tecellisinin esrarengiz sürecini tasvir eder. Bu pasajı Dilyen Fisustan okuyabilir. Eyvallah. Şimdi o zaman, bunu algılamamız daha kolay oldu. Öyle değil mi şimdi? Cenab-ı Hak kendi aynında bir şey yarattı. O aynını ne yaptı? Görmek istedi. Aynında bunları görmek için bir, alemi yarattı. Alemden Adem'i yarattı. Ve Adem'den insanı kamili anlıyoruz. Ve insanı kamilde ne yaptı Cenab-ı Hak?
Kendi aynında, yani ayağını sabitesinde yarattığı şeyleri zuhura dökmüş oldu. Hem alemi yarataraktan, küçük alemi yarataraktan, hem de büyük alem dediğimiz insanı kamili yarataraktan. Devam ediyoruz şimdi. Arabi, işe alemin, özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunu, hak olarak, haktan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederek başlar.
Hak olarak, haktan zuhur etmemiş. Yaratıcı, yaratıcı arzu, ilahi isimlerin, yani ilahi sıfatların, asli batını gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık haliyle, mesuf olan hak olarak, hak kendiliğinden ve kendi içine herhangi bir yaratma fiiline gerek duymaz. Alemin varlığına, yaratılmış aleme ihtiyaç duyan hep, Esma-ül Hüsna'dır. Şimdi Arabi, bu noktada kendince, ama Arabiciler, ama, direkt ben Arabi'ye konuşmuş olmayayım yine, Arabiciler, bu meseleyi algılamış değiller. Arabi, burayı anladık değil mi? Eğer bu, bu pasajı biz böyle algılarsak, Arabi'den tecelli eden bir, Allah'tan tecelli eden bir hak esması var.
Hak'tan tecelli eden batini ve zahiri esmalar var. Ve bütün alem, Esma-ül Hüsna'ya muhtaç. Allah'ın sıfatlarına. Eyvallah, bunda bir sıkıntı yok. Alem, bu manada Esma-ül Hüsna'ya muhtaç. Ne de dedik öbür tarafta? Mecbur, beşer olarak. Ve bütün alem, bu noktada Esma-ül Hüsna'nın üzerinde yürür. Ey Arabiciler! Burada, alemle, Allah'ı ayırdınız şimdi. Kendiniz ayırdınız. Bizim de söylediğimiz buydu zaten. Siz şimdi, Arabi işe alemin, özellikle insanın yaratılışındaki ilahi arzunun, hak olarak, haktan zuhur etmemiş olduğunu beyan ederekten başlattın.
Yani bu alem, haktan, Allah'tan, hak olarak zuhur etmedi. Alem ayrı. Hepiniz durdunuz değil mi? Böyle bir şey kabullenemiyorsunuz şimdi değil mi?
Bunun arkasında bu var. Devam ediyoruz. Yaratıcı arzu, hani yaratma arzusu, ilahi isimlerin, yani ilahi sıfatların, asli batını gayretinden zuhur etmiştir. Yani, yaratıcı arzu, bir yaratma arzusu var, ilahi isimlerin, sıfatların, asli batini, gayretinden zuhur etmiş. Yani, Allah var ya burada, bundan değil. Oysa biz ne dedik? fiiliyat, komple kimindi? Allah'ın. Yaratma komple kimindi? Allah'ın. Arabi geçen derste, yaratmayı direkt Allah'a vermemiş miydi? Bu derste, ayrıldı değil mi?
alem, haktan zuhur etmedi. Nereden zuhur etti? İlahi isimlerin, kendi batiniliğinden. Sakin ol. Diyor ki, yaratıcı arzu, ilahi isimlerin, yani ilahi sıfatların, asli batini gayretinden zuhur etmiştir. yani bütün bu alem, Cenab-ı Hakk'ın, ilahi sıfatlarından tecelli etti. Öyle algılayın. İlahi isimler nereden tecelli etti? Allah'tan. Bunu ayırmış. Bunda bir sıkıntı var mı? Yok. Öyle algılamış.
Bunu Arabiciler öyle algılamış. Ya da, Arabi böyle algılamış. Kelime oyunu kurmayacağım. Burası, asıl önemli olan yer burası. Mutlak bir ihtiyaçsızlık haliyle, mevsuf olan hak olarak, hak kendiliğinden ve kendi için, herhangi bir yaratma fiiline gerek duymaz. Alemin varlığına yaratılış, aleme ihtiyaç duyan hep, Esma-ül Hüsna'dır. Eyvallah. Öyle olsun. Bunu bir zevk olarak böyle algılamış olsun. Bir zevk olarak. Bir hal olarak böyle algılasın. Zevk ve hal olarak. Ama, Cenab-ı Hak ihtiyaçsızdır. Cenab-ı Hak varlık alemini ihtiyacı olduğu için yaratmamıştır.
Ben nasılım diye tanımak için de yaratmamıştır. Sadece Cenab-ı Hak der ki, ben bilinmeyi sevdim. Ben tanınmayı sevdim. Bunu bir kısım sufi, ihtiyaç olarak görmeyip, Allah'ın, kendi zatının tanınmış olmak istediğini söyler. Böyle algıla. Büyük bir çoğunluk. Ben de öyle algılayanlardanımdır. Bu ihtiyaç değildir. Bu bir zevktir. Arabinin ifade etmek istediği, hakkın, alemin aynasında, kendini seyretmek arzusunun, yani masiyetinin, olduğu ve kendine has sıfatlarının, tecelli suretlerinde, kendini müşahede etmek istemiş olduğudur.
Katılmıyorum. Tanınmaklık farklı bir şeydir. Müşahede etmek farklı bir şeydir. Müşahede etmek, tanımaktır. Bilmediğini öğrenmektir. Tanınmaklık ise farklı bir şeydir. Soru 1. Soruyu bekleyeceksiniz. Hakkınızı helal edin.
Rahatsızlık. Kusura bakmayın. Soru 1. Cenab-ı Hakk'ın, insanın zübdesini, yani nüvesini, teşkil ettiği, insan ile hülasa edilen, alem aracılığıyla, kendini seyretmesi, nasıl mümkün olmaktadır?
Yine Arabiden, bir şeyin kendi nefsini, kendi nefsi ile görmesi, kendi nefsini ayna gibi, başka bir şeyde görmesine benzemez. İki, sizce. Ben Allah'ın, kendisini, yaratmış olduğu varlıklarda, tanıdığına, katılmıyorum. Alemde murad, Allah'ın tanınmasıdır.
Allah'ın kendisini tanıması değildir. Allah, kendisini, tanımak istemesi, Allah'ın zayıflığıdır. Allah kendini bilmiyor mu ki, kendini görecek? Allah, kendisini, müşahede etmekten, uzak mı? Bir varlığın, varlığa bakaraktan, kendisini, müşahede edecek. Bunu, bir kısım Arabiciler, aslanın, sudaki aksini görüp, kendi kendine, onun, naheybetlenmesi olarak anlatır. Allah, hiçbir şeye benzemez. İnsanın, aklına, beynine de benzemez.
İnsan, aklının, beyninin, Allah'ın, şu dediği, her şey, Allah değildir. insanın, gönlü, ancak, Allah'ın, sıfatlarını, müşahede eder. Bu, müşahede, insan içindir. Allah, Adem'e, bakaraktan, kendisini, müşahede etmez. Allah, Adem'e, bakaraktan, kendisini, müşahede edecekse, benden, farkı yoktur o zaman. insan için ayna, Allah'tır. Allah için ayna, Allah'tır. Allah için ayna, insan değildir.
Cenab-ı Hak, insan-ı kamile, mecbur değildir. İnsan-ı kamile, ne yapar? Ne yapardı? İcabet ederdi. Allah, insana mecbur değildir. İnsan, Allah'a mecburdur. Ama bir kısım, Arabi ekolcüleri, bir kısım, Arabiciler, bu manada, Cenab-ı Hak'ın, insanın üzerinde, yani, insan-ı kamilin üzerinde, kendisini, müşahede ettiğini söyler. ve insanı, bir kısım Arabiciler, Allah'ın nefsi olarak görür. Haşa.
Ve insanı, Allah'ın nefsi olarak göstererekten, insanı putlaştırır. Ve Allah, kendi nefsinde, kendisini seyretmiş olur. Kendi nefsinde, kendisini seyreden, kimdir? Beşer noktasında, Allah'a mecbur olan, insan. Burada, Arabicilerle yolum ayrılır. Arabiden değil, Arabicilerden yolum ayrılır. Bizce, hani sizce diye kardeş sormuş burada, bence bu. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah, tanınmaklığı sevmiştir, bir şeyi yaratmıştır, yarattığı şey, onu zikretmiştir, tesbih etmiştir, tenzih etmiştir.
Bu, Allah'ın hoşuna gitmiştir. Daha doğrusu, Allah bunu sevmiştir. El-Hub, Allah'ın ismidir. El-Vedud, Allah'ın ismidir. Ve Allah, bir şey yarattığında, o yarattığı şeyin, üzerinde, bütün esmal hüsnasını, tecelli ettirmiştir. Allah, insanı kamilin, üzerinde de, bütün esmal hüsnasını, tecelli ettirmiştir. Allah, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin, üzerinde de, bütün esmasını, tecelli ettirmiştir. Esmal hüsnasını. Cenab-ı Hak, yaratmış olduğu, alemin üzerinde de, bütün esmal hüsnasını, tecelli ettirmiştir. Ama, hiçbirisi de, zatı değildir. Zatından ayrı mıdır?
Hayır. Ama, zatının, aynı mıdır? Hayır. Burası nedir? Burası, bir muammadır. Sırdır. Allah'ın, bir sıfatı, zatından ayrı mıdır? Değildir. Zatının, aynı mıdır? Hayır. Zatı her türlü, tahayyülden uzaktır. Sıfatları, zatının varlığına, delil midir? El cevap, evet. O zaman, hak, yani Allah, yaratmış olduğu, insanın, üzerinde, kendisini mi, müşahede ediyor? Hayır. Sıfatlarının, insanın üzerinde, tecelliyatı var mıdır? El cevap vardır. Kendi sıfatını, bilen bir şey, kendi sıfatının, tecelliyatını görüp, müşahede etmez.
Oraya tecelli etmiştir o. Tecellide, bilgi hakimdir. Tecellide, hakimiyet vardır. Tecellide, idrak vardır. Tecelliyede, akıl, komple, hakimdir. Bilgisizlik, söz konusu değildir. O zaman, müşahede etmek, insan içindir. İnsanı kamil, müşahede eder. Neye? Sıfatlarının, tecelliyatına. Ve insanı kamil, sonradan, olgunlaşandır. Ey Habibim, sen bilmiyordun, öğretmedik mi? Sen fukaraydın, zengin etmedik mi? Mürşid, Allah'tır.
Bütün mürşidi kamiller, Allah'ın tedrisatından geçer. Allah'ın tedrisatından geçer. Allah, mürşidi kamillerin tedrisatından geçmez. Bütün peygamberler, Allah'ın tedrisatından geçer. Allah, onların üzerindeki ilme bakaraktan, bende ne ilim varmış demez. Allah, kendi ilminin farkındadır. Kendi ilminin sınırsızlığını ve sonsuzluğunu Allah bilir. Mürşidi kamilin üzerinde deneme, yanılma, mürşidi kamilin üzerinde onu müşahede etme noktasında değildir. Mürşidi kamil, ilmin sınırsızlığını müşahede ederekten, Allah'a olan yakınlığı artar. Ve ona olan secdesi artar. Ona olan bağlılığı artar.
Bu farklı bir şeydir. Ve hayretten hayrete geçmek budur. Ve Hazreti Peygamber'in tövbesi bu yüzdendir. Günde yüz kez tövbe eder, der ki sana hakkıyla kulluk edemedim ya Mabud. Tövbesine biz, arkasından gelen ümmetleri deriz ki, o öylesine müşahede ehliydi ki, müşahadesi arttıkça, bir önceki müşahadesine tövbe etti. Onun müşahadesini arttıran Allah'tır. Ama o müşahede, şevk, koşma, kulun kendisine aittir. Bir veçesiyle. Bir veçesiyle Rabbin yaratmasıdır. O yüzden, Cenab-ı Hakk'ın insanın üzerinde, hülasa, alem aracıyla kendisini seyretmesi diye, bir şeyi kabul etmem benim mümkün değil. Seyrillah, insan-ı kamil için, insanlar içindir.
Seyrillah, Allah için değildir. Ayrıldığımız Arabicilerle, yerin birisi burasıdır. Saat kaç? On oldum bana haber verin. Allah'ın kendini içinde seyredebilsin diye, ilk yarattığı şey, alemdir. Bu özel aleme, Arabi, insan-ı kebir, makrokosmos der. Buna karşılık, Allah'ın kendi içinde seyretmek üzere, yaratmış olduğu ikinci şey, yani ihsan ise, her bir nesneyi, gerçekten de olduğu gibi, yansıtan kusursuz bir, aynadır. Keşhane'ye göre, insan alemi sagir, alem ise insanı kebirdir. İnsan dışındaki her bir varlık, Hakk-ı Teala'nın ancak bir veçesini yansıtır. Bunlar bir araya cem edilip de, bütün alemi teşkil ettikleri zaman, ancak, hakkın bilincine tekabül eden, bir büyük bütün teşkil eder.
Hayır, hakkın bilincine tekabül eden, bir büyük değildir. Hakkın bilincine tekabül, tam manasıyla tekabül edecek karşılığı yoktur. Siz bütün alemin parçalarını toplasanız, alemi bir bütün haline getirseniz, o alem bir bütün olarak, hakkın bilincini yansıtmaz. Hakkın bilincinden tecellittir o. Hakkın bilinci tam olarak değildir. Hakkın bilinci sınırsızdır, alemin sınırı vardır. Hakkın bilgisi sınırsızdır, alemin bilgisi sınırlıdır. Şurası neydi? Alem. Alemin beşer tarafıydı. Ve bu alem neydi? Zahiri olarak tecelli eden bütün bu alem neydi?
Beşerdi. Bunun sınırı vardır. Hızla büyüyor bu. Hızla büyüyor. Ama şu anda bir sınır var mı? Var. Bu alemi bir bütün olarak kare kare kare … hücre hücre hücre hücre topladınız. Bu hakkın bilinci oldu dediğiniz an sınıfta kaldınız. Hakkın bilincine sınır koydunuz çünkü. Sınırsızdır sıfatları. Sıfatlarının sınırı yoktur. Sınırsıza sınır koymak küfürdür. Örtmektir yani. Bilgisizliktir. Cahilliktir. Bilememezliktir. Siz bütün alemi cem ettiğinizde kendinizde hakkın bilinci sizde mi cem oldu şimdi? Bu noktada bir kısım Arabiciler kendini insanı kamil görüp o sınırsıza sınırlıya tecelli ettirdiğini olup ben hakkın bilinciyim demiştir.
Buna da buna da delil olarak Hallâc-ı Mansûr'un enal hakkını getirmişlerdir. Arabicilerin büyük bir kısmı şöyle der. Bu aslında madde perestlerin düşüncesidir. Bu aslında modern panteistlerin düşüncesidir. Hakkı alemi zat olarak görürler.
İçindeki tecelliyatı sıfatlar olarak görürler. Arabiciler böyle görür. Ve derler ki bu alem vahdedi vücutçular dediğimiz kimse. Vücut birdir. Bunun dışında Allah'ın zatı da buradadır. Sıfatlar da buradadır. Zatı vücuttan ayrı değildir. Bilinç de komple bunun içindedir. Bu büyüyor. Bu büyüyünce de Allah'ın bilinci mi büyüyor? Bu büyüyünce Allah'ın kudreti kuvveti mi artıyor? Bu büyüyünce Allah'ın yaratması mı artıyor hala da? İşte ayrıldım yer burları. Bunlara cevap veremiyorlar. Arabiden üstün müsün, küstahlık yapıyorsun demek değil. Cevap ver.
Alemin büyüdüğünü bütün astrofizikçiler kabul ediyorlar mı? Ve bunu tespit edip bunu yayınladılar mı? Ve bütün astrofizik dünyası alemin büyüdüğünde hemfikir mi? Bundan 500 yıl önce alemin büyüdüğünü bilmiyorlardı. Kimler? Arabiciler. Bundan 100 yıl önce Arabiciler alemin büyüdüğünü bilmiyordu. Hz. Mevlana biliyordu. Sufiler biliyordu. Ve gerçek Sufiler hiç öyle düşünmediler. Hz. Mevlana'nın deyimiyle ayran içip içki içmiş numarası güdenler, ayran içip sarhoş görüntüsünde bulunanlar böyle inandılar. Alemin bilinci, hakkın bilinci, alemin üzerine tecelli etmiştir.
Ama hakkın bilinci, tam manasıyla tecelli etmesi, bilinci, o alemi sarıp sarmalaması, emre altına alması farklı bir şeydir. Bütün alemin Allah'ın bilinci olması, o noktada mahkum olması farklı bir şeydir. Bak ancak hakkın bilincine tekabül eden bir büyük bütün teşkil eder diyor. Tekabül etti mi? Olmadı. Bu anlamda hiç şüphesiz alem birdir ama bizatihi bilinci olmadığından tam ve gerçek vahdet teşkil etmez. Alemin bilinci de vardır. Alemin bilinci olmadı diyemeyiz. Alemin bilinci vardır. Yaratmada ne dediydik? Yaratmada alemin bilinci var mıydı? Vardı.
Ana rahmine düşen meninin bilinci var mı? Kendi içerisinde? Var. Yumurtanın kendi aklı var mıydı? Vardı. Alem yaratılırken, yine Arabi'den konuştuk. Arabi'den tezbir ettik. Arabicilerin tenakuzları bunlar. Bir tarafta başka türlü, bir tarafta başka türlü. Maneviyatları yok. Algılayamıyorlar. İlk yarattığı şeyin, yaratılma dersini iyi hatırlayın. İlk yaratılan şey, hatta Arabi'ye göre kendi aklınca vahok muydu? Vardı. Şimdi diyor ki burada, Bu anlamda, hiç şüphesiz alem birdir ama bilinci olmadığından tam ve gerçek vahdet teşkil etmez. Alemin bilinci vardır. O ağacın bilinci vardır. O ağaçtan düşen meyvanın bilinci vardır.
Ama bilinci, Allah'ın bilincinin altında mecburdur. Bilinçsiz değildir. Toprağa ekilen buğday tohumunun kendi içerisinde nesi vardır? Aklı vardır. O kendi içerisinde akıl mekanizmasıyla büyür. Biz onu akılsız görebilir miyiz? Hayır. Bu onu yine nereden öğrenmiştik biz? Arabiden öğrenmiştik. Şimdi burada diyor ki, Alemin bilinci yoktur. Buna karşılık insan, Hakkın bütün varlık alemine yayılmış olan tecellilerinin, suretlerinin tümünü sadece tevhid etmekle kalmaz. Bunun üstüne, bu bütünün bilincine de sahiptir. Bu manada insan, Hakkın suretidir. Eyvallah. İnsanı kamil, Hakkın manevi olarak suretidir.
İnsan, zahir olarak Allah'ın nesidir? Suretidir. Varlık noktasında. Eyvallah. Eyvallah. Bunda bir şey yok. Neden? Hadisi küsü baştaydı. Ne dedi? Adem'i kendi suretimde yarattım. Hiçbir Adem, Allah değildir yalnız. Bunu unutmayın. Soru 3. Tabi İzüt su demiş bunu, bu manada. Bu özelliklerinden dolayı, insan, Hakkın yeryüzündeki halifesi demedir? El cevap, evet. Cenab-ı Hak insanı, halife olarak yaratmıştır. Hangi insan, insanı kamil olan insan.
İnsanı sureten baktığımızda, bütün insanlar sureten, insanı kamil midir? Evet. Buna dikkat edin. O yüzden insan kutsaldır, Muhammedilikte. İnsan alınmaz, satılmaz. İnsana zulmedilmez. İnsan, Allah'ın kendi suretinde yarattığı varlıktır. O yüzden insan kutsaldır, insan değerlidir. İnsan küfre bırakılmaz. İnsan zulme bırakılmaz. İnsan katledilmez. İnsanın saçı, sakalı, tüyü, gözü, kaşığı alınıp satılmaz. Mukaddestir. Siz insanı öldüremezsiniz. Mukaddestir. O yüzden bir insanı öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi, günah kebayre girer. Eyvallah.
Bütün varlık, insana hizmet için yaratılmıştır. Eyvallah. Su sana hizmet içindir. Taş sana hizmet içindir. Güneş sana hizmet içindir. Ay, meri, merkür, jübbedü, sana hizmet için yaratılmıştır. Melekler, arşayla, lef-i mafuz, kürsü, sana hizmet için yaratılmıştır. Sen insanı kamilsindir. Sen eşrefi mahlukatsındır. Sen ahseni takvim üzerine yaratılmışındır. Ey insan, kendine gel. Sen varlığın en yüce boyutunda yaratılmış bir varlıksın. Kendini köpekten aşağı gütme. Kendini eşekleştirme. Kendini tilkileştirme. Kendini hayvanlaştırma. Ya! Sen kendini insanı kamil seviyesine manende çıkarmak zorundasın. Beş yerini senin insanın kamil olarak yarattığı, yani seni bir tam bir bütün olarak yarattığı, seni eksiksiz, noksansız yarattığı, kemale erdirdi seni, senin atanı da kemale erdirdi, bütün meleklere dedi ki ne soracaksanız Adem'e sorun.
Sen öyle bir insan ol, bütün melekler ne soracaksa gelip sana sorsunlar. Bunun hakikati neydi diye. Ama insan kendini zavallı noktaya götürüp, gidip şeytana sorar bu nedir diye. İnsan kendi hakikatine bakmaz, kendini aşağılara indirir, cinni taifesine sorar bu nedir diye. Ama insan insan olursa, bütün alem, gelir gelir ona sorar.
O çünkü hakkın, hakkın yeryüzündeki halifesi ve bütün varlıkların aynası hükmündedir. Varlıkların aynası hükmündedir. Köpek, insana bakaraktan köpek olduğunu anlar. Kedi, insana bakaraktan kedi olduğunu anlar. Ağaç, insana bakaraktan ağaç olduğunu anlar. Melek, insana bakaraktan eksik ve noksanlığını görür, melek olduğunu anlar. Cebrail aleyhisselam, Muhammed-i Mustafa'ya bakaraktan, kendi hududunu anladı gördü. Muhammed-i Mustafa, ona bakaraktan, kendi hududunu tayin etmedi. Dikkat edin! Cebrail aleyhisselam, o esnada anladı ki, oraya kadarmış yeri.
Ondan sonra gidebilecek olanlar varmış. Dedi ki, ya Muhammed, sallallahu aleyhi ve sellem, ben buraya kadar getirdim herkese dedi. Ama senin buradan, yolun buradan devam edecek daha dedi. Ben buradan ileri gidersem, dayanamam, yanarım dedi. Benim varlığım, yaratılışım, buraya kadar dedi. Varlık noktasında. Hazreti Peygamber, oradan daha ileri gitti. Ne kadar gittiğini bilen var mı? Yok. Kim kim de seyrediyormuş şimdi kendini? Cebrail aleyhisselam, kendini seyretti, Muhammed-i Mustafa'da. Muhammed-i Mustafa, kendini seyretmedi Cebrail'de. İnsan, kendini seyretmez meleğe baktığında.
Melek kendini seyreder, insana baktığında, teaccüp eder, böyle insanlar var mı da. Çünkü melek, mecburdur. Akıl yürütemez. Anlaşıldı. O yüzden demek ki, Cenab-ı Hak, insanı kamile bakaraktan, kendisini müşahede etmiyor. İnsanı kamil, Allah'a bakaraktan, kendisini müşahede ediyor ve, Allah'ı müşahede ediyor. Allah razı olsun. Teşekkür ederim. El-Fatiha. Allah'ın selamu. Hayır. Yeni gelen misafirler için, biraz tekkeden bahseder misiniz?
Tekke bu işte. Yalan yere, valla okuyamadım. Yemin herhalde. Yalan yere yemin etmek, çok büyük günahı kebahir. Onu kefaretle hallederiz diye, düşünmeyin. Yalan söylemek ayrı, yalan yere yemin etmek ayrı. Yalan yere yemin ederse, tecid-i iman, tecid-i nikah gerekli ona.
Allah bütün ümmeti Muhammed'in, borçlularına yardım etsin inşallah. Abdesti bozan şeyler arasında, esneyerek gözden yaş akması, abdesti bozar mı? Evet. Bir kimseye bir hal ya da durum, önce zahiri yaşatılıp, maneviyatla mı güçlendirilir, yoksa önce manevi tattırılıp, sonra mı zahiri yaşatılır? Allah bilir. Keyfe dairdir bunlar. Keyfiyet vardır. Bu noktada kemiyet yoktur. Yani zorlama yoktur. Bu böyle olacak diye bir kaide yoktur. Mahşer yeri kurulduğu vakit, Hz. Allah Rahman Suresini, Peygamberimiz de Muhammed Suresini okuyacaktır, diye okumuştum. Nerede okuduğuna bağlı, hiç ilk defa duydum. Efendimizin hanımlarıyla ve evliliğiyle ilgili tartışmalar var.
Özellikle Efendimiz'e karşı fitne, fesat besleyenler bu konuyu çok gündeme getiriyor. Özellikle Hz. Aişe ile yaptığı evlilik, Hz. Aişe'nin yaşının çok küçük olması ve Efendimizin yaşının büyük olduğu söyleniyor. Hz. Zeynep ile yaptığı evlilikte çok tartışılan bir konu. Eski evlatlığının eşi olması münasebetiyle, evlatlık müessesinin izlerini silmek ve yanlış olduğunu, böyle bir şeyin artık olmadığını söylüyoruz. Ama sizden bu konularda daha ayrıntılı bilgi almak istiyoruz. Müşriklerin işini, kafirlerin işini, Hz. Peygamber Efendimiz'in, Hz. Aişe Validemiz de evlenme yaşını, dillerine persenek edip dururlar. Bir peygamber gelsin, senin kızını istesin, sen verme. Bir peygamber gelsin, senin kızını istesin, sen verme.
Olmaz mı? İngiltere'de, fuhuş yaşı 9, Hollanda'da 9, Almanya'da 9, Uzakdoğu var ya, Uzakdoğu diye gittiniz yani, gidilen yerler. 8 fuhuş yaşı, 7, Suudi Arabistan'a, tabii şimdi, insanlar çabuk gelişmiyorlar.
Suudi Arabistan'a gittiğinizde, 9 yaşındaki kızların, hepsinin de gelişmiş olduğunu görürsünüz. Persenek edecekler, edecek müşriklik, parayla pulları değil ki. Böyle de söyleyince, ağır konuşuyorsun diyorlar. Evet, müşrik olmasa diline persenek etmez. Kafir olmasa diline persenek etmez. İnsanları günaha teşvik eden, çağıran nefsi ve şeytanı, nefsi ve şeytanı var. Hocam Allah nefsi yaratıp, sen kimsin, ben kimim diye sual ettiğinde, nefis böbürlendi, sen sensin, ben benim dediğinde, dair kıssa malumunuzdur. Şeytan içinde ayrı şeyler biliyoruz, Hz. Adem'e secde etmedi mesela. Pekala nefse ve şeytanı bunu söylettiren, ve yaptıran neydi ve nedir? İçindeki olguydu. İçindeki olgu. El-Fatiha.
Aman selam. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.